İMAM HASAN'IN (A.S) BARIŞI
 


6- Kerbelâ olayından sonra da, bu derin ve uzun vadeli plân, yakın aralıklarla, Muaviye döneminden, özelliklerinin çoğu aynı olan amcası oğlu Himar[229] devrine kadar, istisnasız Emevî düzenini sarsan büyük olayların meydana gelmesini sağladı.

"Emevîlik", Müslümanlıklarına güvenilen Müslümanların literatüründe "zalim, yüzsüz, dinî değerlerin çoğuna ilgisiz bir hükümet" olarak tanındı; halkın onlara karşı düşmanlığı gün geçtikçe artmaya başladı.

Öyle ki Benî Ümeyye aleyhine ve onlarla savaşmak için açılan her bayrağın altında, binler ve hatta on binlerce ölüme koşan insan toplanıyordu. Öyleyse, kabul etmeliyiz ki "barış", İslâm'ın, Ehlibeyt'in maslahatlarından ve vahyin derinliklerinden beslenen bir tohumdu.

Ayrıca İmam Hasan'ın (a.s), bir asırdan daha az bir zaman geçtikten sonra, hasmını tarihin akışı içinde yenilgiye uğratan muzaffer ve galip bir rakip kimliği ile belirginleştiğini de kabul etmeliyiz. Başarılı adımlar; gitgide parlayan, gelişen bir siyaset; aynı zamanda huzur, tevazü ve gizlilik. Islâh, barış ve canları koruma bayrağı altında... Büyüklük bundan başka bir şey midir ki?!


ANLAŞMA ŞARTLARINA VEFA


Buraya kadar, iki tarafın barış önerisi veya kabulünün sebeplerini ve her birinin barıştaki amacını belirleyen şartları gördük. Ayrıca, barışı pratikte uygulamak için, iki tarafın Kûfe'de bir araya geldiğini gözlemledik. Bu tarihî buluşma ile, yazışma ve resmî görüşmelerden daha fazla birbirlerini anlama ve tartma fırsatını bulmaları bekleniyordu...

Fakat Muaviye, barışa ve dış görünümü korumaya İmam Hasan'dan (a.s) daha fazla muhtaç olduğu hâlde ve Ahnef b. Kays'ın deyimi ile, kendisini hiç sevmeyen bir halka hükmetmek isteyen bir padişah olmasına rağmen,

bu buluşmada, yağcı olmayı bir kenara bırakıp, istediği ve düşündüğü her şeyi açıkça söylemeyi tercih etti. Muaviye'nin İmam Hasan'la görüşmesi, silâhı bırakıp barış belgelerini değiş tokuş eden iki rakibin görüşmesi değil, Ebu Süfyan'ın oğluyla Mekke Fatihi'nin oğlunun görüşmesi şeklinde belirginleşiyordu.

Muaviye'nin, yapmacık ve gösteriş icabı tahammül ve sabrına bile ters düşen bu özelliği (yağcılığı bırakıp istediğini söyleme özelliği), İmam Hasan'ın (a.s) Muaviye ile savaşın ikinci aşamasında, sağlam ve keskin bir silâh şeklinde yararlandığı bir koz hâline geldi.

Önceki bölümde bu konuya değinmiştik. Yukarıda işaret ettiğimiz bu konuları önceki bölümlerde incelediğimiz için, şimdi gelin bu taahhütlerden her birinin ne derece pratiğe dönüştüğünü veya ihmal edilip ihanete maruz kaldığını görelim. Bu aşamada, tarihte uzun süre devam eden hassas bir noktayla karşı karşıya kalıyoruz.

İsterdik ki, acı hatıraları ya da utanç verici sahneleri ve çok azı dışında birçoğu göz ardı edilemeyecek olayları canlandıran bu konuyu açmayalım; ama kitabın ana yapısı itibariyle bu hususu göz ardı edemeyiz. Bu kitapta, "Barış olayı" hakkında geniş ve analitik bir inceleme yapmayı, konunun bütün yönlerini ve İmam Hasan'ın hayatının bu en

önemli sürecini bütün detaylarıyla incelemeyi amaçladığımız için, barışın istenilen sonucu vermesinin en önemli unsuru olan bu konuya ilgisiz kalmayı uygun görmüyoruz.

Ayrıca bu konu, tüm zorluğuna ve tatsızlığına rağmen, büyük bir öneme sahip olduğu için, sabır ve tahammülle ilerlememiz, sağlam ve kesin verilerle istenilen sonuçlara ulaşmamız gerekir. O zaman, zafere ermiş mazlumun ihtişam ve yüceliğini, yenilgiye uğramış zalimin bedbahtlık ve kara gününü görmüş oluruz.

1- BİRİNCİ ŞARTA VEFA


(Yönetimin Muaviye'ye Bırakılması) Bu, İmam Hasan'ın Muaviye lehine taahhütte bulunduğu ve barış anlaşmasının şartlarından bağlı kalınan tek şart idi. Barış anlaşmasının imzalanmasından sonra, İmam Hasan'ın (a.s) bu şartı bozmak amacında olduğuna, bu

konuda olumsuz bir şey söylediğine veya bu bağlamda yapılan konuşmalara razı olduğuna ilişkin herhangi bir şey duymuş değiliz.

Muaviye'nin, anlaşmalara bağlı kalmayacağını açıkça ilân etmesinden sonra, Şia'nın ileri gelenleri, Medine'ye dönen İmam Hasan'ın huzuruna varıp, adamlarıyla birlikte, emrinde savaşmaya hazır olduklarını açıkladılar.

Kûfe halkı, şehrin Emevî valisini göndereceklerini ve Şam'a yeniden saldırmak için gereken at ve silâhları emrine vereceklerini vaat ettiler. Fakat bu duygu fırtınası onu sarsmadı ve dostlarının tahriki onu etkilemedi.

İbn-i Kuteybe'ye göre Irak'ın en önde gelen büyüğü olan Süleyman b. Surad, İmam Hasan'a şöyle dedi: "Ben kendi kulaklarımla duydum, Muaviye herkesin önünde; 'Ben, bir kısım insanlara birtakım vaatlerde bulunmuş, bazı şartları kabullenmiş ve bazı umutların yeşermesine neden olmuşum... Onların hepsi, şu andan itibaren iki ayağımın

altındadır.' dedi. Allah'a andolsun ki, seninle yaptığı anlaşmayı kastediyordu. Gizlice kendini savaşa hazırla ve Kûfe'ye gidip valiyi çıkarmama, açıkça azlini ilân etmeme ve onların yaptığı gibi anlaşmayı bozmama izin ver.

Şüphesiz Allah, hıyanet edenlerin düşmanlığını boşa çıkarır." Süleyman'dan sonra başkaları da, onun gibi görüşlerini belirtip dediler ki: "Süleyman'la bizi gönder, daha sonra valiyi Kûfe' den çıkarıp azlettiğimizi duyunca, sen de bize katıl."[230] Irak'ta önemli bir mevkie sahip olan Hucr b. Adiyy el-Kindî de, İmam Hasan'la görüşmeye gelen kimseler arasındaydı.

Mudar kabilesinden olan ve Züfer b. Haris'in; "Eğer Mudar eşrafından on kişi sayılsaydı, birisi mutlaka o olurdu." dediği Müseyyib b. Neciyye de buna benzer sözler söyledi.

Başkaları da bu tür önerilerle geldiler; fakat İmam Hasan kırıcı olmadan, bu önerileri reddetti ve bu işi, Muaviye'nin ölümünden sonraya bıraktı. O, Kûfe'yi ilk kez denediğinde, yeni bir denemeye kalkışmasını engelleyecek olumsuz sonuçlara ulaşmıştı.

Kendisine önerilerde bulunan bu topluluğa, verdiği son cevap şuydu: " Muaviye hayatta olduğu sürece, hiçbiriniz sığınağını terk etmesin. Eğer Muaviye ölür de bizler hayatta olursak, Allah'tan, bize kılavuzluk etmesini, işlerimizde yardımcı olmasını ve kendi başımıza bırakmamasını niyaz ederiz. Şüphesiz Allah, takvalılar ve iyilerle beraberdir.[231]

2- İKİNCİ ŞARTA VEFA


(Kendinden Sonra Halef Belirlememe)

Gerek değişik gruplara mensup tarihçiler, gerekse bağımsız bütün tarihçiler Muaviye'nin, kendisinden sonra hiç kimseyi yerine veliaht tayin etmeyeceği taahhüdünde bulunduğu konusunda görüş birliği içindedirler. Bu şartın anlamı şuydu: Hükümet Muaviye'den sonra meşru sahibine yani Hasan b. Ali'ye, o olmasa kardeşi Hüseyin'e (a.s) bırakılacaktı.

Bunu şuradan anlıyoruz ki, İmam Hasan (a.s) hükümeti sadece Muaviye hayatta olduğu süre için bırakmıştı, ki bunun anlamı da şuydu: Muaviye'nin, kendisinden sonra birisini yerine veliaht tayin etme yetkisi ve salahiyeti yoktur. Yine bütün tarihçilerin yazdığına göre; Muaviye, bu sözünü de çiğneyip, oğlu Yezid'i (o meşhur Yezid'i(!!!) kendisine veliaht tayin etti.

Şu anda, Muaviye'nin ahde vefasızlığını, sözünde durmamasını tartışmak amacında değiliz; ancak sözünde durmamak, Muaviye'nin, barış olayında bilerek veya bilmeyerek işlediği hataların ortak paydası, en belirgin özelliğidir.

Muaviye'nin, taahhütleri ile ilgili olarak izlediği metot ve hareket tarzı hakkında defalarca görüş belirttikten sonra, bu konuda (Yezid'in, İslâmî hilâfete tayin edilmesi konusunda) şu hususa değinmeden geçmek istemiyoruz:

Muaviye bu hareketiyle, dinde en büyük günahı ve toplumun menfaatleri bağlamında en korkunç cinayeti işlemiş oldu. Bu küstahça ve beklenmedik kararın (Yezid'i veliaht tayin etmenin) en açık sonuçları şunlardı: İslâm âleminin başkanlığı, asıl mecrasından çıktı. Halk, pratik önderliği kaybetti. Topluma egoizm ve kişileri putlaştırma anlayışı hâkim oldu.

Birey ve toplumun karşılıklı güven ve inancı sarsıldı. Yönetenle yönetilenler arasındaki karşılıklı etkileşim, birlik ve beraberlik ortadan kalktı. Amaçlar farklılaştı, yollar birbirinden ayrıldı. İş öyle bir yere vardı ki, toplum, aslında hataların telâfisi ve tehlikelere dikkat çekmek için gerekli olan kanlı ayaklanmalara ve iç isyanlara hazır hâle geldi.

Yezid hakkında, onun ruh hâli, ahlâkî ve kişisel özellikleri hakkında söylenenleri, yaşadığı dönemden şimdiye kadar bütün tarihlerin yazdıklarını ve onun döneminde gerçekleşen onca faciayı geçelim. Amacımız bu değil; sadece, Muaviye'nin yaptığı büyük hatanın ve bu hatadan kaynaklanan günahların vebalini hiç çekinmeden üstlenmesinin önemini aydınlatmak istiyoruz.

Yezid'in veliahtlığı için, Muaviye'nin gerçekleştirdiği hayret verici işler, (Muaviye'nin dostları bile bunları nakletmişlerdir) onun, bırakın bir halife olmayı, nasıl bir Müslüman olduğunu açıkça gösteriyor.

Muaviye'nin yaptığı bu işlerin açıklaması, İslâm tarihinin en kötü, ve İslâm'ın hedefi açısından, en olumsuz sayfalarını oluşturuyor. Ve eğer bu konu, Muaviye'nin hayatından bazı kesitleri ve onun peşine takılan toplumun yapısını ortaya çıkarması açısından, asıl konumuzun (yani İmam Hasan'ın barışının sırrı) can damarlarından biri olmasaydı,

bu konudan vazgeçer ve on üç asır boyunca ifşa edilmiş rezaletine rağmen, bu konuyu kapatmayı tercih ederdik. Lâkin şimdi, tarihçilerin sözlerinin bir özetini, açıklama ve yorumlama gereği duymaksızın (zaten açıklamaya ihtiyacı yok) burada tekrarlayacağız. Muaviye'nin, Yezid İçin Biat Alma Şekli Ebu'l-Ferec el-İsfahanî şöyle yazıyor:

"Muaviye, Yezid için biat almak istedi; fakat önünde iki büyük engel vardı; İmam Hasan ve Sa'd b. Ebi Vakkas. Bu yüzden gizlice ikisini de zehirletip öldürdü."[232]

İbn-i Kuteybe ed-Dineverî şöyle yazıyor: "İmam Hasan'ın vefatından sonra, Muaviye, kısa bir bekleyişin ardından, Şam'da Yezid için biat aldı ve her tarafa bu emri verdi."[233] İbn-i Esir de şöyle yazıyor: "Bu işin baş aktörü Muğiyre b. Şu'be idi. Muaviye, Muğiyre'yi Kûfe valiliğinden azledip, yerine Said b. As'ı getirmek istedi.

Muğiyre bu haberi duyunca, Muaviye'nin yanına gidip istifa etmesinin, böylece halka; bu görevde gereğinden fazla kaldığı için, kendisinin ayrılmak istediği izlenimini vermenin daha mantıklı olacağını düşünerek Şam'a hareket etti.

Şam'a varınca dostlarına şöyle dedi: Eğer ben bugün sizler için bir hükümet veya valilik koparamazsam, bundan sonra hiç mümkün olmaz." "Ardından gidip Yezid'in yanında şunları söledi:[234]

'Doğrusu, Peygamber'in (s.a.a) önde gelen sahabeleri, Kureyş'in büyükleri[235] ve yaşlıları göçüp gittiler, sadece onların evlâtları geride kaldı ve sen onların arasında en faziletli(!), en iyi görüşlü(!), sünnet ve siyaseti en iyi bilensin!!! Bilmiyorum, neden Emir'ül-Müminin (yani Muaviye) senin için biat istemiyor?' Yezid; 'Sana göre bu iş olur mu?' dedi.

Muğiyre; 'Evet.' dedi." Yezid babasının yanına gidip, Muğiyre'nin söylediklerini iletti. Muaviye, Muğiyre'yi çağırıp şöyle dedi: 'Ey Muğiyre! Yezid ne diyor?' Muğiyre; 'Ey Emir'ül-Müminin! Osman'dan sonra ne kanların döküldüğünü ve ne dağınıklıkların çıktığını gördün ve Yezid iyi bir haleftir! Öyleyse onun için biat al, eğer sana bir şey olursa, halkın sığınağı ve senin halifen olur; artık ne bir kan dökülür!!! ne de bir fitne çıkar!!!' dedi."

"Muaviye; 'Bu konuda kim bana yardım edecek?' dedi. Muğiyre; 'Kûfe'yi bana bırak, Basra'yı da Ziyad'a. Bu iki şehirden sonra kimse sana muhalefet edemez.' dedi. Muaviye; 'İşinin başına dön ve güvendiğin kimselerle bu konuda müzakere et ve düşün, biz de düşünürüz...' dedi." "Muğiyre veda edip dostlarının yanına döndü, dostları; 'Anlat bakalım ne oldu?' dediler.

Muğiyre; 'Adamcağızı öyle bir işe soktum ki, Muhammed ümmeti için pek çok sonuçlar doğuracak!!! Ve öyle bir gedik açtım ki, ilelebet kapanmayacak!' dedi."[236] "Muaviye, yandaşı olan toplumun ileri gelenlerinin her birisiyle konuşup, hutbe irat etmelerini ve Yezid'in faziletlerini(!) açıklamalarını istedi.

Çeşitli şehirlerden grupların gelip Şam'da toplandığı (Ahnef b. Kays da aralarındaydı) bir sırada, Muaviye, Dahhak b. Kays el-Fehrî'yi isteyip ona şöyle dedi: Ben minbere çıkıp biraz vaaz ettikten sonra, izin alıp ayağa kalk. İzin verince, Allah'a hamdü senadan sonra Yezid'in adını an ve lâyık olduğu şekilde öv. Sonra benden, onu kendime veliaht tayin etmemi iste!!" "Ondan sonra Abdurrahman b.

Osman es-Sekafî, Übeydullah b. Mes'ade el-Fezarî, Sevr b. Ma'n es- Selemî ve Abdullah b. Isam Eş'arî'yi çağırıp onlara, Dahhak sözünü bitirince, ayağa kalkıp onun söylediklerini tasdik etmelerini emretti! Bunların hepsi ayağa kalkıp, Yezid'i öven sözler sarf ettiler!!...Bu sırada, bu iş için Muaviye'nin önceden hazırladığı kimselerden olmayan Ahnef b. Kays ayağa kalkıp şöyle dedi: "Allah, emiri selâmete erdirsin. Doğrusu halk kötü günlerin ardından iyi günlere kavuştu.

Zaman defterinden nice sayfalar çevrildi ve işler ağır bir imtihana gelip dayandı. Senden sonra yönetimi bırakacağın kimseyi tanı ve o zaman seni yanlışa teşvik edenlere boyun eğme. Olmaya ki senin maslahatını gözetmeyen müşavirlerinin oyununa gelesin. Tüm bunlardan sonra bil ki, Hicaz ve Irak halkı bunların söylediklerine rıza göstermeyecektir.

Hasan hayatta olduğu sürece, Yezid'e biat etmeyeceklerdir." Devamla şunları söyledi: "Çok iyi biliyorsun ki, Irak'ı kılıç zoruyla fethetmedin, kendi gücünle oraya hâkim olmadın. Bildiğin gibi, Hasan b. Ali'ye, kendinden sonra yönetimi ona bırakacağına dair Allah'a söz verip anlaştın.[237] Şimdi eğer verdiğin sözü tutarsan, bu işe lâyıksın.

Eğer ihanet ve hile yolunu seçersen, zulmetmiş olursun. Allah'a andolsun ki, Hasan'ın arkasında soylu atlar, güçlü bilekler ve keskin kılıçlar var. Eğer bir karış dahi olsa ona hileyle yaklaşırsan, zaferin alâmetini onda kaç kat daha fazla görürsün. İyi biliyorsun ki, Irak halkı seni düşman bellediğinden beri, bir an bile seni sevmemiştir.

Ali ile Hasan'a muhabbet besledikleri andan itibaren, onlara düşmanlık duygusu kalplerinde yer etmemiştir. Gökten de üzerlerine değişiklik iksiri yağmamıştır. Sıffin'de ve Ali saflarında sana çekilen kılıçlar, şimdi yine onların ellerinde ve sana yönelik kin ve düşmanlıkla dolu kalpleri, yine o göğüslerde atmaktadır."[238] Yazar:

Ahnef'in bu konuşması açıkça gösteriyor ki, Muaviye, henüz İmam Hasan hayattayken, Yezid'e biat toplamaya kalkışmıştır. Ancak tarihçilerin bir bölümü, Yezid'e biatin, İmam Hasan'ın vefatından sonra gerçekleştiği görüşündeler.

Ebu'l-Ferec şöyle yazıyor: "Muaviye, Hasan ve Sa'd b. Ebi Vakkas'ı, Yezid'e biat ortamını hazırlamak için zehirletti. Buna göre, Muaviye'nin bu amacını iki aşamada gerçekleştirdiğini anlayabiliriz:

Aşamalardan biri, İmam Hasan henüz hayattayken ve onca yemin ve anlaşmalara rağmen Yezid'e biat toplama girişiminde bulunmaktı... Bu bölümde barış anlaşmasının karşı tarafı, henüz hayatta olduğu için, bu çaba başarısızlıkla karşılaştı.

Diğeri, İmam'ın vefatından sonraki bölüm... Bu bölümde, bu uğursuz plân, tarihçilerin çoğunun yazdığı zalimane vesilelerin yardımıyla sonuca ulaştı." "Muaviye, Yezid'e biat toplayamadığı için, Mervan'ı Medine valiliğinden azledip yerine Said b. As'ı getirdi. Said şiddete başvurup, halkı baskı altına aldı ve biate yanaşmayanlara zor kullandı.

Buna rağmen az bir grubun dışında, kimse biate boyun eğmedi. Özellikle Benî Haşim'den hiç kimse biat etmedi." "Mervan, sinirli bir şekilde Şam'a gelip, Muaviye ile uzun uzun tartıştı ve şunları söyledi: Hükümetini koru ey Ebu Süfyan'ın oğlu! Çoluk çocuğa görev vermekten vazgeç ve unutma ki, kavminin arasında, hepsi de sana düşman ve muhalif olan meslektaşların var..." "Fakat ondan sonra hiçbir şey söylemedi. Çünkü Muaviye her ay onun için bin dinar maaş tahsis etti!!"

"Muaviye, Abdullah b. Abbas, Abdullah b. Zübeyir, Abdullah b. Cafer ve Hüseyin b. Ali'ye (a.s) mektuplar yazıp, onları Yezid'e biate çağırdı!" "İmam Hüseyin'e yazdığı mektup şöyledir: "Doğrusu senden beklemediğim haberler ulaşıyor bana. Vefalı olmaya herkesten daha lâyık, senin gibi Allah vergisi makam ve şeref sahibi olan biridir.

Bölünmeye çaba harcama ve Allah'tan kork!! Bu ümmeti fitneye düşürme!!.. Kendinin, dininin ve Muhammed ümmetinin maslahatını düşün, yakin ehli olmayan kimselerin seni kışkırtmasına sakın izin verme!!" "İmam Hüseyin (a.s) cevaben şöyle yazdı:

"Benden beklemediğin haberler aldığına dair ifadeler içeren mektubun ulaştı. Allah'ın hidayet ve yardımı olmaksızın, asla iyi işe erişilmez. Benden birtakım haberler duyduğunu yazıyorsun; sanıyorum bu haberler, dedikoducular ve fitneciler tarafından sana ulaşıyor. Yalan söylemişler bu dinden çıkan sapıklar; benim, seninle düşmanlığa ve savaşa niyetim yok.

Bu işi terk edip, sana ve zulüm taraftarı, kovulmuş şeytanın yardımcıları olan yandaşlarına muhalefeti bıraktığım için Allah'tan korkuyorum..." "Sen değil misin, bidati büyük bir günah sayıp, insanları iyiliğe teşvik edip, kötülükten alıkoyan, abit ve Allah'ın emirlerine teslim olan Hucr b. Adiyy ve dostlarının katili?

Onlarla sağlam anlaşmalar yaptığın hâlde, acımasızca onları öldürdün ve Allah'a karşı küstahlık edip, ettiğin yemini hafife aldın." "Sen değil misin, Allah'a ibadet etmekten bedeni yıpranmış, derisi solmuş o yüce insan Amr b.

Hamık elHuzaî'nin katili? Hâlbuki, onunla öyle bir anlaşma yapmıştın ki, eğer bu anlaşma ceylanlarla yapılsaydı, dağların tepesinden aşağı inerlerdi." "Sen değil misin, Ziyad'ı kendine kardeş edip, Ebu Süfyan'ın oğlu olduğunu ilân eden? Allah'ın Resulü (s.a.a); 'Çocuk, yatak sahibinindir ve zina edenin nasibi taşlanmaktı.' buyurduğu hâlde?

Daha sonra onu İslâm ehline musallat ettin de onları öldürsün, ellerini ayaklarını kesip hurma ağaçlarının dallarında sallandırsın diye! Sübhanallah ey Muaviye! Sanki sen bu ümmetten değilsin ve bunlar da senden değil!!!" "Yoksa sen, Ziyad'ın sana mektup yazarak; 'O, Ali'nin dinindendir.' dediği Hazremî'nin katili değil misin? Ali'nin dini, senin şu an makamını işgal ettiğin, amcasının oğlu Muhammed'in (s.a.a) dininin ta kendisidir. Eğer bu din olmasaydı, şimdi senin ve babalarının övünebilecekleri tek şey, çıktıkları iki seferin zahmetine katlanmak olurdu.

(Kureyş suresinde işaret edilen kış ve yaz seferleri.) Allah bu din sayesinde size lütufta bulundu da, bu zahmeti üzerinizden attı." "Ve yine şöyle diyorsun: 'Bu ümmeti fitneye düşürme!' Ben, bu ümmet için senin yönetiminden daha büyük bir fitne bilmiyorum." "Diyorsun ki: 'Kendinin, dininin ve Muhammed ümmetinin maslahatını gözet.'

Allah'a andolsun ben, seninle savaşmaktan daha üstün bir maslahat tanımıyorum. Eğer savaşırsam, Allah'a yakınlığıma vesile olacaktır; savaşmazsam, günahımdan Allah'a sığınır ve sevip beğendiği şeylerle amel etmem için beni muvaffak etmesini niyaz ederim." "Şunu demişsin: 'Bana ne kadar düşmanlık edersen, o kadar da benden görürsün.' Elinden geldiği kadar düşmanlık et. İyiler daima düşmanlığa maruz kalmışlardır. Umarım kendinden başkasına zarar veremez ve sadece kendi amelini zayi edersin...

Elinden geleni ardına koyma!" "Allah'tan kork, ey Muaviye! Ve bilesin ki Allah'ın, küçük büyük her işi yazdığı bir dosyası vardır. Allah, senin bu yaptığını, yani, gühansızları zan üzere ve töhmet altında bırakarak tutuklamanı ve şarapçı, köpek oynatan bir zavallıyı hilâfete getirmeni unutmayacak!!!

Sadece kendini bedbaht etmekte, dinini harap edip halkı zayi etmektesin. Vesselâm."[239] Bundan sona Muaviye, İbn-i Esir'in bin atlı dediği, Şam halkından bir grupla Medine'ye geldi. İbn-i Esir daha sonra şöyle der: "O arada Aişe'nin yanına gitti. Aişe, Muaviye'nin, İmam Hüseyin ve dostları hakkında; 'Eğer biat etmeseler onları öldüreceğim.' dediğini haber almıştı.

Aişe'nin bu meyanda Muaviye'ye söylediği sözlerden bir bölümü şöyleydi: Onlarla dostça geçin! İnşaallah senin istediğin şeye yönelecekler...!![240] Dineverî, Muaviye'nin Medine'ye girişini anlattıktan sonra şöyle yazıyor:[241] "Muaviye ikinci günün sabahı oturmuş, katiplerini de emirlerini yazmaları için duyacakları şekilde oturtmuş ve perdedara, her ne kadar yakın biri olsa da, kimseye giriş izni vermemesini emrettikten sonra, birini, Hüseyin b. Ali (a.s) ve Abdullah b. Abbas'ı çağırtmak için gönderdi.

İbn-i Abbas daha erken geldi. Muaviye onu sol tarafına oturtup biraz sohbet ettikten sonra, Hüseyin (a.s) geldi. Onu da sağ tarafına oturtup, İmam Hasan'ın çocuklarının hâlini, yaşlarını sordu. Hüseyin de onun sorularına cevap verdi." "Sonra Muaviye bir konuşma yaptı. Önce Allah'ı ve Resulü'nü methetti, daha sonra Şeyheyn'i (Ebu Bekir ve Ömer) ve Osman'ı yad etti.

Ondan sonra Yezid hakkında ve ona biati toplamakla toplumun bünyesindeki gediği kapatmaya çalıştığı hakkında konuştu. Onun, Kur'ân ve Sünnet hakkındaki bilgisini ve hilim sahibi olduğunu(!) siyaset ve tartışma açısından kendilerinden üstün olduğunu anlattı. Kendileri yaşça ondan daha büyük[242] ve akrabalık bakımından daha önde olsalar da Yezid'in dirayetli olduğunu söyledi.

Bir de Resulullah'ın (s.a.a), Zat'us-Selâsil Savaşı'nda Amr b. As'ı Ebu Bekir'e, Ömer'e ve sahabenin büyüklerine komutan olarak atamasını kanıt gösterdi ve ardından onlardan cevap istedi." Dineverî ardından şöyle yazıyor: "İbn-i Abbas söze başlamak isteyince, İmam Hüseyin (a.s) ona; 'Bekle! Onun amacı benim[243] ve hakkı daha fazla çiğnenen yine benim.' dedi ve ayağa kalktı;

Allah'u Tealâ'yı methedip, Resul'üne salât ve selâmdan sonra şöyle dedi: "Resulullah'ın (s.a.a) sıfatlarını saymaya kalkan kimse, sözü ne kadar uzatsa da, onun fazilet deryasından, bir damladan fazlasını beyan edemez.

Ben, Peygamber'den sonra vasisi hakkındaki yanıltmacanı anladım[244] ve sözünü kısa kestin, sözü biate getirmekten kaçındın![245] Yazıklar olsun ey Muaviye! Tan yerinin ağartısı, gecenin karanlığını yarmıştır ve güneş lambaların ışığını silmiştir...

Sen bu sözde, bazılarını ifrat derecesine övdün, bir makamı, birtakım kimselere mahsus kıldın ve bu konuda aşırıya kaçtın. Bir hakkı, sahibinden geri alıp cimrilik ettin, zulmettin, tecavüz ve saldırmayı reva gördün.

Bir kimsenin hakkı olan unvanından payını kendisine vermedin; böylece şeytan nasibini fazlasıyla almış oldu."[246] "Yezid'in, marifetinin ve Muhammed ümmeti için siyasetinin hakkında söylediklerine gelince; bu sözlerle halkı onun hakkında yanıltmak istediğini anladım. Sanki tanınmamış birinden söz ediyor veya gizli kalmış bir şeyi açıklıyormuşsun!

Ya da senden başka kimsenin bilmediği bir şeyden haber veriyormuşsun gibi ! Yezid'in kendisi kapasitesini ve dirayetini göstermiştir! En iyisi onun hakkında, kendisinin peşinde olduğu iftiharları açıkla. Örneğin av köpekleriyle oynamasını, yarış güvercinleriyle uğraşmasını, şarkıcı kadınları, çalgıcıları bir araya getirmesini ve türlü türlü eğlenceler tertiplemesini anlat...

O zaman daha doğru konuşmuş olursun..." "Düşündüğün şeyden vazgeç! Bu halkın günah ve vebalini bundan fazla kendinle beraber Allah'ın huzuruna götürmen, senin yararına olmaz!

Allah'a andolsun, o kadar zalimane batıl yola dalmış ve halka öylesine zulmetmişsin ki, artık insanlar gına geldi... Hâlbuki ölümle aranda, bir göz açıp kapama kadar mesafe var... Ömrünün kalan bu bölümünde, kaçışın olmadığı ceza günü için azık olacak işlerle uğraş." "Resulullah (s.a.a) döneminde o adamın, bahsettiğin topluluğa komutan oluşundan söz ediyorsun...

O zaman bu makam Amr'a havale edilince, o topluluk, bu işi kendilerine ayıp bilip, onun öne geçmesini kabul etmeyerek yaptığı işleri saydılar. Resulullah (s.a.a) şöyle buyurdu: 'Öyleyse ey muhacir topluluğu! Onun bundan sonra size hükmetme hakkı yok.' O hassas dönemde ve doğru iş yapmaya en ihtiyaç duyulan şartlarda iptal edilen bu uygulamayı nasıl delil gösteriyorsun?

Ya da tâbiî olan birini nasıl sahabeyle aynı tutuyorsun? Hâlbuki etrafında, Resulullah'ın itimat ettiği, dinine yakınlığına güvendiği kimseler bulunuyor. Sen bu insanları, zalim ve sapık bir şahsa itaat etmeye çağırıyorsun.

Halkı şüpheye düşürmek, geride kalan yakınlarını dünyada bahtiyar etmek, kendini ise ahirette bedbaht etmek için! Şüphesiz bu, apaçık bir hüsrandır. Allah'tan, beni ve sizi affetmesini diliyorum." Ravi şöyle der: "Muaivye, İbn-i Abbas'ı şöyle süzdükten sonra; 'Ne diyor bu, ey Abbas'ın oğlu?! dedi. Herhâlde senin kalbinden geçenler de bunlardan az değil!' İbn-i Abbas şöyle dedi: Andolsun ki o, Peygamber'in evlâdı, Ashab-ı Kisa'dan biri ve o pak ailenin bir ferdidir.

Düşündüğün şeyden vazgeç. Bu kadar halk sana yeter. Allah'ın hükmünü bekleyelim, o en iyi hükmedendir." İbn-i Esir ve diğer tarihçilerin yazdığına göre, bu konuşmadan sonra Muaviye Mekke'ye hareket etti ve ondan önce İmam Hüseyin (a.s), Abdullah b. Zübeyr, Abdurrahman b. Ebu Bekir ve Ömer'in oğlu Abdullah Mekke'ye gitmişlerdi.

Muaviye, Mekke'de ikâmetinin son günlerinde, bu grubu çağırıp onlara şöyle dedi: "Önceden söylemeyi uygun gördüm, bildiğiniz üzere baştan uyaranın mazereti geçerlidir. Bundan önce aranızda hutbe irat ettiğim zaman, aranızdan biri aniden kalkar, halkın karşısında sözümü tekzip ettiğinde, ben buna tahammül eder ve geçiştirirdim.

Şimdi halkla aramda bir mesele var. Yemin ediyorum eğer sizlerden biri muhalefete kalkışırsa, söz söylemeye yeltenirse, bir kelime cevap işitmeden kılıçları tepesinde görür.

Canınızı düşünün!" O sırada muhafızların komutanını çağırıp şöyle dedi: "Bunlardan her birinin başına iki kılıçlı adam koyuyorsun. Hangisi olumlu veya olumsuz konuşmaya kalkarsa, hemen kılıçlar başlarına indirilecek..!!!"

Daha sonra hep birlikte oradan ayrıldılar. Muaviye minbere çıktı. Allah'a hamdü senadan sonra şöyle dedi: "Bunlar Müslümanların önde gelenleri, ümmetin seçkinleridir.

Hiçbir iş onların görüşü olmadan yapılmaz ve onlarla meşveret edilmeksizin hiçbir hüküm verilmez. Bunlar razı olup Yezid'e biat ettiler!! Hadi, bismillah hepiniz biat edin!.." Ve halk biat etti.

Böyle şiddetli bir zorlamayla o menfur biat gerçekleşti ve bunda insanların, tepelerinde kılıçların sallanmasından başka hiçbir etken yoktu. Öyleyse bu biat, entrikaların, düşmanlıkların, korku ve tehditlerin doğurduğu bir çocuktu.

İslâmî hilâfet bu hâle geldikten sonra, bu dinin Fâtiha'sını okumanın zamanı gelmiş demektir. Buharî, Sahihinde Nebiyyi Ekrem'den (s.a.v) şöyle rivayet etmiştir: "Müslümanlardan bir bölümünün yönetimini ele alan ve onlara hıyanet eden yöneticiye, Allah cenneti haram kılmıştır."


3-ÜÇÜNCÜ ŞARTA VEFA


(Hz. Ali'ye -a.s- Sövmenin Kaldırılması)

İbn-i Esir şöyle yazıyor:

"Muaviye her kunut duasında Ali'ye, İbn-i Abbas'a, Hasan'a, Hüseyin'e ve Malik Eşter'e lânet ediyordu."[247]

Ebu Osman el-Cahiz, er-Redd-u Ale'l-İmamiyye kitabında der ki:

"Muaviye hutbesinin sonunda şöyle derdi: 'Allah'ım! Ebu Turab (yani Ali) senin dininden çıkmış ve halkı senin yolundan alıkoymuştur. Öyleyse ona lânet et ve elim bir azapla azaplandır.' Bu cümleyi bütün şehirlere de yazdı ve bu sözler minberlerde

söylenmeye başladı."[248]

Mervan'a dediler: "Neden minberlerde ona küfrediyorsunuz?" O şöyle dedi: "İktidarımızı ancak bu şekilde ayakta tutabiliyoruz."

Muaviye'nin bu yöndeki faaliyet ve çabaları, biyografi ve tarih kitaplarını doldurmuştur. Buna göre o, Peygamber'in sahabesine açıkça küfredilmesi bidatinin temelini atan ve bu uğursuz kapıyı gelecek nesillere açan kimsedir.

Muaviye'den önce bu işi sadece Aişe yapmıştı; şöyle derdi: "Şu yaşlı bunağı (Osman'ı kastediyor) öldürün; kâfir olmuştur." Buna rağmen İslâm uleması arasında, sahabeyi sövmeyi caiz bilen, hatta işi tekfire kadar götüren Aişe ve Muaviye'yi dinden çıkmış kâfir bilen kimseye rastlamıyoruz. Şüphe yok ki, benzer işlerin hükmü devamlı aynıdır ve zaman içinde değişmezler. Öyleyse, Muaviye'ye veya herhangi bir sahabeye lânet edip söven kimseler, Hz. Ali (a.s) ve Osman'a lânet edip söven Aişe ve Muaviye hükmündedir.

Resulullah'ın dilinden söylenen, "Sahabemden hangisine uyarsanız hidayete erersiniz." düzmece rivayete gelince; bundan genelliğini geçersiz kılacak ölçüde istisnalar gerçekleşmiştir. Ve eğer bu rivayet genel bir kanıt olsaydı, Resulullah'ın diğer sahabelerine sövüp lânet eden sahabeler, başkalarından daha fazla buna amel ederlerdi.

Eğer Muaviye, örnek alması gereken Peygamber ailesinin fertlerine dil uzatmaktan, onlara küfretmekten dilini koruyabilseydi, halk da, Muaviye ve onun gibi zalimlere lânet okumaktan sakınırdı;

mutaassıp sesler susar ve barış, Müslümanların yararına sonuçlanırdı. Fakat bu, Muaviye'nin bilinçli olarak ektiği, yakınları aracılığıyla beslenen ve sonuçta İslâm tarihinde köklü bir diken hâline gelen pis bir tohumdu. Saf insanları bununla kandırıp, cahilleri saptırıp, tarihî bir ayıbı, İslâmî sünnet saymalarını sağladı.

Bunun etrafında toplanıp o kadar önem verdiler ki, bunu terk etmeye kalkan kimseyi sünnet düşmanı bellediler ve onunla tartıştılar.[249] Muaviye'nin, Allah katında ve Müslümanlar nezdinde, bu davranışlarına neden oluşturacak hiçbir mazereti yoktur. Onun dosyasında, başkalarının gıpta etmesine neden olacak

veya adının iyi anılmasına ya da insanlar nezdinde itibarının artmasına vesile olacak en küçük bir övünç ve görkemi söz konusu değildir... Eğer uyanıklık, iş bitiricilik ve de deha, insanın kendisini sonsuza dek haysiyetsiz ve müflis yapması ise, Muaviye, insanların en uyanığı ve en dahisidir! Muaviye'nin uyanıklığı ve iş bilirliğinin en ilginç tezahürlerinden biri, İmam Hasan'la (a.s) yaptığı barış neticesinde, hayatı boyunca ve ölümünden sonra, rezalet ve bedbahtlığa müptelâ olduğu bu durumdur!!

Barış -öyle bir barış ki, gerçekleşmesi için, Muaviye bütün vesilelere baş vurdu- halkın nazarında, silâhların susması, dedikoduların kapanması, herkesin barış anlaşmasının belirleyeceği şartlara uygun hareket etmesi anlamındaydı.

Anlaşmanın üçüncü maddesi, küfür ve lânetlemenin kaldırılmasını açıkça öngörüyordu. Öyleyse Muaviye gerçekten barış yanlısı veya o yemin ve anlaşmalar gereği, anlaşmada yazılı taahhütlere vefa etmek istiyorduysa, bu hükme boyun eğip, küfretmeyi kaldırmalıydı. Fakat zavallı adam barışı sadece ordularının bir müddet rahat etmesi ve kendisinin, Resulullah'ın evlâdıyla savaşma belâsından kurtulması için istiyordu. Yoksa barış kararlarına uymak ya da kendisini bu anlaşmalara bağlı kılmak gibi bir niyeti yoktu.


Barışı imzaladı ama, bu sadece bir kâğıt parçasına işlenen bir semboldü. Yeminler edip anlaşmalar yaptı fakat, bunların tümü dilinde tekrarladığı birtakım kuru kelimelerden ibaretti.

Bu kelimelerin ardında anlaşma ve sorumluluk duygusu yoktu; Kûfe'de minbere çıkıp Hz. Ali ve İmam Hasan'ı (a.s) kötüleyip, İmam Hüseyin (a.s) de ayağa kalkıp cevap vermeye çalışınca, İmam Hasan (a.s) kardeşini oturtup, söylemesi gerekeni hekimane bir üslûpla beyan etti. (Bu hutbe ve Muaviye'nin bundan önce söylediği sözler 18. bölümde geçti.)

İmam Hasan'ın hitabesine halkın verdiği tepki, vehmî bir zafer sarhoşluğunda olan Muaviye'yi üzdü, kaygılandırdı. Tarihte kimsenin asla gıpta etmeyeceği bir ahlâk ve alışkanlığın -yani sövme ve ağzı bozukluk alışkanlığıgelişmesi için, baştan yeni bir saldırı teçhizatını hazırlaması gerektiğini düşündü. Neyin karşısında? İslâm'ın güzel ahlâkının tam karşısında.

Dinin öğretilerinde sevgiye, kardeşliğe ve dostluğa davet edilmesine, kötü söz ve küfrün kınanmasına rağmen. Hadislerde şöyle buyurulur: "Mümin hiçbir zaman kötü söz söyleyen, küfreden, rahatsız edici göndermelerde bulunan ve lânetleyen biri olamaz." Ebu'l-Hasan Ali b. Muhammed b. Ebi Yusuf el-Medainî, el-Ahdas kitabında şöyle yazar: "Cemaat Yılından[250] sonra Muaviye, bütün şehirlere şu fermanı yolladı: 'Ebu Turab ve ailesinin faziletleri hakkında hadis nakledenlerin can güvenliği kalmamıştır.'

Bu fermanın ardından, hatipler her bölge ve şehirde, her minberde Ali'ye lânet edip, onun ve ailesi hakkında kötü sözler söylemeye başladılar. Bu dönemde en çok zor durumda kalanlar Kûfelilerdi. Zira bu şehirde birçok Şiî yaşıyordu."[251]

"Barıştan sonra, Muğiyre b. Şu'be'yi Kûfe valiliğine atamak istediği zaman, kendisini çağırıp şöyle dedi: Bu günden önce, gördüğün şu ilim sahibi, birçok badireler atlattı ve sana birkaç nasihattan başka vereceği bir ödül yoktur.

Sana birçok tavsiyelerde bulunmak istiyordum; fakat sana güvendiğim için gerek görmüyorum. Sadece bir tavsiyede bulunacağım; Ali'ye sövmeyi ve kötülemeyi asla terk etme!"[252] "Muğiyre'den sonra da Ziyad'ı Kûfe'ye atadı ve o da, halkı sarayının kapısının önünde toplayıp, Ali'ye lânet etmeye zorluyor, bundan kaçınanları kılıçtan geçiriyordu."[253] Basra'da, Busr b. Ertad'ı göreve getirdi.

Bu adam minberde hutbe okuyor, İmam Ali'ye sövüyor ve şöyle diyordu: "Allah'a yemin ediyorum ki, her kim beni bu sözümde doğru biliyorsa, sözümü onaylasın ve her kim yalan biliyorsa yalanlasın." Taberî, Tarihinde şöyle yazar: "Ebu Bekre haykırdı: 'Biz seni yalancı olarak tanıyoruz!' Busr emir verdi: 'Susturun onu!' Birkaç kişi onu Busr'un adamlarının elinden ancak kurtardı!!"[254] Medine valisi olan Mervan b.

Hakem, hiçbir uma günü minberde Hz. Ali'ye sövmeyi terk etmedi. İbn-i Hacer el-Mekkî şöyle yazıyor: "Hasan bunu bildiği için, namaz başladığı vakit camiye gelirdi. Mervan bununla yetinmedi ve birini kendisine ve babasına küfretmesi için Hasan'ın evine gönderdi!!"[255] "Barıştan sonra Muaviye hacca gitti. Bir gün Sa'd b. Ebi Vakkas'la tavafta birlikteydi.

Tavafı bitirince, Dar'un-Nedve tarafına hareket etti. Sa'd'a da kendi yanında sedirde yer verdi ve ardından Ali'ye sövmeye başladı. Aniden Sa'd ayağa kalktı ve oradan uzaklaşırken şöyle dedi:

Beni yanında oturtuyor ve Ali'ye küfür mü ediyorsun?! Allah'a andolsun eğer Ali'nin hasletlerinden biri bende olsaydı, güneşin üzerine doğduğu her şeyin benim olmasından daha mutlu olurdum: Eğer Resulullah'ın (s.a.a) damadı olsaydım ve Ali'nin evlâtları gibi evlâtlarım olsaydı, bu benim için güneşin üzerine doğduğu her şeyden daha değerli olurdu. Eğer

Resulullah (s.a.a) Hayber Savaşı'nda Ali için söylediği sözü benim hakkımda söyleseydi ('Yarın sancağı öyle birine vereceğim ki, Allah ve Resulü onu sever, o da Allah ve Resulü'nü sever.

Asla kaçmaz ve Allah onun eliyle zafer kazandırır.'), benim için güneşin üzerine doğduğu her şeyden daha sevimli olurdu. Eğer Allah'ın Resulü, Tebük Savaşı'nda Ali'ye söylediği sözü benim hakkımda deseydi ('Razı olmaz mısın? Ben ve sen, Harun'la Musa gibi olalım; şu farkla ki benden sona peygamberlik yok.'), benim için güneşin üzerine doğduğu her şeyden daha değerli olurdu.

Yemin ediyorum ki, artık yaşadığım müddetçe evine adım atmayacağım."[256] Mes'ûdî, Muaviye'nin Sa'd'a cevabını da nakletmiş; fakat o kadar çirkin ve nahoş ki, kalemi bunlarla kirletmekten imtina ediyorum. Her hâlükârda bu da, onun halet-i ruhiyesinin ve ahlâkî çöküntüsünün başka bir delilidir…


4-DÖRDÜNCÜ ŞARTA VEFA


(Darabcerd Vergileri)

Taberî şöyle yazar:

"Basra halkı, Darabcerd bölgesi vergilerinin Hasan'a ulaşmasını engelleyip; 'Bu bizim hakkımız.' dediler."[257]

İbn-i Esir ise şöyle yazıyor:

"Onların (yani Basra halkının) engellemesi de, Muaviye'nin emriyle idi!!" [258]


5-BEŞİNCİ ŞARTA VEFA


(Güvenlik ve Sakınma)

Bu şart, genel güvenlik anlaşmasından ve hususen İmam Ali Şiîlerinin can güvenliğinden, ayrıca Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin'in (a.s) hayatlarına yönelik açık ve gizli plânların yapılmamasından ibaretti. Bu maddeyle ilgili konularda tarihçiler çok şey söylemişlerdir.

Kimisi, Muaviye zamanında Emevî yöneticilerin Şiîlere yönelik facialarından; kimisi, Emir'ül-Müminin Ali'nin (a.s) seçkin dostlarından olan şahsiyetlerle Muaviye arasında geçen hususî olaylardan ve bazıları da, onun, İmam Hasan ve kardeşi İmam Hüseyin'e yaptığı hıyanetten söz eder. Tarihçilerin aktardıkları bu sözleri, daha önce işaret ettiğimiz sıraya göre okuyucuların dikkatine sunuyoruz.

MUAVİYE VE HZ. ALİ (A.S) ŞİASI


Temelini Muaviye'nin attığı ve kendisinden sonraki hükümdarların da devam ettirdiği Emevî siyaseti, halk arasında kendilerini seçkin, beğenilen en güzel huy ve hasletlere sahip kişiler olarak göstermekten ibaret olup, bu hasletlerin kendilerinden başka kimsede olmadığı izlenimini insanlara empoze etmek idi. Güzel huy, dirayet, cesaret, fesahat gibi özelliklerin Allah'ın kendilerine vermiş olduğu meziyetlerin sadece bir kısmını oluşturduğunu ileri sürüyorlardı.

Hiçbir esas ve dayanağı olmayan, bir sürü düzmece hadis, uydurma hikâye ve yalanlarla dolu bir tarih uydurarak bunu söz konusu söylemlerinin meşruiyetine ilişkin bir kanıt olarak gösteriyorlardı.

Bu yalanları İslâm yurdunun dört bir yanında yaymak için âlim kisvesine bürünmüş saray hatip ve hocalarını görevlendirmekteydiler. Görevlendirilen kişiler, bu asılsız övgüleri ve Ehlibeyt'e yönelik gerçek dışı kötülemeleri, halk arasında anlatarak ellerinden geldiği kadar yeni yetişen çocukların sempatisini kazanmakta ve bu neslin iman duygularını politik amaçlara yönelik seferber etmekteydiler.

Sonuç itibarı ile yeni nesil uzun bir süre geçmeden büyük bir orduya dönüşerek temiz kanlarını çok rahat ve düşünmeksizin Emevîlerin çirkin emellerine ulaşabilmeleri için feda ettiler.

Hâkim olan hükümdarlarına en iyi şekilde hizmet ettiklerinin göstergesi olarak da toprağı kanlarıyla boyadılar ve bu uğurda seve seve can verdiler. Hükümdarlık, saygınlık, makam ve mevki elde etmek, servet ve dünya nimetlerinden faydalanmak, bu insanların (Emevîlerin) ulaşmak istedikleri tek ve önemli bir hedefi idi.

Ama Ehlibeyt ve gerçek dindar insanlar, bu sahte değerlere karşı ihlâsla ve içtenlikle direndiler. Böylece iki grup arasında amansız bir mücadele ve düşmanlık başlamış oldu. Bir tarafta, İslâm'ın ihlâslı mirasçıları, öte tarafta ise hâkim güç Emevîler. Taberî Tarihi'nde (c.7, s.104) Zeyd b. Enes'ten kısa bir açıklama ile Muaviye dönemindeki Şiîlerin geneline yönelik baskılar anlatılır.

Meselâ Şiîlerden birinin diğer insanlara hitaben şöyle dediğini yazıyor Taberî: "Sizleri Peygamber soyunu sevdiğinizden dolayı öldürüyor, el ve ayaklarınızı kesiyor, gözlerinizi oyuyor ve bedenlerinizi de hurma dallarında sallandırıyorlardı.


Dipnotlar

-------------------------------------
[229]- Benî Ümeyye egemenliği onun zamanında son bulan; "Himar" ve "Ca'dî" lakaplı Mervanı Emevîdir. (Hocası Ca'd b. Dirhem olduğu için Ca'dî denmiştir.) Hocası İbn-i Dirhem bir zındıktı ve inancını ona öğretiyordu. Bu yüzden halk onu kınıyordu.

Abbasî askerleri kendisini takip edince, ailesini Busir şehrinde bir kiliseye teslim edip kendisi kaçtı! Bu da camilelerle hiç ilgisinin olmadığının bir göstergesi gibiydi!! Bu konuda İbn-i Esir'in el-Kâmil adlı eserine bk. (c.5, s.159)

[230]- İbn-i Kuteybe, c.1, s.151

[231] el-İmamet-u ve's-Siyase, c.1, s.152

[232]- Mekatil'ut-Talibiyyin, s.29

[233]- el-İmamet-u ve's-Siyase, c.1,s.160

[234]- Beyhakî el-Mehasin-u ve'l-Mesavi kitabında (c.1, s.108) Muğiyre'nin bu entrikasından bahsetmiş; ama rivayetlere dayanarak veya kendi görüşüne göre, Muğiyre'nin bu konuyu ilk önce Muaviye'nin kendisiyle konuştuğunu,

Muaviye'nin buna güvendikten sonra Muğiyre'ye şöyle dediğini eklemiştir: "İşinin başına dön ve kardeşinin oğlu için bu işi ayarla... Ve bu konuyu hızlı bir haberciyle tekrar yazıp gönderdi."

[235]-Yaşlılık meselesinin, Muğiyre'nin mantığında ne kadar öneme sahip olduğuna bakın!

[236]- el-Kâmil, İbn-i Esir (c.3, s.198-201). Bu hadisten, sözde bu Peygamber sahabesinin, Muhammed ümmetine olan ilgi ve taassubu tamamen anlaşılıyor!

[237]- Birçok yazar, bu zaman dilimini yanlış idrak etmişlerdir. Bu cümleden Hasan Murad ed-Devlet'ul-Emevîyye kitabında (s.70) şöyle yazıyor: "Bundan anlaşılıyor ki, Yezid'in veliahtlığı konusu, beklenmedik bir şey değildi!!" Değerli okuyucular Ahnef'in konuşmasından ve daha önceki konulardan, bu konunun beklenmedik bir şey olduğunu anlamışlardır.

[238]- İbn-i Kuteybe, c.1,s.156-158; Mes'ûdî, İbn-i Esir hamişinde,

c.6, s.100-102

[239]- İbn-i Kuteybe, c.1, 63-65

[240]- Bu sözlerden, Ümm'ül-Müminin'in de Muaviye'nin istediği şeye yöneldiği sonucunu çıkarabiliriz.

[241]- c.1, s.168-172

[242]- Daha önce Muaviye'nin, İmam Hasan'dan (a.s) daha büyük olmasını, hilâfet için kendisinin tercih edilmesinin gerekliliğinin kanıtı olarak gösterdiğini gördük. Zaten bu, hilâfete liyakati için gösterdiği tek delildi. Sormak lazım: Bu delil niçin şimdi geçerli değil?!

[243]- Öncelikle ceddi Resulullah'ın (s.a.a) açık beyanına , sonra, barış anlaşmasına göre, İmam Hasan'dan sonra hilâfet hakkı İmam Hüseyin'indi.

[244]- Bu cümleyle, babası İmam Ali'nin ismini halifeler zümresinde saymayan Muaviye'ninkinine işaret ediyor.

[245]- Dikkatli bir incelemeden de anlaşılacağı üzere, "ettenekkub an istiblâğ'il-bey'a" ifadesinin Arapça orijinalinden bundan başka bir anlamı elde etme imkânı yoktur. Bu cümlede problem, ifadenin orijinalinde geçen "istiblâğ" kelimesidir.

Elimde bulunan "Akrab'ul-Mevarid" sözlüğünde açıklaması yer almamaktadır. Bu satırların yazıldığı sırada başka bir sözlüğe ya da bu kelimenin anlamını bilen birine ulaşma imkânı da yoktu.

Bendenizin (Farsça'ya çeviren) kanaatine göre, İmam Hüseyin'in maksadı şudur: "İlk üç halifeden söz ettikten sonra, normal yollardan ve halkın genelinin temayülüyle kendisine biat edilen kişiden -yani

Hz. Ali'den- söz etmedin." Saygıdeğer dilbilimcilerden beklentimiz bu cümlenin orijinalinin anlamına dair kesin bir kanaate ulaşırlarsa, bizlere iletmeleridir. (A. Hameneî)

[246]- Bu cümlenin anlamı şudur: Bu maksatlı zulüm, nifak ve ayrılık çıkarmayı arzulayan şeytanı amacına ulaştırdı.

[247]- En-Nesayih'ul-Kâfiye, İbn-i Akil, s.19-20

[248]- En-Nesayih'ul-Kâfiye, İbn-i Akil, s.19-20

[249]- Bu konuda daha fazla açıklamayı, kaynaklarıyla birlikte "Barışın Görünümü" bölümünde yaptık.

[250]- İmam Hasan (a.s) ile Muaviye arasında barışın yapıldığı yıl.

[251]- Şerh-u Nehc'il-Belâğa, İbn-i Ebi'l-Hadid, c.3, s.15

[252]- İbn-i Esir c.4, s.187 ve Taberî, c.6, s.141

[253]- Mes'ûdî (İbn-i Esir'in hamişinde), c.6, s.99

[254]- Taberî, c.6, s.96 ve İbn-i Esir, c.3, s.105

[255]- en-Nesayih'ul-Kâfiye kitabına bakın, s.73, 1.baskı

[256]- Mes'ûdî (İbn-i Esir'in haşiminde), c.6, s.81-82

[257]- Taberî Tarihi, c.6, s.95

[258]- İbn-i Esir, c.3, s.612