İMAM HASAN'IN (A.S) BARIŞI
 



3- İŞİN TESLİMİ


Geçen bölümlerde, Muaviye'nin, oğlu Yezit'le konuşmasında, Peygamber ailesi hakkında şöyle dediğini gördük: "Gerçekten hak onlarındır." Barışa ortam hazırlamak için İmam Hasan'a yazdığı bir mektupta şu şarta yer vermişti:

"Senden habersiz hiçbir iş yapılmayacak ve hiçbir işte senin görüşüne muhalefet edilmeyecek." Yine barış imzalandıktan sonra şöyle demişti: "Bu saltanata razıyız ve ondan hoşnuduz." Kûfe'ye girdiği gün yaptığı konuşmada da şöyle demişti: "Ben, namaz ve zekât için sizinle savaşmadım...

Bu ordu sevkinden amacım, sadece size hükümranlık etmekti." Ayrıca, İmam Hasan'ın (a.s), Muaviye'nin yüzüne karşı, onun hilâfetini reddettiğini ve onun da susup hiçbir şey söylemediğini görmüştük.

Buna göre, bildiklerimize bir husus daha eklenmiş oluyor: Muaviye saltanata razı olduğu an, hilâfet makamını kendisinden soyutlamış oldu ve "Namaz ve zekât için sizinle savaşmadım..." demekle, dinî bir halife olmadığını, aksine halkın namaz ve zekâtıyla işi olmayan ve bütün gayretini, halka hükümranlık etmeye harcayan diğer padişahlar gibi bir padişah olduğunu kanıtlamış oldu...

Yine İmam Hasan'a; "Senden habersiz bir iş yapılmayacak", oğluna da; "Hak onlarındır." demekle, İmam Hasan'ın yüce makamını itiraf etmiş ve karşı çıkılmaması gereken otoritesini kabullenmiştir.

Bu da, hilâfet makamından ve otoritesinden başka bir şey değildir... Böyle bir durumda İmam Hasan'ın, Muaviye'nin karşısında, onun hilâfetini reddetmesine, boş ve yersiz iddiasını yalanlamasına, Muaviye'nin sessiz kalması ve cevap vermemesi çok doğaldır.

Bu gerçekler nere, bu beyefendilerin "işin teslimi" tabirini, "hilâfetin teslimi" manasına yorumlamaları nere?! Analitik görüş açısından, Muaviye'nin kendisinin, halifeliği hak etmediğini itiraf ettiğine daha fazla delâlet eden diğer bir kanıt da şudur:

Bir gün Sa'd b. Ebi Vakkas Muaviye'nin yanına gelir ve ona "Emir'ül-Müminin" yerine; "Selâm sana ey padişah!" der. Emir'ül-Müminin değil de, padişah demesinin karşısında, Muaviye yenilgiyi kabullenir bir edayla gülümser.

Bu gülüş, Muaviye'nin, hilâfet unvanını, Peygamber'le ümmet arasında aracılık değil de, savaş ganimeti gibi algılamadaki hatasını açıkça itiraf ettiğini gösteriyor. Bu yüzden, şahsiyetli bir kişi olan ve Muaviye'nin yağcılığına kanmayan Sa'd b. Ebi Vakkas'ın şu cevabını; "Allah'a andolsun, bu makamı senin yönteminle elde etmeyi istemem." hak ediyor.

Yani Sa'd b. Ebi Vakkas, haksız kanların aktığı, fitnelerin ve yalan anlaşmaların üzerinde bittiği bir unvandan, kendisini daha üstün görüyor. Gördüğünüz gibi Sa'd da "işin teslimi" tabirinden, saltanat ve hükümetin tesliminden başka bir anlam çıkarmamıştır.

Bu da, hilâfet konusunda Kur'ân'ın görüşüne ve barış anlaşmasında iki tarafın literatürüne aşina olan herkesin çıkarması gereken bir sonuçtur. Büyük İslâm araştırmacısı Seyyid Emir Ali Hindî (r.a), barış konusunu ele aldığında, "hükümetten çekilme" tabirini kullanmıştır.[204]

Barışın yorumu bağlamında ashabından biriyle yaptığı konuşmada, İmam Hasan şunları söylemiştir: "Ben müminleri küçük düşürmedim; aksine, onları saltanat uğruna feda etmek istemedim."[205]

Böylece görüyoruz ki, bu savaş her iki taraf açısından (hem Hasan, hem de Muaviye açısından) da, güç ve hükümet için olmuştur. Dolayısıyla iki tarafın görüş birliğine vardığı barış anlaşmasının şartlarının da aynı konu üzere (hükümet) olması kaçınılmazdır.

Çünkü iki taraf dün, uğruna savaşa kalkıştıkları konuda bugün barış anlaşması yapıyorlar.

Böyleyken ne açıklamaları arasında ve ne de barış anında, hilâfet alışverişine dair bir ifadeye rastlamıyoruz. Dolayısıyla bu açıklamalardan hareketle başka bir gerçekle karşılaşıyoruz:

Hiçbir konuda sahibinin görüşüne karşı çıkılmaması ve ondan habersiz bir iş yapılmaması gereken bir makamın, yani yöneticilikten daha üstün bir makamın Hasan b. Ali'ye (a.s) ait olduğu konusunda her iki taraf da görüş birliği içindeydiler...

İmam Hasan'a, Muaviye'nin yüzüne, birini bir işe görevlendiriyormuş gibi; "O, kendi durumunu daha iyi bilmekte ve kendisine bıraktığımız iş (yöneticilik işi) için şükretmektedir."[206] deme cesareti ve yetkisi veren de işte bu makamdır.

Bu makamla, zırvalayan tarihçilerin zannettikleri ve de kitaplarında yazdıkları (İmam Hasan'ın Muaviye'ye biat etmesi ya da hilâfeti ona teslim etmesi) makam arasında ne kadar çok fark vardır! Öyle görünüyor ki, bu saçmalıklar ilk olarak maksatlı ve kötü niyetli bir yazar tarafından hazırlanmış, daha sonra

gelen yazarlar da, kendilerine ait olmaksızın bu önceki görüşü aynen alıp aktarmışlardır. Tarihte bu tür yanlışlara çok rastlanmaktadır. Bunlardır gerçekleri değiştiren,

güzellikleri örten, araştırmacıların zahmetlerini kat kat artıranlar. Eğer bir araştırmacı, gerçek, objektif anlayışa önem verir ve kaynakları dikkatlice incelerse, bu tahrif ve saçmalıkların tümünün bir kaynağa ve bir köke dayandığını; biraz daha araştırma yaparak meselenin köklerine indiğinde ise, konunun bütünüyle asılsız olduğunu görecektir.

Elbette sözde hilâfet makamının ve halife unvanının Muaviye'nin eline geçtiğinde, ondan sonra da kılıç zoruyla veya miras yoluyla diğer zorbaların eline geçtiğinde hiçbir şüphe ve ihtilâf yoktur.

Muaviye ve onun gibi bir zorbaya biat eden bir toplumun literatüründe zorbalık, diktatörlük ve yalan iddialar ile elde edilen hükümete "hilâfet" adı verilebiliyorsa, onlara diyecek bir sözümüz yoktur.

Bu durumda bırak da Muaviye zorbalık ve diktatörlüğün halifesi, İmam Hasan da Peygamber'in halifesi ve Kur'ân'ın yoldaşı olsun. Yine bu durumda, senedi sahih, metni tahrife uğramamış olduğu farz edilse dahi, bazı rivayetlerde geçen "halife" sözcüğünün de bu yeni anlamda kullanıldığını kabul etmemiz lâzım!!


4-MUAVİYE'DEN SONRA HİLÂFETİN KADERİ


Muaviye, barışa ortam hazırlamak için İmam Hasan'a yazdığı mektuplarda, "Muaviye'nin ölümünden sonra hilâfetin kaderi" konusunu unutmaz ve sürekli olarak buna işaret eder.

Bu mektupların tümünde, onun İmam Hasan'dan dileği, yaşadığı sürece hükümeti kendisine bırakmasıdır. Bu mektupların bazısında şöyle yazar: "Benden sonra hükümet senindir."[207] Diğer bazısında da; "Sen o işe herkesten daha önceliklisin."[208] der.

Barış anlaşması metninde de, konu bu şekilde açıklanmıştır. Halk da bu barıştan şunu anlıyordu: İktidar yaşadığı sürece Muaviye'nin yetkisinde olacak, onun ölümünden sonra da (Muaviye ile İmam Hasan arasında 30 yıl yaş farkı vardır, dolayısıyla normal şartlarda Muaviye'nin daha önce ölmesi gerekir), yöneticilik asıl sahibine dönecek ve İmam Hasan (a.s) o sırada yaşlılığın ilk dönemlerinde ya da gençliğin sonlarında olacaktır.Halkın, anlaşmadan anladığı

buydu... Ne yazık ki, cehennemî entrikalar ve şeytanî plânlar, sıradan hesaplarla anlaşılamaz!! Muaviye'den sonra İmam Hasan'ı açıkça halife olarak tanıtan madde, anlaşmanın en seçkin ve meşhur maddesi olarak on yıl boyunca devamlı, İslâmî toplumlar arasında yer aldı.

Fakat sonraları maksatlı propagandalar bu maddeyi değiştirdi ve hadis ravileri, yalan üretme atölyelerinde değişiklik icat ettiler. Bazıları, cümleyi şu şekilde değiştirdi: "Muaviye'nin, kendisinden sonra hilâfeti bir başkasına bırakma yetkisi yoktur."

Bazıları da işi daha ileri götürerek şu yalana başvurdular: "Muaviye'den sonra halifeyi, Müslümanlarca oluşturulan bir şûra seçecek." Sadece doğru sözlü raviler o maddeyi asıl şekliyle rivayet ettiler. Tarihçiler, bu gerçeği tahrif etmenin ve anlaşma metnini

değiştirmenin, bu maddeyi uygulama esnasında, gerçeği onların lehine çevirmeyeceğini gözden kaçırdılar. Zira Muaviye'nin ölümünden sonra, İmam Hasan'ın hayatta olması durumunda ve halifenin seçimi gündeme geldiğinde, halkın özgür bir seçim yapmasına izin verildiğinde Müslümanların, alışılmışın aksine başkasını Peygamber'in evlâdına tercih etmeleri, şûra veya başka bir vesileyle hilâfete seçmeleri mümkün değildi.

Kısacası ister sahih, ister uydurma olsun, bütün rivayetler" ve bir rivayet için gündeme gelen her üç ihtimale göre, İmam Hasan'ın (a.s) hayatta kalması durumunda, pratik açıdan aynı sonuç çıkacaktı, yani Hasan b.

Ali halifeliğe seçilecekti. Öyleyse, tarihî güvenilirlikten kaçmak için, bu yalancı ravilerin, iş başındaki güç merkeziyle alçakça iş birliğine

girerek, Yezid'e biat edilmesine uygun bir ortam hazırladıklarını tasavvur etmekten başka ne yapabiliriz?! İmam Hasan'ın hilâfet makamına tayin edildiğini açık bir şekilde vurgulayan bu maddeyi bir kenara bırakıp ve onun yerine "şûra" meselesini yerleştiren usta tarihçi, uydurma ve tahrif konusunda en iyi yöntemi seçtiğini sanıyordu!

Fakat yaptığı işin, şûradan bile bahsetmeyen diğer meslektaşlarıyla aynı olduğunu anlamamıştı. Oysa İslâm'da şûranın, halifeyi seçmek gibi bir görevi yoktur; halifenin veya Müslümanların önderinin yapması gereken işleriyle ilgili bir misyona sahiptir.

Şûra hükmünün; "İş hakkında onlara danış." ayetiyle hükme bağlanmasından ve Allah'ın, Müslümanları, yaptıkları işlerde meşveret ettiklerinden dolayı; "Onların işleri, aralarında danışma iledir." ayetiyle övmesinden amaç, Müslümanların önderine ait kararlar ve işlerde yapılan meşverettir.

Meşveret emri içeren ayet, uydurma liderliğin yerleşmesinin bir aracı olmaktan çok, böyle bir liderliğin egemen olmasını önleme amacına yöneliktir. Bu ve bunun gibi tarihçilerin, halifeyi seçme meselesini Allah'ın kitabına dayandırmaya çalışmaları bir yanılgıdan

başka bir şey değildir. Bu yüzden Aişe, halkı şûraya çağırdığı zaman, onu Allah'a dayandırmadı; Ömer b. Hattab'ın yaptığını delil gösterdi ve eğer Allah'ın kitabına dayandırma imkânı olsaydı, kesin ve daha ikna edici olan bu delilden asla vazgeçmez ve Ömer'in yaptığını dayanak göstermezdi. Aişe Basra'ya geldiği gün şöyle demişti: "Doğru olanı, Osman'ı öldürenleri yakalayıp

hepsine kısas uygulamak, daha sonra Ömer b. Hattab'ın yaptığı gibi, halifeyi belirleme işini şûraya havale etmektir."[209] Dolayısıyla eldeki bunca kesin kanıt gereğince, söz konusu metin, anlaşmanın 2.

Maddesiyle ilgili olarak yaptığımız açıklamanın dışında anlaşılamaz. Nedenine gelince:

1- Daha önce işaret ettiğimiz, Muaviye'nin İmam Hasan'a (a.s) yazdığı mektuplar.

2- Bu tarzı, maddeleri öneren İmam Hasan'ın ortaya koymuş olması, diğer tüm şekillerden daha uygun ve gerçeğe daha yakın olması. Nitekim "beyaz sayfa" ile ilgili rivayetin açıklamasında buna işaret etmiştik.

3- Bu rivayetin daha meşhur ve ravilerinin daha çok olması.

4- İkinci madde bu şekliyle, İmam Hasan hayatta olduğu sürece çok meşhur ve dillerden düşmezdi.

Öyle ki, birçok hutbe ve hadislerde kanıt olarak gösterilirdi. Meselâ, Süleyman b. Surad, barış anlaşmasının imzalanmasından sonra İmam Hasan'a sunduğu önerilerinde, buna işaret etmiştir.

Cariye b. Kudame, Muaviye'nin huzurunda, meşhur ve kesin bir konu şeklinde kendisinden sonra hükümet hakkının, İmam Hasan'ın olduğunu hatırlatır. Ahnef b. Kays Yezid'e biati reddetmek için, büyük bir toplantıda

Muaviye'nin de hazır bulunduğu bir sırada yaptığı konuşmada, konunun kesinliğinden bahseder.

Ahnef şöyle der konuşmasında:

"Çok iyi biliyorsun ki, Irak'ı kılıç zoruyla fethetmedin, kendi gücünle oraya hâkim olmadın. Bildiğin gibi, Hasan b. Ali'ye, kendinden sonra yönetimi ona bırakacağına dair Allah'a söz verip anlaştın. Şimdi eğer verdiğin sözü tutarsan, bu işe lâyıksın; ihanet ve hile yolunu seçersen, zulmetmiş olursun.

Allah'a andolsun ki, Hasan'ın arkasında soylu atlar, güçlü bilekler ve keskin kılıçlar hazır bekliyor. Eğer bir karış dahi mazeret ve hileye yaklaşsan, karşında güçlü bir pazu bulacaksın.

İyi biliyorsun ki Irak halkı, sana karşı kin ve nefretlerini kalplerine kazıdıkları günden beri, bir an bile seni sevmemişledir..."[210] Bu konuyla ilgili başka örnekler de var, ama hepsine yer vermek, özete riayet ilkemize ters düşer.


5-ANLAŞMANIN DİĞER MADDELERİ


Gördüğünüz gibi, anlaşmanın önemli cümleleri etrafındaki incelememiz, şimdiye kadar ilk iki maddeden öteye geçmedi. Üçüncü maddeye gelince: "Barışın Görünümü" bölümünde, bu madde hakkında geniş açıklamalarda bulunduk.

"Barış Anlaşması" bölümünde "beyaz sayfa" rivayetinden bahsederken, bu rivayetin, barış anlaşmasına ilişkin rivayetler arasında içeriği, düşmanının maslahatıyla değil, İmam Hasan'ın maslahatıyla daha fazla bağdaşması bakımından bir rivayetin kabul ve tercih edilebilir oluşuna ilişkin önemli bir kanıt olduğunu belirtmiştik.

Anlaşmanın üçüncü maddesi konusunda kabul etmemiz gerekir ki, bu maddenin anlamı, İmam Hasan'ın huzurunda veya gıyabında, Emir'ül-Müminin Ali'ye (a.s) lânet edilmesi kat'î surette yasaklanmıştır.

Dolayısıyla, bazı tarihçilerin dediği; "Sadece İmam Hasan'ın huzurunda bu yasak geçerliydi."[211] sözü doğru değildir. Zira şimdi dediğimize ilâveten, "şartlı yasak", barış ruhu ve iki tarafın anlaşma halinde olmasıyla bağ-daşmaz. Dördüncü madde: Bu madde, bazı özel malları, anlaşma gereği Muaviye'ye bırakılması gereken mallardan istisna tutuyor, o kadar.

Bu istisnaya göre barış anlaşması, Muaviye'nin kafasındaki mülk, hükümet ve malları kendisine bırakıyor ama, maddede işaret edilen tutarı istisna ediyor. İmam Hasan bu istisnaları, kendisi, kardeşi ve Şiîleri için öngörmüştü.

Darabcerd bölgesinden vergi alınmasını da, şer'î açıdan daha uygun bildiği için seçti.[212] Şimdi düşünün, bazı yazarların İmam Hasan'ın (a.s) makamına yönelik adaletsizce iftira ve kınamalarıyla bu yorum arasındaki farklılığın boyutlarını...

Sözü edilen yazarlar, bu maddeyi doğru şekilde anlamadıkları için, istisna edilen malları hilâfetin karşılığı sanıp, İmam Hasan'ı hilâfeti satan ve Muaviye'yi de halifeliği para karşılığı satın alan şeklinde lanse ettiler!

Keşke, hem alım satıma malzeme olan şeyi, hem de onun karşılığını, satanın malı olarak varsayan ve buna rağmen bunun adını alım satım koyan böyle geri zekâlı cahiller, ellerine kalem almamış olsalardı! Böyle işlere karışmaları bilgisizliklerinin ve geri zekâlılıklarının habercisidir. Keşke bu konuda bir şey yazmamış olsalardı; hem kendilerine, hem de bu konuya kötülük etmeselerdi!

Ne olurdu! Geçen sayfalarda, hilâfetin anlamından ve Muaviye'nin bu makama ilişkin liyakat derecesinden söz ettiğimiz gibi, bu boş sözün de imkânsız olduğu konusunda gerekli bilgiyi verdik. Burada ayrıca tekrar etme gereğini duymuyoruz. Beşinci maddeye gelince: Bundan sonraki bölümlerde bu konuyla ilgili açıklamaları bulacaksınız.


KÛFE'DE KARŞILAŞMA


Tarafların, barış antlaşmasını imzaladıktan sonra doğal olarak, hem tarihin tanıklık edebileceği bir davranış örneği sergileyerek barışı tescil etmek, hem de birbirlerine karşı taahhüt ettikleri şeyleri Müslüman kamuoyunun önünde deklare etmek üzere bir yerde buluşmayı kararlaştırmaları gerekiyordu. Bu amaçla, taraflar buluşma için Kûfe'yi seçerek oraya doğru hareket ettiler. Büyük bir kalabalık bu kente akın etmeye başladı. Bu büyük başkent her taraftan gelen insanlarla dolup taştı.

Bu kalabalığın büyük çoğunluğunu, Kûfe'nin meş'um tarihinde yazılı olan ve kaçınılmaz olarak tanık olunması gereken bu tarihî olaya katılmak için ordugâhlarını terk edip kente gelen iki tarafın askerleri oluşturuyordu.

Irak'ın başkenti ilk defa Şam'ın on binlerce kırmızı üniformalı Hıristiyan veya Müslüman askerleri yakından görüyordu. Bu iki ordu, uzun zamandı emniyet ve asayişi birbirine haram etmişlerdi. Uzun bir zamandan beri - Osman b. Affan döneminde Selman-i Bahilî ve Habib b. Mesleme el-Fehrî olaylarından beri- sadece tarihî düşmanlıklar ve kanlı olaylarla karşı karşıya gelmişlerdi.

Şimdi, silâhlarını yere atmak ve Kûfe'nin takva temeli üzere kurulmuş, görkemli camiinin revaklarının altını dolduran Şam ordusunun fatihane kibir ve gururu karşısında teslim olmak zorunda kalan bir vefalı Kûfe askerinin nasıl bir duygu içinde olacağını düşüne biliyor musunuz?

Bu olay, Peygamber'in Ehlibeyti'nin samimî dostlarından olup, İmam Hasan'ın barışı kabul etmesindeki amacından veya İmam'ı barışa mecbur eden şartlardan habersiz olan kimseler için acı ve öldürücüydü.

Fakat hain çoğunluk, bir çırpıda bütün perdeleri yırtarak gerçek çehreleriyle ortaya çıktılar. Şam askerlerinin oluşturduğu kalabalık arasında, onların bitmek bilmeyen zafer kutlamalarının buruk sevincine katılan bazı Kûfeli gruplar da göze çarpıyordu! Tellâllar, barış taraflarının söylevlerini dinlemek için halkı Kûfe Camii'ne çağırdılar.

İlk konuşmacı Muaviye olması gerekiyordu. Konuşmasını yapmak için minbere doğru ilerlerdi ve çıkıp minberin üstünde oturdu.[213] Tarihî kaynakların, sadece birkaç bölümünü kaydettiği uzun bir konuşma yaptı. Yakubî, bu söylevin bir bölümünü şöyle kaydetmiştir: "...

Bütün bunlardan sonra, hiç şüphesiz Peygamber'inden sonra ayrılığa düşen her ümmette batıl hakka galip olmuştur!!" Yakubî diyor ki: "Muaviye birden bu sözün kendi zararına olduğunu fark etti.

Bu nedenle şöyle ekledi: Bir tek bu ümmet hariç ki, bu ümmette hak batıla galip geldi."[214] Bu konuşmanın bir bölümünü Medainî şöyle nakletmiştir: "Ey Kûfe halkı! Sanıyorsunuz ki ben, namaz, zekât ve hac uğruna mı sizinle savaştım?

Hayır! Ben sizin bütün bunları yerine getirdiğinizi biliyordum. Ben, sırf size hükümet etmek ve işlerinizin yularını elime geçirmek için sizinle harp etmeye kalkıştım. Şimdi siz hoşlanmasanız da, Allah beni bu arzuma kavuşturmuştur.

Şimdi bilmiş olasınız ki, bu fitnede akıtılmış olan her kan hederdir ve biriyle yapmış olduğum her antlaşma ayağımın altındadır!! Şu üç şeyi yerine getirmeleri halkın yararınadır: Vergileri zamanında ödemek, zamanında asker göndermek ve düşmanla evinde çarpışmak. Çünkü eğer siz onlara gitmezseniz, onlar size gelirler."

Ebu'l-Ferec el-İsfahanî, rivayet senediyle birlikte Habib b. Ebi Sabit'ten, Muaviye'nin bu konuşmasında Hz. Ali'yi anarak ona küfrettiğini, ardından İmam Hasan'a da yakışıksız sözler sarf ettiğini rivayet eder.[215] Ebu İshak es-Sebiî,[216] şu cümleyi de fazladan nakletmiştir:

"Bilin ki, Hasan b. Ali'ye verdiğim her taahhüt şu iki ayağımın altındadır, ona bağlı kalmayacağım!!" Ebu İshak sonra şöyle diyor: "Andolsun Allah'a, o hilekâr ve düzenbaz idi."[217] Muaviye konuşmasını bitirip minberden aşağı indikten sonra bir an bir bekleyiş ve sessizlik her tarafta çöktü.

Bu sırada aniden görünüm, ahlâk, davranış, heybet ve efendilik itibariyle herkesten daha çok Resulullah'a (s.a.a) benzeyen Peygamber'in torunu göründü ki, o büyük camide babasının mihrabı tarafından minbere doğru ilerliyordu...

Büyük kalabalıklarda genellikle halk, olağanüstü bir hayranlık ve titizlik psikolojisine girdikleri için büyüklerin en ufak hâl ve harekatını gözden kaçırmazlar.

Az önce Muaviye'nin kekelemelerini ve telâşlı hâlini gören halk, şimdi tam bir metanet ve soğukkanlılıkla ayak üstünde minberin üzerinde durup dikkatli bakışlarıyla kalabalığı süzen Hasan'ı gözlemliyor ve ikisinin durumunu birbiriyle karşılaştırıyordu. Cami, âdeta kulak kesilmişti.

Herkes merakla Hasan b. Ali'nin Muaviye'ye vereceği cevabı bekliyor, Muaviye'nin oyunbazlığı ve küfürbazlığı karşısında nasıl bir tepki göstereceğini merak ediyordu. İmam Hasan, hazırlıksız konuşma yapmak hususunda herkesten daha yetenekli ve konuyu tasvir edip belirlemede bütün büyük hatiplerden daha güçlüydü.

Bu yüzden bu hassas zamanda, o beliğ ve uzun hitabesini irat etti. Müslümanlara öğüt, nasihat, birlik ve beraberlik çağrısı ile dolu olan bu hitabe, aynı zamanda Peygamber'in vefatından sonra halkın, Peygamber'in Ehlibeyti'yle ilişkileri konusundaki en açık belgelerden biridir.

İmam Hasan, o güzel beyanıyla önce halka Peygamber'in Ehlibeyti'nin konumunu, bu arada genel olarak peygamberlerin durum ve konumunu hatırlattı. Ardından sözlerinin sonunda da Muaviye'nin saçmalıklarına yanıt verdi. Fakat asla onun gibi küfrederek ağzını bozmadı.

Çünkü belâgatlı sözler, Muaviye'ye yapılacak bütün kötü küfürlerden daha ağır bir hakaret niteliğindeydi. Hitabesine şu sözlerle başladı: "Bütün övenlerin övdüğü gibi Allah'ı övgüyle anarım. Tanıkların tanıklık ettiği gibi Allah'tan başka ilâh olmadığına tanıklık ederim. Yine tanıklık ederim ki, Muhammed O'nun kulu ve elçisidir.

Onu, halkı doğru yola iletmek üzere göndermiş ve vahyinin güvenilir taşıyıcısı kılmıştır. Allah'ın selâmı ve rahmeti ona ve soyuna olsun. Şimdi: Andolsun Allah'a, insanlar için halkın hayrını en çok isteyen kişi olduğumu umuyorum. -Rabbime şükürler olsun ki- hiçbir Müslümana karşı kalbimde kin taşımıyor, hiçbir Müslümanın kötülüğünü istemiyorum. Bilin ki, birlik ve beraberlik hâlinde hoşlanmadığınız durum, yalnız başına ve dağınıklık hâlinde hoşlandığınız durumdan (sizin için) daha iyidir.

Bilin ki, benim sizin için düşündüğüm, sizin kendiniz için düşündüğünüzden daha iyidir. O hâlde emrime karşı çıkmayın, görüşümü reddetmeyin. Allah, beni ve sizi bağışlasın ve bizi sevdiği ve razı olduğu şeye yöneltsin."[218] Sonra şöyle dedi: [219] "Ey millet! Allah sizi bizim ilkimizle doğru yola iletti, sonuncumuzla da kanlarınızı korudu. Şüphesiz, bu işin de bir süresi vardır.

Dünya değişim ve dolaşım hâlindedir. Aziz ve yüce Allah, peygamberi Muhammed'e (s.a.a) şöyle buyurmuştur: De ki: ...Size vaat edilen yakın mı uzak mı, bilmiyorum. Hiç kuşkusuz O, sözün açığını da bilir, gizli tuttuklarınızı da bilir. Bilmiyorum, belki de bu, sizi denemek ve bir zamana kadar faydalandırmak içindir."[220] Daha sonra şöyle dedi: "...

Muaviye, meseleyi benim onu hilâfete lâyık gördüğüm, kendimi ise bu işe lâyık görmediğim şeklinde lanse ediyor. Yalan söylüyor. Biz, aziz ve yüce Allah'ın kitabında ve Resulü'nün hükmüyle hükümete herkesten daha lâyığız.

Ancak Resulullah'ın vefatı anından itibaren sürekli zulme maruz kalmış, haksızlığa uğramışız. Bizimle bize zulmederek bize musallat olan, halkı bize karşı kışkırtan, payımız ve nasibimizi bizden esirgeyen ve Resulullah'ın annemize verdiğini onun elinden alan kimseler arasında Allah hüküm verecektir.

Andolsun Allah'a, eğer halk Resulullah vefat edince babama biat etseydi, gök onların üzerine rahmetini yağdırır, yer bereketini onlardan esirgemezdi ve sen –ey Muaviye,- hilâfete göz dikmezdin!...

Fakat hilâfet asıl ahallinden uzaklaşınca, Kureyş kendi arasında onun üstünde çekişmeye başladı. Böylece azatlı köleler ve evlâtları -yani sen ve dostların- da ona göz koydular.

Oysa Resulullah; 'İçlerinde daha bilgili biri bulunduğu hâlde yularını ona değil de başka birine teslim eden bir millet, sürekli geriler, çöker; sonunda başladığı ilk noktaya geri döner.' buyurmuştur." "İsrailoğulları, Musa'nın halifesi olduğunu bildikleri hâlde Harun'u terk edip Samirî'ye uydular. İslâm ümmeti de, babamı terk edip başkalarına uydular. Hâlbuki Resulullah'ın defalarca ona; 'Sen bana göre, peygamberlik dışında, tıpkı Musa'ya göre Harun gibisin.' buyurduğunu duymuşlardı.

Gadir-i Hum günü Resulullah'ın babamı yerine tayin ettiğini görmüşler, bunu oradakilerin orada olmayanlara iletmelerini emrettiğine tanık olmuşlardı. Resulullah -kavmini Allah'a davet ettiği hâlde- onlardan kaçıp mağaraya sığındı. Oysa kendisine yardım edenler olsaydı, asla kaçmazdı. Babam, halka Allah adına yemin ettirip onlardan yardım istemiş, ancak olumlu cevap alamayınca, işten elini çekmişti. Allah yardımcısız kalıp güçsüz düşen ve canı tehlikede olan Harun'a genişlik bahşetti, onu kınamadı.


Yardımcısız kalınca mağaraya kaçan Resulullah'ı da serbest bıraktı, onu sorguya çekmedi. Bu ümmet tarafından himaye edilmeyip yardım görmeyen ben ve babam da Allah katında sorumlu tutulmayacağız, hesaba çekilmeyeceğiz.

Bunlar, Allah'ın belirlemiş olduğu sünnetler, kurallardır; birbiri ardınca gerçekleşen benzer durumlardır."[221] Sonra şunları ekledi: "Muhammed'i hak olarak gönderen Allah'a andolsun ki, kim bizim hakkımızdan bir şey eksiltirse, Allah onun amelini eksiltir. Yine hangi güç bize hâkim olursa, sonunda galip olan taraf biz olacağız.

Bunun haberini bir süre sonra öğreneceksiniz."[222] Daha sonra babasına ettiği küfrü kendisine iade etmek üzere Muaviye'ye dönerek şöyle dedi -ne de güzel söyledi-: "Ey Ali'nin adını anan! Ben Hasan'ım, babam da Ali'dir. Sen ise Muaviye'sin, baban da Sahr'dır.

Benim annem Fatıma'dır, senin annen Hint'tir. Benim ceddim Resulullah'tır, senin ninen Fetile'dir. Allah, biz ikimizden adı-şanı daha alçak, soyu-sopu daha aşağılık, geçmişi daha kötülüklerle dolu, küfür ve nifak sabıkası daha çok olana lânet etsin!" Ravi diyor ki: "İmam'ın bu tel'inine cami cemaatinden birçok kimse yüksek sesle 'Amin!' dedi." Fazl b. Hasan diyor ki: "Yahya b. Muin; 'Ben de 'Amin!' diyorum.' dedi."

Ebu'l-Ferec el-İsfahanî, Ebu Übeyd'den, Fazl b. Hasan'ın da; "Ben de 'Amin!' diyorum." dediğini naklediyor. Daha sonra Ali b. Hüseyin el-İsfahanî (Ebu'l-Ferec) diyor ki: "Ben de 'Amin!' diyorum." Abdulhamid b.

Ebi'l-Hadid, Şerh-u Nech'il-Belâğa adlı eserinde; "Bu kitabın yazarı Abdulhamid b. Ebi'l-Hadid de 'Amin!' diyor." diye yazıyor.[223] Yazar: Biz de kendi adımıza "Amin!" diyoruz. Evrensel hitabeler tarihinde, tarih boyunca ardışık kuşakların kabul ve övgüsüne mazhar olan tek hitabedir bu... Hak söz böyledir işte! Sürekli yücelir, hiçbir şey ona üst olamaz.

Ondan sonra İmam Hasan Medine'ye doğru hareket etmeye hazırlandı. Şiîlerin ileri gelenlerinden Müseyyib b. Neciyye el-Fezarî ile Zabyan b. Ammare et-Teymî, İmam'ı uğurlamaya geldiler. İmam Hasan (a.s) bu görüşmede şöyle konuştu: "Hamd, Allah'a ki işine egemendir.


Eğer bütün varlıklar olacak bir şeyi önlemek için toplansalar, bunu yapamazlar." Sonra Müseyyib konuştu ve Peygamber'in Ehlibeyti'ne karşı samimiyetlerini dile getirdi.

İmam Hüseyin (a.s); "Müseyyib! Biz, senin bizi sevdiğini biliyoruz." dedi. İmam Hasan (a.s) da ekledi: "Babamdan duydum, Resulullah (s.a.a); 'Kim bir kavmi severse, onlarla birlikte olacaktır.' buyurmuştur." Sonra Müseyyib ve Zabyan, İmam'ın Kûfe'ye geri dönmesini istediler. "Bunun imkânı yok." buyurdu. Ertesi gün Kûfe'den çıktı. Kûfe halkı gözyaşlarıyla onu uğurladılar!! Böylece barıştan sonra Kûfe'de birkaç günden fazla kalmadı.

Deyr-i Hind'e[224] (Hiyre) vardığında, dönüp Kûfe'ye baktı ve şu şiiri okudu: "Nefret ve kinden dostların diyarını terk etmedim. Onlardı benim harimimi savunanlar..."[225]

Şu ruhaniyete bakın! Meleklerin ruhunun saflığında!... Bu şehrin halkının itaatsizliğinden çektiği onca acı ve zahmete rağmen, şimdi bu şiirle ona elveda ediyor ve yaşadığı onca maceradan, harimini savunan vefalıların vefasından başka bir şey anımsamıyor. Medain'de canını koruyan, Meskin'de, o zor anda kendisine bağlı kalıp

itaatinden çıkmayan, azınlıkta oldukları hâlde daima gerçek kardeşler ve samimî dostlar olarak kalan kimselerden başka hiç kimse ve hiçbir şey hatırına gelmiyor.

Evet, Allah'ın yeryüzündeki hizbi ve Resulullah'ın İslâm mirasını taşıyan o görkemli kafile, bineklerine binip hareket etti... Kûfe onları sıkmıştı ya da onlar Kûfe'den bıkmışlardı ki, şimdi böylece ilk vatanlarına dönüyorlardı. Dönüyorlardı ki, ulu cetlerinin kabrinin civarında zamanenin acı olaylarından yana güvende olsunlar.

Muhammed evlâtlarının Kûfe'den çıkmasından sonra Allah, vebayı, toplu ölümleri bu şehre musallat etti. Bu, Kûfe'nin o tertemiz insanlara yaptığı kötü muamelenin

cezası olarak tattığı ilk azaptı. Kentin Emevî valisi Muğiyre b. Şu'be, veba korkusundan kaçtı. Bir süre sonra kente döndüğünde bir suikast sonucu öldü.[226]


BAŞKA BİR SAHNEDE


Belki siz de bizim gibi kabul ediyorsunuz ki, hayatın iniş çıkışları ve değişik sahneleri, insanların kişiliklerini ölçebileceğimiz en hassas öğütler konumundadırlar. Bu bağlamda özgür iradeleriyle verdikleri sözler, yaptıkları anlaşmalar karşısında tutumları belirleyicidir.

Şahsiyetli her insan, bir söz verdiği, bir taahhütte bulunduğu zaman, sözünü tutmaması, taahhüdünü yerine getirmemesi durumunda insanî şerefine, şanına, kişilik ve haysiyetine büyük bir darbe ineceğinin farkında ve bilincindedir. Verdiği söz, ettiği taahhüt uğruna canını feda edecek bir insanı düşünmek oldukça kolaydır.

Böyle bir insan, yüce insanî bir haslet uğruna bu hayatın sınırlı ufkuna göz yummuş, fakat ebedî hayatın sınırsız iklimini elde etmiştir. Ayrıca, tüm iyilikler ve güzelliklerin merkezi olan ideal insanlık binasına yeni bir tuğla koymuştur.


Buna karşılık, güler yüz göstererek, gülücükler dağıtarak yalan bir vaatte bulunup daha sonra yüzünü asan, pişmanlığını ifade ederek sözünden dönen, ahdini bozan, anlaşmasına bağlı kalmayan yalancı kimseyi gönül rahatlığıyla insan diye nitelendirmemiz zordur. Böyle bir kimse, bir yandan insanlığın temellerini yıkan,

kurallarını çiğneyen bir insanlık düşmanı, öte yandan kendisinin de düşmanıdır. Çünkü bu davranışıyla adını kötüye çıkarmış, kendini küçük düşürmüş, toplumun nefretini kazanmış, güvenini yitirmiştir.

Hiçbir dayanağı olmayan "Amaca ulaşmak için her araç meşrudur." Mantığı da onun için mazeret sayılmaz, onun için bir savunma aracı olmaz. Çünkü bu mazeretin kendisi, bağışlanma kapsamına girmeyen büyük bir günahtır. Amaçlar, genel anlaşmalar çerçevesinde değerlendirilir. Her birine kendine özgü değer verilir. Her amacın, değerine ve saygınlığına uygun bir aracı olmalıdır. Şerefli araçlarla ulaşılamayan hiçbir amaç, değerli ve şerefli sayılmaz.

Toplumların ilk kuruluşlarından beri, bütün insanlar, antlaşmalara ve ahitlere değer verme ve saygın bilme konusunda hemfikir olmuşlardır. Bütün semavî dinler, ahdin

sorumluluk gerektirdiğini vurgulamışlardır. Bu da insanlık camiasına hâkim olan genel iyiliğin belirgin tezahürlerinden biridir. Bu konuda, müminlerin emiri Hz.

Ali'nin (a.s) Malik-i Eşter en-Nahaî'ye yazdığı fermanı dinlersek, daha iyi bir fikir edinmiş oluruz. Bu fermanda şöyle buyuruluyor: "Düşmanınla bir anlaşma yaptığın, ona karşı bir taahhütte bulunduğun zaman, anlaşmana bağlı kal, ahdine vefa et, canını bu uğurda kalkan yap. Çünkü görüşleri farklı, yolları ayrı olmasına rağmen insanların Allah'ın farzları içinde ahde vefa kadar saygı duydukları, önem verdikleri gereken başka bir fariza yoktur.

Müşrikler bile kendi aralarında - Müslümanlara karşı değil- bu farizaya riayet etmişlerdir.

Çünkü sözünde durmamanın kötü sonuçlarını görmüş, zararlarını anlamışlardı. O hâlde verdiğin söze ihanet etme, düşmanını bile aldatma! Çünkü bedbaht cahilden başkası Allah'a karşı böyle bir cürette bulunamaz.

Allah, ahdini ve vaadini rahmetiyle bütün kulları için ortak bir sığınak yapmış, gölgesinde herkesin huzur ve sükûnet bulacağı ve faydalanacağı bir harem, bir güvenli yer kılmıştır…"[227] Bu gerçekleri göz önünde bulundurarak konumuza dönecek olursak, İmam Hasan'ın (a.s) Muaviye'den aldığı ve barış anlaşmasının maddeleri arasına koyduğu taahhütlerin görünüm itibariyle tarihin hatırladığı bütün taahhütler ve antlaşmalardan daha sağlam olduğunu görüyoruz. Antlaşmanın son nüshasını kendi el yazısıyla yazıp mühürleyen (imzalayan) da Muaviye'nin kendisiydi.

O günün İslâm dünyasında kamuoyunun antlaşmayı imzalayan iki tarafın böyle antlaşmalara ve ahitlere, bu düzeydeki şahsiyetlere yaraşır biçimde bağlı kalmalarını beklemelerine şaşmamak gerekir.

Bu nedenle, anlaşmanın imzalanmasından daha bir hafta geçmemişken, Muaviye Kûfe Camii'nde minbere çıkıp açıkça anlaşmayı çiğnediği, Medainî'nin rivayetine göre de; "Verdiğim her söz, şu iki ayağımın altındadır." dediği, Sebiî'nin rivayetine göre ise İmam Hasan'ın da adını anıp; "Hasan'a karşı verdiğim her söz, şu iki ayağımın altındadır, ona bağlı kalmayacağım." dediği zaman, bu davranış İslâm toplumunda bomba etkisi bıraktı.

Böylece o dünya zengini, ama ahlâk fakiri (Muaviye), açıkça antlaşmaları ve ahitleri çiğneyerek halkın güvenini tamamıyla kaybetti ve bütün insanların kabul ettiği manevî ölçüler açısından en aşağılık insan durumuna düştü.

Lâyık olduğu cezayı da, onun haklı görünümüne aldananların, ona karşı, onun kendi sözleri ve ahitleri ile ilgili davranışlarını esas alan bir tutum içinde olmaları, onu saymamaları, ona itibar etmemeleri şeklinde gördü...

Ne bilelim?! Belki tarihin dönüm noktası ve mağlup geçmiş ile galip geleceğin yollarının açıkça birbirinden ayrıldığı, yolların ayrılış noktası burasıdır. Ve belki İmam Hasan ile Muaviye tarihinin, Hz. Hasan'ın galibiyeti, Muaviye'nin yenilgisi ile sonuçlanmasının sırrı da buradadır. Muaviye, çıkarları konusundaki bütün gözü açıklığına rağmen bu noktada fena avlanmıştı.

Bildiğiniz gibi İmam Hasan (a.s), Muaviye'yi herkesten daha iyi tanıyor, onun dürüstlük derecesini, sözüne bağlılık düzeyini çok iyi biliyordu. Ondan en sağlam ahitleri alıp en ağır antlaşmaları yaparken amacı, onun dürüstlük ve vefasına daha bir güven duymak değildi; aksine en kıt zekâlı insanları bile, onun sadakat, dürüstlük, vefa ve şerefle ilgili tutarsızlığından haberdar etmekti.

Bu, İmam Hasan'ın (a.s) Muaviye ile savaşın ikinci aşamasından itibaren start verdiği bir taktikti. Ehlibeyt'in üstlendiği misyon binasının yeni şekline ilk taşı koyduğu yerdi.

Sonraları zaman ilerledikçe, bu plân da, başarılı adımlarla, yavaş yavaş, zamana paralel olarak ilerledi. Plânın başarıya ulaştığının habercileri, ardarda ve birbirlerinin yardımına koşan büyük, düzenli askerî gruplar gibi ortaya çıkmaya başladılar...

Nice zaferler vardır, silâhsız kazanılır ve nice zaferler vardır, ilk bakışta yenilgi gibi görünür de, basiretli gözler, zaferin parlak güneşinin yenilginin tepesinden doğmakta olduğunu görürler. Hayatında ve ölümünden sonra Muaviye'nin kötülüğünü ortaya koyma ve genel olarak Benî Ümeyye'yi rezil etme yolunda barış plânının attığı en seçkin başarılı adımlardan bazıları şunlardan ibarettir:

1- Muaviye'nin tek başına iktidara geçtiği dönemin başlangıcında, İslâmî memleketin sayılır şahsiyetlerinin birçoğu, ona düşman olmaya başladılar. Muaviye'yi açıkça

lânetleyenlerden tutun, pis ve alçak damgası vuranlara; kendisiyle kapışanlardan tutun, ilişkisini kesenlere kadar birçok şahsiyet sayabilirsiniz. Büyüklerden biri, Muaviye'nin yaptığı işlere o kadar içerledi ki, üzüntüden can verdi.

Başka bir büyük Muaviye hakkında şöyle dedi: "Allah'a andolsun hilekâr ve düzenbaz birisi idi." Başka bir şahsiyet şu yargıda bulundu: "Muaviye'de, sadece birisi bile onun helâk olmasına ve bedbahtlığına yetecek dört özellik vardı..."[228] Birçokları tarafından Muaviye'ye bu tür muhalefetler yapıldı; ama maksadımız bunların hepsine yer vermek değil.

2- Anlaşma maddelerinde, kendileri için can güvenliği istenmesi ya da özel haklar belirlenmesi gibi, bir şekilde sözü edilen gruplar, Muaviye'ye muhalif grubun saflarındaki yerlerini aldılar.

Böylece Muaviye'ye düşman bir cephe oluştu. Sonuç olarak Muaviye bir anda, halkın birçoğunun gözünde hunhar bir düşman şeklini aldı ve sözü edilen grupların can ve mal güvenliği konusundaki anlaşmasını ayak altına aldığı için, artık onlar can ve mal hususunda ondan emin olamazlardı.

3- Muaviye, anlaşmaları çiğnemekle, oğlu Yezid'e biat toplama girişimine meşruluk kazandırabileceğini, biat ve hilâfete liyakat konusunda, İslâm'ın geçerli ve sabit

sünnetlerini görmezlikten gelebileceğini sanmıştı. Fakat gerçekler, yanlışını çok çabuk ortaya çıkardı. Zira bu biat, Yezid'in hilâfete aday gösterilmesinden itibaren, Benî Ümeyye'nin İslâm'a yönelik alçakça emellerine şahit olan Müslümanların genelinin, bir anda Muaviye'ye düşman kesilmesine sebep oldu.

4- Sonraları, barışı bozan Muaviye'nin işlediği apaçık kanlı cinayetler, hepsi de Peygamber'in sahabesinden ya da tâbiînden olan günahsız Müslümanları katletmesi, her biri, İmam Hasan'ın (a.s) plânıyla beraber, Muaviye'yi rezil rüsva eden ve manevî haysiyetine ağır bir darbe indiren birer etken oldu.

5- Hicretin 61. yılında vuku bulan İmam Hüseyin'in (a.s) Kerbelâ'da şehit edilmesi olayı, İmam Hasan'ın önceden yaya takıp kardeşi İmam Hüseyin'in eline verdiği, kendisinin, kardeşinin ve babasının ortak düşmanına yönelttiği en keskin oktu. Vefat ettiği sırada kardeşi İmam Hüseyin'e söylediği; "Hiçbir gün senin günün gibi değildir, ey Eba Abdullah!" sözünü unutmayınız. Bu söz, bütün kısalığına ve birçok yönden müphem olmasına rağmen, gizli plânı hakkında İmam Hasan'dan (a.s) duyulan tek sırdır.

Öyle bir plân ki, barış anından günümüze kadar altı açıdan karmaşıklığa ve belirsizliğe duçar olmuştur. Bu kısa sözde, emri altındaki komutanları görevlerine atayan ve her bir rolü, uygun kimseler arasında dağıtan "büyük bir komutan" edasını görüyoruz.


O sırada İmam kardeşine dönüp rolünü belirliyor ve şöyle diyor: "Hiçbir gün senin günün gibi değildir..." Zamanın şartlarının, o genel plânın birbirine bağlı aşamalarını gerçekleştirmesi, bütün zincirin halkalarından her birinin, sonraki halkayı tamamlaması ve her alevin sonraki alevi oluşturması doğaldı...

İmam Hasan (a.s), bu adımları atarken ve bu aşamaları kat ederken, her bir adım ve aşama için gerekli hesaplamaları, barış görüşmelerinden itibaren yapmıştı. Ayrıca kendisine, kardeşine, Şiîlerine ve hedeflerine karşı büyük bir düşmanlık besleyen hasmın sapkın psikolojisini de tam olarak incelemişti.

Kendisi ve düşmanı hakkında İmam Hasan'ın (a.s) gelecekteki kararlarının kural ve temelini işte bu kapsamlı inceleme ve hesaplamalar oluşturuyordu. Yine bu kararlar doğrultusunda hareket etmeye ömrü yetmeyip plânını gerçekleştiremediğinde, bu işi kardeşi İmam Hüseyin'e bırakması da doğaldı. Daha önceki bölümlerde bu konuya değinmiştik.

Bu durumda, İmam Hüseyin'in (a.s) ölümsüz kıyamı, büyük dahi kardeşi İmam Hasan'ın (a.s) genel plânının son derece önemli ve hassas aşamalarından biriydi, diyebiliriz. Yeryüzünün her tarafında dilden dile dolaşan Kerbelâ faciası, Kerbelâ'dan bir iz ve Benî Ümeyye'den bir isim kalana dek, Benî Ümeyye tarihinin kepazeliğini ortaya koyan kara bir leke olarak kalacaktır.


Dipnotlar

-------------------------------

[204]- Muhtasar-u Tarih'il-Arab ve't-Temeddun'il-İslâmî, s.61

[205]- İbn-i Kesir Tarihi, c.8, s.19 ve A'yan'uş-Şia, c.4, s.52 ve el-Müstedrek, Hâkim.

[206]- el-Mehasin-u ve'l-Mesavî, Beyhakî, c.1, s.64

[207]- Şerh-u Nehc'il-Belâğa, İbn-i Ebi'l-Hadid, c.4, s.13

[208]- age.

[209]- Dairet'ul-Maarif, Ferid Vecdi, c.4, s.535

[210]- Bu konuşmanın tamamını kaynaklarıyla birlikte, bu kitabın "Anlaşma Şartlarına Vefa" bölümünde, Yezid'e biatin ön hazırlıklarından söz ederken bulacaksınız.

[211]- Bu söz İbn-i Esir'dendir. (el-Kâmil, c.3, s.162) Ardından şöyle diyor: "Buna bile vefa etmedi."

[212]- İbn-i Esir, el-Kâmil'de yazıyor:

"Darabcerd vergisini Basralılar vermeyip; ''Bu bizim hakkımız, kimseye vermeyiz.' dediler." Devamla şunları yazıyor: "Bu iş de Muaviye'nin emri ile yapıldı!!"

[213]- Cabir b. Semure şöyle der: "Resulullah her zaman ayakta hutbe okurdu. Onun oturarak hutbe okuduğunu söyleyen kimse yalan söylemiş olur." Bu sözü Cezayirî Ayat'ul-Ahkâm adlı eserinin 75. sayfasında rivayet etmiştir. Galiba ilk defa minberde oturarak hutbe okuyan kişi Muaviye'ydi.

[214]- Tarih-i Yakubî, c.2, s.192

[215]- Şerh-u Nehc'il-Belâğa, c.4, s.16

[216]- Asıl adı Amr b. Abdullah el-Hemedanî'dir. Tâbiîn kuşağına mensuptur. (Peygamberi görmemiş, ama onun sahabesini gören kimselerdendir.) Kırk yıl boyunca sabah namazını yatsı namazının abdestiyle kıldığı söylenmiştir. Her gece Kur'ân'ı baştan sona okurdu.

Zamanında ondan daha çok ibadet eden ve hadis rivayeti bakımından ondan daha güvenilir bir başkası yoktu.

[217]- Şerh-u Nehc'il-Belâğa, c.4, s.16

[218]- el-İrşad, Şeyh Müfid, s.169, İran baskısı

[219]- Mes'udî (İbn-i Esir'in hamişinde), c.6, s.61-62; İbn-i Kesir, c.8, s.18; Tarih-i Taberî, c.6, s.93

[220]- Enbiyâ, 109-111

[221]- Bihar'ul-Envar, c.10, s.114

[222]- Mesudî, İbn-i Esir haşiyesi, c.6, s.41-42,

[223]- Şerh-u Nehc'il-Belâğa, c.4, s.16

[224]- Nu'man b. Münzir'in kızı Hind'in adının verildiği kilise. Hayre'de bulunan bu kilisede Hind rahibelik hayatını seçmişti

[225]- bk: Şerh-u Nehc'il-Belâğa, İbn-i Ebi'l-Hadid, c.4, s.6

[226]- bk: Muruc'uz-Zeheb, Mes'ûdî, Tarih-i İbn-i Esir'in haşiyesinde, c.6, s.97

[227]- Nehc'ül-Belâğa, 53. Mektup

[228]- Muaviye'yi lânetleyen kimse, kendi dostu Semure; ona pis ve alçak damgası vuran, yakın arkadaşı Muğiyre; kendisiyle kapışan Aişe; ilişkisini kesen Malik b. Hubeyre es-Sekûnî;

cinayetlerinin üzüntüsünden can veren Rebi b. Ziyad el-Harisî; başka bir büyük Ebu İshak es-Sebiî ve son olarak sözü nakledilen kişi de Hasan Basrî idi. Bu konularda İbn-i Ebi'l-Hadid'in Nehc'ül-Belâğa şerhine, İbn-i Esir'in el-Kâmil adlı tarih kitabına, Muruc'uz- Zeheb'e vs. bakabilirsiniz.