İMAM HASAN'IN (A.S) BARIŞI
 


Bu mücadelede zafer, iki rakibi karşı karşıya getiren iki yoldan ve iki düşünceden birinin ebedîliği, kalıcılığı anlamına geliyordu. İnanç ve düşünce savaşları devamlı böyledir. Bu savaşlarda, silâhla kazanılan zafer, gerçek zaferin göstergesi değil; bilâkis, iki taraftan birinin zaferini tescil eden şey, o tarafın inanç ve ekolünün ebedî ve kalıcı olmasıdır.

Hatta birçok defa bu zafer, görünüşte ve silâhlı savaş alanında mağlup olmuş tarafın nasibi olmuştur. O dönemde Müslümanlar, inanç ve ekol yönünden iki gruba bölünmelerinin etkisiyle, iki düşman cephe ve ordugâhta yer almışlardı. Her cephe kendi düşünce ve inancını savunuyor ve mümkün olan her vesileyle o yolda fedakârlık ediyordu.

Bu iki mektep (ekol), Ali mektebi ve Emevî mektebiydi. İki ordugâh da Kûfe ve Şam idi. Muaviye'nin, Osman'ın kanının intikamı adıyla, Şam'da tertiplediği kışkırtıcı sahneler, Şam ordugâhını, Şiîlere ve Ali'nin (a.s) çocuklarına dar etti.

Ali taraftarları sakin ve korkusuz bir yaşantı için mecburen Kûfe ve Kûfe'ye bağlı yerleşim bölgelerine sığındılar. Böylece Ehlibeyt Şiîlerinin geneli Kûfe, Basra, Medain, Hicaz ve Yemen'de toplandılar.

Müslüman büyükler ve ileri gelenler, muhacir ve ensardan hayatta olanlar, her taraftan Irak'ın merkezine akın ettiler ve Kûfe, Haşimî hilâfet döneminde İslâm'ın üssüne ve peygamberlik mirasının emniyet ve güvence hazinesine dönüştü.

Şu hâlde, bu iki mektebin kaderini tayin etmesi gereken bir savaşa başlamak için İmam Hasan'ın yaptığı genel çağrının, babasının vefatından sonra Kûfe'de kalan ve çoğunlukla kendisinin ve geçmişte babasının taraftarları olup, aynı zamanda dedesi Peygamber'in sahabesi olan bu seçkin kişilerce genel kabul görmesi doğaldı.

Nitekim hepsi de kendi konumlarına yakışacak şekilde Nuhayle ordugâhındaki, ordu birlikleri arasında yerlerini almışlardı. Dünyanın hiçbir yerinde, değerli grupları ve tertemiz Haşimoğulları fertlerini kapsayan bu ordu kadar, İslâm'ın mirasını ve değerlerini koruma imkânına ve yeteneğine sahip başka bir ordu gösterilemez.

Nuhayle ordugâhı saflarında, bu büyük insanların yanı sıra, daha önce elemanlarını, orduya katılış sebeplerini ve yaptıklarının neticelerini genişçe açıkladığımız başka gruplar da vardı. Savaş hazırlığı da, önceki bölümlerde işaret ettiğimiz, durum ve şartların gerektirdiği bir zorunluluktu.

Bir elin parmaklarından daha az bir zaman zarfında, türlü türlü, renk renk unsurlar Meskin ve Medain ordugâhlarında toplandılar. Savaşçıların safları, bu renkten renge giren dönek insanlardan meydana geldi.

Bu iki ordugâhın her birinde, seçkin sınıftan Müslümanlar yani, inançlı, imanlı ve muhlis fertlerin yanında, ortahâlli, ılımlı, çeşitli sınıflardan insanlar da yer alıyordu.

Übeydullah b. Abbas ve yanındakilerin firar edip Muaviye'ye katılmaları, diğer gelişmelerin vuku bulmaması durumunda, pekâlâ faydalı olabilecek bir arınma sayılabilirdi.

Nitekim bu olay, düşmanla karşı karşıya kalan Meskin ordugâhının, aslında ordunun satılmış alçaklardan temizlenmesi anlamına geliyordu. Lâkin, Medain'de İmam Hasan ve yakın dostları,yenilgiye uğramış ordunun ruh hâli gibi bir durumda olan halk yığınının arasında kalmışlardı.

Bu ordunun ne kaçabilmek için Muaviye'ye ulaşma imkânı, ne de direnebilmek için, kendilerinde heyecan ve şevk uyandıracak görev ve sorumluluk bilinci vardı. İşte bunlardı kısa bir zaman sonra o büyük tarihî faciaya alet olanlar.

Yani İmam Hasan'la bu savaştaki hedefleri arasına set çekenler, iftihar kaynağı şahadet yolunu yüzüne kapayanlar ve de bütün işlerini berbat edenler.

(Nitekim daha önceki açıklamalarımızda buna yer verdik.) Şimdi, İmam Hasan'ın savaşı sürdürmesi ya da barışı kabul etmemesi için bir çıkış yolu olduğunu farz edelim.

Nasıl mı? Medain'de kendisini çevreleyen kuşatmanın arasından, Meskin'deki halis dostlarına, yeni komutan Kays b. Sa'd b. Übade'nin komutası altında savaşı başlatmaları emrini vererek. Bu büyük insanın (Kays b. Sa'd b.

Übade) şahsî eğilimlerini incelediğimiz zaman, onun İmam Hasan

barış yapmak zorunda kalırken dahi, savaşı barışa tercih ettiğini görüyoruz.[152] Eğer itaatsizlik ve Medain bozguncularının ayaklanışı, İmam Hasan'ın bu orduyu savaşa hazırlamasına engel idiyse, Meskin'deki vefalı, halis dostlarına gizlice veya açıkça savaş emri çıkarmasına da engel değildi herhâlde.

Belki de Medain'de, çoğunluğun tesiri altında kalan vefakâr, halis mücahitlerden birçoğu da, İmam Hasan tarafından teşvik edilselerdi veya fikir birliği ve uyum gösterselerdi, Meskin ordusuna yardımcı kuvvetler olarak harekete geçebilirlerdi.

Bu durumda İmam'ın kendisi de, kısa bir duraklamadan ve olaylar tufanının biraz dinmesinden sonra, onlara katılabilir ve orada kesin zafere ya da Allah huzurunda ve tarih muhakemesinde, kelimenin tam anlamıyla şahadete ulaşabilirdi. Öyleyse soruyoruz: Böyle bir çare yolu var idiyse, neden İmam Hasan barışı kabul etti?? Bu soruya karşılık şunu söyleyebiliriz: Medain'deki son günlerinde, İmam Hasan'ın böyle bir emri çıkarma imkânı vardı veya yoktu.

Ama her hâlükârda, başarı umudu olan her çare ve kaçış yolu, çözüm olarak kabul edilebilir mi? Çoğu kere, akıllıca bir işin, başka şartlar altında birçok sıkıntıların ve zorlukların anahtarı olduğu görülmüştür. Her çare ve çözüm yolu seçiminde, mutlaka dikkat edilmesi gereken bir esastır bu.

Acaba bu önerinin sahibi, 4 bin kişilik Meskin ordusunun, 60 veya 80 bin kişilik Şam ordusuna karşı ne kadar savaşacağı hakkında da düşünmüş müdür? (Önceki bölümlerin birinde yaptığımız bir değerlendirmede işaret ettiğimiz gibi, kendilerinden 45 kat daha fazla olan bir topluluğa karşı ne kadar direnebilirdi ki!) Ayrıca, kısa sürecek böyle bir savaşın sonunda, yani, Meskin'deki tüm vefalı dostlarının öldürülmesinden sonra, İmam Hasan'ın durumunun ne olacağı hakkında da düşünmüş müdür?

Hiç kuşkusuz, onun, bu durumda eğer sağ kalsaydıkayıtsız şartsız teslim olmaktan başka bir çaresi kalmazdı. Kuşkusuz bu, Kûfe ve Şam arasındaki meselelerin kesin ve ciddi çözümü için, Muaviye'nin beklediği bir fırsattı: Kûfe'yi askerî güçle işgal ederdi; muzaffer bir şekilde bu şehre girerdi; Peygamber ailesinden acı bir intikam alırdı; bütün umut kapılarını kapatırdı;

bu toprakların tüm değer yargılarını ortadan kaldırırdı ve bedenleri kana bulanmış on binlerce Allah yolunun en seçkin mücahit şehitlerinin hürmetine ayakta duran ilke ve esasları ayaklar altına alırdı.

Bu kesin sonuçları algıladığı hâlde, sözü edilen çözüm yolunun sonuçsuz ve beyhude kalacağını bilmeyen birinin çıkacağını sanmıyoruz. Önerilen bu çözüm yolunun en büyük açmazı şudur: Böyle bir durumda İmam Hasan, kısa bir sürede, barış anlaşmasına kendi şartlarını koydurabilen tehlikeli bir rakip kimliğinden, kayıtsız şartsız teslimiyetten başka çaresi olmayan yenilgiye uğramış bir düşman konumuna düşecekti.

Tabi tüm bu varsayımlar, İmam Hasan'ın savaşın sonuna kadar hayatta kalması durumunda geçerlidir. Bir de bu kısa süreli savaşta İmam Hasan'ın öldürüldüğünü düşünün!

Medain'den ayrılıp Meskin'e ulaşsa, savaşa katılsaydı (olayların akışına bakıldığında, hiçbir şekilde pratiğe dönüşemeyecek bir şey olsa da), bilahare savaşta öldürülseydi ne olurdu? Bu soruya şu cevabı rahatlıkla verebiliriz: İnanç mektebinin tamamen yok olması pahasına gerçekleşen bir şahadet, Allah huzurunda ve tarih muhakemesinde kıvanç vesilesi olamaz.

Öyle bir tarih ki, İmam Hasan'ın şahadetinden ve bunun hazin sonuçlarından sonra, bu savaşın ayrıntılarını kaydetmesi gerekirken, Hasan'ın durumunu ve savaşlarını, sonraki nesillere öyle bir tarzda anlatırdı ki, "bozgunculuk", "zamanın halifesi aleyhine kıyam etmek"ten başka bir anlam çıkmazdı.

Bu da, "İmam Hasan'ın hedeflerine karşı, Muaviye'nin plân ve programı" başlığı altında, vurgulamak istediğimiz hususun ta kendisidir. Konuyu biraz daha açalım: Daha önce de bahsettiğimiz gibi, din adamlarının seçkinleri, muhacir ve ensardan hayatta kalanlar ve vefakâr Şiîlerin seçkinleri, topluca İmam'ın çağrısına koşmuş, onun, Muaviye ile savaşmak için oluşturduğu orduya katılmışlardı.

Bu seçkin insanlar içinde, bilerek ve isteyerek İmam Hasan'ın cihat çağrısına cevap vermeyen veya kulak ardı eden birini tanımıyoruz. Denebilir ki, İmam Hasan ile Muaviye'nin bu ilkel ve hassas konumu, aynen geçmişte babalarının (Allah Resulü ve Ebu Süfyan) konumuna benzemekteydi. Yani, İman'ın tamamı ile küfrün tamamı karşı karşıya gelmişti.

Ayrıca önceki açıklamalarımız sayesinde gördük ki, o dönemde yeryüzünün tamamında, İmam Hasan'ın etrafındaki bir avuç insandan başka, İslâm'ın yüce esaslarını, yüce ve örnek değerlerini doğru bir şekilde korumaya lâyık olabilecek başka bir toplum bulunmuyordu.

Bu girişten hareketle şu sonuca varıyoruz: Eğer İmam Hasan (a.s) savaşsaydı ve bu değerli topluluğu, bir tanesinin bile sağ kalamayacağı kesin olan bu savaşta kaybetseydi, aslında, tek koruyucusu ve taşıyıcısı bu insanlardan ibaret olan ağır bir emaneti yok olmaya terk etmiş olurdu... Bu değerli emanetin yok olması demek, Ali ve Hasan'ın soyundan gelen imamların (hepsine selâm olsun), sonraki nesillerle irtibatının kıyamete kadar kesilmesi demekti.

Bu durumda, İmam Hasan'ın olayı da tarihî etkinlik açısından, ıslâh iddiasıyla ayaklanan, Resulullah'a yakınlıklarını, yaptıklarının gerekçesi ve kanıtı olarak ileri süren, kısa vadede veya uzun vadede yenilip dağılan, davetlerinden ve kıyamlarından geriye, tarih kitaplarındaki veya ensab kitaplarındaki birkaç satırdan başka bir şey kalmayan Ali soyundan Seyitlerin (Alevîlerin) maceralarına benzerdi.

Acaba Emevîler, Muhammed'in (s.a.a) soyuna kesin darbeyi indirseler, Hasan (a.s) ve beraberindeki bütün aile fertlerini ve seçkin dostlarını öldürseler ve İslâm Emevî kimliğine bürünseydi, artık Muhammed'in (s.a.a) yadigârlarından, bıraktığı hatıralarından geriye ne kalırdı?

Ruhunu ve özünü bu seçkin insanların benliğine aşılayan İslâm'ın, örnek terbiye ve öğretilerinden geriye bir şey kalır mıydı? Meğer İslâm'ın, Şam ordusunun kılıçlarına lokma olacak bu topluluktan başka takipçileri ve öğrencileri mi kalmıştı?!

Geçen bölümlerde, Muaviye'nin ne derece kabilecilik taassubunun etkisinde kaldığını ve bununla övündüğünü gördük. Bu bilgi ışığında ve nihaî sindirme politikasından sonra, Ali adının ve soyunun kötü bir şekilde anıldığını gördüğümüze göre, Muhammed'in (s.a.a) adının ve asil düşüncelerinin, öğretilerinin de saldırıya uğramayacağının,

dil uzatmalar ve sövmelere maruz kalmayacağının garantisini kim verebilir? Zafer kazanan düşman; Ebu Süfyan oğlu Muaviye, kendi deyimiyle, halkın günde beş defa bir Haşimînin adını (yani Resulullah'ın (a.s.s) adını) İslâmî geleneğe göre, ezanda zikretmesinden rahatsız olan bir kimse olunca, başka bir şey

beklenebilir mi? Nitekim Muğiyre b. Şu'be şöyle demiştir: "Şu ezan seslerini gömmekten başka artık ne amacımız olabilir!" [153] Zafer kazanmış dostları ve işbirlikçilerinden biri de meşru (!!) kardeşi Ziyad b. Ebih (-her kimse- babasının oğlu Ziyad), diğeri yaşlı sahabe Amr b. As, üçüncüsü açık gözlü, namuslu adam(!!)

Muğiyre b. Şu'be ve dördüncüsü de, Mekke ve Medine'yi fetheden(!!) Müslim b. Ukbe. Ve başkaları, ki hepsi aynı kumaştan ve İslâm'ın maneviyatına aşk, ilgi ve taassup gösterenlerdendi(!!!) Ziyad'ın Kûfe'deki cinayetleri, Amr'ın Sıffin ile Dûmet'ul- Cendel'deki fitnecilikleri ve İslâm'da ilk rüşvet alan Muğiyre'- nin, Yezid'i hilâfete çıkarmak, Ziyad'ı Ebu Süfyan'ın oğlu olarak ilân etmek için gösterdiği çabaları ve Müslim b.

Ukbe'nin Mekke ve Medine'de işlediği cinayetler, bu alicenapların, İslâm mirasına, değerlerine ve Müslüman toplumun maslahatlarına olan azamî gayret, ilgi, alâkalarını göstermek için yeterlidir.

Bu cinayetkârlar, sözü edilen facialara sebep olurken, Peygamber ailesinin fertleri, takipçileri ve seçkin dostları, keskin emr-i bi'l-maruf ve nehy-i an'il-münker (iyiliği emretmek ve kötülükten sakındırmak)

silâhıyla onların karşısında duruyor ve her türlü faaliyetlerini gözetliyorlardı. Eğer bu büyük engel bertaraf olsa, Peygamber soyu ve Allah'ın seçkin kulları dünyadan ayrılsalardı, bu cinayetlerin boyutları nereye varırdı?

Allah bilir! Bu konunun doğru ve açık sonucu şudur: Eğer İmam Hasan (a.s) Meskin cephesine katılabilseydi, kendisinin ve Şiîlerin canını mutlaka feda eder, kendi eliyle kendi ölüm kararını imzalamış olurdu. İsmini, ensap kitaplarının sayfalarına hapsetmiş; kendi mektebini yok olmaya mahkûm etmiş olurdu.

Mektebinden en küçük bir iz kalmamış, iftihar kaynağı tarihi, soyunun yüce ve şanlı tarihçesi, en kötü efsaneler şeklinde söylenmiş olur ve ardından Muaviye, daha sonra da Mervan ve benzerleri, kendi kafalarına göre bir şeyler eklerlerdi. Bu da aslında, İslâm'ın ve insanlık tarihinin sonu, kendi alâmet ve özellikleriyle Emevîlik tarihinin başlaması anlamına gelirdi.

Bir hadiste yer aldığı gibi: "Ümeyyeoğulları'ndan ak saçlı kambur bir ihtiyardan başka kimse kalmasa bile, Allah'ın dinini çiğner ve onu tahrif etmeye çalışırdı."[154] Şu hâlde, İmam Hasan'ın, takip ettiği yoldan başka bir çaresi var mıydı?

Küçük bir inceleme ve dikkatli düşünme gösteriyor ki, Hasan'ın yaptığı iş, Muaviye'den beklenen tahrif amaçlı adımların şiddetini azaltabilecek bir yoldu; hatta bunun için tek yol buydu.

Bütün bunları önceden gören İmam Hasan, Şiîlerinin ve dostlarının canını korumakla, gelecek nesillerle irtibat hattını korumuş olmakla kalmadı, gelecek nesillerle babası ve dedesi arasındaki bağı da korumuş oldu.

Hem de idealini kesin bir yok oluştan kurtardı ve İslâm tarihini tahrif ve yalanlardan uzak tutmuş oldu. Dünyasını kaplayan yenilgi ve perişanlığın derinliklerinden, fikri, maneviyatı ve geleceği için parlak bir zafer ve göz kamaştırıcı bir başarı çıkardı...

Dünyasını dinini korumak için feda etti. Bu ise, bu tertemiz soyun ve peygamberlik ağacının bu güçlü dalının "imamlık" misyonuna sahip olduğunun somut bir işaretidir.


3. BÖLÜM


BARIŞ İKİ TARAF AÇISINDAN BARIŞI GEREKTİREN SEBEPLER


Muaviye'nin, hedeflerine ulaşmak doğrultusundaki girişimlerine bakıldığında, barış önerisinin ilk olarak ondan gelmesi[155] ve bir imtiyaz elde etmek, yani "iktidar"ı elde etmek karşılığında İmam Hasan'a her türlü sözü vermesi, şaşırtıcı olmasa gerek.

Muaviye bu plânı, iki tarafın henüz savaş heyecanı içinde oldukları bir dönemde hazırladı ve çabasını, ordugâhının düzenini, savaş hazırlığından çok, bu plânın uygulanması noktasında yoğunlaştırdı.

Plân şuydu: İmam Hasan'a barış önerisinde bulunacak; kabul ederse ne alâ, etmezse, zorla kabul ettirecek ve her ne pahasına olursa olsun, savaşın başlamasını önleyecekti. Bu amacın gerçekleşmesi için her şeyden önce, İmam Hasan cephesinde halkı kendiliğinden barış düşüncesine itecek bir ortamın oluşması gerekiyordu.

Nitekim plân gereğince, yalan söylentiler bir sel gibi, bu cephenin ordugâhlarına akmaya başladı. Rüşvet pazarı kuruldu. Birçok komutan ya da komutanlık iddiasında bulunanların akıllarını başlarından alacak vaatler sıralanıyordu:

Bir ordunun komutanlığı, bir bölgenin yönetimi, bir Emevî prensesle evlenme!! Nakit olarak rüşvetlerde ise bir milyon rakamı telaffuz ediliyordu! Muaviye bu plânı uygulamak için, bütün zekâsını, yeteneğini ve tecrübesini kullandı.

İlk bakışta İmam Hasan'ı terk etmiş gibi görünen birçok kimse ise, günü geldiğinde bu hareketi gerçekleştirmek üzere Muaviye tarafından para ile satın alınmış uşakları ve casuslarıydılar.

Ordular, silâhlar ve stratejik taarruzlar da, barış plânını uygulamaya dönük Muaviye'nin diğer kozlarıydı. O, Irak'a ilk saldıran olmak istemiyordu; zira başka bir çare varken, İmam Hasan'la (a.s) savaşa girmek istemiyordu.

Şu da var ki, Muaviye'nin kafasındaki çözüm yoluyla, halkın ya da yeni dinin çözüm yolu arasında çok farklılık vardı. Kabul etmek gerekir ki, Muaviye'nin bu konuda seferber ettiği kozların hepsi, onun özel amaç ve hedefini, yani rakibi barış düşüncesine itecek ortamın oluşturulmasını, tam anlamıyla gerçekleştirebilecek, önceden hesaplanmış ve ince ayarlanmış metotlara göre düzenlenmiş birer buluş niteliğindeydi.

Bir taraftan Irak cephesi komutanı, ardından da ordunun diğer ileri gelenlerinin çoğu, vicdanlarını mala veya vaatlere satıyorlar; diğer taraftan da aniden kuşkuya düşüren, sarsıcı,

korkunç ve yalan söylentiler seli Meskin ve Medain ordugâhlarını birbirine katıyor ve sonra İmam Hasan'ın kendisi, bu söylentilerin yayılması sonucu hiçbir olumlu girişimde bulunma imkânı bulamıyor ve hatta iç düşmanların saldırısına uğramamak için, askerlerinin arasına bile çıkamıyor iken, böyle karışık bir durumda, barışa razı olmaktan başka yolu kalır mı? Çok ilginç bir durumdu. İyilikler ve elverişli koşullar, halkın fesatçılığının ve kötü düşüncelerinin gölgesinde kalıyordu...

Şartlar namüsait, durum karışık olursa liderin suçu nedir? Ortalık fitne ve fesattan geçilmiyorsa, halka ne diyebilirsin ki?... Tabii kararsızlık içinde kıvranan veya İslâm'ın yükü hâline gelen halkta böyle bir durumun ortaya çıkması için, her biri başlı başına bir etken olan İslâm'ın henüz yerleşmiş olması ve bazı vicdanların sapması gibi

hususları da göz ardı edemeyiz. Şimdi böyle bir konumda yani, İmam Hasan'ın (a.s) askerlerin hıyaneti veya karşı tarafın ustaca fitnecilikleri gibi, kendi iradesi dışında gelişen olaylar neticesinde,

ilk saldırıda yenilgiyle karşılaştığı bir durumda, kurallar, o andan itibaren başka bir hazırlık fikrinde olmasını ve Muaviye ile savaşını; askerlerinin ihanetlerinin ulaşmadığı, sapık karakterlerin zarar vermediği,

düşman entrikalarının, fitnecilerinin şansını, başarısını, nüfuzunu ve zaferini gittikçe artıracağı bir alana çekmesini gerektiriyordu. Yukarıdaki paragraf, İmam Hasan'ın en iyi şekilde yararlandığı ve Muaviye'nin bütün uyanıklığına rağmen gafil avlandığı ve idrak edemediği plânın bir özetidir.

Muaviye'nin barış önerisi, İmam Hasan tarafından kabul edildi ama, bu sadece Muaviye'yi şartlara ve taahhütlere bağlı kılmak amacıyla idi. Lâkin, Muaviye gibi birinin bu taahhütlere uzun süre bağlı kalmayacağı, yakın bir gelecekte onları bir bir açıkça çiğneyeceği ve halkın da bu durumu gördüğünde, onu reddedip, kızgınlıklarını açıkça beyan edecekleri malumdu...

İşte halkın kalbinde yer alan ve nesiller boyu kalıcılığını koruyan öfke ve intikam tohumu bu barış sayesinde serpildi ve bu öfke, tarih boyunca zorba güçleri sindirmeye yardım eden ayaklanmaların kaynağı oldu.

Bu, İmam Hasan'ın barışı kabul etmesine gerekçe olabilecek ve daha sonra en iyi yararlandığı ve Muaviye'yi gafil avlayan siyasî bir plânın özeti sayılabilir, ki bu hareket o mazlum İmam'ın üzerinde, mazlumane bir deha alâmeti gibi parladı. Bu durumda, eğer İmam Hasan, barışı kendi programladığı ve önceden tasarladığı şekilde imzalıyorsa, onu eleştirmek doğru olur mu?

İlk sahnede işaret ettiğimiz perişan durum ve ikinci sahnede, ümit edildiğine işaret ettiğimiz hususlar, barışı onun için meşru kılıyordu. Buna ilâveten İslâm ümmetini ıslâh etme olgusu, ümmet arasında kan dökülmesini önleme, mukaddesatı koruma ve İslâm'ın hedefini gerçekleştirme de, barışı tercih etmesine neden oluyordu.

Aradan birkaç ay gibi, iki elin parmaklarının sayısı kadar bir süre geçti; fakat meydana gelen sarsıcı olaylar, gökyüzündeki yıldızların sayısı kadar çoktu.

Bu, insan kalbinin, her şeyiyle, içinde barındırdığı tüm aşk ve kutlamasıyla ona yöneldiği kısa bir zaman dilimiydi. Peygamberliğin güzel kokusu oradan yükseliyor, gerçek imametin ayrıcalıkları orada tecelli ediyordu.

Tüm kısalığına rağmen, birçok kişinin gerçek yüzünü ve kişiliğini ortaya çıkardı. Bu öyle aylardı ki, barış ve ıslâh âleminde dosyası en iyi akıbetle kapandı ve en güzel son olan din ve dünya maslahatı onda buluştu. İmam Hasan (a.s), dedesi Resululah'ın (s.a.a) bir hadisinde müjdelediği "büyük barışçı" kimliği ile ortaya çıktı: "Bu benim oğlum efendi ve önderdir.

Yakın bir gelecekte, Allah onun eliyle, Müslümanlardan iki büyük grup arasında barış sağlayacak." Allah (c.c), bu ailenin, bütün şeref ve onurlara mazhar olmasını irade etti.

Kılıç yoluyla zafer mümkün olmazsa, Allah katında ve tarih mahkemesinde değeri olan şahadet yoluyla; her ikisiyle de olmazsa, ıslâh, ümmetin birliği ve tevhit takipçilerini bir bütün hâline getirmek vesilesiyle. Onur olarak bir adam için barış elçisi olmak ve zafer olarak bir insan için de onurunun kalıcı olması yeterlidir.

Onurun kalıcılığı, izzetin kalıcılığının garantisidir. İzzet ise insana hayatiyet verir ve efendilik, önderlik ve liderlik üzere kuruludur. Buraya kadar incelediğimiz bölümde, İmam Hasan (a.s) açısından barışı gerektiren sebepleri inceledik.

Barış önerisinde bulunan ve bu işte ısrar eden Muaviye' nin sebeplerine gelince, bunlar başka türlü sebeplerdir ki, ne acizliğinden, ne güçsüzlüğünden, ne de dinin isteklerini veya ümmetin ıslâhını göz önünde bulundurmasından ve ne de kan dökülmesini önlemeyi amaçlamasından kaynaklanıyordu. Muaviye açısından, ümmetin barış içinde yaşaması ya da kan dökülmemesi, fatih olma ayrıcalığını göz ardı etmesine sebep olamazdı.

Onun, Mekke'de, Medine'de ve Yemen'de düzenlediği gece baskınları, kan dökücülüğü, İmam Hasan'ı n Sıffin'deki küstahlığı, şeytanî karakterini ortaya koyan olaylardır. Bununla beraber Muaviye'yi gerçek anlamda tanıyanların sayısı pek de azdır. Bu durumda demek gerekir ki, Muaviye'nin barış önerisinde bulunmasının tek nedeni, menfaatperestlik duygusunun ayağa kalkmasıydı, o kadar...

Bu, onun efsaneleşmiş geçmişine uygun ve uyarlanabilir bir durumdur. O, İmam Hasan'ın (a.s), kendisinin lehine hükümetten çekilmesinin, kamuoyunda, hilâfetten feragat anlamında telakki edileceğini ve bu gelişmeden sonra, Müslümanlar tarafından yasal halife olarak tanınacağını sanmıştı.[156] Bu, Muaviye'nin, bütün değerli şeyleri basit ve itibarsız saymasına neden olan tatlı bir rüya idi.

Oysa İslâm'ın, onun gibi birinin adîliklerini ve şarlatanlıklarını kabullenmeyecek ya da azat edilmiş savaş kölelerinin ve onların çocuklarının intikam amaçlı yöntemlerini özümsemeyecek kadar aziz ve yüce olduğunu bilmiyordu galiba.

Muaviye'den, savaş karşıtı, barış yanlısı, taahhütlerine, yeminlerine ve anlaşmalarına uyan apayrı bir kişilik yaratabilecek başka gerekçelerin olabileceği ihtimali de inkâr edilmez ama, onun diğer gerekçelerini incelediğimizde, en büyük gerekçe ve davasının, değindiğimiz tatlı rüya olduğu gerçeğini göreceğiz. Şimdi, Muaviye'yi barış önerisinde bulunmaya mecbur eden sebeplerin bir kısmını açıklayalım:

1- Hasan b. Ali'nin (a.s) hükümetin asıl sahibi olduğunu, hükümeti ele geçirmek için, gerçek sahibini -görünüşte bile olsa- ikna etmek gerektiğini ve ikna etmenin en iyi yolunun, barış olduğunu biliyordu.

Onun bu inancı (Hasan b. Ali'nin iktidara gelme için önceliğinin bulunduğu inancı), ordunun Meskin'e hareketinden kısa bir süre önce, İmam Hasan'a gönderdiği bir mektupta yer alan şu tabirle açıklanmıştır: "Sen bu iş için daha uygun ve liyakatlisin." Yine, Peygamber'in Ehlibeyti hakkında, oğlu Yezit ile arasında geçen bir konuşmada şöyle beyan edilmiştir: "Oğlum! Şüphesiz bu hak onlarındır."[157] Ve yine, Ziyad b. Ebih'e yazdığı bir mektupta şöyle der:

"Onun (yani İmam Hasan) sana üstünlük belirtmesi ve emredercesine konuşmasına gelince, bu onun hakkıdır ve böyle yapması gerekir."[158] Çözülmesi güç dinî meselelerde, onun imametine inanan biri gibi, İmam Hasan'ın görüşünü soruyordu[159] ve defalarca; "Hasan Müslümanların efendisidir."[160] diyordu. Doğru ya, Müs-lümanların imam ve önderinden başkası, onlara efendi olabilir mi?

2- Elindeki bütün olanaklara rağmen İmam Hasan'la savaşmanın sonuçlarından oldukça korkuyor ve bunu da gizlemiyordu. Meselâ, Iraklı düşmanlarını vasfederken şunları söylüyor: "Allah'a andolsun ki!

Sıffin'de, miğferlerin altında gözüken gözleri ne zaman hatırlasam, aklım başımdan gidiyor."[161] Bazen de onların hakkında şöyle derdi: "Allah onları kahretsin, sanki hepsinin kalbi bir kalpmiş gibi."[162] Yani barışa eğilimi, onlarla karşılaşmaktan ve miğferlerin altındaki gözleri müşahede etmekten, kaçışının bir yoluydu.!!

3- Resulullah'ın (s.a.a) evlâdı İmam Hasan'ın halk arasındaki konumundan ve İslâmî inançlara göre onun eşsiz manevî makamından çekiniyor ve dolayısıyla, barış

sayesinde, onunla savaşmaktan kaçınmak istiyordu. O, Allah'ın, Şam safları arasından birini uyandırıp gerçekleri halka söylemesinin ve İmam Hasan (a.s) karşısında takındıkları tavrın iğrençliğini kanıtlamasının, ihtimal dahilinde olduğunu düşünüyordu. Böyle bir olay şüphesiz, kendi cephesindeki Müslümanları ayaklanmaya, itaatsizliğe itecek ve sonunda ordusunu dağıtacaktı.

O, İmam Hasan'ın (a.s) karşısında durduğu, yani aralarındaki mücadele devam ettiği sürece, Sıffin'deki Nu'man b. Cebele et-Tenuhî olayını aklından çıkaramıyordu. Sıffin Savaşı'nda, Şam ordusunun başlarında olan Nu'man, görülmemiş bir açıklıkla Muaviye ile konuşmuş ve

beklenmedik bir şekilde onu alaya almıştı. Muaviye belki bugün bile, Şam halkının, o gün o insanın sergilediği bilinç kadar bir şuura sahip olduğunu kabul etmezdi.

Onun Sıffin'de Muaviye'ye söylediği sözlerden bir bölümü şuydu: "Allah'a andolsun ey Muaviye! Ben kendi zararıma olmasına karşın, senin maslahatını düşündüm;

senin mülkünü ve hükümetini, kendi dinime tercih ettim; senin heveslerin uğruna, tanıdığım hidayet yolunu terk ettim; gördüğüm hak ve hakikat yolundan ayrıldım. Allah Resulü'nün (s.a.a) amcası oğlu, ona ilk inanan, onunla ilk hicret edenle savaşan ben, nasıl hidayet ve doğruluk yoluna ereceğim? Eğer senin yetkine bıraktığımız

şeyi (hilâfeti) ona bıraksaydık, inan daha şefkatli bir kalbi ve daha bağışlayıcı olurdu. Lâkin şimdi işi sana bırakmışız ve çaresiz, ister hak, ister batıl olsun, bu işi sonuçlandırmalıyız.

Cennet meyvesi ve ırmağından mahrum olmuşuz, bari Gute'nin[163] incir ve zeytinini savunalım!"[164] Muaviye'nin siyasî önlemlerinden biri, Şam dışında

yaşayan İslâm büyüklerinin, Şam halkı tarafından tanınmasını ve bu vesileyle muhalefet ve dağınıklığa bir kapı açılmasını engellemekti. Dolayısıyla, bu Şamlı adamın,

Resulullah'ın amcası oğlunu nasıl tanıdığını, onun, İslâm'ı ilk kabul eden olduğunu, şefkatini, bağışlayıcılığını ve hükümet için önceliğini nasıl öğrendiğini bilmiyoruz.

Muaviye, halkı İslâm büyüklerinden habersiz bırakma siyasetini, hükümetinin sonuna kadar sürdürdü. Çünkü bu siyaset sayesinde, Sıffin'de ve daha sonra Meskin'de o büyük kalabalık orduyu oluşturması mümkün olabilmişti. Bu siyaseti gütmesinin nedenlerinden biri, -ki bu siyaseti yapanın kendisinin de âcizliğinin belirtisidir-

Amr b. As'a hitaben söylediği bir sözünde görülmektedir. Bir gün Amr b. As İmam Hasan karşısında övünmeye başlamış ve İmam'dan, tahrik edicisi Muaviye'yi bile zor durumda bırakan olgun bir cevap işiterek ağzının payını almıştı.

Muaviye Amr'a şöyle demişti: "Allah'a andolsun, bu konuşmanla bana ihanet etmiş oldun. Şam halkı, Hasan'dan bu sözleri duyduğu şu ana kadar, benim makam ve mertebemde birinin olduğunu sanmıyordu."[165]

4- Kendi şahsî menfaatleri uğrunda mümkün olduğunca az hata yapma esasına dayanan Muaviye politikası, kendisini barış yanlısı olarak sunmasını, bunda ısrarlı olmasını, mümkün olduğu kadar Irak, Şam ve sesinin ulaştığı diğer bölge halklarına, barışçı biri olduğunu göstermesini gerektiriyordu. O, bu sözde barışseverliğiyle başka bir amaç güdüyordu.

O da şu ki, savaşın kaderinin tayin edeceği kendi yakın geleceği için bir ortam hazırlamak istiyordu. Gerçekleşmesi beklenen iki ihtimalden biri şuydu: Savaş, Şam'ın zaferiyle sonuçlanacak; Hasan ve Hüseyin, aileleri ve dostları topluca öldürülecek. Bu durumda, bu büyük cinayetin ve facianın sorumluluğunu İmam Hasan'a yüklemek çok daha kolay olurdu.

Halka; "Ben Hasan'ı barışa davet ettim fakat o, savaştan başka hiçbir şeye razı olmadı. Ben onun

yaşamasını istiyordum, o ise benim ölmemi. Ben, halkın kanının akmasını önlemeye çalışıyordum, o ise, ikimizin arasında çıkacak bir savaşta insanların katledilmesini

istiyordu..." diyecekti ve önceki plânı eksiksiz gerçekleştiği için de yalan söylemiş olmayacaktı. Bu siyasî maharet ve hokkabazlık, Muaviye'nin hedeflerinin birçoğunu temin eder ve ona, Peygamber soyunun işini kökten bitirme imkânını sağlardı. Bu durumda o, çoğunluğun nazarında kazanan taraf, aynı zamanda adil ve insaflı bir kişi sayılırdı.

Dolayısıyla savaşın başlamasından önce, onun barış çağrısını duyan herkes, hakkı onun tarafına verir, adaletli ve insaflı olduğuna şahadet ederdi. Fakat İmam Hasan (a.s), rakibin siyasî maharetleri karşısında gafil avlanacak ya da kendisi bu metotları uygulamaktan âciz biri değildi.

O her hâlükârda düşmanından daha uyanık, daha becerikli ve fırsatlardan doğru ve Allah'ın beğendiği bir şekilde yararlanmada daha güçlü idi. Onun için, her taraftan kendisini kuşatan olumsuz şartları, düşmanın alçak emellerini ve barışa davet etmedeki amacını dikkate alarak, barış önerisine olumlu cevap vermeyi gerekli gördü.

Daha sonra, sadece Muaviye'nin plânlarını boşa çıkarmakla yetinmeyip, sağlam ve dâhiyane bir plânla, düşmanını barış silâhıyla ilelebet izi silinmeyecek bir yenilgiye mahkûm etti. Gelecek bölümlerde bu konuyla ilgili yeterli açıklama, değerli okurların bilgisine sunulacaktır.


BARIŞ ANLAŞMASI


Tarihçilerden bir bölümü, bu arada Taberî ve İbn-i Esir şöyle demişlerdir:

"Muaviye, altını mühürlediği boş bir sayfayı İmam Hasan'a gönderip altına şu notu düştü: Seçim senin. Bu sayfaya istediğin her şartı yazabilirsin."[166] Ama tarihçiler konuyu yarım bırakmış ve İmam Hasan'ın (a.s) o yaprağa ne yazdığını açıklamamışlardır.

Bu konuda başvurabileceğimiz bütün kaynaklarda, rivayet edenlerin de itiraf ettiği gibi, dağınık birkaç madde dışında anlaşma maddelerinin bütününe rastlayamadık.

Sadece bir kaynakta, nispeten düzenli, başlangıcı, sonu belli olan ve rivayet edenin, barış anlaşmasının tam metni sandığı bir anlaşma suretine rastladık.

Fakat maddelerinden birçoğu, senet ve sayı açısından daha sahih olan diğer rivayetlerle çelişmektedir. Şayet bir rivayetle yetineceksek, anlaşmanın içeriğini öğrenmek için, eski rivayetçilerin yöntemiyle "boş sayfa" rivayetiyle yetinmemiz, onlar gibi yarım bırakmamız ve o özet hâline kanaat etmemiz gerekir.

Zaten, "istediğin her şartı yazabilirsin." esasına göre barış anlaşmasının imzalanması, İmam Hasan'ın (a.s) Muaviye'nin gönderdiği imzalı boş sayfayı, kendi benimsediği şartlarla doldurduğu, kendi yararına olan, kendisi, ailesi, Şiîleri veya hedefi doğrultusunda kendi görüşünü temin eden maddeler sığdırdığı anlamını taşımaktadır.

Şimdi maddeleri tek tek bilmediğimize göre, barış anlaşmasının içeriği hakkında söylenenler arasından, İmam Hasan'ın yararı ve faydasına daha yakın, fikir ve hedefine daha uygun olanın gerçeğe en yakın olduğuna inanabilir ve rivayetlerin uzlaşması bağlamında, böyle bir rivayeti, Muaviye'nin yararına daha uygun şartları içeren bir rivayete tercih edebiliriz.

Bu da şüphesiz, barış anlaşmasını düzenlemek ko-nusunda İmam Hasan'ın sahip olduğu serbestlikten yararlanılabilir kesin ve kaçınılmaz bir sonuçtur. İmam Hasan'ın (a.s), o boş sayfaya yazdıkları şu anda

elimizde olmadığı için, tarihî kaynaklarda dağınık hâlde bulunan muhtelif cümleleri derleyip, onların tümünden en doğru, en önemli maddeleri içerenleri seçip, birbiriyle

uyumlu cümleleri tek madde altında birleştirip ve bu düzenlemeyle, barış anlaşmasını, en gerçeğe yakın şekline sokmamız gerektiğini düşünüyoruz:


İKİ TARAFIN İMZASINA SUNULAN ANLAŞMA METNİ


Madde 1:


Allah'ın kitabına, Peygamber'in sünnetine[167] ve gerçek halifelerin uygulamalarına uygun amel etmek[168] şartıyla, hükümet Muaviye'ye bırakılacak.

Madde 2:


Muaviye'den sonra hükümet Hasan'ın[169], ona bir şey olur ya da beklenmedik bir gelişme yaşanırsa Hüseyin'indir.[170] Ve Muaviye'nin, kendisinden sonraki

halifeyi seçme[171] hakkı yoktur.

Madde 3:


Muaviye, namazlarda Emir'ül-Müminin'e küfür ve lâneti terk etmeli[172] ve Ali'yi ancak iyilikle yad etmeli.[173]

Madde 4:


Beş milyon dirhem mal varlığı bulunan Kûfe beytülmalına hükümet dokunmayacak; Muaviye her yıl 2 milyon dirhem Hüseyin'e gönderecek; bağış ve hediyeler konusunda Benî Haşim (Haşimoğulları) Benî Ümeyye'den imtiyazlı sayılacak;

Cemel ve Sıffin Savaşlarında Emir'ül-Müminin'in safında şehit olanların yakınlarına 1 milyon dirhem dağıtılacak ve bu harcamaların tümü Darabcerd[174] bölgesi gelirlerinden karşılanacaktır.[175]

Madde 5:


Halk, Şam, Irak, Yemen, Hicaz, kısaca Allah'ın yeryüzünün tümünde güvenlikte olacak; ırk ayrımı olmayacak; Muaviye onların hatalarını görmezlikten gelecek, hiç kimseyi geçmiş hataları için cezalandırmayacak;

Irak halkına yönelik eski kinini terk edecek.[176] Ali dostları her yerde emniyet ve huzur içinde olacak, Şiîlerine eziyet edilmeyecek; can, mal, namus ve evlâtları için endişede olmayacaklar, kimse onları takip etmeyecek, zarar vermeyecek, hak sahibinin hakkı kendisine ulaşacak ve

ellerindekiler geri alınmayacaktır.[177] Hasan b. Ali, kardeşi Hüseyin ve Allah Resulü'nün Ehlibeyti'nden hiçbirine, gizlide veya açıkta suikast tertiplenmeyecek, İslâm âleminin hiçbir yerinde korku ve tehdit altında kalmayacaklar.[178] İbn-i Kuteybe şöyle yazıyor: "Daha sonra Muaviye'nin elçisi Abdullah b.

Amir, İmam Hasan'ın (a.s) şartlarını olduğu gibi Muaviye'ye yazıp gönderdi.

Muaviye hepsini kendi el yazısıyla bir sayfaya yazıp mühürledi, sağlam taahhüt ve yeminlerle anlaşmayı tekit etti; Şam ileri gelenlerinin tümünü şahit gösterdi ve tekrar elçisi Abdullah'a gönderdi, o da İmam Hasan'a teslim etti."[179]

Diğer tarihçiler, Muaviye'nin, anlaşmanın sonuna eklediği ve ahdine vefa edeceğine dair Allah'a yemin ettiği metni şu şekilde yazmışlardır: "Allah'a ve Allah'ın, kullarını bağlı olmaya mecbur kıldığı her şeye yemin olsun ki

, Muaviye b. Ebu Süfyan, bu anlaşmanın maddelerine uyacaktır."[180] Ve bu anlaşma, en sahih rivayetlere göre, hicrî 41 yılının cemadiy'el-evvel ayının ortasında gerçekleşmiştir.


ANLAŞMANIN ÖNEMLİ MADDELERİNİN TETKİKİ


Şüphesiz, anlaşmanın dinî ve siyasî açıdan çok önemli konular içermesi, düzenleyenin hem dinî, hem de siyasî açıdan engin bir görüşe sahip olduğuna ilişkin yeni bir kanıttır.

Doğrusu, bu tür şeylerin, diplomasi gücünün en iyi göstergesi olduğu bir dönemde, İmam Hasan'ın emirlerine ve tedbirlerine baktığımızda, onun, fazlasıyla siyasî bir liyakate sahip olduğunu itiraf etmeli ve inanmalıyız ki, eğer o daha iyi şartlarda, daha uygun ortamlara sahip muhitlerde ve insanlar arasında yaşamış olsaydı,

İslâm âleminin en deneyimli siyasetçileri ve en büyük hükümdarları arasında yer alırdı. Bir kimsenin ileri görüşlü ve büyük düşünen biri olduğuna dair göstergeler, şüphe ve tartışma götürmeyecek kadar fazla ise, zaman ve şartların ürünü olan geçici mahrumiyetler ve yenilgiler, onun zaafına delil olamaz, eleştirilmesine bahane oluşturamaz. Kişisel yetenekler, mahrumiyet ve yenilgiler neticesinde, her bakımdan kendilerini göstermiş olmasalar da meydanı bütünüyle boş bırakmazlar.

Bu büyük insanın çıktığı şu şanlı er meydanına, bir milletin tümünün canını, hem zamanında, hem de gelecekte koruma esasına dayalı dahiyane düşüncesine bakın ve o zaman görün, bu fikri nasıl anlaşma paragraflarına sığdırabilmiş ve şartlar hâlinde düşmanın önüne sürebilmiş, seyredin! Anlaşmanın beş maddesinin zekice hazırlanması ve meramını iletebilmesi, iyice gösteriyor ki, düzenleyen, rast gele ya da dağınık bir şekilde konular sıralamamış; aksine, birbirine bağlı bu maddeleri seçip düzenlemekle, özel bir amaç ve hedefi takip etmiştir.

Üstelik en yakın ve pratik yolları dikkate alarak, hedefini gerçekleştirmeye, yani kendi meşru hakkını sağlamlaştırmaya, kendi ve kardeşinin makamını korumaya, Peygamber ailesinin işlerini kolaylaştırmaya, canlarını korumaya, Şiîlerinin güvenliğini garanti altına almaya, yetimler ve geride kalanlarının refah düzeyini yükseltmeye,

bu vesileyle onların sebat ve vefasını ödüllendirmeye; ayrıca onların iman, ihlâs ve yardımlaşma duygularını, dosta ihtiyaç duyulacak günler için garanti etmeye çalışmıştır. Bu anlaşmada, hilâfeti Muaviye'ye, Peygamber'in sünnetine ve gerçek halifelerin uygulamalarına göre amel etme şar-tıyla bıraktı. Bu şartı koymakla, mahiyetini ve bu şarta karşı tepkisini çok iyi bildiği Muaviye'nin -bu şart gereğince amel edilmemesi durumunda- sayısız muhalefet,


tepki ve düşmanlıklarla karşı karşıya kalacağını biliyordu ve bunu temin etmiş oluyordu.

Sonuç itibariyle bu, Muaviye'nin iktidarının temeline konulmuş bir dinamitti. Anlaşma dediğimiz, iki tarafın birbirlerine karşı taahhütlerini yerine getirmeye dair imzaladıkları bir senettir.

Öyleyse bahsettiğimiz anlaşmanın konusuna şu başlığı verebiliriz: İki taraftan birinin aşırı istek ve alâkasını çeken sınırlı maddiyatın karşısında, diğer tarafın ideali olan sınırsız maneviyat. Muaviye için barış, iktidara gelmek için kullanacağı bir araçtan başka bir şey değildi.

İmam Hasan ise, ekolünü ve düşünce esaslarını korumak, Şiîlerini yok olmaktan kurtarmak ve Muaviye'nin ölümünden sonra, gasp edilmiş hakkını geri almayı kolaylaştırmak için, buna razı oldu.

Rasyonel düşünmenin gereği, barış anlaşmasından böyle bir anlam çıkarmaktır. Barışın gerçekleşmesi anında iki taraftan her birinin hedefleri ve maksatları konusunda, yorumumuzun doğrulduğunun tamamen ortaya çıkması için,

geçmiş tarihçileri körü körüne taklit zincirini kırmamız ve bu önemli tarihî gerçeği keşfetmek için doğrudan, anlaşma maddeleri hakkında iki tarafın açıklamalarına veya genel olarak anlaşmanın gizli noktalarını aydınlatan sözlere geçmemiz gerekir. Böylece, niceleri hatta dostlar için bile gizli kalmış birçok sırrı da çözmüş oluruz.


1-İKİ TARAFIN AÇIKLAMALARI


Muaviye'nin barıştan sonraki açıklamalarından, sadece iki cümleyi aktarmakla yetiniyoruz:

1- İbn-i Kesir[181] ve diğer bazı tarihçilerin naklettiği Muaviye'nin şu sözü: "Biz bu saltanata razıyız, ondan hoşnuduz."

2- Barış için entrika çevirme bağlamında, İmam Hasan'a (a.s) yazdığı bir mektupta yer verdiği şu cümle: "Senin şöyle bir ayrıcalığın olacak: Kimse sana hükmetmeyecek, senden habersiz bir iş tamamlanmayacak ve hiçbir işte senin görüşüne karşı çıkılmayacak."[182]

İmam Hasan'ın (a.s) açıklamalarından da, aşağıdaki sözleri aktarmakla yetiniyoruz:

1- Barışın felsefesini Şiîlerine anlatmak amacıyla defalarca söylediği şu söz: "Ne bileceksiniz ki ben ne yaptım! Allah'a andolsun

ki, yaptığım iş, Şiîlerim için dünyada olan her şeyden daha iyidir."

2- Kûfe'deki Şiîlerin ileri gelenlerinden Beşir Hemedanî'ye söylediği şu cümle: "Bu barıştan, sizi ölümden kurtarmaktan başka

bir amacım yoktu."[183]

3- İmam Hasan'ın barıştan sonra yaptığı şu konuşma: "Ey millet! Doğrusu Allah sizi, bizim ilkimizle (Hz. Ali'yle) hidayete erdirdi ve sonuncumuzla da canınızı korudu.

Şimdi ben Muaviye ile barış kararı almışım. Ne bilelim? Belki de bu bir imtihan ve başka bir

zaman için fırsattır."[184]

Gerek Muaviye'nin, gerekse İmam Hasan'ın (a.s), aktardığımız bu ve benzeri açıklamalarının çoğu, bu anlaşmanın hedefini belirleme noktasında, zorlukla karşılaşmamıza ve belirsizliğe düşmemize imkân bırakmıyor... Muaviye şevk ve ısrarla hilâfeti istiyordu.

İmam Hasan (a.s) ise, plân programı gereği, kendisi için bütün yeryüzündeki her şeyden daha değerli olan, Şiîleri ölümden kurtarmak, İslâmî esasları ve fikirleri korumak ve bilâhare geçici barış ve sükûnet doğrultusunda yol alıyordu. Bu, yukarıda geçen açıklamalara binaen, hayret etmeden ve inkâr etmeksizin kabul edilebilecek ve tarihçilerin,

iki tarafın barıştaki hedefi konusunda yaptıkları saptırmayı ve de iki tarafın açıklamalarını anlamada düştükleri hatayı gözler önüne serecek bir gerçektir. Dikkat ederseniz, ne anlaşma metninde, ne de iki tarafın açıklamalarında biat, imamet ve hilâfet ile ilgili mutlak bir söz vardır. Öyleyse, tarihçilerden bir grubun ve onların başında İbn-i Kuteybe Dineverî'nin naklettiği; "İmam Hasan'ın (a.s) Muaviye'ye biat etmesi" iddiası hangi kaynağa dayanmaktadır? diye sormak lâzım!!!

Burada, bu konu hakkında ya da bunu söz konusu edenler hakkında incelemeye başlamadan önce, İslâmî hilâfeti Muaviye b. Ebu Süfyan'la bağdaştırmak ve onun gibi birine şer'î biat nasıl ve hangi anlamda değerlendirilir, bağlamında kısa bir ön değerlendirme yapalım:

Önceki bölümlerde, İslâm'da hilâfet konusu hakkında söylediklerimizi kısaca hatırlayalım: İslâm'da "hilâfet" ve "Peygamber halefliği", sadece ruhî ve manevî meziyetler bakımından herkesten daha çok Allah Resulü'ne benzeyen kimsenin hakkıdır; Ömer b. Hattab'ın deyişiyle; azat edilmiş kölelerin, onların evlâtlarının ve fetih günü teslim olanların, bu makamdan payı yoktur. Ehlisünnet kaynaklı muteber bir hadise göre, hilâfet,

Resulullah'tan sonra 30 yıldır ve ondan sonra zalim bir padişah gelecek. Şia ve Mu'tezile inancına göre, imamet sadece atama

ve tayin ile olur; galebe çalmak ve güç kudret, caiz olmayanı caiz kılmaz. Öyleyse bir kimsenin güç kullanarak hilâfeti elde etmesi ya da onu haydutluk ve zorbalıkla Müslümanlara dayatması doğru değildir. Peygamber'in halifesi olan kimsenin, onun kanunlarına,

açıktan veya gizlice muhalefet etmeye hakkı yoktur. Örneğin; zina yoluyla dünyaya gelmeyi meşru bir nesep olarak kabul etmek, cuma namazını çarşamba günü kılmak, yemin ve anlaşmaları bozmak,

Peygamber'in halifesi vasfına sahip kimsenin yapacağı şeyler değildir... Şimdi yukarıdaki sözlerimize şunu ekliyoruz: Sözde Emevî halifelerinin ve onların destekçilerinin, bin aylık hükümetleri döneminde gerçekleştirdikleri yaygın propagandalara, dağıttıkları hesapsız rüşvetlere, arzu ve isteklerine göre uydurdukları yalan ve efsane menşeli rivayetlere rağmen,

Muaviye'nin döneminden bu güne kadar, hiçbir İslâm düşünürü, Muaviye'nin hilâfet makamını ele geçirmesini, gerçek İslâmî hilâfet anlamında algılamamış, hiç kimse onu Resulullah'ın halifesi olarak kabul etmemiştir.

Onca maddiyata ve propaganda gücüne rağmen, tarihte "Padişah halife" unvanından öteye gidememiş ve o şekilde tanınmıştır. Muaviye'nin iktidarı iyice oturduktan sonra, bir gün Sa'd b. Ebi Vakkas, huzuruna varıp şöyle dedi: "Selâm sana ey Padişah!" Muaviye gülümseyerek şöyle dedi: "Ne olur bana Emir'ül-Müminin diye hitap etsen ey Eba İshak!" Sa'd şöyle dedi: "Ne kadar da neşeli ve gülerek konuşuyorsun. Yemin ederim ki, bu makamı senin elde ettiğin yolla elde etmeyi istemem."[185]

İbn-i Abbas, uzun bir konuşmanın ardından Ebu Musa Eş'arî'ye şöyle dedi: "Muaviye'de, onu hilâfet makamına yaklaştıracak

hiçbir özellik yoktur."[186] Ebu Hüreyre, Muaviye'nin hilâfetini inkâr bağlamında, Resulullah'tan bu hadisi nakletmiştir: "Hilâfet Medine'dedir, saltanat Şam'da."[187] İbn-i Ebi Şeybe rivayet ediyor: Peygamber'in kölesi Sefine'den, Benî Ümeyye'nin hilâfete müstahak olup olmadıkları sorulduğunda, cevaben şöyle dedi:

"Yalan söylediler mavi gözlü cariyenin oğulları. Onlar padişahların en şirretlilerindendirler ve ilk padişah da Muaviye'dir."[188] Aişe, Muaviye'nin hilâfet iddiasını uygunsuz bulup kınayınca, Muaviye şöyle dedi: "Aişe'ye şaşırdım doğrusu. Lâyık olmadığım bir şeyi elde ettiğime ve hak etmediğim bir makama oturduğuma inanıyor. O ne karışır bu işlere?!

Allah onu affetsin."[189] Ebu Bekre (Ziyad b. Ebih'in anne tarafından kardeşi) Muaviye'nin toplantısına katıldı. Muaviye ona şöyle dedi: "Bir hadis söyle ey Ebu Bekre!" İbn-i Said, Ebu Bekre'nin şöyle dediğini nakleder:

"Resulullah'tan (s.a.a) hilâfetin 30 yıl olduğunu, ondan sonra ise saltanat olacağını duydum." Ebu Bekre'nin oğlu Abdurrahman şöyle der: "Ben babamın yanındaydım, bu hadisten sonra, Muaviye bizi tekme tokat dışarı attırdı!"[190] Muaviye, Sa'saa b. Sûhan el-Abdî'ye sordu: "Beni,

halifelerden hangi biri gibi görüyorsun?" Sa'saa cevaben şöyle dedi: "Halka zorla hükümet eden, kibirli davranan, yalan ve hile gibi batıl yollarla onlara musallat olan kimse, nasıl bir halife olabilir ki?! Evet ey Muaviye, yemin ederim ki, sen Bedir Savaşı'nda (Müslümanların yanında) bir kılıç vurup,

(İslâm düşmanlarına karşı) bir ok dahi fırlatmadın. O gün, sen ve baban müşriklerin ordusundaydınız ve halkı Allah'ın Resulü'ne karşı kışkırtıyordunuz. Sen, köle oğlu köleydin; Allah Resulü seni ve babanı azat etti

ve hilâfet, azat edilmiş bir köleyle nasıl olur da bağdaşır?"[191] Dostu Muğiyre b. Şu'be, huzuruna varıp, sonra çıktı. Ardından oğluna şöyle dedi: "İnsanların en alçağının yanından geliyorum."[192]

Basra'daki yöneticisi Semure görevinden azledildiği gün, ona lânet edip şöyle dedi: "Allah Muaviye'ye lânet etsin. Eğer ona ettiğim itaati Allah'a etseydim, bana asla azap etmezdi."[193] Hasan Basrî şöyle der:

"Muaviye'de, her biri tek başına onun bedbaht ve helâk olmasına yetecek dört özellik vardı: 1- Akılsızları, ümmetin sırtına yükledi; o kadar ki, hilâfeti ümmete meşveret etmeden ele aldı. Oysa ümmet arasında sahabe ve faziletli insanlar bulunmaktaydı.

2- İpek elbise giyip tambur çalan, şarapçı sarhoş oğlunu, kendisine halef, veliaht tayin etti.

3- Resulullah'ın (s.a.a); 'Çocuk yatak sahibinindir ve zina edenin nasibi taştır.' Buyruğuna rağmen, Ziyad'ı kardeşi ilân edip, Ebu Süfyan'ın oğlu diye hitap etti.

4- Hucr'u öldürdü. Yazıklar olsun ona, Hucr ve ashabına yaptıklarından dolayı! Yazıklar olsun ona, Hucr ve ashabına yaptıklarından dolayı!.."[194] Mutezile fırkası barıştan sonra, Muaviye'ye biat etmedi ve İmam Hasan'ı da, Muaviye'yi de terk ettiler ve bu yüzden

kendilerine "Mu'tezile" yani, uzaklaşanlar, bir kenara çekilenler ismini verdiler.[195] Zaman kervanının, Muaviye'nin kişiliğini sonraki

nesillere ulaştırmasından sonra, dört mezhebin fıkıhçıları, fıkhî konularda Muaviye'yi "Zalim Padişah"a örnek olarak kullanıyorlardı![196] Ebu Hanife Nu'man b. Sabit, onu "Savaşılması vacip bir zalim" biliyordu.[197] Şu hâlde, nerde Muaviye'ye yakıştırılan halifelik? Daha sonraları hicrî 284 yılında Abbasî halifesi Mu'tezid, yeniden Muaviye'nin yaptıklarını, büyük cinayetlerini, hakkında söylenen sözleri, nakledilen rivayetleri su yüzüne çıkarıp bir fermanla,

Muaviye'ye lânet etmeyi bütün Müslümanlara tavsiye etti.[198] Gazalî kendi kitabında, İmam Hasan'ın (a.s) hilâfeti ile ilgili değerlendirmeler yaptıktan sonra şunları söyler: "Ve hilâfet, hak etmeden sahiplenen insanların eline düştü."[199]

6. asırda Muaviye hakkında söylenen en beliğ sözü, Basra idare amir vekili söylemiştir: "Muaviye sahte sikke gibidir."[200] İbn-i Kesir, Hz. Peygamber'in (s.a.a) açık hadisine dayanarak, Muaviye'nin hilâfetini açıkça reddedip şöyle der: "Daha önce dedik ki, Resulullah'tan (s.a.a) sonra hilâfet 30 yıl sürecek ve ondan sonra zalim bir saltanat dönemi gelecek. Bu 30 yıl Hasan b.

Ali'nin hilâfetiyle son buldu. Şu hâlde Muaviye devri, o saltanatın başlangıcıdır."[201] Dimyerî, (ölm: hicrî 808) İmam Hasan'ın (a.s) hilâfet süresini belirttikten sonra şunları yazıyor: "Bu, Resulullah'ın (s.a.a) hilâfet için öngördüğü dönemin sonudur. Daha sonra saltanat ve ardından yeryüzünü kibir ve fesada boğan sulta dönemi idi.

Gerçekten Resulullah'ın buyurduğu gibi de oldu."[202] Son olarak da Muhammed b. Akil, Muaviye hakkında kesin ve son hükmü veren ve şimdiye kadar iki defa basılan değerli kitabı "en-Nesayih'ul-Kâfiye Li-men Yetevella Muaviye" yi hazırlayarak büyük bir iş başarmıştır. "Muaviye ve hilâfet" konusunda şimdiye dek söylenenler, yapılan açıklamalar ve değerlendirmeler, yani:

1- Böyle bir hilâfetin, İslâm kanunlarıyla aykırılığı;

2- Muaviye'nin, Resullullah'a (s.a.a) apaçık muhalefet etmesi;

3- İslâm tarihinin bütün dönemlerinde Müslüman düşünce sahiplerinin, Muaviye'nin hilâfet iddiasını kınayıp kabul etmemeleri, konuyu daha fazla irdeleme ihtiyacını ortadan kaldırıyor.

İmam Hasan'ın (a.s) kendisi de, hükümeti Muaviye'ye bıraktıktan sonra, diğer İslâm büyükleri gibi açıkça onun hilâfetini reddediyordu. Kûfe'de iki tarafın bir araya geldiğinde yaptığı konuşmada şöyle buyurdu: "Muaviye öyle sanıyor ki, ben onu hilâfete lâyık gördüm, kendimi değil; yalan söylüyor.

Biz, Allah'ın kitabında ve Resulullah'ın hükmüyle, hükümete herkesten daha evlâyız..."

Gelecek bölümlerde, bu konuşmanın tam metnine yer vereceğiz. Barıştan sonra, Muaviye'nin de hazır bulunduğu bir ortamda yaptığı diğer bir konuşmada şunları söylemişti:

"Halife; zulmeden, sünnetleri yürürlükten kaldıran, dünyayı kendisine anne-baba yapan kimse değildir. Böyle bir kimse, bir hükümetin başına geçen ve menfaatlerini gerçekleştirme fırsatına ulaşan bir padişahtır.

Bu hükümet ondan geri alınır ve o lezzet çabuk geçer de günahların yükü omzunda kalır ve yüce Allah'ın (c.c.) bir ayette; 'Bilmiyorum, belki azabın gelmeyişi, sizi denemek ve bir süreye kadar yaşatmak içindir...'[203] buyurduğu gibi bir durum ortaya çıkar."


2- BİAT KONUSU


Kuleynî (r.a) bir rivayette şöyle der: "İmam Hasan, Muaviye'ye, onu 'Emir'ül-Müminin' olarak isimlendirmeyeceğini de şart koştu."

İbn-i Babeveyh'in (İlel'uş-Şerayi, s.81) ve başkalarının naklettiği rivayette de şöyle geçer: "İmam Hasan (a.s), Muaviye'ye, onun yanında (herhangi bir olayla ilgili) tanıklık etmeyeceğini şart koştu." Muaviye'nin hilâfetini kabul etmeyen bir adam ona hiç biat eder mi? Bundan daha iyisi ve daha fazlası olamazdı; yani, ona Emir'ül-Müminin dememek ve onun yanında tanıklık etmemek.

Olan sadece anlaşma metninde "işin teslimi" ve bazıları tarafından da "hükümetin teslimi" diye tabir edilen saltanatın bırakılmasından ibaretti. Dineverî'nin el-İmamet-u ve's-Siyase kitabında yer alan; "Hasan Muaviye'ye İmamet unvanıyla biat etti." cümlesi;

1- İslâmî hilâfet ve Müslümanları idare etmekle ne kadar uyuşmaz olduğunu gördüğümüz Muaviye'nin özellikleriyle,

2- İmam Hasan'ın, Muaviye'nin hilâfetini reddettiğine ilişkin açıklamalarıyla, 3- Muaviye'nin halifeliğini onaylıyormuş gibi bir durumun ortaya çıkmaması için gösterdiği büyük dikkati ve titizliğiyle hiçbir şekilde bağdaşmamaktadır.

(Nitekim Yukarıdaki iki rivayetten bu durum anlaşılıyor.) İmam Hasan ve Muaviye olayı bölümünde Dineverî'den nakledilenlerin toplamı, üçüncü asırda, yani Muaviye'nin propagandaları ve rüşvetlerinin artık etkili olmadığı bir dönemde yaşayan bir tarihçiye yakışmayan, apaçık bir taassup ve taraf tutmanın göstergesidir.

Şüphesiz, bu tür yargılar, çoğu Müslüman tarihçilerimizin içinde olduğu duygusal ve ideolojik etkenlerin ürünüdür. Meselâ başka bir yerde şöyle yazıyor: "Hasan ve Hüseyin, Muaviye'nin hayatı boyunca, ondan hiçbir kötülük görmediler!"

Bu tarihçiye sormak lâzım; hangi kötülük, birini zehirlemekten daha fazla ve hangi zulüm, birinin makamını gasp etmekten daha büyüktür? Hangi değer ve yargılarına göre hareket ediyor bu Dineverî?!

İmam Hasan'ın Muaviye'ye biat etmesinden dem vuran tarihçiler için, zoraki bir mazeret veya bahane üretmemiz gerekecekse, bunların da, kendi zamanlarına kadar halkı rahat bırakmayan geniş bir propagandanın etkisi altında kaldıklarını söylememiz gerekir. Tarihte hiçbir olay, İslâmî hükümetin, İslâm Peygamber'inin evlâdı olan birinin elinden çıkıp, kendisinin ve ailesinin hayatı meşhur olan azatlı bir savaş kölesinin eline düşmesinden daha büyük değildir.

Bu olayın önemi, barış karşıtlarının, bu olayı istedikleri biçimde gösterme, dilediklerini söyleme ve yazma yetkisini, kendilerinde görmelerine neden olmuştu. Böylece gerçekleri değiştirdiler, kendiliklerinden konular uydurdular.

Netice itibariyle biat yalanı da hayal âleminde şekillenmiş oldu. Bu uydurma efsaneyi tekrarlamak, hükümet şefleri için barış olayından sonra önemli bir maslahatı daha içeriyordu. Bu efsane, Muaviye'nin hilâfet hakkına sahip olduğuna dayalı propagandaları için hatırı sayılır bir kanıt olabilir ve Müslümanların genelinin inkâr ve reddine maruz kalan ve Peygamber'in hizmetçisi Safine'nin, onun hakkında; "Yalan söylüyorlar mavi gözlü cariyenin çocukları.

Onlar padişahların en şirretlilerindendirler ve ilk padişah da Muaviye'dir." dediği Muaviye'nin, halife olduğu meselesi bu vesileyle kesinlik kazanabilirdi. Safdillik ve körlüğün, tarihçilerin başına belâ olması ve İslâm tarihiyle ilgili hazırladıkları her konuya etki etmesinden sonra, bu uydurma efsane de gerçek gibi algılanmaya başladı.

Azınlıkta kalan bir grup, dillerini bu saçma iddialardan korudular. Fakat bazıları; "Hasan'ın kendisi de biat ettiğini açıkça itiraf etmiştir!" şeklindeki sapkın iddiayı ileri sürecek kadar, hakikatten uzaklaşmışlardır.

Diğer bazıları, kendilerini töhmet ve iftiraya da bulaştırdılar; İslâm Peygamberi'nin evlâdı hakkında konuşan hiçbir Müslümanın mertliğine yakışmayan bir bataklığa gömüldüler... ve şöyle yazdılar: "Hasan, hilâfeti dünya malına sattı!!.."

Biz şimdi bu iftiracıların saçmalıklarına cevap vermek niyetinde değiliz. Burada sadece şunu kanıtlamak istiyoruz: İki tarafın imza ve kabulü ile gerçekleşen barış olayında, bizim kanaatimize göre, biat edildiğini gösteren bir kanıt yoktur.

Bunu söylerken dayanağımız, her Müslümanın biat ve imamet kavramından çıkarması gereken doğru anlayıştır. Buna ilâveten, konuya ilişkin rivayetler ve de bu olayın etkin şahsiyetlerinden nakledilen açıklamalar, bu iddianın başka delilleri sayılabilir.

Kendisiyle ilgili bunca sağlam kanıtlar bulunduğu hâlde, şüphe ve belirsizliğe mahkum edilen dünyada başka bir gerçek gösterilemez. Herhangi bir olayı tanımak ve anlamak için, o olayın meydana geldiği dönemde veya olaydan kısa ya da uzun süre sonra yaşayan tarihçilere başvurmak, bir alışkanlıktır.

Sonraki nesillerde bu yönteme devam edilmesi, bir camia ve inancın takipçileri arasında, çeşitli görüş, inanç ve gruplaşmaların doğmasına neden oldu... Bunun bir tek nedeni vardır: Tarih yazarları da, bu gibi koşullardan kurtulamadıkları o döneme has resmî ideolojilerin, gruplaşmaların, görüş ve inançların tesiri altında yaşıyorlardı.

Doğrusu o şartlarda, hem ahlâkî açıdan, hem sosyal faaliyetleri bağlamında etkili olan duygusal etkenlerden kendilerini uzak tutmaları zordu. İslâm tarihinin birtakım karışıklıklara ve üzüntü verici perişan duruma düşmesi bu noktadan kaynaklanıyor.

Gerçekten kabul etmek gerekir ki, barış konusunda bazılarının kınama ve eleştiri duygularını kabartan biat yalanı, tarihçilerin, kitaplarını yazarken etkisi altında kaldıkları konjonktürün bir ürünüdür.

Bu efsaneyi bir gerçek gibi göstermek için yapılan maksatlı propagandalar, birçok tarihçiyi, maddî çıkarlardan veya hakikatten habersiz olmalarından dolayı, bu propagandalara uymaya zorluyordu. Anlaşma metninde geçen "işin teslimi" tabiri de, İmam Hasan'ın, Muaviye'nin halifeliğini resmen tanıdığını ve daha sonra ona biat etmeyi de kabul ettiğini iddia edebilmeleri için bir kanıt sayılıyormuş!!

Oysa ilâhî bir makam olması itibariyle, hilâfetin muameleye veya başka birisine teslim edilmeye tâbi tutulamayacağına ve barış ya da hakemliğin kabulü gibi beklenmedik gelişmelerin, onun gerçek mahiyetine tesir etmesinin mümkün olamayacağına dikkat etmediler.

Şimdi, barış anlaşmasının ilk maddesinde açıklanan, "işin teslimi" tabirinin anlamının tamamen ortaya çıkması için, kendi yöntemimizle tarihçilerin zayıf sözleri arasında, ciddi ve gerçek sonuçları elde etmemiz ve bu kısa tabirin yorumunu, anlaşmanın iki tarafından nakledilen sözlerde aramamız gerekiyor.


Dipnotlar

-------------------------------------------------
[152]- Bk. Tarih-i İbn-i Esir, c.3, s.162

[153]- Muruc'uz-Zeheb, c.2, s.343 ve İbn-i Ebi'l-Hadid, c.2, s.357

Mutrıf b. Muğiyre şöyle anlatır: "Babam Muğiyre ile Şam'a Muaviye'nin yanına gittik. Babam, Muaviye'nin huzuruna gidiyor ve konuşuyordu. Döndüğünde benimle, Muaviye hakkında konuşuyordu, aklı ve dirayeti hakkında bir şeyler söylüyor ve onu övüyordu. Yine bir gece Muaviye'nin yanından döndüğü zaman, yemek istemeyecek kadar üzüntülü buldum.

Bir şey söylemesi için bir süre bekledim ve kendi kendime; 'Bir şey mi oldu acaba?' diye düşündüm." "Sonunda kendisine; 'Bu gece niçin bu kadar üzüntülüsün?' dedim. Babam;

'Oğlum! Şu anda ben, insanların en alçağının yanından geliyorum.' dedi." "Ben; 'Ne oldu ki?' dedim. Babam; 'Bu gece Muaviye ile yalnız olduğum bir anda ona; 'Arzularına ulaştın ey Emir'ül-Müminin! Ne olur adalet ve iyiliği meslek edinsen,

artık yaşlanmışsın. Benî Haşim'den kardeşlerini göz önüne alman ve akrabalığın gerektirdiği gibi davranman iyi olur. Allah'a andolsun, onların elinde, seni korkutacak şey yoktur.' dedim.' dedi." "Muaviye cevap olarak şöyle dedi: 'Hayır!

Asla! Teym kabilesinden olan adam hilâfete geçti, adaleti icra etti ve bir sürü iş becerdi; ama kendisi gibi adı da öldü, sadece ara sıra ismi telaffuz edilir oldu: Ebu Bekr... Ondan sonra Adiyy kabilesine mensup adam yönetime geçti.

On yıl rahatını bırakıp zahmete katlandı; o da öldüğünde adıyla birlikte gömüldü, bazen isminin anılması dışında: Ömer... Ondan sonra soy bakımından eşsiz olan kardeşimiz Osman halife oldu.

O da bir şeyler yaptı; ama öldükten sonra, onun da ismi ve yaptıklarından bir eser kalmadı... Fakat o Haşimî adamın ismi, her gün beş kere anılmaktadır: Eşhedu enne Muhammeden Resulullah..! Bu durumda, o ismi gömmekten, gömmekten başka ne yapabiliriz!"

[154]- el-Herayic-u ve'l-Cerayih, Said b. Hibetullah Ravendî (ölm: h. 573), s.228

[155]- Doğru olan budur ve bunun kanıtı da, İmam Hasan'ın Medain'de ashabıyla meşvereti sırasında irad ettiği şu hitabedir:

"Biliniz ki! Muaviye bizi öyle bir işe davet ediyor ki, ne övünülecek bir yanı var, ne de insafa sığan bir tarafı..."

Başka kaynaklarda da bu söze işaret ediliyor. Tarihçilerden bazıları bu sözü reddetmekte ama, İmam Hasan'ın (a.s) kendi sözünün, onların sözlerine önceliği vardır.

[156]- Hasan Basrî'nin bu konuda, "Anlaşmanın Önemli Maddelerinin Tekiki" bölümünde nakledeceğimiz güzel ve beliğ bir sözü var. Ahmed Müsned'inde, Ebu Ya'la, Tirmizî, İbn-i Hayyam, Ebu Davud ve Hâkim, Resulullah'tan (s.a.a) şu hadisi nakletmişlerdir:

"Benden sonra hilâfet 30 yıldır, ondan sonra saltanat hâline gelecek." Ve Ebu Nuaym'ın el-Fiten kitabı ve Beyhakî'nin ed-Delâil kitabındaki tabirle: "...ve ondan sonra zalim bir saltanat olacak." Ehlisünnet tarafından da bu hadis doğru kabul edilmiştir.

Ehlisünnet ravilerinden biri, bu hadise yazdığı haşiyede şöyle diyor: "Ve Resulullah'tan sonraki o otuz yıl, Hasan b. Ali'nin vefatıyla son buldu."

Ebu Said, Abdurrahman b. Ebza'dan, o da Ömer'den şöyle nakletmiştir: "Bedir Savaşı'nda bulunanlardan hayatta bir kişi dahi kalmışsa, hükümet onun hakkıdır. Onlardan sonra Uhud Savaşı'nda bulunanlardan tek bir kişi hayatta olduğu sürece, başkalarının hükümette payı yoktur ve...

Azat olmuş köleler, evlâtları ve Mekke'nin fethinde teslim olanların hiçbiri, yöneticiliğe lâyık değildirler..." Yazar: Muaviye'nin, kendi meşhur yöntemleriyle halktan aldığı biat ise, caiz olmayanı caiz yapamaz.

[157]- Şerh-u Nehc'il-Belâğa, İbn-i Ebi'l-Hadid, c.4, s.5

[158]- Şerh-u Nehc'il-Belâğa, İbn-i Ebi'l-Hadid, c.4, s.13-73

[159]- Bu konuyla ilgili geniş bilgiyi Yakubî Tarihi, c.2, s.201 ve 202; İbn-i Kesir'in el-Bidayet-u ve'n-Nihaye kitabı, c.8, s.40 ve Bihar'ul- Envar kitabı, c.10, s.98'de bulabilirsiniz.

[160]- el-İmamet-u ve's-Siyase, s.159-160

[161]- Mes'udî Tarihi, c.6, s.67

[162]- Taberî Tarihi, c.6, s.3

[163]- Şam'da, sulu, bol ağaçlı yeryüzünün dört cennetinden biri olarak nitelendirilen bir yerin adı.

[164]- Mes'ûdî Tarihi (İbn-i Esir'in hamişinde), c.5, s.216

[165]- el-Mehasin-u ve'l-Mesavî, Beyhakî, c.1, s.64. Tarihî hikâyelerde, Şam halkının İslâm büyüklerinden habersiz olduklarına dair birçok örnek mevcuttur. Örneğin: Adamın biri Şam'da, kabile büyüklerinden birine sordu:

"İmamın (yani Muaviye) minberde lânet okuduğu şu Ebu Turab (Hz. Ali'nin lakaplarından biri) kimdir?" O da şöyle cevap verdi: "Sanıyorum çöl haydutlarından biri olmalı!!!"

Bir gün Şam ehlinden biri, Hz. Muhammed'e (s.a.a) salâvat getiren bir arkadaşına sordu: "Şu Muhammed hakkında ne diyorsun? O bizim Allah'ımız değil mi?" Abdullah b. Ali hicrî 132 yılında Şam'ı fethettiği zaman, şehrin ileri gelen büyüklerinden bir grubu Ebu'l-Abbas Saffah'ın huzuruna gönderdi.

Onlar Ebu'l-Abbas'ın yanında; "Siz hilâfeti ele geçirmeden önce, Peygamber'in mirasını yürütecek akraba ve yakınları olarak, Ümeyyeoğulları'ndan başkasını tanımıyorduk." diye yemin ettiler!!! (Bu konuda, Kâmil-i İbn-i Esir'in 6. cildinin hamişinde basılan Muruc'uz-Zeheb kitabının 107 ila 109 sayfalarına bakın.) Yazar:

Üstte söylenenler, Muaviye'nin, halkı İslâm büyüklerinden, özellikle Peygamber ailesinden habersiz bırakma ve Şam'da isimlerinin nüfuzunu engelleme politikasını, bütün Emevî padişahlarının takip ettiğinin delili ve Şam halkının Müslümanlığa olan ilgi ve alâkasının göstergesidir.

Öyle tahmin ediliyor ki: Şam, Emevî döneminde, Rum ve Aram gibi yerli gayrimüslim çoğunluktan ibaretti ve Şam'ın fethinden başka, eski geleneklerin değişmesine sebep olacak başka bir olayın o bölgede gerçekleştiğini göremiyoruz ve hiçbir tarihî metinde bu kuşkumuzu ortadan kaldıracak bir konuya rastlayamayız.

[166]- Taberî Tarihi, c.6, s.93 ve İbn-i Esir, c.3, s.162

[167]- Medainî, Şerh-u Nehc'il-Belâğa, c.4, s.8'den naklen

[168]- Feth'ul-Bari (Sahih-i Buharî Şerhi), İbn-i Akil'in en-Nesayih'ul-Kâfiye, s.156, 1. baskısından naklen ve Bihar'ul-Envar, c.10, s. 115.

[169]- Tarih'ul-Hulefa, Suyutî, s.194; İbn-i Kesir, c.8 s.41; el-İsabe, c.2 s.12-13; İbn-i Kuteybe, s.150; Dairet'ul-Mearif, Ferid Vecdi, c.3, s.443, 2. baskı ve diğer kaynaklar.

[170]- Umdet'ut-Talib, İbn'ul-Muhenna, s.52.

[171]- Medainî, İbn-i Ebi'l-Hadid'in Nehc'ül-Belâğa Şerhi, c.4, s.8'den naklen; Bihar'ul-Envar, c.10, s.115; el-Fusul'ul-Muhimme, İbn-i Sabbağ ve diğer kaynaklar.

[172]- A'yan'uş-Şia, c.4, s.43

[173]- Ebu'l-Ferec el-İsfahanî'nin Mekatil'ut-Talibiyyin kitabı, s.26; İbn-i Ebi'l-Hadid'in Şerh-u Nehc'il-Belâğa, c.4, s.115. Diğer tarihçiler ise şöyle der: "İmam Hasan Muaviye'den, Hz. Ali'ye sövmemesini istedi.

Muaviye bunu kabul etmedi, fakat İmam Hasan'ın hazır bulunduğu ortamlarda, onun işitebileceği şekilde sövülmemesini kabul etti." İbn-i Esir der ki: "Daha sonra buna bile vefa etmedi."

[174]- İran'ın Ahvaz sınırına yakın bir şehir. "Cerd" veya "Cerad" eski Farsça ve yeni Rusça'da, şehir anlamındadır. Buna göre "Darabcerd" yani, Darab şehri.

[175]- Bu maddeye ait cümleleri dağınık bir şekilde, el-İmamet-u ve's-Siyase, s.200; Taberî Tarihi, c.6, s.92; İlel'uş-Şerayi, İbn-i Babeveyh, s.81; İbn-i Kesir Tarihi ve diğer kaynak kitaplarda bulabilirsiniz.

[176]- Mekatil'ut-Talibiyyin, s.26; Nehc'ül-Belâğa Şerhi, c.4, s.15; Bihar'ul-Envar, c.10, s.101 ve 115; Dineverî, s.200. Her cümle, belirtilen kaynaklardaki şekliyle alınmış ve hiçbir kelimesi değiştirilmemiştir.

[177]- Ali'nin (a.s) ashabı ve Şiîlerinin güvenliği ile ilgili paragrafları, Taberî, c.6, s.97; İbn-i Esir, c.3, s.166; Mekatil'ut- Talibiyyin, s. 26; Şerh-u Nehc'il-Belâğa, İbn-i Ebi'l-Hadid, c.4, s.15; Bihar'ul-Envar, c.10, s.115; İlel'uş-Şerayi, s.81 ve en-Nesayih'ul- Kâfi'ye, s.156 kitaplarından okuyabilirsiniz.

[178]- Bihar'ul-Envar, c.10, s.115, en-Nesayih'ul-Kâfiye, s.156, Birinci baskı.

[179]- el-İmamet-u ve's-Siyase, s.200

[180]- Bihar'ul-Envar, c.10, s.155

[181]- İbn-i Kesir Tarihi, c.6, s.220

[182]- İbn-i Ebi'l-Hadid, c.4, s.13

[183]- Dineverî, s.203

[184]- Tarih-i Yakubî, c.2, s.192

[185]- Kâmil-i İbn-i Esir, c.3, s.163 ve en-Nesayih'ul-Kâfiye, s.158

[186]- Muruc'uz-Zeheb, c.6, s.7

[187]- İbn-i Kesir Tarihi, c.6, s.321

[188]- en-Nesayih'ul-Kâfiye, s.153

[189]- Şerh-u Nehc'il-Belâğa, c.4, s.5

[190]- en-Nesayih'ul-Kâfiye, s.159

[191]- Muruc'uz-Zeheb, c.6, s.7

[192]- Muruc'uz-Zeheb, c.2, s.342 ve İbn-i Ebi'l-Hadid, c.2, s.357

[193]- İbn-i Esir, en-Nesayih'ul-Kâfiye, s.9'dan naklen

[194]- Taberî Tarihi, c.6, s.157 1. baskı

[195]- et-Tenbih-u ve'r-Redd-u Alâ Ehl'il-Ehva ve'l-Bide', s.28, Muhammed

b. Ahmed el-Meltî, ölm: hicrî 377

[196]- "Zalim padişahlık düzeninde kadılık yapmak caizdir." Fıkhî kuralında, dört mezhep fıkıhçıları görüş birliği içindedirler. Delilleri ise, Resulullah'ın sahabelerinden bazısının, Muaviye'nin düzeninde kadılık yapmayı kabul etmeleridir.

[197]- Ebu Hanife şöyle der: "Biliyor musunuz Şamlılar bize neden düşmandırlar?" Dediler: "Hayır." Ebu Hanife; "Düşmanlıklarının sebebi, bizim, eğer Ali b. Ebu Talib'in (k.v) ordusuna katılsaydık, ona yardım eder, onun için Muaviye ile savaşırdık, doğrultusundaki inancımızdır.

İşte bu yüzden bizi sevmezler." dedi. İbn-i Akil'in en- Nesayih'ul-Kâfiye kitabının 36. sayfasında, et-Temhid fi Beyan'it-Tevhid kitabında Ebu Şekur'dan naklettiği rivayete bk.

[198]- Bu ferman metnini Taberî Tarihi, c.11, s.355'de görebilirsiniz.

[199]- Dairet'ul-Mearif, Ferid Vecdi, c.3, s.231

[200]- Ebu Cafer en-Nakib, s.41, Bağdat baskısı

[201]- el-Bidayet-u ve'n-Nihaye, c.8, s.19

[202]- Hayat'ul-Hayavan, c.1, s.58.

[203]- Bunu Beyhakî, el-Mehasin-u ve'l-Mesavî, c.2, s.63 ve başkaları kitaplarında belirtmişlerdir.