İMAM HASAN'IN (A.S) BARIŞI
 



Ayrıca öncü birliğin komutanının adı hakkında da aralarında ihtilâf var: Kimisi Abdullah b. Abbas, kimisi Übeydullah b. Abbas ve kimisi de Kays b. Sa'd b.

Übade olduğunu söylemekte... Büyük belâların ve ağır musibetlerin yaşandığı böylesine büyük bir tarihî olayda, hak ile batılın, doğru ile yalanın bu denli birbirine karışması ancak bu kadar olur.

Diğer tarihî kaynaklar, bu olayı, önemsiz tarihî bir vakıa gibi geçiştirmişler; o kısa dönemde (İmam Hasan'ın İslâmî hilâfete gelmesi, sonra manevî hükümetin maddî ve dünyevî hükümetlerden ayrılması, ardından hilâfetin saltanata dönüştürüldüğü ve son olarak, İslâm'da gruplaşmaların, kavmiyetçiliğin ve neticesinde anlaşmazlıkların had safhaya ulaştığı bu dönemde) vuku bulan büyük hadiselere en ufak bir ilgi ve duyarlılık göstermemişler.

Bu vakıayı, gerek geniş bir şekilde, gerek özet hâlinde nakleden tarihçilerden, barışı kabul etme fikrinin İmam Hasan nezdinde kabul edilebilir hâle gelmesine neden olan veya onu barışa mecbur eden buhranlı ortama, sadece biri değinmiştir.

Bir bölümü, itiraf ve sükût yolunu seçmiş, bir görüş belirtmemiş; bazısı olayı tasvip etmiş, deliller ve mazeretler öne sürmüş; işin sırrını ve barışın görünümünü kavrayamayan bazıları da, sert, kırıcı eleştiriler ve zehir zemberek sözlerle, perde arkasında kalan cahilce taassuplarını gün ışığına çıkarmışlardır.

İmam Hasan'ın (a.s) çektiği sıkıntı ve zorluklar hakkında, dost, düşman tarihçilerin naklettikleri ve anlattıkları arasında, sözün tertibi ve düzeni açısından veya maksadı beyan etme tarzı bakımından eleştirilerin önünü alacak, en azından; "Hasan (a.s), şüphesiz ebedî bir önder için en iyi son ve en uygun akıbet olan şahadeti neden seçmedi?" şeklindeki masumane soruya cevap oluşturacak açıklamayı içeren bir tek kaynak yoktur.

Hâlbuki bu sırrın ortaya çıkarılması yolunda bir adım atabilseler ve bu soruya bir cevap verebilselerdi, bu, İmam Hasan'ın barışının asıl nedenini aydınlatmak için yeterli olur ve onun üzüntülerini, çektiği sıkıntı ve zorlukları saymak için ayrı bir çabaya ihtiyaç olmazdı.

Çünkü eleştirenlere göre, tüm bu zorluklar ve sıkıntılar, barışın tek çözüm yolu olduğuna ve başka çıkar yolun kalmadığına delil değildir. Dolayısıyla, "Neden İmam Hasan (a.s) kendisine en yakışan yolu yani, Allah yolunda şahadeti tercih etmedi?" sorusu, bu grup açısından cevapsız kalmıştır.

"Neden kardeşi İmam Hüseyin (a.s), benzer zorluk ve sıkıntılar karşısında şahadet yolunu seçti ve bu üstün seçim onu, zulüm karşıtı insanlık tarihinde ebedîleştirdi de, kendisi böyle bir tercih yapmadı?" sorusuna tatmin edici bir cevap bulamamışlardır kaynaklarda... İmam Hasan (a.s), kardeşi İmam Hüseyin'in (a.s) sonradan katettiği yolu neden daha önce katetmedi?

Ve hülâsa Hasan'ın (a.s) şahadeti seçmemesinin sebebi ne idi? Korku mu?? Şüphesiz hayır... Zira kardeşi Hüseyin'in, ondan daha yürekli, daha cesaretli, daha iyi kılıç kullanan, tehlike ve savaş meydanına atılma da daha fazla bir geçmişe sahip olan biri olduğunu söyleyemeyiz...

Onlar, bütün insanî meziyetlerde eşit iki kardeşti; ahlâkta, dinde, Allah ve inanç yolunda fedakârlıkta, savaş meydanındaki cesaret ve yiğitlikte, kısaca her mücadele meydanında Arapların en cesaretlisinin evlâtları olmakta...

Bu durumda onun korktuğundan söz edebilir miyiz?! Yoksa dünya hayatına düşkünlük mü?? Hâşâ, o ruhanî önder, o parlak geçmişiyle, dünya hayatını, Allah'ın kendisine vaat ettiği ahiret nimetlerine ve alçak dünyayı, gençlerinin efendisi olduğu cennete tercih edemezdi.

Esasında, yönetimin zirvesinden inmiş birisinin hayatı ne kadar mutlu olabilir ki?! Ayrıca cihat ve fedakârlık ruhuyla yetişmiş büyük insanların, dünyaya tamah edip göz dikeceğini söyleyebilir miyiz?!!

Ya da, Muaviye'yi yönetime lâyık gördüğü(!) için mi hükümeti ona teslim etti?! Hiç şüphe yok ki, Hasan gibi biri, Muaviye gibi birisini bu iş için uygun görmez. Muaviye hakkındaki sözleri bugün elimizde mevcuttur; bütün sözlerinde açıkça, onun zalim biri olduğunu, onunla savaşmanın vacip olduğunu belirtmiş ve bilâhare onun küfrüne hüküm vermiştir.

Biat günlerinde, Kûfe'den kendisine (Muaviye'ye) yazdığı bir mektubunda şu cümleler yer alıyor: "Zulmü bırak ve Müslümanların kanını akıtma! Allah'a andolsun, şimdikinden daha fazla kanın vebali boynunda olduğu hâlde, Allah'ın huzuruna çıkman, senin için hayırlı ve uygun değildir..."

Barıştan sonra kendisini kınayan dostlarından birine şöyle bir cevap yazdı: "Andolsun, eğer yeterince adamım olsaydı, gece gündüz demeden Muaviye'yle savaşırdım..." Tarihî Medain hutbesinde şunları söylüyor: "Allah'a andolsun, Şam halkı hakkında

verdiğimiz karardan pişmanlık ve şüphe duymuyoruz..." Daha önce naklettiğimiz, Ebu Said'e hitaben yaptığı konuşmada şu cümleler göze çarpar: "Beni, Muaviye ile barış yapmaya mecbur kılan durum, Hudeybiye'den döndükleri zaman, Allah'ın Resulü'nü, Benî Damure, Benî Eşca' ve Mekkelilerle barışa zorlayan durumla aynıydı. Onlar Tenzil'i (Kur'ân'ı) kabul etmediler, bunlar ise tevili (yorumunu)..."

Öyleyse, ne barışı "Muaviye'yi lâyık görmesi", ne savaşı terk etmesi "korktuğu" ve ne de şahadet yolunu tercih etmemesi "hayata bağlılığı" anlamında idi; bilâkis, onun barışı kabul ettiği şartlar ve ortam, barışın dışındaki alternatifleri içine almayacak kadar dar bir çerçeveye sahipti. İşte kendi konumuyla kardeşi Hüseyin'in durumu arasındaki farklılık ve kesişme noktası da budur.

Zira Hüseyin'in (a.s), döneminin kendine has durumu itibariyle iki çıkış yolu vardı: Şahadet ve barış. Doğaldır ki, halkın en üstünü, çözüm yollarının en iyisi ve uygun olanından vazgeçmez. Fakat İmam Hasan (a.s) öy-le bir ortama düşmüştü ki, şahadet yolu yüzüne kapanmış, karşısında tek bir yol (barış yolu) kalmış ve bunu kabul etmekten başka çaresi kalmamıştı.

Ben şahsen, bu konuya yürekten inanıyorum. "Şahadet yolu ona kapalıydı" sözü, ilginç gelebilir... Doğrusu, Allah rızası için, yaşama hakkından vazgeçen, kendisini Allah'a adamış bir insan için şehit olmak; korkusuzca, Allah yolunda ölmek için, ölümün peşinde savaş meydanına koşmak, dünyayı geride bırakıp, canını Allah'a adamak, bedenini kılıçlara lokma etmek, kanını oklara ve mızraklara içirmekten başka nedir ki?...

Ebedî ve gerçekten diri bir şehit konumuna geçmenin yolu bu değil midir? Böyle aydınlık kadere ve böyle bir halis yola kavuşmak için karşısında koskoca savaş meydanı duran bir mücahit nasıl olur da durur? İmam Hasan Meskin'de âdeta süslenmiş bir meydan ve hazır bir düşmanla karşı karşıyaydı! Niçin hemen oraya gitmedi?

Ve niçin, oraya gittiğini, düşmanla savaştığını veya sıkıntı ve zorluk anında kendisini ölümün kucağına attığını duymadık?? Şüphesiz eğer o, böyle bir girişimde bulunsa, yani, savaş meydanına adım atsa ve canını hiçe sayarak savaşsaydı, bütün halis Şiîleri de onun gibi can fedakârane savaşırlardı. Zira onlar, kendilerini ölüm girdaplarına bırakmak için, onun son işaretini beklemekteydiler...

Evet; işte burada, İmam Hasan'ın başından geçenler, Ehlibeyt'in yaşadığı bütün zorluklar arasında, kendisine has özelliğiyle belirginleşmektedir. Bu nokta, bu tarihî problemin bileşkesini oluşturan birçok şüphelerin ve eleştirilerin ortaya çıkmasına neden olmuş ve daha sonra boşboğazlık edenler, mantıksızca yaveler düzenler de zoru daha da zorlaştırmış ve gerçeğin zihinlerden biraz daha uzaklaşmasına ön ayak olmuşlardır.

Olayların gerçeğine uzak ve yabancı kalan bu mantıksız ve boş konuşmaların asıl amacı, kaçınılmaz sonucu, temelsiz ve asılsız yargıların oluşması ve bu yargıların, her şeyden daha çok, İmam Hasan'ın siyasetine bulaşması, böylece onun zayıf bir siyaset takip ettiğini göstermek ve kuşku duymadan düşüncesizce eleştiri oklarını ona yöneltmekti.

Biz, araştırdıktan sonra, bu iki görüşten (İmam Hasan'ın (a.s) seçimi mi, yoksa eleştirmenlerin sözleri mi) hangisinin doğruya daha yakın ve sağlıklı bir siyasete daha uygun olduğunu göstereceğiz.

Göreceğiz ki, Hz. Hasan'ın yüce şahsiyeti, şüpheler barındıracak gibi değildi ve o, eleştirmenlerin kolayca tenkit edebilecekleri bir önder hiç değildi.

Konunun özünün, problemin asıl noktasına ve eleştirilerin esas merkezine odaklandığı şu an, iyisi mi, olayı halletmeden önce, konunun düğümünü çözmek için, kilometre taşı işlevini görecek üç gerçeği aydınlatalım.

Bu üç gerçeğin aydınlanmasından sonra, ilk belirsizliğin ardından, konu kendiliğinden açıklığa kavuşacak, eleştiriler özür dilemeye, tenkitler övgüye dönüşecektir. Bu üç gerçek şunlardır:

1- Şahadetin manası.

2- Medain'deki son anlarında, İmam Hasan'ı kuşatan durumun içyüzünün resmedilmesi.

3- İmam Hasan'ın (a.s) hedeflerine karşı, Muaviye'nin yürürlüğe koyduğu plân ve programı.

Bu konu bizi, kitapta daha önce geçen incelemelerde işaret edilen bazı gerçeklere yeniden değinme mecburiyetinde bırakmaktadır. Bu tekrarın sebebi, toparlayıcılığına, geniş boyutluluğuna ve çok yönlülüğüne gösterdiğimiz ilgidir.


1- ALLAH YOLUNDA ŞAHADET


Yaşam kaynağı ve hayata yön verme anlamında şahadet; iyi ve övgüye değer bir sünneti, bir geleneği diriltmek veya kötü ve yergiyi hak eden bir sünneti, bir geleneği yok etmek yolunda, insanın canını feda etmesidir. Allah yolunda ve iyiliği müdafaa ya da kötülükle mücadele sahnesinde gerçekleşmeyen fedakârlıklar, hiçbir şekilde şahadet sayılamaz.

Örneğin: Eğer bir kâfir savaş meydanında, bir Müslümanı katlederse, o Müslüman şehittir. Yine eğer zulüm ehli (İslâm toplumunun düzen ve sükunetini bozan kimselerden) birisi kendini savunan bir Müslümanı öldürürse, o Müslüman da şehittir.

Ama eğer bir Müslüman, başka bir Müslümanı şahsî bir çekişme ve kavgada ya da doğru bir dinî düşünceyi savunmak maksadıyla katlederse, ölen kimse şehit olmadığı gibi, iftihara da mazhar değildir; zira, insanlık tarihinin şehide verdiği değer ve gösterdiği saygı, gerçekte onun insanların maslahatı uğrunda feda olan canının bedelidir.

Öyleyse, şahsî olaylar veya insanların maslahatlarına zıt fedakârlıklar, bu değer ve saygıya lâyık olamaz. Diğer bir tür ölüm şekli daha var ki, şahadet kavramından uzak ve bu şekilde akıtılan kanı diğer ölüm şekillerine nazaran daha pis ve değersizdir.

Bu da bir liderin takipçilerinin, yaptığı her işe ortak olanların, onun görüşlerini paylaşan kimselerin ve onun her yaptığında hak sahibi olanların, liderlerine baş kaldırıp onu öldürmeleridir. Her toplumda, millet adına milleti yöneten ya da herhangi bir yetkiye sahip olan bir kimsenin güç ve kudretinin kaynağı yine o millettir. Bu da, İslâm'da toplumsal güçlerin dayanağı olan bir temel ve esastır.

İslâm'ın ilk yıllarında Müslümanlardan birinin Ömer b. Hattab'a; "Eğer sende bir eğrilik (yanlışlık) görürsek, kılıçlarla düzeltiriz..." demesi de bu esasa dayanmaktadır. Böyle bir ölümü şahadet kavramından uzak ve apayrı bilmemizi şu açıdan değerlendirebiliriz ki, düzenli ve kalabalık bir topluluğun eşliğinde böyle bir kimsenin kanını dökmeye uzanan art niyetsiz ellerin, mazeret ve amelleri kendi haklarını ispat ettikleri için kamuoyu nezdinde, maktulünkinden daha geçerli ve mantıklıdır...

Ayrıca Kaffal Şafiî'nin dediği gibi; "Kendisini yönetime getiren ümmet şimdi ona hadd (kısas) cezası uyguluyor." Örneğin; İslâm tarihinin büyük ve güçlü üç şahsiyetinden üçüncüsü olan Osman, onun yaptığında hak sahibi olan ve kendisine başkaldıran adamları tarafından kılıçla öldürüldü ama, ne tarih ve ne sevenleri, onu gerçek manada şehit olarak, tarihe kaydetmeye muvaffak olamadılar.

Ama, hayattaki etkinliği, zihinleri kendisiyle meşgul edemeyecek kadar az olan, Ebuzer el-Gıfarî'nin azat ettiği Covn adındaki fakir siyahî köle, [Kerbelâ'da] Allah yolunda öldürüldüğü için, kelimenin tam manasıyla şehit sayılmakta ve tarih onu saygıyla anmaktadır.

Sonuç olarak şuraya varıyoruz: Şehit sayılmanın şartı veya şahadetin saygınlığının gereği, ölenin büyük şahsiyetlerden olması değildir. Aynı şekilde büyüklüğün gereği de, kişinin her ne şekilde ölürse ölsün şehit sayılacağı değildir. Şimdi bu konuyu bir kenara bırakıyor, ikinci konuya başlıyoruz. Ki yeri geldikçe bu konuyla ilgili olarak söylenenlerden istifade edeceğiz.


2-MEDAİN'İN ANORMAL DURUMUNA BİR BAKIŞ


Geçen konularda gördük ki, İmam Hasan ordusunun en seçkinleri, öncü birlik unvanıyla Meskin'e gönderilen askerlerdi. Medain'de ordusunu teşkil eden birlikler ise, cesaret ve iman bakımından ordunun en zayıfları, ihtilâfa, bölünmeye ve dağılmaya herkesten daha çok yatkın kimselerdi.

Ve yine gördük ki, İmam Hasan'ın Medain'e vardığı ilk günlerde ve diğer ordugâhlardan yardımcı birliklerin kendisine katılmasından önce, işin geleceği ve akıbeti konusunda tehlike sinyali verebilecek üç gelişmenin ayak sesleri duyuluyordu. Bu üç gelişmeden biri, Meskin'deki büyük ihanet haberiydi.

Diğeri, halkı kaçmaya teşvik eden, yalan ve kışkırtıcı "Meskin ordusunun ikinci komutanı Kays b. Sa'd öldürüldü" şayiasıydı. Üçüncüsü ise, İmam Hasan'a hıyanet eden Kûfelilerin ihanet belgeleri olan mektupları sunmak için, İmam'ın huzuruna gelen Şam heyetinin, İmam'ın karargâhından ayrılırken, herkesin bilmesi için; "Peygamber'in oğlu barışı kabul etti." şeklinde çıkardığı fitne idi.

Kitabın geçen bölümlerinde söylediğimiz gibi, İmam Hasan'ın (a.s) ordusunda, fitneci, çıkarına düşkün insanlar, Haricîlerden bir grup ve diğer birçok sütü bozuk insanlar mevcuttu ve bu kötü niyetli gruplar için, bu üç gelişmenin sonucu olan fitneden daha elverişli ve müsait bir ortam olamazdı. İmam Hasan, halkı toplayıp onlara hitaben, iyi düşünmeye, sebat ve direnişe teşvik etti ve Sıffin Savaşı'nın şanlı hatıralarına ve günlerine götürdü onları.

Yeri gelmişken, şimdiki görüş ayrılığı ve bölünmüşlükten duyduğu korku ve üzüntüyü de dile getirdi. Bu konuşmanın Hasan b. Ali açısından en büyük yararı şu oldu: Halktan, savaştan kaçındıkları itirafını açıkça almış oldu; onlara, Muaviye'nin önerisini (barış önerisi) kabul etme konusunda, kendileriyle meşveret ediyor izlenimini verdi; hitabesinin sonunda ise şöyle dedi: "Biliniz ki!

Muaviye bizi, haysiyet ve insaftan yoksun bir işe davet etmekte. Eğer ölmeye hazırsanız, sözünü kendisine yutturalım ve kılıçların gölgesinde onu Allah'ın mahkemesine çıkaralım. Ama eğer yaşamak fikrindeyseniz, önerisini kabul edelim de gönlünüz ferah olun?" Her taraftan sesler yükseldi: "...Mühlet, mühlet.!..

Barışı imzala!"[144] Yazar: İmam Hasan'ın barış olayı hakkında aktarılan iki rivayet var ki, "rivayet edenlerin çokluğu" itibariyle, "tarihin reddedilemez gerçeklerinden sayılmak" açısından diğer rivayetlerden üstün sayılırlar.

Bunlardan biri, halkın, İmam Hasan'ın sözlerini duyduktan sonra, her taraftan seslerini yükseltip, barışı imzalamayı istediklerine ilişkin yukarıdaki rivayet; diğeri de, barışı kabul edip imzalamaya itiraz amacıyla, halkın Medain'de İmam Hasan'a karşı ayaklanması ile ilgili rivayettir!! Şimdi acaba, bu iki zıt görüş ve inançtan hangisi, halkın gerçek görüş ve inancı idi... Allah bilir!!! Bu durumda, İmam Hasan'ın ordugâhındaki ihtilâf ve

bölünmüşlüğü açıkça müşahede etmek acaba mümkün değil mi? Ve acaba, o ordugâhta hüküm süren fitne ve kargaşa rahatlıkla anlaşılmıyor mu? Hem de öyle bir fitne ve kargaşa ki, ortaya çıkmasıyla hiçbir savaş meydanı düze girmez.

Diğer yandan, öyle bir halktan barış umuyorlardı ki, açıkta insanları barışa davet ediyor, gizlice ise savaş ateşini daha da körüklüyorlardı. Acaba, hem İmam'ın yanında olmak ve cihada davet etmek, hem de fitne ve kargaşayla birlikte olmak mümkün

olabilir miydi? Her hâlükârda bu, Medain ordusunun çeşitli renklerinden biriydi; askerlerin iki yüzlülüğünü gösteren bir alâmetti ve bu, ordunun kaderi üzerinde çeşitli unsurların pay sahibi olduğunun göstergelerinden biriydi.

Orduda ayaklananların dilinde yükselen; "İmam Hasan (a.s) kafirdir." (hâşâ) sözü de gösteriyor ki, bu isyan Haricîlerin tahriki ile gerçekleşmiş ve onların amacını yansıtmıştır.

Bu, Haricîlerin öfke ateşlerinin bir Müslümana veya Müslümanların liderlerinden birine karşı alevlendiği zaman, onun hakkında sarfettikleri zehir zemberek bir tabirdi.

Haricîlerin bu ateşi yakmak ya da alevlendirmekteki amacı (yani İmam Hasan'a küfür isnadında bulunmaları) kendi kahpece esas ve kurallarına göre, en büyük cinayete yeltenmek yani, Hasan b. Ali'nin (a.s) kanına girmek için bir nevi izin belgesi istemeleriydi. Nitekim onlardan biri, İmam'ın bacağına öyle bir darbe indirdi ki, kemiğe bile işledi.

Hatta İmam'ın cübbe ve seccadesini alacak kadar, hayasızca yağma olayı gösteriyor ki bu yağma, eski metin ve kaynaklarda ganimet talepler olarak adlandırılan, İmam'ın ordusundaki diğer bir grubun eliyle gerçekleşmiştir.

Ordugâhtaki fitne ve kargaşa çemberinin çok geniş ve genel olması da, bu işte fitne yanlılarının parmağı olduğunu ve hem Kûfe'de, hem de ana ordugâhlar ve kutsal cihat sahnesinde devamlı saflar arasında kendilerine yer bulan bu insanların, fitne ve bozgunculuğun öncülüğünü yaptıklarını ve isyanın genişlemesinde etkili olduklarını gösteriyor.

Evet, Medain'de durum bundan ibaretti... Söndürülmesi, İmam'ın samimî Şiîlerinin ve gerçek taraftarlarının gücünü aşan bir fitne ateşi alevlenmişti. Artık bu mümin azınlığın da vazifesini yapamayacak hâle getiren ani ve beklenmedik olaylar...

Direniş imkânlarını ortadan kaldıran gevşeklik ve sebatsızlık... Büyük ve mukaddes hedeflerin, yerini adî ve iğrenç hedeflere terk etmesi... Ve nihayet; "Eğer Muaviye ile savaşmanın faydası yoksa, neden Hasan'la savaşmayalım ve eğer savaş ganimetleri elde edemeyeceksek, neden dostlarımızın ve asker arkadaşlarımızın malını yağmalamayalım?!

Bunları da yapamazsak, o ordugâhın (Meskin ordugâhı) askerleri ve ileri gelenleri gibi, Muaviye'ye sığınıp ve bize doğru hareket etmesini neden yazmayalım"(!!!) şeklindeki ihanet dolu sözlerin yükseldiği bir ortam." Unutmadan söyleyelim ki: Bunlar, tarihin yazdıklarıdır...

Kim bilir buna benzer daha ne kadar olaylar yaşanmış da, ya tarihin unutkanlığına gelmiş veya unutulmak istenmiş ya da tarih sayfalarına dökmeye fırsat olmamıştır. Bunun dışında neler olup bittiğini ancak Allah bilir.

Şimdi gelin, İmam Hasan'ın yerine, Muaviye'yi böyle bir konumda farz edin! Böyle bir konum ve ordunun arasında... El-insaf! Acaba Muaviye o kurnazlık ve nüfuzu ile böyle bir zor çıkmazdan, İmam Hasan'dan daha iyi bir şekilde, aynı zamanda hedefini, idealini, plânını ve geleceğini garanti altına alarak kurtulabilir miydi? Şimdi de, İmam Hasan'a şahadet yolunu kapayan sebepleri daha iyi tanımak için bu tarihî seyrin acı ve zor merhalelerinden üçüncüsüne geçelim.


3-İMAM HASAN'IN (A.S) HEDEFLERİNE KARŞI MUAVİYE'NİN İZLEDİĞİ STRATEJİ


Osman'ın ölümüyle birlikte, Muaviye'nin valilik unvanı düşmüş oldu. Ondan sonra kendisine verilmesi gereken diğer bir lakap ve unvanın ya da İslâm geleneğinde hangi ve nasıl bir sorumluluğu üstlendiğini bilmiyoruz... Şu kadarını biliyoruz ki, iki yasal halife, yani İmam Ali ve İmam Hasan (her ikisine selâm olsun), onu vali olarak atamadılar.

Demek ki Muaviye, vali değildi. Ve yine biliyoruz ki, İslâm dini, aynı anda iki halifenin olmasına izin vermez. Öyleyse halife de olamazdı. Buna göre Muaviye, Osman zamanından sonra, kim ve ne idi?? Bilmiyoruz...

Evet, biliyoruz ki o, Şam valiliğinden azledildiği andan beri, iki hak halifeye sürekli baş kaldırdı, kılıç çekti. Ve yine biliyoruz ki, İslâm yasaları böyle bir girişimde bulunan kimselere özel bir lakap ve unvan vermiştir; zorba ve zalim...

Ama Muaviye'nin bu lakap ve unvanı kabullendiğinden emin değiliz... Onun, kendisi için, "zorbaların önderi"nden başka bir lakap ve makam tanıdığını düşünebiliyor musunuz?! Öyle görünüyor ki Muaviye, o cesur serkeşliğiyle, biraz olsun lakapsız yaşamaya ya da şeriatın kendisine bir lakap yakıştırmasına o kadar önem vermiyordu...

Kılıç zoruyla ve İslâmî kuralları hiçe sayarak, İslâm'ın rıza göstermediği şekliyle en büyük makam ve mevkileri elde etmek isteyen bir Muaviye için, kanunun ona bir lakap vermemesinin ya da veriyorsa, o lakabın "zorba" olmasının ne önemi var?!

O ki, daha sonraları Sa'd b. Ebi Vakkas'ın, kendisine "Padişah" dediğini, Müslim b. Ukbe'nin[145], Muğiyre b. Şu'be'nin[146] ve Amr b. As'ın[147] da "Halife" ve "Emir'ül-Müminin" dediklerini biliyoruz. Evet, serveti haddi aşan, kendi

deyimiyle; "Dünyada elde edemediğim hiçbir şey kalmadı." diyebilen birinin umurunda mı ki kanunlar, bu lakap ve unvanları ondan esirgesin ve kılıç zoruyla dinî kimlik ve unvanları elde etmenin caiz olmadığını belirtsin.

Yine halife lakabını, Peygamber'e çok benzeyen biri için öngörmesin de Peygamber'le arasındaki mesafe, iki ayrı din arasındaki mesafe kadar olan birine lâyık görsün?! Muaviye'nin, bu unvanları kendisi için veya herkesten daha iyi tanıdığı oğlu Yezid için gasbetmesinden sonra, bu unvanların, onu ne ölçüde dine bağlı kıldığını bilmiyoruz.

Aynı zamanda, insanın kendisini sorgulaması gereken konularda, onun, Allah katında kendisini sorgulamaya ne ölçüde ehemmiyet verdiğini, kesin bir şekilde bilmiyoruz. Ama onun, meseleleri halletmedeki becerisine bakarak, gerçekçi bir yaklaşımla hiçbir zaman kendisini sorgulamadığı;

makam hırsı ve yükseklerde uçması, itibarsız konumunu ve bozuk kişiliğini devamlı hatırlamasına engel olduğunu; bu lakap ve unvanları üzerinden atmakla ve bu zahirî debdebe ve görkemin altında, örümcek ağı kadar değeri olmayan bir gerçeği unutmamasına imkân vermediğini söyleyebiliriz.

Kabileci, vahşi ve serkeş duygular, onun düşüncelerini öylesine köreltmişti ki, Amr b. As'ın, halifeliğini onaylamasını ve Muğiyre b. Şu'be'nin, oğlu Yezid'i halifeliğe aday göstermesini, İslâm'ın açık hükümlerini görmezlikten gelmek için, kendisine âdeta bir izin belgesi olarak görüyordu.

Hâlbuki tarihin tanıklık ettiği gibi, her ikisinin de yaptığı alçakça işler (Amr b. As'ın, Muaviye'nin hilâfetini onaylaması ve Muğiyre'nin, Yezid'i halifeliğe aday göstermesi) Mısır ve Irak valiliklerinin karşılığından başka bir şey değildi. Bu ruh hâli ve bu tür işler, Ebu Süfyan'ın oğlundan uzak değildi. Çünkü o, ya gerçekten bir Emevî idi ya da soyunda

bir bozukluk olsa da, gerçek bir Emevî gibi görünmeye çalışan bir kişiydi.1 [148]Zaten, Ümeyye ve Haşimoğulları'nın ezelden beri süregelen rekabet ve savaşları herkesin bildiği bir olgudur.

Dolayısıyla Emevîlerin bu tepkisi doğaldı. Şöyle ki: Emevîlerin, yani hem cahiliye döneminde, hem İslâm'ın zuhurundan sonra, sürekli soylarıyla övünmeyi âdet edinen ve İslâm'ı ancak Mekke'nin fethedildiği gün, o da çaresizlik yüzünden kabul eden ve bu dini,

İslâm'ın öngördüğü gibi anlamayan bu topluluğun, geçmişten miras aldıkları eski kinlerini içlerinde saklamalarını ve atalarının yenilgisinin acı ve intikam yüklü hatıralarını unutmamaları gerekiyordu.

Muaviye, Mekke'nin fethinden sonra ve nübüvvetin parıltılı altın döneminde, (kendisinin de naklettiği gibi) azat edilmiş ayağı çıplak bir köle idi. Fakat Benî Ümeyye'nin onurunu kurtarmak ve iadei itibar için yeni bir siyaset uygulanarak Emevîlerden biri, halifeyi belirleme kuruluna üye yapılınca, artık Muaviye'nin de, halifenin amcası oğlu ve

Şam'ın güçlü valisi hüviyetiyle ortaya çıkmaması, artık kendisine taraftar toplamaması, askerleri, müşavirleri ve maiyetindekileri razı etmemesi, saraylar yapmaması,

perdedarlar ve muhafızlar tutmaması ve her vicdansız pis boğazın hırs ve iştahına cevap verebilecek, Şam ilinin hesapsız servetinden yararlanmaması için ne gibi bir engel ve sebep olabilir di ki??

Eğer Muaviye nübüvvet döneminde, ayak takımından ve sıradan biri olarak biliniyor idiyse ve kendisini ve kabilesini bu muhasaradan kurtaramıyor idiyse, kendisinin ve kabilesinin ipleri ele aldığı dönemde, neden geçmişteki hesapları temizlemesindi?

Ve niçin kendi öz benliğine dönüp de, düşmanın geriye kalanından, çocuklarından, kardeşlerinden ve dostlarından intikam almasındı? Bu gerçeklere binaen, Muaviye'nin, eline geçen ilk fırsatta, silâhlı kuvvetleriyle Hz. Ali ve İmam Hasan'a (her ikisine selâm olsun) dört nala saldıracağı ve aynı zamanda diğer bir meydanda (soğuk savaş meydanında) bu iki büyük insana karşı daha uzun vadeli, daha etkin ve İslâm için daha zararlı bir mücadeleye girişeceği kesinlikle bekleniyordu.

Uzun süren hükümeti döneminde, Muaviye'nin diplomatik atak ve girişimlerinden, onun, Ali mektebinin temel ve esasları aleyhine top yekun bir saldırıya geçtiği, diğer bir ifadeyle; Ali mektebi ve tertemiz soyunda tecelli

eden İslâm'ın gerçeği ve özü aleyhine plânlar çizdiği gerçeğine ulaşabiliriz. Onun, bu saldırılarla birkaç hedefi gözettiği kesindir:

1- Tek özgür topluluk olan Şia kesimini felce uğratıp, bunlara bağlı olanları yavaş yavaş yok etmek ve kenetlenmiş birliklerini kırmak.

2- Peygamber yakınlarına bağlı merkezler ve Şiîlikle tanınmış vilâyetlerde plânlı, maksatlı karışıklıklar çıkarmak ve sonra bu vilayetlerin himayesiz halkını, düzeni bozma ve ayaklanma gerekçesiyle bastırıp acı ve ibret verici bir şekilde cezalandırmak.

3- Peygamber soyunu İslâm dünyasından soyutlamak, halkı, onları unutmaya ve sövmeye zorlamak, onların her türlü nüfuz imkânını engellemek ve daha sonra onları, terör ve şüpheli ölümlerle yok etmek.

4- Sinir savaşı başlatmak. Bu alanda, Muaviye'nin zalim saldırıları o kadar yoğundu ki, tarihte sorgulanması uzun sürdüğü gibi, Allah katında hesabı da uzun sürecektir.

Konumuzun akışı içinde Muaviye'nin barışın şartlarına muhalefetini irdelediğimiz zaman, bu zulümlerden örnekler sunacağız. Muaviye'nin Ali'ye ve soyuna, fikirlerine, hedeflerine ve ideallerine düşmanlık yolunda dizginleri koparmasının en belirgin örneklerinden biri;

Ali ve soyuna lânet etmeyi, bu amelin (lânet etmenin) gereği olarak, Ehlibeyt'in hilâfet hakkını inkâr etmesi, onların fazileti hakkındaki hadislerin nakledilmesini engellemesi ve halkı, onları sevmediklerini açıklamaya zorlaması ve bunu kesin bir kanun hâlinde yaygınlaştırmasıdır.

Muaviye böyle yapmakla, Peygamber'in sahabesine lânet etmeyi başlatan ilk kişi olmuştur. Bu sabıkası

nedeniyle, hiçbir dindar mümin ona gıpta etmeyecektir! O, bu büyük bidat için kamuoyu oluşturma adına, kendi fikirleri ve ilkeleriyle bağdaşan, ama ilâhî esas ve ilkelere ters olan, plânlı ve şeytanî tedbirlere başvurdu. Toplumların ilginç özelliklerinden biri, halkın, her türlü propaganda dalgasından çok çabuk etkilenmesidir.

Özellikle bu propagandalar mal ve makam vaadiyle birlikte yapılıyorsa, etkilenme çok daha kolay olur. Şimdi elimizi vicdanımıza koyup söyleyelim! Halk, Muaviye'nin nesine aşık olmuştu da, onunla tek ses, tek vücut olmuşçasına Ali'ye, Hasan ve Hüseyin'e (onlara selâm olsun) lânet ediyordu?!

Ehlibeyt'te ne gibi eksiklikler görmüştü de, Muaviye'nin isteği doğrultusunda onlara dil uzatıyordu?! Belki de Muaviye halkı, İslâm'a davetin başlangıcında Resul-i Ekrem (s.a.a) ile savaşanların,

Allah'ın haramını helâl, helâlini haram sayanların, zinayı meşru ve sahih soyla bir kefeye koyanların, anlaşma ve yeminlerini çiğneyenlerin, ellerini İslâm büyüklerinin kanlarına bulayan canilerin, günahsız insanları diri diri mezara gömenlerin ve Cuma Namazı'nı çarşamba gününde kıldıranların,[149] Ali ve onun soyu olduğuna inandırmıştı!

Belki de halkı ikna etmenin zor olacağını düşünerek, halkı dünya malına tamahlandırma yolunu seçmiş veya bundan önce, tehdit ve korkutmayı yeğlemişti. Her ne şekilde olursa olsun, neticede hedefine ulaşmış ve "Halkın ona kayıtsız şartsız itaati öyle bir hadde ulaşmıştı ki, Ali'ye lânet okuma, onların arasında, çocukların onunla büyüyüp, yaşlıların onunla öldüğü sağlam bir sünnet hâline gelmişti."[150] Büyük bir ihtimalle bu bidate "sünnet" adını veren, Muaviye'nin

kendisi idi ve onun önderlik ve saltanatına kananlar, ona itaat ve baş eğmeye mahkum olanlar da, onun isteği ve arzusuyla bu ismi kabullenip, kendisinden sonra da bu uğursuz bidatı, Ömer b. Abdulaziz'in bu bidati kaldırıp yasaklamasına kadar sürdürdüler. Aşağıdaki tarihî metne dikkatinizi çekerim: "...Harran camisi hatibi hutbe okuyordu.

Hutbe sona erdiği zaman, alışılmışın dışında Ebu Turab'a (Hz. Ali'ye) sövüp dil uzatmamıştı. Aniden halk her taraftan bağırıp: 'Ah, sünnet, sünnet; sünneti terk ettin!' dediler." Sonraki dönemlerde, Muaviye'nin ihdas ettiği bu sünnet, ayrı bir anlam kazanarak ikinci kuşağa aktarılan bir temel, bir esas oldu. Başlangıçtaki siyasî bağlamı da unutulmaya bırakıldı.

Bu adamın kişilik ve ruh hâlinin uyumluluk ve tek düzeliğine sağ duyulu bir yaklaşım, bu konuda daha fazla örnek vermenin gerekmediği konusunda okuyucuyu ikna edecektir. Şimdi tüm bunlardan sonra, eğer İmam Hasan'la Muaviye arasındaki savaşta, zafer Muaviye'nin olsaydı ve İmam

Hasan öldürülseydi, Muaviye nasıl bir tutum sergileyecekti? Acaba tüm bu sabıkalarına rağmen, onun bu durumda ılımlı ve mutedil olabileceği, İmam Hasan'ın gerçek yakınları, dostları ve Şiîlerine, sabıkasına uygun bir tavır takınmayacağı ve onları darmadağın edip, zaferinden en iyi şekilde yararlanmayacağı söylenebilir mi?

Acaba Muaviye'nin, Peygamber'in oğluna gösterdiği apaçık düşmanlık ve yüce Peygamber'in en seçkin aile ferdine, utanç verici bir propaganda mücadelesiyle saldırması gerçeğinden hareketle onun bu durumda (yani İmam Hasan'ın öldürülmesi ve meydanın rakipsiz kalması durumunda) toplu bir soykırıma ve korkunç bir asimilasyon politikasına baş vurmayacağı, Ehlibeyt'in samimî taraftarlarına karşı katliamlar gerçekleştirmeyeceği sonucuna varabilir miyiz?

Hiç şüpheniz olmasın, Muaviye bu durumda, korkusuzca ve siyasî taktikler uygulayarak, dinî hiçbir engeli dikkate almaksızın, Ali'nin hilâfetinin başlangıcından, belki de dünyada Benî Haşim nurunun ilk tecellilerinin zuhur edip yayıldığı zamandan, hatta Emevîliğin, ikilik ve kırgınlıklar sebebiyle Şam'a kaydığı zamandan beri kendisini baskı altına alan ve huzurunu bozan kadim kininden dolayı İslâm'ın esas ve ilkelerini bir anda yok etmeye çalışırdı.

Muaviye, İmam Hasan'ı öldürdükten sonra, Şiîleri darmadağın etmek için başka plânlar çizemeyecek ve kandırılmış nesli ve alet ettiği kendi çağdaşlarını, bu plânlar sayesinde, yaptıkları işlere razı edemeyecek biri değildi. O, bu tür haylazlık ve hilelerle, Ali'ye lânet okumayı gelenek hâline getirmiş ve Osman'ın öldürülmesini Ali'nin üzerine yıkmayı başarabilmiş bir kimseydi. Şia'nın kökünü kazımanın da, bu cehennemî zincirin üçüncü halkası olmasını ne engelleyebilirdi? O, zaten bu tür hilelerin adamıydı.

Şam saraylarının etrafında fır dönen, satılık vicdanlar ve kalemler çoktu. Muaviye'nin yöntemlerini onaylamak için, Resulullah'ın (s.a.a) dilinden hadisler uydurmanın, Ali mektebinin esaslarını saldırıya maruz bırakmanın, fikirlerinin ve öğretilerinin yozlaştırılmasının ve daha sonra Âl-i Muhammed'in bulunmadığı bir muhitte, bu yozlaştırılmış gerçeklerin tümünden,

halkı gerçek İslâm'dan döndürmek için bir vesile oluşturmasının, İslâm'ı ilk bina edenlerin hakarete uğramasının, İslâm'ı ilk öğrenen ve bu mektebin öğretilerinin kaynağı olan kimselerin, İslâm düşmanları şeklinde tanıtılmasının ve bir müddet sonra da yavaş yavaş, Muaviye'nin fikrinden ilham alan ve onun maslahatı yolunda işleyen başka bir İslâm yaratmanın ne sakıncası olabilirdi!

Bu, İmam Hasan'ın da, dostlarına hitaben şu cümlesinde işaret ettiği tehlikenin ta kendisidir: "Benim ne yaptığımı bilmiyorsunuz. Allah'a andolsun, yaptığım iş (barış) Şiîlerim için, dünyadaki her şeyden daha değerli idi." Düşünce ve ideali ebedîleştirmekten başka, dünyada

olan her şeyden daha değerli olan hiçbir şey yoktur. Ve yine, İmam Muhammed Bâkır'a (a.s), İmam Hasan'ın barış yapmasının sebebi sorulduğu zaman, verdiği cevapta işaret ettiği ve "O, ne yaptığını daha iyi biliyordu. Eğer barışmasaydı, şüphesiz büyük bir olay meydana gelirdi." dediği gerçek buydu.


ARAŞTIRMANIN SONUÇLARI


Öyle sanıyoruz ki, bu araştırmanın üç aşaması, değerli okurları istenilen hedefe ulaştırmış ve bizim neticeye varmamızdan önce, eleştiri ortamı doğuran birçok meseleyi artık halletmiş ve çözümlemiştir. Şimdi, Hasan'a (a.s) şahadet yolunun kapalı olduğu şeklinde daha önce söylediğimiz bir sözü kanıtlamak ve onun şahadetten kaçmadığını;

bilâkis, şahadetin onun elinde olmadığını göstermek için diyoruz ki: Eğer İmam Hasan (a.s) Medain'de kendisini kuşatan zorlukları tertemiz kanını akıtarak halletmek, 60 bin kişilik Şam ordusunun açıkça benimsediği adaletsiz ve zalimce yöntemi kötülemek için, şahadeti vesile kılıp o değerli makama ulaşmak isteseydi, bunu başaramaz ve şehit olmak yerine, sıradan bir ölümle anılırdı.

Üstelik dostlarının bile, ismini bir "şehit" olarak tarihe geçirmeye güçleri yetmezdi. Bu Konunun Delili: Askerlerden bazısının düşmanca naralar atıp, silâh kullanmaları yüzünden, orduda oluşan şiddetli karışıklığı;

İmam Hasan'ı öldürmek üzere Muaviye ile anlaştıklarını gösteren Kûfe hainlerinin mektuplarını ve bilâhare İmam Hasan'ın kendisinin de, mektuplardan anladığı esef verici vaziyeti dikkate aldığımız zaman,

Medain'e hâkim olan durumun vahameti üzerindeki sır perdeleri kalkar... Bu esef verici duruma dikkatle bakan herkes, ordugâhın önde gelenleri arasında, çok sayıda taraftarı bulunan sinsi bir düşünce ve plânın olduğu ve buna binaen, İmam Hasan'ı korkunç bir cinayete kurban etmek ve bu plânı uygulamak

isteyenlerin fırsat kolladıkları gerçeğini bütün çıplaklığıyla görür. Ordugâhın düzeninin bozulması, askerleri korku ve endişenin kuşatması, Meskin'den tatsız haberlerin gelmesi, bilinçsiz ve aşağılık kitleler arasında yapay karışıklıkların ortaya çıkması, hainler için uygun fırsat doğurdu ve Haricîlerle Emevî gurubunun da bekledikleri, son ve kesin darbeyi indirme imkânını hazırladı...

Şunu da unutmayın ki, Muaviye de, İmam Hasan'a yazdığı ilk mektuplarında üstü kapalı olarak, böyle olayların vuku bulacağı tehdidinde bulunmuştu. Acaba, Muaviye'nin mektuplarındaki; "Öyle bir şekilde davran ki, ölümün aşağılık insanların elinden olmasın." ifadesi tehdit içermiyor mu?

Durum öylesine hassas ve karışık hâle gelmişti ki, ister savaş, ister barış, ister Meskin cephesine katılmak ve ister Kûfe'ye dönmek şeklinde olsun, İmam Hasan hangi kararı verirse versin, mutlaka şiddetli bir muhalefetle, daha sonra geniş kapsamlı bir başkaldırı ve itaatsizlikle, sonunda da silâhlı bir ayaklanmayla karşılaşıyordu. Bu da, gerçekleşmesi için Şam hazinelerini seferber eden Muaviye'nin yegane arzusu idi.

Böyle olunca da, artık bu azgın alev ancak İmam Hasan'ın temiz kanıyla söndürülebilecekti. Büyük ve akılsızca ayaklanmaların kötülük tanrısı böyledir: Acımasızca yargılar ve günahsız bir kurban ister... Birinin yüceliği ve şahsiyeti dahi, kurban edilmesine engel olmuyor...

Acaba, Medain geçidinde Hasan'a indirilen darbe, bu iddianın kanıtı değil mi? Ve acaba bu suikast, plânlı bir şekilde gerçekleşmedi mi? İmam Hasan o anda, o güvenilir yerde, ordugâhın gürültüsünden uzak, fitne ateşini söndürmek için gereken önlemleri alabilmek adına çadırından ayrılmış ve valilik makamına doğru yola koyulmuştu. Bu konuda tarihçiler şöyle yazar: "Yakınlarından bir grup, onu aralarına almış ve kimseyi ona yaklaştırmıyorlardı." Ve diğer bir tarihî metinde şöyle geçer: "Etrafındaki kimseler harekete geçmiş ve halkı ondan uzaklaştırıyorlardı."...

Neden halkı ondan uzaklaştırıyor ve kimseyi yaklaştırmıyorlardı? Acaba bütün bunlar, İmam Hasan'ın (a.s) can güvenliğinin olmadığını ve tehdit altında bulunduğunu kanıtlamıyor mu? Acaba bütün bunlardan, cihat adıyla ve Hasan'ı savunma sözünü vererek Kûfe'den ayrılan halkın, kısa bir süre sonra onun kanlı düşmanları şeklinde ortaya çıkacakları anlaşılmıyor mu?

caba valisi Sa'd b. Mesud'un yanına gitmesi; fitne dolu, hangi tehlikeleri beraberinde getireceği belli olmayan, büyük olaylara ve geniş çaplı ayaklanmalara gebe olan o ortamdan uzaklaşmaktan başka hangi amaca yönelik olabilirdi?

O, emri altındakilerin ve yakınlarının, çadırını yağmalamasını kendi gözleriyle görmüş, kendisini (o yüce makam sahibini) tekfir edip sövdüklerini kendi kulağıyla duymuş, daha önce hesaplanmış plânlarla kendisine eziyet ettiklerine ya da öldürmek istediklerine şahit olmuştu.

Düşmanlıklarının, kendisini görmeye bile tahammül edemeyecekleri bir dereceye vardığını, aralarında olduğu zaman, sırf tutumlarının bile, isyan ve başkaldırıya sebep olacağını hissetmişti. Bu yüzden, bu maceralar sahnesinden pek de uzak olmayan bir yere nakli mekân eyledi.

Ki bu intikalin kendisi (koşulların çare kabul edebilirliği durumunda) çare ve çözüm vesilelerinden biri olabilirdi. Şurası da açıktır ki, dünyada hiç kimse, İmam Hasan'ın

zaferine, onun kendisinden daha fazla ilgi göstermez ve önem vermezdi. Tıpkı hiç kimsenin bu yoldaki faaliyetinin ondan daha güçlü, heyecan ve isteğinin daha fazla ve gerektiğinde kendisini feda etme kararlılığının ondan daha ileri olamayacağı gibi. Yine açıktır ki, bugün bizim için kolaylıkla söz konusu olan çözüm yolları ve görüşler, onun açısından gizli ve bilinmez değildi.

Bizlerin aklına gelen tedbirler onun da aklına geliyordu. Onun yaşamının diğer aşamaları, hayatı boyunca - savaşta veya barışta, hükümet makamında (Kûfe) veya İmamet makamında (Medine)- bütün zorlukların üstesinden gelebilecek ve en iyi çözüm yollarını seçebilecek kadar tedbirli ve aydın görüşlü olduğunu gösteriyor. Şimdi vicdanın sesine kulak verelim: Böylesine buhranlı ve karışık bir ortamda, hayat veren ölüm, yani şahadet için en ufak bir ışığın olduğunu iddia edebilir miyiz?!

Kabul etmek gerekir ki, İmam Hasan (a.s) için o durum ve o konum, ebedî ve tesirsiz bir ölümden başka bir sonuç doğurmazdı. Ancak, bir sünneti diriltmek veya bir ümmeti kurtarmak için ölümü göze alan değerli ve büyük şahsiyetlerin böylesine etkisiz ve sonuçsuz bir ölümden kaçınmaları gerekir. İmam Hasan'ı, belâ ve sıkıntıların korkunç dalgaları arasında gösteren hüzün dolu sahnenin fotoğrafını seyretmek, o çok zor saatleri hatırlamak, o güçlü ve kararlı önderi seven biri için pek zor ve dayanılmazdır.

İnsan zihni, bir dizi normal ve olağan sebeplerin sonucu olan olayları (şahsî veya toplumsal düşmanlıklar ya da düşünce anlaşmazlıkları gibi) kolaylıkla canlandırabilir, içine sindirebilir ve birtakım sebeplere bağlayabilir.

Muaviye'nin İmam Hasan'la düşmanlığı, Ümeyyeoğulları'nın Haşimoğulları'yla düşmanlığı veya Haricîlerin Ali ve evlâtlarıyla olan ihtilâfı bu türdendir. Fakat, pis ve alçak insanî hırslardan başka hiçbir sebebi olmayan olaylar ve gelişmeler, insanın kendi zihninde, halkın sapıklık ve kural tanımazlığını çizip canlandırabildiği en üzüntü verici işlerdendir.

Hasan'ın (a.s) İmam (önder) olduğuna, dedesi Muhammed'in (s.a.a) peygamberliği kadar inanan, üstelik yıllarca onun ve babasının (Ali) varlığının gölgesinde yaşayan bir Şiînin, İmam ve velinimetinin hayatının en buhranlı ve zor dönemlerinde, üstelik Şiîlerin samimiyetine her zamankinden daha fazla muhtaç olduğu dönemde, en büyük ihaneti gerçekleştirmeyi aklından geçirebileceğini düşünebiliyor musunuz?!

Evet, bu imkânsız gibi görünen olay gerçekleşti!! İmam'ın beyaz, kale tipli küçük evde ikamet ettiği dönemde, hakkında tertiplenen alçakça entrika yani. Şimdi, İmam Hasan'ın (a.s), düşmanla cihat için askerlerini aralarından seçmek zorunda kaldığı neslin ahlâkî sapma ve çöküşünün ne derece şiddetli olduğuna bakın.

Bazen bir fert, yaratılıştan fazilet sahibi; bazen tek başına ve çevresinin etkisinden uzak, ahlâkî karakterlere sahip olur; ama bazen de aynı fert yaratılışında var olan zaaf ve gevşekliğin tesiri altında, genel bir eğilim ve hamaset ile karşı karşıya kaldığında, kişisel düşünce ve kimliğini bırakıp, toplumsal ruhu ve düşünceyi benimseyip, toplum gibi düşünür, hisseder ve onların doğrultusunda hareket eder...

Böyle bir fert bu durumda, kendi fıtrî asaleti ve anlayışı ile mücadele ve muhalefet etmektedir ve bu muhalefet genellikle fırtınanın dinmesinden, kavga, gürültü ve patırtının sona ermesinden az bir süre sonra, büyük bir pişmanlığa dönüşür. Medain'e öylesine buhranlı bir atmosfer hakimdi ki, bu atmosfer, ılımlı Şiîleri bile önüne katıp sürükledi.

Şiîlik, topluluk gururunu, hatta dinle ilgisi olmayan basit Araplık duygularını bile unutturdu. Eğer bu, İmam değilse, velinimet de mi değil? Yoksa, saygıyı hak eden yaralı bir insan da mı değil?

Bu, tarihin kaydettiği, ordudaki Şiîlerin davranışlarına ilişkin bir örnektir. "Haricîlerin", "Emevîlerin", "Şüphecilerin" ve "el-Hamrâ"nın durumunu da artık kendiniz tahmin edin. Tarihin kaydettiği bir örnek, genellikle ya tarih sayfalarından silinmiş veya tarihin kaydetmek istemediği diğer birçok örneklerin varlığına delâlet eder.

eselenin diğer bir boyutu da, yaptığı barışı tenkit eden Şiîlere İmam Hasan'ın verdiği cevaptan anlaşılmaktadır. Hasan onlara şu cevabı vermişti: "Muaviye ile barış yapmaktaki amacım, sizleri ölümden kurtarmaktan başka bir şey değildi."[151]

Bu anlamda daha birçok sözü vardır İmam'ın.Şimdi, bu gerçeği daha iyi kavramak için, okuyucuyu bu cümlenin anlamına tamamen inandıracak bir açıklama yapma gereğini duyuyoruz: İmam Hasan (a.s) ve Muaviye'nin mücadelesi gerçekte, iktidara gelmek için birbiriyle savaşan iki kişinin savaşı değildi. Bu mücadele, birbirleriyle ölüm kalım mücadelesine giren, yaşamak ve ebediyet uğruna birbirleriyle savaşan iki hayat tarzının ve iki düşünce sisteminin savaşıydı.


Dipnotlar

-----------------------------------------

[129]- Bihar'ul-Envar c.10, s.107'de İmam Hasan'ın sözleri olarak rivayet edilir.

[130]- Zemahşerî, İbn'ul-Bey', Taberanî, Yenabi'ul-Mevedde, elİsabe, c.2, s.12 ve başkaları.

[131]- Süleym b. Kays'ın kitabı. el-Mehasin-u ve'l-Mesavi, Beyhakî, s.49. Bu ikincisi, adı geçen hadisi şiire alan Himyerî'nin sözlerini de nakletmiştir:

[132]- el-İnabe, İbn-i Batta

[133]- Hilyet'ül-Evliyâ, Ebu Nuaym

[134]- el-İsabe, c.2, s.11

[135]- Hilyet'ül-Evliyâ

[136]- Bihar'ul-Envar, c.4, s.58

[137]- el-Menakıb;, Tirmizî'nin kitabı; el-Ensab, Sem'anî; el-Fedail, Ahmed

[138]- Gazalî, İhya-u Ulum'id-Din; Kut'ul-Kulub, Mekkî (Ebutalib)

[139]- Süleym b. Kays'ın kitabı, s.98

[140]- Ikd'ul-Ferid, c.1, s.194; Beyhakî, c.1, s.40; Buharî, Hatib (Bağdadî), Sem'anî, Harkuşî, Cenabizî, Hilyet'ül-Evliyâ'da Ebu Nuaym, Yenabi'ul-Mevedde, Muruc'uz-Zeheb vs.

[141]- Buharî, Müslim, el-İsabe, c.2, s.12

[142]- Burada hicrî 40 tarihinde Bizans İmparatoru'nun Şam sınırında bk: el-İsabe, c.2, s.12; Tarih-i İbn-i Kesir, c.8, s.14 vs. gerçekleştirdiği faaliyetlere işaret ediliyor.

[143]- bk: el-İsabe, c.2, s.12; Tarih-i İbn-i Kesir, c.8, s.14 vs.

[144]- İbn-i Haldun, İbn-i Esir, Meclisî ve diğerleri. Bu hitabenin ilk bölümü daha önceki bölümlerde geçti.

[145]- Medine halkının üç gün boyunca canını, malını ve

namusunu helâl sayan, hunharca cinayetlerin işlendiği "Hirre" olayının kahramanı ve Kâbe'yi mancınıklarla harabeye çeviren kişi... Ve yine Muaviye'nin, oğlu Yezid'in hükümetine ortam hazırladığı dönemde, bu hedefin ön hazırlıklarından biri olarak, oğlu Yezid'e tavsiyede bulunduğu ve şöyle dediği kimse: "İlerde Medine halkıyla sürtüşmen olacak.

Eğer böyle olursa, Müslim İbn-i Ukbe'yi bu iş için görevlendir (halkı bastırma görevi). Çünkü onun bana olan vefakârlığı ispatlanmıştır!" (Taberî, Beyhakî ve İbn-i Esir.)

[146]- Muğiyre b. Şu'be, Beyhakî'nin el-Mehasin-u ve'l-Mesavî'de

yazdığına göre, İslâm'da ilk rüşvet veren kişi ve kendisinden bahseden bütün tarihçilere göre, Ziyad'ın [Ziyad b. Ebih –babasının oğlu Ziyad-], Ebu Süfyan'ın oğlu tanınması olayında, (yani Ebu Süfyan'ın, Ziyad'ın annesiyle kurduğu gayrimeşru ilişkisinden peydahlanan Ziyad'ın Ebu Süfyan'ın oğlu tanınması hususunda) aracılık eden kimsedir.

İslâm'a aykırı olan bu girişim onun arabuluculuğunda, yol göstericiliğinde resmiyet kazanmıştı. Ve yine, Muaviye'den sonra hilâfet için Yezid'i namzet gösterme ve tanımak konusunda diğerlerinden hızlı davranan ve: "Muaviye'yi öyle bir maceraya sürükledim ki, Muhammed ümmeti için pek kalıcı olacak ve öyle bir düğüm ortaya attım ki, kısa zamanda çözülecek gibi değil." diyen zatın ta kendisidir.

Yine o kimsedir ki, Hassan b. Sabit onu hicvetmiş ve hakkında şu ünlü dizeleri yazmıştır: "Eğer pislik ve kirlilik somutlaşacak olsa / Sakif'in bu kölesi iğrenç yüzlü ve tek gözlü olur..."

[147]- Amr b. As; evet, o meşhur şeytan ruhlu adam ve hizmetçisi Verdan'ın deyimiyle, dünya ve ahiretin kalbinde saf tuttuğu ama dünyayı ahirete tercih eden ve Mısır valiliği karşılığında, Muaviye ile birlik olan kimse...

Ama ne satan kâr elde edebildi ve ne de alıcının haysiyeti ve şerefi kaldı! İbn-i Abdurabbih kendi rivayet zinciriyle, Hasan Basrî'den şöyle rivayet eder: "Muaviye, yönetimi ele almanın yolunun, Amr b. As'ın, kendisine boyun eğmesinden geçtiğini hissedince, ona işbirliği teklifinde bulundu. Amr şöyle dedi: 'Ne için arkanda olayım?

Senin tezgâhında izine dahi rastlamadığım ahiret için mi? Yoksa dünya için mi? Beni kendine ortak ettiğin takdirde yanında olurum.' Muaviye; 'Peki ortağım ol.' Amr; 'Öyleyse Mısır ve civarının yönetimini bana bıraktığına dair bir ferman yazman şartıyla bunu kabul ederim.' dedi. Muaviye kabul ederek, fermanın sonuna şunu ekledi:

'Ve Amr, emre itaat edeceği taahhüdünde bulunmuştur.' Amr; 'Bu durumun, şartı değiştirmeyeceğini de ekle.' dedi. Muaviye; 'Buna gerek yok.' dediğinde Amr; 'Hayır, yazman gerekir...!!' dedi." "98 yaşında ölen bu yaşlı sözde sahabe, o uzun ömrürün, böyle pis bir irtidada hedef olmasıra razı oldu ve utanmadan şu sözleri söylemekten kaçınmadı: Eğer Mısır'a hükümet etmek gibi bir amaç olmasaydı, kurtuluşu yeğlerdim Zira biliyorum ki Ali b. Ebu Talib hak üzeredir, bense hakka karşıyım!"

"Hayatının ilk başlardaki bölümü, İslâm'a ve Resul-i Ekrem'e zarar vermekle geçti. 'Mebit Gecesi' diye meşhur olan, İslâm Peygamberinin öldürülmesi plânında yer alan kişilerden biri ve 'Şüphesiz sana buğzeden yok mu, o dur nesli kesilen!' ayetinin [Kevser Sûresi], hakkında nazil olduğu kişidir. Sonraları, Osman'a karşı ayaklanma olayına katılanlardan biri oldu ve ancak olayın daha vahim olmasına sebep olduktan sonra Filistin'e gitti. (Nitekim, Osman'ın öldüğü haberini duyunca, kendisi de bu gerçeği itiraf etti.)

İşin sonunda da, onca rezaletle birlikte, Muaviye'ye katıldı." "Sıffin Savaşı'nda, tarihin tanık olduğu en iğrenç bir harekete tevessül ederek, kendisini mutlak ölümden kurtardı. Daha sonra, Müslümanların kandırılmasının timsali olan ve dinin temellerini sarsan, Kur'ân sayfalarının mızraklara takılması plânını hazırladı. Nitekim, ölüm döşeğinde oğluna şöyle dedi: 'Öyle işler yaptım ki,

Allah katında ne cevap vereceğimi bilemiyorum.' Daha sonra, biriktirdiği onca servetine bakıp şöyle dedi: 'Keşke bunlar (biriktirdiğim mal) hayvan pisliği olsaydı! Keşke 30 sene önce ölseydim! Muaviye'nin dünyasını kalkındırıp, kendi dinimi zayi ettim; dünyayı seçip ahiretten oldum, kör oldum, yolu kaybettim ve ecelim gelip çattı.' Kalan serveti, bağları ve tarlaları hariç 300 bin dinar altın ve 2 milyon dirhem gümüştü." "Resul-i Ekrem (s.a.a), o ve Muaviye hakkında şöyle buyuruyordu: 'Bu ikisi, hile ve aldatma dışında birlik olmazlar.'

Bu hadisi, Taberanî ve İbn-i Asakir rivayet etmişler." Ahmed b. Hanbel ve Ebu Ya'la kendi müsnetlerinde, Ebu Berze'den şöyle rivayet ederler: "Peygamberle birlikte idik, şarkı sesi duyduk. 'Bakın nedir bu?' diye buyurdu. Ben biraz ilerleyince, Muaviye ve Amr b. As'ı şarkı söylerken gördüm. Dönüp Peygamber'e haber verdim, o da şöyle buyurdu:

Allah'ım, bu ikisini fitneye duçar et! İlâhî, bu ikisini ateşe at!" İbn-i Hacer'in yazdığı Tathir'ul-Cinan kitabından şöyle nakledilir: "Amr ve Muğiyre bir gün minbere çıkıp, Hz. Ali (a.s) hakkında yakışıksız sözler sarf edip küfür ettiler.

Bazıları İmam Hasan'a; 'Sen de çıkıp onların cevabını ver.' dediler. İmam Hasan; 'Minbere çıkarım ama, şu ikisinin, doğru söylersem tasdik etme, yalan söylersem yalanlama taahhüdünde bulunması şartıyla.' İkisinin söz vermesinden sonra, İmam Hasan minbere çıkıp, Allah'a hamd ü senadan sonra şöyle dedi: 'Allah aşkına ey Amr ve ey Muğiyre! Allah Resulü'nün, öndekine (bineği çekene) ve biniciye lânet ettiği ve onlardan birinin Muaviye olduğunu biliyor musunuz?' (Şu olaya işaret ediliyor:

Bir gün Ebu Süfyan binek üstünde, oğlu Muaviye önde, diğer oğlu Utbe de arkada, yoldan geçiyorlardı. O sırada Allah Resulü'nün gözü onlar ilişince; 'Allah'ım, çekene de, sürene de, binene de, lânet et.' buyurdu.)

'Evet biliyoruz.' dediler." "Sonra dedi: 'Ey Muaviye ve ey Muğiyre! Resulullah'ın (s.a.a) Amr'a söylediği her kafiye karşısında lânet ettiğini duymadınız mı?' 'Evet duyduk.' dediler. Daha sonra; 'Ey Amr ve ey Muaviye! Peygamber'in, şu adamın (Muğiyre) kavmine ve yakınlarına lânet

ettiğine şahit olmadınız mı?' dedi. 'Evet, şahit olduk.' dediler. "Bunun üzerine İmam Hasan şöyle dedi: Öyleyse Allah'a bu nimetinden dolayı şükrediyorum ki, sizleri, Ali'den uzaklaşan ve nefret eden kimseler kıldı."

Bu Amr, o kimsedir ki, büyük sahabe "Ammar b. Yasir" (r.a) şu cümleleri, Sıffin Savaşı'nda onun hakkında sarf etmiştir: Allah ve Resulü'nü inkâr edip, düşmanlık yolunu seçen, Müslümanlara zulmeden, müşriklere yardım eden, Allah'ın dinini aziz ve Resulü'nü (s.a.a) muzaffer kıldığını görünce, isteyerek değil, korkudan Müslüman olan birini görmek istiyor musunuz?...

Allah'a yemin ederim ki, Resulullah'ın vefatından sonra, Müslümanlara düşmanlık, bozguncularla dostça geçinmekle tanınmıştır. Direnin ve onunla savaşın. Zira o, Allah'ın nurunu söndürmek gayesinde ve Allah düşmanlarının dostudur." (Taberî, İbn-i Ebi'l-Hadid, Mes'udî ve diğerleri)

[148]- Zemahşerî'nin Rebi'ul-Ebrar, İbn-i Saib'in el-Mesalib, Ebu'l- Ferec'in el-Eğani, İbn-i Seman'ın Mesalib-u Benî Ümeyye ve Cafer b. Muhammed el-Hemedanî'nin Behcet'ul-Müstefid adlı kitaplarına müracaat edilsin.

Açıklanan bu kitaplara başvurduktan sonra okurlar, Muaviye'yi, bu kitaplarda ad ve özellikleriyle tanıtılan dört babadan birine nispet etmekte serbesttirler. Müellif: Arapların ulusu da (Hz. Ali) Nehc'ül-Belâğa'da bu hususa işaret eder ve şöyle der: "Nesebi sahih ve açık olan biri, nesebi sahih olmayan, birinin soyuna yamanan kimse ibi değildir."

[149]- Daha geniş bilgi için Muruc'uz-Zeheb, c.2, s.72 ve daha önce, bu cinayetlerden bazısına değindiğimiz diğer kaynaklara, ya da daha sonra gelecek "Anlaşma Şartlarına Vefa" bölümünde hatırlatacağımız kaynaklara başvurulabilir.

[150]- Muruc'uz-Zeheb, c.2, s.72'deki şu açıklamayı hatırlatmakta fayda görüyoruz: "Ali (a.s) Sıffin Savaşı günlerinde, dostlarından bazısının Şam halkına küfür ettiklerini duyduğu zaman, onlara şöyle dedi:

"Ben, sizin ağzı bozuk ve küfürbaz olmanızdan hoşlanmam; en iyisi, onların yaptıklarını söylemek ve durumlarını açıklamaktır. Bu, en doğrusu ve özür dilemeye en yakın olanıdır.

Sövmek yerine şunu söyleyin: Allah'ım! Bizlere ve onlara boş yere kan akıtmayı nasip etme, aramızda barış kur, onları sapıklıktan kurtar ki hakkı tanısınlar ve batıla meyledenler karanlıktan dönsün..."

(Nehc'ül-Belâğa Şerhi, c.1, s.420-421) Bir gün Muaviye'nin elçisi İmam Hasan'ın (a.s) yanına gelip, taleplerini ilettikten sonra şöyle dedi: "Allah'tan istiyorum ki seni korusun ve bu kavmi helâk etsin."

İmam Hasan ona şöyle dedi: "Yavaş ol! Seni güvenilir bilen kimseye hıyanet etme. Beni, Resulullah'ın babamın ve anamın hatırı için sevmen senin için yeterli; ama bir toplumun, sana inanıp güvendiği hâlde, senin onlara düşmanlık edip bedduada bulunman, senin hainliğine yeterli bir sebeptir..." (el-Melâhim ve'l-Fiten, s.143, Necef baskısı)

[151]- Dineverî, s.303