İMAM HASAN'IN (A.S) BARIŞI
 


İmam Hasan bu temel esasa dayalı olarak, ruhanî ve manevî azametini yeryüzüne ve gökyüzüne nakşetmek için maddî egemenliğini yer küresinden silip attı.

Şu her zaman yeni ve eskimez ülkenin sınırlarına şöyle bir göz atın! Hak ile haktan başka her şey arasındaki sınırlardan ya da insaniyet sembolü ile sınır nedir bilmeyen benliğe tapma arasındaki sınırlardan başka bir şey görebilir misiniz? Arada bir tek sınır vardır, o da ölümünde ve hayatında Allah'ın sözlerinden başka bir şey ağzından dökülmeyen büyük imamı diğerlerinden ayıran bir sınırdır.

"Namazı kılın..."; "Zekâtı verin..."; "Sizden öncekilere farz kılındığı gibi, size de oruç farz kılındı..."; "Ona yol bulanların Kâbe'ye hac ziyaretinde bulunması Allah'ın insanlar üzerindeki hakkıdır...

Bu sınırın öte tarafında ise zorba bir egemenin maddeperestliği yer alıyor. Bu zorba adam insanlara açıkça şunu söylüyor: "Ben sizinle namaz kılmanız veya zekât vermeniz ya da hac ziyaretinde bulunmanız için savaşmadım. Size egemen olmak için sizinle savaştım.

Ve siz istemediğiniz hâlde Allah beni amacıma ulaştırdı..." Bu iki egemenlik alanı, bu iki hedef ve bu iki hayat tarzı arasındaki kesin ayrılıktan başka bir şey görebiliyor musunuz?! İnsanlar böyle bir hadiseyi, hüsran ve büyük bir zarar olarak görmeye alışmışlardı.

Çünkü bu hadiseye dünyanın dar maddî perspektifinden bakıyorlar. Fakat böyle bir perspektiften bakınca da büyük bir hüsrandan başka bir şeyle karşılaşmaları mümkün değildir.

Fakat salt hayır esasına dayalı bir karaktere sahip bu mutmain nefis, bu olayı hedeflerine ulaşmanın aracı olarak görüyordu. Ki bu hedefler iktidardan çok daha azizdiler ve bütün dünyadan daha değerliydiler. Aynı zamanda, insanlık tarihinin karanlıklarında çok önemli ve dikkat çekici bir vakıa, bir yıldız gibi parlıyordu.

Böylece İmam Hasan gerek cihadında, gerek sabrında ve gerekse fedakârlığında bütün insanlardan üstün olduğunu ortaya koydu. Zaten bu üç erdem diğer tüm erdemlerin anası konumundadır. Bir üçlü özelliği, ayrıca üçüncü bir üçlü karakter yapısı daha var ki, onun sahip olduğu bu erdemler onun büyüklüğünün ve üstünlüğünün somut göstergeleridirler: Birincisi, o imamdı.

Onu sevmek ve ona dost olmak farzdı. O, Peygamber'in evlâdıydı. İkincisi, dostlarından, düşmanlarından ve karısından darbe yemişti. Evet, söylediğimiz gibi o, kendine özgü cihat yöntemiyle, o azametli sabrıyla ve eşine az rastlanır fedakârlığıyla bütün insanlardan daha üstündü.

Hiç kimsenin tartışma konusu yapmayacağı kadar kesin bir şekilde belirginleşen İmam Hasan'ın bu kendine özgü hasletlerinin daha iyi anlaşılması için bunları birer birer ele alıp açıklamayı gerekli görüyoruz:


İMAM HASAN'IN CİHADI


Onun cihadı gerçekten dikkat çekiciydi. Aynı zamanda en acı, en elem verici cihattı. En geniş alanlara yayılmış ve en uzun süreli acıları barındıran bir cihat örneğiydi.

Allah yolunda cihat etti, ama tek cephede değil. Birçok cephede... Düşmanla cephelerde karşılaştı.

Bazen asker sürdü cihat meydanına, bazen düşmanın sebep olduğu fitneyi bastırmakla uğraştı. Düşmanın şeytanlıklarını boşa çıkarmakla meşgul oldu.

Bazen kendi adamlarıyla ve askerleriyle mücadele etmek durumunda kaldı. Onları ıslâh etmek için çeşitli yollar denedi. Bu uğurda nice acılar çekti. Ama sonunda başarılı da olamadı. Nefisle mücadeleye atıldı. Kişisel eğilim ve isteklerini

kontrol etti. Beşerî temayüllerinin azmasına izin vermedi, nefsin egemenliğini alaşağı etti.

İnsanlık tarihi boyunca gelip geçmiş önderlerden böylesine güçlü bir iradeyle kişisel arzu ve temayüllerini kontrol eden bir başkasını bulamıyoruz. Hasan mücadelesinin çeşitli evrelerinde bu egemenliği görkemli bir şekilde sağlamıştı.

O samimî Şiîlerin, taraftarların oluşturduğu cepheye karşı da mücadele etmek durumunda kalmıştı. Şöyle ki bunlar azarlama nitelikli sorular sorarlardı. Bazen cüret gösterip eleştirirlerdi.

Neden barış yaptığını sorup onu kınamak gibi bir eğilim gösterirlerdi. Onların bu davranışlarına soğukkanlılıkla tahammül etti. Melek karakterli oluşunu sergileyen bir davranışla bir masum imamın büyüklüğünü gözler önüne serdi. Onlarla yüz yüze geldi; yani öfkesini yuttu, sabır gösterdi ve sakin tabiatıyla, tatlı bir dille, gönüllerini almak maksadıyla onlarla konuştu.

Her birinin azarlamasını ve eleştirisini en açık ve en doğru bir şekilde cevaplandırdı, hedeflerini açıkladı. Muhatabın eleştirilerinde kullandığı hasmane üslûbu bir anda ortadan kaldırırdı.

Bu yüzden muhatap bir anda kendini son derece sağlam bir kanıtın, büyük bir hedefin, köklü bir görüşün karşısında bulurdu. İmam'ının bu üstün pozisyonunu seyrederken peygamberlerin konumunu hatırlardı. İmam'ın sözlerini semavî bir vahiy ve ilham gibi algılardı... Zaten öyle değil miydi? Şimdi bu tarz soru cevaplardan birini örnek olarak dinleyelim:

– Ey Resulullah'ın oğlu! Neden Muaviye ile barış

yaptın, niçin saldırmazlık anlaşması imzaladın? Sen ki, hakkın senin yanında ve onun da sapık bir zalim

olduğunu biliyorsun?

– Ey Ebu Said! Ben babamdan sonra Allah'ın

hücceti ve insanların imamı değil miyim?

– Öylesin!

– Resulullah (s.a.a) benim ve kardeşim hakkında,

"Hasan ve Hüseyin kıyam etseler de, otursalar da

imamdırlar." buyurmadı mı?

– Evet, buyurdu.

– Bu da gösteriyor ki, ben her durumda imamım;

kıyam da etsem, otursam da. Ey Ebu Said! Beni Muaviye ile barış yapmaya iten etmen, Hz.

Peygamber'i (s.a.a) Damureoğulları ile, Eşca'oğulları ile ve Hudeybiye'den dönerken Mekkeliler ile barış yapmaya iten etkenin aynısıdır. Peygamber'in anlaştığı kimseler tenzili (inen vahyi) inkâr eden kimselerdi.

Bunlar ise tevili (vahyin pratik uygulamasını) inkâr eden kimselerdir. Ey Ebu Said! Eğer ben Allah tarafından belirlenmiş bir önder ve imam isem, savaş veya barışla ilgili olarak belirttiğim bir görüşü batıl sayamazsınız;

bu görüşlerin hikmeti sizin için açık olmasa da. Duymadınız mı, Hızır gemiyi delerken, çocuğu öldürürken ve duvarı yaparken, Musa onun bu davranışlarından dolayı öfkelenmişti. Çünkü Musa bu davranışların hikmetini algılayamıyordu. Sonra Hızır Musa'ya gerçeği

açıklayınca, Musa anladı ve bu davranışlarına razı oldu. Ben de öyleyim. Şu anda bana kızıyorsunuz. Çünkü yaptığım işin hikmetini kavramıyorsunuz.

Eğer ben bu işi yapmasaydım, bir tek Şiîmiz dahi yeryüzünde canlı kalmazdı, hepsini öldürürlerdi.

Müellif: Bu cihattan, bir diğer cihat doğdu. Bir diğer gruba, yani Emevîlere karşı yürütülen bir cihattı bu. (Az sonra bu cihattan söz edeceğiz.) Toplam beş mücadele cephesi açılmıştı İmam Hasan'ın karşısında.

O mübarek ömrünü bu cephelerde geçirdi. Tükenmek bilmeyen bir güç ve akıllara durgunluk veren bir enerjiyle mücadele ediyordu. Bu mücadelenin verdiği meşakkate ve rahatsızlığa tahammül etti. Hasan'ın (a.s) savaşmadığı bir cephe kalmadı.

O iktidar ve hükümetten vazgeçtiği hâlde, İslâm'ın kalıcılığını sağlamak, Müslümanları refaha ve huzura kavuşturmak, müminleri kılıçtan korumak için mücadele veriyordu. Aslında o, Allah yolunda canını hiçe sayan bir kimse portresini çiziyordu. Bu mücadelesinin karşılığı da öbür cihanın nimetleriydi. Bu amaçla canını ortaya koymuştu.


İMAM HASAN'IN SABRI


Onun sabrı, cihadının bir yansımasıydı ki, bütün savaş meydanlarında ve bütün cephelerde sığındığı bir kale konumundaydı. O, zamandan, zamane insanından öylesine yoksunluklar, ihanetler, kalleşlikler, ağırdan almalar, sözden caymalar, töhmetler, düşmanlardan sövgüler ve dostlardan azarlar gördü ki...

bütün bunlara tahammül etti. Tarihin kaydettiği liderler arasında -hatırlayabildiğimiz kadarıylaonun gibisine rastlamıyoruz. O bunca elverişsiz koşullara, dağların dayanamayacağı

zorluklara karşı tahammül gösterdi, sabretti. Her taraftan kendisini kuşatan olumsuz koşullara karşı hikmetle, olgunlukla, deneyimle direndi, daima amacına doğru

ilerledi. Hiçbir zaman öfkenin tutsağı ve duyguların esiri olmadı. Hadiseler karşısında kendisini kaybetmedi. Zorluklar karşısında kararsızlık sergilemedi. Kur'ân bayrağını yükseltmekten, İslâm davetini seslendirmekten başka hiçbir etken onu yerinden oynatamadı. Bu meziyetlerin ve bu hasletlerin sahibi, Peygamber'in

(s.a.a) torunu Hasan'dı. Allah'ın kendisini yaratırken öz yaratılışına yerleştirdiği tüm hakikatiyle gözler önündeydi. İnatçı bir cahilden ya da insafsız bir düşmandan başka hiç kimse İmam Hasan'ın bu niteliklerinde, bu hasletlerinde bir kusur bulamazdı. Onun nitelikleri kendi zamanında en üstün niteliklerdi. Cömertliği ve keremi darbımesel olmuştu.

Tatlı dilli, hazır cevap biriydi. Güçlü bir mantığa ve heybete sahipti. Yumuşaklığını, aklını ve dirayetini, bırakın dostlarını, düşmanları dahi itiraf ederdi. Şimdi Muaviye'nin ona ilişkin övgülerini dinleyin.

Ne zaman Muaviye'nin meclisinde Hasan'la ilgili bir tartışma çıksa, sonunda onun üstünlüğünü vurgulayan bir söz söylerdi. Bazen de böyle bir mevzu olmadan dahi Hasan'dan övgüyle söz ettiği olurdu. Bir keresinde İmam Hasan'ın sözlerinin tatlılığını şu şekilde övmüştü:

"Hasan kadar hiç kimsenin, konuştuğunda konuşmasını sürdürmesini istememişimdir."1

Bir keresinde onun meclisinde Hasan'dan söz edilince şöyle demişti: " Onlar öyle kimselerdirler ki, konuşma onlara ilham edilmiştir."

İmam Hasan'ın heybeti ve hoşsohbeti ile ilgili olarak şöyle demişti: "Allah'a yemin ederim ki, onu devamlı, yanımda olmayışından mutsuz ve beni azarlamasından da

korktuğum hâlde gördüm." Şöyle demişti bir keresinde: "Allah'a yemin ederim ki, onu yanımda oturmuş hâlde gördüğümde, onun durumundan ve ayıplarımı ortaya dökmesinden korkarım." Muaviye İmam Hasan'ı övücü mahiyette şu şiiri söylemişti:

"Hasan öyle birinin oğludur ki, her nereye gidiyorduysa ölüm de adım adım onu izlerdi.

Aslan yavrusu da aslan gibi olur. Hasan da babası gibidir. Şayet onun ağır başlılığını ve dirayetini ölçmek mümkün olsaydı, Yezbil ve Sebir gibidir, denebilirdi."

Evet, bunları söyleyen Hasan'ın bir numaralı düşmanı Muaviye'dir. Mervan b. Hakem de İmam Hasan hakkında şöyle demiştir: "Ağır başlılığı dağlara eşittir." Bu iki düşmanın övücü sözleri İmam Hasan'ın halkın nezdindeki yüksek makamının somut kanıtlarıdır.


En azından bu iki düşmanın realiteye teslim oluşlarının göstergesidir. Aksi takdirde bunu, adı geçen iki kişinin İmam Hasan'la ilgili olarak devreye soktukları tehlikeli plânın üzerini örten bir perde gibi değerlendirmek gerekir.

Buraya kadar sunduğumuz örnekler ve başka kitaplarda anlatılan olaylar son derece önemlidirler. Ki bunlar barıştan sonra İmam Hasan'ın Şam'da bulunduğu sırada ve Muaviye'nin Medine'ye yaptığı seyahatlerde İmam Hasanla

karşılaştığı zamanlarda gerçekleşmişlerdir. Muaviye geniş katılımlı meclisler düzenler ve yakın dostlarını bu toplantılara davet ederdi. Bunların tamamı tıpkı kendisi gibi, Peygamber'in (s.a.a) Ehlibeytini kendi nüfuzlarının ve halk nazarında sempati toplamalarının engeli gibi görürlerdi. Bu gibi meclislere katılan kişilerin çoğu bu anlayışa sahiptiler.

Amr b. As, Utbe b. Ebu Süfyan, Amr b. Osman, Muğiyre b. Şu'be, Velid b. Ukbe, Mervan b. Hakem, Abdullah b. Zübeyr ve Ziyad b. Ebih gibi adamlar bu toplantıların müdavimleriydiler. Bazen bunlardan sadece bir kaçını çağırırdı.

Bazen başkalarını da onlarla birlikte toplantılara davet ederdi. Sonra Hasan b. Ali'yi bu meclise çağırırdı. Ardından bu çetenin ileri gelenleri ard arda büyük bir öfke ve nefretle İmam Hasan'a karşı mümkün olabilecek her şeyle övünmeye kalkarlardı. Söylenmedik söz bırakmazlardı.

Böylece içlerindeki hıncı dışarıya dökmüş oluyorlardı. Neticede meclis bir anda İmam Hasan'a karşı mücadele verilen bir sahneye dönüşürdü. İmam Hasan (a.s) Abdullah b. Cafer'in deyimiyle; "Boyun eğmez sert bir kaya, okların hedefi olmaktan uzak ve ...üstündü." Gönlü o kadar temiz ve o kadar erdemli biriydi ki bu tür alçaklıklara tenezzül etmez, böylesine seviyesiz konuşmalara girmezdi. Kendini daima böylesine düşük seviyeli konuşmaların dışında tutardı.

Ama onların seviyesine inmese de onlara cevap vermekten de geri durmazdı ve şöyle derdi: "Allah'a yemin ederim ki, eğer Ümeyyeoğulları, benim kendilerine cevap veremediğimi düşünmeleri olmasaydı, onlara cevap vermezdim." Onlara güçlü bir mantıkla, inatlarını kıracak tutarlılıkta

bir konuşmayla cevap verirdi. Cevap verirdi ve dik başlılıklarını derhal teslimiyete, boyun eğişe ve eğilmeye dönüştürürdü. Bazı cevaplarında peygamberlikten miras kalan hikmeti de konuştururdu.

Uçsuz bucaksız bilgi deryasından devşirdiği hazır cevaplılığı ve ferasetiyle onları sustururdu. Yumuşak konuşurdu ve bu yumuşaklığıyla onları kendisinin ve babasının hakkını teslim etmek durumunda bırakırdı. Sonra sözlerini sürdürürdü.

Öyle şeyler söylerdi ki, onların yakışıksız sözlerini ve sövgülerini -onlar gibi yalana ve yakışıksız sözlere, sövgülere tevessül etmeden- derhal etkisiz hâle getirirdi. Kendisini eleştirenlerin sözlerine teker teker cevap verirdi.

Onların kendileri için övünç kaynağı olarak söz konusu ettikleri soy sop ve özelliklerin üzerinde durur ve bizzat onları hedef alırdı. Hiç kuşkusuz bu gibi meselelerde bir insanın hem kendisinin, hem de geçmişinin üstünlüğünün kaynağı olan övünçlerini bizzat hedef almak ve eleştirmek en etkili yöntemdir. Bu gibi toplantıların sonunda Hasan muzaffer ve güçlü olarak belirginleşir, diğerleri ise zayıf ve yenik olarak ayrılırlardı. Hepsinden en çok zayıflık ve yenilgi hissine kapılan kişi ise, onların lideri Muaviye olurdu.

Ki hepsinin içinde en büyük maddî güç ve iktidar onun elindeydi. Kardeşlerinin ve amcazadelerinin her tartışmadan yenik çıkmalarını, ellerinin ve ayaklarının birbirine dolaştığını, perişan bir hâlde meydandan çıktıklarını görmek ona çok ağır gelirdi. Böyle durumlarda onlara döner ve şöyle derdi: "Gördünüz mü! Ne dediysem dinlemediniz!

Sonunda öyle sözler dinlediniz ki dünyayı sizin gözünüzde kararttı ve toplantınızın tadını kaçırttı." Ya da şöyle derdi: "Ben size demiştim! O -yani Hasan- sizin tartışarak baş edeceğiniz biri değildir." Bazen Mervan b. Hakem'e döner ve şöyle derdi: "Bu adamla karşı karşıya gelmekten her ne kadar seni nehyettiysem, dinlemedin ve aslında sana bir faydası olmayan şeyi yapmaya kalkıştın.

Kendine dikkat et! Çünkü ne senin baban onun babasına denktir, ne de sen onun dengisin! Sen avare ve kovulmuş bir çobanın oğlusun; o ise Allah resulünün oğludur. Ne yazık ki bazı cahiller kendi mezarlarını kendi elleriyle kazarlar ve kendi ayaklarıyla ölümün peşinden giderler." Kınayan ve hakaret amaçlı bir ifade tarzıyla Amr b. As'a şöyle derdi: "Babası -Emir'ül-Müminin (a.s)- sana hücum etmişti de canını avret yerlerini açarak kurtarabilmiştin.

Bundan dolayı mı ondan çekiniyorsun!" Ya da şöyle derdi: "Deryayla savaşmaya kalkışma, boğulursun. Dağla boy ölçüşme, nefesin kesilir. Bir köşede otur ki, sonunda özür dilemek zorunda kalmayasın." Zübeyr'in oğlu, o zamanlar Muaviye'nin adamları ve nedimleri arasında yer alıyordu. Bir gün İmam Hasan'la söz kavgasına girmekten pişmanlık duymuş ve özür dileyerek İmam Hasan'a şöyle demişti: "Beni bağışla, ey Ebu Muhammed! Bu adam (Muaviye'yi işaret ederek) seninle kavga etmeye beni teşvik etti.

O aramıza nifak tohumlarını ekmek istemektedir. Eğer ben cahillik ettiysem, sen neden kısa kesmiyorsun! Siz öyle bir ailesiniz ki, görmezlikten gelmek, hataları hoş görmek sizin karakterinizdir." Muaviye onun İmam Hasan karşısında özür dileyen, âciz ve mağlup bir pozisyona düşen biri olarak durmasına tahammül edemediği için ona şöyle demişti: "Doğrusu o gönlümü senin elinden rahatlattı ve senin can damarını hedef aldı.

Onun elinde kartalın pençesine düşmüş bir keklik gibiydin. Seninle istediği gibi oynuyordu. Bir daha birine karşı övündüğünü görmeyeyim!" Bir keresinde Amr b. As, Mervan ve Ziyad b. Sümeyye bir tarafta, Hasan (a.s) da bir tarafta tartışıyorlardı.

Toplantının sonunda Muaviye şunları söyledi: "Amr güzel konuştu, fakat mantığı tutarsızdı. Mervan da ne konuştuysa, yenildi." Sonra Ziyad'a döndü ve şöyle dedi: "Sen niye konuya girdin ki! Kartalın pençesine düşmüş bir keklik gibi seni esir aldı." Amr b. As ona şu cevabı verdi:

"Bizim arkamızdan ok atan sen değil miydin!" Muaviye şu karşılığı verdi: "Şu hâlde ben de cahillikte sizin ortağınızım! Babası Allah'ın Peygamber'i, geçmiş ve gelecek nesillerin efendisi, annesi dünya kadınlarının önderi Fatıma-ı Zehra olan birine karşı neyle övünülebilir!" Sonra Amr'a döndü ve şöyle dedi: "Allah'a yemin ederim ki, eğer Şam halkı bu konuşmayı duyarsa, rezil oluruz."

Amr kurnazlıkla şunları söyledi: "Evet o seni bıraktı. Fakat Mervan ve Ziyad'ı en alttaki değirmen taşı gibi sıkıştırdı ve çiğnedi." Ziyad pervasızca söyledi: "Evet, söylediğiniz gibidir. Fakat ne pahasına olursa olsun bizimle onun arasına nifak atmak isteyen de Muaviye'dir." Gördüğünüz gibi, Ziyad da, Zübeyr'in oğlu da bu tartışma ve kavgaların Muaviye'nin tertibiyle gerçekleştiğine tanıklık etmektedirler.

Onun maksadı fitne çıkarmaktı. Nitekim İmam Hasan da onlara verdiği cevaplar da Muaviye'nin bu maksadına işaret etmiştir. Söylendiğine göre, Abdullah b. Abbas, İmam Hasan'la yalnız kaldığında onun iki kaşının arasını öptü ve dedi ki: "Kurban olayım sana, ey amca oğlu! Allah'a yemin ederim ki, bilgi deryan daima dalgalanmaktadır. Şunların üzerine nasıl da hücum ettin ve ...

oğullarından intikamımı aldın." Bu tartışmalarda yapılan konuşmalar edebî zarafet ve sanat değeri itibariyle Arap edebiyat mirasının aslını oluşturacak parlaklıktadır. Bir kere bu konuşmaların söz konusu kişiler tarafından yapıldığı açıktır. Ayrıca konuşmaların düzenleniş biçimi, o dönemin edebî tartışmalarının en parlak örneklerinden birini oluşturmaktadır.

Ama bizi bu bölümün akışı içinde söz konusu konuşmaları bütünüyle aktarmaktan alıkoyan şey, Emevîlerin yalancılıklarını, gerçeğe aykırılıklarını ve iğrenç sövgülerini en ileri boyutlara kadar vardırmış olmalarıdır.

Neticede düşmanlarını aşağılayalım derken kendilerini rezil etmiş olmalarıdır. Bu tartışmalarda yapılan konuşmaların metnini sunmaktan kaçındık; bir gerçeği aktarmaktan da kendimizi alamadık. Ki bu da şu anda üzerinde durduğumuz "İmam Hasan'ın Sabrı" konusuyla da bağlantılıdır. Çünkü Hasan'ın karşısında yer alan grubun iğrenç davranışlarını, buna karşılık İmam Hasan'ın (a.s) akıllara durgunluk veren sabrını ve olağanüstü tahammül gücünü gözler önüne sermektedir.

Evet Muaviye'nin bu tartışmalar bağlamında sergilediği husumet ve düşmanlık diğer cephelerde sergilediği husumet ve düşmanlıkla aynı türdendi. Bunda en ufak bir kuşkumuz yoktur ki, bu toplantılar önceden plânlanmış ve hesaplanmıştı.

Bu tür toplantıların gerisinde özel bir siyasî amaç vardı. Bu bakımdan bu toplantıları, Muaviye'nin İmam Hasan ve taraftarlarına karşı savaşım verdiği bir diğer savaş alanı olarak değerlendirmek mümkündür. Sıcak savaşın ardından soğuk savaş yürütüyordu. Bu savaş başka alanlarda da sürüyordu. Bu alanların bazısına ilerideki bölümlerde değineceğiz.


İMAM HASAN'IN FEDAKÂRLIĞI


İmam Hasan'ın fedakârlığının en büyük ve en somut göstergesi, düşüncesini ve akidesini egemenliğe ve iktidara tercih etmesiydi. İktidara tam anlamıyla ve yasal olarak sahipken bunu değerleri uğruna feda ede bilen bir kimsenin bu fedakârlığı, aynı amaç uğruna canını feda eden kimsenin fedakârlığından daha dikkat çekicidir ve kişinin büyük bir ruha sahip olduğunu daha açık bir biçimde kanıtlayan bir olgudur. Akide ve ilâhî amaç uğruna ileri görüşe ve yüksek bir ruhi seciyeye sahip olmak,

Hasan b. Ali'nin en belirgin niteliklerinden biriydi. Kesintisiz cihadında her zaman göze çarpan ve her zaman dikkat çeken bir nitelikti bu. Bu iki fedakârlık türü -canını feda etme ve yasal yetki ve hakkı varken iktidardan fedakârlık etme- arasındaki fark şudur:

İktidar hakkından fedakârlık etmek daha çok acı verir, uzun zaman insanın sıkıntı çekmesine neden olur ve bunun insanın kişiliği üzerindeki olumsuz etkisi daha yıpratıcıdır. Tarihin her döneminde hükümdarların ve padişahların yüreğindeki iktidar aşkı, kesinlikle can aşkından daha derin olmuştur, nerede kaldı düşünce ve inanç aşkı... Nice insanlar tanırız ki, canlarını iktidar ve saltanatlarına feda etmişlerdir,

hem de birkaç günlük bir iktidar için. Çok ender insanlar hariç, canını saltanat tahtına tercih eden kimseyi tanımıyoruz. Tarihte saltanat kurbanlarının acı veren ve insanı derinden yaralayan manzaralarını gözlemlemek mümkündür. Padişahlar taçlarını ve tahtlarını korumak için yoğun mücadeleler vermişlerdir. Önce başkalarını feda etmişler, ardından yapacak bir şey olmadığını görünce de canlarını bu uğurda vermişlerdir. Okuyucuların dikkatini bir hususa çekmek istiyoruz ki,

canları için taçlarını ve tahtlarını feda eden insanların azlığına karşılık, taçları ve tahtları için canlarını feda eden insanların çokluğu, bize insanların bu iki fedakârlık hakkında, manevî açıdan ne ölçüde farklı yaklaşımları olduğunu gösterir.


Bundan dolayıdır ki, bunun gibi ender meydana gelen davranışların, yani iktidar ve saltanatı feda etme şeklindeki adımların insanların daha çok dikkatini çektiğini, bu gibi konular hakkında daha çok konuştuklarını, daha çok söylenti yaydıklarını ve daha geniş bir ilgi yönelttiklerini görüyoruz.

Yine bundan dolayıdır ki, değişik görüşlerin ortaya konulması, farklı yorumların gerçekleştirilmesi ve değişik felsefî yaklaşımların tezahür etmesi genellikle bu gibi olaylarla ilgili olarak gerçekleştiğini gözlemliyoruz.

Tarihte vaki değildir ki, bir hükümdar tahtından ve iktidarından insin de bunun hakkında insanlar arasında bu konuyla ilgili farklı görüşler ortaya çıkmasın. Bazıları onu doğru bulurken, bazıları onu yanlış görmesin.

Bazıları böyle bir davranışı mazur görmezken, diğer bazıları bununla ilgili olarak herhangi bir kusur bulmasın. Kısacası bir cephe, yanında yer alırken, bir başka cephe karşısında yer almasın...

Böyle bir şey vaki değildir. Evet sadece Hasan b. Ali hariç.... Yalnızca o... Hâkimiyet ve iktidarından vazgeçince, iktidar makamından inince, bütün dünyevî imkânlarını akidesi ve hedefi uğruna feda edince, hiçbir insan onun iyi niyetinden, ihlâsından ve maslahat peşinde oluşundan kuşku duymadı. Fedakârlığının büyüklüğünden şüphelenmedi.

Nitekim o seneye "cemaat yılı" adı verildi. Çünkü herkes onu onayladı ve pratikte onun görüşünü kabul etti. İşte tarihte büyüklüğünün, Müslümanların gönlündeki erişilmez makamının işareti, manevî gücünün ve ruhunun...

büyüklüğünün kanıtı budur. Bu öyle bir kudrettir ki, saltanat elbisesini çıkarmak bu kudrete halel getirmez. Bir grup, bu fedakârlık onu silâhlı mücadele meydanından uzaklaştırmıştır diye ondan şikâyetçi olmuşlardır. Hatta bu şekilde ondan şikâyetçi olanlar arasında onun büyük taraftarları arasında yer alan kimseler de vardır.

Ancak bu insanlar arasında bir tek kişi dahi, onun bu davranışının dinî gerekçelerden kaynaklandığından, İslâm ümmetinin çıkarını gözetmek ve Müslümanların kanını korumaktan ileri geldiğinden,

İslâmî amaçları gerçekleştirmeye yönelik olduğundan en küçük bir kuşku duymamıştır. İleriki bölümlerde göreceğiz ki, kusur arayanların yönelttikleri eleştiri ve itirazların hiçbiri insafa dayanmamaktadır. Evet, onun problemin üstesinden gelmek için seçtiği yol, bu bağlamda başvurulacak tek yoldu.

O koşullarda başka yol da yoktu. İmam Hasan psikolojik açıdan en çok acı veren, dinî açıdan en üstün, tarihî açıdan en nadir ve insanların geleneği açısından en değerli fedakârlığı yapması hasebiyle hiçbir şekilde kuşkunun veya herhangi bir suçlamanın hedefi olmamıştır.

Fedakârlık türleri arasında kendisi için en ağır ve başkaları için en faydalı ve Allah'a da en yakın olanı seçen bir kimsenin yaptığından kuşku duymak, onu herhangi bir şeyle suçlamak mümkün olabilir mi? Kaldı ki kendisi herkesin kabul ettiği gibi,

Kur'ân'ın açık nassıyla hata ve ithamlardan beri kılınmıştır! Dünyanın Hasan üzerinde bir etkisinin olması ne mümkün! Dünya hırsının onun iradesinin üzerinde etki bırakması düşünülebilir mi?

Düşünülebilir mi ki Hasan ilâhî rahmet ve lütfe kavuşmayı ertelesin, babasının ve dedesinin yanında kendisini bekleyen şerefli ve saygın makam için çaba sarf etmesin?! Hasan b. Ali gibi bir adam o kadar zayıf ve korkak mıdır ki öldürülmekten korksun?! Sırf canını korumak için iktidar ve egemenlikten vazgeçsin...?

Zayıflık ve korkaklık gibi nitelikler Hasan b. Ali'ye nasıl atfedilebilir ki?! Allah'ın aslanı ve Peygamber'in yiğit aslanı babasından dolayı mı? Yoksa iki dedesi Resulullah ve Mekke'nin önderi Ebu Talip'ten dolayı mı?

Amcaları şehitlerin önderleri Hamza ve Cafer'den dolayı mı? Yoksa şehitlerin serveri kardeşinden dolayı mı? Ya da savaş meydanlarında sergilediği göz alıcı yiğitliklerden dolayı mı?... Örneğin Osman'ın kuşatma altında tutulduğu günden, Basra Savaşı'nın olduğu günden, Müzlem-i Sabat vakıasından dolayı mı?

O düşmanlarının; "Nereye giderse ölüm de onu adım adım izler." Dedikleri aslan değil midir? Bir insanın erdemliliğinin ve üstünlüğünün en büyük kanıtı düşmanların itirafıdır.

Aslında İmam Hasan'ın inancı uğruna iktidarı feda etmesi, cesaretinin ve yiğitliğinin en somut kanıtlarından biridir. Böyleyken nasıl olur da onun hayatında, ölüm korkusu ve yaşama tamahı belirtileri bulabiliriz? İmam Hasan açısından tek kıstas ve tek ölçü, yüksek fikirleri ve idealleriydi. Hiçbir şey bunlarla mukayese edilemezdi.

O egemenlik ve iktidarını fikirlerine ve ideallerine feda etmesi gerektiğine inanıyordu. Ancak bu büyük fedakârlık sayesinde, bu dünyada rezil olmaktan, öbür dünyada ise ateşe atılmaktan korkmayan kimselerin hain ve düşman ellerinden bu büyük değeri koruyabilirdi.

Hayatı hiçe sayan bir tavırla, en küçük bir değişiklik ve sapma yaşamadan bu stratejiyi eksiksiz bir şekilde uyguladı ve değerleri, idealleri korudu. O yaşayarak hedeflerini korumak uğruna, acı bir hayatı göze aldı.

Bu öyle bir acıydı ki, ölümün acısı bunun yanında çok hafif kalırdı. O bütün varlığını başkalarının çıkarlarının aracı olarak kullanmaya razı oldu. Ama kendisi bundan en küçük bir maddî yarar görmedi. Yalnızca eşine az rastlanır ıslâhatçıların ve tarihte ender rastlanan büyük önderlerin nail olduğu bir makamı, başkalarının iyiliğini, ıslâhını temin etmeyi,

topluma sahih düşüncelerin egemen olmasını sağlamayı, bütün benliğini bu amaca vermeyi ilke edindi. Birçok insan, fikirlerinin ve ideallerinin yaşaması için büyük hizmetler verir.

Bu amaç için ağır musibetlere ve dayanılmaz belâlara tahammül eder. Fakat bu gibi insanlar arasında, türlü türlü belâlara tahammül etme, ömrünün en son anına kadar yakasını bırakmayan ve sürekli peşinde olan acılara katlanma bakımından Hasan b. Ali'nin ayaklarının düzeyine dahi ulaşacak bir tek kişi yoktur.

Dolayısıyla o her açıdan mükemmel bir örnek ve sembol bir şahsiyet, büyük bir ıslâhatçıdır. Fikir ve idealler uğruna en acı ve en ağır bir hayata katlanma hususunda dünya ıslâhatçılarına ders vermiştir. Bu aşamanın ileriki safhalarında da her zaman züht ile hareket etmiş, bu dünyanın nimetlerine değer vermemiş, bu hususta da en ileri mertebeye sahip olmuş bir kimse portresini çizmiştir.

Dolayısıyla, bu dünyadan el etek çekmişliği, hayata karşı takındığı o olağanüstü sabrı, egemenlik ve iktidarı feda etmesinin her biri Allah yolunda cihat etmesinin unsurları, fikir ve inancı ebedî kılmada başarılı olmasının vasıtaları ve kişiliğinin ebedîleşmesinin araçlarıdır.


BARIŞIN GÖRÜNÜMÜ


Şu ana kadar, ikna edici bir kanıt olarak, İmam Hasan'ın (a.s) takındığı tavrın gerisindeki sırrı ortaya çıkaran, barışın görünümünü daha açık bir şekilde belirginleşmesini sağlayan ve onun şahadeti tercih etmeyişinin sebebinin analizini yapan sözlere yer vermedik. Hâlbuki bu konu çeşitli eleştirilere maruz kalan İmam

Hasan'ın (a.s) yaptığı barışın en hassas noktasını teşkil etmektedir. Şu ana kadar işlediğimiz çeşitli konulardan hiçbiri, bu anlamda ilgiyi, alâka ve araştırmayı hak etmiyor. Çünkü evvela bu konu, kendiliğinden bir öneme sahiptir. İkincisi bu belirsizlik, İmam Hasan'ın on üç asırdır çözülemeyen sırrını oluşturmaktadır.

Şimdi, bu konunun yönelik olduğu hedefe ulaşmak için gerekli araçların kullanılması noktasında sıkıntı çekmemek için önce, meşhur tarihçilerin bu konudaki sözlerine yer verip, sonra, barışın yapıldığı ortamı ayrıntılı bir şekilde inceleyip sonucu alarak konuyu bitireceğiz.

1- Yakubî Tarihi:


"Muaviye, adamlarını gizlice İmam Hasan'ın (a.s) ordusuna göndererek, Kays b. Sa'd'ın Muaviye ile barış anlaşması yaptığı ve kendisine katıldığı söylentisini çıkardı.

Öbür taraftan da Übeydullah b. Abbas'ın kaçışından sonra, Kays b. Sa'-d'ın komutasına geçen orduya, başka adamlar göndererek, İmam'ın barışı kabul ettiğini ve kendisine olumlu cevap verdiğini yaydı." "Ayrıca, Muğiyre b. Şu'be, Abdullah b.

Kuriz ve Abdurrahman b. Ümm'ül-Hakem'i, o sırada Medain'deki karargâhında bulunan İmam Hasan'ın (a.s) huzuruna gönderdi. Onlar İmam Hasan'ın (a.s) huzurundan ayrılıp dışarı çıktıkları zaman, halkın duyacağı şekilde kendi aralarında şöyle konuştular: 'Allah, Peygamber'in oğlunun eliyle kan dökülmesini önleyip fitne ateşini söndürdü ve o, barışı kabul etti.' Ordu bu sözleri duyunca sarsıldı ve kimse bu sözlerin doğruluğundan şüpheye düşmedi.

İşte bu yüzden askerler İmam Hasan'a (a.s) karşı ayaklanıp çadırını yağmaladılar. İmam atına binip Müzlem-i Sabat'a doğru yola koyuldu; o sırada pusuda bekleyen Cerrah b. Sinan el-Esedî bir ok atarak onu bacağından yaraladı.

İmam (a.s) da Cerrah'ın sakalından tutup başını öyle bir çevirdi ki boynu kırıldı. İmam Hasan'ı (a.s) Medain'e götürdüler; çok kan kaybetmiş, yarası ağırlaşmıştı. Halk da etrafından ayrılmış, onu yalnız bırakmıştı.

Muaviye Irak'a gidip yönetimi ele aldı, o sırada İmam Hasan (a.s) ağır hasta idi, direnecek gücünün kalmadığını, adamlarının, etrafından ayrılıp kendisini yalnız bıraktığını gördüğü için, Muaviye ile barışı kabul etti…"

2- Taberî Tarihi:


"Halk, İmam Hasan'ın (a.s) hilâfetini kabul ettikten sonra, İmam halkı Kûfe'den çıkarıp Medain'e getirdi ve Kays b. Sa'd'ı 12 bin kişilik öncü birliğin başında önceden

gönderdi. Muaviye de Şamlılarla hareket edip Meskin bölgesine vardı. İmam'ın Medain'de bulunduğu sırada, ordusunun arasından birisi yüksek sesle şöyle bağırdı: 'Kays b. Sa'd öldürüldü!!! Kaçın!..'

Bunu duyan insanlar kaçmaya başladılar ve İmam'ın çadırını yağmaladılar. Hatta ayaklarının altına serdiği bir halı parçası için onunla yaka paça oldular. İmam (a.s) karargâhından ayrılıp, Medain şehrinde bulunan beyaz, etrafı duvarla çevrili küçük bir eve yerleşti." "Muhtar b. Ebu Übeyde, Medain'in temsilcisi olan amcası Sa'd b. Mes'ud'a şöyle dedi: 'Servet ve şeref istiyor musun?'

O da; 'Nerde ve nasıl?' deyince, Muhtar; 'Hasan'ı yakalayıp Muaviye'ye teslim ederek bunu elde edebilirsin.' dedi. Sa'd ise; 'Allah'ın lâneti sana olsun! Demek, Allah'ın Resulü'nün kızının oğlu ile savaşacak ve elini ayağını bağlayıp teslim edeceğim ha! Ne namert biriymişsin sen!!!' cevabını verdi." "İmam Hasan (a.s) durumunun elverişsizliğini görünce, barış istemek için Muaviye'ye adam gönderdi. Muaviye de, Abdullah b.

Amir ve Abdurrahman b. Semure b. Habib b. Abdu Şems'i, Medain'de bulunan İmam Hasan'a (a.s) gönderdi. Onlar da İmam'ın önerilerini kabul edip barış anlaşması yaptılar."

3- İbn-i Esir (el-Kâmil) Tarihi:


"Hasan (a.s) Medain'e vardığında, ordunun safları arasında biri şöyle seslendi: 'Ey Millet! Kays b. Sa'd öldürüldü, kaçın!..' Halk bu sözü duyunca kaçmaya ve İmam'ın her şeyini yağmalamaya başladı..." (Bundan sonra, daha önce Taberî'den naklettiğimiz sözleri o da aktarıyor ve) ardından şunları söylüyor: "...Bazıları Hasan'ın, işi Muaviye'ye bırakmasının sebebini şöyle açıklarlar: Muaviye, hilâfetin teslim edilmesi hususunda (evet, aynen böyle geçer)

İmam Hasan'la (a.s) yazışmalarda bulunuyordu, işte o dönemde İmam Hasan (a.s) halka bir hutbe irat etti. Hutbesinde, Allah'a hamd-ü senadan sonra şöyle buyurdu: "Allah'a andolsun ki bizim, Şam halkı ile aramızda geçen davamızda bir şüphe ve pişmanlığımız olmamıştır;

lâkin biz onlarla birlik, beraberlik ve sabrımızın yardımıyla savaşıyorduk. Şimdi ise birlik, beraberliğin yerini düşmanlıklar, sabrın yerini de sabırsızlık ve karmaşa ortamı almıştır.

Sizler Sıffin Savaşı'na giderken dininizi dünyanıza tercih etmiştiniz; fakat şimdi, dünyanızı dininizin önüne geçirmektesiniz. Şu anda sizler iki maktul arasında bulunmaktasınız: Kendisine ağladığınız Sıffin ve intikamını almak istediğiniz

Nehrevan. Maktulün geride kalanları ahdinde durmayan namertlerdir ve ağlayanlar ise bozgunculuk peşindeler. Biliniz ki, Muaviye bizi, haysiyet ve insaftan yoksun bir işe davet etmekte.

Eğer ölmeye hazırsanız, sözünü kendisine yutturalım ve kılıçların gölgesinde onu Allah'ın mahkemesine çıkaralım. Ama eğer yaşamak fikrindeyseniz, önerisini kabul edelim de gönlünüz ferah olsun..." "Halk her taraftan bağırmaya başladı: Mühlet, mühlet... Barışı kabul et!..."

4- İbn-i Ebi'l-Hadid'in Nehc'ül-Belâğa Şerhi:


Müellif Medainî'den naklederek şunları söyler: "İmam Hasan (a.s), Abdullah b. Abbas'la (aynen böyle geçiyor) birlikte Kays b. Sa'd b. Übade'yi, öncü birlik olarak

12 bin kişilik ordunun başında Şam'a gönderip, kendisi de Medain'e gitmek üzere Kûfe'den ayrıldı. Sabat bölgesinde kendisini yaralayıp her şeyini yağma ettiler ve İmam yaralı hâlde Medain'e vardı.

Muaviye bu haberi öğrenip her tarafa yayınca, güya Hasan'ın ashabı olan ve Abdullah b. Abbas'ın birliğinde bulunan çoğu eşraf ve tanınmış ailelere mensup kimseler, Muaviye'ye katıldılar. Abdullah b. Abbas bu durumu Hasan'a (a.s) yazınca; Hasan, halkı kınayan ve azarlayan eleştirel bir konuşma yaptı: "Babama o kadar muhalefet ettiniz ki, istemediği hâlde, hakemlik olayına boyun eğmek zorunda kaldı.

Bu olaydan sonra sizi Şamlılarla savaşa çağırdı, yine kabul etmediniz ve öylece Allah'ın rahmetine kavuştu. Daha sonra dostumla dost, düşmanımla düşman olma şartıyla, bana biat ettiniz. Şimdi duyuyorum da, ileri gelenleriniz Muaviye'ye sığınmış ve onunla anlaşmışlardır.

Bu kadarı, sizlerin gerçek yüzünü görmem için yeterli, beni hayatımdan bezdirmeyin." "Sonunda, Abdullah b. Haris b. Nevfel b. Haris b.

Abdulmuttalib'i, -ki annesi Ebu Süfyan'ın kızı Hind'di- Allah'ın kitabına ve Peygamber'in sünnetine göre amel etmek ve kendisinden sonra kimse için biat almamak koşuluyla, barış istemek üzere Muaviye'ye gönderdi."

5- Şeyh Müfid'in el-İrşad Kitabı:


"...Kabile reislerinden bir grup Muaviye'ye itaat ettiklerini ve emrine girmeye hazır olduklarını belirten bir mektubu gizlice göndererek, onu kendilerine doğru (Irak'a)

hareket etmeye teşvik ettiler; ordusu yaklaştığı zaman da, Hasan'ı kendisine teslim edeceklerini veya bir suikastla öldüreceklerini kesin bir ifadeyle belirttiler.

Hasan (a.s) bu olaydan haberdar oldu ve tam bu sırada Kays b. Sa'd'dan İmam'a bir mektup ulaştı. Çünkü bu olaydan önce İmam, Kûfe'den ayrılıp, Muaviye ile savaşarak onu Irak'tan geri püskürtmesi için, Übeydullah b. Abbas'ı komutan olarak göndermişti, yanına da Kays b. Sa'd'ı vermiş ve '

Eğer sana bir şey olursa, Kays b. Sa'd komutandır.' demişti. Kays'dan gelen mektupta ise şöyle deniyordu: Meskin yakınlarında bulunan 'Cenubiyye' adlı bir köyde, Muaviye'ye yakın bir yere konakladık." "Muaviye, Übeydullah b. Abbas'a haber gönderip, kendi ordusuna katılmasını istedi ve karşılığında yarısı peşin, yarısı da Kûfe'ye gireceği zaman ödenmek üzere bir milyon dirhem ödül vaadinde bulundu. Übeydullah gece, yakınlarıyla Muaviye'nin ordusuna katıldı.

Halk sabah uyandığında kendilerini komutansız ve Kays b. Sa'd'ın kendilerine namaz kıldırdığını, idareyi ele aldığını gördüler." "Bu mektubun ulaşmasıyla, İmam Hasan'ın (a.s), halkın namertlik ve vefasızlığına olan inancı daha da arttı. Açıkça kendisine küfür damgası vuran, canını, malını mubah sayan hakemlik olayı taraftarlarının (Havaric/Haricîler) kirli niyetleri aşikâr olmuştu.

Artık İmam'ın, kendisi ve babasının bir avuç has Şiî'sinden başka güveneceği kimse yoktu. Has adamlarının sayısı ise, Şam ordusunun karşısında direnecek kadar değildi.

O sırada, Muaviye mektupla kendisine barış önerisinde bulunup, İmam'ın adamlarının, kendisine yazdıkları ve kendisinin kanını dökmek ya da teslim etmek vaadinde bulunduklarını belirten mektupları da gönderdi." "Ayrıca Muaviye bu barış anlaşmasında, tümü İmam Hasan lehine olan ve eğer uyulmuş olsaydı büyük maslahatlar taşıyan birçok şartı da kabul ediyordu.

İmam Hasan'ın (a.s) tüm bunlara rağmen gönlü rahat etmedi ve Muaviye'nin bu şartları kandırmaca ve hileyle kabullendiğini anladı. Ama onun isteğini, yani, savaşı terk edip barış anlaşmasını imzalamaktan başka çaresi de yoktu. Zira İmam'ın yanındaymış gibi görünenler kıt görüşlü, fesat çıkaran, ahdini bozan kimselerdi. Bir kısmı da bu saydıklarımızın dışında İmam'ın kanını mubah biliyor ve düşmana teslim etmeyi tasarlıyordu. Amcası oğlu Übeydullah b.

Abbas'ın namertliği, ahdini bozması ve düşmana katılması tüm bunlara tuz biber ekmişti. Ayrıca halkın birçoğu dünya menfaatlerine düşkün, buna karşılık ahiret nimetlerine karşı ilgisizdi..."

* * *

Yazar: Tarih kitaplarının çoğunda, İmam Hasan'ın (a.s) barış olayı hakkında bu kadar geniş ve buna benzer sözler bulamazsınız artık. Ayrıca, yukarıda verilen açıklamalarda birçok çelişki, söylenmemiş söz ve tutarsız konuşmalar mevcuttur.

Meselâ bir yerde barışı öneren kişinin İmam Hasan olduğu söylenirken, diğer bir yerde Muaviye olduğu söyleniyor. Barışın İmam Hasan (a.s) tarafından önerilmesi veya kabulünün nedeni bazılarına göre,

Muaviye yandaşlarının Meskin ve Medain karargâhlarında çıkardığı fitneler; bazılarına göre, onun Sabat bölgesinde yaralanıp hastalanmasından sonra, ordusunun dağılması,

üçüncü bir gruba göre, İmam'ın verdiği hutbe üzerine halkın; "Mühlet, mühlet... Barışı kabul et!.." diyerek onun yanında savaşmaya yanaşmaması ve başka bir gruba göre de, öncü birlik komutanının kaçması, adamlarının hıyaneti, kanını dökmeyi mubah bilmesi ve kalanların da, Şam'a karşı savaşmak için yeterli sayıda olmamasıdır.