İMAM HASAN'IN (A.S) BARIŞI
 



Bu, kuşkusuz istisnai bir durumdur ki, böyle bir durumla karşı karşıya kalan bir insan, mutlaka kararsızlığa ve zihin karmaşasına maruz kalır. Kişi böyle bir durumda bir şeyi yapmakla yapmamak ve korkuyla ümit arasında tereddütte kalır. Böyle bir ortamda, her şeyden önce, düşünmeye, inceleme yapmaya, tefekküre, metanet ve kararlılığa ihtiyaç vardır. Kişilerin cevherleri ve öz güçleri böyle buhranlı dönemlerde daha dakik ve daha önemli bir etken olarak belirginleşirler.

O, ne azim bir yürek ve nasıl bir semavî ruhtu! Bu mutmain nefisti ki, belâların hücum ettiği bir hengamede, Allah'ın takdirine razı olmuş, O'na dönmüş, O'ndan başkasına güvenip dayanmıyordu, O'ndan başkasından hidayet ve yol göstericilik beklemiyordu.

Bu tertemiz ve arınmış nefisti ki, görev yükünün ağırlığı altında gevşeklik ve yılgınlık göstermiyordu. Bu nefis, karşısına çıkan müthiş musibetten daha dirençli ve daha sağlamdı. Bu belâların yıkıcı saldırıları karşısında belâ ve musibetin pençesine çaresiz olarak düştüğünü sezinlediğine dair arkadaşlarından bir tek kişiden herhangi bir şey duymuş değiliz.

Bu olaylar karşısında tavır olarak sebat, kararlılık ve istikrardan başka bir davranış sergilememiştir. Hatta Allah'a yakardığı sırada söylediği sözler, onun sarsılmazlığının, Allah'a bağlılığının, sırf O'na güvenip dayandığının somut bir kanıtıdır. Bir keresinde dua ederken şunları söylemişti: "Allah'ım! Ey güç ve saltanat sahibi. Ey yüceler yücesi. Başkasından nasıl korkabilirim?... Değil mi ki sen benim ümidimsin?! Bir şeyden korku duymam mümkün müdür; değil mi ki sana güvenip dayanırım?! Bana sabır ver ve düşmanlarım karşısında beni muzaffer kıl. Beni yardımınla destekle. Sana sığınıyorum, sığınağım senin lütfundur. Önümü aç, işlerimin yolunu aç.

Ey Harem ehlini Fil Ashabı'nın felâketinden koruyan Allah'ım! Fil Ashabı'nın üzerine sürü sürü kuşları gönderdin, onları kurumuş balçıktan taşların hedefi hâline getirsinler diye. Düşmanlarımı ibret alınacak bir azabın hedefi hâline getir..." Karamsar fikirlerin ve insanı boğan endişelerin iç içe girmiş atmosferinde ansızın bir ümit kıvılcımı çaktı. Bu onun yakarışlarının cevabı gibiydi. Parladı ve gönül okşayan kokuları, müjde sevincinin habercisiymiş gibi ruhunun semasına yaydı. Olayın ilginçliğine bakın.

Ansızın bütün gam ve keder kapıları yüzüne kapandı. Düşünceler tufanının hüküm sürdüğü zaman dilimini geride bıraktı. Artık endişeler tufanından bir eser dahi kalmamıştı. Bilâkis onları düşündükçe ruhunda derin bir haz kalıyordu. İnsan ruhu bazen acıların, meşakkatlerin etkisinde kalır, acı veren düşüncelerin hücumuna uğrar. Ansızın esenlik veren bir tazelik oluşur, mübarek bir esinti meydana gelir. Darlıktan genişliğe, ümitsizlikten ümide, şaşkınlık ve kuşkudan ümidi artıran sebat ve istikrara doğru kanat çırpar.

O bu hâlde iken, kendisini saran koşulların elverişsizliğinden ve geleceğinden endişe ediyordu. Mukaddesata saygısız ve laubali olan düşmana barış elini uzattığı zaman, dedesi Peygamber'in dini üzere hareket etmesi konusunda onu özgür bırakmayacağını düşünüyordu.[129] ...Fakat bu yeni tesadüf onu çeyrek asır geriye götürdü. Birden kendini peygamberlik döneminde, vahyin indiği zeminde, muhacir ve ensar arasında gördü. Bu baştan sona haz veren bir rüyaydı ki, bütün acılarını alıp gitmişti. ...

İşte ulu dedesi, nebevî hâkimiyetini, kendisinin de bir ferdi bulunduğu ailede sürdürmekte. İşte Kur'ân semasından ayetler, yıldızlar gibi birer birer Allah'ın sınırsız ilminden aşağıya inmektedirler. Göklerin elçileri olarak iniyormuş ve sadece kendi ailelerine geliyormuş gibi.

Şu da babası... Peygamber'in veziri, büyük mücahid... Arapların ileri gelenlerinin Allah'ın sözleri karşısında boyun eğmelerini sağladı. Sanki şu anda Hayber kalesini fethetmiş de geri dönüyormuş gibi. Şu da annesi... iffet abidesi tertemiz Fatıma... Ki Resulullah onu Hıristiyanlarla girdiği mübaheleye götürdü ve o her zaman hakkın yanındaydı.

Dünya kadınlarının efendisiydi o... Bu tatlı rüyalar şu anda objektif olarak gerçekleşmemiş olsalar dahi, manevî açıdan birtakım gerçeklerin yansımalarıydılar. Bu yüzden bu rüyaları gören kişinin ruhu, o dedenin, o babanın ve o annenin ruhuyla bütünleşiyordu. Tıpkı bedeni onların bedeniyle bütünleşmiş olduğu gibi. Nitekim yüce Allah, Necran Hıristiyanlarıyla lânetleşmeye gidileceği Mübahele Günü, hakkın taraftarlarını; Hasan, dedesi, babası, annesi ve kardeşinden oluşturmuştu.

Bu rüyalar aracılığıyla gerçekleşen ruhsal bütünleşmenin, aynı zamanda bedensel anlamda da gerçekleştiğinin somut kanıtıdır bu mübahele. Nitekim Peygamber de Ehlibeyti'ni, yani yukarıda işaret ettiğimiz dört kişiyi örtü altında topladığında, bu bütünleşmeye işaret etmişti. Ki o gün Ehlibeyt'in tertemiz kılındığına dair ayet inmişti.

Peygamber bu ayeti, işte bu ululara uyarlamıştı. Bu ayet, söz konusu kişiler, yani Ehlibeyt'i oluşturan ulu şahsiyetler arasındaki bedensel ve ruhsal bütünlüğü o muhteşem ifadeleriyle dile getirmişti. Allah'ım! Bu ne yücelik işaretleridir ki, İslâm'da hiç kimse buna ortak değildir! İçinde bulunduğu ortamın hüzün menşei ufkunun ötesinden, çocukluk ve ilk gençlik yıllarının lezzet bahşeden manzaraları gözlerinin önünde canlandı. Şimdi çok uzaklarda olan eski aydınlık ve parlak günleri hatırladı.

Medine'de seçkin bir konuma ve belirgin bir makama sahipti. Akran ve yaşıtları arasında kemal merdivenlerinden yukarı doğru çıkıyordu. O zamanlar ya babasının güçlü kolları arasında ya da Peygamber'in göğsünün üzerinde yahut sırtında veya minberin dibinde Peygamber'le oynardı.

O günlerde Peygamber'e inen vahyi ilk elden dinler, Allah'ın sözlerini Peygamber'in (s.a.a) ağzından duyardı. Bilgisini bilgi kaynağından, ilim membaından öğrenirdi. Kendisi için takdir edilen önderliğe ve imamlığa hazırlanırdı. Peygamber'in (s.a.a), her zaman çok iyi hatırladığı, kendisinin ümmete önderlik etmeye lâyık olduğuna dair sözlerini can kulağıyla dinlerdi.

Peygamber (s.a.a) onun ümmete önderlik etmeye lâyık olduğuna dair sözü defalarca söylemişti. Bunlar, azamet ruhuyla ve ruhun azametiyle yaşanmış, denenmiş günlerdi. Bunlar en güzel şekilde anlatılması ve yeniden hatırlanıp onur verici sahnelerin yeniden canlandırılması gereken geçmiş günlerdi. Bu hatıralar o kadar cazip ve çekici idi ki, bütün varlığını kuşatmıştı. Bunların etkileri, kimsenin onun gülümsemesini beklemediği bir ortamda yüzünden gülücükler şeklinde zuhur ediyorlardı.

Dedesi Peygamber'i gördü. Sanki şu anda, onu annesinin sırtından indirmiş, elinden tutup ayakta durmasını sağlamış ve yumuşak bir ses tonuyla şu kutsal ifadeleri terennüm ediyor: "Ey küçük ayaklı minicik yavru! Yukarı çık! Ey minnacık gözlü!" O minnacık ayaklarıyla yavaş yavaş yukarı çıkıyor ve ayaklarını Peygamber'in (s.a.a) göğsünün üzerine koyuyor. Peygamber (s.a.a) ağzını açmasını istiyor ve yavrusunun ağzını öpüyor. Sonra şunları söylüyor: "Allah'ım! Bunu seviyorum. Sen de onu sev.

Onu sevenleri de sev."[130] Bu hatıra, başka hatıraların anahtarı oldu. Bunlar, gerçekten ilgilenilmesi, sürekli hatırlanması gereken hatıralardı. Şu son zamanların elverişsiz havasını unutturacak türdendiler. Her insanın hayatının en parlak günleri, temiz ve basit çocukluk günleridir. Kucaklarında büyüdüğü kutsal şahsiyetlerin himayesi ve içinde yaşadığı toplum ona deneyim kazandırır, kişiliğinin oluşmasına yardım eder. O dönemin hatıraları asla unutulmaz, insanın beynine, ruhuna ve kişiliğinin derinliklerine nakşedilirler.

Örneğin birden dedesi Resulullah'ı (s.a.a) hatırladı. Kendisini sağ omzuna, kardeşi Hüseyin'i de sol omzuna koymuş. Ebu Bekir onlarla karşılaşır ve "Çocuklar, ne güzel bir bineğiniz var!" der. Resulullah (s.a.a) şöyle der: "Ama bu ikisi de iyi binicidir...

Bu çocuklar, şu dünyada benim mutluluk kaynaklarımdırlar."[131] Bir başka hatırası daha canlandı zihninde. Dedesi Peygamber (s.a.a) dizlerinin üzerine çökmüş, kendisini sırtına bindirmiş, kardeşi Hüseyin'i de onun sırtına. Sonra da şöyle diyor: "Ne güzel bir deveniz var. Siz ne güzel bir ikilisiniz."[132]Bir başka günü hatırladı.

Dedesi Peygamber (s.a.a) secdeye varmıştı. Gelip namaz kılmakta olan dedesinin boynuna oturdu.[133] Bir gün dedesi rükudaydı. Gelip ayaklarının arasından geçmişti.[134] Bir başka gün dedesine sorulmuştu: "Sen bu çocuğa -Hasan'a- davrandığın gibi başka hiç kimseye öyle davranmıyorsun, bunun sebebi nedir?" Dedesi şu cevabı vermişti: "Bu benim mutluluğumun kaynağıdır.

Şu benim biricik oğlum, bir efendidir ki, Allah onun sayesinde iki Müslüman grup arasında barış sağlayacaktır."[135] Bir gün mescitte hutbe okuyan dedesi Peygamber'in (s.a.a) boynuna çıktığını hatırladı. Öyle ki ayağındaki halhalların parıltısı mescidin en uzak noktasından dahi fark ediliyordu.

Bembeyaz ayakları dedesinin göğsünde parlıyordu. Resulullah (s.a.a) hutbeyi tamamlayıncaya kadar öylece kaldı.[136] Bir gün, caminin kapısında yere düştüğü için, "Oynamak için dışarı çıktıkları bir günde / Peygamber (s.a.a) Hasan ve Hüseyinin yanına geldi.

İkisini kucakladı ve 'Canım size kurban olsun.' dedi. / Bu ikisi Peygamber'in (s.a.a) yanında işte böylesine yüksek bir makama sahiptiler." "İkisi geçip gittiler, ama Peygamber'in (s.a.a) omuzlarına

basarak. / Peygamber (s.a.a) şöyle buyurdu: Ne güzel binek ve ne güzel biniciler." Peygamber'in (s.a.a) hemen minberden indiğini, koşarak kendisini kaldırıp beraberinde minbere çıkardığını ve sonra; "Haberiniz olsun ey insanlar! Oğul, mihnet ve imtihandır." dediğini hatırladı.[137] Dedesinin defalarca kendisine; "Sen ahlâk ve yaratılış olarak bana benziyorsun." dediğini de hatırladı.[138] Bir gün uykudan uyandığında dedesinin ve annesinin sohbet ettiklerini görmüştü.

Dedesine dönmüş ve "Dedeciğim! Bana su ver!" demişti. Dedesi onu yatağından kaldırmış, bol süt veren bir deveden süt sağmış, köpüklenmiş bu sütü deri veya tahtadan yapılmış bir kaba

dökerek ona getirmişti. O sırada kardeşi Hüseyin uyanmış ve "Babacığım! Bana su ver!" demişti. Peygamber Hüseyin'e; "Yavrucuğum! Kardeşin senden daha büyüktür ve senden önce benden su istedi." demişti.[139] Gözünde bir hatıra daha canlandı. Çocukluk günlerinde annesi Fatıma'nın (a.s) önünde oturmuştu. O sırada babası Allah Resulü geldi.

Peygamber (s.a.a) onun oyunla meşgul olduğunu gördü. Fatıma'ya dedi ki: "Allah gelecekte senin bu oğlun aracılığıyla iki büyük Müslüman grubu barıştıracaktır."[140] Çocukluk döneminin ruhî azametinin göstergelerinden biri olarak şu olayı hatırladı: Resulullah'ın (s.a.a) minberine oturmuş Ebu Bekir'in yanına gitmiş ve "Dedemin yerinden in." demişti. Hatıralar bir bir gözlerinin önünde canlanıyordu. Bir gün Resulullah (s.a.a) onu yanına alarak minbere çıkarmıştı, bir ona bir de halka bakarak konuşuyordu.

Diyordu ki: "Şu benim oğlum, efendidir, seyyiddir. Allah'ın bir gün onun aracılığıyla iki Müslüman grubu barıştırması umulur."[141] Bu sahneler duyguları üzerinde derin etkiler bırakıyordu. Tarihin bu haz veren hatıraları, şu anda içinde bulunduğu yalnızlığı unutturuyordu. Yüz yüze kaldığı musibetin yükünü hafifletiyordu.

Böylece zihnini canlı tutuyor, beynine olumlu uyarılarda bulunuyordu. Her hatıra bir başka hatırayı çağrıştırıyordu. Gözünün önünden geçen her sahne, peşinden bir başka sahneye sürüklüyordu. O, dedesinin sözlerine, Kur'ân ayetleri kadar inanıyordu. Şimdi o büyük dedesi kendisiyle konuşuyor gibi. Onun o

çekici sesi şu anda Hasan'ın kulağında çınlıyor gibiydi. İffet abidesi annesinin kucağında veya minberin üzerinde ya da sahabîlerinin arasında o meşhur sözünü bir kez daha tekrarlayacak gibiydi: "Şu benim oğlum seyyiddir. Allah onun aracılığıyla iki Müslüman grubu barıştıracaktır." İmam Hasan kendine geliyor... ve kendi kendine şöyle diyordu:

Acaba Resulullah (s.a.a) bugün Şamlılarla barış yapmamı mı kastediyordu? Acaba Şam'ın serkeş ve azgın insanları Müslüman bir grup mudur ki bu hadisin işaret ettiği kimseler olsunlar? Acaba, Resulullah'ın (s.a.a) benim tarafımdan bastırılacağını haber verdiği fitne, karşılaştığım şu fitne midir? Biz şu anda bu fitneyi ezecek, bastıracak güce sahip değil miyiz?

Hasan b. Ali'nin zihninde bu düşünceler geçiyordu, ruhunda fırtınalar kopuyordu ki, bunu, tarihî bir dönüşümün, bir dönemecin, bir kırılma noktasının başlangıcı olarak nitelendirmek mümkündür. Bunlar öyle sorulardı ki, bu sorulara verilecek cevap nihaî kaderi de belirleyecekti. Bu hatıraların tamamı dedesinin yol göstericiliğini içeriyordu. Hasan (a.s) bunlardan şu sonucu çıkarıyordu: Dedesi Peygamber (s.a.a) en buhranlı, en kritik zamanlarında

himayesini kendisinden esirgememişti. Buradan hareketle zihninde şu düşünce uyandı: Yukarıdaki sorulara, bu duruma uygun bir cevap bulacak olursa, mevcut durumu bu krizden kurtarabilecektir. Evet, Peygamber'in (s.a.a) bu sözü söylediği kuşku götürmez bir gerçekti. Bu hadiste işaret edilen fitne de şu anda ümmeti

kıskacına alan fitneden başka bir şey değildir. Müslümanları birbirine düşüren, onları çeşitli gruplara ayıran ve pusu kurup kendilerine son darbeyi indirmek üzere bulunan düşmandan gafil olmalarına neden olan böyle bir fitneden daha büyük bir fitne olabilir mi?[142] Bu öyle bir fitne idi ki,

Müslümanları imar, onarım, idarî düzenleme ve dış düşmana karşı cihat etmek gibi aslî görevlerinden alıkoymuştu... Fakat bu isyancıların, bu azgınların Müslüman olması meselesi de, Emir'ül-Müminin'in (a.s) onlara karşı sergilediği tavırlardan anlaşılabilir. Çünkü Emir'ül-Müminin (a.s) askerlerinin, onların kadınlarını ve çocuklarını esir almalarını yasaklamıştı.

Emir'ül-Müminin'in (a.s) davranışı hiç kuşkusuz en iyi yol göstericiydi. "Bu fitneyi bastırmak için yeterli güç yok muydu?" sorusuna gelince; (Kûfe'de cihat kararı verildiği sırada Şiîlerin büyük bir heyecanla gerçekleşmesini arzu ettikleri bu tatlı rüyanın gerçekleşmesi meselesi yani) bu sorunun, İmam Hasan'ın askerlerinin sayısı ve manevî güçleri iyi bir şekilde irdelendiğinde, yanıt bulması mümkündür ve mevcut durumun değerlendirmesi daha sağlıklı bir şekilde gerçekleştirilebilir.

Ordudaki askerlerin manevî güçleri, hadiseleri soğuk kanlılıkla karşılama hususunda en önemli unsurdur. Buna büyük bir ihtiyaç duyulur ve gerek kemiyetten, gerekse sayısal çoğunluktan daha çok işlevseldir. İmam Hasan'ın (a.s) asıl ordusu Meskin'deydi. Bu ordu komutanın ihanetinden ve firar eden sekiz bin kişiden geriye kalan askerlerden oluşuyordu.

Ancak bir mucize onların içlerindeki maneviyat gücünün devamını sağlayabilirdi. Medain'de de bazı kimseler yaşıyordu ki, bunlar içlerinde sakladıkları kin ve düşmanlığı fırsat buldukça dışa vurmaktan geri kalmazlardı. Davranışları ileride sergileyecekleri kötülüklerin habercisiydi. Bunlara bel bağlayarak ne bir fitne bastırılabilirdi, ne herhangi bir büyük işe girişilebilirdi, ne de savaş meydanında mücadele edilebilirdi.

Bunlar ordunun manevî gücünün, moralinin durumunu sergileyen olgulardı. Ordunun sayısına gelince... Bu olayda İmam Hasan'ın ordusundaki askerlerin sayısı yirmi bin veya bundan biraz fazlaydı.

Buna karşılık Muaviye'nin Irak sınırına konuşlanmış ordusundaki askerlerinin sayısı altmış bini buluyordu. Dolayısıyla daha başta İmam Hasan Muaviye'nin ordusunun üçte biri kadar askeri bulunan bir orduya sahipti.

Meskin ordusundan kaçanlardan, ordu komutanı gafil amcazadenin sekiz bin kişilik bir grupla Muaviye'nin saflarına katılmasından sonra da iki ordu arasındaki fark iyice açılmış oldu. Bunun anlamı şuydu: İmam Hasan'ın her iki ordugâhtaki askerlerinin toplam sayısı Muaviye'nin ordusundaki askerlerin beşte birine tekabül ediyordu.

Eğer askerlerin manevî gücünü sayısal gücün üç katı bir etkinlikte kabul eden yeni askerî formüle göre değerlendirecek olursak, son derece dramatik bir durum ortaya çıkar. Bu takdirde İmam Hasan'ın ordusundaki askerler,

Muaviye'nin askerlerinin on beşte biri kadar bir güç ifade ederler. Şayet bu hesaplamayı Meskin'de kalan askerler açısından yaparsak, bu takdirde Meskin ordusu kendisinin kırk beş katı daha fazla bir orduyla savaşmak durumunda kalacaklardı. Şu hâlde Şam fitnesini bastırmak için gerekli olan güç nerede? Tarihte geçerli olan hiçbir savaş kural ve düzeni, bir kişinin kırk beş kişiyle ve ya on beş kişiyle savaşmasını mantıklı bulmaz.

Böyle bir şey tesadüfen gerçekleşecek olsa, askerî savaş bağlamında bundan iyi bir sonuç kesinlikle beklenmez. Bu, canını bilerek tehlikeye atmaya yönelik bir hamle olabilir.

Diğer bir ifadeyle bunun adı genel olarak intihar olur. Şu hâlde, Resulullah'ın (s.a.a) çocuğu, Allah tarafından savaş için değil barış için yaratılmış,

husumet için değil uzlaştırmak için yaratılmış bir taze fidan, Allah tarafından yeryüzündeki Müslümanlar için görevlendirmiş, kendi şahsı için yaşaması öngörülmemiş, din için eğitilmiş, saltanat için yetiştirilmemiş Hasan'ı bırak.

Bırak da onun payı baki kalsın, geçici ve ani olmasın. Daimî cihanda pay sahibi olsun, şu fani cihanda değil. Allah'ın lütuf ve rahmetinden olsun, insanların elinden değil. Bu şekilde Hasan'ın misyonu barışa yöneldi.

Öyle ki iki ordu arasında en küçük bir çatışma dahi yaşanmadı. Bu husus kesin bir tarihî gerçektir. Gerçi bazı tarihçiler Meskin'de Said b. Kays ile Şam orduları arasında bir temasın meydana geldiğini ispat etmeye çalışmışlardır.

Nitekim Seyyid Ali Han ed-Derecat'ur-Rafîa adlı eserinde bu hayalî olayla ilgili birtakım zanlar ortaya koymuştur. Biz bu saygı değer Seyyidin (Seyyid Ali Han, ölm: 1120) değerlendirmelerini dayandırdığı kaynaklara ulaşma imkânını bulamadığımız gibi, Meskin savaşıyla ilgili olarak bu görüşü destekleyecek başka bir ipucu da bulabilmiş değiliz. Öte yandan İmam Hasan'ın kanın dökülmemesine

gösterdiği özeni, hayatının başka aşamalarında da görebiliyoruz. Bu da yukarıdaki farklı çıkarsamayı destekleyecek somut bir kanıtın olmadığını gösterir. Peygamber efendimizin (s.a.a); "Allah Hasan'ın aracılığıyla iki büyük Müslüman grubu barıştıracaktır." hadisinden anlıyoruz ki, Hasan İslâm'ın barış elçisidir.

Şu hâlde onun askerlerinin savaşa başladıklarını gösterecek bir kanıt var mıdır? Ölüm anında yaptığı vasiyetten anlıyoruz ki, o kendisi için bir damla kan dahi dökülmesine razı olmamıştır.

Şu hâlde bu olayda da kendi seçmiş olduğu -ya da kendisi için belirlenen- misyona göre hareket etmiştir. Bunun ötesinde, olaya tanık olanların birçoğu altını çizerek şunu söylüyorlar: "Hasan halife oldu ve halifeliği döneminde bir damla kan dahi dökülmedi." Bazı raviler, bu sözü iki kere yemin ederek söyleme gereğini duymuşlardır.[143]


İNANÇLA İKTİDAR ARASINDA


Bu bölümde ele alacağımız konunun daha iyi aydınlanması için, Müslümanların hilâfet kavramına yükledikleri iki ayrı anlamı açıklamakla işe başlamanın yararlı olacağına inanıyoruz.

Şunu da belirtelim ki, hilâfetle (ve hatta hilâfetle bağlantılı başka meselelerle) ilgili olarak konuşmak -genellikle taraflardan birine karşı, bazen de her iki tarafa karşı- tehlikeli ve sorumluluk gerektiren bir konumda olmak anlamına gelir. Hilâfet kavramının, her iki taraf açısından çok kısa bir şekilde anlamını açıklamaya çalışırken, yegâne hedefimiz,

konumuzla bağlantılı olan kısmını gözler önüne sermektir. Bunun yanında, satır aralarında ve özel bir vurguyla, bu iki farklı görüş arasında bir yakınlık meydana getirme amacını da gütmüyor değiliz. Bu sayede ıslâh fidanını da yeşertme imkânını bulmuş oluruz.

Tabi ki, bu fidanın yeşermesi için uygun bir zemin kalmışsa! Dolayısıyla bizim amacımız her iki taraf veya taraflardan biri açısından tehlikeli ya da sorumluluk gerektiren bir pozisyonda olmamaktır. Maksadımız sadece hayırlı olanı ve ıslâh edici özellikte bulunanı ortaya koymaktır. Bilindiği gibi herkesten ıslâhtan yararlanmanın konusunda eşittirler.

Şimdi diyoruz ki: Hilâfet, Peygamber'in (s.a.a) vefatından sonra liderlik ve Müslümanlara rehberlik etmek hususunda Peygamber'in genel naipliği demektir. İnsanlar bu makama karşı mutlak itaatle yükümlüdürler. Bu makamı işgal eden kişi de, halka Allah'ın kitabı ve Peygamber'in sünneti doğrultusunda hükmetmekle yükümlüdür.

Müslümanlardan bir grup, her ne vesileyle olursa olsun, bu makama gelen ve bu makamı elde eden kişinin halifeliğini kabul etmeyi gelenek ve kural hâline getirmişlerdir.

Nitekim:

- Zorla halifeliği ele geçiren Muaviye'nin halifeliğini kabul etmişlerdir. Oysa demişlerdir ki: "O, halifeliği kılıçla, siyasetle ve kurnazlıkla ele geçirmiştir." İbn-i Zübeyr'in, Ebu'l-Abbas Saffah (kan dökücü) ve Abdurrahman Nasır'ın ve diğer bazı kimselerin halifeliğini de buna örnek gösterebiliriz.

- Bu gruba mensup Müslümanlar bir halifenin bir başkasını yerine veliaht gösterdiği şahsın halifeliğinde kabul etmişlerdir. Kendisi ister zorla veya başka bir yöntemle

halifeliği ele geçirmiş olsun, durum değişmez. Ömer'in, Harun'ur-Reşid'in ve diğer bazı halifelerin iktidara geliş yöntemlerini buna örnek gösterebiliriz.

- Öncesinde bir örnek olmaksızın Müslümanlardan bir grubun birini halife olarak seçmesini de kabul etmişlerdir. Ebu Bekir'in, Osman'ın ve Muhammed Reşad'ın halifeliğini buna örnek gösterebiliriz.

İkinci bir gruba mensup Müslümanlar ise Peygamber'in (s.a.a) yerine geçecek kimsenin tayini hususunda bizzat risalet sahibinin açık sözlerine başvurmuşlardır ve sadece Peygamber'in (s.a.a) bizzat kendi yerine halife olarak tayin ettiği kişinin halifeliğini kabul etmişlerdir. İşte Müslümanların bu iki grubu, kendi görüşleri doğrultusunda hareket etmişlerdir ve neticede iki değişik grup olarak ortaya çıkmışlardır.

Öte yandan bu iki grup, halifenin tayin edilmesini gerektiren unsurlar hususunda ihtilâf ettikleri gibi, görevdeki halifeyi değiştirmek ve azletmek mümkün müdür,

hususunda da görüş ayrılıkları vardır. Birinci görüş bağlamında her zaman bir başkası görevdeki halifeyi alt edebilir veya halifeliği için uygun ortam değiştiğinde her an

için görevdeki halife değiştirilebilir. Birilerinin toplanıp onu azletmeleri mümkündür. İkinci teoriye göre ise, Peygamber'in (s.a.a) tayin ettiği halifeyi hiç kimsenin

değiştirmesine ve azletmesine imkân yoktur. Esasen Peygamber tarafından belirlenen halifenin Peygamber'in (s.a.a) yerine bakmak için uygun olmamak anlamına gelen bir kusur işlemesi söz konusu olamaz.

Bu yüzden Peygamber'in halifesi de tıpkı Peygamber gibi masumiyet sıfatına sahiptir. Buraya kadar yaptığımız değerlendirmelerden sonra şunu söyleyebiliriz: Birinci görüş bağlamında hilâfet, kendine özgü şekil ve kararları olan genel bir iktidar ve sulta şeklidir. Bu tarz hilâfet, realiteyi göz önünde bulundurduğumuz zaman, bu günkü iktidar ve yönetimlerinden farksızdır. Sadece şekil ve kararları itibariyle farklılık arz etmektedir.

Nitekim günümüz yönetimleri de şekil ve kararlar itibariyle birbirlerinden ayrılmaktadırlar. Bu tür hilâfetin hürmeti, herhangi bir yöntemi kullanarak, herhangi bir yönden ve herhangi bir vasıtayla bu göreve gelmiş herhangi bir kişinin kapasite ve yeteneğine bağlıdır.

İnsanların en temizi ve en kutsalı bu göreve gelebileceği gibi, insanların en alçağının ve en adisinin de bu göreve gelmesi muhtemeldir. Fakat ikinci grubun görüşü bağlamında hilâfet, ilâhî ve semavî bir makamdır.

Dolayısıyla bu makama itaat etmek tıpkı Peygamber'e itaat etmek gibi zorunludur. Bu bağlamda hilâfet, Allah ile, metafizik ile bağlantılı olması hasebiyle nübüvvetin bir gölgesi konumundadır. Nihayet bu bağlantı Peygamber aracılığıyla gerçekleşmektedir. Peygamber, hilâfetin manevî kaynağı ve membaıdır. Tıpkı bu makama gelecek kişiyi belirleyen makam olduğu gibi.

Bu makamın kutsallığı, makamın doğasından ve özünden kaynaklanmaktadır. Tıpkı peygamberlik makamı gibi. Bu yüzden tayin edilen halifeler dünyanın en temiz, en erdemli kişileri olmak durumundadırlar. Hilâfet konusu, eski dönemlerden beri, Müslümanların iki gruba ayrılmalarının, şiddetli ihtilâfların sebebi olmuş, İslâm tarihinde üzücü olayların meydana gelmesine kaynaklık etmiştir.

O dönemlerde bu iki grubu birbirine yakınlaştırmak, iki grubu da itidal ve vahdet çizgisine çekmek, kardeşlik ve ıslâh ideali etrafında birleştirmek, bu günkü kadar kolay ve kabul edilebilir bir durum değildi. Bugün iki grubu yakınlaştırmak, vahdet ilkesi etrafında birleştirmek daha kolay görünmektedir.

Bu birlik ve kardeşlik, dinin özüne ve temel ilkelerine sarılmanın, dine sonradan eklenmiş yaklaşımları

ayıklamanın bir gereğidir. Zaten gerçek İslâm da budur. Ki İslâm, Müslümanlarla Allah arasındaki gerçek bağdır. Gerçek İslâm'a sarıldığımız zaman asabiyetin, duygusal eğilimlerin ve saptırıcı etkenlerin tehlikesinden korunmuş oluruz. Allah ile insan arasındaki bağı oluşturan ve ahiret yaşamının dayanağı olan din meselesi , dünyevî meseleler gibi, sağından solundan insanların eğilim ve alışkanlıklarına, heveslerine ve asabiyetlerine tâbi olacak bir mesele değildir.

Dindar insanın dini tanımak için önündeki tek yol, gerçeği anlamak ve tanımaktır. Şu anda biz, hilâfet meselesini ele alırken, Realiteye en küçük bir müdahalede bulunmadan ve gerçeği hiçbir şekilde tahrif etmeden bütün realitelerde ortak olan bir noktaya değinmek istiyoruz.

Şimdi herkesin üzerinde ittifak ettiği iki gerçeği gözler önüne serelim: Birinci gerçek şudur: Birinci anlamıyla hilâfet, yani, Peygamber'den sonra herkesi ilgilendiren genel egemenlik ve iktidar olarak hilâfet bir realitedir. Ki Şia da bu realitenin varlığını kabul eder.

Hatta bu hilâfetin faaliyetleri sonucu gerçekleşen birçok olayı ve neticeyi de övgüye değer, olumlu şeyler olarak değerlendirir. İkinci gerçek de şudur: İkinci anlamıyla hilâfet, dinde, ümmet ile Peygamber arasında bir aracıdan ibarettir.

Ki bu da sahih rivayetlerin ve muteber kanalların, tahrif kuşkusu bulunmayan kaynakların tanıklığıyla gerçekleşmiş bir realitedir. Sünnîler de bunu itiraf etmektedirler.

Bu realite, iki grup arasında yer alan ve ikisinden birini ön plâna çıkarıp diğerini bütünüyle göz ardı eden bir tutum takınmadan, iki grup arasında bir çözüm ve uzlaşma yolu bulmak için çabalayan önemli çabalar için üzerinde durmaya ve işlemeye değer bir olgudur.

Şu anda nass ile tayin edilmiş halifeler grubuna mensup birinin (Peygamber tarafından halife oldukları açıklanan kimselerden birinin) hayatını incelediğimiz için, bilmemiz gerekir ki, hakkında inceleme yaptığımız bu şahsın hilâfeti, İslâmî hilâfetler içinde bir benzerine rastlanmayacak nitelikteydi.

Yani, babasının vefatından, insanların kendisine halife olarak biat ettikleri günden itibaren her iki anlamıyla hilâfeti en güzel şekilde yerine getirmiştir. Hem birinci anlamıyla -yani seçim yoluyla- halifeliği, hem de ikinci anlamıyla -yani nass yoluyla ve imam vasfıyla- halifeliği uhdesinde bulundurmuştu.

Üçüncü bölümde, onun imamlığa atanmasına delâlet eden bazı nasları ve halifeliğe seçilişi ile insanların ona biat etmeleriyle ilgili bazı bilgileri okuyucuların istifadesine

sunmuştuk. Bu hengâmede İmam Hasan (a.s) ile Muaviye arasında meydana gelen olaylar zinciri, İmam Hasan'ı inançla iktidar arasında birini tercih etme noktasına getirmişti.

İktidardan maksat, insanlar üzerindeki siyasal otoriteydi ki, İmam Hasan (a.s) seçim yoluyla bu görevi elde etmişti. Allah'ın onu seçtiği, Peygamber'in de onu atadığı anlamıyla üstlendiği makam ve mevki söz konusu değil kuşkusuz.

Çünkü Allah'ın görevlendirmesi ve Peygamber'in (s.a.a) atamasıyla gelinen bu görev değişikliği kabul etmez ve Allah'ın emrinden başka bir şeye de tâbi değildir.

Allah'ın emri ise değişiklik kabul etmez. İmam Hasan'ın, halifeliği döneminde karşı karşıya kaldığı belâlar, yaşadığı olumsuz hadiseler, iktidar ve ordu sahibi Hasan'ı hedef almıştı, Allah resulünün tayin ettiği imam olan Hasan'ı değil. İmam Hasan'ın imamlığı değişikliğin ve musibetlerin hedefi olamazdı. Onun imamlığı Kur'ân gibiydi.

Müslümanların en yüce başvuru kaynağı olan Kur'ân'a batılın ilişmesine, bulaşmasına imkân yoktur. İnsanların Kur'ân'a muhalefet etmeleri, onun emirlerinin dışına çıkmaları Kur'ân'a bir zarar vermez ki.

Kur'ân'ın önderliği, rehberliği daima bakidir, Allah'ın sözü oluşu daima bir gerçek olarak ortadadır. İnsanların bunu kabul etmeleri veya etmemeleri bu gerçeği değiştirmez. Onun yol göstericiliği doğrultusunda amel etsinler veya etmesinler fark etmez. Yönetimlerini Kur'ân'ın emrine verseler veya vermeseler, Kur'ân'ın misyonunda bir değişikliğe yol açmaz. Hasan b. Ali'nin imamlığı da böyledir. Kur'ân ve Hasan... Her biri İslâm'ın değerli ve ağırlık merkezlerinden biridir.

Tıpkı anayasal yönetimlerde, yasa ve başkandan her birinin yönetimin ağırlık merkezlerinden biri olduğu gibi. İslâm'da ağırlık merkezi derken, Peygamber'imizin (s.a.a) sahih, hatta mütevatir bir hadisinde işaret ettiği hususu kastediyoruz: "Size iki ağır ve değerli emanet bırakıyorum. Biri Allah'ın kitabı, diğeri de benim Ehlibeyt'imdir.

Bu ikisi Kevser Havuzu başında benimle buluşuncaya kadar birbirinden ayrılmazlar." Hasan b. Ali, o gün Ehlibeyt'in en büyüğü ve toplumun önderiydi. Dolayısıyla o, risalet sahibinin, en yüce başvuru mercii olan Kur'ân'ı n yanı başında Müslümanların önüne koyduğu dairenin merkezi konumundaydı.

Acaba imamet, dairenin merkez noktası olmaktan başka bir şey midir ki? İmam Hasan'a şöyle bir bakın.... Onun hakikatinden söz ettiğiniz zaman, nasıl Allah'ın sözleriyle kuşatıldığını göreceksiniz. Kur'ân, nübüvvet, imamet; iki ağır emanet...

cennet... ıslâh... kanın dökülmesine engel olmak... verdiği söze bağlı kalmak... Hasan'ın hakikati bundan ibarettir... Şimdi de kafanızı, onun itaat edilmesi zorunlu olan önderliğine karşı çıkan, onunla kavga eden rakibine çevirin... Onun hakkında konuşurken hangi kelimeler gelecektir, bir düşünün: Açgözlülük... hilecilik... fitnecilik...

rüşvet... sözünde durmamak... mal ve makam hırsı... savaş... talan ve çapulculuk... Doğrusu, böyle bir adamın böyle bir şahsiyetin karşısına çıkıp onunla savaşmaya kalkması tarihin en büyük alçaklık ve aşağılık sahnelerinden biridir. Evet! Bu Hasan'dır. Peygamber'in evlâdı ve imamet makamının sahibi... Saltanat, mal ve dünya makamı gibi şeyler böyle bir makam karşısında ne tür bir değer ifade edebilir ki? O, büyük atası Resul-i Ekrem'in ifadesiyle: "Cennet gençlerinin efendisidir.

" Ki bütün Müslüman gruplar bu hadisi, tevatür derecesinde Peygamber efendimizden rivayet etmişlerdir. Dolayısıyla bu bakımdan bu sahih rivayet, aktarımı itibariyle Kur'ân gibi sağlam ve güvenilirdir; normal insanların sözünden yücedir, anlam derinliğine ve belâgat üstünlüğüne sahiptir. Peygamber'in sözü olması hasebiyle hiçbir insanın sözünde bulunması mümkün olmayan içli mesajlar içermektedir. Bu hadis bağlamında şunu söyleyebiliriz:

Acaba kimsenin aklına gelmedi mi, bu hadisle ilgili olarak şöyle bir soru sorsun? Bu hadiste Hasan niçin dünya gençlerinin efendisi olarak nitelendirilmiyor? O onca

üstünlüğü, ayrıcalıkları ve belirgin şerefiyle bütün insanlardan üstün olduğu hâlde, dünya gençlerinin efendisi değil miydi?

Acaba, bu hadisin, şu cihanı göz ardı edip öbür cihana dikkatlerimizi çekmesinin gerisinde ne gibi bir sır vardır? Bugün kimsenin aklına böyle bir soru gelmez. Çünkü

zihin, İmam Hasan'la ilgili olarak -ki bugün dünyamızdan ayrılmıştır, cennette Allah'ın nimetlerinden yararlanmaktadır- dikkat çekici bir soru değildir. İnsanlar onu cennet önderlerinden biri olarak görüyorlar. Dolayısıyla cennet gençlerinin efendisi olarak nitelemek gerekir. Şu anda onu dünya efendisi olarak niteleme akla gelmez.

Ayrıca bu hadisin üzerinden on dört asır geçmiştir. Dolayısıyla değişik münasebetlerle bu hadis zikredildiği zaman, basit bir cümleden öte bir anlam ifade etmez, başka bir çağrışım yapmaz.

Hasan ve Hüseyin isimleri, bir de bunların cennet gençlerinin efendileri oldukları zihinde uyanır, başka değil. Bir de bu sözlerin, Peygamber efendimizin (s.a.a) belâgat membaı dudaklarından döküldükleri günü ve insanların bundan ne anladıklarını ve Arapların en belâgatlı söz söyleyen şahsiyetin bu sözlerini nasıl algıladığını göz önünde canlandırın... Evet...

Evlâdını bu nitelikle kutlayan cenab-ı Peygamber şunun anlaşılmasını ima ediyordu: ihanetlerle dolu şu dünya gibi bir diyarda, ihanet ve kalleşlikten başka ot bitirmeyen şu cihanda sebatsız insanların ve bu günkü gençler gibi nifak ve sözünde durmamak girdabına girmiş kararsız gençlerin bulunduğu bir zemin, şu iki büyük efendinin, önderin yönetimleri ve liderlikleri altında onurlu bir hayat sürdürmeye lâyık değildirler.

Evet, bu ikisi gençlerin efendileridirler; ama seçkin, Allah'a verdikleri sözü yerine getiren gençlerin... öbür dünyada Allah'ın, kendilerini seçkin kıldığı, içlerindeki

kinlerini söküp attığı pak insanların, birbirlerine kardeş ve birbirlerine karşı merhametli olmalarını sağladığı, gözde kimselerin efendisidirler... Cennet gençlerinin efendisi... bu kadar...

Daha açık bir ifadeyle vurgulayacak olursak: Şu dünya ve şu dünyanın gençleri, bu ikisinin hakkını inkâr ettiği, onlara eziyet ettiği, onlara baş kaldırdığı, onların efendiliklerini, liderliklerini kabul etmediği, bu ikisine arkalarını dönüp kaçtığı zaman, acaba bu hak tanımazlık ve bu nankörlük onların hakkını ortadan kaldırmış mıdır? Hayır, bu liderlik ve efendilik bakidir, süreklidir. Ama şu cihandan daha üstün ve şu cihanın halkından daha seçkin bir halk için...

Bırak şu alçak dünya onların bereketinden, faziletinden ve rehberliğinden mahrum kalsın.

Bırak, günümüzün, hainliği meslek edinmiş, kalleşliği karakter hâline getirmiş gençleri, tarihin utancını, pişmanlığını ve rezilliğini, kıyametin azabını omuzlarında taşısınlar. Bu bakımdan üzerinde durduğumuz bu hadis, Peygamber efendimizin (s.a.a) geleceğe dair işaretler içeren sözlerinden biridir.

Burada Peygamber zaman perdesinin gerisindeki geleceği görüyor ve bu gizemli sözlerle, cennet gençlerinin şu iki efendisinin, şu dünyanın gençlerinden görecekleri muameleye işaret ediyor ve her birinin ulaşacağı payı, kısmeti ve faydalı akıbeti, hüsrana uğramayan nimeti açıklıyor. Hiç kuşkusuz cennetin ve cennet gençlerinin efendisi olan biri, kesin olarak bütün insanların ve bu cihanın da efendisidir. Peygamber'imizin (s.a.a) sahih kanallarla bize ulaşan bu veciz sözleri, öyle bir belâgat gücüne sahiptir ki, zamanın büyük söz ustalarının belâgat güçleri bunu ifade etmeye güçleri yetmez.


Bu sözler, fasih bir Arapça olmaları, geniş bir anlamı içermeleri ve güzel, ilgi çekici lafızlardan meydana gelmeleri itibariyle bir lisan harikası ve lügat şahikasıdır. Peygamber e-fendimizin (s.a.a) üslûbunun en dikkat çekici ve en yürek okşayıcı özelliği ve aynı zamanda ayrıcalığı ise, az sözle çok anlam ifade etmektir. Bazen açık ifadelerle bazen de işaretle...

Peygamber'imizin (s.a.a) gelecekle ilgili bu doğru sözleri de mucizeden başka bir şeyle izah edilemez. Bu tür bir belâgat bir hadiste bulunuyorsa, bu, tek başına o hadisin sahihliğinin kanıtıdır, diyebiliriz.

Böyle bir hadis başka kriterler açısından kuşkulu olsa da sahihliğine bir halel gelmez. Peygamber efendimizin (s.a.a) bu ulu torunlarını imamet makamına atarken söylediği söz de, gelecekle ilgili verdiği haberlerin bir diğer örneğidir: " Bu ikisi otursalar da kıyam etseler de imamdırlar." Bu hadisten zahiren şu anlaşılıyor: O ikisi imamdır...

Fakat bu zahirî anlamın gerisinde gerçek bir öngörü, geleceğe dair bir haber gizlidir. Bu da iki imamın yaşamlarına işaret etmektedir. İma yoluyla işaret ediliyor ki, bu imamlardan biri gelecekte kıyam edecek, diğeri ise oturacak; ya da bunlardan birisi veya her ikisi bir dönem kıyam edecek, bir dönem de oturacak. Bu her iki durumda da imam ve önderdirler.

Onlara muhalefet etmek caiz değildir. İslâm'da, Peygamber'in geleceğe dair haberler içeren sözlerine, onun evlâdı Hasan b. Ali'den (a.s) daha iyi vakıf olacak bir başkası yoktur. O gerek bu hadiste ve gerekse başka hadislerde dedesinin neyi kastettiğini biliyordu ve o herkesten daha iyi, hayata ve ölüme dair ilkeleri bu gelecekten haber veren sözlerden algılayabilirdi.

O, Peygamber'in (s.a.a) evlâdı, ahlâkının vârisi ve ümmetine bıraktığı vasisi değil miydi? O hâlde, Peygamber'in (s.a.a) davet sürecinde kavminden gördüğü muameleyi onun da kendi zamanında görmesi gerekiyordu. Hz. Peygamber'in (s.a.a) o gün söylediği sözleri, bugün onun da söylemesi gerekiyordu: "Allah'ım! Kavmime hidayet ver. Çünkü onlar bilmiyorlar.. Bu onurlu bağ ve bu değerli özellikti ki, şu dünyada diğer Müslümanlara karşı Hasan'a bir ayrıcalık veriyordu ve onun maddî servet ve güce muhtaç olmamasını sağlıyordu.

Çünkü bu özelliği gerçekte güç, servet ve kudretin ta kendisiydi. Bırak, Muaviye ona düşmanlık etsin. Varsın Übeydullah b. Abbas ona ihanet etsin. Kûfe ona yardım etmekten vazgeçsin, onu yalnız bıraksın. Fakat onu hiçbir zaman yalnız bırakmayacak olan, o onurlu bağdır, o imamlık makamıdır, itaat edilmesi zorunlu önderlik vasfıdır. En nihayet Allah'ın insanlara emrettiği o sevgi ve muhabbettir.

Şu dünyanın sınırlı saltanat ve iktidarı, sınırsız manevî iktidar karşısında bir değer ifade edebilir mi? Yenilgi, amaca ulaşmama ve ölüm, bir tek gün dahi, Müslüman kalplerinin tarih boyunca iftihar vesilesi sayılan, hayranlıklarına sebebiyet veren bu maneviyatı egemenliği altına alamaz, alt edemez. Saldırganın saldırısı, inkârcının inkârı bu maneviyatın inkişaf etmesine neden olamaz, bu maneviyatın etkinliğini yok edemez. Her geçen gün, bu övünç biraz daha artıyor, daha da büyüyor ve daha da belirgin hâle geliyor. Gün geçtikte şu cihanın gözünde daha da büyüyecektir.

Buraya kadar İmam Hasan ile beşeriyet için bereket kaynağı olan memba arasındaki bağı irdeledik. -Bir memba ki, şer ve fesadın, sapıklık ve kıtlığın kol gezdiği bir zamanda insanlara hayır, hidayet ve bereket bahşediyordu.

- Buraya kadar yaptığımız incelemelerde İmam Hasan'ı, Allah Resulü'nün (s.a.a) evlâdı, cennet gençlerinin efendisi ve Kur'ân ile beraber hidayet misyonuna sahip bir imam olarak tanıdık. Geride bir husus kalıyor. O da bizzat Hasan'ın kendisinin, iktidar ya da inanç alternatiflerinden birini seçmek durumunda kaldığı yolların ayrılış noktasında söylediği sözlerini dikkatle inceleyip anlamaktır.

İlk olarak, değişik rivayet zincirleriyle bize kadar ulaşan rivayetleri yeniden gözden geçirmekte yarar vardır. Bu arada söz konusu rivayetlerin satır aralarında yer alan işaretleri ve dikkatlerimize sunulan yol göstericilikleri algılamak ve açığa çıkarmak bir zorunluluktur. Şimdi bizzat ondan sadır olan ve bu konuyla ilgili olarak özel bir değere haiz olan sözlerine kulak verelim.

İbn-i Kuteybe'nin Irak'ın lideri ve başkanı olarak nitelediği Süleyman b. Surad'ın eleştiri ve kınama içerikli sorusuna İmam şu cevabı veriyor: "Eğer ben dünya için hırsla çabalayan, dünyevî makamlara ulaşmak için sürekli uğraşan ve yoğun çaba içinde olan biri olsaydım, Muaviye benden daha güçlü ve yılmayan bir adam olamazdı. Ve ben de şu anda gördüğünüzden başka bir görüş ve düşünce taşırdım..." Bu cevabı, taraftarlarına, Şiîlerine verdiği diğer cevaplara başvurmamıza gerek bırakmayacak kadar çarpıcıdır.

İmam Hasan'ın, ondan yana kendilerini güvende hissettikleri için, ona kimi zaman eleştiri nitelikli sözler söyleyen düşmanlarına verdiği cevaplara gelince; Abdullah b. Zübeyr gibi İmam Hasan'la açıkça rekabet eden ve Peygamber'in Ehlibeyti'ne düşmanlığını gizlemeyen birine verdiği cevap dikkatle incelenmesi gereken bir cevaptır.

İmam diyor ki: "Benim ona teslim olduğumu mu sanıyorsun? Yazıklar olsun sana! Böyle bir şeyin olması mümkün müdür? Ben ki Arapların en cesuru olan bir yiğidin oğluyum. Dünya kadınlarının önderi Fatıma'nın çocuğuyum. Benim yaptığım barış ne korkudan dolayıydı, ne de zayıflıktan dolayı. Fakat senin gibi yürekleri davadan ilgisiz, samimiyetten uzak sevgi gösteren ve zorluklar karşısında direnmeyen kaypak insanlar bana biat etmişlerdi." Çok kısa bir konuşma; ama çok önemli...

bir diğer konuşması daha var ki, kısa ve veciz olmasının yanı sıra, İmam'ın, bu meseleyle ilgili sözlerinin en dikkat çekicisi, en vurgulusu olarak nitelendirilse yeridir. Bu, kardeşi, aynı acıları ve sevinçleri paylaşan, kendisiyle aynı kandan ve bedenden olan Hüseyin b. Ali'ye verdiği cevaptır. Hüseyin b. Ali (a.s) ona sormuştu: "Niçin hükümetten vazgeçtin?" Cevabı söyle olmuştu:

"Benden önce babamız hangi gerekçeyle hükümetten vazgeçtiyse, ben de aynı gerekçeyle vazgeçtim." Müellif: Buraya kadar sunduğumuz örnekler, İmam'ın, her biri geçtiği zor sınavın tanığı olan diğer sözlerini aktarmamıza gerek bırakmayacak açıklıkta ve netliktedir. İmamet makamı dost ve düşman tarafından sergilenen davranışların bu acı sınavından yüzünün akıyla ve başarıyla çıkmıştır.

İmam Hasan'ın (a.s) bu konuyla ilgili sözlerini incelediğimiz zaman, genel olarak aşağıdaki hususlara birer temel unsur olarak dikkatleri çektiğini görürüz:


1-İmam Hasan dünya için mücadele etmemiştir.


2- Eğer dünya için mücadele etmeyi isteseydi, düşmanlarından daha güçlü idi; fakat o zaman, bugün örnek aldığımız hayat çizgisinden farklı bir manzara arz edecekti.

3- Kendi şahsıyla ilgili olarak, en küçük bir zaaf veya siyaset bakımından zayıflık sergilememiş, en ufak bir korku duymamıştır. Sadece ihlâslı, samimî dostlardan yoksundu.

Bunun anlamı şudur: Eğer samimî, ihlâslı ve doğru sözlü dostları olsaydı, zafer kazanmanın tüm imkânlarına ve araçlarına sahipti.

4- Onun bir tek gayesi vardı. O da kendisinden önce babasının izlediği hedefti. Kuşkusuz babasının hedefi de, İslâm'ın maneviyatını yıkılmaktan ve sahih İslâm'ı yok

olmaktan korumaktan başka bir şey değildi. Gördüğünüz gibi, imamlık ve manevî önderliğin somut alâmetleri, yukarıda sıraladığımız dört maddenin satır aralarında belirginleşmektedir. Dolayısıyla İmam Hasan'ın davranışını ne zayıflık, ne ihmal edip mücadele etmekten kaçınma ve ne de görevden kaçma olarak nitelendirmek

mümkündür. Şurası açıktır ki, böyle bir kararı almak, insanın kendisiyle kaim olan bağımsız bir gücü gerektirir. Böyle bir güç de sahibini Allah için faaliyet östermeye iter.

Böyle bir maneviyat hiçbir zaman dünya için faaliyet verilen ortamlarda etkinlik göstermez. Çünkü böyle bir manevî gücün dünya ile ilgisi ve ünasebeti yoktur. Öte yandan, sahih anlamıyla imamlık, peygamberliğin gölgesi ve peygamberlikten sonra da yer ile gök arasındaki bağlantıyı kuran müessesedir.

Şöyle ki: Peygamberlik misyonu Allah'ın iradesiyle yeryüzünde ortaya çıktığı zaman, bu misyonun kalıcı ve yerleşik bir değer hâline gelmesi, ancak samimî ve ihlâslı dostlarının yardımıyla gerçekleşebilir. Aynı şekilde imamlığın da ancak böylesine samimî ve ihlâslı yardımcılar aracılığıyla istikrar bulması, yerleşik bir önderlik işlevini görmesi mümkün olabilir.

Oysa gelin görün ki, bu samimî yardımcılar nerde, görünürde dost olup yürekleri başka değerlere bağlı, mutlak itaat şartıyla biat etmelerine rağmen pervasızca kaçan sahte dostlar nerde?!

Nasıl ki, Hz. Muhammed (s.a.a) kendisinden önce nice peygamberler gelip geçmiş bir peygamberden başka bir şey değildi, İmam Hasan da gönlü sağlam, sarsılmaz ve dilinde üstün örnekler olan imamdı. O misyon bunun için, bu da o misyon için takdir edilmişti. Nitekim aynı zor ve bunalımlı ortam, Hudeybiye ve Benî Eşca' hadiselerinde dedesi Resulullah (s.a.a) için de takdir edilmişti. Aynı kimsesizlik ve yalnızlık durumu, Sakife ve Şûra günlerinde babası Ali Mürtaza'ya da musallat olmuştu.

İmam Hasan'ın (a.s), hareket tarzını dedesinin ve babasının çizgisini esas alarak neden belirlemesin ki? Bu iki büyük zatın üçüncüsü olmasında ne gibi bir kusur ve ayıp olabilir ki? İkinci maddenin ifade ettiği anlamı izah etmek bağlamında şunu söyleyebiliriz:

Hasan b. Ali kendi kendine şu kararı almıştı: Yokluğunu ve varlığını, hayatını, tarihini, siyasi sistemini ve bütün gücünü ve imkânlarını düşüncesinin, akidesinin hizmetine sokacak, bunların ayakta kalması, yücelmesi ve egemen olması için mücadele edecek.

O bu önemli ve zor adımı atarken, iktidar ve inanç arasındaki iki ayrı yolu sona erdiriyor ve dünyaya ilgi duymayan, züht sahibi bir imam ve halife portresi çiziyordu.

Çünkü halifeliği de insanoğlunun ideallerini toplumsal hayata egemen kılmanın aracı olarak kabul etmişti. Dolayısıyla İmam Hasan (a.s) ister olumlu sonuç veren, ister olumsuz sonuç veren girişimlerinin tümünde inancına bağlı bir rehber örneğidir. Dünya iktidar, servet, nüfuz ve çeşitli lezzetler gibi tüm baştan çıkarıcı cilveleriyle kendini ona sundu ve kendisine bağlanmasının, kendisine özgü olmasının, kendisine ram

oluşunun bedeli olarak sadece kendisini kabul etmesini ve kendisini seçmesini istedi. Ama o bundan kaçındı, kabul etmedi. Eğer kabul etseydi, dünyayı tercih etmiş olurdu.

Bunun için de çok çalışması, yoğun bir çaba içinde olması gerekirdi. Kuşkusuz başka insanlardan çok daha fazla dünyadan pay alırdı. Çünkü o insanlık tarihinin en üstün soyunun bir mensubu olarak dünya krallıkları içindeki en büyük devletin başındaki kişiydi. Dolayısıyla bütün bunları elde etmesi için yalnızca tercih yapması yeterliydi.

Farzı muhal o dünyevî ve maddeci bir insan görünümüne bürünseydi, kaçınılmaz olarak miras aldığı değerler ve aldığı terbiye kayıtlarından sıyrılması, manevî övünçlerini unutması gerekecekti.

Artık Ali ve Fatma’nın oğlu ve Peygamber'in torunu Hasan olmayacaktı. Yani ihtiras sahiplerini memnun edecekti, kendisi için işbirlikçiler tutacak, kararsızları ve şüphecileri rüşvet vererek kendisine bağlayacaktı. Onlara kendisini sevdirip ihsan ve bağışlarının esiri edecekti. O koca imparatorluğun gelirleri, toplumun önderlerinin ve nüfuzlu ailelerinin akıllarını başlarından alacak genişlikteydi ve bunların beklentilerine de kolaylıkla

cevap verilebilirdi. O zaman münafıklar temiz ruhlu müminler olarak, hainler de güvenilir ve samimî insanlar olarak, kararsızlar ise itaatkâr, fedakârlar gibi görüneceklerdi. Bütün toplum, olduklarından farklı bir görünüm sergileyeceklerdi. O zaman, Amr b. As, Muğiyre b. Şu'be ve Ziyad b. Ebih gibi tiplerin Kûfe'de Hasan b. Ali'nin konutunun yakınlarında oturduklarını, onun gölgesinde huzur bulduklarını görürdünüz. Tıpkı bu gün Hucr b. Adiyy, Kays b. Sa'd ve Adiyy

b. Hatem gibi yiğitlerin ona sığındıkları gibi. Ya da şu anda Amr, Muğiyre, Şu'be ve Ziyad gibi tiplerin Muaviye'nin sarayını hac gibi tavaf ettikleri gibi.

Hasan b. Ali gibi bir başkan ve bir dayanma noktası, onlar için birtakım ayrıcalıklar da ifade ediyordu. Çünkü Muaviye gibi bir adamın geçmişindeki olumsuzluklar onda yoktu. Atalarından kendisine bir büyük manevî değerler manzumesi de miras kalmıştı. Dolayısıyla Hasan b. Ali onların dünyevî beklentilerine cevap verecek bir politika

izleseydi, onu Muaviye'ye tercih etmekte tereddüt etmezlerdi. İşte bu durumda öyle bir başarıya ulaşmış bulunacaktı ki, artık onunla ilgili bir şey yazmaya, araştırma yapmaya veya zaman ve ömrü harcamaya gerek kalmayacaktı.

Böylesi bir durumda, İmam Hasan'ın döneminde yaşayan Kûfe'nin rezil halkı, birlik ve bütünlük hâlinde görünürdü. Sebatkâr, vakarlı ve yek vücut bir toplum görüntüsünü çizerdi. Buna karşılık devletin hazinesi vicdanların satın alınması için kullanılırdı. Yönetim ihtiraslı kimselerin hırslarının tatmin aracı olurdu.

Devletin politikası kişisel arzuların, heva ve heveslerin istikametinde belirlenirdi. Böyle bir durumda sadece küçük bir azınlığı oluşturan Hz. Ali Şia'sı mevcut duruma karşı direnç gösterebilirdi.

Onlar büyük bir samimiyetle İmam Hasan'ın savunduğu değerlerin yanında yer alırlardı. Daha önce babasının safında yer aldıkları gibi. İmam Hasan bir kalemde dünyayı bir kenara bırakmıştı. Hz. Ali ise dünyayı üç talakla boşamıştı. Bu davranışlarıyla onlar şunu kanıtlamışlardı: Her zaman hakikatler cephesinin önderleridirler.

İhtirasların ve heva ve heveslerin peşinde değildirler. Bunun yanında bu samimî grubun da İmam Hasan'ın Resulullah'ın (s.a.a) soyundan geldiğini göz önünde bulundurarak İmam Hasan'a karşı başkaldırılarının ve baskılarının çok aza indirmeleri beklenilirdi.

Ne düşünüyorsunuz? Sizce Muaviye "bu Hasan"a karşı mücadele verebilir miydi? Veya ona karşı zafer kazanabilir miydi? Böyle bir durumda iki taraftan hangisi daha şanslı ve başarı kazanmaya daha yakındı? Hasan mı, Muaviye mi? Şimdi bu açıklamanın ışığında İmam'ın şu sözünün anlamını iyice kavrayabiliriz: "Eğer ben dünya için hırsla çabalayan, dünyevî makamlara ulaşmak için sürekli uğraşan ve yoğun çaba içinde olan biri olsaydım, Muaviye benden daha güçlü ve caydırıcı bir adam olamazdı.

Ve ben de şu anda gördüğünüzden başka bir görüş ve düşünce taşırdım." Evet, eğer İmam Hasan dünyanın peşinde bir insan olsaydı, bundan başka bir sonuç beklenemezdi. Fakat bilinen ve kesin olan bir başka gerçek var.

Hasan b. Ali (selâm ve rahmet onun ve babasının üzerine olsun) başka türlü bir insandı. O, zamanın sınırlı dönemlerinde ortaya çıkan seçkin olan insanlarından biriydi. İnsanlık, onların davranışlarından, yaşam tarzlarından yüce bir maneviyat ve üstün bir örneklik ilhamı alır. İnsanlar bu seçkin kimselerin yol göstericiliğinde mutluluğa kavuşur. O şereften farklı bir anlam algılardı.

Ona göre şeref; izzet-i nefis ve dinin maslahatlarını üstün tutmaktan ibaretti. Ne iktidar, ne mal, ne şu cihanın lezzet veren nimetleri, bunların hiçbiri şeref kavramının kapsamına girmezlerdi. Kur'ân'ın vurguladığı gibi, onun sahip olduğu masumiyet niteliği ve bütün varlığının tanıklık ettiği yüksek manevî örnekliği, onun şeref burçlarından şu birkaç günlük dünyanın

basit eğilimlerinin, hayatın sınırlı isteklerinin ve şu cihanın değersiz lezzetlerinin seviyesine inmesine izin vermezdi. Öte yandan, Hasan'ın dünyaya eğilim göstermesi, Allah'tan, semavî kitaplardan, Allah tarafından gönderilen peygamberlerden ve kıyamet gününden yüz çevirmek anlamına gelirdi. Dünyanın peşinde olan bir adam,

kaçınılmaz olarak bunların tümüne gözlerini kapatır ve hatta zaman zaman bunlara düşmanlık eder.

Bozguncu ve sapkın hayat tarzlarından yararlanarak mevcut durumdan kazançlı çıkmak, egemen olduğu bir yüksek burçlara, yücelen ve seyirde olan seçkin insanlar nazarında en büyük ziyan ve en ağır hüsrandır.

Hasan b. Ali'nin dünyaya eğilim göstermesi, kaçınılmaz olarak, nübüvvet aracılığıyla kişiliğine nakşedilen eşsiz karakterin, paha biçilmez seciyenin, vahiy memesinden emdiği

terbiyenin, Kur'ân'ın indiği mekândan aldığı yüksek eğitimin bütünüyle varlığından uzaklaşması, ortadan kalkması anlamına gelirdi. Acaba onun zatının kendisi hâline gelen ve varlığının ayrılmaz bir parçası olan bu yüksek karakterin ondan ayrılması mümkün müydü? Peygamber'in (s.a.a) çocuğu, onun dizinin dibinde eğitim görmüş,

onun mektebinin öğrencisi Hasan'ın dünya için faaliyet göstermesi ya da dünya için kendinden geçercesine mücadele etmesi, sürekli bir çaba içinde olması düşünülebilir miydi?

Acaba Allah Resulü'nün, risaletinin pratize edildiği bir alan olmaktan öte, dünya ile bir işi var mıydı? İmam Hasan da Hz. Peygamber'in (s.a.a) eğitiminden, inancından ve atmosferinden ilham alarak, imamet meydanında, dedesinin karakterini eksiksiz bir şekilde yansıtan bir ayna olmak durumundaydı. Bu örneklik, bu güzel önderlik hiçbir zaman zaafla, korkaklıkla suçlanamaz veya başka kuşkular ve eleştirilere açık olmaz.

Evet, İmam Hasan övgüye değer nitelik ve özellikleriyle dedesi Allah Resulü'nü eksiksiz bir şekilde yansıtan bir aynaydı. Aynı şekilde dünyevî eğilimlerden uzak durmak, züht ve takva sahibi olmak ve ümmetin idaresi bağlamında dünyevî değerlere prim vermemek bakımından da dedesini yansıtan eksiksiz bir ayna ve güzel bir örnek olmak durumundaydı. Çünkü o, "yaratılış ve ahlâk bakımından insanlar içinde en çok Peygamber'e benzeyen" bir kişiydi.

Böyleyken, eleştirenler, yargısız infazcılar, hangi zayıflığı ve hangi dirayetsizliği Hasan'a yakıştırabilirler? Bunlar öyle anlaşılıyor ki, İmam Hasan'ın yandaşlarının sebep oldukları bunalımı ve zorlukları unutmuşlardır.

Herhâlde, bu yandaşların, bu yoldaşların uyumsuzluklarının birtakım hadiseler sonucu gerçekleştiğini akıllarına getirmiyorlar. Ki İmam Hasan'ın bu olaylarla bir ilgisi yoktu.



Bilâkis bu durumun en büyük nedeni, peygamberlik döneminden sonraki bu üçüncü dönemde insanların hayatlarında meydana gelen genel değişiklik, insanların tümünün ya da büyük bir kısmının takva sınırlarının dışına çıkmış olması, heva ve heves peşinde koşup dünya nimetlerinden lezzet almak için mücadele etmeleriydi.

Dolayısıyla bu kabahat varsa, o da bu koşulların kabahatiydi. Bir kusur varsa, o da Hasan'a eşlik eden neslin kusuruydu. Hasan bunların tümünden beriydi, uzaktı. Bunlar, uygun olmayan böyle bir zeminde, sahte bir samimiyet görüntüsüne bürünen böyle bozguncu bir nesil arasında, ihlâsla amel etmekten ve hakkı egemen kılmaktan başka bir amacı olmayan iman sahibi böyle bir insanın karşı karşıya geldiği böylesine zor bir durumda, ortaya çıkan realiteden başka bir şeyin gerçekleşemeyeceğini unutuyorlar.

Bu yüzden İmam Hasan bu sürecin çeşitli aşamalarında birtakım özel önlemler almıştır ki, bunların her biri en maharetli çözüm örnekleri niteliğindedir. İmam'ın hayatında tezahür eden siyasî eylemlerin ve dikkate değer uygulamaların olağanüstü örnekleri mahiyetindedirler. Bu kitabın çeşitli bölümlerinde, İmam'ın hayatındaki

zaaf noktaları olarak sunulan çeşitli olguları sahih bir analize tâbi tutarak, realiteye uygun bir şekilde açıklamaya çalıştık ve gördük ki, İmam'ın gerçek yaşam çizgisi bu tür saptırmalardan ve boşboğazlıklardan kesinlikle beridir. Bu sahih yaşam çizgisinin bir gereği olarak Hasan en büyük ıslâh edici adımını da attı.

Fitne ve silâhın ön plâna çıktığı bir hengâmeyi ahlâkın, sevginin ve ıslâhın egemen olduğu bir döneme dönüştürdü. Böylece en büyük ıslâhatçı niteliğiyle dünya ıslâhatçıları sahnesindeki yerini aldı. Cihanın mektebî önderleri arasında en yüksek kemal derecesini elde etti. Saltanat tahtına oturmadı belki; ama bütün cihanın hükümdarı oldu.

Zaten İslâm hakikat ve anlam itibariyle, dünyevî maddeye teslim olmayan, aşağılık şehevi arzuların önünde alçalmayan, yalancı ve maskara vehimlere zebun olmayan,

o semavî ve melekvari ruhtan başka bir şey değildir. İmam Hasan adamlarının oluşturduğu kalabalığa şöyle bir göz attı. Gördüğü manzara ona ağır geldi. Çünkü

sorumluluklarına karşı ilgisizlikleri, dostlukta sebat etmeyişleri, hak cephesini terk eden tutumları itibariyle, aslında kendi safında değil, düşmanlarının safında yer

alıyorlardı. Belli sayıdaki hainler ordunun tümüne sirayet eden bir salgına yol açmışlardı. Bu salgın, artık elden çıkmış, manen hezimete uğramış topluluğu ciddi biçimde tehdit ediyordu. Aralarında artık görüş birliği yoktu, herkes ayrı telden çalıyordu. Saflar birbirine karışmıştı.

Yöntemler ve düşünce tarzları arasında en küçük bir uyum ve ahenk kalmamıştı. Her grup kendine özgü bir hareket metodu belirliyordu. Savaşa hazırlanıyorlardı; ama kendilerine iyilik etmekten uzak ve kötülük etmeye yakın birine karşı değil. Doğrusu, kendilerinden daha kötü bir düşman bulmanın imkânı olmayan dostlardan ne bekleyebilirsin?

Böyle olunca, Peygamber'in naibi olan bir imam, peygamberliğin rahmet ve azamet kaynağı dilinden sadır olmuşçasına bir sözü neden söylemesindi? Bu öyle bir sözdü ki, özü ve hakikati itibariyle birbirine hasım olan her iki gruptan da uzaklığı ifade ediyordu. Daha doğrusu herkesin ve her şeyin üstünde bir hakikate işaret ediyordu. İmam acaba bu üstün hakikatten başka bir şey midir ki?


FEDAKÂRLIK


Şayet yüce Allah'ın, onun büyük ruhuna bahşettiği kudret, istikamet, tahammül gücü ve hayatı hiçe sayma özelliği olmasaydı, nice büyük ve güçlü ruhlara dahi ağır gelen, tasavvur edilmesi dahi bazıları için mümkün olmayan bu olağan üstü kişiliği ve yüceliği sergilemesi kesin olarak mümkün olmazdı.

Bir insan, her türlü maddî değerden arınmış olarak, hiçbir bahanenin arkasına sığınmadan, her türlü muvazaa ve aldatmadan uzaklaşarak büyük cihat meydanına adım atmazsa, kişisel isteklerine ve beşer doğasının tutkulu arzularına muhalefet etmezse, benliğin azgınlığını dizginlemezse, Allah'ın yolunda fedakârlık edebilir mi?

Allah'ın iradesi karşısında kendini hiç sayabilir mi? Onun için amel edebilir mi? Bütün bunları gerçekleştirme şansını yakalayabilir mi? Eksiksiz olarak Allah'a bağlanmak anlamına gelen bu durum imametin ta kendisidir.

Her hâliyle ve her şekilde Allah'a bağlı olan kişi de imamdır. Şayet mevcut koşullar batıl cephesini yenilgiye uğratmaya el verişli değilse, niçin böyle bir durumda hak cephesini koruyacak şartlar oluşturma yönünde çaba gösterilmesin? Görünüşte savaşmaya istekli görünen, ama gerçekte

kişisel arzularını gerçekleştirmekten başka amaçları olmayan adamlarının bu durumu karşısında İmam Hasan'ın yaptığı da bundan farklı bir şey değildi. Şayet Muaviye'nin kötülük elinin o zamanda Âl-i Muhammed ve az sayıdaki ihlâslı Allah hizbinden ibaret olan gerçek İslâm'a zarar vermesini önlemenin yolu, Şam askerlerinin,


Kûfe'de ve İmam'ın ordusunda Muaviye'nin faaliyet gösteren beşinci kolunun tahribatlarını önlemenin yolu sadece ve sadece iktidarı onlara devretmekse ve Muaviye'nin saltanata ulaşması ise, varsın, bu kirli ve kötülük örneği el bu dünyaya, bu dünyanın bütün şehvetlerine, heva ve heveslerine, arzularına ulaşsın. Hasan

ve az sayıdaki Allah hizbi için önemli olan inanç sistemi, ilâhî yol değil midir? Varsın o kirli amacına ulaşsın, ama İmam Hasan ve az sayıdaki Allah hizbinin mensupları için olanca kudreti,

celâleti, heybeti, görkemi ve sonsuzluğuyla hak baki kalsın. Kendini alçaklıktan, maddî kirlerden kurtarması, dünyayı dünya ehline bırakması, ebedî azametiyle, yüce imamlığıyla, üstün fazilet ve bilgileriyle, cihadı ve istikametiyle,

takdire şayan fedakârlığıyla, manevî önderliğiyle insanlara yol göstericiliği seçmesi Allah resulünün evlâdı için bir kusur mudur? Dikkat sahibi hiçbir Müslüman, sahih inanç sistemiyle ilgisi bulunan hiçbir mümin, onun davranışı ile ilgili olarak

kuşkuya düşmez, onun hakkını inkâr etmez, onunla Peygamber arasındaki bağı unutmaz veya onun ilâhî önderliğini ve imamlığını görmezlikten gelmez. Bu öyle bir

önderlik ve imamlıktır ki, değişimi ve dönüşümü kabul etmez. Zaaf ve yenilgi de kabul etmez. Bilâkis, dur durak bilmeyen hasmane faaliyetlere rağmen daima muzafferdir ve her zaman galip gelir.

O gücünü Allah'tan alır. Onun sonsuzluğu hakkın sonsuzluğundan kaynaklanır. Bu yüzden ard arda gelip geçen nesiller boyunca baki kalır. Tıpkı peygamberlerin mesajlarının geldikleri toplumların hayatlarında daima baki kalması gibi. Gerçek heybet, hakikî ululuk bütün anlamıyla ilâhî mesajındır. Bunun yanında muhaliflerin kibir ve gururları da bu hakikat karşısında kırılır, burunları sürter. Dolayısıyla her hâlükârda hak baki kalır.

Burası İslâm tarihinin ince ve hassas aşamalarından biridir. Gerçek hilâfetin iktidardan ya da dinî önderliğin saltanattan ayrıldığı, dünyevî egemenlikle manevî ve ruhanî egemenliğin ayrıştığı bir aşamadır. Bu ayrışma, zahirî biçimi itibariyle, Müslümanların zihninde örneği ve geçmişi olmayan, alışık olunmayan bir olguydu. Ama her halükârda İslâm'ın aşamalı olarak gelip dayandığı bir realiteydi. Müslümanlar bilerek veya bilmeyerek Peygamber'in (s.a.a) irtihalinden itibaren bu noktaya gelip dayanması mukadder bir yol tutturmuşlardı.

Sadece okyanus karşısında bir damla konumunda olan birkaç kısa dönemi istisna edersek, Peygamber'in (s.a.a) vefatından sonraki bütün dönemler bu süreci hazırlayan ön merhaleler işlevini görmüşlerdi. Hilâfetin şer'î ve yasal sahipleri bu ayrışmaya teslim olmuşlardı. Çünkü İslâm'ın bütünlüğünü korumanın yegâne yolunun bu olduğunu görmüşlerdi.

Artık en açık sözümüzü söylemenin ve maksadımızı açıkça belirtmenin zamanı geldi: İmam Hasan (a.s) Muaviye karşısında takındığı tavrı itibariyle daha önce babası Emir'ül-Müminin'in (a.s) Ebu Bekir ve iki arkadaşı karşısında takındığı özel tavrı izliyordu. İmam Hasan'ın kardeşine cevap olarak söylediği sözlerin anlamı da budur.

Daha önce işaret ettiğimiz gibi, kardeşi ona: "Hangi gerekçeyle hilâfeti teslim ettin?" diye sormuştu. O da cevap olarak şöyle demişti: "Senin baban daha önce hangi gerekçeyle teslim ettiyse, ben de aynı gerekçeyle teslim ettim." Böylece anlıyoruz ki, bu iki imamın her biri, kendi özel koşullarında büyük fedakârlıklarda bulunarak İslâm'ı korumuşlardır.