İMAM HASAN'IN (A.S) BARIŞI
 

onun, ne babasının ve ne de kardeşinin İslâm'da güzel bir günleri olmamıştır. Peygamber'in amcası olan bu zatın babası, Bedir Savaşı'nda, Peygamber'le savaşmak üzere müşrik ordusunda yer almştı.

Ebu'l-Yusr Ka'b b. Amr el-Ensarî, onu esir alıp Peygamber'in yanına getirdi. Peygamber, onun salıverilmesine karşılık fidye alıp Müslümanlar arasında bölüştürdü. Ali (a.s), Übeydullah'ın kardeşini Basra valisi olarak görevlendirdi. O, Ali'nin (a.s) ve Müslümanların malını çalıp cariye satın aldı

ve bunun kendisi için caiz olduğunu sandı. Übeydullah da Ali (a.s) tarafından Yemen'e vali gönderildi. Übeydullah, çocuklarını ölüme terk ederek Büsr b. Ertad'ın karşısından firar etti. Bugün de yaptığını hepiniz gördünüz."[102] Kays, özellikle de bu gibi olaylar karşısında duygu seline kapıldığı zamanlar, dinleyicilerini istediği yöne

sürükleyebilen ve dilediği şekilde etkileyebilen usta bir hatipti. Kays bu konuşmasıyla insanları öyle bir etkiledi ki herkes; "Hamd olsun Allah'a ki, onu bizim aramızdan çıkardı!"[103] demekteydiler. "İmtihan, erkeklerin anahtarıdır." sözü, işte böyle durumlar için söylenmiştir.


MUKADDER SONUN BAŞLANGICI


Meskin'den gelen ilk elçi, Kays b. Sa'd'ın mektubunu İmam Hasan'a (a.s) teslim etti. Mevcut durumu rapor eden mektubun içeriği şöyleydi: "Meskin hizasında bulunan Cenubiyye köyünde ve Muaviye'nin ordusu karşısında mevzi tutulmuştur.

Muaviye, Übeydullah'a mesaj göndererek yanına çağırmış ve kabul ettiği taktirde, yarısı nakit ve diğer yarısı da Kûfe'de teslim edilmek üzere mükâfat olarak bir milyon dirhem vereceği vaadinde bulunmuştur.

Bunun üzerine Übeydullah, 'yakınlarını' da yanına alarak geceleyin Muaviye'nin karargâhına kaçmıştır. Sabah olunca da askerler, komutanlarını ordugâhta bulamamışlardır.

Bunun üzerine de Kays, askerlere namaz kıldırmış ve idareyi ele almıştır."[104] Mektubun ilk cümlesi, Übeydullah'ın, Meskin'e vardığı günden bu yana İmam Hasan'a (a.s) mektup yazmamış olduğunu göstermektedir.[105] Bir komutanın, yüksek komuta merkeziyle ilişkiyi kesmesi, onun çok önceden itaat etmemeye karar verdiğini mi gösterir, bilemiyoruz. Ayrıca bilemediğimiz başka bir nokta da, Übeydullah'ın, Meskin'e varışıyla Muaviye'nin ordusuna katılışı arasında mektup yazacak imkân ve fırsatı bulup bulamadığıdır.

Kays'ın mektubuyla birlikte Meskin karargâhından, peşpeşe haberler gelmeye başladı (ki kötü haber her zaman daha çabuk ulaşır ve daha fazla yayılır) ve İmam Hasan (a.s), Kays'ın mektubunda bahsi geçen "yakınların" –tarih kaynakları, bu yakınların "zenginler ve ileri gelenler" veya "ileri gelenler ve meşhur aile mensupları" olarak tanıtmıştır Übeydullah'la bir araya gelerek ihanet plânını belirlediklerinden haberdar oldu.

Hatta konusu geçen "yakınlardan" bazılarının, Übeydullah'tan önce firar ettikleri, İmam Hasan (a.s) tarafından anlaşılmıştı. Gelen bazı kötüleme amaçlı haberlere göre de Übeydullah, ordunun bayrağını indirmişti.[106]

Bu kalleşçe hareket, itaatsizlik ve muhalefet ruhunun ortaya çıkması için uygun bir zemin oluşturmuştu. İtaatsizlik ruhu, ordudaki diğer grupları da etkilemişti. Bazıları,

zenginlere ve meşhur ailelere uymakla menfaatler elde edeceklerini ve orduda kaldıkları takdirde bu menfaatlerden yoksun kalacaklarını düşünerek firar etmek istiyorlardı.

Bu arada Muaviye, itaatsizlik ve muhalefet ruhunun önce tahrik edilmesi, sonra yoğunlaştırılması ve daha sonra da yaygınlaşması için elinden geleni ardına koymuyordu. Muaviye, lüks yaşamın naz ve nimeti içinde Araplık onur ve azmini kaybeden bu meşhur, kötü kalpli ve korkak tayfanın ruh hâlini çok iyi bilmekteydi.

Bundan ötürü de bu tayfanın, kendine yönelmesini beklemeye koyuldu ve sürekli olarak farklı yolları deneyerek, türlü tuzaklar kurarak onlarla irtibat kurmaya çalıştı. Nitekim uğraşları sonucunda bu tayfanın gururunu, maddî vaatleriyle kırmayı başardı ve dahası, vaatlerinin büyüsüne kapılanları, herkesten önce zillet uçurumuna yuvarladı...

Hem de öyle bir uçurum ki, onur ve haysiyet düşkünü hiçbir insanın böylesi bir zillet uçurumuna yaklaşması mümkün değil. Böylece İmam Hasan'ın yandaşları, Übeydullah'ın ve diğer meşhur, ileri gelen kimselerin yolunu tutup gizlice Muaviye'ye katıldılar.[107] Allah'a, Peygamber'e ve Peygamber'in evlâdına hainlikte bulunarak savaştan kaçanların sayısı, çok kısa bir sürede sekiz bine ulaştı.

(Ahmed b. Yakub, tarih kitabında bu rakamı verir.) Ahmed b. Yakub şöyle der: "Muaviye'nin Übeydullah'a gönderdiği elçi, firarın mükâfatını bir milyon dirhem olarak açıkladı. Übeydullah da taraftarlarından sekiz bin kişiyle birlikte Muaviye'ye katıldı. Savaş hazırlıklarını ve komutanlık sorumluluğunu Kays b. Sa'd üstlendi."[108] Evet, On iki bin kişilik ordunun sekiz bini ihanet etti!...

Altmış bin inatçı düşman karşısında mevzileşen bir ordunun bünyesinde açılmış korkunç bir gedikti bu. Daha doğrusu korkunç bir çöküş ve acı bir yenilgiydi ve yaklaşmakta olan facianın da habercisiydi.

Yaklaşmakta olan facianın ağır sorumluluğu, hem Allah huzurunda ve hem de tarihin önünde, Übeydullah'ın omuzlarındadır. Büyük hızla fitneye kapılan ve kaçmayı tercih eden bu insanlar, halifenin hakkını gözetmek ve biatine vefa göstermek hususunda herkesten daha ağır sorumluluğu olan halifenin amcasının oğluna uyarak firar ettiklerinden dolayı kınanmayacakları zannı içerisindeydiler. Hatta insanların ayıplamaları karşısında kendilerini savunmak için bu yanlış mantığa sarılmışlardı bile.

Ancak insanlar, bu zümrenin getirdiği mazeretler doğrultusunda firar olayını değerlendirmiyorlardı. Bunlar ancak bahaneydi; meselenin iç yüzü ise Muaviye'nin saçtığı altınlardan pay kapmaktı. İnsanlar nezdinde bu zümrenin tek iftiharı, ancak ahde vefasızlıktan ve dini dünyaya satmaktan ibaretti.

Hasan b. Ali'nin (a.s) ordusundan firar edenler, İmam Hasan'ın (a.s) ne erdem ve üstünlüğünü inkâr ediyorlardı, ne de bu hususta cahil idiler. Bunlar, kendi dünya nimetlerine kavuşmak için önce İmam Hasan'ı (a.s) seçmiş, daha sonra da yanıldıklarını anlamışlardı.

Muaviye'ye katılmaları da, ona ve vaatlerine güvendiklerinden veya akıbetlerini -nitekim Muaviye Kûfe'ye girdiği gün bütün ahit ve vaatlerini ayakaltına almakla akıbetlerinin ne olacağını göstermişti tahmin edemediklerinden kaynaklanmıyordu. Çünkü ne Muaviye işlerini örtülü tutan biriydi ve ne de onlar, Muaviye gibilerini tanımayacak kadar saftılar.

Bu durumda, firar ve ürkekliğin sebebi İmam Hasan'a (a.s) olan düşmanlık değildi ve bilgisizlikten de kaynaklanmıyordu. Bunun sebebi Muaviye'ye karşı besledikleri sevgi ve güven duygusu da değildi. Bu yüreksizlikleri, bugün bile tarih semasında dalgalanmakta olan bu alçaklığa iten daha başka neden veya nedenlerin varlığı söz konusu olmalıdır. Bilemiyoruz...

Belki de bütün bunlar, Kûfe ordusunun muhtemel bir zaferi karşısında, kendilerini bekleyen akıbetten korunmak amacıyla İmam Hasan'ın (a.s) muhaliflerinin önde gelenleri tarafından tezgâhlanmış birer komploydu.

İmam Hasan'ın (a.s), İslâm beldelerinde yaşayan insanları cihada davet hususunda almış olduğu geniş önlemler ve de samimî Şiaların bu alanda gösterdiği canlılık, dinamizm ve ümit kıvılcımları, Kûfe hainlerinin kararsız kalplerinin geleceğe dönük korku ve endişe içinde kıvranmasına sebep oluyordu. İşte bundan dolayı da, Kûfe ordusunu hedef alan plân ve komplolarını daha bir dikkat ve ihtiyatla uygulamak zorunda kalmışlardı. Bu kararsızlık ve korkudan kurtulmanın en kestirme yolu orduyu sabote etmekti.

Bu yüzden, içlerindeki korku ve ıstıraptan bir an önce kurtulmak ve bu korkularının asıl kaynağı olan Kûfe ordusuna derin bir darbe indirmek amacıyla Muaviye'ye katılmaya karar verdiler. Çok kısa zamanda ve en geniş şekliyle böyle bir düşüncenin gelişmiş olması, bunun, önde gelen bir grup tarafından hazırlanmış komplonun ürünü olduğunu somut olarak ortaya koymaktadır.

Kaçış faciasının bu şekilde analizi, bu olayı ele alan - dost ve düşman- diğer araştırmacılar tarafından yapılan farklı yorumlardan daha isabetli olduğu kanaatindeyiz. Bu analiz, ordu komutanlarından ve ileri gelenlerden hiç-birinin Muaviye tarafından rüşvet ve vaatlerle aldatılmadığı anlamına gelmez; bilâkis Muaviye, onların aklını çelmek için hiçbir şeyi esirgemedi ve sadece ordu komutanına bir milyon dirhem vererek hem dinini, hem de onurunu satın aldı. Ancak, firar olayıyla bağlantılı olarak dikkat edilmesi

gereken husus, Übeydullah b. Abbas dışında hıyanetin mükâfatı olarak Muaviye'den para alan bir başkasının adının geçmemesidir. Önde gelen diğer şahısların,

Muaviye'nin vaatleriyle yetinip nakit para almamış olmaları nasıl düşünebilir? Bu olasılık, kesinlikle kabul edilecek gibi değildir... Ancak bu grubun, geleceğe dönük olarak taşıdıkları bir korkunun -akıbet korkusu- varlığı kabul edilecek olursa, bu durumda, nakit para yerine vaatlere razı olmalarının bir anlamı olabilir.

Korkunun insanlar -özellikle de varlıklı ve zengin insanlar- üzerindeki etkisi göz ardı edilemez. Dolayısıyla Allah'tan ve ödünsüz adaletten başka bir şeyin hüküm sürmediği o ortamda, Şam'ın aldatıcı belirtilerinin, bu meşhur aile mensuplarında hıyanet düşüncesini uyandırması ve kabartması pek de şaşırtıcı olmasa gerek.

Bir grubun rahata düşkünlüğü, başka bir grubun cahilliğe dayanan bağnazlığı, başına buyruk istekleri ve eğilimleri, bu akıbetin oluşumundaki açık etkisini göstermiş ve böylece de orduyu oluşturan farklı güçlerin maskesini düşürmüştü. Her grubun gerçek yüzü ve rengi ortada, gözler önündeydi artık.

Hırs ve maddî etkenler, ganimet sevdasıyla orduya katılan insanları rezalete, alçaklığa sürükledi. Bu insanlar açısından, kılıçlara ve mızraklara hedef olarak fiilen savaşarak ganimet toplamaktansa, hıyanette bulunarak savaşmaksızın ganimet elde etmek daha cazip geliyordu.

İşte bu mantıkla hareket ederek, gaflet ve aldanmışlıklarından dolayı seçmiş oldukları alçakça istekler uçurumuna yuvarlandılar. "...Artık kim dönerse, zararı kendi nefsinedir ve kim Allah'la ahitleştiği şeyde durursa ona, yakında büyük bir ecir verilecektir." (Fecr, 10) İmam ve önderini terk eden, asi bir zalimin yanında yer alan bir Müslüman, o asi ve zalimden daha kötü ve daha alçaktır.

Bu zümre, dini zayıf ve dünyası karmaşık insanlardan oluşuyordu. Bu yüzden Muaviye'nin ordusu, bu tür insanlar için daha uygun ve daha elverişliydi... Bu büyük belâ, bu ağır imtihan, kaçmaya

yeltenmeksizin direniş yolunu seçen, kesin ölüm kararlılığıyla[109] meydana atılan, Peygamber evlâdını savunmak ve verdiği biate vefa gösterdiği için mutlu olan, yüreği inanç dolu olan yiğitleri alçaklardan ayırt eden bir deney işlevini görüyordu.

Hedef doğrultusunda tehlikeye atılmak, zorluklar karşısında direnmek, acıları ve ıkıntıları göğüslemek ve fedakârlıkta bulunmak için hazırlık yapmak, bu insanların özlerinin temiz, niyetlerinin pak, kişiliklerinin sarsılmaz ve canlı olduğunu gösteren en büyük delildir... İşte bunlar, İmam Hasan'ın (a.s) sadık Şiîlerinin, bağlılarının özellikleridir...

Meskin'de gerçekleşen acı olayların haberi, Medain ordusunda da büyüklüğü ve önemine uygun olarak kötü etkisini gösterdi ve her zaman olduğu gibi bu olaylar, ordu birimleri arasında abartılarak dilden dile dolaştı. Irak halkından ve farklı kanatlardan büyük gruplar, Haşim oğulları’nın önde gelenleri ve de Rabia ve Hamdan kabilelerinin samimî güçleri bu orduda bulunuyordu.

Eğer her kayası, bozguncuların muhalefet dalgaları karşısında dalga kıran görevini ifa eden bu sarsılmaz dağlar ordunun her köşesinde mevcut olmasaydı bu haber, şiddetli bir deprem gibi karargâhı sarsacaktı. İmam Hasan (a.s) ise... bu olumsuzluklar karşısında, güçlü kalpleri ve ölümsüz ruhları onaran ümit silâhını kuşanmıştı.

O, belli bir yer ve zamana has yenilgi ve başarısızlığın, -kendisi bulunmasa bile düşüncesinin var olduğu- başka bir durumda meyve vermeyeceği anlamına gelemeyeceğine inanıyordu.

Gerek zafer, gerekse yenilgide İmam Hasan'ın (a.s) daima göz önünde bulundurduğu husus buydu. İmam Hasan'ın (a.s) kişiliğindeki rabbanî tecelli noktası da buydu. Bu nokta İmam'ın insanlığının da temelini oluşturuyordu. Allah karşısında benliğinden geçme, ilâhî sorumluluk doğrultusunda fena/yok oluş yolunu seçme de aynı noktadan kaynaklanıyordu.

Ayrıca İmam Hasan (a.s), ardı-arkası kesilmeyen olayların külü altında sinsi sinsi yanan fitne ateşinden tam anlamıyla haberdar olmasına rağmen, cihat çarkını döndürmek ve ordusunu hareket ettirmek yönündeki faaliyetini bir an dahi durdurmadı. Fitnenin körüklendiği bu zaman boyunca, facianın önemi hakkındaki bilgisini ortaya koyan veya mevcut durumu kötüleyen öfkeli bir kelime ya da cümle ondan duyulmadı.

İmam Hasan'ın (a.s) söylediği her söz, disiplini korumakla ve cihat ilkesine bağlı kalmakla ilgiliydi. Ordusuna bu gerçeği öğretmek ve ordusunu bu yönde eğitmek amacını güdüyordu. Yüzünü Kûfe'ye doğru çevirdi, hatıraları arasında bir şeyler arıyor gibiydi. Belki de bu şehrin, kendisinin ve babasının iyilikleri karşısındaki nankörlüklerini gözünde canlandırıyordu.

Kûfe şehrine üstünlük ve saygınlık kazandıran, İslâm âleminin en büyük başkentlerinden biri hâline getiren, değişik ırkların ve farklı uygarlıkların buluşma merkezi yapan, kültürel ve ticarî konumuyla dünyanın en büyük başkentleriyle rekabet eder duruma getiren, İmam Hasan'ın babası Hz. Ali b. Ebu Talip'ti. İmam Hasan'ın (a.s) siyasî düşüncesinde Kûfe her şey idi. Diğer bir ifadeyle:

Kûfe şehri kara günlerin, kanlı olayların ve şimdi yaşanan çeşitli belâların zahîresi konumundaydı İmam Hasan (a.s) için. Kûfe halkıyla veya Kûfe halkının kendisiyle olan geçmişini düşünürken, insanların, biat için öne sürdüğü şartı -dilediğiyle savaş ve barış hususunda itaat- söz birliğiyle kabul ettiklerini hatırladı.

Sonra da Meskin'de gelişen olayları gözden geçirdi... Kûfe ordusunun geneline hâkim olan sarsıntıları, savaştan ürkmeleri, kaçma eğiliminde olmaları, maddî lezzetlere kanmaları,

açıktan açığa itaatsizlik etmeleri, ilâhî ahdi bozmaları vs. gözünde canlandı. Müslümanlık ve Kur'ânı izleme iddiasında bulunan, görüntü olarak Peygamber'e iman eden ve günde beş defa namazlarda Peygamber ve Ehlibeyti'ne salât ve selâm getiren insanların, alçaklık, dine karşı lakaytlığı ve ahlâkî yoksunluğu Peygamber'e hıyanet etmeye,

Allah'ın ahdini bozmaya vardıracak kadar bir arsızlık ve rezillik içinde bulunmaları ve de kendilerine yönelen ölüm ve yoksulluğu Muaviye'nin savabileceği vehminde olmaları İmam Hasan (a.s) için tahammülü zor bir şeydi. Sansınlar ki Muaviye onların ölüm ve fakirliğine karşı kendini siper edecek!.. And olsun Allah'a, bunlar olacak şeyler değildi ve ölümden kaçış olamazdı...

Muaviye'nin rüşvet ve vaatleri, onlar için takdir edilmiş helâl rızktan daha faydalı da olamazdı... Nitekim kısa bir süre sonra Muaviye, Kûfe şehrinde kürsüye çıkacak, herkesin gözü önünde ahit, vaat ve yeminlerini bozduğunu duyuracak ve "hepsini ayaklarının altına aldığını"[110] ilân edecekti. Muaviye'nin zafer ve iktidar uğruna öğrendiği ve fırsat doğduğunda kullanmaktan kaçınmadığı bir yöntemdi bu.

Yoksulluk korkusuyla İmam ve önderlerini yalnız bırakanlar, Muaviye'nin ahdini bozduğuna şahit oldukları gün nereye kaçabilirlerdi? Allah yolunda ve Peygamber evlâdının safında cihad ederek ölüme kucak açmayan bu insanlar, "sağlam kalelerde bulunsalar bile" kendilerini bulacak olan ölüme nasıl bir çare bulacaklardı? Bu insanlar hem din, hem de dünya yoksunluğu içindeydiler şimdi. Ne Allah'ın ahdine uymuşlardı, ne de Muaviye'nin rüşvetlerini elde edebilmişlerdi...

Bunlardan önce atalarının yakasına yapışan ve cehennem ateşine atan "cahiliye ölümüydü" bu. Meskin'deki Kûfe'lilerin omuzladıkları en büyük günah, henüz oluşum aşamasında bulunan hıyanet hareketine, cepheleşmelerle ve yazışmalarla önderlik etmeleriydi. Meskin ordusundaki meşhur aile mensuplarından birkaçının yüzü, Medain'de bulunan İmam Hasan'ın (a.s) gözünde canlandı. İmam Hasan (a.s) bu insanların doğru sözlü -ve belki doğru özlü- olmadığını biliyordu.

Bunlar, İmam'dan ve Kûfe'- deki cemaatinden uzak durmayan, hakikatte ise İmam sevgisinden yoksun, İmam'ın hedeflerine uyum ve fedakârlıktan uzak insanlardı. Ne bu iğrenç yüz, ne de aleyhte yapılmakta olan hareket İmam Hasan (a.s) tarafından bilinmiyor değildi.

İmam Hasan'ın (a.s) yanında oldukları sürece dünyevî çıkarlarına ulaşmak için dindar görünüyor ve gayrimeşru hedefe götürecek yolu bulduklarını zannediyorlardı. Ancak yanılmışlardı ve bunu anlayınca geleceğe yatırım amaçlı meşum ihanet tohumlarını yaymaya başladılar. İmam Hasan'a biat etmişlerdi, ama hayatı Hz.

Ali'ye zehir eden ve açıkça ölümü arzulamasına neden olan İmam Ali dönemindeki gayri insanî özelliklerini yeniden sergilemeye koyulmuşlardı. İmam Hasan b.

Ali, Meskin'deki ordusunun geleceğiyle oynayan, Muaviye'nin yüklü ve farklı, alışıla gelmiş rüşvet sınırını zorlayan -çünkü mektup yoluyla bildirdiği vaatlerden biri şöyleydi: "... ve kızlarımdan birini..."-[111] rüşvetlerine kanarak ordusunun birimlerini kaçmaya teşvik eden Muaviye'nin uşaklarının bu insanlar olduğunu kesin olarak biliyordu.

Düşmanın çıkmaza girmesinden doğan fırsatları değerlendirmek Muaviye'nin en belirgin özelliğiydi. O, her şeyden önce bu tür çıkmazlar oluşturmada ve ondan doğan fırsatları değerlendirmede üstün beceri sahibiydi.

Onun kurnazlığına hayret eden insanların dikkatini çeken tek özellik de buydu zaten. Bu hususta öyle becerikliydi ki, biyografisini yazanlar bile yanılgıya düşerek onu bir dahi, usta bir politikacı ve disiplinli bir komutan olarak kaydetmişler. Hâlbuki Muaviye'nin yaşamındaki her dönemini, bütün hareketlerini mercek altına alacak olsak, birçok yüzü ortaya çıkacaktır:

Bedir Savaşı'nda müşriklerin yanında Peygamber'in karşısındaki safta yer alan bir savaşçı.[112] Mekke'nin fethedildiği gün azat edilenlerden biri. Alkame b. Vail el-Hadremî'nin peşice Medine'de yalın ayak koşan[113] kişiliksiz bir yoksul.[114] Ömer ve Osman tarafından Şam'a vali olarak atanan ve yirmi yıl boyunca da makamında kalan bir yönetici.

Dört yıl boyunca müminlerin emiri İmam Ali ve oğlu İmam Hasan'la savaşan isyancı ve azledilmiş bir vali. Kendini Allah Resulü'nün (s.a.a) halifesi ilân ettiği hâlde, Peygamber'in sünnetine ve getirmiş olduğu kanunlara açıkça muhalefet eden ve de; "Andolsun Allah'a, dünyada tatmadığım bir lezzet kalmadı."[115] demekten sakınmayan bir hayasızdı.

Bu şekilde derin bir araştırma yaptığımız zaman, iyimser bir yaklaşım içinde olanların Muaviye'ye isnat ettikleri olumlu sıfatların tümünü doğrulamamızın yanlış olacağını ortaya koymaktadır.

Bu araştırmadan elde edilebilecek tek sonuç şudur: Muaviye gerek cahiliye döneminde, gerekse İslâm'dakarşısına çıkan fırsatlardan büyük bir ustalıkla yararlanmasını bilmiştir. İnsanın, amacına ulaşma doğrultusunda onurunu tehlikeye düşürecek ve toplumu (zahiren de olsa) ikna edemeyecek türden araçlara sarılması veya insanların din, örf ve teamülleriyle çelişen lakaytlıklara girişmesi ve aynı zamanda da dinin ve sosyal değerlerin korunmasından dem vurması, ne dirayet ve yeterliliktir, ne de kelimenin tam anlamıyla siyasettir.

İnsanların normal yaşamını kaosa dönüştürmek, alenen küfür ve tahkir etmek ve bunu gelenek hâline getirerek insanları (Hz. Ali'ye ve Ehlibeyt'e lânet okumaları ve küfretmeleri için) bu işe zorlamak, sözünde durmamak, yeminini tutmamak...

dirayetle ve zekâyla bağdaşmayan şeylerdir. Bu sıradan hususların hiçbiri ne dahilik ve zekilik kapsamındadır, ne de düşmanlıklar dünyasında iktidar ve yönetim açısından yeterlilik göstergesidir. Bütün bunlar, olsa olsa ilkel ve şiddet içeren yöntemler türündendir. Bu da bir üstünlük değildir, çünkü normal insanlar arasında, düşmanlarına karşı aynı yöntemleri Muaviye'den daha ustaca kullanabilen insanlar vardır.

O hâlde bu insanlar Muaviye'den daha zeki ve beceriklidirler. Hile ve aldatmada anormal olmayı dâhilik ve zekilik olarak bilmek mümkün mü? Muaviye, işlemiş olduğu günahlardan dolayı "dahi" diye tanımlanabiliyorsa, amacına ulaşmak için daha katı ve gayri insanî yöntemler uygulayan Yezid'i, daha büyük deha sahibi olarak tanımlamak gerekir.

Doğu Rum imparatorluğunu memnun etmek için büyük meblağda paralar akıtmak, Kûfe'ye girdiğinde yaptığı acemice ve ahmakça konuşmasıyla kendi siyasetine ters düşmek, Merci Azra şehitlerine karşı sergilediği aptalca davranış...

Muaviye'nin ne denli güçsüz olduğunun göstergeleridir. Muaviye'nin sadece bir yeteneği, onun dahi olduğunu düşünen insanları haklı çıkarıyor. Muaviye'nin bu alanda dahi olduğunu kabul etmemek insafsızlık olur. Muaviye kendi geleceğine yatırım amacıyla bu davranışta bulunmuş ve söz konusu olaya duyarlılık gösterip çevresindekilere de kabul edilebilir mazeret göstermiştir.

Osman'ın hilâfetten azledilişi ve öldürülüşü karşısında Muaviye'nin sessiz kalmasını ve öldürülen halifeye yardımda bulunmamasını kastediyoruz. Muaviye, aslında Osman'a yardım etmemekle suçlu duruma düştüğü hâlde, bildirdiği mazeretle[116] Osman taraftarlarını etrafında toplayarak istediği doğrultuda yönlendirmeyi başardı.

Osman'ın adamları artık, yaşarken Osman'a yardım etmeyen Muaviye'nin çatısı altında bir araya gelmiş ve öldürülmüş bir Osman'a yardım etmek istiyorlardı. Bu zavallılar, Muaviye tarafından kullanıldıklarını, onun asıl yapmak istediğinin Osman'a değil, kendine yardım etmek olduğunu anlayamıyorlardı. Muaviye, bu ahmakları kullanarak Hz. Ali (a.s) karşısında zayıf kalan ordusunu güçlendirmiş oldu.

İşte Muaviye, bu bağlamda kendini "asker" olarak tarihe sundu. Ancak tarih üzerindeki araştırmalarımızda, Muaviye'nin "asker" kimliğini -kelimenin çağrıştırdığı iki anlamdan hiçbirini- doğrulayacak bir kanıt bulamıyoruz. Ne herhangi bir savaş plânı hazırlamış ve savaş meydanında komutan olarak kendini göstermiş, ne de biri tarafından meydan okuyan ere karşı savaşa çağrıldığında yiğitlik ve kahramanlık göstererek er meydanına çıkabilmiştir.

İmam Ali (a.s), Sıffin Savaşı'nda Muaviye'ye meydan okudu, onu er meydanına çağırdı,[117] Muaviye ise bir süre kaygı ve tereddüt geçirdikten sonra alçaklar gibi kaçmayı tercih etti ve teke tek savaşmaya yanaşmadı.

Çünkü onun becerisi, daha önce söylediğimiz gibi, belli bir alanla sınırlıydı, cömertliği özel nitelikliydi ve bir hedefi de vardı ki bütün varlığını bu hedefe ulaşmaya hasretmişti.. Onun becerisi, insanların sıkıntı ve çıkmaza düşmelerinden, onların çaresizliklerinden doğan fırsatlardan yararlanmaktı. Hedef ve amacı yönetimi ele geçirmek ve güç kazanmaktı.

Cömertliği ise, ahiret hesaplaşmasında sevap kazanmayı amaçlayan birinin hayır amaçlı cömertliğine benzemiyordu.. Görünüşe bakılırsa Muaviye, en cesur İslâm askeri karşısında savaşmak için birçok eksiğinin olduğunu bilmekteydi.

İşte bundan ötürü de Iraklılarla yaptığı savaşları, kendisine yaraşır biçimde, karakterine uygun olarak taktik savaşlarına çevirdi ve mümkün olduğu kadar sıcak savaşlardan uzak, fitne ve hile savaşlarına dönüştürmeyi başardı.

Muaviye'nin Sıffin Savaşı'nda edindiği tecrübeler de tümüyle bunu doğrulayıcı ve hatta bu kanaati pekiştirici nitelikteydi. Nitekim bu savaşta kesin yenilgiyle yüz yüze gelmiş ve atına binerek gizlice kaçmaya karar vermişken, son anda büyük danışmanı Amr b. As'ın yerinde teşhisini uyguladı. Bununla da Müslümanlar için geniş bir fitneye, büyük bir yıkıma, çeşitli zorluk ve sıkıntılara imza atmış oldu. Muaviye'nin hayat felsefesinde başarının en iyi bineği fitnecilik ve hilekârlıktan ibaretti.

Fitnenin silâhtan daha etkili ve yıkıcı olduğunu tecrübelerle öğrenmişti Muaviye.

Durum bundan ibaretken, çok kere kendisinin sebep olduğu zorluklar ve sıkıntılar karşısında niye fitneye sığınmasın ki?! Fitne çıkarmada Muaviye'nin üstüne yoktu. Bu alanda şahsına özgü bir nevi başarı yakalamıştı. Bunu da öncelikle yirmi yıllık Şam valiliğinin kazandırdığı sınırsız servete ve ardından fitnecilik alanında uzman olan Muğiyre b. Şu'be ve Amr b. As gibi kişilerle birlikteliğine borçluydu. Bu alanın en büyük kahramanı (!)

Amr b. As'tı ki, derin yaralar açmıştı İslâm ümmetinin bünyesinde. Muaviye, Ziyad b. Übeyd Rumî'yi de iğrenç bir oyunla Hasan'ın (a.s) karargâhından ayırıp[118] fitne uzmanı bu iki kişiye ekleyerek korkunç bir üçgen oluşturdu.

Bu fitneciler, her kargaşanın kaynağı ve dinde meydana gelen her sıkıntının sebebiydiler. Kısacası, genel anlamıyla fitne çıkarmak Muaviye'nin ayırıcı bir özelliğiydi ve hiç kimse bu hususta onunla boy ölçüşemezdi.

Bu temel karakterinin bir sonucu olarak da İmam Hasan'la giriştiği savaşta, meydana çıkıp muharebe etmek yerine, hile yolunu tuttu, ortalığı karıştıracak entrikalar çevirerek savaşın rengini değiştirdi. Muaviye, ordusunu Irak sınırında konuşlandırdığı zaman, savaşmak fikrindeydi. Fakat karşı taraftan fiilî ve silâhlı bir savaşın başlatılmasından endişe ediyordu.

Onun istediği, savaşın başka bir alanda, entrika ve hile meydanında gerçekleşmesiydi. Bu alanda üstüne yoktu da ondan. Muaviye er meydanında yiğitçe savaşacak bir adam değildi. Bu sırrını hiç kimseye açmazdı. Kaypak ve yapmacık davranışlarla asıl amacını gizlerdi. İnsanların maslahatını düşünen, insanların kanının dökülmemesi için ihtiyatlı davranan bir lider görünümünü vermeye özen gösterirdi.

Örneğin, İmam Hasan'la yürüttüğü savaşta, iki ordunun askerlerine göz attıktan sonra şunları söylemişti: "Eğer bunlar onları ve onlar da bunları öldürecekse, benim insanlarla artık ne gibi bir işim olabilir ki!"[119] Ya da şöyle söylemişti: "Küçük bir iş, daha büyük bir işi çözümler."[120] Kim bilir, belki de Muaviye, bu ve benzeri sözleri söylediği sırada vakit kazanmak istiyordu.

Belki de, Iraklılarla savaşmaktan korkuyordu, savaşın aleyhine neticelenmesinden endişe ediyordu, Iraklıların ciddiyetle savaşa sarılmalarından ürküyordu. Bu ihtimali göz önünde bulundurduğumuz zaman, Muaviye'nin Kûfe'nin gerçek durumuna dair sağlıklı bir bilgiye sahip olmadığını söyleyebiliriz. Şiîlerin propagandasının gerisindeki durumun ne derece gerçeği yansıttığını tam anlamıyla bilmiyordu.

Bir diğer ihtimal de Muaviye'nin böyle davranmakla, Peygamber'in (s.a.a) iki oğluyla savaşma utancından kendini kurtarmak istemesiydi. Çünkü ümmet İmam Hasan ve İmam Hüseyin'in cennet ehlinin efendileri olduklarını biliyordu. Böyle olunca, hiçbir mazeret, Peygamber'in torunlarıyla savaşmayı İslâm ümmetinin gözünde haklı gösteremezdi.

Böyle davranmasının bir nedeni de şu olabilir: Kûfe hainleri, gizlice Muaviye'ye gönderdikleri mektuplarda, emrine girmeye hazır olduklarını bildirmiş, ona birtakım sözler vermiş ve ondan bazı makamlara gelme sözünü almışlardı.

Buna karşılık olarak da iki ordunun karşı karşıya geldikleri sırada Hasan'ın elini kolunu bağlayarak kendisine teslim edeceklerini ya da bir suikast düzenleyerek öldüreceklerini bildirerek Muaviye'yi kendilerine taraf hareket etmeye teşvik etmişlerdi.

(Muaviye böyle bir ihtimali göz önünde bulundurarak savaşı istemez gibi görünerek işi ağırdan almış olabilir.)[121] Fitne çıkarmak bakımından dikkat çeken bir husus da şudur: Muaviye Kûfe'deki bu insanların kedisine gönderdikleri mektupları toplamış ve ardından, Muğiyre b. Şu'be, Abdullah b.

Amir b. Kuriz ve Abdurrahman b. Hakem'den oluşan heyet aracılığıyla İmam Hasan'a göndermiş,[122] onu bu mektuplardan ve ordusunda yer alan bu insanların amaçlarından haberdar kılmıştı.

Böyle yapmaktan bir diğer gayesi de bu heyetin, İmam Hasan'da barış ve uzlaşma belirtileri hissettikleri durumunda, barışı gündeme getirmeye zemin hazırlamak, ardından barış müzakerelerine başlamaktı. İmam Hasan dikkatli bir şekilde Kûfelilerin el yazılarına ve imzalarına, daha önce onların el yazılarını ve imzalarını tanıyormuş gibi baktı.

Bunların gerçekten onlara ait mektuplar olduklarını teyit etti. Fakat bu görüşme, arkadaşlarına ilişkin değerlendirmelerine, onların hakkında daha önce bilmediği yeni bir şey eklemedi. (Çünkü onların bu kaypak karakterlerinden habersiz değildi.)

Bunlar zaten ahlâksızlıklarıyla, dünya perestlikleriyle ve sapkınlıklarıyla bilinen kimselerdi ve kendisi de bunları çok iyi tanıyordu. İlk kez insanları cihada davet ettikten itibaren bunların kendisine karşı kurdukları komploları, başına getirdikleri belâları biliyordu.

İmam Hasan Şam heyetine bir konuşma yaptı. Son derece dikkatli ifadeler kullandı. Kesin bir şey ifade etmedi. Herhangi bir sırrını da açmadı. Onlara hitap etti ve bu konuşmanın akışı içinde Muğiyre ve arkadaşları hakkında hayır diledi. Bu arada onlara, Allah'ın emri doğrultusunda kendisine yardım etmelerini ve davete karşı gelip serkeşlik yapmaktan sakınmalarını istedi. Allah ve Resulü'ne karşısı, kendi hakkında altına girecekleri sorumluluğu onlara hatırlattı.

Bunun ötesini bilmiyoruz; kaynaklarda da barış hakkında olumlu ya da olumsuz bir şey söyleyip söylememsi hususunda herhangi bir açıklama yer almıyor. Şu kadarını biliyoruz ki, Muğiyre ve arkadaşları Medain ordugâhına gelmişler, İmam'ın çadırına konuk olmuşlar ve en büyük fitne tohumunu ekmeden de ordugâhı terk etmemişler.

Şöyle ki: Bunlar İmam'ın çadırından çıkarken etraftaki çadırları da gözetlediklerinden ve doğal olarak ordunun meraklı gözleri bunları izlediğinden, kendi aralarında konuşmaya başladılar ve içlerinden biri kasıtlı olarak yüksek sesle yanındakilere şöyle dedi: "İyi oldu. Allah, Peygamber'in oğlunun eliyle Müslümanların kanını korudu, fitneyi bastırdı ve barış isteğini ortaya çıkardı."[123]

Bu konuşma, barışı zorla ve hile ile dayatma komplosunun bir parçasıydı. Bu, Medain'deki kaygan zeminin iyice kontrolden çıktığı, insanların azimlerinin sarsıldığı ve Meskin'deki üzücü olayların sebep olduğu moral bozukluğunun hâkim olduğu atmosferde vurulmuş son bir darbeydi. Medain askerlerinin büyük çoğunluğu savaşta ısrarlıydı ve kesinlikle barış yapmaktan yana değildiler.

Onlar Meskin'- de geride kalan askerlerin Muaviye ile savaşmaya hazır olduklarını ve bu askerlerin herhangi bir zafiyet gösterdikleri anda Medain kuvvetlerinin onlara destek ulaştırabileceğini düşünüyorlardı.

Gerçi bu askerler arasında böyle şeyler düşünmeyen, ama her şeye rağmen savaşmakta ısrarlı olan kimseler de vardı. Çünkü: "Her ne pahasına olursa olsun Muaviye'yle savaşmak peşindeydiler."[124] İmam Hasan'ın ordusunda yer alan Haricîlerin sloganı buydu. Böyle bir durumda Muğiyre ve arkadaşlarının; "Hasan barış imzalamayı kabul etti." şeklindeki sözleri hazmedilebilir miydi? Çünkü onlara (Haricîler) göre böyle bir şeyi söylemek küfrü gerektiren bir durumdu ve kesinlikle dikkate alınmaması gerekiyordu.

Haricîler gibi bir grubun isyanı, sayı olarak onlardan çok daha fazla olan başka grupların da ayaklanmasına neden olabilirdi. Çünkü askerlerin çoğu zaten ruhsal olarak sarsıntı geçiren kararsız kimselerdi. Özellikle devamlı itaat ve isyan arasında gidip gelmede olan rezil ve alçak tıynetli kimseler böyle durumlarda derhâl kendilerini gösterirlerdi.

Bunlar, muhalefet anlamına gelen her sözün peşinden gitmeye hazırdılar ve derhal fitneye ve karıştırıcılığa başlarlardı. Şamlı üçlünün büyük bir ustalıkla tezgahladığı bu olay, Medain'in yazgısı üzerinde derin etkiler bırakan bir fitneye sebebiyet verdi. Şimdi rahatlıkla, İmam Hasan'ın Şam heyetine karşı yaptığı konuşmada, barıştan hiç söz etmediğini, barışa hazır olduğunu ima dahi etmediğini söyleyebiliriz.

Eğer onların söylediği gibi olsaydı ve İmam Hasan barış önerisine olumlu cevap vermiş olsaydı, her şey sona ermiş olacaktı ve artık Irak ile Şam arasında herhangi bir savaş olmayacaktı. Şu hâlde bu fitne çıkarmanın anlamı ne olabilirdi?

Böyle bir durumda, heyetin bu davranışı, barış zamanı silâh kullanmaktan başka bir şey miydi? Yoksa barış, silâhları bırakmak anlamına gelmiyor muydu? Dolayısıyla, kesin olarak İmam Hasan barışla ilgili herhangi bir şey söylememişti ve bu sözler, fitne çıkarmak ve Şam'ın öteden beri kullandığı en tehlikeli silâhı devreye sokmaktan başka bir şey değildi.

Muaviye, bu en tehlikeli silâhı kullanmak için, iki yüzlülüğü ve bukalemun gibi renkten renge girme becerisini korkunç bir şekilde devreye sokuyordu. Şöyle ki: Kullandığı ifadeleri özenle seçiyor, sözlerini dikkatli ve tartarak söylüyordu.

Kelimeleri seçiyor ve edebi bir üslûp takınıyordu. Bütün maharetini kullanarak yalan haberler uyduruyor, sonra da bunları İmam Hasan'ın karargâhına ulaştırıyordu. Örneğin: "Bir adamı İmam Hasan'ın Medain'deki karargâhına gönderiyor ve Abbas'ın oğlunun kaçmasından sonra Meskin'deki ordunun komutanı olan Kays b. Sa'd da Muaviye'yle barış imzalayarak onun safına geçti, şayiasını çıkarıyordu."[125]

Arkasından: "Bir başkasını Kays'ın Meskin'deki karargâhına gönderiyor ve askerlere, Hasan'ın Muaviye'yle barış yaptığını ve Muaviye'ye olumlu cevap verdiğini söylemesini istiyordu." Sonra Medain ordugâhında bir başka şayia yayılıyordu: "Kays b. Said öldürüldü. Buradan ayrılın."[126]

Bu gibi söylentilerin, Medain'deki askerler gibi özü itibariyle zaten kaygan bir zeminde bulunan bir ordu üzerinde nasıl bir etki bırakacağını düşünüyorsunuz? Özellikle ihanet etmesine ihtimal verilmeyen önceki komutanın ihanet etmesinden sonra, bu ikinci komutanın da ihanet etmediğine yahut öldürüldüğü haberine neden inananmasınlar? Meskin'deki durum Medain'den farklı değildi.

Aynı gizli kinler, aynı kaçışa eğilimli insanlar, aynı fitneci ve karıştırıcı kimseler, aynı dedikoducular, aynı yalancılar, kısacası aynı esef verici ortam orada da mevcuttu. Zaten bu yüzden Muaviye sadece fitne çıkararak amacına ulaşabilmişti.

Artık İmam Hasan'ın iki ordusu tatsız olaylara sahne oldu, kendi içinde kopan fırtınalarla uğraşarak savaşamayacak hâle geldi. İslâm dini, Arap yarımadasının yerleşik ve kalıcı dini hâline geldiği günden bu yana, bunun gibi büyük ve yıkıcı bir belâ ile karşılaşmış değildi. Çünkü hilâfet makamı, dört bir yandan askerlerin gevşekliği, komutanların ihaneti, dostların uyumsuzluğu ve fitneci düşmanların entrikalarıyla kuşatılmış hâldeydi.

Bu olumsuz koşullar bütün atmosferi etkisi altına almıştı ve bu durum büyük felâketlerin, onarılmaz yıkımların habercisiydi. Bu hadiseler ne yazık ki, İslâm tarihinin en kısa, en dikkat çekici ve en parlak dönemlerinden birinin talihsiz bir şekilde sona ermesine neden olmuştu. Bu, bir felâketti ki, İslâm tarihinin en uğursuz dönemlerinden birini ilân ediyordu.

Bu, aynı zamanda İslâm tarihinin iki farklı ve karşıt yönetim biçimlerinin, yan, ayırıcı özellikleriyle, parlak yönleriyle hilâfet yönetiminin ve apaçık bozgunculuğuyla belirginleşen "zalim saltanat"[127] yönetiminin ayrılış noktasını gösteriyordu.

İmam Hasan (a.s) herkesten daha çok, şu anda yok olmaya yüz tutmuş manevî gücün takviye edilmesine önem verirdi ve her Müslümandan daha çok İslâm'ın korunmasına özen gösterirdi. O çelik iradeli bir kimseydi.

Hadiseler ve musibetler, ihlâsını artırmaktan, görevini yerine getirme düşüncesini daha bir pekiştirmekten, inanç uğruna canını seve seve feda etmekten öte onun üzerinde bir etki bırakamazdı. Hayret ve tereddüdü gerektiren onca sebebe karşın onda en ufak bir hayret ve tereddüt belirtisi görülmedi. Göğsü daralmadı, pişmanlık duymadı ve vicdan azabı çekmedi. Sadece derin düşüncelere daldı.

Daha doğru bir tutumu tercih etmek, en çok akla uygun olan yöntemi belirlemek ve belirlediği doğru düşünceyi uygulamanın en kapsamlı tedbirini hazırlamak için...[128] Nihaî görüşü belirlemek için, diğer görüşlerin de incelenmesi, araştırılması gerekiyordu. Bu ise, "Şüphe ve Kararsızlığın İnce Sınırları" diye adlandırmak istediğimiz konudur.


ŞÜPHE VE KARARSIZLIĞIN İNCE SINIRLARI


…Düşünmeye başladı...

Çünkü durumun hassaslığının büyük tehlikeler arz etmesinin, işin bir facia veya zillet ve alçaklık arasında ya da büyüklerin ölümüne benzemeyen aşağılayıcı bir ölüm arasında gidip gelmesinin farkında idi. Şaşkınlık ve şüphe onu çaresiz, bir şey yapamaz, ne yapacağını bilemez bir şekilde teslim alamazdı.

Fakat gerçekler karşısındaki duyarlılığı, yeterince acı ve yıpratıcıydı. Bir alev gibi yakıyordu, yürekleri yaralayıp geçiyordu. Bu elem verici ortam onu ısrarla bir çözüm bulmaya yöneltiyordu. Ama bu çözüm eğilmenin ve zilletin sebebi olmamalıydı.

Felâkete teslimiyeti gerektirmemeliydi. Onurlu ve görkemli geçmişin hatırasına yakışmayan bir ölüme rıza göstermemeliydi. Onu dört bir yandan saran realitedeki durum ve koşulların, yorucu bir inatçılık sergilemesi bir yandan, mesnetsiz söylentiler bir yandan ve korkunç bir hercümerç ortamına doğru sürüklenmesi bir yandan...

İmam Hasan bu tehlikeli olaylar hengâmesinde bir dağ gibiydi. Hiçbir sarsıntı onu yerinden oynatamıyordu. Yapıcı, salih ve birikimli bir lider olarak cahillerin cehaletinden dolayı öfkeye kapılmazdı.

Onda kusur arayan kimselerin hoşnutsuzluğu onu kızdırmıyordu. Etrafında olup bitenleri bir an için göz ardı ederek, plânları gözlemledi. Bütün önerileri dinledi. Ama sonunda bu değerlendirmelerin ışığında kendi önerisini ortaya koyacaktı. Ortaya konulan görüşleri değerlendirip ardından kesin bir karar verecekti.

Bugün, onun üzerinde düşündüğü hususu bütün ayrıntılarıyla bilmemize imkân yoktur. Ancak şunu kesin olarak biliyoruz ki, o, Allah'ın kendisinden ne istediğini, Peygamber'in neye izin verdiğini ve inanç ve düşüncesinin korunmasını garanti eden çözümün hangisi olduğunu düşünüyordu. Fakat insanların dedikleri o kadar da önemli değildi. Unutmayalım ki o, ruhanî bir liderdi. Bu dünyada yaşamını sürdürmeyi bir tek gaye için isterdi.

O da canını Allah'ın yolunda feda etmek, Allah kullarının ondan yararlanmalarını sağlamak ve ıslâh ve iyilik için örnek teşkil etmekti. Böyle olunca, Allah yoluna ve Allah'ın dinine dair bu maneviyat karşısında insanların sözlerinin ne gibi bir ağırlığı olabilir ki? Manevî gücüyle başkalarını hayra iletmesi gereken bir önder ve bir imamın, bundan başka bir düşüncesi olamaz.

Onun düşüncesi, zihni ve duyguları Allah'ın iradesinin, Peygamber'in yol göstericiliğinin, akidenin ve sahih düşüncenin ekseninde gelişmek durumundadır. Bundan dolayı -daha önce de söylediğimiz gibi- başıboş ve ne yapacağını bilemeyecek kadar bir şaşkınlık içinde değildi.

Çünkü Allah'ın yolu gözler önünde ve Hz. Peygamber'in (s.a.a) yol göstericiliği de açıktı. Ama realiteden algıladıkları ise acı ve yıpratıcıydı. Objektif koşulların bir insanı seçeneksiz bırakması ve isteğine aykırı bir duruma doğru eli bağlı olarak sürüklemesi ne kadar zordur. Ard arda gelen buhranların ve iç içe giren kör düğümlerin insanı kuşatması, ne acıdır.


Dipnotlar

---------------------------------------------
[102]- Mekatil'ut-Talibiyyin, s.35

[103]- Mekatil'ut-Talibiyyin, s.35

[104]- İrşad-ı Müfid, s.170

[105]- Çünkü mektubun ilk cümlesi, Übeydullah'ın, Meskin karargâhına girişiyle ilgili olarak ilk kez İmam Hasan'a (a.s) bilgi ulaştırıldığını içermektedir. Yine mektup, Kays tarafından gönderilmiştir.

[106]- Bihar'ul-Envar, c.10, s.114

[107]- Şerh-u Nehc'il-Belâğa, İbn-i Ebi'l-Hadid, c.4, s.8

[108]- Yakubî Tarihi, c.2, s.191; Ravzat'uş-Şüheda, s.115

[109]- İbn-i Kesir şöyle rivayet eder: "Ebu'l-Arîf şöyle dedi: Meskin'de Hasan b. Ali'nin ordusunun öncü bölümündeydik ve Şam ordusuyla savaşmak için gerçekten kendimizi fedakârlığa hazırlamıştık..." (el-Kâmil Fi't-Tarih, c.8, s.19)

[110]- Bu cümle tarih kaynaklarının büyük bir bölümünde mevcuttur. İbn-i Kuteybe, Tarih'ul-Hulefa'ir-Raşidin ve Devlet-u Benî Ü-meyye kitabında aynı cümleyi aktarmıştır. (s.151, Mustafa Muhammed Basımı, Mısır)

[111]- İlel'üş-Şerayi', İbn-i Babeveyh, s.84

[112]- İbn-i Nedim şöyle yazar (s. 249): "Hişam b. Hakem'e, Muaviye'nin Bedir Savaşı'nı görüp görmediği soruldu. Hişam; 'Evet, hem de karşı orduda yer aldı.' diye cevap verdi."

[113]- el-Mehasin-u ve'l-Mesavi, Beyhakî, c.1, s.109 ve 210

[114]- Dimyerî şöyle yazar (c.1,s .59): "Bir kadın, Peygamber'in huzuruna gelerek Muaviye ile evlenme hususunda istişare eder. Peygamber şöyle buyurur: O kişiliksiz bir yoksuldur."

[115]- el-Mehasin-u ve'l-Mesavi, Beyhakî, c.1, s.109 ve 210

[116]- Osman'ın öldürüldüğü dönemde yaşayan ve bu konuyu dile getiren insanların konuşmalarında, hutbelerinde ve şiirlerinde bu gerçek (Muaviye'nin yardım etmeme olayı) açık bir şekilde görülmektedir. "Şebes b. Rib'î Muaviye ile yaptığı görüşmelerin birinde şöyle dedi: Andolsun Allah'a, neyi istediğini ve neyin peşinde Olduğunu bilmiyor değiliz.

İnsanları aldatmak, dikkatlerini çekmek ve sana uymalarını sağlamak için; 'İmamınız mazlumca öldürüldü ve biz onun intikamını almak için ayaklandık.' demekten başka bir söz bulamadın. Cahil insanlar da senin bu sözüne kandılar.

Ama biz, şimdi peşinde olduğun şeye ulaşmak için Osman'a yardım etmediğini ve öldürülmesinden yana olduğunu biliyoruz. Amaçlarına ulaşmak için gayret eden nice insanlar olmuştur ki, Allah kendi kudretiyle buna engel olmuştur. Nice insanlar da vardır ki Allah'ın izniyle, besledikleri arzuya ve hatta daha güzeline ulaşmışlardır.

And-olsun Allah'a ki, bu ikisinden hiçbiri senin hakkında hayırlı olmayacaktır. Eğer amacına ulaşamayacak olsan, Arapların en bahtsızı olacaksın ve eğer de arzularına ulaşacak olsan, ancak ateşe duçar olmakla bunu elde edeceksin... Öyleyse ey Muaviye Allah'tan sakın, bu sevdadan vazgeç ve bu işin ehliyle çekişip durma..."

(Taberî Tarihi, c.5, s.243) İbn-i Asakir, Ebu Tüfeyl Amir b. Vasile'den şöyle aktarır: Ebu Tüfeyl bir gün Muaviye'nin yanına gider ve Muaviye ona şöyle der: "Muhacir ve ensarın Osman'ı yalnız bıraktıkları gün, neden Osman'a yardım etmedin?" Ebu Tüfeyl bu soruyu şöyle yanıtlar: "Şam halkı senin emrinde olduğu hâlde sen niye yardım etmedin?!"

Muaviye; "Kanını istemek yardım etmek değil midir?" dedi. Ebu Tüfeyl gülerek; "Âdeta bu şiir seninle Osman hakkında söylenmiştir." dedi: "Öldükten sonra bana ağlayacağını zannetmem Çünkü yaşarken hiçbir hayrın olmadı ki." Mes'ûdî aynı rivayeti, Ebu Tüfeyl'in cevabına şu cümleyi de ekleyerek nakletmiştir: "Osman'ı çevreleyen belâ karşısında sen niye yardım etmediysen, ben de aynı nedenle yardım etmedim." Belâzurî şöyle yazar: "Osman'ın yardım talebi karşısında Muaviye, olayı önemsemeyerek sadece vaatle yetindi.

Muhasara çemberi daraltılıncaya kadar aynı durum devam etti. Muhasaranın daraltılmasıyla Muaviye, Yezid b. Esed el- Kuşeyrî komutasındaki destek birliği gönderirken Yezid b. Esed'e şöyle dedi: 'Zi-Haşeb bölgesine vardığında oracıkta kal. Gaibin görmediğini şahid görür, diyerekten sakın ilerleme. Çünkü şahid benim, sen ise gaipsin.' Osman öldürülünceye kadar Yezid b. Esed'in aynı yerde konakladığı ve daha sonra da Muaviye tarafından geri çağrıldığı söylenmektedir."

[117]- Beyhakî şöyle yazıyor: "Sıffin Savaşı başladığında İmam Ali (a.s) Muaviye'ye şöyle bir mektup yazdı: İnsanlar seninle benim aramda kalıp niye öldürülsünler ki, kendin çık ortaya.

Eğer beni öldürecek olsan sen rahatlamış olursun ve eğer ben öldürecek olsam ben rahatlamış olurum." "Bunun üzerine Amr b. As Muaviye'ye; 'Bu adam insaf üzere seninle konuşuyor ve hakkı söylüyor, meydana atıl ve kendisiyle savaş!' dedi.

"Muaviye; 'Senin dediğini yapmayacağım Amr b. As. Savaşa çıkayım da beni öldürsün mü?! Bu arada sen de hilâfete konasın, öyle mi?! Ebu Talip oğlu Ali'nin, kahramanlar ve yiğitler efendisi olduğunu bütün Kureyş kabilesi bilmektedir.' dedi." (el-Mehasin-u ve'l-Mesavi, c.1, s.37) Aynı kitabın 38. sayfasında ise şöyle yazar: "Şa'bî'den şöyle rivayet edilmiştir:

Muaviye bir grup insanla beraberken Amr b. As'ın geldiğini gördü ve gülmeye başladı. Amr Muaviye'nin güldüğünü görünce şöyle dedi: Ey müminlerin emiri! Allah yüzünü güldürsün ve gözlerini aydın kılsın. Şimdi gülecek ne var, ben bir şey göremiyorum!.." "Muaviye: Sıffin Savaşı'nda Iraklıların savaşına çıktığını, Ebu Talip oğlu Ali'nin sana doğru saldırıya geçtiğini ve sana yaklaştığında ise senin kendini attan atıp mahrem yerlerini açtığın günü hatırlıyorum.

Yüce bir Haşimi'nin karşısında bunu yapmayı nasıl aklettin? Oysa ki o dileseydi öldürürdü seni!" "Amr b. As: Bana güleceğine kendine gülsen daha iyi olur Muaviye! Eğer Ali'nin karşısına benim çıktığım gibi sen çıkmış olsaydın, andolsun Allah'a bir darbeyle senin çocuklarını yetim bırakacaktı, servetin yağmalanacaktı ve bütün gücü alınacaktı. Ama sen silâhlı insanlardan oluşan setten bir duvar arkasında kendini koruyordun.

Ali seni savaş için meydana çağırdığında öyle bir hâldeydin ki hiç unutamıyorum. Gözlerin kararmıştı, alnından terler akmaktaydı, ağzının ve burnunun suyu birbirine karışmıştı ve altından da adını söylemekten hoşlanmadığım bir şeyler çıkmaktaydı!!" "Muaviye: Yeter artık...

bu kadarına ne gerek vardı...?!" Mes'ûdî de bu konuşmayı aynen aktarmış (İbn-i Esir Haşiyesi, c.6 s.91); ancak onun rivayetinde Muaviye ile Amr arasındaki konuşma şöyle başlar: "Amr b. As: Eğer Mısır ve orada hüküm sürmek olmasaydı

kendimi kurtarırdım. Çünkü Ebu Talip oğlu Ali'nin hak ve kendiminse batıl üzere olduğumu bilmekteyim." "Muaviye: Andolsun Allah'a, Mısır senin gözlerini kör etmiştir.

Eğer Mısır olmasaydı gözün kör olmazdı." "Bunu dedikten sonra Muaviye manalı bir şekilde gülmeye başladı." "Amr b. As: Ey Müminlerin emiri niye gülüyorsun? Allah yüzünü her zaman güldürsün!" "Muaviye: (Sıffin Savaşı'nda) Ali'nin karşısındaki buluş ve yaratıcılığına gülüyorum!..."

[118]- İmam Ali'nin (a.s) hilâfeti döneminde Basra valiliğine atanan Abdullah b. Abbas, Ziyad'ı, İran'ın bir bölgesine yönetici olarak göndermiş ve İmam Hasan'ın (a.s) hilâfetinde de aynı görevinde tutulmuştu.

Muaviye tehditlerle dolu ve aynı zamanda vaatler içeren mektuplar göndermekteydi Ziyad'a. Ziyad bu mektupları okuduktan sonra bir hutbe okudu ve hutbesinde Muaviye'yi kötüledi ve de "Hamza'nın ciğerini yiyen kadının oğlu, nifak kaynağı, Hendek Savaşı'ndaki hiziplerin artığı" olarak tanıttı. Ayrıca Ziyad -o gün izinde yürüdüğü ve itaat ettiği- Resulullah'ın (s.a.a) oğullarının varlığıyla tehdit etti Muaviye'yi. Elinizdeki kitabın "Ordunun Sayısı" bölümünde son hutbenin tam metnini okuyabilirsiniz.

Ziyad'ın istilhakı (Ebu Süfyan soyuna dahil edilmesi) olayı da kısaca şöyle gerçekleşir: Ebu Süfyan, Taif şehrinde Hars b. Kilde es-Sakafî'ye haraç ödeyen "Bayrak Sahipleri"nden (şehre giren yolculara ve yabancılara bildirmek üzere evinin kapısına bayrak diken fahişelerden) olan Sümeyye adında biriyle zina eder, işte bu zinanın ürünü Ziyad'dır.

Muaviye istilhak olayında, Sümeyye ve onun gibi fahişeleri pazarlayan İbn-i Esma ve Ebu Meryem'in tanıklığını kabul eder. Böylece Muaviye, Ziyad'ı şer'î ve yasal kardeşi olarak duyurur. Tam karşı yönde ısrarla hareket ederek Ebu Süfyan'ın Sümeyye'yi hiç görmediğine dair Kureyş'ten tanık hazırlayan ve bu hususta yemin etmelerini sağlayan damadı Abdullah b. Amir'e (Muaviye'nin kızı Hind'in kocası) aldırış bile etmez.

İstilhak olayının gerçekleşmesiyle Ebu Süfyan'ın kızı Cüveyriye Ziyad'ın yanında örtüsünü açarak şöyle diyor: "Sen artık benim kardeşimsin, Ebu Meryem öyle diyor!!" Ziyad, yatağında dünyaya geldiği birinci babası -Hars b. Kilde es-Sakafî'nin Rumlu kölesi Übeyd'in- hakkında şöyle der: "Übeyd, teşekkür ettiğimiz ve minnettar olduğumuz bir babadır..." İstilhak olayı -doğru ve güçlü görüşe göre- hicrî 41 yılında gerçekleşmiştir.

İnsanlar açısından "istilhak" olayı, İslâm'a karşı açıkça yapılan en büyük saygısızlıktan ibaretti. İbn-i Esir şöyle yazar: "İstilhak olayı, şer'î hükümleri reddeden ilk olay olmuştur. Çünkü Resulullah (s.a.a) bu hususta çocuğun yatak sahibine ait olduğunu ve zina edenin de taşlanması gerektiğini buyurmuştur.

Muaviye bu hükme muhalefet ederek cahiliye geleneklerine uymuştur. Yüce Allah bir ayette şöyle buyurmuştur: Yoksa cahiliye hükmünü mü istiyorlar? Kesin inanç sahipleri için Allah'tan daha güzel hüküm veren kimdir?" "Ziyad, Arapların onun yeni soyunu kabul etmeyeceklerini biliyordu. Çünkü Araplar işin iç yüzünü çok iyi biliyorlardı.

Bu yalanın gerisindeki maksadın farkındaydılar. Bu yüzden el-Mesalib adlı bir kitap hazırladı ve bu kitapta her noksanlığı Araplara nispet etti ki, bu, onun ırkçılığının (şuubîliğinin) de göstergesiydi." "Kûfe, ilk Emevî valisi Muğiyre b. Şu'be es-Sakafî'den sonra Ziyad'ın hakimiyetine girmekle bir bakıma helâk oldu.

Ziyad Kûfe'yi bir cehenneme çevirdi. Artık Kûfe'de durmak bilmeyen sarsıntıların olması kaçınılmazdı." Taberî, c.4, s.123'de şunları yazar: "Ziyad Kûfe'ye geldiğinde şunları söyledi: 'Sizden bir şey

istemeye geldim ki, bunu sırf sizin için istiyorum.' Dediler ki: 'Her ne istiyorsan bize söyle.' Dedi ki: 'Benim Muaviye'nin kardeşi olduğumu kabul edin.' Dediler ki: Eğer bizden yalancı şahitlik etmemizi istiyorsan, bunu kesinlikle kabul etmeyiz." "Ziyad, Kûfe ve Basra vilâyetlerini birlikte yöneten ilk kişiydi.

İlk kez onun önünde silâhlar taşındı, ilk onun için sancak dikildi ve ilk kez korumalar tarafından korunan kişi oydu." "Kendisi bulunmadığı zaman vekil olarak Semure b. Cündeb'i Basra'da, Amr b. Hüreys'i de Kûfe'de bırakırdı. Bir keresinde altı ay sonra Basra'ya gittiğinde, Semure'nin tamamı Kur'ân ilmi taşıyanlardan oluşan sekiz bin kişiyi öldürdüğünü gördü."

"Ziyad hicretin 53. senesinde öldü. Hicretin 159. senesinde Abbasî halifesi el-Mehdi bu soy değişikliğinin (Ziyad'ın Ebu Süfyan'ın oğlu ve Muaviye'nin kardeşi olduğu iddiasının) geçersiz olduğunu ilân etti, Ziyad'ın soyundan gelenlerin Kureyş ve Arap divanlarından çıkarılmasını emretti. Bu tarihten itibaren Ziyad

Romalı bir köle olan asıl babasına nispet edilerek anılmaya başladı!!"

[119]- İbn-i Kesir, c.8, s.17

[120]- Mes'udî, İbn-i Esir Haşiyesi, c.4, s.47

[121]- Bu konuya dair kaynaklara "Biat" bölümünde işaret etmiştik.

[122]- Tarih-i Yakubî, c.2, s.191

[123]- Tarih-i Yakubî, c.2, s.191

[124]- Bihar'ul-Envar, c.10, s.110. Ayrıca bk. el-İrşad, Şeyh Müfid

[125]- Tarih-i Yakubî, c.2, s.191

[126]- age.

[127]- Dimyerî, c.1, s.58'de İmam Hasan'ın (a.s) hilâfetini anlattıktan ve hilâfetinin süresini gün olarak verdikten sonra şunları söylüyor: "Bu, Resulullah efendimizin (s.a.a) hilâfet dönemi için işaret ettiği sürenin sonunu gösteriyordu.

Bu dönemden sonra, zalim kral devri ve Resulullah efendimizin (s.a.a) işaret ettiği gibi haksız, kapsamlı fesat sultasının dönemi başlamıştı."

[128]- İbn-i Kesir, c.8, s.19'da şu değerlendirmeyi yapıyor: "O -İmam Hasan (a.s)- bu gelişmeler karşısında sağlam

karakterli bir imam olduğunu kanıtladı. Ruhunda en küçük bir sıkıntı ve vicdanında bir peşmanlık ve rahatsızlık hissetmedi. Hiç daralmadı. Her gelişme karşısında daima memnun ve güler yüzlü idi."