İMAM HASAN'IN (A.S) BARIŞI
 


3- 40 bin kişi, bazı tarihçilerin belirttiği rakamdır ve Müseyyib b. Neciyye de kendisinden naklettiğimiz sözünde bunu vurgulamıştır. Bu sayıyı sadece iki açıdan eleştiriyoruz:

Birincisi: İmam Hasan'ın ordunun sayısını sırf işaret etmek maksadıyla belirttiği konuşmasıyla bağdaşmamaktadır. Çünkü gördüğünüz gibi bu açıdan bakınca, ordunun sayısının en fazla 20 bin kişi olması gerekir.

Yine İmam'ın, insanların kendisine karşı davranışlarını tavsif ettiği ve savaş konusunda onların gevşekliğinden yakındığı[86] diğer buyruğuyla da uyuşmamaktadır. Çünkü kırk bin kişilik bir ordu oluştuğu durumda İmam Hasan hangi gevşeklik ve ağırlıktan yakınmış olabilir ki? Dolayısıyla, bu rakam da şüphelidir.

İkincisi: Bu rakamın kaynağı, söyleyenlerin zan ve tahmininden başka bir şey değildir. Bunlar, Emir'ül-Müminin Ali'nin (a.s) Şam'a son kere saldırmak için 40 bin kişiden oluşan bir ordu hazırladığı ve hareket etmeden önce şehit olduğuna dayanarak, Şam'a saldırı için hazırlanan bu ordunun, oğlu İmam Hasan'ın emrine girdiği sonucuna varmışlar;

fakat halkın yeni halifeye eşlik etmeyişi ve ondan yüz çevirişinin etkisini hesaba katmayı unutmuşlardır. İşte bütün bunlardan sonra, bütün bu yanılgılara rağmen böyle bir rakama nasıl güvenilebilir? Bu konudaki rivayetlerin en şaşırtıcısı Zührî'nin rivayetidir. bu rivayette Meskin'de Kays b. Sa'd'ın komutasındaki öncü birliğin sayısı, -Übeydullah b.

Abbas ve beraberlerindekilerin kaçmasından sonra- kırk bin kişi olarak belirtilmiştir. Bu rivayetin anlamı, Übeydullah'ın kaçmasından önce, sırf öncü birliğin askerlerinin sayısının 48 bin kişi olduğudur! Oysa bu rakam tarih açısından kesinlikle teyit edilmemektedir. Öncü birlik Übeydullah'ın komutanlığı döneminde 12 bin kişiyi geçmiyordu. Bu, hem İmam Hasan'ın Übeydullah'a emrinde ve hem de tarihî naslarda açıkça ifade edilmiştir.

Esasen Zührî'nin, Resulullah'ın Ehlibeyti konusundaki rivayetleri en gevşek ve en zayıf rivayetlerdir. Dirasat-un Fi'lİslâm kitabının yazarı onu "Emevîlerin uşağı" olarak

nitelemiştir ki, bu da önemli bir göstergedir. Ayrıca Zührî'nin bu rivayeti de şu şekilde yorumlanabilir: Muaviye, Amr ve Şam halkının önünde karargâh kurdukları

ordudan maksat Kays'ın değil, Muaviye'nin ordusudur.[87] Dolayısıyla 40 bin rakam, İmam Hasan'ın değil de Muaviye'nin ordusuna aittir. O hâlde, eğer bu rakamı Şam uşaklarının sayısı ve onun "Şam halkı"ndan maksadının Muaviye'nin gönüllü askerleri olduğunu farz edersek, bu rivayetin İmam Hasan ve Muaviye'nin ordusunun sayısı hakkındaki diğer rivayetlerle çelişmediğini göreceğiz.

4- "Büyük ordu" tabiri, İbn-i Ebi'l-Hadid'in İmam Hasan'ın Nuhayle'den Deyr-i Abdurrahman'a hareketinden bahsettiği zamanki ordusu hakkında kullandığı tabirdir. Bu ise gördüğünüz gibi, müphem bir ifade olması nedeniyle bizim zikrettiğimiz rakamla bağdaşmaktadır. Çünkü 16 bin ve son olarak 20 bin kişi de "büyük ordu"dur.

5- Burada -bütün tarihî metinleri nakletmiş olmak için kaydettiğimiz ilk rivayet olan Bihar'ul-Envar'ın rivayeti de buna benzer olaylarla ilgili olarak birbirine bağlılık, özel düzen ve tertip gibi gerekli olan hususlar açısından oldukça şüphe edilir niteliktedir. Birincisi, bu rivayette değinilen -biri Kinde ve diğeri ise Murad kabilesinden olan ve her ikisi Übeydullah'tan önce Muaviye'ye gidip ihanet eden!- iki komutanın adı tamamen unutulmuştur.

Tarihte, insanlık tarihinin en hassas olaylarından olan böyle önemli bir olayda iki komutanın isimlerini unutmak çok şaşırtıcı bir durumdur. Daha şaşırtıcı olanı bu rivayete göre, İmam Hasan'ın bu ikisini göndermeden önce ısrarla onları ihanetle suçlamaya çalışmasıdır! Ve yine onların ihanet edeceklerini kesinlikle bilmesine rağmen her ikisini bir ordunun başına geçirerek Muaviye'nin üzerine göndermesidir!! Bu eleştirilerden sadece biri, bu rivayeti incelemenin gereksizliği için yeterlidir.

Bu durumda ne kadar muteber olduğunu kendisi ifade etsin diye onu kendi hâline bırakmamız daha uygun olacaktır. Şimdi bu araştırma ve incelemeden sonra, "ordunun sayısı" konusundaki temel bir belirsizlikle karşı karşıyayız. Bu kadar ihtilâflı ve tahrife maruz kalan bu tarihî açıklamalar ve metinlerin, tarihî açıdan, İmam Hasan'ın dönemindeki dağınık ve karışık duruma tanıklık etmektedir.

Bunlar hem taşıdıkları önem açısından, hem de doğurdukları sonu. bakımından dikkatle incelenmesi, üzerinde durulması, teessüfle hatırlanması gereken gerçeklerdir. Gördüğünüz gibi bu sekiz tarih metninden hiçbiri ne araştırılıp incelenebilir ve ne de "tarihî bir senet" olarak güvenilebilir niteliktedir.

Burada kesin olarak bildiğimiz şey, öncü birliğin sayısının 12 bin, daha sonra Kûfe'den gelen gönüllülerin sayısının 4 bin ve İmam Hasan'ın Deyr-i Abdurrahman'da üç günlük ikâmeti süresi içerisinde birtakım dağınık grupların ordusuna katıldığıdır. Toplamı yaklaşık yirmi bine ulaşan bu ordu, Meskin ve Medain ordugâhlarına gidilirken İmam Hasan'ın ordusunun tamamını teşkil eden sayıdır.

Medain mücahitlerine gelince, bu konuda şu kadarını biliyoruz ki bunlar geçmişte hiçbir zaman İmam Ali'nin (a.s) savaş meydanlarından yüz çevirmemişlerdir; dolayısıyla şimdi İmam Ali'nin oğlunun onların karşısında konuşlarken onlardan eli silâh tutabilecek kimselerin onun safında yer almamış olması düşünülemez.

Dolayısıyla, İmam Hasan'ın bu iki ordugâhtaki askerlerinin sayısının, büyük bir ihtimalle toplam 20 bin veya bu rakamın biraz üstünde olduğu sanılmaktadır.

İbn-i Ebi'l-Hadid'in bahsettiği ve İmam Hasan'ın –daha önce değindiğimiz- kendi sözleriyle de bağdaşan "büyük ordu" budur işte. O hâlde bütün tarihî sözler arasında, hangi söz İmam'ın kendi sözünden daha iyi bir delil olabilir?! Ayrıca bunun dışında, İmam Hasan'a (a.s) başka ne kadar ve nereden takviye güçler geldiği hakkında da bir bilgimiz yoktur.


ORDUYU TEŞKİL EDEN UNSURLAR


Şeyh Müfid şöyle yazar: "İmam Hasan, çevredeki bölgelerin emir ve ileri gelenlerine hareket emri vermesi ve halkı cidaha davet etmesi için Hucr b. Adiyy'i görevlendirdi.

İnsanlar önceleri işi ağırdan aldılar, sonra harekete geçtiler. İmam Hasan'ın yanında her gruptan insan vardı. Bir grubunu kendisinin ve babasının Şiîleri, bir grubunu Muaviye'yle savaşmak için her yola, her hileye başvuran hakem olayı taraftarı (Haricîler), bir grubunu savaş ganimetlerine ulaşmak için karışıklık ve ayaklanma çıkmasını isteyen tamahkârlar, bir gurubunu sürekli şek, şüphe ve çekimserlik içinde olanlar ve bir grubunu da kabile reislerini izleyen, amaç ve hedefleri din olmayan, kavmiyetçilik asabiyetini taşıyanlar oluşturuyordu."[88]

Önceki bölümde söylediklerimizden anlaşıldığı gibi, İmam Hasan'ın (a.s) ordusu yaklaşık 20 bin veya bundan biraz fazla savaşçıdan oluşuyordu. Fakat bu ordunun nasıl toplandığı tüm ayrıntılarıyla bilinmemektedir.

Bu iş için o dönemin ilkel ve basit yöntemlerinden yararlanıldığı sanılmaktadır. Bu yöntem, İslâm'ın ilk asırlarındaki bütün gruplar tarafından uygulanmaktaydı. Bu yöntem açısından gönüllü asker veya mücahit kabul etmek için hiçbir özel yetenek ve belli bir yaş sınırı gözetilmiyordu ve zorla - günümüzdeki şekliyle- asker toplanmıyordu.

Eli silâh tutabilen her Müslüman, Allah'ın davetçisinin feryadını duyar duymaz bu çağrıya koşmak için kendisinde dinî bir amaç ve gerekçe bulurdu... Sonuç itibariyle de sahip olduğu bu dinî amaç, onda sorumluluk duygusunu uyandırıyor, böylece bu yolda canını vermekten kaçınmıyordu.

Ya da ruhundaki maddî eğilimler galip geliyor, dinî sorumluluk duygusunu daha uyanmadan boğuyordu; böylece hem ahiret mükâfatından, hem de zafer kazanılması durumunda elde edilecek ganimet payından yoksun bırakıyordu.

Zorunlu askerlik görevi için belli yaştaki kimselerin bayrak altında toplanmaya çağırıldığı, bu göreve kabul edilmek için özel yetenek ve imkânların arandığı günümüz yöntemlerinden o zamanlar yararlanılmıyordu...

İslâm dininde halkın yönetime itaat etmesini ve emre tâbi olmasını sağlamak için daha çok dinin içerdiği gerçeklerin sağlamlığına ve doğruluğuna dayanılmaktadır.

İslâm dininin prensipleri arasında halkın itaat etmesini sağlamak için cebir, baskı ve zor kullanmak yoktur. İslâm dini insanlara iyilik yolunu da, kötülük yolunu da tanıtır, insanların iyilik yolunu izlemeleri için de onlara yol gösterir, yardım eder: "Bizim için çaba harcayanları biz yollarımıza iletiriz." İslâm'ın emrettiği ve sakındırdığı bütün şeylerde izlediği yöntem budur.

[Kolaylık içeren, zor ve zorbalıktan uzak olan İslâmî kurallar koymak yani.] Müslümanların başındakiler de halkı bir şeye davet ettiklerinde veya bir şeyden sakındırdıklarında bu metodu uygulamışlardır.

Bu cümleden, asker toplamak ve halkı savaşa seferber etmek için de genelde savaşacak durumda olan kişilerin ikna edilmesi için çekici ve teşvik edici yöntemlerden yararlanılmıştır.

Örneğin maaş alan savaşçıların ayrıcalıkları artırılmış, valilere seferberlik emri verilmiş, onlar hatipleri ve halk arasında nüfuzu olan kişileri, halkı gönüllü olarak Allah yolunda cihat etmeye davet etmeleri için görevlendirmişlerdir. İmam Hasan (a.s), hilâfetinin başında ve savaş için seferberlik ilân ettiği sırada bu yöntemlerin tümünü eksiksiz bir şekilde uyguladı...

İlk başta askerlerin maaşlarını yüzde yüz artırdı. Hucr b. Adiyy'i valilere göndererek onları cihada davet etti; Adiyy b. Hatem, Ma'kıl b. Kays, Ziyad b. Sa'saa ve Kays b. Sa'd gibi güçlü hatipler de onunla iş birliği yaptılar; halkı cihatta gevşeklik göstermelerinden dolayı kınayıp azarladılar[89] ve Allah'ın davetçisine olumlu cevap vermeye teşvik ettiler.

Sonra da herkesten önce kendileri ordugâha gidip savaşçıların saflarındaki yerlerini aldılar. Kûfe'nin yedi mahallesinde ve bütün umumî yerlerde asılan cihat bayrağı, halkı Allah'a ve Resulullah'ın Ehlibeyti'ni (üzerlerine selâm olsun) izlemeye davet ediyordu. Bu rahatına düşkün, üzerine ölü toprağı serpilmiş gibi hareketsizliğe gömülen merkezde birden sorumluluk duygusunun uyanmasına ya da cihada hazır olunmasına benzer bir canlılık geldi, bir uyanış gerçekleşti.

Şam'ın propagandası ve halkın rahatına düşkün olması Kûfe'de cihada isteksiz davranılması hususunda etkili idiyse de, büyük hatiplerin çabası sonucu gerçekleşen bu yeni uyanış, kısa bir zamanda halk arasında cihat arzusu, bunun peşinden cihada özlem duymayı, onun da peşinden heyecan ve hamaset duygularını had safhaya ulaştırdı.

İmam Hasan'ın muhalifleri tarafından yürütülen uğursuz propagandalarına rağmen, İmam'ın yakın dostlarının tebligatı neticesinde halkın büyük bir kısmında cihada gitme arzusu uyandırılmıştı.

Sonuçta: "İnsanlar heyecan ve şevkle kitleler hâlinde orduya katılmaya başlamışlardı."[90] Yine bu propagandalar büyük oranda Kûfe halkı ve Kûfe'nin çarşı esnafı, yargı ve idarî kurumlarla işi olan Kûfe'ye yakın bölgelerde yaşayan kamuoyunu etkilemeyi ve kendi saflarına katmayı başarmıştı.

Kûfe'nin güçlü hatipleri, halkın müsait fikrî zemininden yararlanarak cihada davet adı altında var güçleriyle onları Resulullah'ın (s.a.a) Ehlibeyti'ni izlemeye davet ettiler.

Ehlibeyt dostları ve izleyicileri apaçık bir dille ve güçlü bir beyanla bu ailenin fazilet ve güzelliklerini, düşmanlarının da kusur ve çirkinliklerini açıklıyor ve umumî yerlerde, çeşitli kabileler arasında, her yerde halkı "cennet gençlerinin iki efendisi"nin örnek ve seçkin konumu, vahiy ailesinden miras bırakılan dinî sebatları, Haşim oğulları’nın bu boyuna has olan -ilim, takva, temizlik, maddî ziynetlere itinasızlık, maddî ziynetlere itinasızlık, Allah yolunda fedakârlık, ümmetin ıslâhı için çalışmak ve sevilmelerinin farz olması gibi- birçok ayrıcalıklarıyla tanıştırıyorlardı.

Sonra biati hatırlatıp Allah Tealâ'nın onları ululemre (yetki ve emir sahiplerine) itaat etmeye ve ahde vefa göstermeye çağırdığını, bu hususta Allah'ın huzurunda yargılanacaklarını hatırlatıyorlardı. Hatipler konuşmalarında Ehlibeyt'le Emevîlerin soyunu karşılaştırıyorlardı ve bu tarz karşılaştırma, halk kitlesinin gönlünde derin etkiler bırakıyordu.

Örneğin diyorlardı ki: "Alinin oğlu nere, Sahr'ın oğlu nere?! Fatıma'nın oğlu nerde, Hind'in oğlu nerede?! Dedesi Resulullah (s.a.a) olan ile dedesi Harb olan arasında mukayese olabilir mi?!!

Büyük annesi Hatice olan ile büyük annesi Fetile olanı karşılaştırmak mümkün müdür?!" Sonra bu ikisinden, adısanı, soyu-sopu, geçmişi kötü olana, geçmişinde küfür ve nifak bulunana lânet ediyorlardı ve bu sözlerinin ardından halk da hep bir ağızdan "amin, amin" diye bağırıyordu. Sonraki nesiller de bu zarif mukayeseyle karşılaştıklarında o dönemin halkıyla birlikte "amin" demişlerdir.

Bu hikmetli yöntemler, belâgatlı ve hamasî konuşmalar etkili olmuş, her yerde, herkese Şam ordusunun yenilgisi ve Kûfe ordusunun zafere ulaşması ümidini vermişti.

O dönemde Kûfe, yeni kurulmuş, ama en büyük İslâm merkezleriyle rekabet edecek büyük bir başkent hâline gelmişti. Arap ve Arap olmayan çeşitli renklere ve ırklara sahip muhacirlerin bir araya geldiği çok renkli bir merkez olmuştu.

Bunların çoğu da İslâm'ı tam anlamıyla içine sindirememiş, İslâm'a tâbi olmaları yüzeysel olduğu için önlerine yeni ufuklar açılmamıştı ve İslâm adabı davranışlarına yansımamıştı. Onlar İslâm'ı ancak kendi menfaatlerinin temini için bir vesile olarak görüyorlardı. Bu grup, cihada savaş ganimetlerine ulaşmanın yolu, maddî çıkar elde etmenin fırsatı gözüyle bakıyorlardı.

Halkın bu savaşın zafer ve başarıya ulaşmasına ümit ve güvenlerinden şu sonucu alıyorlardı: İmam Hasan'ın (a.s) ordusunda yer almak ganimete ulaşmayı hızlandırabilecek güvenilir yegâne bir vesiledir. O hâlde neden hemen bu ordunun saflarında yer almayalım ki?! Şimdi okuyucu artık her renkten ve her tipten çeşitli grupların İmam Hasan'ın ordusunda toplanmasının nedenlerini iyice öğrenmiş oldu.

Ayrıca bu ordunun gönüllü askerlerinin neden bozguncu, ganimet peşinde koşan tamahkârlar, dinî amaçla değil, kabile asabiyeti yüzünden savaşan ve şüphe içinde kıvranan... kimselerden oluştuğunu ve bu grupların her birinin bir şekilde İmam Hasan'ın kendi amaçlarından ve hedeflerinden uzak olduklarını da tamamen kavramış oldu.

Üstelik, daha önce de belirttiğimiz gibi, o günkü yaygın asker toplama yöntemlerinde rastgele insanın askerî karargâhlara girmesini önleyecek ve sadece bir grup güvenilir mücahitleri seferber edecek bir uygulama da yoktu. Silâh taşıma gücüne sahip olmak, Müslüman bir askerin salahiyetini ispatlayabilecek tek göstergeydi. Şeyh Müfid, Haricîlerin İmam Hasan'ın ordusunda yer almalarını şöyle izah ediyor: "Onların tek amacı, ne şekilde olursa olsun Muaviye'yle savaşmaktı."

Bu söz bir yere kadar doğru olmakla beraber, bütün gerçeği ifade etmiyor. Haricîlerin bir amacı, Muaviye'yle savaşmak olabilir; ama bu, onların başka hedeflerinin

olmadığı anlamına gelmez. Haricîlerin İmam Hasan ve babası İmam Ali'yle ilişkilerinde, bizim bu grup hakkında iyimser olmamızı gerektirecek bir husus bulamıyoruz. Özellikle Nehrevan olaylarını göz önünde bulundurduğumuz zaman onlara yönelik kuşku ve karamsarlığımız bir kat daha artmaktadır. Eğer gerçekten onlar Muaviye'yle savaşmak için İmam Hasan'ın ordusunda yer almış olsalardı ve İmam Hasan'a karşı kötü niyet beslemiş olmasalardı, bu durumda şöyle bir soruyla karşılaşıyoruz:

O hâlde bundan önce neredeydiler ve -tarihte onların Hz. Ali'ye (a.s) karşı tavır aldıkları bilinmesine karşın- neden Muaviye’ye karşı toplu bir kıyamda bulunmadılar?! İmam Hasan'ın dönemine yakın bir zamanda onların birçoğunun kanının dökülmüş olması, yine onların kapsamlı ve düzenli tebliğ yöntemlerine sahip olmaları,

İmam Hasan'ın ordusunda yer almalarının gerisindeki amaçları ile ilgili olarak birtakım şüpheler uyandırmaktadır. Onların bu savaşa hazırlanmadan önceki durumları, Hz. Ali'yi öldürmüş olmalarından dolayı kendilerine yönelen genel nefretin kötü sonuçlarından kendilerini kurtarmak, üzerlerine bulaşan lekeyi gidermek amacıyla İmam Hasan ve diğer Müslümanlarla barış ve ateşkes yolunu izlemeye çalıştıklarını göstermektedir.

Hâl böyle iken, Haricîlerin görünüşte gönüllü olarak cihada katılmak istemelerinin, zahirde diğer insanlarla aynı renge bürünmeye çalışmalarının da bir hile, bir maske olup zamanın maslahat ve mücbir sebeplerinden dolayı uyumlu bir çehre gösterip arkasında ise -şimdiye kadar hâlâ iyice bilinmeyen- gizli düşünce ve niyetlerinin yattığını söylememizi engelleyecek hiçbir şey yoktur.

"Huruç" (İmam Ali'nin hükümetine karşı kıyam) düşüncesi, Sıffin Savaşı'nda hakem olayında serpilen uğursuz bir tohumdu ve bu nedenle Haricîlere "Muhakkime" (hakemlik taraftarı) da söylenilmektedir.

Yavaş yavaş bu düşünce sapa sağlam bir inanç gibi bu grubun içine kök saldı ve zamanla gelişti, ilerledi ve bunun uğursuz ağacı Müslümanlar için türlü türlü acı olayların meydana gelmesine neden oldu. Haricîler onca kutsal ve katı dinî görünümlerine rağmen çok hilekâr ve düzenbaz insanlardı. O hâlde, iki ezelî düşmanları arasında alevlenen savaş ateşinden kaynaklanan uygun fırsattan neden istifade etmesinlerdi?

Ve neden savaş amacıyla Kûfe'den hareket eden bu büyük donanımlı orduya katılarak, askerlerin teçhizatlaşmasında, stratejik hareketlerde ve genellikle geniş alanlarda gerçekleşen çarpışma sahnelerinde uygun fırsatlar elde etmeye çalışmasınlardı? Zira böyle savaşlarda komplo hazırlayanlar, eğer uyanık davranır, düşünerek hareket edecek olurlarsa, daha çabuk ve daha kolay bir şekilde çok büyük sonuçlara yol açan fırsatları yakalayabilirler.

Şüphesiz, Şeyh Müfid'in buyurduğu gibi, Haricîlerin Muaviye'ye düşman olduklarını ve ne şekilde olursa olsun onunla savaşmaya çalıştıklarını inkâr edemeyiz. Fakat ben onların bu girişimle iki şeyi hedeflediklerine inanıyorum. Haricîlerin bütün kıyam ve komplolarından asıl hedefleri Irak, Mısır ve Şam'daki İslâm dünyasının hükümdarlarını hedef almaktı.

Terörizm ruhu ve yönetimin başındaki insanlara arkadan suikast düzenleme, onlar arasında yaygınlaşan bir eğilimdi. Öyle ki onların diğer fikir ve eylemleri bu eğilimlerinin gölgesinde kalıyordu. İmam Hasan'ın safında yer alıyorlardı, fakat fitne çıkarmak için cihada gidiyorlardı. Nitekim fesat çıkarmak için Hasan b. Ali'ye "Müzlem-i Sabat'ta[91] pek etkili olmayan bir suikast girişiminde bulundular.

Bu hareket, bu grubun, Peygamber'in yüce Ehlibeyti'ne karşı işlediği cinayet zincirinin ikinci halkasıydı. Bu cinayetlerin her ikisi de, Haricîler örgütünün çeşitli ortamlarda tasarladıkları gizli ve ciddi komplolarının ürünüydü.

Allah'ın lütfüyle İbn-i Sinan el-Esedî'nin[92] İmam Hasan'a indirdiği kılıç darbesi İbn-i Mülcem el-Muradî'nin yakın geçmişte (Hz. Ali'ye) indirdiği darbe gibi başarılı olamadı. İkinci İmam ve Resulullah'ın (s.a.a) büyük torununa karşı düzenlenen bu alçakça ve çirkin komplo, kuşku yok ki, Resul-i Ekrem'e (s.a.a) karşı en büyük zulüm ve düşmanlığın da bir göstergesiydi.

Bu hareketle Muaviye'ye hedeflerine ulaşmak bakımından büyük ve önemli bir hizmet oldu. Hem de haklarında; "Ne şekilde olursa olsun Muaviye'yle savaşmak istedikleri için Hasan'ın etrafında yer aldılar." denilen toplumun eliyle!! Böylece, görünüşte renk vermeyen Haricîlerin İmam Hasan'a karşı uğursuz ve iğrenç amaçlar taşıdıkları bu olayla birlikte ortaya çıktı.

İmam, başından beri onlardan ciddi bir şekilde sakınıyordu, fakat onlara muhalif olduğunu da gizliyordu. Hiçbir şey dostluk elbisesini giyen düşman kadar tehlikeli değildir.

Görünürde birine dost olan, fakat gizlice ona düşmanlık besleyen kimsenin düşmanlığı her türlü düşmanlıktan daha tehlikeli ve yıkıcıdır. Bu tür düşmanlığın en tehlikelisi de, Haricîlerin İmam Hasan'a yaptığı gibi, intikam ve asabiyet duygusuyla kılıç çekmektir. İmam Hasan'ın ordusu, bu birbiriyle uzlaşmaz grupların bir araya toplanmasıyla meydana gelmişti.

Bu uzlaşmazlık nedeniyle İmam Hasan'ın ordusu, ümit verici ve aydın bir ufka yönelten manevî ortamdan yoksun yapısı itibariyle, sürekli olarak Şam ve Irak bölgelerindeki dahilî ve haricî düşmanların gizli ve açık komplolarına ve kinlerine hedef oldu. Böyle unsurlardan oluşan bir ordu, tehdit edici her olayda ister istemez ikiliğe düşecek, rehber ve önderlerine baş kaldıracaktır.

Mukaddes cihat, (kesinlikle) maddî tamahlar için bir vesile, tehlikeli komplolar için bir fırsat, yersiz ve cahilane taassupların sergileme alanı veya şüphe menşeli girişimlerin sahnesi değildir.

"İmam Hasan, kavminin sözlerinden, gevşek olduklarını ve kendisine eşlik etmeyeceklerini anlamıştı."[93] Bu durumdan hareketle bu savaşın sonunun başarısızlık ve yenilgi olacağını sezdi. Çünkü, onun dayanacağı tek güç, hiçbir şekilde düzeleceğine ihtimal vermediği bu orduydu. İmam'ın bu orduya pek güvenmediğini gösteren birçok konuşması vardır. Bu konuda İmam'ın en etkili konuşması Medain halkına yaptığı konuşmadır ki, bu konuşma bize kadar ulaşmıştır.

Şöyle diyor: "Sıffin'e doğru giderken, dininiz dünyanızın önündeydi; fakat şimdi dünyanız dininizin önündedir. Şimdi siz iki ölünün arasında yer aldınız. Biri kendisine ağladığınız Sıffin'deki ölünüz ve diğeri ise intikam almak istediğiniz Nehrevan'daki ölünüz.[94] Savaştan geri kalanlar; ahitlerini bozanlar ve namertlerdir, gözyaşı dökenler ise; bozguncu ve asilerdir." Bu, İmam Hasan'ın, ordusunu meydana getiren grupların hedeflerinin ve eğilimlerinin farklılığını dile getirdiği tek hutbesidir.

"Gözyaşı döken bozguncular" ifadesiyle dost ve yakınlarının çoğunun durumunu kastediyor.

"İntikam almak isteyenler"den maksat da ordunun saflarında yer alan (ve

ancak İmam Hasan'dan intikam almak isteyen) Haricîlerdir. "Ahdini bozanlar ve namertler"den maksat ise, ordunun fitne çıkarmak isteyen kurnaz ve çıkarcı diğer gruplarıdır. Bu hususla ilgili, tarih, kendi sayfalarında karanlık ve kanlı satırlara yer vermiştir.

Bu satırlarda aldatılmış, dünyaya ihtirasla bağlanmış kitlelerin İmam Hasan'ın ordusunun saflarında yer aldıktan sonra kutsal cihat meydanını türlü hile ve nifak örnekleriyle kirlettikleri, ahitlerini bozdukları, komplolara bulaştıkları ve böylece nübüvvet sülâlesinin mensuplarının -Resulullah'ın tertemiz Ehlibeyti'nin ve evlâtlarının (hepsine selâm olsun)- iktidar ve hükümet sahnesinden uzaklaştırılmalarına, haklarının gasp edilmesine sebep oldukları anlaşılmaktadır. İleride bu konunun bazı bölümlerini yeri geldikçe açıklayacağımızı umuyoruz.

* * *

Bu bölümün sonunda, İmam Hasan'ın hayatının bu dönemini inceleyenlerden birçoğunun zihnini meşgul eden bir eleştiriyi ele almamız yerinde olacaktır: "Neden İmam Hasan bu unsurlara karşı meydanı boş bıraktı ve neden orduyu temizlemek için geçerli olan klâsik yöntemlere -yani bozulan organı kesip atmak veya zayıflatmak ya da en azından kendisinden uzaklaştırmaya baş vurmadı?" Bu konu bazılarının görüşüne göre eleştirinin temel noktasıdır. Bu eleştiriye verecek cevabımız şudur:

1- İslâm dini sosyal hayatın diğer alanlarında olduğu gibi cihatta da toplumsal katmanlaşmayı ve sınıflaşmayı kaldırmıştır. Dolayısıyla yetkililerin, Müslüman olduğunu

iddia edip silâh taşıyabilen ve de gönüllü olarak cihada katılmak isteyenleri reddetmeleri ve çeşitli tabakalar arasında fark gözetmeleri caiz değildir. İmam Hasan'ın ordusunun saflarında birleşen gruplar Müslüman olduklarını iddia edip silâh taşıma gücüne sahip kimseler oldukları için de İmam'ın -İslâm dininin temel hükmünü göz önünde bulundurarak- onları kabul etmekten başka çaresi yoktu.

2- Resul-i Ekrem ve Emir'ül-Müminin Ali -Allah'ın selâmı üzerlerine olsun- de yaptıkları bazı savaşlarda bunun gibi karışık unsurlardan oluşan bir orduya sahiptiler. Gerek Peygamber efendimizin (s.a.a), gerekse Hz. Ali'nin bu gibi durumlarda, genel İslâmî nitelikleri haiz olmayan insanları kabullenmekten kaçındıkları veya savaş meydanından kovdukları rivayet edilmemiştir.

Yine hem Peygamber'imizin, hem de Hz. Ali'nin kendi dönemlerinde bu gibi insanların orduda bulunmalarından kaynaklanan zararlardan mesun olmadıklarını da biliyoruz. Örneğin, tarih kaynakları Hüneyn Savaşı'nın olaylarını şöyle aktarıyor: "Müslümanların bir gurubu Resulullah'ın ordusunun çokluğuna bakıp gurura kapıldı ve 'Bu ordu müşriklerin az sayıdaki ordusu karşısında yenilgiye uğramaz.' dedi.

Fakat Müslümanların ordusu karışık bir orduydu, onların arasında ganimet toplamak için savaşa gelenlerin sayısı çoktu..." Müslümanların Beni'l-Mustalak Savaşı'ndan dönerken yaşadıkları olaylarla ilgili olarak da buna benzer şeyler nakledilmiştir. Hz. Ali'nin (a.s) savaşları hakkında da şöyle yazmışlardır: "İmam Ali'nin ordusu Sıffin'de çeşitli millet ve

kabilelerden meydana geliyordu. Bu, çok ihtilâflı ve kendi içinde kavgalı bir orduydu. Ne emre itaat ediyor ve ne de can-ı gönülden nasihatleri dinliyordu...

" Muaviye -Beyhakî'nin el-Mehasin ve'l-Mesavi adlı kitabında naklettiğine göre- şöyle demiştir: "Ali, en alçak insanlardan oluşan ve en görüş ayrılıklarının yoğun olduğu bir orduya sahipti ve benim ise, çok uysal ve görüş ayrılıklarının hemen hemen hiç olmadığı bir ordum vardı." Bu durumda İmam Hasan'ın da vazifesi babası ve dedesinin yolunu, yöntemini izlemekti.

İmam Hasan'dan, Resulullah ve Hz. Ali'den beklediğimizden fazlasını beklememiz doğru olmaz. Çünkü bu iki yüce şahıs en iyi ve en güzel örneklerdi. Din hükümleri hususunda titiz davranmak ve İslâm'ın ana mesajına bağlı kalmak, İmam Hasan'ın bütün hareket ve davranışlarının çerçevesini çiziyordu. Oysa düşmanların hiçbir şeyde böyle bir kayıt ve bağlılıkları söz konusu değildi. Yoksa tarihin bu dönemine ilişkin olarak şimdi elimizde olanlardan çok daha farklı şeylere sahip olurduk.

3- Eğer İmam Hasan ordusunu aykırı unsurlardan temizlemek için, bütün ordu komutanlarının yaptığı gibi, muhalif unsurları idam etmeye, uzaklaştırmaya ya da güçlerini zayıflatmaya kalksaydı, o nazik dönemde bu hareket onun o has konumuna ve hassas durumuna nazaran musibet ve bedbahtlığın çabuklaşmasına, ihtilâf ve

ikiliğin açığa çıkmasına, en azından ordunun yarısının itaatsizlik bayrağını kaldırmasına neden olurdu. Dolayısıyla İmam Hasan'ın bu girişimi, kendi eliyle kendi ordusu

arasında isyan ve ayaklanma ateşini yakması, yani kutsal cihadı kanlı bir iç savaşa dönüştürmesi anlamına gelirdi. Kuşkusuz bu, en çok Muaviye'nin işine gelirdi. Çünkü bu onun nihaî arzusuydu. Oysa hem kendi durumunu hem de Muaivye'nin şeytanî plânlarını çok iyi bilen İmam Hasan tam büyük bir titizlikle böyle bir tuzağa düşmekten sakınıyordu.

Bütün bunlardan sonra şunu söylüyoruz: İmam Hasan, baştan sona çeşitli musibetlerle geçen kısa süreli halifeliği döneminde, bu çok renkli, karmaşık grupları ıslâh edip onları bir ve tek görüş altında bir araya toplama fırsatını bulamadı. O ortamda bu işi İmam Hasan'dan başkası da yapamazdı. Bir kere ahlâkî yeterlilik kısa bir zaman içerisinde insanlara aşılanabilecek bir şey değildir;

bu iş için dinî arınmaya ve uzun zamanların birikimi olan pasları gidermeye ihtiyaç vardır. İkincisi, bu nesli çeşitli aldatıcı maddî güzelliklerle yoldan çıkaran değişik gelişmeler, ıslâhı ve aynı hedef etrafında birleşmeyi imkânsızlaştırıyordu. Bu iş ancak maddî isteklerin temin edilmesiyle mümkün olabilirdi. Ki bu da bir hastalığı başka bir hastalıkla tedavi etmekten başka bir şey olmazdı. Oysa Hasan b. Ali'nin sözlüğünde bu yöntemlerden yararlanmak yasak ve imkânsızdı.


ÜBEYDULLAH B. ABBAS


...Kalbi savaş arzusuyla dolu, yüreği dağlı ve iki masum evlâdının intikamıyla yanıp tutuşan bu komutan, ordusuyla birlikte Deyr-i Abdurrahman'dan ayrıldığı günden itibaren, sürekli olarak Kûfe'de olup bitenlerden haber almaktaydı. Übeydullah b. Abbas, Şiî davet ve tebliğinin dalga-dalga yayıldığı ve gün geçtikçe biraz daha arttığı bir dönemde Kûfe'den ayrılmıştı.

Mevcut durumunun oluşturduğu elverişli atmosferin etkisiyle, takviye güçlerin peş peşe komutasındaki orduya katılmak için akın edeceklerini bekliyordu.

Übeydullah Meskin'e -iki ordunun karşı karşıya geldiği yere- vardığında, Kûfe'deki ateşli hitabelerin kayda değer yeni bir gelişme sağlayamadığı, sağda-solda dağınık savaşçı gurupların ve Medain ordusuna katılan gönüllü savaşçıların dışında kimsenin, İmam Hasan'ın (a.s) ordusuna katılmadığı haberini aldı.

Übeydullah, kin güden bazı Kûfe büyüklerinin başlattıkları ve koordine ettikleri sinsi kampanyanın, Şia büyüklerinin yoğun ve kesintisiz sevkiyat faaliyetlerini etkisiz hâle getiren asıl sebep ve -savaş hazırlıklarının başlatıldığı dönemde görülen heyecanın doğal getirisi olarak beklenen seferberlik hareketinin karşısına çekilen bir set olarak belirginleştiğini haber almıştı

. Doğal olarak gelen bu haberler, Übeydullah'ı öfkelendiriyor, bütün benliğiyle insanlara kin ve nefret beslemesine sebep oluyordu. Aslında Übeydullah, takviye güçlerin gelmesine dönük ümidi zayıflayan ve bu ümit üzere bina edilen en değerli arzuları suya düşen bir komutan olarak, bu koşulları ve objektif durumu ders alacak şekilde değerlendirmeliydi,

ordusu üzerinde etüt yapmalı ve kendi ordusuyla 60 binden az olmayan kör ve sağır -yöneticilerine kayıtsız-şartsız itaat eden- düşman ordusu arasında denge oluşturmanın gayreti içinde olmalıydı. Übeydullah, iki ordu arasındaki sayısal farklılıktan ürkmüyordu; onu asıl düşündüren şey, iki ordunun sahip olduğu manevî özelliklerdi.

O, her şeyden önce ordusunun moraline, manevî gücüne önem veren bir komutandı. Çünkü ordunun maneviyatı, morali, düşmanla karşılaşıldığı anda kullanabileceği tek güç kaynağıydı.

Ordusuyla düşman ordusu arasında karşılaştırma

yaptığı zaman, ordusunun birlik içinde olmadığını ve neferleri arasında uyumsuzluk olduğunu gördü. Bir savaş alanı onları beklemekteydi ve orada, samimî insanlardan ve amansız savaşçılardan oluşan ordu işi bitirecekti. Bu durumda cihadı, savaş ganimetlerine ulaşım aracı olarak görenlerin ne gibi bir değeri olabilirdi?

Meskin karargâhına geldiği ilk andan itibaren Übeydullah'ın ruhunda bir sıkıntı ve kötümserlik meydana geldi ki, sonraki gelişmelerin tümünde onun etkisini gözlemlemek mümkündür. Übeydullah'ın, ordusunun geleceği ile ilgili en büyük korkusu, Kûfe'den yapılacak askerî sevkıyatın başarısız olduğuna ilişkin haberin, ordusu arasında yayılması veya birtakım söylentilerin ve Muaviye'nin, aldatıcı vaatlerden oluşan tuzağının etkili olmasıydı. İki ordunun aynı yerde, aynı suyun başında ve Meskin seması altında konuşlandığı böyle bir pozisyonda,

Muaviye'nin askerlerini casusluk maksadıyla ve kargaşa çıkarmaları için göndermediğinden veya bizzat onun ordusundaki bazı askerleri bozgunculuk yapmaları, onu ve İmam Hasan'ı (a.s) zor durumda bırakmak için satın almadığından nasıl emin olabilirdi? Çünkü Muaviye'nin bu alanda ve her alanda kullandığı en etkili ve keskin silâh "soğuk silâh"tı. Übeydullah tahmininde yanılmamıştı... Hem samimî insanların, hem münafıkların ve hem de yeni söylentinin -İmam Hasan (a.s) tarafından barış

görüşmelerinin başlatıldığı şayiasının[95] doğru ve gerçek olmasını arzulayan rahat düşkünü insanların bir arada bulunduğu Meskin karargâhında Muaviye'nin ilk komplosu kendini gösterdi.

Bu haberlerin yalan olduğunun Übeydullah b. Abbas ve özel dostları tarafından bilinmesi, Übeydullah açısından yeterli değildi. Übeydullah ve yakın çevresi, bu haberlerin söylenti olduğunu, şüphe götürmez gerçeklerle çeliştiğini ve de İmam Hasan'ın (a.s), hem etrafa gönderdiği mesajlarda, hem Muaviye'ye yazdığı mektuplarda, hem de Kûfe'deki hitabelerinde savaşa hazır olduğunu duyurduğunu biliyorlardı. Ortaya atılan söylenti ise İmam Hasan'ın (a.s),

Muaviye'ye barış teklifinde bulunduğu ve savaş kararından vazgeçtiği şeklindeydi. Bu mümkün olamazdı... Ne var ki bu, şeytanın, ustalıkla kurduğu bir tuzaktan ibaretti.

Samimî dostlar, insanları yatıştırmaya çalışıyor ve Medain elçisi gelinceye kadar sabretmelerini istiyorlardı... Bu uğraşlar boşunaydı ve mevcut durum karşısında etkin olamamıştı. Üzücü, moral bozucu bir kargaşa hâkimdi her yana ve bu, ordunun savaş azmini kırıyordu. Übeydullah, hassas bir noktayı hedef seçen ve askerlerini en zayıf noktasından vuran bu komplo karşısında çaresizdi.

Bir ara kalabalığın gürültüsünden uzaklaşarak çadırına çekildi ve düşünceye daldı... Ansızın acı gerçek gözlerinde canlandı. Bu savaşta üstlendiği komutanlığın, onun askerî karizma ve kariyerini bir anda yok edeceğini hissetti. Onurunun yerle bir olacağını düşündü. İnsanların, kendisi hakkında söyleyecekleri sözleri şimdiden duyar gibi oldu. Kanı dondu, şaşkına döndü.

Böyle bir sorumluluğu üstlendiği için şimdi derin bir pişmanlık duyuyordu.

Önce, karakterindeki sertlik ve sivrilik eğilimi kabararak bu sorumluluğu kabullenmesine sebep olan koşulları lânetledi. Sonra da ıstırap ve kendini beğenmişlikten oluşan kâbusun etkisinde kalarak âdeta yıkıldı, ne yapacağını bilemez hâle geldi.

Uzun uzadıya düşündükten sonra komutanlık görevinden ayrılması gerektiği kanısına vardı...

Bu, kendini beğenmişlik karakterinin ve ruh hâlinin neden olduğu bir karardı.

Bilemiyoruz, belki de önünü aydınlatacak ve beklenmedik hata ve gelişmelerden koruyacak düşünce güç ve yeteneğinden yoksundu. Komutanlıktan ayrılmaya kararlı olduğuna göre komutanlığı, İmam Hasan'ın (a.s) isteği doğrultusunda üstlenmesi veya bu sorumluluğu, ordunun ikinci komutanı Kays b. Sa'd'a bırakması gerekiyordu.

Askerlerinin kamp mahallinden uzakta bulunan çadırından -ki bu çadır, Übeydullah'ın aşağılanmış ruhunda meydana gelen dalgalanmaların, yakınma yüklü söylenmelerinin, nankör ve hak tanımaz kalbinin tek şahidiydi- çıkmamıştı ki İslâm'ın kurallarına göre, ancak âcizliğini açıkça itiraf etmesi durumunda görev ve sorumluluğu bırakabileceğini anımsadı.

Mağrur ve kendini beğenmiş bir genç olan Übeydullah, kişiliğini hiçe sayarak, kendisini alay konusu edecek ve insanların aşağılayıcı gülüşlerinin hedefi hâline getirecek bir adam mıydı?...

Böylesine acı bir itirafta bulunma durumuna düşmeden başka bir yol bulabilme ümidiyle tekrar düşünceye daldı. Aynı gece eline Muaviye'nin mektupları geçmişti. Oysa Übeydullah, aynı günün sabahı bu lânetli söylenti ve yalanların aynı şahıs tarafından üretilip ordusu içinde yayıldığını bilmiyordu. Mektuplar, içerdikleri aldatıcı vaatlerle, bu hassas anında düşünceye dalıp çare yolu bulmaya çalışan Übeydullah'ın kafasını daha kurcalıyor, ayağını kaydırıyordu.

Bu mektuplar, Muaviye'nin altın kaplamalı, yaldızlı sabrı ve yumuşak huyluluğu ile acı gerçek arasındaki uçurumu fark etmesine imkân vermiyordu. Übeydullah düşünme yeteneğini ve teşhis gücünü kaybetmişti. Sağlıklı düşünemiyordu artık.

Haşimî bir komutan, Haşim oğulları’nın en acımasız düşmanı karşısında karar vermesi gerekirken, âcizlik içinde kıvranıyordu. Aslında Übeydullah görevden ayrılıp bir kenara çekilebilir ve hiçbir şekilde şüpheye kapılmadan âcizliğini itiraf etmiş olmasını içine sindirebilirdi.

Daha sonra da yerine geçecek -ikinci- komutanın kesin yenilgisiyle, mazeretinin meşru ve geçerli olduğunu kanıtlayarak kaybettiği onur ve prestijini yeniden kazanabilirdi.

Ayrıca maharet, dirayet, vaat ve tehdit kullanarak isyancıları susturabilir veya kendisinin haberdar olduğu ve diğer komutanlar tarafından da uygulanan genel tedbirlerden birini kullanarak görünürde disiplinden, gerçekte ise yönetimden ibaret olan ihtiyat yolunu seçebilirdi. Böylece İmam Hasan'ın (a.s) son kararı gelinceye dek zaman kazanmış olurdu...

O zaman hem içinde bulunduğu durumdan ustalıkla sıyrılır, hem dinî sorumluluk açısından mazur sayılır ve hem de insanlar arasında alay konusu olmaktan kurtulurdu. Fakat İmam Hasan'ın (a.s) ordusunda komutan olmak gibi bir makamda iken, kaçışın ödülü hakkında oturup Muaviye'nin elçileriyle konuşma alçaklığında bulunması olacak iş değildi!...

Muaviye'nin mektubunda, Übeydullah'ın en derin zaafından ibaret olan makam düşkünlüğüne ve öncülük hırsına parmak basılmıştı. Muaviye mektubunda şöyle diyordu: "Bilesin ki, Hasan en kısa zamanda barış yapmak zorunda kalacaktır.[96]

Sana yakışan ise tâbi olmak değil, öncü olmaktır..."[97] Aynı mektupta, Übeydullah için bir milyon dirhem mükâfat belirlenmişti.[98] Düşmanlarının zaaflarından yararlanma hususunda, Muaviye'nin üstüne yoktu.

Ali Ethem, Muaviye'yi şöyle anlatmakta: "Muaviye'nin beşerî alçaklığa olan imanı sınırsızdı. Bu iman Muaviye'nin şu kanaatinden kaynaklanıyordu: Beşerî zaafın galebe çaldığı ve az insanın kendini koruyabildiği şek ve şüphenin hâkim olduğu bir esnada en azimli ve erdemli insan bile hırs ve tamah kurbanı olabilir, ihtirasına yenik düşebilir."[99]

Emir'ül-Müminin Ali (a.s), Ziyad'a yaptığı tavsiyelerde şöyle buyurmuştur: "Muaviye, insanın önünden, arkasından, sağından ve solundan gelebilir; sakın ondan gafil olmayasın!"[100] Böylece yenilgi ve dünya malına tamah hissi, bu Haşimî gence galip geldi. Sonuç olarak da en çirkin hıyanet, zaaf ve zavallılığın örneklerinden biri oldu.

Ne dindarlık, ne intikam hissi, ne kabile onuru, ne Resulullah (s.a.a) ve İmam Hasan'la (s.a.a) olan akrabalık bağı, ne herkesten önce İmam Hasan'a (a.s) biat etmesi ve Allah ile ahitleşmesi, ne insanlar içinde alay konusu olma korkusu, ne de tarihin kendisinden intikam alması endişesi, Übeydullah'ın bu uçuruma yuvarlanmasına engel olamadı.

Bir gece vakti, nice büyük bir günah işlediğini bilen alçak firari gibi Muaviye'nin karargâhına girdi... Tarih, Übeydullah'ın adını kara listeye kaydederek ondan yüz çevirdi... Kendi eliyle kendi mezarını kazan hainlerin cezası, bilerek ve de mecbur kalmadan önce ölmekti.

Übeydullah'ın kaçması, Meskin karargâhı atmosferine, yoğun bir kötümserlik havasının hâkim olmasına neden oldu. Aynı hava kısa bir süre sonra Medain'e de sirayet etti ve sonunda yıkıcı bir musibete dönüştü. Bu büyük musibetten sonra gelişen olayların da sorumlusu, hem Allah katında ve hem de tarih önünde Übeydullah'tan başkası değildir.

Öncü ordunun birinci komutanının kaçmasından sonra, komutanlık görevini, İmam Hasan'ın (a.s) ikinci komutan olarak belirlediği yasal sorumlusu -Kays b. Sa'd- üstlendi. Kays, Arap tarihinin itiraf ettiği gibi sarsılmaz inanç, akıl ve dirayet sahibi, İmam Ali'nin (a.s) yaşayan ashabı arasında[101] üstün bir sima idi. Gençliğini cihat meydanında ve savaş alanlarında geçirmişti.

İnsanların zayıflıklarını görmezlikten gelen, ancak maddeye düşkünlüklerini ve görevden kaçışlarını hoş görmeyen bir insandı. Kays, ordu komutanı olarak karargâhta kalan askerlerinin arasında dolaştı.

Kaçan komutanı, hak ettiği şekilde anarak, komutanlarının firar etmesiyle askerlerin bozulan morallerini düzeltmeye, meydana gelen ruhî ve manevî çöküntüyü onarmaya koyuldu. Kays, ordusuna şöyle seslendi: "Ey insanlar! bu beyinsizin yaptığı sizin zorunuza gitmesin. Bundan dolayı da korkuya kapılmayın. Ne


Dipnotlar

----------------------------------------
--[86]- İmam'ın Kûfe'deki izleyicilerinin ileri gelenlerinden olan Beşir el-Hamdanî'nin cevabı. Bk. Bihar'ul-Envar, c.10, s.113.

[87]- Bu açıklama ve tevil Zührî'nin rivayetinin Arapça metininden uzak değildir. Dolayısıyla, orijinal metinle tercümesinin görünürdeki uyuşmazlığı bu ihtimali uzak kılmamalıdır. (A.Hameneî)

[88]- el-İrşad, s.169. Bu bölümü aynen İrbilî Keşf'ul-Gumme adlı kitabının 161. sayfasında, Allâme Meclisî Bihar'ul-Envar'ın 10. cildinin 100. sayfasında kaydetmişler.

[89]- Şerh-u Nehc'il-Belâğa, İbn-i Ebi'l-Hadid, c.4, s.14

[90]- İbn-i Ebi'l-Hadid'in bu alandaki sözünün aynısı, c.4, s.14

[91]- "Sabat" lügatta, iki ev arasında yer alan üstü kapalı alana denir. Aynı zamanda Medain'de Şahrud üzerine kurulan köprünün yakınındaki bir yerin ismidir . Buna "Sabat" denilmesinin nedeni, büyük ve eşine az rastlanır bir bölge olması olabilir.

Ki üstü kapalı bu bölge "Müzlem-i Sabat" olarak adlandırılmış olabilir.

[92]- Hasan Murad, ed-Devlet'ul-Emevîyyet-i Fi'ş-Şam ve'l-Endulus adlı kitapta yanlışlıkla İmam Hasan'a indirilen hançer darbesini Ümeyyeoğulları'nın taraftarlarına nispet etmiş ve bu suikastın onlar tarafından gerçekleştiğini yazmıştır.

İleride ("Barışın Görünümü" bölümünde) bu olayın tarihî metinlerini geçmiş tarihçilerin zikrettiği ve yeni tarihçilerin de algılamaları gerektiği gibi okuyucuların dikkatine sunacağız.

[93]- Şeyh Müfid'in el-İrşad adlı kitabındaki metni, s.170 .

[94]- İbn-i Tavus'un el-Melâhim ve'l-Fiten adlı kitabında (s.142, hicrî 1368 Necef basımı) geçen rivayette ise şu ifadeye yer verilir: "Ve intikamını bizden istediğiniz Nehrevan ölüsü".

[95]- Şerh-u Nehc'il-Belâğa, İbn-i Ebi'l-Hadid, c.4, s.15

[96]- Bu söz, İmam Hasan'ın (a.s) barış istediğine ilişkin olarak Meskin ordugâhında çıkarılan söylentinin yalan ve gerçek dışı olduğunun kanıtıdır.

[97]- Şerh-u Nehc'il-Belâğa, İbn-i Ebi'l-Hadid, c.4, s.15

[98]- Tarih-i Yakubî, c.2, s.191; Şerh-u Nehc'il-Belâğa, c.4, s.15

[99]- el-Âlem'ul-Arabî Dergisi, yıl: 11, sayı: 2, s.30

[100]- el-Kâmil Fi't-Tarih, İbn-i Esir, c.5, s.176

[101]- Mes'ûdî şöyle yazar: "Kays b. Sa'd, dindarlık, zühd ve Ali sevgisinde yüce bir makamdaydı. Allah korkusu ve ibadeti öylesine yüceydi ki, bir gün namaz hâlindeyken secde yerinde büyük bir kobra yılanı kıvrılarak geçiyordu.

Kays, başını biraz kenara çekerek yılanın yanına secde etti. Yılan, Kays'ın boğazına sarıldı, ama o namazına olduğu gibi devam etti ve ancak namazı bitirdikten sonra yılanı tutup bir kenara fırlattı.

" Mes'ûdî devamla şöyle der: "Buna benzer bir kıssayı Hasan b. Ali b. Abdullah b. Muğiyre b. Muammer b. Hallad, İmam Eb'ul-Hasan Ali b. Musa er-Rıza'dan nakletmiştir." Kays, hicrî 85 yılında vefat etmiştir.