İMAM HASAN'IN (A.S) BARIŞI
 


Hakem, Velid b. Utbe, Yezid b. Hürr el-Abesî, Müslim b. Ukbe ve Dahhak b. Kays el-Fehrî gibi dostlarıydı. Muaviye hem uygun fırsat seçmede ve hem de Kûfe'de bozuculuk ve fitne çıkarmada başarılı oldu.

O, bu iş için tam bir ciddiyetle alçak vicdanları parayla satın aldı ve çeşitli bölgelere casuslar gönderdi; bu casuslar gittikleri yerlerde çeşitli yalanlar yayıyor ve döndüklerinde alınan kararlar veya düşmanın savaş imkânları hakkında çeşitli haberler getiriyorlardı. Bu ise en keskin, en etkili ve en güçlü savaş darbesi sayılmaktaydı. "Muaviye bütün aşiretlerin ve ordularının toplanması için genel seferberlik ilân etti.

Emri altındaki bütün bölgelere; 'Bu mektubu alır almaz, bütün imkânlarınızla beraber bana doğru hareket edin.' şeklinde mektuplar yazdı."[55] İmam Hasan da savaş isteyen Muaviye'ye karşılık vererek cihat ilân etti. Onun davetiyle ihlâslı müminler, Kur'ân hamilleri, savaş komutanları ve İslâm'ın muhafızları etrafında toplandılar: Hucr b. Adiyy, Ebu Eyyub el-Ensarî, Amr b.

Kurza el-Ensarî, Yezid b. Kays Erhabî, Adiyy b. Hatem et-Tâî, Habib b.Mezahir, Dırar b. Hattab, Ma'kıl b. Sinan el-Eşcaî, Vail b. Hucr el-Hadremî (Seyyid'ul-İkbal), Hanî b. Urve, Rüşeyd el-Hacerî, Meysem-i Temmar, Büreyr b.

Hudayr, Habbe el-U-ranî, Hüzeyfe b. Esid, Sehl b. Sa'd, Esbağ b. Nübate, Sa'saa b. Sûhan, Ebu Hucce Amr b. Muhsin, Hanî b. Evs, Kays b. Sa'd, Said b. Kays, Abis b. Şebib, Abdullah b. Yahya el-Had-remî, İbrahim b. Malik Eşter, Müslim b.

Avsece, Amr b. Ha-mık, Beşir Hemedanî, Müseyyib b. Neciyye, Amir b. Vaile, Cüveyriyye b. Mushir, Abdullah b. Musma el-Hemedanî, Kays b. Musehher es-Seydavî, Abdurrahman b. Abdullah b. Şeddad, Ammare b. Abdullah es-Selulî, Hani b. Hani es-Sebiî, Sa-id b. Abdullah, Kesir b. Şehab, Abdurrahman b.

Cündeb, Abdullah b. Aziz, Ebu Sumame es-Saidî, Abbas b. Cu'de, Abdurrahman b.

Şüreyh, Ka'ka' b. Amr, Kays b. Verka, Cündeb b. Abdullah el-Ezdî, Hars b. Süveyd, Ziyad b. Sa'saa et-Teymî, Abdullah b. Val, Ma'kıl b. Kays er-Riyahî bu cümledendi. Bunlar İmam Hasan'ın (a.s) cephesinin güçlü kanadını oluşturuyorlardı.

İmam Hasan, Abeydullah b. Abbas'a yazdığı emirnamesinde bunlardan şöyle söz etmiştir: "Onlardan biri, bir ordudan daha fazladır." Muaviye ise Sıffin Savaşı'nda onları şöyle anlatıyor: "Onların hepsinin kalbi tek parçadır." Ve yine şöyle diyor: "Bunlar bir grubu öldürmeden ölmezler." Ayrıca Muaviye bunların hakkında; "Sıffin'de başlarındaki miğ-ferlerin altından onların gözlerini hatırladığımda aklım başımdan gidiyor." demiştir. Şüphesiz düşmanın tanıklığı en doğru tanıklıktır.

Herkeste olan haddinden fazla iyimserlik, cihada davet ederken Kûfe'yi sarstı ve halk grup grup savaşa koştu. Bu savaş gönüllüleri arasında daha önce iyi işlerde ve Allah rızası doğrultusundaki işlerde bu kadar neşeli ve sevinçli oldukları hatırlanmayan çeşitli unsurlar da vardı.

Dolayısıyla İmam Hasan'ın ordugâhında, ihlâslı dostları dışında halktan durumu belli olmayan bir grup, herkesçe tanınan kişilerin yakınlarından bir cemaat ve İmam Hasan'dan farklı düşünen ve düşman için casusluk yapmak için gelmiş bulunan kötümserlerden bir halk kitlesi ve nihayet genellikle savaş anında kaçarak kurtulan ve ganimet toplamaktan başka bir amaçları bulunmayan gevşek unsurlardan oluşan bir grup vardı.

O gruplardan hiçbiri diğer grubun fikir ve görüşüyle uyum içerisinde değildi; hepsi birbirine muhalif, düşüncesiz ve hedefsizlerdi. Bunun dışında onlar arasında - savaş şartlarının gerekli hazırlıkları için en büyük engeli oluşturan- grupsal tartışma ve münakaşalar da oldukça fazlaydı. İmam Hasan ilk günden beri, bu üzücü düzensizlikten endişeliydi. Bazı kaynaklar da bu gerçeği vurgulamaktadır.

O, karşısında savaş marşları okuyan bu kalabalık halk kitlesinin ne direnişlerine ve ne de ihlâs ve görüş birliğine güvenmiyordu. Bu halk kitlesinin arkasında, kesinlikle ıslâh olup hidayet bulacakları umulmayan Kûfe münafıklarının ve iki yüzlülerinin başları vardı. Eş'as b. Kays, Amr b. Hüreys, Muaviye b. Hudeyc, Ebu Burde el-Eş'arî, Münzir b. Zübeyr, İshak b. Talha, Hucr b. Amr, Yezid b. Haris b.

Revim, Şebes b. Rib'î, Ammare b. Velid, Habib b. Mesleme, Ömer b. Sa'd, Yezid b. Umeyr, Haccar b. Ebcer, Urve b. Kays, Muhammed b. U-meyr, Abdullah b. Müslim b. Said, Esma b. Harice, Ka'ka' b. Şurzehlî, Şimr b. Zilcevşen...

gibilerini buna örnek gösterebiliriz. İmam Hasan sonunda bu grupla bir olay yaşayacağını biliyordu.Bunlar, Müslüman olduklarını iddia etmelerine rağmen kendileri ve kendileri gibi olanlar için kendi istek ve iradeleri doğrultusunda ahlâk kuralları çıkarıyorlardı!

Ahlâk kaynağını gönüllere akıtan ve Müslümanlara sayısız nimetler veren İslâm dini, bu beyinsiz halka göre maddecilik karşısında yenilgiye uğramıştı. Bu nedenle Resulullah'ın Ehlibeyti'nden uzaklaşmış, onlarla görüş birliği içinde olma, onların eğitim, terbiye ve kültürünü alma gücünü kaybetmişlerdi. İmam Hasan'a tam anlamıyla kayıtsız şartsız itaat etmek ve emirlerine teslim olmak şartıyla biat ettikleri andan itibaren, onun düşmanlarının yardımcıları şeklinde tefrika ve ayaklanma çıkarmaya başladılar.

En büyük cinayetler için, dünyevî ve uhrevî sonuçlarından en küçük bir şekilde çekinmeden sürekli macera, tuzak kurma, fırsat kollama ve komplo hazırlama peşinde koşuşturdular. Bu grubun orduya katılması, İmam Hasan açısından karşısındaki açık düşmanından beklenen tehlikeden çok daha büyük bir tehlikeydi.

Dolayısıyla Kûfe komutanının, işin sonunda yapayalnız kalmaktan endişelenmesi ve mümkün olduğu kadar savaşı ertelemesi yerinde olmaz mıydı? Şüphesiz işin sonucunun müphem oluşu, sabırlı ve ihtiyatlı davranmayı ve muhtemel zararlar karşısında daha fazla hazırlıklı olmayı gerektirmekteydi.Fakat şimdi savaşa davet edilince, seçkin babasından değerli bir miras olarak aldığı özelliği taşıması ona yakışırdı; çünkü aslan yavrusu aslan gibi olmalıydı...

İmam Hasan babasının şu tavsiyesini uygulamak zorundaydı: "Hiçbir zaman birini savaşa davet etme; fakat eğer birisi seni savaşa davet ederse kabul et; çünkü savaşı başlatan mütecavizdir..." Yine Müslümanlara hüküm sürmemin şer'î sorumluluğunu da göz önünde bulundurmak zorundaydı.

İnsanların biat ve itaat ettiği bir önder ve imamın, açıkça kanunun çiğnenmesine ve İslâm'a tecavüz edilmesine göz yumması ve imkân dahilinde olduğu hâlde ona karşı koymaması caiz olmazdı.

Allah Tealâ buyuruyor ki: "Azgınlarla, onlar Allah'ın yoluna dönünceye kadar savaşın." Resulullah (s.a.a) da şöyle buyuruyor: "Kim imam ve önder varken halkı kendisine veya diğer birine çağırırsa, Allah'ın lânetinin kapsamına girmiş olur; onu öldürün.

" Bu iş için, yani sapıklığa karşı koymak için gerekli güce gelince: Kûfe hainlerinden birçoğunun eğilim gösterdikleri normal olmayan ve kurallara aykırı durumlara rağmen Kûfe'ye tâbi sınırlarda savaş için gerekli ordunun hazır olduğu sanısını güçlendirecek kadar çok sayıda asker vardı. İslâm hükümeti birinci asrın ortalarında, o dönemde bir hükümet için gerekli olan en büyük orduya sahipti.

Nihayet, sınırları korumak, çok dikkatli olmayı ve İslâm ordusunun büyük bir bölümünü merkezden uzak noktalara yerleştirmeyi gerektirmekteydi. Bu ise, askerî birliklerden büyük bir kısmının merkeze

yakın savaşlarda kullanılmasına engel oluyordu; özellikle öncül birliklerin eski metotlarla ve o günün eksik araçlarıyla yaptıkları operasyonların zorluğunu göz önünde İbulundurursak.

Sadece Kûfe'de konuşlandırılan ordu -iki farklı rivayete göre-[56] doksan veya yüz bin ve Basra'ya yerleştirilen ordunun sayısı ise seksen bin kişiydi.[57] Bunlar bu iki şehirde hükümet hazinesinden maaş alan askerlerdir. Bu iki askerî şehirde, bunlara tâbi olanların ve bunların kölelerinin ve yine gönüllü olarak cihada katılanların sayısı da normalde bir bu kadara ulaşmaktaydı.

Dolayısıyla Irak ordusunun toplam asker sayısı yaklaşık 350 bin kişiye ulaşmaktaydı; tabii ki İran, Yemen, Hicaz ve diğer ordugâhlardaki askerler bu rakamın dışındaydı.

Şiîlerin savaş için heyecan ve sevinçleri bir taraftan ve Haricîlerin -kendi tabirleriyle- "sapıklar"la savaşmaya ısrarları da diğer taraftan ve ayrıca halk kitlesinin cihat taraftarlarının görüşlerinin ilerlemesi üzerine savaş saflarına katılmak için eğilimleri de başka bir yandan...

Bütün bunlar, savaş için yeteri kadar teçhizatlı bir ordunun olduğuna herkesi inandırmak için yeterdi... Fakat savaş başladığında ve iki taraf savaşırken bu savaşçıların Allah Tealâ ile ahit ve sözlerini unutmamaları ve sözlerinde durmaları gerekmekteydi.


SAVAŞ SEFERBERLİĞİ VE KOMUTANLIK


Kûfe'de bir münadi "es'salât-u camia"[58] diye seslendi. İnsanlar camide toplandılar; İmam Hasan (a.s) minbere çıkarak Allah'a hamd-ü sena ettikten sonra şöyle dedi:

"İmdi... Hiç kuşkusuz Allah insanlara cihadı farz kıldı ve onu 'meşakkat' olarak tanıttı.

Sonra cihat edenlere; 'Direnin; Allah direnenlerle birliktedir.' buyurdu. Ey insanlar! Siz, sevmediğiniz şeyler karşısında sabredip direniş göstermedikçe sevdiğiniz şeylere kavuşmazsınız.

Muaviye'nin, bizim savaşa karar verdiğimizi duyduktan sonra bize doğru yola koyulduğunu duydum. O hâlde siz de Nuhayle'deki[59] ordugâhlarınıza gidin ki, herkesin düşünce ve görüşüyle bir karara varalım. -Allah'ın rahmeti sizin üzerinize olsun.-"Tarihçiler bu olayı şöyle yazmışlardır: "Bunun üzerine herkes sustu, hiç kimseden çıt çıkmadı ve kimse İmam Hasan'a cevap vermedi!"

Tayy kabilesinin ileri geleni, Resulullah (s.a.a) ve Emir'ül-Müminin Ali'yle (a.s) parlak geçmişinden dolayı Müslümanların gözünde büyük bir makamı olan Adiyy b.

Hatem, bu durumu görünce, öfkeden tüm bedeni titredi ve yüksek, titretici bir sesle bağırarak bütün kafaları kendine çevirdi. Herkes onun sözünü merak ediyordu.

O topluluk arasında, Adiyy'in parlak geçmişini, yüceliğini, büyüklüğünü ve Allah yolunda sebatını bilenler çoktu. Adiyy, insanların bu gevşeklik ve sükûtunu kınayarak ateşli sözlerle konuşmasını şöyle sürdürdü: "Ben Hatem oğlu Adiyy'im...

Yazıklar olsun; bu davranışınız ne kadar çirkindir sizin?! Neden önderiniz ve Peygamberinizin oğluna olumlu cevap vermiyorsunuz?! Rahatlık anında dilleri kamçı gibi olan ve şimdi iş ciddileşince tilkiler gibi deliklerine sinen şehrin hatipleri neredeler?! Allah'ın

öfkesinden korkmuyor musunuz, utanç verici bir duruma düşmekten, yüzünüzün kızarmasından çekinmiyor musunuz?" Sonra İmam Hasan'a dönerek şöyle dedi:

"Allah seni doğru yola rehberlik etsin, çirkinlikten uzaklaştırsın ve her türlü güzel ve beğenilir işe muvaffak kılsın... Sözlerini duyduk, emirlerine boyun eğdik, buyurduğun ve düşündüğün her şeye teslim olduk biz." Sonra, "Ben şimdi ordugâha gidiyorum; bizimle olmak isteyen varsa, haydi bismillah..." dedi ve camiden dışarı çıktı.

Caminin kapısı önünde duran merkebine binerek Nuhayle'ye doğru hareket edip kölesine savaş malzemelerini ordugâha götürmesini emretti. O, emre amade ilk mücahid örneği ve savaşa hazırlanan ilk kişiydi.[60] Tayy kabilesinde Adiyy'in sözünden çıkmayan bin savaşçı vardı.[61] Ondan sonra hatiplerden birkaçı da heyecanlanarak İmam Hasan'ın huzurunda onun gibi konuştular.

İmam Hasan onlara dedi ki: "Allah'ın rahmeti sizin üzerinize olsun! Ben sürekli sizi iyi niyetli, sadık ve birer dost olarak bildim; Allah size hayırlı mükâfatlar versin." Sonra amcası oğlu Muğiyre b.

Nevfel (b. Haris b. Abdulmuttalib)' i Kûfe'de bıraktı ve ona halkı Nuhayle'ye gitmeye teşvik etmesini söyledi. Daha sonra kendisi beraberindekilerle birlikte şehirden dışarı çıktı.

Cihat ilân ettiği ilk gün kendisinin ordugâha gidişi, halkı seferber etmek için seçtiği son derece etkili bir yöntemdi. Nuhayle ordusunun birliklerini İmam Hasan ve babasının ashap ve Şiîleri ve halktan diğer bir grup teşkil etmekteydi. Muğiyre b. Nevfel de tam bir şevk ve heyecanla halkı Nuhayle'ye gitmeye teşvik ediyordu.

Biat haftasının göz alıcı sevinci ve oldukça kalabalık tezahüratı herkeste, Kûfe'de bir kişinin dahi İmam Hasan'ın davetini reddetmeyeceği, istisnasız herkesin ordugâha gideceği beklentisini oluşturuyordu.

Fakat bu beklenti boşa çıkmıştı! Hatta Emir'ül-Müminin Ali'nin şahadetinden kısa bir süre önce, Şam'a hamle için hazırlamış olduğu -ve sayıları kırk bin kişiyi bulduğu söylenen- teçhizatlı birlikler bile vahdet ve bütünlüklerini kaybetmiş, çoğu emre itaatsizlik etmiş ve Kûfe'deki silâhlı kişilerin çoğu da itaatsizlik ve gevşeklikte onlara eşlik etmişlerdi.

Kûfe'nin iki yüzlü ve iki renkli ileri gelenleri, sözleri amele dökme saatinin geldiği o hassas anda her zamankinden çok faaliyet gösteriyorlardı. Tarihle ilgili rivayetler, olaya şahit olan Haris-i Hemedanî'den şöyle nakletmektedir: "Ordugâha gitmek isteyenler Hasan b.

Ali'yle birlikte hareket ettiler; şehirde kalan kalabalık halk kitlesi sözlerine sadakat göstermedi ve onu da babası Emir'ül-Müminin gibi aldattılar... Nuhayle'de on gün beklediler. Bu süre içerisinde onun etrafına

sadece dört bin kişi toplandı. İşte bu nedenle halkı savaşa seferber etmek için Kûfe'ye döndü ve orada; 'Benden önceki halifeyi aldattığınız gibi beni de aldattınız...'

buyurduğu hutbeyi okudu."[62] Bu konuşmadan sonra safında yer alanların sayısı kesin bir şekilde bilinmemektedir. Sadece şu kadarını biliyoruz ki, -İbn-i Ebi'l-Hadid'in Şerh-u Nehc'il-Belâğa'da dediğine göre-Kûfe'den büyük bir ordu hareket etmiştir. Ve biz "Ordunun Sayısı" bölümünde İmam Hasan'ın ordusunun sayısı hakkındaki tarihçilerin farklı sözlerini aktaracağız inşaallah.

İmam, Nehayle'yi Deyr-i Abdurrahman'a doğru terk etti ve orada üç gün kaldı; -yine sayıları belli olmayan- diğer bir grup da orada ordusuna katıldı. Deyr-i Abdurrahman, İmam Hasan'ın (a.s) Medain[63] ve Meskin'deki[64] iki ordugâhı arasında yer almıştı.

İmam Hasan'ın bu iki ordugâhla ilgili özel bir hareket metodu vardı:

a) Medain, Irak'ı Fars ve ondan sonraki şehirlere bağlayan yolun başında yer alıyordu ve coğrafik konumu bakımından Kûfe, Basra ve İran yollarının birleştiği bir

noktada bulunuyordu. Askerî önem bakımından da savaş durumunda stratejik bir siper konumundaydı... İran ise tehlikeli patlamalara gebeydi. İmam Hasan Ziyad b.

Ebih'i oraya vali olarak atamıştı; henüz her şeyini tersine çeviren bozuk ahlâkını sergilememişti.

b) Meskin'e gelince, orası İmam Hasan'ın cihadı tarihinde hassas bir noktaydı; çünkü İmam orada düşmanının karşısına çıkmıştı. O dönemde bu nokta Haşimoğulları'nın hüküm sürdüğü Irak'ın veya Kûfe'nin –yani Haşimoğulları'nın hükümet merkezinin- emri altındaki bölgelerin en son noktasıydı.

Meskin bölgesinde yemyeşil, bayındır, nüfusu kalabalık çok sayıda köy vardı. Bu köyler arasında Evana, Akbura ve onun kuzeyindeki en son mamur nokta olan el-Ales yer alıyordu.[65] Onun karşısında el-Cenubiyye kasabası yer alıyordu. Burası Muaviye'nin Cisr-i Menbic'i geçip ordusuyla konakladığı ve iki ordunun karşılaştığı yerdir.

O günkü Meskin'in, bugün Samerra yakınlarında, Semike ve Beled kasabalarının arasında bulunan çölden daha büyük olmadığı sanılmaktadır. Burası, bol mahsullü, su kaynaklarına yakın, geniş ovalara sahip, bayındırlaşma bakımından zengin bir bölgeydi ve bu nedenle de savaş için uygun bir yer sayılmaktaydı. İmam Hasan ile Muaviye arasındaki savaş bu bölgenin tarihinde gerçekleşen ilk savaştı; fakat ondan sonra Irak ve Şam arasında birçok olaylar vuku bulmuştur bu bölgede.

İmam Hasan, Medain'i, stratejik konumu nedeniyle yüksek komuta merkezi yapmak, böylece hem takviye birliklerinin ona yakın üç bölgeden gelip orada toplanabilmesini sağlamak ve hem de Muaviye ve Şam ordusuna karşı savaş meydanı arkasında -yani Meskin'demevzi almış olmak istedi. Haşimoğullarının bu iki ordugâhının (Medain ve Meskin) birbirinden uzaklığı yaklaşık doksan kilometreydi.

Bu, o gün için alternatifi olmayan örnek ve ilginç bir savaş taktiğiydi. Böylece, İmam Hasan ortaya koyduğu bu savaş plânı ile zamanının savaş oyunlarını çok iyi bilen üstün ve bilinçli bir komutan olduğunu sergilemiş oldu. Gerek uygun bir zamanın, gerek münasip fırsatların seçiminde ve gerekse orduyu hareket ettirme olarak İmam'ın sonraki adımları da - siyaset, ihlâs ve fedakârlık alanlarındaki- diğer seçkin özellikleri gibi, askerî taktikleri de tam olarak bildiğini göstermekteydi.

İmam Hasan b. Ali, Meskin'e göndermek istediği öncü birliğe bir komutan seçmek için dikkatle sağa-sola ve etrafında toplanan Şia'nın ileri gelenleri ve yakınlarının büyüklerinin yüzlerine baktı. Onların arasından üç kişi dikkatini çekti...

Kendisine yardım etmek için herkesten çok sabırsızlanan bu üç kişi, Übeydullah b. Abbas,[66] Kays b. Sa'd b. Übade ve Kûfe'deki Yemenlilerin reisi Said b. Kays el- Hamdanî'den ibaretti.

Dolayısıyla öncü birliğin komutasını sırayla bu üç kişiye verdi. Übeydullah b. Abbas dinamik, heyecanlı ve dünya hayatına gönül bağlamayan bir kişiydi. Dinî inancı bir taraftan ve kabile taassubu da diğer taraftan onu tahrik ederek Haşimoğulları'nın hükümetini savunma konusunda onu çelik bir silâh hâline getirmişti.

Ve bu da şaşırılacak bir durum değildir; çünkü onun kendisi de Haşimoğulları'nın başlarından birisiydi. Boşuna dememişler: "Derdi olanın çektiği ah adama etki eder..."[67] Onun parlak geçmişi hakkında şunlar kaydedilmiştir: Hicrî 36 yılında (el-İsabe'nin rivayetine göre) veya 39 yılında (Taberî'nin rivayetine göre) ya da her iki yılda hac kafilesinin başıydı.

Hz. Ali'nin döneminde bir defa Bahreyn ve bir defa da Yemen ve etrafında İmam'ın memuruydu.[68] Mekke'de hacıların tanıklık ettiği gibi eli açık

ve cömert bir kişiydi. Bütün bunların dışında halkı İmam Hasan'a biat etmeye davet eden ilk kişiydi o. Bu durumda, o, amcası oğlu İmam Hasan'ın (a.s) güvenini kazanarak onun tarafından öncü birliğin kumandanı seçilmeye lâyıktı.[69] Onu çağırarak ona -tümü elimize ulaşmayan ve bazı kaynakların bir bölümünü naklettikleri- bir ferman verdi.

Bu fermanda şöyle yazılmıştır: "Ey amcam oğlu! Şimdi ben Arap süvarilerinden ve şehrin muttakilerinden on iki bin kişiyi seninle birlikte gönderiyorum. Onlardan biri bir orduya bedeldir.

Onları harekete geçir ve onlara karşı yumuşak, güler yüzlü ve tam anlamıyla alçak gönüllü ol. Onlarla düşüp kalkman gerektiğine dikkat et. Çünkü bunlar Emir'ül-Müminin Ali'nin ashabından kalan içi dışı bir (iki yüzlü ve münafık olmayan) kişilerdir. Onları Fırat kıyısına götür ve sonra Muaviye'ye ulaşıncaya kadar ilerle.

Muaviye'yle karşılaştığın zaman ben ulaşıncaya kadar onu olduğu yerde tut; ben de kısa bir süre sonra senin peşinden hareket edeceğim. Her günün haberini bana ulaştırmalısın. İşlerinde bu iki kişiyle - Kays b. Sa'd ve Said b. Kays- müşavere et.

Muaviye'yle karşılaştığında, o, savaşa başlamadan savaşa başlama; fakat savaşı o başlatırsa, bu durumda sen de savaş. Eğer sen öldürülürsen, kumandaya Kays b. Sa'd geçecektir ve o da öldürülecek olursa kumanda Said b.

Kays'ındır." Gördüğünüz gibi İmam Hasan bu fermanında Übeydullah'tan çok diğerlerinden bahsetmiştir, onları daha çok nazar-i dikkate almıştır. Hem onları methetmiş, hem cesaret ve yiğitliklerini övmüş, hem de onların babası Emir'ül- Müminin Ali'yle beraberliklerinden söz etmiştir.

İmam'ın bütün bunlardan maksadı maneviyatı yükseltmek, insanların heyecanlarını alevlendirmek ve onların duygularını etkilemekti. Dolayısıyla kumandanlarına, onlara karşı yumuşak davranmasını, güler yüzlü ve ılımlı olmasını, onları kendisinden ayırmamasını emrediyor. Bütün bu direktiflerin sebebi komutanla askerler arasında karşılıklı güven duygusu yaratmaktı.

Bu güven duygusu, günümüzdeki askerî metotlardan yoksun olan savaşlarda kara günlerin ümidi olan bir ordu yetiştirmek için en önemli etkendir. İmam Hasan'ın, tayin ettiği kumandanına aynı anlama gelen dört cümleyi peş peşe zikrettiğini görmekteyiz.

Acaba bu tekrarlanan eş anlamlı cümlelerden İmam'ın, -yeni kumandan- Übeydullah'ın sahip olduğu karakteri bir ölçüde etkisiz hâle getirmek istediği anlaşılmıyor mu?

Çünkü orduda Übeydullah'ın yanı başında seçkin, belirgin, parlak geçmişleri ve büyük hatıraları olan birçok kişi vardı ve bunlar -makam, mevki, cihat geçmişi, takva ve yaş[70] bakımından kendilerinden üstünlüğü olmayanbu genç Haşimî kumandanın sertlik ve bencilliğini, yersiz emir ve yasaklarını hazmedebilecek, bunları görmezlikten gelebilecek kimseler değillerdi.

İmam Hasan'ın; "Bu ikisiyle müşavere et." Şeklindeki buyruğu, İmam'ın, amcası oğlunda gözlemlediği ve onun başarısına bir engel olabileceğinden endişelendiği kaba ve sert mizacını ıslâh etmek istediğini gösteren başka bir kanıttır.

Bilinmesi gerekir ki, Übeydullah'ın bu sert ve kaba mizacı, -şayet doğruysa- bir kumandanda olması gereken çok sayıdaki diğer özelliklere sahip olduğu için kumandalığın kendisine verilmesine bir engel teşkil etmez. Ayrıca "sertlik ve kabalık"la "askerî hayat" arasında yakın ve sağlam bir ilişki vardır. Şimdi şu soruyla karşılaşmaktayız: Acaba İmam Hasan öncü birliğin komutasını askerî liyakati herkesçe bilinen, emin ve Resulullah'ın Ehlibeyti'ne bağlı Kays b.

Sa'd b. Übade gibi bir kişi dururken, neden Übeydullah'a verdi?

Bu soruya şu sevaplar verilebilir:

1- İmam Hasan Übeydullah'a verdiği emirde Kays b. a'd ve Said b. Kays'la müşavere etmenin gereğini vurgulamış, böylece komutanlığı -ki tekel olması maslahata

aykırı olduğu varsayılırsa, İmam Hasan'a itiraz etmek yerinde olurdu- Übeydullah'ın tekelinden çıkarmış ve her biri ordunun en liyakatli kişisi olan üçlü bir şura hâline getirmiş oldu.

Eğer komutanlığa yalnız Kays seçilip diğer iki kişiden ve diğer komutanlardan öne geçirilecek olsaydı, ordudaki diğer liyakatli kişilerin kıskanmasına neden olabilirdi. Çünkü bu orduda Ebu Eyyub el-Ensarî, Hucr b.

Adiyy, Adiyy b. Hatem ve ismi yukarıda geçen bunlar gibi savaşçılıkları, komutanlıkları, ihlâs ve fedakârlıkları ve parlak geçmişleri dillere destan olan seçkin kişiler de vardı.

İşte bu nedenle İmam Hasan'ın -Resulullah'ın da amcası oğlu olan- amcası oğlunu öne geçirerek görünüşte ve ismen ordunun kumandanlığını ona bırakıp, Kays ve Said'in görüşlerinden yararlanmayı ona tavsiye etmesi, her türlü

ihtilâf ve kıskançlığı engelleyecek akıllıca bir hareketti.

2- O dönemin genel durumunu göz önünde bulunduracak olursak, bunun yerinde bir tedbir olduğunu söyleyebiliriz. Evet İmam Hasan'ın ordusunun komutanlarının sadece Haşimoğulları'ndan seçilmiş olması o koşullarda isabetli bir davranıştı.

Şöyle ki: Kûfe halkının, İmam Hasan'ın hilâfete geçmesinin ilk başlarında sergiledikleri gevşeklik ve itaatsizlik bu işin sonucu hakkında karamsar düşünmeye neden oluyordu. Bu yüzden İmam Hasan, gelecekte insanların kınaması ve eleştirileri karşısında kendisinin bir kusurunun olmadığını ispatlayabilmek için gerekli gördüğü her çareye baş vurması kaçınılmazdı.

Halkın, meselenin çeşitli boyutlarını göz önünde bulundurmadan olası bir yenilgiden dolayı İmam Hasan'ı itiraz ve eleştiri bombardımanına tutması için en küçük zaaf noktası ve en ehemmiyetsiz bir bahane bulması yeterdi.

İmam Hasan'ın Meskin'de yenilgiye uğraması durumunda birilerinin; "Eğer ordunun kumandanı Haşim oğulları’ndan olsaydı, zorluklar karşısında diğerlerinden daha fazla direnç ve sabır gösterir ve iş buraya varmazdı." demesi muhtemeldi. Bu durumda, muhtemel sonuçları önceden önlemek için hazırlık yapması -yani Haşim oğulları’ndan birini komutan seçmesi- çok ince ve yerinde bir tedbirdi.

3- Şüphesiz Übeydullah b. Abbas'tan başka hiç kimse -ne Kays, ne Sa'd ve ne de diğerleri- Muaviye'ye karşı o kadar öfkeli ve uzlaşmaya yanaşmaz bir ruha sahip değildi.

O, iki oğlu, Muaviye'nin Yemen üzerine gönderdiği ordunun komutanı Busr b. Ertad tarafından feci bir şekilde katledilen (bu konu tarihin en meşhur kıssalarından biridir) bir babaydı. Dolayısıyla, bu öfkeli ve bağrı yanık kumandanın, evlâtlarının katiliyle savaşmaya giden bir ordunun başına geçirilmesi gerçekten çok yerinde bir seçimdi.

4- Übeydullah'ın emrine verilen öncü birlikteki savaşçıların büyük bir kesimini, Emir'ül-Müminin Ali'nin (a.s) Şamlılarla savaşmak için hazırladığı ve savaş başlamadan

önce şehit düştüğü büyük ordudan geriye kalanlar teşkil etmekteydiler. Bu ordudaki Kays b. Sa'd Ali'nin döneminde o büyük ordunun en büyük kumandanıydı.[71]

İnsanın böyle bir geçmişe sahip olmasının, komutanla askerler arasında kişisel ilişki oluşturmak konusunda ne kadar etkili olduğu açıktır. Böyle bir komutan istediğinde kendinin fikir ve irade özgürlüğünden yararlanarak komuta merkezinden gelecek olan emirleri beklemeyebilir.

Bu ise, o ortamda en önemli mesele olarak dikkate alınması ve ihtiyatla yaklaşılması gereken bir konuydu. Kays'a büyük saygımız olmasına rağmen, onun, kendi başına buyruk olmasına neden olan ruhen etkilenmeye müsait oluşunu görmezlikten gelemeyiz.

Kays'ın Meskin komutanı olunca, ordusunun safları arasında durarak halkı, sulh konusunda İmam Hasan'a tâbi olmak veya İmam Hasan olmaksızın Muaviye'yle savaşmak arasında tercih yapmaya çağırdığını unutmadınız herhâlde!!

Dolayısıyla, savaş kumandanlığının böyle birisine bırakılmaması, fakat savaş konusunda onun bilgi ve tecrübesinden yararlanmak için askerî danışman olarak seçilmesi de iyi bir tedbir örneğidir.

İmam Hasan aynen öyle yaptı. Yazar: Kays'ın komutan yardımcısı -yani Übeydullah'ın öldürülmesi durumunda ikinci komutan- olarak seçilişi mezkûr siyasetle çelişmemektedir.

Çünkü birinci komutanın öldürülmesinden sonra ikinci komutanın iradesi, önceki komutanın savaşın durum ve şartlarını değerlendirmesine bağlıdır ve bu karar ve girişimleri değiştirmek o kadar kolay bir iş değildir.

Hatta o zamana kadar işler doğrudan doğruya İmam'ın -yani başkomutanın- kendi iradesi ve kontrolüne geçmiş olması da mümkündür. Daha önce de değindiğimiz gibi, İmam da yakında öncü birliğe yetişeceğini bildirmişti. Bu durumda onun ikinci komutan olarak seçilmesinin bir sakıncası yoktur.


ORDUNUN SAYISI


İslâm'ın birinci asrının ortalarında Kûfe ordusunun resmî sayısı kırk bin kişiydi.[72] Her yıl bunlardan on bini cihada gitmekteydi. (Bu rakam güvenilir kaynaklarda kaydedilmiştir.) Daha önce de belirttiğimiz gibi, Emir'ül-Müminin Ali'nin (a.s) Şam'a saldırı için hazırladığı ordunun sayısı -iki farklı rivayete göre- kırk veya elli bin kişiyi buluyordu; fakat Hz. Ali (a.s) bu savaş başlamadan önce şehit oldu. Bu ordunun bir bölümünü, Kûfe ordusunun yıllık maaş alan resmî askerlerinin oluşturduğu sanılmaktadır.

Ondan sonra cihada davet edilirken bu iki ordunun (Kûfe'nin resmî ordusu ve Hz. Ali'nin (a.s) Şam'a saldırı için hazırladığı ordunun) İmam Hasan'ın bu çağrısına nasıl bir cevap verdiği hakkında herhangi bir bilgi yoktur. Şu kadarını biliyoruz ki, İmam Hasan'ın Muaviye'ye karşı Meskin'e gönderdiği öncü ordunun sayısı, birçok tarihî kaynaklara göre 12 bin kişiyi bulmaktaydı.

Bunların da Hz. Ali'nin (a.s) Muaviye'yle savaşmak için hazırladığı ordunun geri kalanları olduğu sanılmaktadır. Bu grup İmam Hasan'ın davetini kabul etti; diğerleri ise itaat etmediler. Yine diğer tarihî kaynaklardan, Kûfe'nin cihada karşı gevşek davranmasına rağmen, sonradan hamaset duygusunun kabardığı ve savaş meydanına dört bin kişi daha gönderdiği anlaşılmaktadır.[73]

Buraya kadar, inkâr edilmez tarihî metinlere dayanarak İmam Hasan'ın (a.s) ordusunun 16 bin kişiye ulaştığını söyleyebiliriz. Tarih kaynaklarında, tümü tartışılabilecek açık bir şekilde veya işaretle zikredilmek suretiyle başka rakamlar da veriliyor. Burada bu tarihî metinleri aynen aktaracak ve sonra da dakik bir şekilde bunları inceleyeceğiz:

1- Muhammed Bâkır Meclisî:


"...Daha sonra İmam Hasan, emrinde kırk bin kişilik bir ordu bulunan bir komutanı Muaviye'nin üzerine gönderdi. Kinde kabilesinden olan bu komutana, Enbar şehrinde[74] konuşlanmasını ve merkezden bir emir almadıkça hiçbir şeye girişmemesini emretti. Bu komutan Enbar şehrine ulaşınca, Muaviye bundan haberdar olup ona elçiler gönderdi ve ona; 'Eğer benimle olursan, seni Şam ve Cezire (Irak) bölgelerinden birkaç eyaletin valisi yaparım...' dedi. Ona beş yüz bin dirhem para da

gönderdi. Kindeli komutan bu paraları alarak İmam Hasan'ın plânlarını alt-üst etti, dost ve akrabalarından iki yüz kişiyle birlikte Muaviye'nin ordusuna katıldı. Bu haber İmam Hasan'a ulaşınca bir hutbe okuyarak şöyle dedi: "Bu Kindeli adam Muaviye'ye giderek bana ve size ihanet etti; defalarca sizin vefasız olduğunuzu ve sizin dünya kulları olduğunuzu söylemişimdir.

Şimdi onun yerine başkasını gönderiyorum ve onun da bana ve size karşı böyle davranacağını, ben ve sizin hakkınızda Allah'ı göz önünde bulundurmayacağını biliyorum..." "Sonra Murad kabilesinden bir adamı dört bin kişilik bir orduyla gönderdi ve oradakilerin karşısında ona tavsiyelerde bulundu ve onun da Kindeli adam gibi ihanet edeceğini vurguladı.

Murad kabilesinden olan bu komutan, karşısında dağın bile sarsılacağı tekitli yeminlerle böyle yapmayacağını vurguladıysa da, İmam Hasan, onun yakında ihanet edeceğini bildirdi. Murad kabilesinden olan bu komutan Enbar şehrine ulaşınca, yine Muaviye elçiler göndererek önceki gibi mektuplar yazdı ve ona beş bin dirhem (beş yüz bin dirhem olsa gerek) göndererek Şam ve Cezire eyaletlerine hâkim olma

arzusunu onun da kalbine düşürdü... Bu komutan da dayanamadı... İşleri alt-üst ederek yaptığı o kadar ahit ve yeminleri unutup Muaviye'nin ordusunun yolunu tuttu..."[75] Bu olayı anlattıktan sonra İmam Hasan'ın Nuhayle'de konuşlandığını ve sonra da oradan hareket ettiğini beyan ediyor.


2- İbn-i Ebi'l-Hadid:


"İnsanlar dışarı çıkarak karargâh oluşturdular ve harekete hazırlandılar. Hasan b. Ali karargâha geldi ve Muğiyre b. Nevfel (b. Hars b. Abdulmuttalib)'i Kûfe'de kendi yerine bıraktı ve ona halkı savaşa teşvik edip karargâha göndermesini emretti.

Muğiyre de halkı teşvik ederek karargâha gönderiyordu. Nihayet ordu savaş düzenine girdi. Sonra Hasan b. Ali büyük bir orduyla tam teçhizatlı olarak hareket etti. Deyr-i Abdurrahman'a ulaşınca halkın toplanması için üç gün bekledi.

Sonra Übeydullah b. Abbas'ı çağırarak ona dedi ki: Ey amcamın oğlu! Şimdi Arap atlılarından ve takvalı kişilerden on iki bin kişiyi seninle birlikte gönderiyorum..."[76]

3- Zührî'den İbn-i Cerir et-Taberî'nin Tarihi'nde belirtildiğine göre şöyle rivayet ediliyor:

"Muaviye, Übeydullah b. Abbas ve Hasan'ın (a.s) işinden kurtulunca, tüm çabasını bir kişiyi aldatmaya harcadı; ona göre onu aldatmak diğerlerini aldatmaktan daha önemliydi. Bu komutanın beraberinde kırk bin kişi vardı. Muaviye, Amr ve Şam halkı bu komutanın karşısında mevzi almışlardı."[77]

4- Barış imzaladığı için İmam Hasan'ı kınayan Müseyyib b. Neciyye'nin sözleri (tarihçilerden bir grubunun rivayetine göre). İbn-i Ebi'l-Hadid'in Şerh-u Nehc'il-Belâğa'sında naklettiğine uygun olarak Medainî'de şöyle yer alıyor:[78]

"...Müseyyib b. Neciyye, İmam Hasan'a (a.s) dedi ki: Her zaman sana şaşırıyorum! Kırk bin kişilik bir ordun olduğu hâlde Muaviye'yle barış yaptın! (Veya biat ettin -rivayetteki ihtilâfa göre-.)"

5- İbn-i Esir:


"Hz. Ali'nin Şam halkı hakkında vermiş olduğu haberler gerçekleşince, Ali'nin ordusundan kırk bin kişi ölüm üzerine ona biat ettiler ve Ali savaş içinharekete hazırlandığı sırada öldürüldü; çünkü Allah bir işi dilediğinde ondan kaçmak imkânsızdır. Ali'nin öldürülmesinden sonra halk onun oğlu Hasan'a biat edince, Hasan, Muaviye ve Şam halkının Irak'a doğru hareket ettiğini öğrendi.

Bunun üzerine Ali'ye biat eden orduyu seferber etmeye girişti ve Meskin'de konuşlanan Muaviye'yle karşılaşmak için Kûfe'den hareket etti. Medain'e ulaşınca Kays b.

Sa'd b. Übade el-Ensarî'yi 12 bin kişiden oluşan öncü birliğin komutasına geçirdi ve bir rivayete göre de komutayı Abdullah'a verdi[79] ve o da öncü birliğin baş kumandanlığına Kays'ı seçti..."[80]

Yazar: Bu olayın aynısını İbn-i Kesir de nakletmiştir. Anlaşılan bunu aynen olduğu gibi Kâmil'ut-Tevarih kitabından almıştır.

6- Medainî'nin rivayetine göre İmam Hasan (a.s) kendisine; "Acaba bu işte insaflı davrandın mı?" diye soran bir adama şu cevabı vermiştir: "Evet! Ancak ben kıyamet günü kana bulanmış yetmiş veya seksen bin insanın Allah Tealâ'nın huzurunda neden kanları döküldü diye şikâyette bulunmalarından korktum..."[81]

7- İbn-i Kuteybe ed-Dineverî: "Diyorlar ki: İmam Hasan (a.s) Muaviye'ye biat ettikten sonra Muaviye Şam'a dönünce, Irak halkının ileri gelenlerinden olan ve barış imzalanırken Kûfe'de olmayan Süleyman b. Surad, Hasan b. Ali'nin yanına gitti.

İmam Hasan'ın huzuruna girince, 'Selâm olsun sana ey müminleri zelil eden!' dedi. Hasan onun selâmını aldıktan sonra, 'Şimdi otur; Allah babanı affetsin.'[82] dedi.

Süleyman oturduktan sonra İmam'a şöyle dedi: "Emrinde, Basralı ve Hicazlı Şiîlerin dışında senden maaş alan Irak halkından yüz bin silâhlı ve bir bu kadar da onların evlâtları ve köleleri bulunmasına rağmen Muaviye'ye biat ettiğine inanamıyoruz!"[83]

Yazar: İmam Hasan'la (a.s) Süleyman b. Surad'ın aralarındaki konuşmaları Seyyid Murtaza Tenzih'ul-Enbiya kitabında ve İbn-i Şehraşub el-Menakıb kitabında ve Allâme Meclisî Bihar'ul-Envar kitabında nakletmişlerdir. Bu rivayetlerden hiçbirisinde, Süleyman b. Surad'ın sözlerindeki ordunun sayısı kırk bin kişiden fazla kaydedilmemiştir.

Buna binaen, İbn-i Kuteybe, hem ordunun sayısını yüz bin olarak belirtmesi ve hem "barış" yerine "biat" ifadesini kullanması bakımından diğer tarihçilere ters düşmüştür.

8- Hasan b. Ali'nin Fars'taki memuru olan Ziyad b. Ebih Muaviye'nin tehditlerine cevap verirken şunları söylüyor: "Ciğer yiyen kadının oğlu, nifak ocağı ve Ahzab'ın

(Hendek Savaşı) artığı mektup yazarak beni tehdit ediyor. Oysa benimle onun arasında emirlerinde, şehit oluncaya kadar cihadı bırakmayacak, can-ı gönülden emre amade eli kılıçlı doksan bin (ve bir rivayete göre de yetmiş bin) er bulunan Resulullah'ın evlâtları var. Vallahi eğer Muaviye bana ulaşacak olursa, beni çok sert ve saldırgan bulacaktır."[84]


ARAŞTIRMA VE ANALİZ


Görüldüğü gibi, İmam Hasan'ın ordusunun sayısı konusunda varsayılan tarihî metinler farklıdır ve bu konuda söylenilen en büyük rakam sırasıyla 40 binden 80 bin ve 100 bine kadar değişmektedir. Ancak gerçekte her üç rakam, hatta en küçük rakam bile şüpheli ve tartışma konusudur. Şöyle ki:

1- Ziyad b. Ebih'le (Yakubî'nin rivayetiyle) Süleyman b.Surad'ın (İbn-i Kuteybe ed-Dineverî'nin diğer tarihçilere ters düşerek aktardıkları rivayete göre) sözlerindeki en büyük rakam (yüz bin ve yüz bini aşkın veya 90 bin) şeklindedir; o da birkaç açıdan şüphe uyandırmaktadır.

Bunların en önemlisi, her ikisinin (Süleyman ve Ziyad'ın) Hasan b. Ali'nin hilâfeti döneminde Kûfe'de olmayışları, İmam Hasan'a biat olayı ve cihad konusunda orada bulunmayışları, her ikisinin de iki yıl boyunca o bölgeden ve bölge halkından uzakta oluşlarıdır.[85]

Öyleyse Kûfe'de olmayan, oranın durumunu yakından görmeyen, halkın gruplaşmalarının zaaf ve kuvvetinden haberdar olmayan ve biat ettikleri İmamlarına karşı gevşekliklerini tanımayan birisinin değerlendirmesinin ne kadar önemi olabilir ki?!

İmam Hasan'ın ordusunun sayısı hakkında böyle bir rakam veren Ziyad ve Süleyman, Kûfe'nin o günkü durumunu onun geçmişiyle mukayese etmiş ve hicrî 37 ile 38 yıllarında -yani kendilerinin Kûfe'de ve aynı safta bulundukları dönemde- Emir'ül-Müminin Ali'nin (a.s) emrinde bulunan ordunun tümünün şimdi de oğlu İmam Hasan'ın emrinde olduğunu sanmışlardır.

Ayrıca, duygusal bir bunalım geçirdikleri için bu şekilde konuşan bu iki adamın psikolojik durumları bu şekilde abartılı konuşmalarını gerektiriyordu.

Hem barışı eleştiren ve hislerinin etkisi altında kalan Süleyman'ın, hem de Muaviye'yi tehdit edip onun vaat ve tehditlerine cevap yetiştirmeye çalışan Ziyad'ın bu tarz bir abartıya yeltenmiş olması pek uzak bir ihtimal değildir.

Öte yandan, her iki açıklamada da, ordunun sayısı konusunda güvenilebilecek ve tutarlı bir açıklama yer almıyor. Süleyman'ın Müseyyib b. Neciyye'nin dostu olduğunu ve

bu ikisi arasında dostluk ilişkisinden çok daha sağlam bir ilişkinin bulunduğunu biliyoruz.

Mezkur tarihî metinlerin birinde (4. sıradaki metin) Müseyyib b. Neciyye'nin sulhtan dolayı İmam Hasan'ı; "Sen emrinde kırk bin kişilik bir ordu olmasına rağmen..." kınadığını gördük ve kesinlikle iki yakın arkadaş arasında Resulullah'ın Ehlibeyti'yle ilgili bir konuda böyle bir ihtilâfın olması da makul değildir.

Bu durumda, İbn-i Surad'ın sözlerinin tutarsızlığının tek nedeni, ravisinin, İmam Hasan'ın olayıyla ilgili olarak kendisinden başka hiç kimsenin rivayet etmediği birkaç şüpheli olayı rivayet eden İbn-i Kuteybe ed-Dineverî olmasıdır.

Takdire bakın ki, bu iki samimî arkadaş, barış konusunda önderleri İmam Hasan'ı kınamalarının amelî cevabını ölmeden önce gördüler: Hicrî 65 yılında Kûfe halkından 18 bin kişi İmam Hüseyin'in intikamını almak için bu ikisine biat etti ve Ayn'ul-Verde bölgesinde zora düştüklerinde beraberlerinde ancak 3100 kişi vardı.


İşte burada insanların yüz çevirmesi ve onlara eşlik etmemesi onlara İmam Hasan'ın durumunu hatırlatıyordu. Ve bir süre sonra Tevvabin hareketinin önderleri olan

Süleyman ve Müseyyib, beraberlerindekilerin büyük bir kısmıyla birlikte Ayn'ul-Verde'de şehit düştüler.

2- 80 veya 70 bin sayısı, İmam Hasan'ın; "Acaba sen bu işte insaflı davrandın mı?" şeklindeki soruya verdiği cevapta geçen rakamdır. Gerçekte bu söz 20 binden fazlasına delâlet etmez.

Çünkü İmam, "kıyamet günü kana boyanmış olarak Allah'ın huzuruna çıkacak" olanların sayısını kesin rakam belirtmeksizin 70 veya 80 bin kişi olarak zikretmiştir.

Burada o hazretin bu sayıdan maksadının sadece kendi ordusu olmadığı, bilakis her iki taraftaki asker sayısını göz önünde bulundurduğu açıktır. Bu savaşta Şamlıların sayısının 60 bin kişi olduğunu bildiğimiz için geri kalanının, yani 20 bin kişinin İmam'ın ordusundaki asker sayısı olduğu sonucuna varıyoruz.

İmam'ın rakam belirtirken "70 veya 80 bin kişi" şeklinde kesin bir rakam belirtmeden konuşması, maksadının sadece kendi ordusu değil, her iki ordu olduğunu gösteren bir kanıttır. Çünkü eğer maksadı sadece Kûfe ordusu olsaydı, ordunun sayısını belirtmekte tereddüt etmesi anlamsız olurdu. İmam'ın Kûfe ordusunun sayısını bilmediği düşünülemez.


Dipnotlar

-----------------------------------------

[55] Şerhu Nehc'ilBelâğa, İbni Ebi'lHadid, c.4, s.13.

[56] bk: Yakubî Tarihi, c.2, s.94; elİmametu ve'sSiyase, s.151

[57] Hadâret'ulİslâm fi Dar'isSelâm, Cemil Müdevver'in eseri.

[58] İnsanları, önemli bir meseleyi bildirmek amacıyla camide

toplamak için söylenen bir söz.

[59] Nuhayle, Şam yönünde Kûfe'ye yakın bir yerin ismidir.

Yazar: Günümüzde hâlâ Kerbelâ tarafında, Kûfe'ye 12 mil

uzaklığında "Nuhayle Hanı" diye meşhur olan bir bina var.

[60] Şerhu Nehc'ilBelâğa, İbni Ebi'lHadid, c.4, s.14.

[61] Tarihi Yakubî, c.2, s.171.

[62] elHarayic ve'lCerayih, s.228, İran basımı.

[63] Bu şehir Sasanîlerin bin yıllık baş kenti ve Babil'in azamet

ve yüceliğinin mirasçısıydı. Bugün Tâkı Kisra ve Resulullah'ın

büyük sahabesi Selmani Farisî'nin mezarı dışında ondan bir iz

kalmamıştır. Medain, Dicle nehri kıyısında birbirine yakın yedi

şehirden ibaretti; Müslümanların hicretin 15. yılında fethettikleri

bu şehir o dönemde bütün İran'ın başkentiydi. Bu yedi şehir

şunlardan ibaretti: Batıdan Sülukiyye, Derzican, Veh Erdeşir,

Cundişapur (Kuke), Müzlemi Sabat tarafında Şahrud'a bitişik;

doğudan İspanir, Rumegan ve Tisfun (Medain'in merkezi).

Medain, hicrî 150 yılında Bağdat şehrinin kurulması sonucu

viraneye dönüşmeden önce, fethinden sonra yüz yılı aşkın bir süre

boyunca bayındırlaşmaktaydı. Bu süre içerisinde Kûfe, Müslüman

olan İranlı köleleri Kûfe'ye göndermek suretiyle onun sanayi,

hazine ve mahsulatından istifade ediyordu.

Selmani Farisî'nin Medain'de valiliği döneminde bu şehrin

halkı Şia mektebini seçerek Ehlibeyt'e uydu ve yedinci asra kadar

da orada sürekli ihlâslı ve hareketli Şiîler yaşıyordu. Mes'udî,

Irak'la ilgili bölümde ona işaret ederek şöyle yazmaktadır:

"Irak'ın şehirleri Medain ve ona bağlı olan şehirlerdir. Bu

şehrin halkı en güzel renge, en güzel kokuya, en güzel mizaca ve

en iyi ahlâka, üstün faziletlere ve en seçkin iyiliklere sahiptirler..."

[64] Meskin, yemyeşil, bağ ve ağaçlarla dolu bir bölgenin

ismidir. Duceyyil nehri kıyısındaki Evana köyü buraya bağlıdır. Hicrî

6. asrın şairlerinden olan Ebu'lFerec esSevadî'nin şiirinde de bu

bölgeye işaret edilmiştir.

[65] Mâverdî, elAhkam'usSultaniyye adlı eserinde Hamevî'den

şöyle rivayet eder: "İls, bu taraftan Irak'ın başlangıç noktasıdır."

Yazar: İls, Akbura'yla Samerra'nın arasında yer almıştır. Akbura

ise, Evana yakınındaki Düceyl bölgelerinden bir kasabadır.

[66] elİrşad, Şeyh Müfid, s.170; Şerhu Nehc'ilBelâğa, İbni Ebi'l

Hadid, c.4, s.14 ve Tarihi Yakubî, c.2, s.191. Diğer bir tarihçi onun

Abdullah b. Abbas, yani Übeydullah'ın kardeşi olduğunu söylemiştir;

fakat bu doğru değildir. Çünkü Abdullah, Hasan b. Ali'nin

hilâfeti döneminde Kûfe'de değildi. O, bu sırada Mekke'deydi ve

oradan İmam Hasan'a savaş konusunda önerilerini içeren bir

mektup yazmıştır. Bu mektup Şerhu Nehc'ilBelâğa'da, c.4, s.8

9'da kaydedilmiştir. Abdullah Kûfe'de olsaydı, bu dönemde gelişen

olaylarda ismi gizli kalacak bir kişi değildi. Taberî kendi Tarih'inde,

c.6, s.81'de yazıyor ki:

"Bu yılda (hicretin 40'nda) tarihçilerin genelinin

söylediğine göre Abdullah Basra'dan çıkarak Mekke'ye

gitti. Bazıları bunu reddederek onun Emir'ülMüminin

Ali'nin (a.s) şahadetine kadar onun direktifleri

doğrultusunda Basra'da kaldığını ve Ali'nin şahadetinden

sonra da Hasan b. Ali'nin barış imzalamasına kadar da

orada kaldığını ve sonra Mekke'ye gittiğini ileri

sürmüşlerdir." Yazar: Hayır, o Basra'da da değildi; aksi durumda İmam

Hasan'ın Medain'de sıkı bir şekilde ihtiyaç duyduğu anda Basra

güçleri gecikmezdi. İbni Esir de Abdullah b. Abbas'ın Emir'ül

Müminin Ali'nin hayatı döneminde ondan ayrıldığını teyit

etmektedir. (c.3, s.166) Bu yanlışlığın, iki kardeşin isimlerinin

yazılış benzerliği ve babalarının bir oluşundan kaynaklandığı

sanılmaktadır.

Bazılarının yaptığı diğer bir yanlışlık, öncü birliğin

komutanının Kays b. Sa'd olduğunu sanmalarıdır. Oysa (İbni

Esir'in de açıkça beyan ettiği gibi) Kays bu öncü ordunun keşif

birliğinin kumandanıydı; tarihçiler de bu nedenle yanılmış

olabilirler.

[67] Orijinal metindeki "ve leysetil seklâ ke'lmuste'cere"

cümlesinin karşılığı olarak seçilmiştir. (A. Hameneî)

[68] Bazıları, Yemen olayını göz önünde bulundurarak Ubeydullah'ın,

Muaviye'nin gönderdiği güçler karşısında direnemeyerek

Yemen'den çıkmasından dolayı onun geçmişinde şüphe etmek istemişlerdir.

Fakat gerçekten o gün Yemen'in askerî karargâhının

Busr b. Ertad'ın saldırısı karşısında direnmeyecek kadar zayıf olduğunu

itiraf etmek gerekir. Yemenlilerden bir grubunun Haşimoğulları'nın

hükümetinden ayrılıp Muaviye'ye mektup yazmaları,

emirleri Said b. Nemran'ı ordudan çıkarmaları ve valilerine karşı düşmanlık gütmeleri gibi olayların tümü Übeydullah'ın bütün bu

şüphelerden uzak olduğunu göstermektedir. Übeydullah o olayda

Busr b. Ertad'a karşı direnmek isteseydi, Yemendeki Osman

yanlıları onun işini bitirirlerdi ve artık Busr'a gerek kalmazdı!

Ayrıca Übeydullah daha önce Mekke ve Medine valilerinin yaptığı

şeyin aynısını yapmıştı; onlar da Busr'un karşısından kaçmış ve

sonuçta Muaviye'nin gönderdiği bu adam, bu üç büyük şehre

saldırarak bu bölgelerin halkından otuz bin üzerinde savunmasız

insan öldürmüştür. Ubeydullah'ın Yemen'den çıkarak Kûfe'ye

gittiğini bilmekteyiz; eğer ihanet etmek isteseydi kesinlikle

Kûfe'ye gitmezdi. Ve yine Said b. Nemran'ın Hz. Ali'nin huzurunda;

"Ben halkı Yemenlileri savaşa davet ettim; bir grubu davetimi

kabul etti ve zayıf bir savaş da yaptık ve sonra halk etrafımdan

dağılınca ben de geri döndüm." şeklinde işine gerekçe sunduğunu

görmekteyiz. Acaba İbni Nemran'ın başına gelenler, İbni Abbas'ın

mazeretini geçerli kılmıyor mu? Dolayısıyla onun geçmişinin

eleştiriye tâbi tutulması doğru değildir. Kısacası İmam Hasan'ın,

onun bu geçmişine güvendiği için bu mevkie seçmesine

şaşırmamak gerekir.

[69] Ordunun öncül birliğinin komutanı hakkında söylediklerimiz

için bk: Şerhu Nehc'ilBelâğa, İbni Ebi'lHadid, c.4, s.14; İrşadı

Müfid, s.168169; Tarihi Yakubî, c.2, s.191. Bunların içinde

üçüncü kumandanın ismini kaydetmeyen tek kişi Yakubî'dir.

Yakubî daha sonra der ki:

"İmam Hasan, Übeydullah'a, Kays b. Sa'd'ın görüşünü

göz önünde bulundurmasını emretti. Übeydullah adaya

doğru (maksadı Beynennehreyn'dir) hareket etti. Muaviye

de Hz. Ali'nin şehid edildiği haberini duyunca, onun

şahadetinden 18 gün sonra Musul'a ulaştı ve iki ordu

birbiriyle orada karşılaştı..."

Yazar: Burada ismi geçen Musul, Hamevî'nin elMu'cem'de

işaret ettiği gibi İmam Hâdi'nin (a.s) oğlu Seyyid Muhammed'in

türbesinin yakınında yer alan Meskin'e bağlı bir yerin ismidir; ünlü

Musul şehri değildir. Dolayısıyla, Muaviye'nin ordusunun indiği yer hakkında

Yakubî'nin rivayetiyle diğer tarihçilerin söyledikleri arasında bir

çelişki yoktur. Çünkü Musul, Heyuza ve Cenubiyye gibi beldelerin

tümü Meskin'e bağlı yerlerdi. Şayet Muaviye'nin ordusu bütün bu

kasabaları işgal etmiştir; dolayısıyla tarihî rivayetlerin her birinde

bunlardan birinin ismi geçmiş olabilir. Burada sadece

"Cenubiyye"nin ismine işaret etmekle yetinmemizin sebebi, yeri

geldiğinde genişçe açıklayacağımız Kays b. Sa'd'ın İmam Hasan'a

yazdığı mektubunda bu isme değinmesidir.

[70]- Übeydullah b. Abbas bu ordunun kumandanlığına seçildiği

gün otuz dokuz yaşındaydı.

[71]- Tarih-i İbn-i Kesir, c.8, s.14 ve diğer kaynaklar.

[72]- 1- Yazar, "Savaş Kararı" bölümünün sonunda, Kûfe ordusunun sayısını 90 veya 100 bin kişi olarak (iki farklı Rivayete göre) kaydetmiştir. Bu rakam görünüşte yukarıdaki rakamla bağdaşmamaktadır.

Fakat az ileride de göreceğimiz gibi 90 veya 100 bin sayısı sadece Yakubî ve İbn-i Kuteybe'nin rivayetinde vardır; oysa bu rakam yazar açısından ve bu bölümde yapılan incelemeyle teyit edilmemektedir. (A. Hameneî)

[73]- el-Harayic-u ve'l-Cerayih, Ravendî, s.228

[74]- Bağdad'ın batısında Fırat kıyılarında, Bağdad'ın yaklaşık 65 km. uzağında bir şehirdi. Bu şehre "Enbar" ismi verilmesinin nedeni, İranlıların bu bölgeye egemenlik kurduğu dönemde bütün buğday ve arpa ambarlarının orada olmasıdır.

Abbasî halifesi Ebu'l-Abbas es-Saffah hayatının sonuna kadar bu şehirde kalmış, burada saraylar ve köşkler yaptırmıştır. Fakat bir süre sonra şehir harap olmuştur.

[75]- Bihar'ul-Envar, Muhammed Bâkır Meclisî, c.10, s.110

[76]- Şerh-u Nehc'il-Belâğa, c.4, s.14:

[77]- Taberî Tarihi, c.6, s.94

[78]- O, Ebu'l-Hasan b. Muhammed b. Übeydullah b. Ebi Seyf-dir. Aslen Basra ahalisinden olup Medain'de ikâmet etmiştir. Sonra Bağdat'a giderek hicrî 215 yılında orada vefat etmiştir. İbn-i Ebi'l- Hadid, Şerh-u Nehc'il-Belâğa'sında ondan çok sayıda rivayet naketmiştir.

Onun çeşitli alanlarda iki yüz telif eseri vardır. Allah'ın rahmeti onun üzerine olsun.

[79]- Doğru olanı "Abdullah" ve "Kays" değil "Übeydullah"tır. Biz daha önce her iki konudaki yanlışlığın sebebini açıklamıştık.

[80] - Kâmil'ut-Tevarih, c.3, s.61

[81]- - Şerh-u Nehc'il-Belâğa, c.4, s.7 ve İbn-i Kesir, c.8, s.42

[82]- Orijinal metinde; "lillahi ebuk" tabiri geçmektedir. Arapça'da bu cümle genellikle şefkat ifadesi olarak kullanılır; Bizlerde bunun yaklaşık olarak karşılığı, "Babana rahmet, Allah ölenlerine rahmet eylesin." gibidir. (A. Hameneî)

[83]- el-İmamet-u ve's-Siyase, İbn-i Kuteybe ed-Dineverî, s.151

[84]- Yakubî, c.2, s.194; İbn-i Esir, c.3, s.166; birinci kaynak ordunun sayısını 90 bin ve ikincisi ise 70 bin rivayet etmiştir.

[85]- İbn-i Kuteybe el-İmamet-u ve's-Siyase adlı eserinde ve Seyyid Murtaza Tenzih'ul-Enbiya adlı eserinde Süleyman b. Surad'ın iki yıl boyunca Kûfe'de olmadığını vurgulamışlardır.

Ziyad'a gelince Basra valisi olan Abdullah b. Abbas onu Fars hükümetine tayin ettiği hivrî 39 yılından beri orada ikâmet ediyordu; bundan önce de -Taberî'nin "39. Yıl Olayları" bölümünde naklettiği rivayete göre- Basra'da yaşıyordu.