İMAM HASAN'IN (A.S) BARIŞI
 



"Haricîler, İmam Hasan'a biat ettikleri ilk günden itibaren Muaviye'yle savaşma hususunda herkesten çok ısrar ediyorlardı. İmam Hasan b. Ali'ye biat ettiklerinde sapık ve mütecavizlerle -yani Şam halkıyla savaşmasını şart koşanlar da bunlardı; fakat İmam Hasan elini çekerek, 'savaş ve barışta kayıtsız-şartsız kendisine itaat etmek' üzere biat etmeleri gerektiğini vurgulamıştı.

Bunun üzerine onlar da kardeşi İmam Hüseyin'e giderek; 'Elini uzat da babana biat ettiğimiz gibi, Şamlı sapık ve mütecavizlerle savaşmak şartıyla sana biat edelim.' demişlerdi.

O ise onlara şu cevabı vermişti: 'Hasan hayatta olduğu sürece sizin biatinizi kabul etmekten Allah'a sığınırım.' Onlar da bunu görünce çaresizlikle tekrar İmam Hasan'a gidip onun buyurduğu şekilde biat etmişlerdi."[40]

Elbette bu grubun İmam Hasan'a biat ederken, şart koşmaları, savaşta ısrarlar etmelerinin nedeni İmam Hasan'a düşman olmaları değildir; çünkü İmam Hasan'ın yakın ashabı ve Şiîleri arasında da savaş için bu kadar diretenler vardı. Fakat ileride, İmam Hasan'ın hayatının bazı bölümlerini incelerken, bu grubun, en sıkı ve en kötü anlarda karışıklıkların çıkmasına neden olduklarını göreceğiz.

Yukarıda değindiğimiz gibi onların liderlerinden ikisi Kûfe'de Emevîler'in en alçak ve en çirkin komplolarına katılmışlardır. Bunlar halkı fitne, fesat ve kargaşa çıkarmaya teşvik etmek için en etkili ve en korkunç metotlardan yararlanıyor ve çeşitli vesilelerle birçoklarının imanını sarsıyorlardı.

Nehrevan kıyılarında aldıkları büyük ve ezici yenilgiden sonra tekrar canlanmalarının sırrı da budur. Ziyad b. Ebih, Haricîlerin propagandasını şöyle tasvir eder: "Onların sözlerinin insanlar üzerindeki etkisi, kamışı yakmaya başlayan ateşten daha yakıcıydı." Muğiyre b. Şu'be ise onlar hakkında şöyle demektedir:

"Onlar bir şehirde iki gün kalsalardı, kendileriyle görüşen herkesi ifsat ederlerdi."[41] Haricîler, söyledikleri batıl sözlerin hak olduğunu sanıyor, yaptıkları çirkin işi güzel sayıyorlardı; Allah'a dayanmalarına rağmen Allah'a giden meşru ve dinin onayladığı yollarla hiçbir ilişkileri yoktu. İleride "Orduyu Teşkil Eden Unsurlar"dan bahsederken onlar hakkında ayrıntılı bilgi vereceğiz.


3- Şüpheciler


Şeyh Müfid (r.a), İmam Hasan'ın (a.s) ordusunu teşkil eden unsurlardan bahsederken bu guruptan söz eder. Büyük ihtimalle bu gruba "şüpheciler" isminin verilmesinin nedeni, bunların Haricîler'den olmadıkları hâlde onların propagandalarının etkisi altında kalmaları, sürekli ikircikli davranmaları ve şüphe içerisinde olmalarıdır. Seyyid Murtaza da el-Emali adlı eserinin 3. cildinin 93.

sayfasında şüphecilerden bahsetmiş ve onların kâfir olduğunu ima etmiştir.

Belki de ona göre bu grup dinin esasından şüphe etmekteydi. Her hâlükârda, bunlar kendi başlarına iyilik de yapmaya, kötülük de yapmaya güçleri yetmeyen Kûfe halkının ayak takımından kimseler idiler.

Bu özelliklerini göz önünde bulundurarak onların varlığının kendi başına şer ve kötülük kaynağı, fesat vesilesi ve fitnecilerin elinde iradesiz bir alet oldukları söylenebilir.

4- Hamrâ


Bu grup -Taberî'nin rivayetine göre- Kûfe bölüştürülürken müttefik oldukları "Benî Abdulkays" taifesinin bulunduğu tarafta yer alan, Kûfe halkından yirmi bin silâhlı insandan oluşan bir gruptur. Bu grup gerçekte ne Benî Abdulkays kabilesine mensuptur, ne de Arap'tır. Bunlar, değişik ırklardan ve köle çocuklarından oluşan bir gruptu.

Bunların birçoğunun hicrî 12 yılından 17 yılına kadar Aynuttamr ve Celulâ'da esir olan Farslı cariyelerin çocukları olmaları mümkündür. Bunların hicrî 41 ve 61 yıllarında çıkan iki bunalımda - yani İmam Hasan ve İmam Hüseyin olaylarında- silâhlı ve savaşçı bir grup olarak rol aldıklarına dikkat ediniz. Ve yine bunlar yaklaşık hicrî 51 yılında Şia'ya karşı korkunç bir katliam gerçekleştiren Ziyad b. Ebih'in muhafızlarıydılar.

Bunların para karşılığında işlemeyecekleri bir cinayet yoktu; genellikle güç sahiplerinin etrafında toplanır, onların elinde keskin bir kılıç sayılırlardı.

Bu grubun, hicretin birinci yılında Kûfe'de çeşitli olaylara ve çirkin fitnelere yönelmeleri sonucu gittikçe güç ve kudretleri arttı ve işleri o kadar ilerledi ki, Kûfe onlara nispet verilerek "Hamrâ'nın Kûfesi" denildi.

Basra'da da köle çocuklarından bir grup vardı. O dönemde Basra valisi olan Ziyad onların gücünden endişelenerek onları ortadan kaldırmak istediyse de Ahnef b. Kays onu bu işten alıkoydu.

Günümüzdeki bazı yazarlar, bunları Şiî bir grup olarak tanıtmak isteseler de bu yanlıştır. Çünkü bunların Şia'ya en küçük bir benzerliklerinin olmaması bir yana, Şia'nın ve Ehlibeyt İmamlarının en tehlikeli düşmanlarıydılar. Buların arasında Şia mektebine inanan ve bu mektebi kabul eden kişilerin olabileceği gerçeği inkâr edilemezse de, çoğunluğu küçük bir azınlığa göre değerlendirmek doğru olmaz.

* * *

Bu karşıt unsurların yanında, İmam Hasan b. Ali'nin Şiîleri vardı. Bunlar Hz. Ali'nin hükümet merkezinde yer alıyorlardı ve merkezdeki sayıları diğer gruplara göre daha fazlaydı. Bu grup arasında, ensar ve muhacirlerden İmam Ali'ye uyarak Kûfe'ye yerleşen, Resulullah'ın (s.a.a) sahabeleri de vardı.

Resulullah'la (s.a.a) birlikteliklerinden dolayı, halk arasında saygın makamları ve yüksek mevkileri vardı. Kûfe'nin ileri gelenleri, -gerek Hz. Hasan b. Ali'nin hilâfetinin başlarında,

gerek biatten sonra İmam'ın çıkardığı cihat fermanının ardından ve gerekse daha sonra meydana gelen diğer olaylar bağlamında- Ehlibeyt'e karşı ihlâs ve samimiyetlerini ortaya koydular. Şüphesiz bu ihlâslı ve samimî Şiîler eğer o gün diğer hemşerilerinin desiselerinden masun kalacak olsaydılar, Şam'dan Kûfe'ye yönelen tehlikelere karşı koymak hususunda güçlü ve yeterli bir grup sayılırlardı.

Bu kutlu toplulukta, her türlü sorunu içselleştirecek bir hazırlık, heyecan, neşe, zorluklara göğüs germeye zemin hazırlayan iyi değerlendirme beceresi kimsenin inkâr edemeyeceği düzeyde mevcuttu. Kays b. Sa'd b. Übade, Hucr b. Adiyy, Amr b. Hamık el-Huzaî, Said b.

Kays el-Hamdanî, Habib b. Mezahir el-Esedî, Adiyy b. Hatem, Müseyyib b.

Neciyye, Ziyad b. Sa'saa gibi kişiler hakkında bundan başka ne düşünülebilir ki? Elbette sert ve muhalif cereyanlar, satılmış ve hain eller bu müsait zemini tersine döndürmek ve kaderi değiştirmek için sürekli çaba harcamaktaydı.

Baştan başa farklı ve birbirine zıt eğilimlerin kapladığı, fitne ve envai çeşit propagandaların kaynattığı bu ortamda, olaylara gebe olan bu gecenin sonu ve geleceği İmam Hasan tarafından kestiriliyordu.

O, hilâfete yeni geçtiği için program ve hedeflerini belirlemek, yapmak istediği şeyleri halka duyurmak, yöntem ve metodunu açıklamak hususunda içte ve dışta kendisini kuşatan şartları ve kullanabileceği gereçleri gözetlemek durumundaydı. Muaviye, hile ve entrikalarıyla, elindeki gücü ve

imkânları kullanan ve iktidarın gücünden yararlanan, Kûfe'nin gücünü kırmaya yönelik hiçbir fırsattan kaçınmayan, Kûfe'yi sürekli olarak kendisiyle meşgul eden dış bir düşmandı. Muaviye, İmam Hasan b. Ali'nin kendisine karşı soğukkanlı ve ilgisiz kalabileceği veya ilgisiz ve soğukkanlı davranması durumunda saldırısından emin olacağı bir düşman değildi.

Gerçekte İmam Hasan, şartların müsait olması durumunda Muaviye'nin şeytanî gücünü yok edip ona hak ettiği dersi vermeyi herkesten çok istiyordu. Fakat İmam Hasan'ın hâkimiyet alanı içerisinde, kendisini asıl meşgul eden şey, yanı başında ve çevresinde olmasına rağmen, mana, ruh ve hedef bakımından kendisinden fersah fersah uzak olan halkın bu durumunda, kendisinin mesajını anlamamasının şahsında somutlaşan düşmanlığıydı.

İmam Hasan'ın hükümetinin merkezinde, aç gözlülüklerinin tutsağı olmuş, hırs ve tamaha yenik düşen, başı boş bir şekilde sağa sola savrulan, sadakatin ne olduğunu bilmeyen, dine saygı göstermeyen, komşusuna hak tanımayan, insanî özelliklere yabancı ve erdemlerden uzak olmaları yüzünden hile,

fesat ve nifakın iradesiz aletleri hâline gelen, her sese eşlik eden ve her vadide at koşturan, siyaset sahnesine ferasetleriyle canlılık getirmekten uzak, savaş meydanında disiplini gözetmeyen başıbozuk insanların yaşaması, İmam'a çok ağır geliyordu. Böyle namertlerin varlığı toplumda kargaşa ve fesat çıkarmaya, toplumu fitne, ayaklanma, çeşitli belâ ve tehlikelerle karşı karşıya getirmeye yeterdi, artardı da.

İmam Hasan b. Ali bunlara karşı koymak için öyle bir dahilik sergiledi ki, eğer o beklenmedik musibet ve peş peşe gelen olaylar olmasaydı, kesinlikle parlak bir zafere ulaşırdı.

Birçok olayı kestirmesine rağmen ihtiyatı gözetmesi, öngörülerini açıklamasına engel oluyor ve bu nedenle onlara işaret etmekle yetiniyordu. Kur'ân-ı Kerim'in bir ayetinden iktibas ettiği ve kendisine biat edildiği gün okuduğu hutbede beyan buyurduğu; "Ben sizin görmediklerinizi görüyorum." şeklindeki müphem buyruğu da bu cümledendir.

Bu sözü söylediği gün, karşısında yeni halifeye samimiyetini göstermeye çalışan, neşe ve heyecanla dolup taşan bir kalabalık vardı sadece. O hâlde nasıl oluyordu da o, onların görmediği şeyleri görüyordu onların şahsında? Bu, savaşta ve barışta, dostla ve düşmanla attığı her adımda bir belirtisini görebileceğimiz İmam Hasan'a özgü ferasetin bir örneğiydi.

Gerçi tarihî kaynaklar İmam Hasan'ın siyasetinin, özellikle iktidara gelişinin ilk dönemine ilişkin siyasetinin, yani cihat ilânından öncesiyle ilgili bölümde izlenen stratejinin tarihî sahnelerini sergilemek gibi bir amaç taşımıyor olsalar da, buna rağmen yaşamından elimize geçen nadir bölümler, görenleri olağan üstü siyasetine hayran bırakmaktadır.

Çünkü öyle kötü ve sıkıntılı bir durumda o kadar tedbirli ve hekimane bir şekilde önderlik etti ki, böyle koşullarda ondan daha iyisini yapmak imkânsızdı. İmam Hasan'ın (a.s) savaşın başlamasından önce gerçekleştirdiği idarî uygulamalardan, yönetim tarzından birkaç örnek sunuyoruz:

a) Biat için özel bir metin sundu. Biat etmek için herhangi bir şartın koşulmasını, herhangi bir kaydın ileri sürülmesini kabul etmedi. Herkesten, savaş ve barışta kendisine itaat edilmesi üzere biat aldı.

O bu önlemi alırken, ne kadar ileri görüşlü olduğunu göstermişti. Çünkü hem savaştan, hem de barıştan söz etmişti buyruğunda; hem savaş taraftarlarını ve hem de savaşa muhalif olanları ikna etmişti bu sözüyle. Elbette o, Kûfe'nin genel durumundan haberdardı. Böyle bir durumda, böylesine hekimane bir bilince sahip olmak da ona yaraşırdı.

b) Askerlere verilen parayı yüzer-yüzer artırdı;[42] İmam Hasan'ın hilâfet makamına oturduktan sonra yaptığı ilk iş buydu ve ondan sonra da diğer halifelerin tümü onu örnek almışlardı.[43] Açıktır ki, askerlerinin durumunu olumlu yönde değiştirmesi, gelirlerini artırması, güç ve kudretin artması ve onların daha fazla sevgisini kazanması anlamına geliyordu.

Ayrıca savaş için daha fazla asker toplamak konusunda da etkiliydi. Bu hareket her ne kadar İmam'ın savaşa hazır olduğunu gösteriyorsa da, buna rağmen kesin olarak onun savaşmaya karar verdiğinin anlamına gelmiyordu bu; çünkü yeni bir dönemin başladığının göstergesi de olabilirdi. Böyle bir girişim, bir açıdan savaşın başlatılmasını gerekli kılabilecek geleceğe yönelik akıllıca bir önlem olmasına rağmen tefrika ve ihtilâfa da neden olmuyordu.

c) Muaviye lehine casusluk yapan iki kişinin idam fermanını verdi ve bu fermanla -Basra ve Kûfe halkından birçok unsurların yöneldiği- fitne ve ayaklanma düşüncesini bastırdı.

Şeyh Müfid bu hususta şöyle yazıyor: "Emir'ül-Müminin Ali'nin şehit olduğu ve halkın İmam Hasan b. Ali'ye biat ettiği haberi Muaviye'ye ulaşınca, gizlice Himyer kabilesinden bir kişiyi Kûfe' ye, Benî Kayn kabilesinden bir kişiyi de Basra'ya göndererek oradaki haberleri kendisine yazmalarını ve İmam Hasan'ın yönetiminde bozgunculuk ve fitne çıkarmalarını emretti.

İmam Hasan bunu haber alınca, Kûfe'deki bir kasabın evinde oturan Himyerli adamı yakalatarak boynunu vurmalarını emretti. Basra'ya da mektup yazarak Benî Süleym kabilesinin arasına karışmış Kayn kabilesine mensup casusun da yakalanarak idam edilmesini emretti." Ebu'l-Ferec el-İsfahanî de buna yakın bir rivayet aktardıktan sonra şunları söyler: "Hasan, Muaviye'ye şöyle bir mektup yazdı: İmdi!

Casuslarını göndermişsin; galiba benimle görüşmek istiyorsun! Bunda şüphem yok; o hâlde o günün yakın bir zamanda gelmesini bekleye dur. Akıl sahiplerinin sevinmeyecekleri bir şeye sevinerek onu alay vesilesi ettiğini duydum. (Hz.

Ali'nin (a.s) şahadetinden dolayı Muaviye'nin sevinmesine işarettir.) Senin durumunu aşağıdaki şiir çok güzel anlatmaktadır: Düşmanı ölen kimseye de ki: / Sen de öyle bir kadere hemen gelecekmiş gibi hazırlan! Biz öyle bir topluluğuz ki, bizden ölen, geceyi / Yatağında sabahı bekleyerek geçiren kimse gibidir."

d) İmam, halife olduğu ilk günden itibaren yakınlarının ve etrafındakilerin savaşı başlatmasına ilişkin tüm ısrarlarına rağmen, savaşı erteledi. Biz beşinci bölümde o

günün siyasî durumunu inceleyerek o şartlarda bu tutumun maslahata daha uygun ve daha doğru bir tedbir olduğunu açıklayacağız.

e) Mektup ve mesajlar aracılığıyla, Muaviye'nin, çürük iddialarıyla bağdaşmayan her an yıkılmaya meyilli konumunu ona unutturarak -kendisine yazdığı mektuplarlaonun yanılgılarını içeren bir dosya hazırladı.

Gerçek kimliğiyle tanınmayan maskeli Muaviye'yi insanlara tanıtan ve kamuoyunda Muaviye'ye karşı savaşmak hususunda İmam Hasan lehine makul bir gerekçe teşkil eden, işte bu kara dosyadır.

Sonuçta, Muaviye cephesi, zor ve kaba kuvvet mantığı açısından bakılınca galip sayılsa da, akıl sahibi insanların mantığı açısından her zaman için mağluptur.

İmam Hasan'ın, Hz. Ali'nin (a.s) şehit edilmesinden savaşın başlamasına kadar kısa bir zaman dilimi içerisinde siyasî metodunu tanıtmak için yararlandığı bu akıllıca yöntemlerin her biri bizim için önemli dersler içermektedir. Bu hususta başka örnekler sunmaya da gerek yoktur.


SAVAŞ KARARI


Tarih sayfalarını incelediğimiz zaman, ahlâkın ilerlemesinde dinin başarısının büyük bir rol oynadığını görürüz. Bunun nedeni ise, milletlerin ve halkların hayat sistemlerinde önderlerini ve liderlerini izlemeleri, yaşam tarzlarında kuralların hedefine mahkûm olmaları ve onlara bağlı kalmalarıdır.

Şayet din, iyiliği emretmek, kötülükten sakındırmak ve insanların nefsini maddiyata tamah etmekten temizlemekten başka herhangi bir kural içermeseydi, bu kural dahi uygulanması durumunda

toplumun ıslâhı için yeterli olurdu. Fakat cahiliyeden miras kalan bu grup -diğer sınıf düzeni taraftarları gibi- muhafazakârlık, babalarının ve dedelerinin âdetlerini, eski ve çürümüş düzenleri, zalimane gidişatları izlemeyi alışkanlık hâline getirmişlerdi. Bunlar, yeni dinin zuhurunun başlarında onun en azılı düşmanlarının safında yer almışlardı.

Sonra da ona teslim olmaktan başka çarelerinin olmadığını anlayınca, dünyevî çıkar ve saltanata ulaşmak için (dine teslim olması) bir araç olarak kullanmaya karar vermişlerdi.

Bu uğursuz hedefler sayesinde, dinin asıl hedefi çiğnendi ve toplumun amaçlanan ıslâhına doğru tedricî ve düzenli hareketi durdu. İnsanlar dünyevî tamahlarla uğraşa durdular ve din, dillerinde tekrarladıkları kuru bir laftan ibaret kaldı; yaşamları arzularına uygun şekilde akıp gidince onu korudular; ancak bir belâyla karşılaştıklarında dine bağlılığını sürdüren çok az kişi kaldı...

Fakat Resulullah'ın Ehlibeyti'nin önemli bir misyonu vardı. Bu misyonun hedefi, kişisel yarar değil, insanların kurtuluşuydu; kendilerinin hükümet kürsülerini süslemek değil, din yurdunu diriltmekti; şahsî menfaatleri korumak değil, maneviyatı korumaktı.

Muaviye, yaşadığı müddetçe sürekli bu hedeflerin düşmanı, bu ıslâhatın öncülerinin karşıtı olduğu ve nihayet azgınlık ve tuğyanla Müslümanların toplumundan uzaklaştığı,

hükümet sevdası gönlünün derinliklerine kök saldığı ve kişisel çıkarları onun düşünce ve gidişatında etki bıraktığı için, İmam Hasan b. Ali Müslüman kitlelerin güçlerini ona karşı seferber etmek ve onu ilâhî hükümete çağırmak zorunda kaldı... ve Allah hükmedenlerin en iyisidir.Ebu'l-Ferec el-İsfahanî şöyle yazıyor: "Hasan b. Ali'nin yaptığı ilk iş, ordudaki mücahitlerin maaşlarını yüz yüz artırmak oldu."[44] Daha önce Hz. Ali de (a.s) Cemel Savaşı'nda böyle yapmıştı.

O da hilâfetinin başında bu yönteme baş vurmuş ve ondan sonra da diğer halifeler ona uymuşlardı. Ardından şunları yazıyor: " İmam Hasan (a.s), Harb b. Abdullah el-Ezdî aracılığıyla Muaviye'ye şöyle bir mektup gönderdi: Emir'ül-Müminin Ali oğlu Hasan'dan Ebu Süfyanoğlu Muaviye'ye. Selâm olsun sana. Kendisinden başka ilâh olmayan Allah'a hamdolsun.

İmdi... Allah Tealâ, diri olanları Allah'ın azabından korkutması ve kâfirlere hücceti tamamlaması için Muhammed'i âlemlere rahmet, müminlere minnet ve bütün insanlara bir elçi olarak seçti. O da Allah'ın elçiliğini hakkıyla yerine getirdi, O'nun emrine uygun davrandı.

Sonra kusur ve gevşeklik yapmadığı, onun vasıtasıyla hakkı ortaya çıkarıp şirki yerle bir ettiği hâlde Allah onu katına aldı." "Ve Kureyş'i ona has kılarak; 'Bu Kur'ân, seni ve kavmini hatırlatır.' buyurdu. Bu dünyadan göçünce de ondan sonra kimin iktidara geleceği hususunda Araplar arasında ihtilâf çıktı. Kureyş dedi ki: 'Biz

onun akrabaları, yakınları ve soyunun koruyucularıyız; dolayısıyla ondan sonra hükümete gelmek ve hilâfeti ele almak konusunda bizimle tartışmanız doğru değil.' Araplar Kureyş'in bu delilini kabul edip onların isteklerini kabul ettiler,

onları ağırlayarak hükümet makamını onlara teslim ettiler." "Sonra biz de Kureyş'e onların Araplara söylediklerini söyledik; fakat onlar bize karşı Araplar gibi insaflı davranmadılar.

Kureyşliler, istidlâl güçleri ve Arabın insaflı davranması sonucu hükümeti elde ettiler; fakat sıra bizim istidlâlimiz ve onların insafına gelince, bizden uzak durdular ve bize karşı zulüm, düşmanlık ve haksızlıkta el birlik olup bize sulta kurdular ve yönetimi ele geçirdiler.

Evet, biz onlarla Allah Tealâ'nın huzurunda görüşeceğiz; bizim sahibimiz ve yardımcımız O'dur." "Biz o gün birilerinin bizim hakkımızı gasbetmesine ve bizim ailemize ait olan hükümete el uzatmasına çok şaşırmıştık.

Fakat onlar faziletli ve İslâm dininde saygın mazileri olan kimseler oldukları için münafıklar ve din düşmanlarının bu vesileyle dine bir zarar vermelerine veya onda fesat çıkarmak için bir yol bulmalarına engel olmak gayesiyle onlarla kavga etmekten sakındık." "Fakat bugün insanlar, senin bu makama el uzatmana şaşırıyorsa yeridir; çünkü senin ne İslâmî bir faziletin var, ne iyi ve güzel bir eser bırakmışsın; dolayısıyla hiçbir açıdan bu makama lâyık değilsin.

Dahası, sen düşman çetelerinden birinin çocuğu, Kureyş içinde Resulullah'a ve Kur'ân'a karşı savaşan en büyük düşmanlardan birinin oğlusun. Allah Tealâ senin şerrinden ümmeti koruyacak ve yakında O'nun huzuruna çıkararak kimin akıbetinin hayır üzere olduğunu göreceksin.

Vallahi yakın bir zamanda Rabb'inle buluşacaksın ve O, senin yaptıklarının cezasını verecektir; bil ki Allah kullarına zulmetmez." "Ali vefat edince -Allah'ın rahmeti; öldüğü gün, İslâm'la kendisini şereflendirdiği gün ve tekrar dirilerek mezardan çıkacağı gün onun üzerine olsun- Müslümanlar yönetimi bana tevdi ettiler.

Allah'tan, bu geçici dünyada, ahiret yurdunda O'nun bize yönelik kerem ve ikramlarının eksilmesine neden olacak bir şeyi vermemesini niyaz ediyorum. Beni sana mektup yazmaya zorlayan şey, Allah Tealâ huzurunda, senin hakkında mazur olmak isteyişimdir.

Eğer sen de benim söylediklerime uyacak olursan, büyük bir yarar elde edeceksin ve Müslümanlar ıslâh olacak ve büyük menfaatlere kavuşacaklardır." "O hâlde, batıla uymaktan vazgeç ve diğer insanlar gibi bana biat et. Çünkü sen de biliyorsun ki ben hilâfete senden daha lâyığım.

Allah'tan kork, isyan ve azgınlığı bırak ve Müslümanların kanını dökme! Vallahi bundan fazla zulmederek insanların kanını kendinle birlikte Allah'ın huzuruna götürmek senin yararına değil.

İtaat ve uzlaşma yolunu tut, hilâfet konusunda hilâfete ehil ve ona senden lâyık olanla savaşma. Böyle davranacak olursan Allah Tealâ fitneyi yatıştırır, Müslümanların birliğini korur ve onların arasını ıslâh eder." "Eğer sapıklığını sürdürür ve savaştan başka bir şeye yanaşmazsan, aramızda Allah'ın hükmetmesi için Müslümanları senin üzerine göndererek seni ilâhî muhakemeye çekeceğim; Allah en iyi hükmedendir."[45] Gördüğünüz gibi mektubun sonu açıkça savaş tehdidi içermektedir.

İmam Hasan'ın bundan başka da çaresi yoktu. Çünkü önce düşmanı, batılı bırakarak diğerleri gibi biat etmeye davet ediyor. Bu ise düşmanın iradesini zayıflatıp onun direncini kırmaya yöneliktir. Bu bakımdan akılcı bir yöntemdir. Ayrıca İmam bu sözleri, Resulullah'ın Ehlibeyti'nin Kureyş'e karşı sunduğu kanıtı hatırlattıktan sonra söz konusu ediyor.

Yani, önce kanıtını ortaya koyuyor ve buna dayalı olarak söyleyeceğini söylüyor... Hayırsever bir davet, tehdit kokan bir hitap ve ardından açık şekilde savaşla tehdit...

İmam Hasan, Muaviye'ye karşı davranışlarında babasının tutumunu izledi. Gerçekten İmam Hasan kendisini kuşatan özel durumlar karşısında, düşmanlarla yüz yüze gelirken izlediği tutum bakımından babasının mükemmel bir örneğiydi. Onun dönemi, Emir'ül-Müminin'in döneminin ölümünden sonra da devam ettiği intibaını bırakıyordu.

Hz. Ali'nin (a.s) döneminde savaş kaçınılmaz bir gereksinim olduğu gibi, İmam Hasan'ın döneminde de savaştan başka yapacak bir şey yoktu. Hilâfetini çekici kılan unsurlardan biri, genç bir delikanlı olmasına rağmen yeterli bir iktidar ve egemenlik yeteneğine sahip olduğunu göstermesiydi. Bu da hainleri yönetimden uzaklaştırmak, bu tasfiye sonucu kalplere egemenliğinin heybetini salmak, sebat, istikrar ve yönetim dizginini ele geçirmek şeklinde kendini gösteriyordu.

Bu bakımdan mektubun açık bir tehdit, etkili bir nasihat, güçlü, sağlam ve emredici bir üslûba sahip olması doğaldı: "Allah'tan kork, isyan ve azgınlığı bırak ve Müslümanların kanını dökme! Vallahi bundan fazla zulmederek insanların kanını kendinle birlikte Allah'ın huzuruna götürmek senin yararına değil. İtaat ve uzlaşma yolunu tut, hilâfet konusunda hilâfete ehil ve ona senden lâyık olanla savaşma..." Şam'da Emevîlerin bayrağı, Kûfe'deki Haşimî hilâfetine düşmanlık rüzgarıyla dalgalanmaktaydı.

Geçmişte Hz. Ali'ye biat etmedikleri gibi İmam Hasan'a da biat etmediler. İmam Hasan'ın nasihat içerikli sarih mektuplarının bir yararı olmadı ve bu mektupların akılcı metodu, sağlam kanıtlara dayalı üslûbu, Muaviye'nin azgınlık ve tuğyanını yatıştıramadı. İmam Hasan'ın Muaviye'ye yazmış olduğu mektupları incelediğimizde, onun gibi birisine yakışmayacak veya sahih ve sağlam kanıtlara dayanmayan herhangi bir şey görmemiz söz konusu değildir.

Bu mektuplarda, ya Ehlibeyt'in insanlar üzerindeki haklarından, insanların onları sevmelerinin farz oluşundan veya onların günahtan temizlenmiş olmalarından, dolayısıyla Kur'ân-ı Kerim'in açık bir şekilde Ehlibeyt'in Müslümanlar üzerindeki velâyetinden söz ettiğinden ya da Resulullah'ın onları imam ve halife tayin ettiğine dair kesin kanıtlardan bahsedilmektedir.

En nihayet Muaviye'nin teslim olmasından, itaat etmesinden, Müslümanların kanını dökmemesinden, fitne ateşinin söndürülmesi ve Müslümanların arasının ıslâh edilmesi hususunda gerekli adımları atmasından söz edilmektedir. Buna karşın Muavi'yenin İmam Hasan'a (a.s) yazdığı mektuplarda ise, genellikle mevzuun mahiyetine dikkat

edilmesi gereken yerde ayrıntılara değinilmekte, birçoğu unutulmuş, geride kalmış düşmanlıklar hatırlatılmakta, Müslüman kardeşler arasında fitne ve tefrika çıkaracak ifadeler yer almaktadır. Muaviye'yi İslâm tarihinde kabilecilik ve kavimcilik duygularını uyandıran ilk kişi olarak adlandırmamız çok yerinde olur.

Muaviye unutulmuş düşmanlıkları hatırlatıp ihtilâf ateşini körüklemekle tevhid ilkesini, yani birlik ve beraberliği yıkan, toplumun ıslâhının ve bu dinin başarısının sırrı olan bu temel direği yerinden oynatan ilk kişidir.

Muaviye kendisini ve babası Ebu Süfyan'ı -ki her ikisinin de utanç verici geçmişleri rakam ve tarihleriyle Müslümanlar tarafından bilinmekteydi- ileri sürmekle bir sonuç alamayacağını, sade insanları gaflete ve tuzağa düşüremeyeceğini bildiği için, İmam Hasan'a yazmış olduğu mektuplarda Ebu Bekir, Ömer ve Ebu Übeyde'den bahsederek Ehlibeyt'in Ebu Bekir'e biat etmeyişini söz konusu ediyordu.

Muaviye'nin mektupları ve bu mektupların içerdiği hususlarla ilgili tek eksikliği hilâfet hakkı ve bu kutlu makamı ele geçirmeye ilişkin makul bir kanıtının olmayışıydı.

Hatta Hz. Ali'yle Muaviye arasındaki bütün uzun savaşlarda ve gruplaşmalarda İmam Ali'ye (a.s) karşı keskin bir kılıç olarak kullanılan Osman'ın kanını istemesi de insanları yanıltan bu bahane de- şimdi Hz. Ali öldüğü için etkisini kaybetmiş, gündeme getirilemez olmuştu.

Muaviye şimdi İmam Hasan'ın, yani Osman'ın öldürüldüğü gün, evinin kapısında durarak onu savunan ve bu yolda - tarihçilerin tümünün söylediği gibi- bedeni kana boyanan kişiyle karşı karşıyaydı.

Taktakî İmam Hasan'ın Osman'ı savunması hakkında şöyle der: "...Osman'ı savunmak için amansız bir savaş verdi; hatta Osman'ın kendisi ona engel oluyordu. Ama o savaşa devam ediyor ve kendi canını tehlikeye atıyordu..."

İnsanların Osman'dan kaçtıkları, akrabalarının bile onu bırakıp kaçtığı bir sırada oluyordu bütün bunlar.[46] Evet, Muaviye'nin İmam Hasan'a yazdığı mektuplardaki

tek delil ve hücceti şuydu: "Hükümet ve yönetim konusunda benim geçmişim senden daha fazladır. Bu konuda ben daha tecrübeliyim. Ben senden yaşça daha büyüğüm."[47] Şüphesiz eğer Muaviye'nin sürekli söylediği bu sözlerden başka söyleyebileceği ve kabul edilebilecek bir delili olsaydı, onu söyler ve başarılı olmak için eski düşmanlık duygularını dökmez, kin ve düşmanlıkları uyandırmaya baş vurmazdı.

Ve keşke Muaviye'nin hangi tecrübeden bahsettiğini biz de bir bilseydik! Acaba Şam'ın onun elinden kan ağladığı, Şam halkının kendisini Ömer'e şikâyet ettiği, Ömer'in de buna kızarak birisini gönderip onu çağırttığı ve onun bu durumda Ömer'den, kölesi Yerfa'dan daha çok korktuğu tecrübesinden mi bahsediyor?!

Acaba yeşil bir elbise giyip Ömer'in karşısına çıktığı ve Ömer'in de kırbaçla başına vurduğu günden mi bahsediyor?! Yoksa Osman'ın haberi olmadan işleri onun adına yaptığı ve sonunda bu hareketleriyle onun bedbaht olmasının nedenlerinden birisi olduğundan mı söz ediyor?! Ya da azgınlık ve isyanla ordusunu zamanın imamıyla savaşmaya götürüp hiçbir mazereti olmaksızın onunla savaştığı günü mü kastediyor?!

Acaba bu "tecrübeler" onun hükümete geçmesi veya onu sürdürmesi için daha lâyık olmasının delili olabilir mi?! Yoksa hangi liyakati iddia ediyordu?! Acaba bu yollarla elde edilen, yalan, iftira ve kan dökme temeli üzerine kurulan bir hükümet, değerli dinî makama, yani hilâfet makamına oturmaya daha lâyık olmanın delili olabilir mi? Durmadan sağlam kanıtlarmış gibi aynı sözleri tekrarlamak...

Ki hepsi de anlam olarak bir gerçeğe dönüktü, başka değil: "Uzun zamandan beri bu işin üstünde olmak!!" Oysa hak mantığında, hilâfeti "uzun zamandan beri iş başında olmak" veya "yaşın fazla olması" yoluyla ispatlayacak hiçbir ölçü ve mikyasımız yoktur! Çoğu zaman birisi vicdanları satın almada veya toplumda fitne ve fesat çıkarmada herkesten daha isabetli ve tecrübeli olabilir.

Fakat bu iş onun nübüvvet makamının yerine geçmeye hak kazanmasına ve bu işe herkesten daha lâyık olmasına neden olamaz. Ve nice insanlar var ki, sinirlerini kontrol edip duygularını gizlemekte o kadar güçlüdürler ki, herkes onları insanların en bağışlayıcısı ve en sabırlısı sanır; fakat bu, onun insanlar arasında din önderi olmasına neden teşkil etmez; çünkü sabır ve bağışlama bir din önderi ve imamda olduğu gibi riyaset talebinde, önderlik ve hükümet iddiasında bulunanlarda da olabilir.

Nice insan var ki, tecrübe sonucu kamuoyunu kendi şahsî düşünceleri -bu görüş ve inanç ister ilâhî bir membadan kaynaklansın, ister kişisel heveslerden kaynaklansın- doğrultusunda yönlendirme gücüne sahip olur; fakat böyle kişiler, Müslümanların halifesi değil, dinde bidat çıkaranlardır. Çünkü halifenin, Kur'ân'ın görüşünden başka görüşü, hadisten başka kaynağı ve Allah'tan başka mercii olamaz. Dolayısıyla, yüce İslâmî hilâfete ve Resulullah'ı temsil makamına lâyık olacak kişi, Allah Tealâ'nın kulları arasından seçtiği, meziyetleri, beğenilir ve kendine has özellikleri sonucu diğer insanlardan üstün kıldığı kişidir.

İnsanların yaratıcısı olan Allah bu liyakatli ve seçkin kulu herkesten daha iyi tanır, onu isim ve vasıflarıyla Peygamberi'ne tanıtır ve Peygamber de onu kendi halifesi olarak seçip yerine oturtur ve bundan sonra diğerlerinin başka birini halife seçmeye ve tayin etmeye hakkı olmaz.

Muaviye, kendisinin ve babasının utanç verici geçmişine, Müslüman oluş biçimlerine, Ömer, Osman ve de İmam Ali (a.s) karşısındaki olumsuz konumuna rağmen dinî önderlik ve hilâfet kürsüsüne el uzatmaktan sakınmıyordu. Dolayısıyla -İslâm ülkesinin dört bir yanında Müslümanların biat ettikleri, Resulullah'ın ashabının,

yakınlarının ve Müslümanlıklarına güvenilebilecek herkesin itaatini üzerlerine aldıkları- Resulullah'ın torunu İmam Hasan'a şöyle yazdı: "Ben yaşça senden büyüğüm, geçmişim senden daha faladır ve bu konuda daha tecrübeliyim!!" Sahi, kanıtlar dünyasında delilsizlik ve geçersizlik bakımından bundan daha çürük bir kanıt gösterilebilir mi?!

Tekrar İmam Hasan'a mektup yazdı; fakat bu defa onu öldürmekle tehdit etmek ve aldatmak amacıyla İmam Hasan b. Ali'yi tanımakta yanılmış olacak ki, ona karşı bu kadar alçak ve rezilce konuşuyordu: "...

Ölümünün alçak ve düşük insanların elinde olmasından kork ve bizi yumuşatmaktan ümidini kes! Bil ki benden sonra hilâfet senin hakkındır; çünkü sen ona herkesten daha lâyıksın..."[48]Ve İmam Hasan'ın elçileri Cündeb b. Abdullah el-Ezdî ve Hars b. Süveyd et-Teymî'ye verdiği son cevap şuydu: "Geri dönün! Bizimle sizin aranızda ancak kılıç hükmedecektir."[49] Böylece düşmanlık Muaviye tarafından başlatıldı ve itaat edilmesi farz olan İmam'a muhalefet edip azgınlaşan oydu; hem de öyle bir İmam'a ki, ancak Muaviye ve onun elinde yetişen gözü ve kulağı kapalı izleyicilerinden başka -ki Sa'saa b. Sûhan Muaviye'nin yüzüne karşı onlar (Muaviye ve adamları) hakkında şöyle diyor:

"Mahlukatın isteklerine en fazla uyup itaat eden, buna karşılık Allah'a en fazla itaatsiz olan, Allah'ın emrine isyan edip kötülerle sözleşenlerdir."- Müslümanlardan hiç kimse kendisine biat etmekten sakınmamıştı.[50] Kûfe, Muaviye'nin tehdidini duymuş ve onun Irak üzerine hareket ettiğini haber almıştı.

Şia'nın seçkinleri, bahadırları ve ünlü savaşçılarının diliyle marşlar söylüyor ve böylece günlerini geçiriyordu. İş ciddiye binmişti ve hükümetin başında olan kimsenin bu ani olaya bir çözüm bulması, gerçeğe uygun davranması gerekmekteydi. Zalim ve azgınlarla savaşmak, inanç ve dinî düşünce tarzının hükmettiği bir vazifeydi.

Ve esasen İslâmî hilâfet, -Muaviyenin üç yıl boyunca hilâfete karşı sürekli bir şekilde düzenlediği silâhlı baskınlarla Müslümanların arasına düşürdüğü- bu bölünme ve ihtilâfı yatıştırmadan o gün her şeyden daha fazla ihtiyaç duyduğu sebat, istikrar ve vahdeti bulamazdı.

Muaviye'nin başlattığı Şam kaynaklı savaşlar, o günden beri İslâm'a karşı başlatılan en uğursuz ve en zararlı savaşlardı. Bu savaşlarda dökülen kanlar, çiğnenen haklar, tecavüz edilen gerçekler, beyinsizlerin elde ettiği zafer ve alçak maddî heveslerin elde ettiği ilerlemeler... İslâm tarihinde eşine az rastlanır türden kanlı ve yıkıcı savaşlardı.

İslâm dini, yüce insanî temelleri itibariyle, Allah yolunda, insanları ıslâh etmek ve İslâm toplumunu savunmak dışında savaşa cevaz vermez. Sınırlara saldırıp güvence içinde olan insanları korkutmak, Müslümanlara,

Allah'a ve Peygamber'e inanan milletlerle -sırf onlara egemen olmak içinsavaşmak, İslâm'ın temel ilkeleri bakımından meşru bir savaş için geçerli sebep değildirler. Bu gibi savaşları ilkel cahiliye düzeni dışında hiçbir sistem kabul etmez. Müslümanların vahdet ve birliğini yok eden, Müslüman gruplar arasında kin ve düşmanlık tohumlarını eken de bu gibi savaşlardı zaten.

Bu savaşlarda "alçak beyinsizler" grubu (onlar hakkında bu tabiri, Şebes b. Rib'î hicrî 36 yılında Muaviye'yle karşılaştığında onun yanında kullanmıştır) Muaviye'ye olumlu cevap verdiler ve o da onların ahlâkî sapıklıklarından, beyinsizliklerinden ve kötü düşüncelerinden oldukça fazla yararlandı ve hepsi can-ı gönülden itaat etmelerinin karşılığı olarak Muaviye tarafından ölüme gönderildiler... Haşimoğulları'na geçmişlerinden kalan bir miras da savaşı başlatan kimseler olmama özellikleriydi.


İmam Hasan'ın, ordusunun öncü birliğinin komutanı Übeydullah b. Abbas'a gönderdiği fermanda Haşimîler'e has bu güzel sıfatın gözetilmesi vurgulanmıştır.

İmam Hasan özel olarak - Arabın ileri geleni olan- babası Emir'ül-Müminin Ali'nin (a.s) emir ve buyruklarının hazinesine sahipti ve tarihin tanıklık ettiği üzere, "Babasının kendisine özel bir ilgisi vardı ve ona oldukça değer veriyor, yüceltiyordu."[51] Bu emir ve buyruklar gerek din konusunda olsun, gerek dünya ve gerekse ahlâk konusunda paha biçilmez örnekler, tümü isabetli ve hatadan uzak sözlerdi. Bu tavsiyelerden birisi şöyledir: "Hiçbir zaman birini savaşa çağırma ve eğer birisi seni savaşa çağıracak olursa kabul et; çünkü savaşı körükleyen mütecavizdir ve mütecavizin ise yıkılması, mağlup olması kaçınılmazdır."

Bu nedenledir ki: İmam Hasan kendisine biat edildiği dönemin başlarında ve taraftarlarının sabırsızca savaşmayı bekledikleri bir zamanda buna açıkça olumlu bir cevap vermedi ve bu önerileri ciddiye almadı; çünkü o savaşa, sadece zaruret durumunda ve çaresizlik yüzünden baş vurulması gereken istenmeyen bir çözüm gözüyle bakıyordu. Ayrıca o, bu iş için önceden yeterli sayıya ulaşmış veya savaşın sonunu garanti eden bir ordu hazırladığı bir savaşı düşünüyordu; fakat her gün biraz daha kötüleşen buhranlı günlerde isteğinin gerçekleşmesine imkân yoktu.

Bir önceki bölümde savaş isteyen heyecanlı grupların bağlı oldukları çeşitli cepheleri -yani Emevîler, Haricîler, Şüpheciler ve Hamrâ- tanıtmış, toplumu karıştıran iş bozanlık, fitne çıkarma ve mevcut yönetime muhalefet etme ruhuna dikkat çekmiştik. Bu etkenlerin tümü -oysa olumsuz bir durumun oluşması için bunlardan bazıları dahi yeterliydi-,

İmam Hasan'ın, -samimî taraftarlarından birçoğunun savaşmayı önermelerine rağmen- savaşı geciktirmesine neden oldu. Biat günlerinde Kûfe'yi kapsayan geçici ve sınırlı heyecan İmam'ın bu gerçek dostlarını yanıltmış ve yeni halifelerinin lehine başlatılan her türlü girişimin başarıyla sonuçlanacağı hususunda ümitlendirmişti.

Fakat bu, perde arkasını görmeyen ve bu cephelerin özel hedeflerini hesaba katmayan yüzeysel ve kısa bakışlı bir değerlendirmeydi. Fakat İmam Hasan üstün uyanıklığı ve basiretiyle daha uzaktaki geleceği görüyor, uyanık zekâsıyla sorunları onlardan daha iyi biliyor ve dinî vazifesi gereğince genel maslahatı tam bir dikkat ve ihtiyatla göz önünde bulunduruyordu.

O, durumun önem ve inceliğini anlıyordu; çünkü taraftarları ve ordusunun büyük bir bölümünü kapsayan ahlâkî fesattan haberi vardı ve zaruret gerektirmedikçe savaşa başlayacak olursa, savaş şartlarında bu ahlâkî fesadın -yani dini dünyaya satmanın- faaliyete geçip alçak ve uğursuz etkisini bırakmasından endişe ediyordu.

Diğer taraftan bunların çıkardığı fesatların bir kısmına tahammül etmenin mevcut siyaset için birçok yararları olduğunu görüyor ve mevcut durumun belli bir düzen içinde korunmasının gerektiğini hissediyordu. Dolayısıyla insanlara

karşı yumuşak ve ılımlı davranmayı uygun gördü; yumuşaklık ve hoşgörü siyasetini tutup bozguncuların tasfiyesi işlemini uygun bir fırsat doğuncaya kadar erteledi...

Bütün bunlar, İmam Hasan'ın Kûfe toplumunda açılan gizli yaranın kabuk bağlaması ve herkesi kapsayacak genel fitnenin çıkmasını önlemek için baş vurduğu yöntemin bir gereğiydi. Burada, araştırmadan ve incelemeden geçemeyeceğimiz bir soruyla karşılaşmaktayız: Bir devlet başkanının, böyle müsait olmayan, kapalı ve siyah bulutlarla örtülü bir ortamla karşılaştığında, kargaşa ve isyan etkenlerini yatıştırmak için son derece ihtiyatlı davranması ve şiddet göstererek komploları deşifre edip ihanet edenleri cezalandırması...

doğruysa, o hâlde neden İmam Hasan şiddet göstermek ve sert davranmak yerine uyumlu ve yumuşak davrandı? Oysa sebat oluşturmak ve tehlike altındaki geleceği garanti altına almak için onun kendine has durum ve konumunun birinci yönteme –şiddet göstermek ve sert davranmak- daha fazla ihtiyacı vardı… Bu sorunun, sekizinci bölümün (Orduyu Teşkil Eden Unsurlar) sonunda işaret edeceğimiz üç cevabı var.

Burada sadece şu kadarını söylemekle yetiniyoruz: Eğer İmam Hasan -bu gibi durumlarda herkes için açıkça söz konusu olan- şiddet yolunu tutacak olsaydı, vakti gelmeden fitne ateşini kendi eliyle tutuşturmuş olur ve meydanı, sonuç bakımından zararı Şam savaşlarından az olmayan iç ayaklanmalar için boş bırakmış olurdu. Muaviye ise bütün malî ve fikrî imkânlarıyla Kûfe'de iç ayaklanma zeminleri oluşturmak için sürekli fırsat peşinde olan bir düşmandı.

Dolayısıyla o tehlikeli ve hassas durumda en güzel tutum, İmam Hasan'ın seçtiği yoldu. Savaşı başlatmada acele etmesi gerektiğine inanan ve "Savaşın Muaviye'nin şehrinde ve kontrolü altındaki bölgelerde olması için"[52] Muaviye'nin üzerine hareket etmede erken davranan dostlarından birinin önerisine cevaben diyoruz ki: Eğer İmam Hasan bu işi yapacak olsaydı, Kûfe'deki kendine muhalif olan grupların önderlerine ve muhalefetlerini ortaya çıkarmaları için kendilerine dindar görünümü veren riyakârların eline pek de sebepsiz ve geçersiz olmayan iyi bir bahane vermiş olurdu.

Zaten onların muhalefetlerini meşru göstermek için savaşı başlamak yeterliydi. Bu da insanların çoğunun veya en azından yüzeysel ve sade insanların açısından cevapsız bir eleştiri sayılırdı ve hatta bu mesele onların biatlerini bozmalarına ve bu grupların açıkça İmam Hasan'ın emirlerine itaatsizlik etmelerine neden olabilirdi.

Dolayısıyla, -bazılarının önerdikleri- savaşı başlatmada erken davranmak, gerçekte İmam'ın kendi eliyle kendi toplumunda en tehlikeli ve en feci patlamayı meydana getirmesi ve bunun doğuracağı sonuçlara katlanması anlamına gelirdi. İşte bu nedenlerle İmam Hasan b. Ali mevcut "saldırmazlık" durumunu sürdürmeyi ve savaşı başlatmakta acele etmemeyi tercih etti. Fakat bir süre sonra ansızın cihat emri verdi... O öyle bir ortamda cihat emrini verdi ki, herkese göre de

cihat emrini vermekten başka çare yoktu. Çünkü Muaviye, tuğyan ve düşmanlığı başlatmış, -İslâm topraklarının merkezinden başlayarak- egemenlik alanını genişletme hevesine düşmüştü ve Irak'a doğru Cisr-i Menbic'e[53] kadar ilerlemişti. Bu olay, Yakubî'nin[54] 18 gün sonra dediği, Emir'ül-Müminin İmam Ali'nin (a.s) şahadetinden kısa bir zaman sonra gerçekleşmiştir.

Orada yani, Fırat'ın yukarı kesiminde Muaviye güvenli ve sakin sınırlarda korku ve dehşet saçmaya aşladı. Kûfe yiğitlerini uyarmak ve tedricen savaş ilân etmek için gürültülü ve korkulu naralarla muhalefetini ilân etti, meydan okudu.

Muaviye, Hz. Ali'nin şahadetini, Kûfe ve Şam olaylarına son vermek için yararlanabileceği en güzel fırsat biliyordu. Bu, Muaviye ve müşavirlerinin ittifak ettikleri son karardı. Muaviye'nin bu müşavirleri, onun gece-gündüz, Haşimî hilâfetiyle muhalefet hareketini tam bir uyanıklık ve tecrübeyle yönlendiren Muğiyre b. Şu'be, Amr b. As, Mervan b.


Dipnotlar

-----------------------------------------------------------------------
[40] - Bk. el-İmamet-u ve's-Siyase, s.150

[41] - Taberî Tarihi, c.6, s.109

[42] - "Zad'el-mukatele mieten mieten" cümlesinin tercümesi olup, askerlerin payına düşen parayı yüz dirhem artırdı anlamına gelmektedir;

yani payına beş yüz dirhem düşeni altı yüze ve dokuz yüz dirhem düşeni bin dirheme çıkardı veya her askere ilk önce yüz dirhem verdi ve daha sonra vazifesini iyi bir şekilde yerine getirdiğini görünce ona yüz dirhem daha ekledi ve bu şekilde devam etti.

Bu cümlede, sadece paya düşen hissenin artırılışından söz edilmektedir. (A. Hameneî)

[43] - Şerh-u Nehc'il-Belâğa, İbn-i Ebi'l-Hadid, c.4, s.12.

[44] Bk. bir önceki dipnot.

[45] Şerhu Nehc'ülBelâğa, İbni Ebi'lHadid, c.4, s.12.

[46] Bu konuda daha geniş bilgi için bk. Üstad Abdullah Alailî'nin

Osman döneminde Müslümanların topluluğu hakkındaki yazısı;

Kitabu Eyyam'ilHüseyin, s.112128. Biz de konumumuzu

tamamlamak için onun bu yazısının belirgin çizgilerini alarak

burada nakletmemiz daha uygun olacak. Diyor ki:

Bu Emevîler, ruhsuz kalıplarına ve bir işe yaramaz varlıklarına

üstün bir değer ve kişilik yakıştırmakla kalmadılar; daha ileri

giderek sınıflı bir toplum oluşturdular... Ummadıkları bir şekilde

Emevîlerin ve taraftarlarının yanında çok büyük bir servet birikti.

Mervan, nefsine ve hevesine uygun olarak toplumun takdirini ele

aldı ve büyük vilayetlerin çoğu onun bunun tımarı oldu.

Ya'la b. Ümeyye, çok miktardaki mülküne rağmen yüz bin

dinarlık bir servet biriktirdi.

Abdurrahman b. Avf"ın mal varlığı beş yüz bin dinara ulaştı.

Zeyd b. Sabit'in biriktirdiği altın ve gümüş o kadar fazlaydı ki,

bölüştürmek için baltayla kırmak zorunda kaldılar...

Halkın büyük çoğunluğu bu yeni yönetim tarzını kabul

etmeyip halifenin adamlarıyla mücadele etmeye başladı. Onları

dinsizlikle suçladılar ve gizlice yavaş yavaş ve derinden yürütülen,

fakat her gün daha da alevlenen bir savaşa giriştiler.

O günün genel durumu iki cümlede özetlenebilir: Halka desise

yapmakta olan bir hükümet ve hükümete karşı komplo hazırlayan

bir millet. Fakat her zaman üstünlük ve nihaî zafer halkındır.

İnsaflı olarak söylenmesi gerekir ki, halk kıyam ederken sert ve gururlu davranmadı. İlk önce iş başında olanlarla bağlantı kurdular

ve defalarca temsilcileri kanalıyla isteklerini ortaya koydular; fakat

her defasında istekleri peş peşe, sert ve tahrik edici bir şekilde

geri çevrildi.

Bu arada Amr b. As halkı Osman'a karşı ayaklandırıyor ve

açıkça onun siyasetini eleştiriyordu; gizli yollarla onun hakkında

bilgi toplayıp onun evinde cereyan eden olayları açığa çıkarıyordu;

karşılaştığı herkese Osman'ın nefretini aşılıyordu. Osman,

kendisine muhalif olup kendisine karşı ayaklanan bir gruba

konuşma yaparken Amr ona diyordu ki: "Ey Emir'ülMüminin! Sen

kendini helâk ettin, biz de kendimizi seninle birlikte helâk ettik. O

hâlde sen tövbe et ki, biz de tövbe edelim."

Diğer taraftan Aişe, Osman'a öyle bir şekilde kafayı takmıştı

ki, Osman hutbe okuduğu bir esnada Resulullah'ın gömleğini eline

alarak; "Daha bu elimdeki Resulullah'ın gömleği eskimeden sen

onun sünnetini eskittin ve çürüttün." diyordu.

Öbür taraftan Talha ve Zübeyr ayaklananlara malî yardımda

bulunuyorlardı. Fakat Hz. Ali (a.s) Osman'a karşı tüm öfke ve

rahatsızlığına rağmen iki oğlunu Müslümanların arasındaki sahip

oldukları saygınlığa rağmen ve hizmetçilerini adil olmayan, kinle

karışık olayların meydana gelmesini önlemek için Osman'ın

yardımına gönderdi. Halkın Osman'ın evini kuşatıp onun suyunu

kestiği haberini alınca, onun için üç kırba su gönderdi ve Hasan'la

Hüseyin'e dedi ki: "Kılıçlarınızı alarak Osman'ın evinin kapısında

durun ve hiç kimsenin ona bir zarar vermesine müsaade etmeyin."

Bu olayda İmam Hasan b. Ali'nin vücudu kana boyandı ve Kamber

Hz. Ali'nin kölesi yaralandı.

Bu olayla ilgili olarak tarihin Hz. Ali ve evlâtları hakkında

yazdığı bunlardır. Oysa diğer taraftan, Osman'ın kuşatıldığı zaman

Şam'da olan Muaviye'ye şöyle yazdığını da vurgulamaktadır:

"Medine halkı kâfir olmuş, bana karşı itaatsiz olmuş ve

ettikleri biati bozmuştur; Şam savaşçılarından mümkün olduğu

kadarını süratli ve rahvan atlara bindirerek bana gönder."

Muaviye bu mektubu aldıktan sonra gevşek davranarak vakit

öldürmeye çalıştı; çünkü iddia ettiği gibi bu işte parmakları olan

Resulullah'ın sahabesine muhalefet etmek istemiyordu.

Amr b. As'ın, halkı Osman'ı öldürmeye tahrik etmesi, Aişe'nin

onun karşısında durup apaçık ona muhalefet etmesi, Muaviye'nin

ona yardım etmekten çekinmesi, Talha ve Zübeyr'in onun muhaliflerine yardım etmesi... ve sonra bunların her birinin

diğerini Osman'ın kanını istemeye teşvik etmesi ve onun kanını

hayırsever bir şekilde kendisine nasihatte bulunan, onu bu

akıbetten sakındıran ve olaylar karşısında ona gelen belâlara

kendisini siper eden Hz. Ali'den istemesi şaşırtıcı ve gülünç değil

midir?

[47] Şerhu Nehc'ilBelâğa, İbni Ebil'lHadid, c.4, s.13.

[48] Şerhu Nehc'ilBelâğa, c.4, s.13 ve 10.

[49] age

[50] Mes'udî, İbni Esir Haşiye'sinde, c.6, s.119.

[51] İbni Kesir, c.8, s.3637.

[52] İbni Ebi'lHadid, c.4, s.13.

[53] “Menbic", bu isimle bilinen Fırat üstündeki köprüye yaklaşık

18 km. ve Haleb'e yaklaşık 60 km. (ve Mu'cem'in dediğine göre,

iki gün) uzaklıktaki eski bir büyük şehrin ismidir. Mu'cem'ul

Buldan'da şöyle yazıyor:

"Oradan Melita'ya dört günlük ve Fırat'a bir günlük yol var. Bu

şehirden Buhterî ve Ebu Furas elHamdanî gibi kişiler çıkmıştır.”

[54] Tarihi Yakubî, c.2, s.191.