İMAM HASAN'IN (A.S) BARIŞI
 


Ali'nin etrafında dönenlerden dolayı içinde büyük bir üzüntü vardı. Hüseyin kardeşlikte ortak olduğu gibi onun bu üzüntüsüne de ortaktı... Resulullah'ın oğullarının bu gizli üzüntüsü, ümmetin, Resulullah'ın (s.a.a) Ehlibeyti'ne ve itretine karşı nasıl davrandığını sergiliyor ve onun; "Benden sonra Ehlibeyt'im hakkında hakkımı nasıl gözeteceğinize bakın!" buyruğuna cevaplarını ortaya koyuyordu.

Fakat İmam Hasan (a.s) ortamın acı durumunu görerek yüreğinde can alıcı bir keder ve ıstırap taşıyor idiyse de, diğer taraftan tam bir yiğitlik, kahramanlık, fedakârlık ve ihlâs örneği olan, hiçbir şeye tamah etmeden, heva ve heveslerine uymadan Allah yolunda canlarını seve seve verecek babasının değerli yarenlerini görünce içinde bir ümit ışığı beliriyordu.

Bu grup arasında, askerî komutanlar, güçlü hatipler, fakihler, Kur'ân karileri ve İslâm'ın yayılmasında katkıları olan seçkin kişiler göze çarpıyordu. Gerçekten bu grubu, Emir'ül-Müminin Ali'nin savaşta ve barışta kendilerine dayandığı, tehlikeli olay ve hadiseler karşısında Haşimîlerin hükümetinin temelini omuzlarında taşıyan kişiler temsil etmekteydi.

Bunlar, Resulullah'ın Ehlibeyti hakkında söz ve ahitlerine sadık kalan, onları, kendileri ve evlâtları gibi himaye edeceklerine dair verdikleri sözü unutmayan Müslümanlardı. Dolayısıyla, neden İmam Hasan (a.s) onlardan babası konusunda veya kendisinin geleceği hakkında ümit kokusu almasındı? Bunlar, Resulullah'ın Ehlibeyti hakkında Allah Tealâ'nın buyruklarına iman getiren, Ali'nin hilâfetine Allah'ın ona has kıldığı ve onun lâyık olduğu makam ve mevkiye can u gönülden yönelen ve Ali'nin buna lâyık olduğunu anlayan gerçek müminlerdi.

Ali, Müslümanların, Resulullah'tan (s.a.a) sonra ihlâs, samimiyet, İslâm yolunda fedakârlık, Müslüman milletin genel maslahatını düşünmesi adaletle direnmesi ve malumatının genişliğinde eşi ve benzerini görmedikleri ve hatırlamadıkları bir kahraman değil miydi? Başkalarının inkârı, Hz. Ali'nin makamının azamet ve yüceliğini düşüremezdi.

Bunlar, tüm ruhlarını heves ve tamahlar kapsayan kişilerdi ve Ali'nin düzeninde ise insanların tamah ve heveslerine yer yoktu... Böyle kişilerin her zaman Ali'nin dünyasından uzak bir dünyada, Ali'nin karakter ve ölçülerine ters düşen karakter ve ölçülerle yaşamaları ve temelleri ticarî kazanç ve hükümet ve makamları alıp satma üzerine kurulan bir dünyada bulunmaları gerekirdi. Tıpkı bunun gibi, seçkin, musibetlerle sınanmış topluluğun da, gerçek ve doğru düşünen Müslümanların da Ali'yle birlikte olması gerekirdi.

Ammar b. Yasir, Zu'ş-Şahadeteyn Hüzeyme b. Sabit, Hüzeyfe b. Yeman, Abdullah b. Budeyl ve kardeşi Abdurrahman, Malik b. Haris Eşter, Habbab b. el-Erett, Muhammed b. Ebu Eekir, Ebu'l-Heysem b. et-Teyyihan, Haşim b. Utbe b. Ebi Vakkas (Mırkal), Sehl b. Hüneyf, Sabit b. Kays el-Ensarî, Ukbe b. Amr, Sa'd b. Haris, Ebu Fudale el- Ensarî, Ka'b b. Amr el-Ensarî, Karaza b. Ka'b el-Ensarî, Avf b. Haris b. Avf, Kilab b. Asker el-Kenanî ve Ebu Leyla b. Buleyl gibileri. Ve savaş meydanlarının komutanları, ibadet mihrabının gecelerinin sabahlayanları olan, zulmü kınayıp bidatleri büyük suç olarak telakki eden, iyiliği emreden ve kötülükten sakındıran, başkaları maddî hedefler için birbirleriyle yarışırken kendileri Allah yolunda ölmek için birbirleriyle yarışan bu kabilden diğer kişiler gibi.

Burada şunu da hatırlatmakta yarar var: Bu büyük ve seçkin kişilerin tümü savaş meydanlarında İmam Ali'nin (a.s) huzurunda şehit olmuşlardır; sadece Sıffin Savaşı'nda Bedir ehlinden altmış üç kişi şahadet şerbetini içmişlerdir; üç yıl boyu süren savaşların verdiği zarar ise bu rakamın birkaç katıydı. Bu durumda, bu ihlâslı dostların varlığı nedeniyle Hasan b. Ali'nin yüzünde beliren bu ümit ışığı ne durumdaydı?

Ve acaba bu sadık yarenlerin ortadan kaldırılmasından sonra - her gün katlanarak artan- o gizli ıztıraptan başka nasıl bir hisse sahip olabilirdi? Hz. Ali'nin ordugâhı, ağırlık merkezlerini kaybedip en iyi adamlarından boşalmasıyla en büyük musibete uğradı ve o - kendisinin de, şehit düşen bir grup yarenlerinin cansız bedenlerinin yanı başında dediği gibi- tepeden tırnağa üzüntü, keder ve acıyla dolan bir hayat yaşıyordu.

İmam Ali, kudret ve hükümetinin geniş ufkuna ne kadar baktıysa, bu alanda yaşayan halk kitlesi arasında faal ve hareketli bir ruha sahip olan veya o şehitlerin üstün ve beğenilir özelliklerini taşıyan birisini bulamadı. Onlarla bir benzerliği olan az sayıdaki bir grup ise savaş ve barışta kendilerine umut bağlanacak kadar değildi. Şüphesiz, eğer Hz.

Ali'nin hutbelerindeki güçlü ve etkili beyanı ve yine dinleyicilerin gözündeki yüce mevki ve makamı olmasaydı, o seçkin yarenlerini kaybettikten sonra kesinlikle hiçbir zaman ne bir ordu toplayabilir ve ne de güvenilir bir dayanağı olabilirdi. Durum ve şartlar, öyle karıştı ki Hz. Ali (a.s) bir taraftan bazı kabile reislerinin kendisiyle ilişkilerini kesmeleriyle, bir taraftan bir grubun silâhlı düşmanlığıyla ve nihayet bir taraftan da "ne refah zamanının kardeşleri ve ne de belâ anının özgür kişileri olan" dost ve izleyicilerinin gevşeklik, alçaklık ve zulmüyle kuşatılmıştı.

Gerçekten; ne bir ümit ışığı görünen, ne başarı ümidi olan, Allah'ın liyakatli kullarının -o naçiz geçici dünyayı ebedî ahirete satanların- tümünün göçüp gittiği bir hayatta yaşamak kim bilir ne kadar zordur!

İşte bu nedenledir ki İmam Ali'nin; "İlâhî! Muradî'nin (İbn-i Mülcem) şakavetini çabuk ulaştır." veya; "Neden insanların en azgını sakalımı başımın kanına boyamıyor?" buyurduğunu ya da halka hitaben; "Vallahi, Allah'ın beni sizin aranızdan almasını ve kendi rahmetine çağırmasını arzu ediyorum." dediğini duyuyorlardı. Selâm olsun ona doğduğu gün, herkesten önce İslâm'ı kabul ettiği gün, kılıcıyla İslâm'ı koruduğu gün, imtihanını verdiği gün, öldüğü gün ve tekrar dirileceği gün.

* * *

Hz. Ali (a.s) şahadet şerbetini içti ve -yar ve yaverinin olmayışı, silâhlı düşmanla karşı karşıya oluşu ve etkili kişilerin kendisine yardım etmeyişiyle özetleyebileceğimiz- o kötü ve bozuk durumu kendisinden sonraki halifeye bırakarak ayrıldı dünyadan.


BİAT


Eğer din, İslâm mantığına göre, Resulullah'ın (s.a.a) tebliğ ettiği bir sistem ise... Çünkü heva ve hevesiyle konuşmayan, konuştuğu her şey ilâhî bir vahiy olan tek kişi odur...

Ve eğer İslâm düzeninde halife, Resulullah'ın -bir şeyi kabul veya red hususunda başvurulacak en yüce merci olarak- kendisini bu makama atadığı kimse ise... Bu durumda, Hasan b. Ali tartışmasız şer'î halifedir; halkın ona biat etmesi veya etmemesi bu konuda hiçbir şeyi değiştirmez... Resul-i Ekrem (s.a.a) isim ve vasfıyla onu on iki Ehlibeyt İmamlarından biri olarak tanıtmıştır.

Resulullah'ın bu buyruğunu Ehlisünnet uleması birçok hadiste rivayet etmiş[20] ve Şia uleması da bu rivayette icma etmiştir. Yine her iki fırka da Resul-i Ekrem'in ona ve kardeşine; "Siz ikiniz de imam ve öndersiniz ve annenizin şefaat hakkı var.

" buyurduğunda,[21] yine İmam Hüseyin'e işaret ederek; "Bu imamdır, imamın oğludur, imamın kardeşidir ve dokuz imamın babasıdır." buyurduğunda ittifak etmişlerdir.[22] Babası Emir'ül-Müminin hasta iken ona namazda cemaate imamlık yapmasını emretmiştir[23] ve hayatının son anlarında; "Oğlum! Benden sonra makamımın ve kanımın sahibisin."

buyurarak onu kendi vasisi olarak tayin etmiş, İmam Hüseyin, Muhammed Hanefiyye, diğer evlâtları ve Şia'nın ve hanedanının ileri gelenlerini buna tanık tutmuş, kendi kitap ve silâhını ona vererek buyurmuştur ki: "Oğlum! Resulullah, beni vasi tayin edip kitap ve silâhını bana verdiği gibi, seni vasi tayin etmemi, kitap ve silâhımı sana vermemi emretmiştir.

Hayatının son anlarında bunları kardeşin Hüseyin'e bırakmanı sana emretmekle beni görevlendirdi." Sonra İmam Hüseyin'e dönerek; "Sana da bütün bunları bu oğluna (İmam Zeynelabidin) bırakmanı emretti." Buyurdu ve daha sonra Ali b. Hüseyin'in elinden tutarak buyurdu ki: "Resulullah sana da bunları oğlun Muhammed b.

Ali'ye (İmam Bâkır) bırakmanı emretmiştir... Ona Resulullah'ın ve benim selâmımı ulaştır!"[24] Mezkur konuya değinen bütün hadis kitapları, olayı bu

şekilde zikretmişler ve onunla ilgili rivayetleri sahih senetler ve güvenilir kanallarla asıl rivayet kaynaklarına –yani Ehlibeyt İmamları ve başkalarına- ulaştırmışlardır.

Ve bu durum, o şartlar altında doğal olarak gerçekleşmiş olması gereken konumuyla da uyuşmaktadır... Kuşkusuz doğrusu da budur. İmametin ispatı hususunda Şia'nın metodu şudur:

- Resulullah'ın Şia kanalıyla mütevatir olan sarih buyruk ve nasları ve yine Şia dışında diğer kanallarla nakledilen metin ve delâleti apaçık olan rivayetler, imameti tümü Kureyşten olan on iki kişide sınırlandırmaktadır[25] ve burada veya başka bir münasebetle sonuncuları olan Mehdiyi Muntazar'a kadar -ki Allah onun vasıtasıyla zulüm ve haksızlıkla dolan dünyayı sosyal adalet ve insanî erdemlerle dolduracaktır- isimlerini birer birer sıralamaktadır.

- Her İmamın nas ve açık buyrukları, özellikle kendisinden sonra itaati farz olan İmamı tayin etmektedir.

- Ayrıca Ehlibeyt İmamlarından her birinin ilmî, ahlâkî üstünlüğü ve kerametleri de önceki iki delili onaylayan diğer manevî delillerdir. Bu arada, halkın biat edişi, imamın imametinin şartı değildir.

İnsanlar Resul-i Ekrem'in nas ve buyruklarına uygun birisine biat etmelidirler ve İmamiyye bundan başkasına biati doğru bulmaz. İmamiyye mensupları Peygamber'in (s.a.a) işaret ettiği özelliklere sahip olmayan birine çaresizlik ve mecburiyet dışında biat etmezler. Zamanın şartları, bu şartları oluşturan amaç ve nedenler sonucu, insanlar Resul-i Ekrem'in açık naslarının işaret ettiği özelliklere sahip gerçek halifelerden sadece ikisine biat edebildiler.

Yani Emir'ül-Müminin Ali ve oğlu İmam Hasan'dan (her ikisine de selâm olsun) başka Peygamber'in (s.a.a) işaret ettiği gerçek halifelik özelliğine sahip bir başka halifeye biat edilmiş değildir. İmam Hasan'dan sonra, ismen halife olanların dönemi başladı. Bu dönem de, nüfuzu yaymak için mızrak ucundan yararlanmak ve halktan biat almak için vicdanları parayla satın almak gibi yöntemlerin uygulanmasıyla belirginleşmiştir.

Ve Gazalî'nin dediği gibi, hilâfet hiçbir bakımdan ona lâyık olmayan insanların eline geçti.[26] Müslümanların -ve özellikle İslâm tarihçilerinin- İmam Hasan b. Ali'nin (a.s) hilâfet döneminin bitmesiyle İslâm hilâfetinin döneminin bittiğini kabul etmeleri ve ondan sonrasını ise bütün siyasî ve içtimaî belirtileriyle saltanat dönemi saymaları gerekirdi.

Eğer böyle yapacak olsalardı, Resulullah'ın siretinde ve onun gerçek halifelerinin gidişatında somutlaşan İslâm'ın gerçek ve ideal simasını olduğu gibi korumuş olur ve bu dini, adı halife olan bu padişahların kendi davranışlarıyla ona yapıştırdıkları etiketlerden kurtarmış olurlardı. O zaman tarih de, bu azgın zalimleri "halife" (Peygamber'in temsilcisi ve yerine oturan kişi) diye tanıtmaz ve bu dine böyle bir zulümde bulunmazdı.

Sahi; halifenin -yani takva, bilgi ve İslâm dininin ilkelerine bağlılık konusunda herkesten çok Resulullah'a benzemesi gereken kişinin- Cuma Namazı'nı çarşamba günü kılması, ya da öğleden önce kılması, ciddi bir şekilde haramı talep etmesi, altını kendi ağırlığında olmayan bir altına satması, zina çocuğunu meşru soyuna ilhak etmesi, bir mümini suçsuz yere zindana atması ve sonra onu öldürmesi, bir kâfire malî yardımda bulunarak Müslümanlara karşı onu teçhizatlandırması ve -tümü "saltanat"ın gereklerinden olan ve "din"e nispet verilmesi asla caiz olmayan- bu ve bunlardan daha kötü-çirkin işler yapması caiz midir?!

Niçin böyle birini halife ve din önderi saymak yerine padişah ve dünya lideri kabul etmeyelim? Muaviye'nin tahtına oturanlar ve Kur'ân-ı Kerim'in o kadar güzel andığı o ağacın meyveleri bu sözümüzün ispatı için yeterli bir delildirler: Muaviye oğlu Yezid neler yaptı, Abdul-melik, Velid ve diğerleri ve bu lânetlenmiş şecerenin dallarından olan diğer kimseler neler yaptılar?

Bu gerçeklerin tümü Müslümanları İslâm hakkında daha insaflı davranmak zorunda bırakmalıydı; yani bu din teşkilatının en yüce makamına, Resulullah'a herkesten çok benzeyen liyakatli ve eğitilmiş bir kişiden başka kimseyi lâyık görmemeleri, yerli-yersiz herkesi Peygamber'in halifesi olarak adlandırmamaları gerekirdi.

Daha önce İmam Hasan'ın yüz, boy-pos, ahlâk ve yücelik bakımından Resul-i Ekrem'e (s.a.a) herkesten çok benzediğini belirtmiştik.[27] Peygamber'in siması ve padişahların parlaklığı onun yüzünde tecelli ediyordu; cennet gençlerinin e-fendisiydi o; ahirette efendi olan birisinin şüphesiz bu dünyada da efendi olacağı belliydi; "Seyyid" (efendi) lakabını dedesi Resulullah vermişti ona ve bu isim onun özel lakabıydı. Ve yine onun soy bakımından da herkesten üstün, baba, anne, amca, hala, dayı, teyze ve nine açısından -Malik b. Aclan'ın Muaviye'nin meclisinde onu tavsif ettiği gibiherkesten faziletli olduğunu yukarıda vurgulamıştık.[28]

Kesin ve sarih tayinle imam ve önder olduğu ortada olduğuna göre, neden bütün insanlar tarafından genel biat adayı da olmasındı? Neden böyle bir konuma ve böyle seçkin özelliklere sahip olduğu hâlde en yüce din makamına geçmesindi? Eğer birisinin ümmetin önderi, Resulullah'ın halifesi olması bu belirtileri gerektirmeyecekse, bu durumda onu tanımak için hangi vesileye baş vurmak gerekir?

Müslümanların arasına gelerek, insanların kendisine karşı nasıl tepki göstereceklerini dikkate almadan, sırf Hz. Ali'nin (a.s) şahadeti faciası hakkında insanlara konuşmak için babasının minberine çıkarak şöyle dedi: "Bu akşam öyle birisi ölmüştür ki, geçmiştekiler ondan öne geçememişti ve gelecektekiler de ona ulaşamayacaklardır. Öyle biriydi ki o, Resulullah'ın yanı başında cihat ediyor ve canını, onu korumak için feda ediyordu. Resulullah sancağı ona vererek onu meydana gönderiyordu; sonra sağ taraftan Cebrail ve sol taraftan Mikâil onu aralarına alıyorlardı ve Allah kendisini zafere ulaştırıncaya kadar meydandan dönmüyordu...

Öyle bir gecede vefat etmiştir ki, bu gecede Musa vefat etmiş, İsa göğe ağmış ve Kur'ân nazil olmuştur bu gecede. Ölüm anında dünya malından, beytülmalden payına düşen sadece yedi yüz dirhemi vardı ve bununla da ailesine bir hizmetçi tutmak istiyordu."[29] Bu konuşma, sergilediği hitabe metoduyla kendi türünde eşsizdi.

Yüce şahsiyetlerin seçkin ilim ve ahlâk erlerinin ölümleri üzerine konuşma yapılırken genellikle onların bilim, vefa, izzet-i nefis gibi açık ve meşhur sıfatlarından bahsedilir, onların en meşhur kişisel faziletleri anlatılır.

Fakat bu konuşmada, bu vefat eden yüce kişinin meşhur meziyet ve özelliklerinden bahsedilmemiştir. İmam Hasan geleneğe aykırı olarak babasının ölümü üzerine konuşurken, babasını alışılmışın dışında ve daha farklı bir şekilde anmıştır.

Neden? Acaba bu büyük musibetten dolayı İmam Hasan'ın üzüntüsü, güçlü bir hatip, Arapların en belâğâtlı konuşmalarını yapan Hz. Ali'nin oğlunun kederi, onu konuşmaktan alıkoyup böyle normal bir konuşma yolunu mu kapatmıştı? Yoksa o bilerek bu yolu seçti ve konuşma metodu, seçkin hitabet, belâğat, yerinde konuşma, seçkin ve uyumlu söz söyleme alanındaki öncelik, üstünlük ve yeteneğini ispatlamış oldu?

Evet; o, bu esnada İmam Ali hakkında öyle bir konuşma yaptı ki, tarihte hiç kimse biri hakkında böylesine etkili bir konuşma yapmamıştır. Eğer başka bir şekilde konuşmuş olsaydı, diğer büyüklerin anısına da böyle konuşmalar yapılabilirdi. O bu kısa konuşmasında Hz. Ali'nin, başka hiç kimsenin sahip olmadığı niteliklerinden, başka hiçbir dindar kişide bulunmayan özelliklerinden söz etti.

O, Rabbanî açıdan bakıyordu Ali'ye, bir İmamın başka bir İmama bakması gibi bakıyordu. Bu açıdan bakınca, İmam Ali, ölenlerden ve yaşayanlardan hiç kimseye benzemeyen, hiçbir veli, önder ve yöneticinin hiçbir merhalede kendisine ulaşamadığı rabbanî bir şahsiyet olarak belirginleşir. Bir adam... fakat geçmiştekilerden ve gelecektekilerden üstün bir adam...

Ama Cebrail'le Mikâil arasında… Yani meleklere özgü nitelikleri bulunan bir adam... İsa'nın göğe yükseldiği gecede tertemiz ruhu göklere uçmuş; Musa'nın vefat ettiği bir zaman diliminde şehit olmuş, Kur'ân'ın yere indiği gecede mezara inmiş bir adam! Her zaman mutlaka beraberinde ya mukarreb bir melek veya gönderilmiş bir peygamber ya da indirilmiş bir kitap bulunurdu yahut son Peygamber'in yanında, bedenini ona siper yapardı.

Şimdi, acaba dünyevî fazilet ve meziyetler bu güzel özellikler karşısında anılabilecek bir değerde midir? Şimdi, belki sen de şu düşüncede benimle aynı görüştesin: İmam Hasan b. Ali'nin, babasının ölümü üzerine yaptığı konuşma, o şartlarda, kendine özgü bir atmosferi bulunan o ortamda yapılabilecek en etkili, en vurgulayıcı, metodu bakımından en erişilmez bir konuşmaydı.

Burada Hasan b. Ali yaptığı konuşmayla, Allah vergisi gücünü, dedesi Peygamber ve babası İmam Ali'ye -bu iki söz sultanına- yakınlığını kanıtlamış bulunuyordu. O günden sonra, İmam Hasan'dan bu hutbenin benzerleri –Müslümanların halifesi olarak genel biatı kabul etmesi hasebiyle, konuşmasını ve hutbe irad etmesini gerektiren olaylar nedeniyle- doğal olarak çok görüldü.

Amcası oğlu Übeydullah, insanlarla hıncahınç dolan merkez camiinde minberin yanında durdu. Önce bu hitabenin ardından baştan başa mescidi saran ağlama tufanının dinmesini bekledi. Daha sonra babalarından miras aldığı gökyüzünden düşen bir yıldırım gibi mescidi çınlattı: "Ey insanlar!

Bu Resulullah'ın oğlu, önder ve imamınızın halifesidir; ona biat edin, Allah onun vesilesiyle rızasını izleyenleri kurtuluş yollarına yöneltir ve -izniyle- onları karanlıklardan nura çıkarır ve doğruya hidayet eder." O sırada, halk arasında, açık bir şekilde Resulullah'tan, babasından sonra onun İmam olduğunu duyan birçokları vardı. Dolayısıyla Übeydullah b. Abbas'ın kısa konuşmasından sonra, "Bizim aramızda çok sevimlidir o, üzerimizde çok hakkı var ve gerçekten hilâfete yakışır.

" söyleyerek büyük bir iştiyak ve rağbetle ona biat ettiler. Bu olay, hicretin kırkıncı yılında, Ramazan ayının yirmi birinde, yani babası Emir'ül-Müminin'in şahadet gününde gerçekleşti.[30] Böylece Kûfe, Allah'ın emirlerinin ve sosyal adaletin gerektirdiği ölçüde İslâmî güvenceyi kullanmayı başardı. Basra, Medain ve baştan başa Irak da Hasan b. Ali'ye biat konusunda Kûfe'yi izledi.

Hicaz ve Yemen büyük komutan Cariye b. Kudame'nin çabaları sonucu biat ederken, Fars da orada vali olan Ziyad b. Ebih aracılığıyla biat etti. Bunların dışında bu bölgelerde yaşayan ensar ve muhacirin seçkinleri ve önde gelenleri de ona biati kabul ettiler. Oradakilerden hiçbiri İmam Hasan'a biat etmede tereddüt etmedi, orada olmayanlardan da hiç kimse biat etmekten kaçınmadı.

Bildiğimiz kadarıyla sadece Muaviye ve ona tâbi olanlar İmam Hasan'a biat etmekten kaçınmıştı. Kendisine tâbi olanları müminlerin gittiği yolun tersine götüren ve İmam Hasan'a karşı da babasına karşı takındığı tavrı takınan tek kişi Muaviye'ydi. Hz. Hasan b. Ali'ye itaat ve biat etmekten sakınanlar arasında, Ku'ad (oturanlar)/tarafsızlar diye tanınan birkaç kişi de vardı.

Şer'î hilâfet, umumî ve içtimaî bir olay şeklinde, serbest biat yoluyla gerçekleşti ve Ehlibeyt tarihinde ikinci kez insanlar kendi rızalarıyla bir halifeye biat ettiler ve böylece nübüvvet güneşi, geçen yarım asır boyunca halka ışıldadığı yerden bu kez imamet nuru olarak parladı.

Gerçekte, bu hilâfet, Resulullah'la ilişkisi ve bağlantısı bakımından, o nübüvvet güneşinin ışınlarının uzantısıydı ve işte şimdi bu parlak meşaleden halka nur saçmaktaydı. Ve yeni halife, onun cismî ve ruhî bakımdan biçimlenmesinde etkili olabilecek babalarından miras aldığı bütün maddî ve manevî unsurlara sahipti; o, bu şiirin en güzel örneğiydi: "Hilâfete ulaştı, çünkü hilâfet ona lâyıktı. Allah'ın huzuruna çıkmaya lâyık olan Musa gibi."Biat töreni tamamlandıktan sonra, İmam Hasan (a.s), hükümetine -Ehlibeyt'in meziyetleri, hilâfetin kendilerinin kesin hakları oluşundan bahsettiği ve toplumun karanlık ve bulutlu ortamının gebe olduğu tehlikeli olaylar konusunda halkı ikaz ettiği- bu tarihî ve etkileyici hutbesiyle başladı.

Bu hutbenin bir bölümünde şöyle deniyor: "Biz Allah'ın galip hizbiyiz. Peygamber'in yakın akrabaları ve onun tertemiz Ehlibeyti'yiz. Resulullah'ın ümmet arasındaki iki değerli emanetinden birisi -ve içinde her şeyin açıklaması bulunan ve hiçbir taraftan batıla yer olmayan- Kur'ân'ın ikincisi biziz. O hâlde Kur'ân'ın tefsiri için bizden yardım alınması gerekir; çünkü Kur'ân'ın tevili için biz zanlara yönelmeyiz; biz Kur'ân'ın gerçeklerine yakinle ulaşırız.

Bize itaat edin, çünkü bize itaat farzdır ve bize itaat Allah ve Resulü'ne itaat sayılmaktadır. Allah Tealâ buyurmuştur ki: 'Ey iman edenler! Allah'a itaat edin; Resulü'ne ve sizden olan ululemre (emir sahiplerine) itaat edin. Ve eğer bir şeyde ihtilâf edecek olursanız, onu Allah'a ve Resulü'ne götürün.'

Yine buyurmuştur: Hâlbuki onu Resul'e ve içlerinden olan ululemre (yetki sahibi kimselere) götürselerdi, onların arasından o işin iç yüzünü anlayanlar, onun ne olduğunu bilirlerdi (ve onlara gerçeği bildirirlerdi)." İmam hitabesinin sonunda şöyle buyurdu: "Sakın şeytanın propagandalarını dinlemeyesiniz, çünkü o apaçık sizin düşmanınızdır; aksi durumda şeytanın kendilerine;

'Bugün insanlardan hiçbiri size galip gelemez, ben sizin arkanızdayım.' dediği, iki grup karşılaştığında da onlara sırt dönerek; 'Ben sizden beriîm, ben sizin görmediklerinizi görüyorum.

Yakında mızrak ve kılıçlara yem, demirlere ve oklara hedef olacaksınız. O gün artık ondan önce iman getirmeyenlerin veya imanlarında bir hayır kazanmayanların iman getirmesinin bir yararı olmaz.' dediği dostlarından olursunuz."[31] Sonra minberden aşağı inerek şehirlerin valilerini düzenleyip, emirler için hükümler çıkardı ve böylece işleri takip etmeye başladı.[32]

* * *

Bazıları -bilgiçlik taslayarak- İmam Hasan b. Ali'ye itiraz ederek demişlerdir ki: "-Zararlı ve acı olayların vuku bulacağını bildiren- biat döneminin şart ve ortamında hilâfeti kabul etmek bir nevi acelecilikti." Bu görüşün ne kadar tutarsız olduğunu açıklamak için şunu söyleyebiliriz:

1- Tayin edilmiş bir imama biat etmek ve onun karşısında teslim olmak halka farz olduğu gibi, yardımcısı olması durumunda ilâhî hüccetin tamamlanması için imama da bu biati kabul etmesi sorumluluğundan kaçamayacağı şer'î bir görevdir.

İmam Hasan hakkında, İslâm ülkesinin bütün şehirlerinde halkın rağbet ve iştiyakla biat için hücum etmesi, zahirde de olsa halkın onun yar ve yardımcısı olduğunu göstermektedir ve bu şartın olması durumunda ise İmam'ın şer'î vazifeden kaçma olasılığı yoktur.

2- İmam Hasan konusunda böyle bir düşünceye kapılmanın nedeni, bu olaya sadece onun dünyevî açısından bakılmasıdır. Oysa bir İmam'ın başından geçen olayların

daha çok dinî açıdan incelenmesi gerekir ve İmam açısından dinle dünya arasındaki fark oldukça fazladır. Bu bakış açısıyla İmam Hasan'ın imzaladığı barış baştan sona yarardır ve -yeri geldiğinde açıklayacağımız üzere- en küçük bir zararı olmamıştır. Bu olay her ne kadar acıysa da, ancak bu İslâm yolunda tahammül edilmesi

gereken bir acıdır. O hâlde, İslâm'ın evinde dünyaya gelen ve İslâm'ın elinde eğitim gören İmam Hasan'dan İslâm'a daha yakın ve onun acılarına tahammül etmeye daha lâyık kim var?

3- Ayrıca İmam Hasan b. Ali, bütün Müslüman önderlerden kesin üstünlüğe, seçkin soya ve üstün bilgisiye sahip olduğu için, isteseydi bile bu makamın sorumluluğundan kaçıp kurtulamazdı. Eğer o halkı bıraksaydı bile halk onu bırakmazdı. İslâm toplumunun hareket ve inkılâpları ister istemez onu kendine davet

ediyor, hakkın ihyası ve batılın yok olması için ondan iş birliği ve bu hareketlere önderlik yapmasını bekliyordu. Nitekim kardeşi İmam Hüseyin de benzeri bir durumla karşı karşıya kalmıştı.

Ve yine: O insanları bırakıp onların biatini kabul etmeseydi ve insanlar da onu hilâfetten muaf görselerdi bile, şüphesiz güç sahipleri ve halk üzerinde sulta kurup işleri ele geçirenler onu rahat bırakmaz ve sürekli ona potansiyel bir tehlike gözüyle bakarlardı.

Çünkü doğal olarak etrafında toplananları ıslâh etmeye çalışacak, çeşitli halk gruplarının feryada dönüşen öfkelerini dinleyecek ve onların yönetimden kaynaklanan rahatsızlıklarını dile getirmeye devam edecekti.

-Bu hareketler, hak talebi amacıyla veya dinî vazifeyi yerine getirmek için ya da siyasî rekabetler ve birtakım garazlar için dahi olsa- her hâlükârda muhalifler ve hükümete karşı ayaklananlar için Resulullah'ın evlâdı ve Müslümanların sevgili önderinden daha iyi bir sığınak olamazdı.

Çeşitli grupların -Muaviye hükümeti döneminde- tüm imkânlarını İmam Hasan'ın emrine vermeleri, Emevî hükümetiyle savaşmaya ve gaspedilmiş hilâfeti tekrar geri almak için mücadele etmeye hazır olduklarını belirtmeleri,[33] o gün İslâm toplumunu saran hükümete yönelik kin ve öfkenin bir göstergesinden başka bir şey değildi.

İnsanların bu denli eğilim gösterdiği, yoğun bir ilgiyle etrafında toplandığı böyle bir merkezin varlığıyla, güç ve iktidarı ellerinde tutan hilâfet fatihleri bir arada olabilir miydi? Unutmayalım ki onu zehirlemişlerdir.

Varlığı onların iktidarını tehdit etmeseydi ve onların halkın gönlünde yer etmelerine engel olmasaydı, onlarla sulh eden ve bütün dünyayı onlara bırakan birini ne diye zehirlesinler ki? Acaba bu olay, insanların fikir ve inanç bakımından İmam Hasan'a itaat ettiklerini ve onun düşmanlarına değer vermediklerini

göstermiyor mu? Kaldı ki halkın ona bu yönelmesi, eğilim göstermesi, Şiî ve Şiî olmayan bazı grupların, Muaviye ile barış imzalamasından sonra ona birtakım itirazlar

yöneltmelerinden sonraydı. Şimdi bir an için düşünelim; acaba İmam Hasan başlangıçta halkın kendisine biat etmesini kabul etmeseydi ve halkın kendisine yönelik o yoğun ilgisi başlangıçta olduğu gibi devam etseydi, manevî otoritesi daha etkili ve şiddetli olmaz mıydı?

Bu durumda, bu kadar insanın arzu ve ümitlerinin odak noktası olan, hâkim düzenin muhaliflerinin ve düşmanlarının sığınağı olan böyle birisinin, - hâkimiyetlerinin yıkılmasından endişelenen- dünya düşkünlerinin korkan ve meraklı gözlerinden uzak yaşayabileceği, ilk fırsatta kalleşçe bir saldırıyla tertemiz yaşamına son verilmeyeceği düşünülebilir mi hiç?

Nitekim babasının şahadetinin ilk yılında -güçlü bir zanna göre- böyle bir suikasta maruz kalmıştı. Acaba hâlâ, İmam'ın hilâfet ve biati kabul etmesi aceleci bir girişimdi, demenin mantıklı bir tarafı var mı? Hilâfet esasen -İmam Ali b.

Musa'nın tabiri gereğinceona ve kardeşine miras kalmamış mıydı? Ve babasının makamı değil miydi? Bu eleştiride işaret edilen tatsız olaylar ise, İmam Hasan'ın Kûfe'deki muhaliflerinin komplolarının doğal sonucuydu ve halkın o heyecan ve faaliyetleri nedeniyle -sonuna kadar o şekilde devam etseydi- bu olaylar İmam'a bir zarar veremezdi.

Ayrıca, böyle düşman ve düşmanlıklardan masun kalan hangi halife ve önderi gösterebilirsiniz ki?! Bu durumda, biati kabul etmek tercihe şayan bir davranıştı, hatta zamanın zarureti, genel maslahat ve hakkı yaşatmak gibi şeyleri göz önünde bulundurduğumuzda farz bir girişimdi, dahi diyebiliriz.


BİAT GÜNLERİNDE KÛFE


Sa'saa b. Sûhan el-Abdî[34] Kûfe şehrini şöyle tasvir eder: "...İslâm'ın merkezi sayılacak bir kenttir.

Söz sanatının sergilendiği bir meydan, sancaktar ve rehberlerin makamıdır.

Burada kötü huylu, dik başlı ve pis karakterli birtakım insanlar emir sahiplerine itaat etmekten kaçınan ve başına buyruk hareket eden davranışlar sergileseler de, halkın geneli bu gibi kötü huylu insanlardan uzak ve kanaatkâr bir davranış içindedir." Müslümanlar, Irak'ın fethinden sonra bu şehri kurdular.[35]

Başlangıçta evler kamıştan yapılmıştı. Bir yangın felâketinin ardından her şey kül olunca, evler kerpiçten yapılmaya başlandı. Caddelerin eni yirmi ziradır. Ara sokakların genişliği ise yedi ziradır.

Caddelerin arasında kalan yerlerde binalar için kırk zira genişliğinde arsalar ve liderlerle ileri gelenler için de altmış zira genişliğinde arsalar tahsis edilmiştir. Şehirde en dikkat çeken bina camidir.

İyi ok atan bir adam, şehrin kurulacağı yer olarak tespit edilen bölgenin ortasında durmuş, sağa sola ok fırlatmaya başlamış. Duvarlar okların düştüğü yerlerde örülmüş. Aradaki boşlukta da cami kurulmuş. Caminin karşısında İran krallarının Hiyre'den getirttikleri mermerden bir misafirhane bina edilmiş.

Caminin çevresinde bir de hendek kazılmış ki, cami alanında herhangi bir kimse ev yapmaya kalkmasın. Emir'ül-Müminin Ali (a.s) Cemel Savaşı'ndan sonra h. 36 yılında Kûfe'ye hicret edip orayı hükümet merkezi yapınca, Kûfe benzeri görülmemiş bir şekilde bayındırlaşmaya başladı. İmam Ali (a.s) receb ayının 12'sinde bu şehre girdi.

Bu hicretin sebeplerinden biri, Hicaz'ın mahsulünün az oluşu ve diğer bölgelere ihtiyaç duymasıydı; oysa bir devlet için gerekli olan şeylerde başkalarına muhtaç ve bağımlı olmaktan daha zararlı bir şey yoktur.

Fakat Kûfe ve Sevad (Irak) şehirlerinde kendisine yetecek ve hatta artacak kadar mahsul vardı. Ayrıca o dönemlerde Irak, Dicle ve Fırat arasındaki bölgelerde meydana gelen isyanlara karşı yürütülen operasyonların güvenli bir merkezi konumundaydı. Bu durum da özel bir askerî strateji izlemeyi gerektiriyordu.

Kûfe hilâfet merkezi olunca, bütün Müslüman beldelerdeki Müslümanların ileri gelenleri oraya yöneldiler. Yemen ve Hicaz'dan Arap kabileleri, Medain ve İran'dan Fars muhacirler oraya yerleştiler.

Kûfe'nin ticarî pazarları bayındırlaştı ve orada ilim tahsili canlandı. Şehrin etrafında bağlar, bostanlar, otlaklar ve köyler oluşturuldu... Ve uzun süre tarih, bilim ve edebiyatta ileri gelen kişilerin yetiştiği bir ilim merkezi işlevini gördü.

Haşimoğulları'nın hükümetinin sayesinde bu şehirde, Şia mektebini ve Hz.

Muhammed'in Ehlibeyti'ni izlemek yaygınlaştı. Bu durum, şehrin karakteristik özelliği hâline geldi âdeta. Buna rağmen, bu yeni şehrin sakinlerinin farklı unsurlardan olmaları, şehri çeşitli eğilim ve temayüllerin buluştuğu bir alan hâline getirdi. Kısa bir süre içinde bu uzlaşmazlık, fitne ve isyan ateşini alevlendirmeye, bazen şehrin lehine ve çoğu zaman da aleyhine olan birçok acı tarihî olay ve karışıklıklara neden oldu.

O gün Kûfe halkı İmam Hasan'a biat edince, mevcut bütün güç odakları -çok az konuda aralarında görüş birliği olmasına rağmen- biat konusunda görüş birliğine vardılar. İmam Hasan b. Ali'nin bu şehirde ikamet ettiği dönemdeki yaşam şekli, onu, görüşlerin kıblesi, gönüllerin sevgilisi ve ümit kaynağı yapmıştı.

Yeni kurulmuş bu şehrin atmosferini ve "babasının hükümet merkezi"ni Ehlibeyt'e miras kalan en üstün beğenilmiş sıfatlarla, yani eli açıklık, iyilikseverlik, ... güler yüzlülük, diğerlerinin hatasını görmezden gelmek, sabırlı olmak, ilim peşinden koşmak, doğru düşünmek, takva ve haramlardan sakınmak gibi niteliklerle süslemişti.

Hilâfet minberi, kendisini terk eden İmam'dan dolayı gamlara bürünmüşken, peygamberlerin miras bıraktığı sıfatlara mazhar olmuş İmam Hasan'ı bağrında taşıdığı için neşeyle tebessüm etmeye başladı. O gün İmam Hasan'dan daha takvalı ve bütün iyi sıfatları kendinde taşıyan başka bir kimse yoktu.

Dolayısıyla, bütün farklı görüşleri ve herkesin memnuniyetini kendinde toplayan tek kişiydi; bir milletin önderi ve bir kavmin reisinde olması gereken bütün önderlik özellikleri onda topluyordu. Eğer önceden kestirilemeyen acı olaylar olmasaydı, Kûfe'de biat şenlikleri istendiği gibi heyecan, güç ve donanımla son bulurdu.

Fakat kendi tarihinde ilk kez bir halifeyi atama şenliğini yaşayan bu büyük şehrin siyasî havası bu şehir yakınlarında vuku bulan Cemel, Sıffin ve Nehrevan Savaşları'nın ardından kara bulutlarla sarılmış, vesvese, tereddüt ve şüphelerle karışmıştı.

Bu savaşlarda her iki taraftan öldürülenlerin yakınları ve akrabaları, öldürülen yakınlarıyla aynı görüşü paylaşan, aynı fikirde olan, bir gün onların intikamını almayı arzulayan ve bu hedefe ulaşmak için ellerinden geleni ardına bırakmayacak birçok insan yaşıyordu Kûfe'de.

Bu arada, hem uyumlu ve iyi amaçlar güden kimseler vardı, hem de sürekli ihtilâf ve nifak çıkarmakta olan gizli amaçlar peşinde koşan bozguncu kimseler vardı. Hilâfet kürsüsüne oturan İmam Hasan b. Ali bütün gönülleri kendisine cezbetmişti. Çünkü her şeyden önce Resulullah'ın (s.a.a) evlâdıydı ve onu sevmek imanın alâmetiydi; öte yandan ona biat etmek ona itaat etmeyi gerektiriyordu. İbn-i Kesir şöyle yazıyor: "Halk onu babasından daha fazla seviyordu."[36] Ve kesinlikle, İmam Hasan b.

Ali bir grubun hassas taassuplarını inciterek başkalarının özel amaç ve çıkarlarına yönelik bir girişimde bulunmadan sorunsuz bir yönetim sergileseydi, herkes tarafından sevilmeye devam edecek, şunun bunun zarar amaçlı faaliyetlerinden yana güvencede kalacaktı. Çünkü o gün İslâm dininin çıkarlarından çok, iktidar üzerine verilen mücadeleler ve kişisel çıkarları sağlama alma amaçlı faaliyetler revaçtaydı.

Bencillik ve menfaatçilik ruhu inançlarına bile sirayet eden insanların birçoğu, -Resulullah'ın (s.a.a) ahlâkını anımsatan son derece güzel ve iyi bir ahlâka sahip olan İmam Hasan'a biat etmekle isteklerine kavuşacaklarını, heveslerini tatmin edeceklerini ve tamah ettikleri şeyleri elde edeceklerini sanıyorlardı. Fakat gerçek şu ki, onlar bu güzel ahlâkın ne demek olduğunu anlamamışlardı.

Birçok alanda İmam Hasan'la aynı görüş ve fikirde olmayan birçok insan da aynı yanılgıya düşerek ihlâslı müminler gibi tam bir istek ve rağbetle ona biat etti. Daha sonra aradan kısa bir süre geçince, arkalarına bakmadan meydandan kaçan ilk kişiler de onlardı. Bunlar iştahlandıkları şeyler karşısında o yumuşaklığı şöyle bir yoklayınca, onun hükümeti devralıp sorumluluk üstlenince nüfuz edilemez çelikten bir iradeye sahip olduğunu hayretler içinde gördüler.

Kendisine en yakın kişiler olan kardeşi ve amcası oğlu bile onu kendi görüşünden çeviremezlerdi. Kendi görüşüne dayanarak çekinmeden ve sakınmadan hareket ediyordu. Dolayısıyla Kûfe'nin maceracı ileri gelenleri ve liderlik peşinden koşanları arasında düşmanlık ruhunun kökleşmesinde ve Kûfe halkının aşamalı olarak önceki İmam'a karşı -"kalbini öfkeyle ve içini üzüntü şarabıyla dolduran"- davranışlarını tekrarlamasında şaşılacak bir durum yoktur. Buna dayalı olarak bu vebalı toplumda dış güçler tarafından da az çok desteklenen gruplaşma ve parçalanmalar başladı, dolayısıyla çeşitli iç sıkıntılar meydana geldi.

İslâm hilâfeti Irak'taki yeni merkezine intikal ettiği günden itibaren hükümde sergilediği netlik ve adaletin uygulanmasında sergilediği tavizsiz tutum sonucu, nice kahraman görünümlü kişiler çirkin fitnecilik, bozuculuk ve tefrika çıkarma yolunu tutmuş ve bu işlerde tecrübe edinmişlerdi. Bu grubun bozuculuk ve fitne çıkarmasının asıl sebebi, bu rejimin maddî yararından ümitlerini kesmeleri, meyus olmalarıydı. Çünkü Haşimî hilâfeti, dünyevî ve maddî bir riyaset değil, dinî bir hükümetti.


Bunlar, bu rejimin kendilerinin önceki durumlarını ve genel işlere müdahale edip meşru olmayan yararlar elde etmeleri hususunda geniş çaplı serbestliklerinin devam etmesine müsaade etmeyeceğini, uzun vadeli arzularına ulaşmalarına ve kanunsuz işlerine engel olacağını biliyorlardı. Kûfe'de yeni hilâfetin ortaya çıkması ve gelişmesi ve bu arada Muaviye'nin Şam'da itaatsizliğinin devam etmesi, bu gruba güçlerini kullanarak fitne çıkarmaları ve mümkün olduğu kadar -her iki tarafı da oyuna getirmek pahasına olsa bile- kendilerini yakın ve kısa vadeli menfaatlere ulaştırmaları için uygun bir fırsat oluşturdu.

Onlar için ancak iki yol vardı: Mümkün olduğu kadar, yeni hükümette iştah ve hırslarını tatmin edecek makam ve mevkiler ele geçirmek; bu mümkün olmadığı takdirde ise, bu hükümete karşı komplo hazırlamak, fitne ve fesat çıkarmak. Şam hazineleri akıllarını başlarından alıyor, Şam'dan gelen gönül çelici vaatler iştahlarını kabartıyordu. Esasen Kûfelilere karşı Şam hükümetinin en büyük silâhı para ve dünyevî vaatlerdi.

Bu nedenle İmam Hasan'ın Kûfe'si, farklı temayüller ve birbirine ters düşen görüşler, ihtilâf ve ikilik ve halkın büyük bir kesiminin kin ve düşmanlıklarıyla karşı karşıyaydı. Bu fesatların temelini atan bu halk kitlesi İmam Hasan'a (a.s) biat ettiği günlerde birkaç gruba ayrılmaktaydı:


1- Emevî Çetesi


Bu çeteye en çok bağlılık gösterenler Amr b. Hüreys, Ammare b. Velid, Hucr b. Amr, Ömer b. Sa'd, Ebu Musa Eş'arî'nin oğlu Ebu Burde, Talha b. Übeydullah'ın oğulları İsmail ve İshak gibi kimselerdi.

Bu grupta, yaygara çıkarmak, komplo hazırlamak, nifak ve ikilik oluşturmak gibi yıkıcı faaliyetlerde bulunarak İmam Hasan'ın yenilgiye uğramasında çok etkili olan güç ve nüfuz sahibi, arkasında takipçileri bulunan kimseler de vardı. "Bunlar gizlice Muaviye'ye mektup yazarak onun emir ve itaatinde olduklarını bildirip, onu Kûfe üzerine hareket etmeye teşvik ettiler.

Muaviye'nin ordusu Hasan b. Ali'nin ordugâhına yaklaşacak olursa, İmam Hasan'ı eli bağlı olarak kendisine teslim edeceklerine veya onu terör edeceklerine dair söz verdiler."[37]

Mes'udî, tarihinde şunları söyler:[38] "Onların çoğu gizlice Muaviye'yle mektuplaştılar ve vaatler vererek kendilerini ona yaklaştırdılar." "Muaviye, Amr b. Hüreys, Eş'as b.

Kays, Haccar b. Ebcer ve Şebes b. Rib'î ile gizlice anlaştı ve casusları aracılığıyla onların her birine şu mektubu gönderdi: 'Hasan'ı öldürecek olursan, Şam ordularından birinin komutanlığı ve kızlarımdan birisiyle evlenmek dışında yüz bin dirhem de mükâfat alacaksın.' İmam Hasan bu gizli anlaşmayı öğrendikten sonra sürekli elbisesinin altından zırh giyiyor, ihtiyatlı ve tedbirli davranıyordu; hatta namazı da bu hâliyle kılıyordu. Nitekim bir keresinde namaz kılarken düşmanların biri

kendisine bir ok atmış ve giydiği bu zırh sayesinde yara almadan kurtulmuştu."[39] Durumun anlaşılması için bu tarihî metinlerden bir örnek bile yeter. Böylece bu grup, fırsatçı bir caninin işleyebileceği en çirkin cinayeti işliyordu.

Onların uğursuz faaliyetleri yalan ve nifak örtüsü altında uzun süre kalmıyor ve tam vazifelerini yapmaları istenince habislikleri ortaya çıkıyordu. Bu müddet içinde, bu grup bütün huzursuzlukların öncüsü, bütün belâ ve ayaklanmaların yardımcısı ve İmam Hasan'ın hükümeti sınırında düşmanın karıştırıcı parmaklarıydı.

Haricîler de, Haşimîlerin hükümetine düşmanlık konusunda Emevîlerle görüş birliği içinde olduklarından, büyük komplolar hazırlamakta onlarla yardımlaşmaktaydılar. Bu iddiamızın en açık kanıtı Haricîlerin liderlerinden ikisi olan Eş'as b. Kays ve Şebes b. Rib'î'nin isimlerinin mezkur tarihî örneklerden birinde kaydedilmiş olmasıdır.

2- Haricîler


Bunlar, hakem olayından sonra Ali ve Muaviye'ye karşı düşmanlık gütmeye başladılar. Bu grubun Kûfe'deki liderleri Abdullah b. Veheb Rasibî, Şebes b. Rib'î, Abdullah b.Kevvâ, Eş'as b. Kays ve Şimr b. Zilcevşen idi.



Dipnotlar

--------------------------------------------------------
[20] - Bu hadisi ayrıntılı bir şekilde Yenabi'ul-Mevedde, c.2, s.440'da, Feraid'us-Sımtayn'da Hameveynî'den ve el-Müsned kitabında Muvafık b. Ahmed el-Harezmî'den naklen kaydetmiştir.

Yine İbn-i Haşşab tarihinde, İbn-i Sabbağ el-Fusul'ul-Mühimme'de, Hafız Gencî el-Beyan'da, Es'ad b. İbrahim b. Hasan b. Ali el-Hanbelî el-Erbain kitabında, Hafız Buharî (Hace Parsa) Fasl'ul-Hitab adlı eserinde bunu rivayet etmiştir.

[21] - Şebravî eş-Şafiî, el-İtihaf bi-Hubb'il-Eşraf adlı eseri, s.129, Mısır basımı ve yine Safurî eş-Şafiî'nin eseri Nüzhet'ül-Mecalis, c.2,s.184.

[22] - İbn-i Teymiye, el-Minhac adlı eserinde, c.4, s.210

[23] - Mes'ûdî, İbn-i Esir'in Tarihi'nin haşiyesi, c.6, s.61

[24] - Usul-u Kâfi, s.151, Keşf'ul-Gumme, s.159 vs.

[25] - Örneğin Sahih-i Müslim, c.2, s.119, "İnsanlar Kureyş'in İzleyicileridir" babında, Cabir b. Semure'den şöyle rivayet etmiştir: "Resulullah'ın şöyle buyurduğunu duydum: Din kıyamete kadar ayakta duracaktır ve insanlara tümü Kureyş-ten on iki kişi hükümet edecektir." Bunun bir benzerini Buharî kendi Sahih'inde, c.4, s.164; Ebu

Davud ve Tirmizî el-Cami'de, Hamidî el-Cem-u Beyn'es-Sahihayn-de ve diğerleri rivayet etmişlerdir. Bu hadiste, sayıların "12"de sınırlandırılması ve ayrıca Müslim'in rivayetinde zikredilen fazlalık

yani Resul-i Ekrem'in kıyamete kadar olan halifelerinin sayısı budur- apaçık Şia'nın İmamlar hakkındaki iddia ve inancını teyit etmekte ve çeşitli boyların halife diye hükümet sürdüğü tarihî gerçeklerle bağdaşmamaktadır.

[26] - Dairet'ul-Mearif, Ferid Vecdi, "Hasan" maddesi, c.3, s.231

[27] - İrşad-i Müfid, s.167; Yakubî, c.2, s.201 ve diğerleri.

[28] - Bir gün Muaviye Kureyş'in ve kavminin ileri gelenlerinin yanında şöyle dedi: "Anne, baba, amca, hala, dayı, teyze, dede ve nine bakımından insanların en üstününü tanıtın bana!" Malik b. Aclan ayağa kalkıp İmam Hasan'a (a.s) işaret ederek şöyle dedi: "Dediğin adam budur.

Babası Ali b. Ebu Talib, annesi Resulullah'ın (s.a.a) kızı Fatıma, amcası Cafer-i Tayyar, halası Ebu Talib kızı Ümmü Hani, dayısı Resul-i Ekrem'in oğlu Kasım, teyzesi Resulullah'ın kızı Zeynep, dedesi Resulullah ve ninesi Huveylid kızı Hatice'dir." Bunun üzerine oradakilerin hepsi sustu ve İmam Hasan (a.s) ayağa kalktı. Amr b. As, Malik'e dönerek; "Yalan konuşmanın sebebi Haşimoğulları'nı sevmen midir?" dedi.

Malik; "Ben bundan da-ha doğru bir şey söylemiş değilim; yaratanın gazabını alarak kulların hoşnutluğunu kazanmak isteyenler dünyada kendi arzularına ulaşamazlar; ahirette de bedbahtlıktan başka bir nasipleri olmaz. Haşimoğulları'nın tiyneti herkesten temizdir ve onlar herkesten cö-merttirler... Öyle değil mi ey Muaviye?" dedi. "Evet, öyledir." dedi.

[29] - Yakubî, c.2, s.190, İbn-i Esir, c.3, s.16 ve Mekatil'ut-Talibiyyin.

[30] - Bu konuda bk. Şerh-u Nehc'il-Belâğa, İbn-i Ebi'l-Hadid, c.4, s.11. Bazı diğer kaynaklarda "Übeydullah" yerine kardeşi "Abdullah" kaydedilmiştir; fakat "Savaş Seferberliği ve Komutanlık" bölümünde İmam Hasan'a biat edildiği gün Abdullah'ın Kûfe'de olmadığına değineceğiz.

[31] - Bu hutbeyi Hişam b. Hassan rivayet ederek; "Bu, İmam Hasan'ın kendisine biat edildikten sonra okuduğu hutbesinin bir bölümüdür." demiştir. Bihar'ul-Envar, c.10, s.99 ve Tarih-i Mes'ûdî.

[32] - Bunu tarihçilerden birçoğu zikretmiştir.

[33] - el-İmamet-u ve's-Siyase, s.151

[34] - Kitabımızın akışı içinde "Muaviye ve Şia'nın Önde Gelenleri"bölümünde, bu zatın hayat hikâyesini sunacağız. Yukarıdaki tasviri Mes'udî ondan nakletmiştir. İbn-i Esir Tarihi haşiyesi, c.4, s.118

[35] - Belâzurî Futuh'ul-Buldan'da, Berrakî Tarih'ul-Kûfe'de ve Hamevî el-Mu'cem'de bunu zikreder. Fakat "Basra" maddesinde bundan farklı bir görüşe yer vermiş ve şöyle demiştir: "Basra şehri hicrî 12. senesinde Kûfe'den 4 ay önce kurulmuştur."

[36] - el-Bidayet-u ve'n-Nihaye, c.8, s.41.

[37] - Şeyh Müfid el-İrşad adlı kitabında, s.170 ve Tabersî A'lâm'ul-Verâ kitabında.

[38] - İbn-i Esir Tarihi'nin haşiyesi, c.6, s.42.Yazar: Kim bilir! Belki de Kûfelilerin Muaviye'ye yazdığı gibi

Şam halkından da İmam Hasan'a mektup yazmış kimseler vardı! Çünkü her iki grubun -Kûfeliler ve Şamlılar- da maddî nimetlere aldanmaya müsait olduğu ve ihanete sebep olan ahlâkî yoksulluk konusunda ortak olduklarını yukarıda vurguladık.

Muaviye taraftarlarının Hz. Ali'ye (a.s) yazdıkları mektup hususunda bakınız: el-Mehasin-u ve'l-Mesavi, Beyhakî, c.2, s.200 Abdulmelik Mervan'ın askerlerinin

Mus'ab b. Zübeyr'e mektup yazarak ondan eman dilemeleri ve mükâfat istemeleri konusunda bk. Tarih-i Yakubî, c.3, s.12. Muaviye'nin yakınlarının İmam Hasan'a yazdıkları mektuplar, Hz. Hasan'ın emaneti gözeterek mektup yazanların sırrını açığa çıkarmaması nedeniyle veya tarihçilerin bu mevzuu da diğer birçok mevzu gibi görmezden geldikleri için bizden gizli kalmış olabilirler.

[39] - İlel'uş-Şerayi, s.84.