İMAM HASAN'IN (A.S) BARIŞI
 



1. BÖLÜM


KISACA İMAM HASAN'IN (A.S) HAYATI


Bismillahirrahmanirrahim


Hamd, âlemlerin Rabbi Allah'a mahsustur. O'nun selâm ve rahmeti Muhammed'e, onun Ehlibeyti'ne ve yarenlerine olsun.

- İmam Hasan'ın babası, Emir'ül-Müminin Ali b. Ebu Talip, annesi de Resulullah'ın kızı ve kadınların efendisi Fatıma'dır. (Allah'ın selâmı ve rahmeti onların üzerine olsun.)

Tarihte, bu kadar kısa, ama bunun kadar şerefli bir soy ağacı yoktur.

- Medine şehrinde, hicretin üçüncü yılında ramazan ayının on beşinci gecesinde dünyaya gelmiştir.

Anne ve babasının ilk çocuğuydu. Resul-i Ekrem (s.a.a), doğduktan hemen sonra kucağına alarak sağ kulağına ezan ve sol kulağına ise kameti okudu. Sonra onun için bir koyun kurban etti.

Saçını tıraş edip saçı ağırlığınca -bir küsur dirhem kadar- gümüş verdi fakirlere ve peşinden de başını ıtırla kokulandırmalarını emretti. Ve o andan itibaren bebek için akika (kurban kesmek) ve saçının ağırlığınca sadaka verme geleneği oluştu.

- Ona, cahiliye döneminde kullanılmayan Hasan ismini verdi ve künyesini de Ebu Muhammed koydu.

Bundan başka künyesi olmamıştır.

- Lakapları; Sıbt (torun), Seyyid (efendi), Zeki (temiz), Mücteba (seçilmiş) ve Taki (takvalı)'dir.

- Eşleri; Talha b. Übeydullah kızı Ümmü İshak, Abdurrahman b. Ebu Bekr'in kızı Hafsa, Süheyl b.

Amr'ın kızı Hind ve Eş'as b. Kays'ın kızı Cu'de'dir. Cu'de, Muaviye'nin aldatmasıyla İmam'a zehir verip şehit etmiştir. Hayatı boyunca eşlerinin sayısı sekiz veya ondan –iki farklı rivayete göre- fazla olmamıştır.

"Ümm-ü Veled"leri[6] de bu sayının içindedir. İnsanlar onun çok sayıda kadınla evlendiğini ileri sürmüşler ve kafalarına estiği gibi bu sayıyı artırdıkça artırmışlardır.

Bu rakamlarla işaret edilen ve bazılarının da eleştiri vesilesi olan çok sayıdaki evliliklerin gerçekliği olsa bile, hayat ortağı olması anlamında değil, kanunî ve şer'î durum ve hallerin icap ettiği olaylardır bunlar ve ister istemez bu durumlarda evlilik ve boşanmak birbirinden ayrı değildir; bu da, bu evliliklerin özel konum ve durumlarda gerçekleştiğini gösterir.

Kesinlikle kanunî ve şer'î durum ve şartların gerektirdiği durumda çok evlilik insanın kınanmasını gerektirmez; aksine bu olayı, bu şartları doğuran sebepleri göz önünde bulundurduğumuzda bu, İmam'ın, insanların nezdindeki gücünü ve saygınlığını, değerini ortaya koymaktadır.

Fakat aceleci kusur arayanlar ne hakikati bilmişlerdir ve ne de kendi cahilliklerini. Bunlar, İmam'ın Abdurrahman b. Amir b. Keriz'e -eşlerinden birinin eski kocası- verdiği cevabı duysalardı böyle bir eleştiride bulunmazlardı.

- İmam Hasan'ın kız erkek toplam on beş çocuğu dünyaya geldi. İsimleri şöyledir: Zeyd, Hasan, Amr, Kasım, Abdullah, Abdurrahman, Hasan Esrem, Talha, Ümm'ül- Hasan, Ümm'ül-Hüseyin, Fatıma, Ümmü Seleme, Rukiyye, Ümmü Abdullah ve Fatıma.

Soyu sadece Hasan ve Zeyd adlı oğulları aracılığıyla devam etmiştir; dolayısıyla bu ikisinin dışındakileri İmam Hasan'a nispet etmek doğru değildir.

- Görünüm, ahlâk, vücut yapısı, davranış, cömertlik ve yücelik bakımından onun kadar Resulullah'a benzeyen bir başkası yoktu. Onun niteliklerini anlatanlar övgüyle ondan şöyle söz etmişlerdir:

Yüzü birazcık pembeyle karışık beyaz, gözü siyah, yanağı düz, sakalı sık, saçı dalgalı, boynu beyaz, vücudunun organları birbiriyle uyumlu, geniş omuzlu, iri kemikli, ince belli, ayağı ne uzun, ne de kısa, orta boylu, siması cezzap ve çehresi en güzel çehrelerden biriydi. Veya şairin dediği gibi:

"Akıl sahiplerinin aklından geçen hiçbir güzellik yoktur ki / O, bu güzellikten nasibini almamış olsun.

Zülfü altından parlayan alnı şuna benzer ki, / Dolunayın karanlık gecede başına bir taç koyduğunu sanırsın.

Onun gönül okşayan kokusu yeryüzünün amberinden o kadar üstündü ki, / Onların miskinden de… Onu semavî bir ıtır sanırsın."

İbn-i Sa'd şöyle der:

"Hasan ve Hüseyin saçlarına siyah kına sürerlerdi." Vasıl b. Ata; "Hasan b.

Ali, peygamberlerin simasına ve padişahların parlaklığına sahipti." demiştir.

- Arkasından soylu atları yürüttükleri hâlde o, yirmi beş defa yaya olarak hac ziyaretinde bulunmuştur. Ölümü anınca ağlardı; mezarı hatırlayınca ağlardı; mahşeri ve sırat köprüsünden geçmeyi hatırlayınca göz yaşı dökerdi; hesap için duracağını hatırlayınca öyle bir feryat ederdi ki hıçkırıklarla yere yığılırdı.

Cennet ve cehennemi andığı zaman yılan sokmuş gibi kıvranıp dururdu; Allah'tan cenneti talep eder ve cehennemden O'na sığınırdı. Abdest alarak namaza durduğunda vücudu titrer, benzi

sararırdı. Üç defa mal varlığını Allah'la bölüştürdü. (Yarısını Allah yolunda harcadı.) İki defa Allah için tüm mal varlığını bağışladı. Bunların yanında, her zaman Allah'ı zikrederdi.

Demişlerdir ki:

"O, kendi döneminde insanların en çok ibadet edeni ve dünya süslerine karşı en ilgisiz olanıydı."

- Yaratılışında üstün insanlık alâmetleri vardı. Onu görenin gözüne büyük görünür, onunla ilişkisi olan ona sevgi besler, onun konuşmasını veya hutbesini dinleyen dost-düşman konuşmasını bitirinceye ve hutbesini tamamlayınca kadar olduğu yerde çakılıp kalırdı.

İbn-i Zübeyr (İbn-i Kesir'in kendi tarih kitabında, c.8, s.377'de naklettiğine göre) şöyle demiştir:

"Vallahi, kadınlar Hasan b. Ali gibi birisinden [gözlerini kaldırıp şehevî maksatla bakmayacağından emin oldukları için] çekinmezlerdi."

Muhammed b. İshak der ki:

"Resulullah'tan sonra haysiyet ve değer bakımından hiç kimse Hasan b. Ali'ye ulaşamadı. Evinin kapısının önüne sergi sererlerdi, o da evinden çıkıp orada oturunca yol kapanırdı. Ona saygıdan dolayı hiç kimse karşısından geçmezdi; o bunu anlayınca kalkar evine gider, insanlar da oradan gidip gelirlerdi."

Mekke'ye giderken merkebinden inerek yola yaya olarak devam edince kafiledekiler de ona uyarak merkeplerinden indiler. Kafilede bulunan Sa'd b. Ebi Vakkas da merkebinden inerek onun yanında yoluna yaya olarak devam etti.

*

Müdrik b. Ziyad, Hasan ve Hüseyin'in atının yularını tutan ve elbiselerini düzelten İbn-i Abbas'a; "Sen bunlardan yaşlı olduğun hâlde onların atının yularını mı tutuyorsun?" dediğinde, İbn-i Abbas ona şu karşılığı verdi: "Ey alçak adam! Sen ne bilirsin bunların kim olduğunu! Bunlar Resulullah'ın oğullarıdır.

Acaba onların atının yularını tutmam ve elbiselerini düzeltmem, bana Allah'ın bahşettiği bir lütuf değil midir?!" Böyle bir makam ve mevkie sahip olmasına rağmen öyle mütevazı ve alçak gönüllüydü ki, bir gün yerde oturmuş toprağın üzerine bıraktıkları ekmek parçalarını yemekte olan bir grup fakirin önünden geçerken, onu gören fakirler:

"Ey Resulullah'ın oğlu! Gel birlikte yemek yiyelim!" dediler. İmam Hasan hemen merkebinden inerek; "Allah kibirlenenleri sevmez." buyurdu ve onlarla birlikte ekmek yemeğe başladı. Sonra onları evine misafir olmaya davet etti, hem yemek verdi hem de giyecek bir şeyler bağışladı.

*

O kadar cömert ve eli açıktı ki, bir gün birisi gelerek muhtaç durumda olduğunu söyledi. İmam Hasan; "İhtiyacının ne olduğunu yazarak bize ver." dedi. Adamın yazısını okuyunca istediğinin iki katını verdi.

Oradakilerden biri; "Bu yazı onun için ne kadar da bereketli oldu ey Resulullah'ın oğlu!" deyince, şu karşılığı verdi: "Aslında bizim için daha bereketli oldu. Çünkü bizi iyilik yapanlardan kıldı. İyiliğin, birisine istemeden vermek olduğunu, fakat istendikten sonra verilen şeyin onun haysiyeti karşısında değersiz bir parça olduğunu bilmiyor musun?"

"Bu adam geceyi ıstırap içinde, korku ve ümit arasında geçirmiş olabilir. Muhtaç durumuyla kendisini ret mi edeceğini, yoksa kabul ederek onu sevindireceğini bilmeyerek titreyen bedeni ve hızla çarpan kalbiyle sana gelmiştir; bu durumda ona istediği kadar verecek olursan, senin yanında döktüğü haysiyeti karşısında ona çok az bir şey vermiş olursun."

*

Bir şaire bağışta bulununca oradakilerden biri; "Sübhanallah! Allah'a karşı günah işleyen ve iftira eden bir şaire bağışta mı bulunuyorsun?" dedi. Bunun üzerine buyurdu ki: "Ey Allah'ın kulu! Maldan yapılan en iyi bağış, onunla kendi haysiyetini koruduğun bağıştır. Hayrı arama türlerinden biri de şerden sakınmaktır."

*

Kendisinden bir şey isteyen birine elli bin dirhem ve beş yüz dinar vererek; "Bunu taşıması için birini getir." buyurdu. Adam birini getirince İmam cübbesini ona vererek; "Bu da hamalın ücreti." buyurdu.

*

Bir gün bir Arap yanına geldi; "Biriktirdiğimiz her şeyi ona verin." dedi. Birikmiş yirmi bin dirhemi Araba verdiler. Arap dedi ki: "Efendim! İhtiyacımı söylememe ve senin hakkında övgüler okumama izin vermediniz?!" İmam ona cevap olarak şu anlama gelen bir şiir okudu: "Bizden bir şey isteyenin haysiyetinin dökülmesinden korkmamız, onun istemesinden önce vermemizi gerektirir."

*

Medainî şöyle der: "Hasan, Hüseyin ve Abdullah b. Cafer hacca gidiyorlardı. Yolda azık torbaları kaybolunca, aç ve susuz bir vaziyette yaşlı bir kadının yaşadığı bir çadıra ulaştılar. Yaşlı kadından su istediklerinde, kadın; 'Bu koyunu sağın ve onun sütünü suya karıştırarak için.' dedi. Onlar da onun dediği gibi yaptılar ve sonra da yemek istediler.

Yaşlı kadın; 'Benim sadece bir koyunum var, onu kesin, etini yiyin.' dedi. Onlardan biri koyunu kesti, etinden biraz pişirerek yediler ve geceyi de orada uyuyarak geçirdiler. Oradan ayrıldıklarında, yaşlı kadına; 'Biz Kureyş'teniz; hacca gidiyoruz, dönünce yanımıza gel de sana ikramda bulunalım.' dediler." "Yaşlı kadının kocası gelip durumu öğrenince; 'Yazıklar olsun!

Benim koyunumu tanımadığın insanlar için kesiyorsun ve Kureyş'tendiler diyorsun!?' dedi." "Günler geçti ve yaşlı kadının maddî durumu kötüleşti. Bunun üzerine oradan göçtü ve yolu Medine'den geçti.

Hasan b. Ali onu görüp tanıdı. Yanına gitti; 'Beni tanıyor musun?' dedi. Kadın; 'Hayır.' dedi. Hasan b. Ali; 'Ben falan gün sana misafir olan kişiyim.' dedi ve peşinden ona bin koyun ve bin dinar vermelerini emretti.

Sonra onu kardeşi İmam Hüseyin'in yanına gönderdi. Bir o kadar da İmam Hüseyin bağışlayıp, onu Abdullah b. Cafer'e gönderdi. Abdullah da onlar kadar kadına bağışta bulundu."

*

Biri Haşimîlerden ve diğeri Emevîlerden olan iki kişi birbiriyle tartışıyordu. Biri; "Benim kavmim daha üstündür." diyordu, öbürü ise; "Benim kavmim." diyordu. Sonunda her biri kendi kavminden on kişinin yanına giderek bir şey istemeyi kararlaştırdılar. Emevî adam Emevîlerden on kişiye gitti. Her biri ona on bin dirhem verdi.

Fakat Haşimî adam önce Hasan b. Ali'nin yanına gitti, İmam ona yüz elli bin dirhem vermelerini emretti. Sonra Hüseyin b. Ali'ye gitti, o da; "Benden önce birisine gittin mi?" diye sordu. Adam; "Evet, dedi.

Kardeşin Hasan'a uğradım." Bunun üzerine İmam Hüseyin; "Ben efendimin verdiği şeyin üzerinde veremem buyurdu." ve o da yüz elli bin dirhem ona verdi. Emevî adam, on kişiden aldığı yüz bin dirhemle geldi, Haşimî adam ise iki kişiden aldığı üç yüz bin dirhemle geldi. Emevî adam buna öfkelenerek aldığı parayı sahiplerine iade etti; sahipleri de kabul ettiler.

Fakat Haşimî adam paraları sahiplerine iade etmek isteyince, Hasan ve Hüseyin kabul etmeyerek; "İster al, ister at; biz verdiğimiz bağışı geri almayız." buyurdular.

*

Bir gün, siyah bir kölenin, önündeki bir ekmekten bir lokma yediğini ve bir lokma da oradaki bir köpeğe verdiğini görünce; "Niçin böyle yapıyorsun?" diye sordu. Köle; "Kendim yiyip ona bir şey vermemekten utanıyorum." cevabını verince İmam Hasan (a.s); "Ben gelinceye kadar buradan ayrılma." buyurdu.

Sonra kölenin sahibine giderek köleyi ve içinde yaşadığı bağı satın aldı; ardından köleyi azat edip bağı da ona verdi.

*

İmam Hasan'ın bağış ve cömertliği hususunda bunlara benzer birçok örnek vardır; fakat maksadımız onları beyan etmek olmadığı için şimdilik bu kadarıyla yetiniyoruz. Mervan'ın deyimiyle dağ gibi bir hilme ve affediciliğe sahipti.

Zühdü ve dünya süslerine kayıtsızlığı öyle bir hadde varmıştı ki, Muhammed b. Ali b. Hüseyin b. Babeveyh (ölm. hicrî 381) Zühd'ül-Hasan adında bir kitap yazarak onun sadece bir sıfatına tahsis etmiştir. Bu konuda, din uğruna bir anda bütün dünyaya sırt çevirmesi yeterli bir örnektir.

- O, cennet gençlerinin efendisi ve Resulullah'ın soyunun devam ettiricisi olan iki kişiden biridir. O, Resulullah'ın Necran Hıristiyanlarıyla lânetleşmeye gittiğinde beraberinde götürdüğü dört kişiden biriydi. Ashab-ı Kisa'nın (örtü altındaki) beş kişiden biri ve Allah Tealâ'nın itaatlerini kullarına farz kıldığı on iki kişiden biridir. O,Kur'ân-ı Kerim'de bütün çirkinlik ve kötülüklerden arınmış olarak tanıtılan kişilerden biridir.

Allah Tealâ, Peygamber'in risaletinin karşılığı, ücreti olarak sevilmelerini öngördüğü kişilerden biridir. Resul-i Ekrem'in Kur'ân ağırlığına eşit tanıttığı kişilerden biri ve paha biçilemez iki değerden biri olarak belirlediği kimselerden biridir.

O Resulullah'ın reyhanesi, sevgilisi ve Resulullah'ın; "Allah'ım! Onu seveni sev." diye hakkında dua ettiği kimsedir. Onun iftiharları o kadar fazladır ki hepsini beyan etmemiz uzun sürer ve uzun uzadıya anlatmamıza rağmen de bitmez, tükenmez.

Babasının vefatından sonra, Müslümanlar halife olarak ona biat ettiler. O kısa dönemli hükümetinde, işleri en güzel şekilde idare etti. Hicretin 41. yılının cemaziyülevvel ayının on beşinde (en sahih rivayetlere göre) Muaviye'yle barış yaparak bu hareketiyle dini korudu ve müminleri ölümden kurtardı. Bu işte, babası vasıtasıyla Resulullah'tan aldığı özel eğitime uygun davrandı.

İmam Hasan'ın zahiri ve resmi halifelik süresi yedi ay yirmi dört gündür. Barış anlaşmasını imzaladıktan sonra Medine'ye döndü ve orada ikamet etti. Onun Medine'deki evi oranın sakinleri ve oraya gelenler için ikinci harem oldu ve o, bu iki haremde, hidayet cilvegâhı, ilim nuru ve Müslümanların sığınağı oldu.

Etrafını, dini anlamak ve öğrenmek ve sonra da kendi şehirlerine dönüp kavimlerini Allah'ın azabından korkutmak için uzak şehirlerden gelenler sarmıştı. Bunlar onun öğrencileri, ilminin taşıyıcıları ve ondan rivayet eden ravilerdi. Hasan b.

Ali, Allah'ın kendisine bağışladığı üstün ilmi nedeniyle ve yine halkın gönlündeki yüce makam ve mevkisinden dolayı ümmete önderlik edecek, onların düşüncelerini yönlendirecek, inanç ve itikatlarını düzeltecek, onlar arasında vahdeti ve birliği sağlayacak en güçlü kişiydi. Sabah namazını kıldıktan sonra güneş çıkıncaya kadar Resulullah'ın mescidinde oturup Allah'ı zikrederdi.

Halkın ileri gelenleri ve saygın kişileri onun etrafını sarıyor. O da onlarla konuşuyordu. İbn-i Sabbağ, el-Fusûl'ul- Mu-himme adlı kitabının 159. sayfasında şöyle yazıyor: "İnsanlar onun etrafını sarıyor ve o da onların ilmî problemlerini hallediyor ve muhaliflerin eleştirilerini cevaplıyordu." Hac yaptığında, tavaf anında insanlar onu selâmlamak için öyle bir izdiham yapıyorlardı ki, bazen ayaklar altında ezilecek hâle geliyordu!

- Onu defalarca zehirlemişlerdir (kitabımızın bir bölümünde bunu genişçe ele alacağız), son defasında tehlikeyi hissedince kardeşi İmam Hüseyin'e; "Ben yakında senden ayrılıp Rabbime kavuşacağım.

Bil ki, beni zehirleyip ciğerlerimi pare pare yaptılar. Ben bunu kimin yaptığını biliyorum ve Allah'ın huzurunda buna sebebiyet vereni şikâyet edeceğim." dedi.

Sonra buyurdu ki: "Beni Resulullah'ın yanı başında toprağa ver; çünkü ben ona ve onun evine herkesten daha evlâyım;[7] fakat eğer buna engel olurlarsa, seni Allah'a yakın kılan bağın hakkı için ve Resulullah'la olan yakın akrabalığın hürmeti hakkına, benim için bir damla kan dökülmesine bile en-gel ol;

bırak da Resulullah'a kavuşalım, onun huzurunda düşmanları şikâyet edelim ve halkın zulmünü ona anlatalım." Daha sonra ailesi, evlâtları ve kendisinden geriye bıraktığı şeyler hakkında ona gerekli tavsiyelerde bulundu ve ona babası Ali'nin vasiyet ettiği şeyi vasiyet edip onun kendisinden sonraki halife olduğunu halka bildirdi. Ve hicretin 49.

yılında da, safer ayının 17'sinde şahadet şerbetini içti. Ebu'l-Ferec el-İsfahanî şöyle yazar: "Muaviye, oğlu Yezid için biat almak istiyordu.

Bunun önündeki en büyük engel olarak Hasan b. Ali ve Sa'd b. Ebi Vakkas'ı görüyordu. İşte bu nedenle her ikisini de gizlice zehirledi." Açıktır ki bu gibi büyük facialar, uykuya dalmış ve uyuşturulmuş insanların vücuduna inen bir kırbaç gibi onların şuur ve idraklerini uyandırıyor, acı hislerini canlandırıyordu... Bütün İslâm diyarında bu büyük olayın haberi ağızdan ağıza dolaşıp durdu; her bir köşede, halk kaynıyordu; bu dalgalanma bir ayaklanmanın ayak sesleriydi.

Kopan her uğultu hükümet düzenini bir inkılâpla tehdit ediyordu. Allah Tealâ buyuruyor ki: "Zulmedenler yakında nasıl bir sona uğrayacaklarını bilecekler." Sıbt b. Cevzî kendi rivayet zinciriyle İbn-i Sa'd'dan, o da Vakıdî'den şöyle rivayet eder: "Hasan b. Ali, ölüm döşeğindeyken, beni babam Resul-i Ekrem'in yanına defnedin, dedi.

Fakat Emevîler, Mervan b. Hakem ve -Medine valisi- Said b. As buna engel oldular! İbn-i Sa'd diyor ki: Muhaliflerden biri olan Aişe, 'Hiç kimse Resulullah'ın yanına defnedilmemelidir.' dedi." Ebu'l-Ferec-i Emevî el-İsfahanî şöyle rivayet etmiştir: "Hasan b. Ali'yi toprağa vermek istediklerinde, o kadın bir katıra bindi.

Ümeyyeoğulları ile Mervanoğulları'nı ve oradaki yaverleri ve ordularından bulunan herkesi yardıma getirdi. Bu yüzdendir ki konuşmacının biri; 'Bir gün katırın üzerinde ve bir gün de devenin...' dedi." Mes'udî de Aişe'nin kül renginde bir katıra binişini ve Resulullah'ın Ehlibeyti'ne karşı Emevîlere ikinci kez komutanlık edişini kaydetmiştir ve demiştir ki: "Muhammed b. Ebu Bekir'in oğlu Kasım, Aişe'nin yanına giderek dedi ki: 'Halacığım! Biz henüz 'kızıl deve' olayından kurtulmamışken, şimdi de 'kül rengi katır' olayını mı buna eklemek istiyorsun?!'

Bu söz üzerine Aişe geri döndü."[8] Hüseyin b. Ali'nin etrafında toplanan kalabalık bir halk kitlesi vardı. Dediler ki: "Bizi Mervanoğulları'yla baş başa bırak, vallahi onlar bizim karşımızda çok güçsüz ve zayıftırlar." Bunun üzerine İmam Hüseyin şöyle dedi: "Kardeşim onun için bir damla bile kan dökülmemesini vasiyet etmiştir. Eğer bu vasiyet olmasaydı Allah'ın kılıçlarının onlara ne yapacağını görürlerdi.

Onlar bizimle aralarındaki ahdi bozdular ve bizim şartlarımızı ayaklarının altına aldılar." İmam bu sözlerle sulh şartlarına işaret etmekteydi. Hasan b. Ali'yi oradan Bakî mezarlığına götürdüler ve

büyük annesi Fatıma bint-i Esed'in yanı başında toprağa verdiler. el-İsabe kitabında Vakıdî'den ve o da… Sa'lebe'den şöyle naklediliyor: "Hasan b. Ali vefat ettikten sonra Bakî'ye defnedilince ben oradaydım... Öyle bir izdiham vardı ki, Bakî'de iğne atsan yere düşmezdi..."


İKİNCİ BÖLÜM


SİYASÎ KONUM BİATTEN ÖNCE


Kendi dönemindeki ve geçmiş olaylardan ne kadar etkilendiğini dakik olarak söyleyemeyeceğimiz böyle gibi bir konunun açıklığa kavuşması için, Resulullah'ın şahsının Müslümanlar üzerindeki derin etkisini, toplumun yapılanmasındaki güçlü egemenliği, izleyiciler arasında şevk ve hareket oluşturma konusundaki yaratıcılığı göz önünde bulundurarak birazcık geriye dönerek Müslümanların nübüvvet döneminden sonra ilk kez karşı karşıya geldikleri sadr-ı İslâm'ı andıran bazı gelişmeleri incelememiz yeterlidir.

Gözümüzde, kısa bir zamanda geçip gidecek bir tablo canlandırmak için geçmişteki hatıralardan ilham aldığımız bu konuda her hareket ve cereyanın mevzuumuzla ilişkisini veya sadece bu mevzuyla ilgili cereyanları zikretmemiz, geçmişte vuku bulan olayların bahis konumuzdaki etkisini belirginleştirmemiz için yeterlidir.

İslâm tarihinde en büyük olay, Resulullah'ın vefatı ve bütün dünyaya ışık saçan bu semavî nur kaynağının ortadan kalkmış olmasıdır. Bu olayla dünya zifiri bir karanlığa gömüldü, yeryüzü Resul-i Ekrem'in vefatıyla gökten ayrıldı; çünkü vahiy, gökyüzüyle yer arasındaki bir elçi ve bu ikisini birbirine birleştiren bir bağdı... Yerin göğe muhtaç olmaması mümkün müdür?

Yerin rızkı oradan, hayatı, neşesi, nuru ve dini oradan değil midir? Sahi, eğer bu ayrılık ve kopuş son, kesin ve sürekli olsaydı, vahşi dünya için bundan daha kötü, Müslümanlar için bundan daha büyük bir zarar düşünülebilir miydi? Fakat Resulullah (s.a.a), Müslümanların vahyin kesilmesi nedeniyle, doğal olarak geçecekleri ağır imtihan sürecinin ve büyük musibetin daha önce bilincinde olarak müminlere karşı sevgi ve şefkatinin bir göstergesi olarak onlarla gökyüzü arasında daima bir ipin olacağını haber vermiştir.

Vahiy ipi kesildikten sonra sarılmaya lâyık olan başka bir ip var mı ki?... Buyurdu: "Ben sizin aranızda öyle bir şey bıraktım ki, ona sarıldığınız müddetçe asla sapmazsınız: Biri gökten yere sarkan bir ip olan Allah'ın kitabı, diğeri ise Ehlibeyt'im, itretimdir.

Bu ikisi kıyamette benimle görüşünceye kadar birbirinden ayrılmazlar. O hâlde benden sonra bu iki emanetimle ilgili olarak hakkımı nasıl gözeteceğinize bakın."[9]

Önümüzdeki konuya girmeden önce, Resulullah'ın Ehlibeyti'yle ilgili olarak Peygamber'in hakkını nasıl gözettiklerine dair bir hüküm verebilmek için, önce Müslüman toplumun veya toplumun temsilcisi ve önderi olma liyakatine sahip olduklarını iddia edenlerin Peygamber'in Ehlibeyti ve itretine nasıl davrandıklarına bakalım. En azından konumuzu ilgilendirdiği kadarıyla haberdar olalım. Herkesin itreti, onun ailesi ve akrabaları ise bu durumda Hz. Ali, Resulullah'tan sonra onun ailesinin en belirgin kişisidir.

Eğer insanın itreti evlâtları ve torunları ise İmam Hasan da Resulullah'ın evlâtlarının ve zürriyetinin efendisi ve en önde gelenidir. Araplar itret kelimesini, hem aile ve hem de evlâtlar anlamında kullanmışlardır.

Evet, Müslüman toplumunun, Resulullah'ın (s.a.a) vefatından hemen sonra o tarihî ikilik ve parçalanmaya uğraması takdir edilmişti: Bir grubu Resulullah'ın buyruklarını tevil edecek, teviller bataklığında boğulacak, bir grubu da onun sa-rih buyruklarına teslim olup onlardan ayrılmayacaktı.

Resulullah'ın hilâfet makamına adaylık hakkında şimdi burada nakledemeyeceğimiz birçok sarih buyruğu vardır. Biz burada tevil taraftarlarının görüşlerini reddetmek veya ikinci grubun sözlerini ispatlamak istemiyoruz.

Çünkü iki grup arasında ittifak veya ihtilâf konusu olan her şey kendi çapında özel bir durumla ilgili olarak vuku bulmuştur ve bu alanda bizim tartışmamız gerçeği değiştirmeyecektir.

Fakat bir an için tevil ehliyle paralel düşünüyor ve onların peygamberlerinin apaçık buyruklarına muhalefet etmelerine bir mazeret getirerek diyoruz ki: Onlar, Resulullah'ın kendisinden sonra Kur'ân'a ve Ehlibeyti'ne özgü kıldığı, bu ve buna benzer birçok hadiste işaret ettiği vahye niyabet etme hususunu, siyasî bir mesele olarak algıladılar ve Resulullah'a muhalefet etmek istemeksizin bunu her şeyden fazla maslahatla ilgili bir mesele gördüler ve siyasî bir meselede Re-sulullah'ın emrine itaatin gerekliliğinin, dönemin tecrübeli ki-şilerinin uygun görmelerine bağlı olduğunu savundular.

Buna dayalı olarak dönemin deneyimli kişilerinin görüşleri Peygamber'in görüşüne uygun olursa, onun kabul edilmesinin gerektiğini, aksi durumda ölçünün Peygamber'in iradesi değil, deneyimli kişilerin görüşü olduğunu ileri sürdüler.

Böylece, hilâfet Resulullah'ın Ehlibeyti'nden alındı ve böylece bir gün İslâm hilâfeti hakkında Muaviye'nin de diğerleriyle kavga etmesi ve daha yaşlı olması nedeniyle kendisini hükümete daha lâyık görmesine imkân doğdu –ve İlginçtir, Muhammed'in izleyicilerinden birçoğunun da beğenisini kazandı-[10] Amr b. As, Muğiyre b. Şu'be ve Ebu Hüreyre gibi kavmin ileri gelenlerinden bir grup da onun görüşünü onayladı.

Muaviye'nin -İslâm'ın kutsiyet ve temizliğine ihanet anlamına gelen bu iddiası kendi türünde ilk değildir, bunun kökünün daha önceki dönemlerde, daha eski, daha üstün ve daha metodik bir komplo ve desisede aramak gerekir.[11] Bu, uzun süre gizli kalmadı.

Bu sapma ve bu geri dönüşün temeli o gün Medine'de atılmış, Benî Saide Sakifesi olayı bunun üzerine kurulmuş ve Resulullah'ın bu hadiste bahsettiği gökle yer arasındaki ilâhî iple çelişen yeni kökler atılmıştı...

Öyle bir köktü ki bu, sonuna kadar tarihle birlikte olmasını istemişlerdir onun. Ve Pavlos Selâme'nin dediği gibi: "O üstü kapalı yerde birtakım olaylar oldu. Öyle olaylar ki, gizli duyguların canlanmasına ve sapmaların oluşumuna neden oldu.

Temayüller, arzular dalgası her tarafa dağıldı Aynen diken dalları gibi Yeşil, taze, iğneli ve afetlerle dolu." Hilâfetin asıl sahibi, o tevil ehlinin karşısında öyle bir metot izledi ki ancak kendisine lâyıktı ve ancak kendisinin yüce ruhunu göstermekteydi ve yine bu tavrı İslâm'ı korumayı da garanti ediyordu...

Nasıl olmasın ki, Allah'ın kullarıyla ilâhî, semavî ipin arasındaki tek vasıta o değil miydi? Müslümanları düşünmeye sevk etmek ve ümmetin dikkatini hakkının elinden alındığına çekmek için gerekli gördüğü kadar, hilâfet kürsüsünde oturana biat etmeyi erteledi ve sonra da hilâfet düzeninin zorlaması karşısında teslim olarak biat etti.[12] Arkadaşlarından biri; "Bu makama herkesten daha lâyık olduğun hâlde seni bu makamdan nasıl alıkoydular?" diye sorunca buyurdu ki:

"Bu, bir grubun ona hırsla yöneldikleri bir tür tekelciliktir ve bir grup da izzetle ondan vazgeçti, bu konuda hüküm Allah'ındır; dönüş yeri ise kıyamettir. Sen şimdi seni ilgilendirmeyen şeyle uğraşma."[13] Bu sözde, Hz. Ali'nin rahatsızlığını ve kalben öfkeli olduğunu, buna rağmen teslim olup tahammül ettiğini anlatan açık belirtiler var.

Rakipleri onun nurunun ışığını görememişlerdi; gözlerini kin ve düşmanlık perdesi bürümüştü onların; onun ne geçmişini, ne cihadını, ne Resulullah'ın akrabası ve damadı oluşunu, ne Peygamber'in kardeşi oluşunu, ne de bilgi ve ibadetini inkâr etmiyorlardı.

Resul-i Ekrem'in onun hakkındaki -o gün, günümüzden daha kolay ulaşılabilenaçık buyruklarını inkâr etmiyorlardı. Fakat onun bu üstünlük ve imtiyazlarından dolayı ona kin besliyor, -savaş meydanlarında İslâm fidanını dikip bu halk arasından kendisi için kanlı ve kan davası güden düşmanlar oluşturankeskin kılıcın, hakkı konuşup hakkı aramasına düşmanlık güdüyorlardı. Gençliğini onun için bir eksiklik görüyorlardı. Çünkü o gün ömrünün dördüncü on yılının içindeydi.

Yaşlı kişilerin, Resulullah'tan sonra halife olmak için yaş bakımından örneğin yetmiş civarında olmayı şart koşmaları ne kadar da şaşırtıcıdır! Oysa imamet ve ümmete önderlik makamının da peygamberlik gibi bir makam olduğuna, peygamberlikte uygun olan her şeyin imamette de uygun olduğuna, peygamberliğin azameti için uygun olmayan bir şeyin imamet için de uygun olmadığına dikkat etmeleri gerekirdi;

bu durumda sonucu yaşlılık olan içtihadın kesin nasp ve atama karşısında hiçbir değeri olmadığını, siyasî mülâhazaların Allah Tealâ'nın buyrukları ve Resulullah'ın apaçık sözleri karşısında bir değeri olmayacağını görebilirlerdi.

Hz. Ali, Resul-i Ekrem (s.a.a) vefat edince Meryem oğlu İsa'nın göğe yükseldiği yaştaydı. Hayret! Hz. İsa peygamberliğinin son gününde otuz üç yaşında olması doğal bir şeyken Ali'nin, imametinin ilk gününde bu yaşlarda olması doğal olmuyor! Oysa Allah Tealâ'nın cennette kalacaklar için tayin ettiği ve uygun gördüğü bir yaştı bu! Eğer bu yaş insanın hayatının en güzel yaşı olmasaydı, Allah cennetteki seçkin kulları için tayin etmezdi bunu.

Peygamber'le akrabalık ve yakınlığını onun başka bir kusuru sayıyorlar, nübüvvet ve hilâfetin bir ailede toplanmasını beğenmiyorlardı. Oysa bir faziletti bu, o hâlde neden bir fazileti noksanlık ve eksiklik sayıyor ve nasıl yakın akrabalığı hilâfete engel bilirken uzak akrabalığı hilâfet için bir delil ve yabancı rakipler karşısında yegane burhan gösteriyorlardı...

Bütün bunlar cevapsız bırakılmış sorulardır. Onlar hilâfeti Resulullah'ın Ehlibeyti'nden ayırıp en yüce dinî makamları işgal etmeleri için meydanı diğer ailelerin faaliyet ve güç gösterileri yapmaları için açık bırakmayı İslâm'ın yararına ve Müslüman toplumun maslahatına uygun olduğunu sandılar. Oysa bu makam mahiyeti gereği güç gösterisi, zor kullanma ve fetihle tasarruf dairesinden oldukça uzaktı.

Ve kısacası, Resul-i Ekrem'in ısrar ve ihtiyatla ümmeti ve itreti için göz önünde bulundurduğu ve bu nedenle hilâfeti itretine bıraktığı önemli hedef ve gayesini göremediler.

Bundan sonra İslâm aleminde vuku bulan olaylar, uyanık kalplerin, Resul-i Ekrem'in (s.a.a) bu girişiminin doğruluğunu ve bunun aksini iddia edenlerin yanlışlığını kavramalarını sağladı. Çünkü hilâfet düşkünleri arasında onca kanlı tarihî ihtilâflara yol açan, İslâm aleminde onca büyük faciaların meydana gelmesine neden olan ve İslâm'ın ideal durumunun gerçekleşmesi yolunda engel olan temel etken "hilâfetin itretten ayrılması" olayıydı.

Öyle ki, eğer İslâm hilâfeti ilk günden itibaren doğal ve aydınlık yolunda gitseydi -yani eğer Allah'tan başka hiç kimse ona müdahale etmeseydi, beşeri siyasetler ve içtihatları onu bulandırmasaydı- Müslümanlar bu olayları yaşamayacaktı. "Allah ve Resulü bir işe hüküm verdiği zaman, inanmış bir erkek ve kadına o işi kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur.

Her kim Allah ve resulüne karşı gelirse, apaçık bir sapıklığa düşmüş olur." (Ahzâb, 33) Tanınmış Müslüman aileler arasında, nesilden nesle miras kalan bu düşmanlıklar ve kanlı çekişmelerin, hilâfet meydanının ehil olan ve olmayan herkes için açık bırakılmasından başka bir nedeni var mıdır? İslâm tarihinin çeşitli dönem-lerinde Emevîlerle Haşimîler, Zübeyroğulları'yla Ümeyyeoğulları,

Abbasoğulları'yla Ümeyyeoğulları, Alevîlerle Abbasîler... arasında vuku bulan kanlı savaşların çok doğal sonucu bu din bağının çözülmesinden başka bir sonucu olmuş mudur?

Oysa Resul-i Ekrem (s.a.a) bu bağın sağlamlaştırılması için ihtiyatlı ve titiz davranmaktaydı; o bu üzücü olayları önceden görmüş ve önlemeye çalışmıştı. Resulullah'ın Ehlibeyti hakkında işlenen ve her biri –öl dürmek, asmak, esir etmek veya diyar diyar sürgünler şeklinde tâbi tutuldukları bu muameleler- kendi türünde eşsiz faciaların, ilk başta atılan o yanlış adımdan başka bir nedeni var mıdır?

Aynı yanlışlık, Resul-i Ekrem'in (s.a.a) ümmeti ve Ehlibeyti hakkında izlenmesini istediği siyaset ve plânını çiğnemiş, ümmeti ve itreti için öngördüğü maslahatı görmezden gelmişti. Evet, onlar bu ileri görüşlü siyasetin derinliğini anlayamadılar, başka bir siyasetle meşgul oldukları için "nübüvvet ve hilâfetin bir ailede toplanmasından"

hoşlanmadılar. Aslında bu onların açığa vurdukları mazeretiydi, bundan başka açıkça millete gösterebilecek bir mazeret bulamamışlardı çünkü. Fakat onların asıl gerekçeleri neydi acaba?...

Gizlilikleri bilen Allah'tan başka hiç kimse bilmez bunu; ancak büyük ihtimalle İslâm'a davetin kutlu savaşlarının kanlı hatıraları veya hadiste buyurulduğu gibi, "ateşin odunu yiyip bitirdiği gibi dini yiyip bitiren" kıskançlık hissinden başkası değildi.

Gerçekten de riyaset aşkı ve hükümet sevdası, insan için en tehlikeli psikolojik hastalık olup, liderlerin ve liderlik iddiasında bulunanların güçlü karakterleri üzerinde en etkili olanıdır. Nübüvvet ve imamet, ilâhî makamlar oldukları için –bilinen anlamıyla- siyaset çerçevesine girmezler.

Nübüvvet düzeninde veya onun idare ve teşkilat sistemlerinde görülen her türlü siyaset de dinin bir parçası ve ilgi alanı içerisindedir. Bütün bunlarda yegane yetkili merci ise din sahibi ve din önderidir; bu konuda onun sözü ve görüşü en son ve en kesin söz ve görüştür.

Şimdi bu konunun söz konusu bahsimizle yakın ilişkisinin anlaşılması için Hasan b. Ali'nin hilâfetinin başında Muaviye'ye yazmış olduğu ve kendilerine reva görülen zulmü sergileyen kınama amaçlı bir mektuba işaret etmek istiyoruz. Bu mektupta şöyle deniyor:

"...Resul-i Ekrem vefat edince, onun hükümet mirası hakkında Araplar arasında kavga çıktı.

Kureyş, biz onun akrabaları, yakınları ve soyunun koruyucularıyız, onun için onun hükümeti ve gücü konusunda bize düşmanlık etmek size yakışmaz dedi.

Arap, Kureyş'in bu delilini kabul edip onun bu iddiasına teslim oldu, onlara saygı duyarak makamı onlara teslim etti. Bunun üzerine biz de Kureyş'e onların Arab'a söylediklerini söyledik;[14] fakat onlar, Arapların kendilerine davrandığı gibi bize karşı

insaflı davranmadılar. Kureyşliler hükümeti kendilerinin kanıtlama gücü ve Arab'ın insafının yardımıyla ele geçirdiler; fakat sıra bizim kanıtlarımıza ve onların insafına gelince, bizi uzaklaştırdılar ve el ele verip hakkımızda zulüm ve cefayı reva gördüler ve hükümete kendileri oturdular. Evet, onlarla görüşeceğimiz yer Allah'ın huzurudur; bizim yardımcımız ve velimiz O'dur.

"O gün biz, bir grubun gasp edercesine bizim hakkımıza ve ailemizin hükümetine el uzatmalarına bir hayli şaşırmıştık. Fakat onlar fazilet sahibi ve İslâm'da uzun geçmişe sahip kişiler oldukları için münafıklar ve din muhalifleri dini yenilgiye uğratmak için bir vesile, fesat ve bozgunculuk için bir yol bulmasınlar diye onlarla kavga etmekten vazgeçtik."

"Fakat bugün -ey Muaviye!- senin bu makam ve mevkie el uzatmana herkesin şaşırması yerinde olur! Çünkü sen hiçbir açıdan bu makama lâyık değilsin; ne senin bir fazilet ve övülmüş sıfatın var, ne de güzel ve beğenilmiş bir eserin..." "Dahası, düşman gruplarından birinin elinde büyümüş, Resulullah ve Kur'ân'ın en azılı Kureyşli düşmanının oğlusun!... Allah senin yaptıklarını görmektedir.

Yakında O'nun huzuruna çıkacak ve işin akıbetinin kimin lehine olduğunu göreceksin!!"[15] Gördüğünüz gibi, İmam Hasan (a.s), Muaviye'nin gasibane bir şekilde hilâfet makamına el uzatmasından dolayı hayretini ifade ederken, bunu, önceki gasp hareketinin şaşırtıcı oluşunu vurguladıktan sonra zikrediyor. Bu iki olayı da Arapça'da atıf (bağlaç) görevini yapan "fa" harfiyle birbirine bağlıyor. Buradan hareketle bu iki olayın birbiriyle ilişkisi ve -bu iki kardeşle (Hasan ve Hüseyin) ilgili veya anne ve babaları

(Fatıma ve Ali) hakkında ya da Ehlibeyt'in genel haklarıyla ilgili- diğer gerçekler açıklık kazanmaktadır. Biz şimdi -konumuzla doğrudan bağlantılı olması dışında- bu mevzular hakkında başka hiçbir meseleye değinmek istemediğimiz için bu konulara girmiyoruz. Şüphesiz Resulullah'tan (s.a.a) sonra -bu oyunu düzenleyenlerin başında gelen kişinin "felte" (beklenmedik) diye nitelediği bir tezgahtı bu ve daha sonra Muaviye'nin "Hakkı ortadan kaldırmak ve emre itaatsizlik"[16]- diye adlandırdığı- ortaya çıkan şaşkınlığın da etkisiyle kısa bir sürede her şeyi kendi lehine değiştiren o ilginç siyasetin, sihirbazlara yaraşır bir hızla başarılı olması, tasarlayanların bu plânı çok önceden hazırladıklarını gösterdi.

Dolayısıyla bu plândan hareketle, hilâfet iddialarının gerisinde -ister o dönemde ve ister daha sonraları- Ehlibeyt karşısında özel bir cepheleşme ve gruplaşmanın belirtisi olduğunu söyleyebiliriz.

Bu "cephe alma" sonucu Resulullah'ın itreti hilâfet meselesinde yenik düştü ve ondan sonra da, Sakife'de temelleri atılan Ehlibeyt'i iktidardan uzak tutma siyasetinin sonuçları, sonraları vuku bulan önemli olaylarda da kendini gösterdi ve önceden hesaplanmış ve plânlanmış bir şekilde onlara engel olundu.[17] Ne kendisinden sonra veliaht tayin eden birinci halife Ehlibeyt'i öne sürdü, ne de halifenin belirlenmesini altı kişiden üçünün elinde bırakan ikinci halife onlara karşı insaflı davrandı.

Osman'ın evinin kuşatılmasından sonra da eğer halife tayini halkın elinde olmasaydı, İslâm tarihinin hiçbir döneminde Resulullah'ın Ehlibeyti hükümet ve hilâfetten pay alamayacaktı.

Bu cephe almanın diğer bir sonucu da iki dönemlik Haşimî hükümetine karşı -yani İmam Ali'nin beş yıllık hükümeti ve İmam Hasan'ın birkaç aylık hilâfeti- derin ve köklü bir düşmanlık, karşıtlık ve muhalefet düşüncesinin oluşmasıdır. Basra, Sıffin, sonra da Meskin Savaşları'nda bunun birçok örnekleri görüldü. Yine Abdullah b. Ömer,[18] Sa'd b. Ebi Vakkas, Üsame b.

Zeyd, Muhammed b. Mesleme, Kudame b. Maz'un, Abdullah b. Selâm, Hassan b.

Sabit, Ebu Said el-Hudrî, Zeyd b. Sabit, Nu'man b. Beşir gibi kişilerin, tarafsız davranıp İmam Ali ve İmam Hasan'a biat etmeyerek "oturanlar" (tarafsızlar) şeklinde bir tavır sergilemeleri de Ehlibeyt'e karşı takınılan olumsuz tavrın bir göstergesidir. Bu ihtilâf ve zıtlığın çeşitli alanlarda, değişik renk ve şekillerde kendini gösterdiğini görüyoruz; itret önderlerinin ister Medine'de ve ister Kûfe'de karşılaştığı vazifeden kaçan, menfi ve müphem tipler bu cümledendir.

Yoksa Ali'nin (a.s) Kûfe'de minbere çıkıp feryat etmesine ne gerek vardı: "Ey erkek görünümündeki nâmertler! Ey düşünceleri çocukların karışık rüyaları ve zifaf odasında bekleyen gelinler gibi olanlar! Keşke sizleri hiç görmeseydim ve tanımasaydım -ne kadar da üzücü ve pişman edici bir tanışmadır bu tanışma!- Allah canınızı alsın; kalbime ağrı verdiniz, göğsümü öfkeyle doldurdunuz, üzüntü ve keder kadehini yudum yudum boğazıma döktünüz, itaatsizlik ve gevşeklikle plânlarımı suya düşürdünüz..."[19] ...Ve Emir'ül-Müminin'in hutbelerinde ve diğer konuşmalarında bu anlamda birçok ifadeyi görmek mümkündür.

Acaba bu olumsuz durum, Ali'nin (a.s) hükümetinin bütün büyük merkezlerinde uğursuz tohumunu serpen ve çeşitli bahanelerle halkı ona yardımcı olmaktan alıkoyan şey, bu Ehlibeyt'e karşıtlık ve muhalefet etmenin bir yansıması değil miydi? Her iki şekliyle -silâhlı savaş ve ona yardımdan sakınmak- bu cephe almanın yanında, bu karşıtlığın oluşmasında etkili olan başka etkenleri de unutmamak gerekir.

Şüphesiz, o dönem hükümetinin ve hicretin birinci asrındaki bütün Haşimî hükümetlerinin apaçık bir nişanesi olan kesin adalet ve dakik eşitliğin de, savaş ve barışta kaçınılması mümkün olmayan mutlak itaat, ihlâs ve samimiyetle bağdaşmayan -en azından halkın bir tabakası arasında- bir nevi sıkıntı ve baskı hissi uyandırmış olması da başka bir etken sayılmaktadır.

Dönemin özel şartları, halkı, mağlup olan ülkelerin hazinelerine musallat eden fütuhat, insanlar için yeni sayılan bambaşka göz alıcı hayat sürmelerin, nur ve aydınlığın aksine hareket etmeyi kaçınılmaz kılan bir tür psikolojik bunalım yaratmış olması da önemli bir etkendi.

Buraya kadar çeyrek asır boyunca üzerinde çalışılan bu cepheleşme ve gruplaşma bunalımının Ali'nin hükümeti döneminde -yani Hasan b. Ali'ye biat edilmeden öncemeydana getirdiği tahribatı özetledik.

İmam Hasan, Hz. Ali'nin bu en büyük ve en olgun çocuğu, onun veliahdi, üzüntü ve sevincinin, iyi ve kötü gününün ortağıydı. Onun acısını hissediyor, onun ıstırabından dolayı ıstırap çekiyordu. Babasını kuşatan dünyayı -kavmi ve akrabaları, genel olarak halkı, düşmanları ve muhaliflerini- çok iyi tanıyor ve onlarla ilişki içerisindeydi.


Dipnotlar

-----------------------------
[6] - Ümm-ü Veled, sahibinden çocuğu olması nedeniyle sahibinin ölmesinden sonra azat olan cariyeye denir.

[7] - Resulullah'a herkesten evlâ olmasının nedeni, onun evlâdı, ciğerparesi ve onun bir parçası olmasıdır; babaya çocuktan, bütüne de cüzden daha yakın ve evlâ kimse olamaz. Resulullah'ın evine evlâ olmasının sebebi ise onun annesi Sıddıka-i Tahire'nin (Fatıma-nın) şer'î mirasçısı olmasıdır. Süleyman'ın Davud'un vârisi olması gibi Fatıma da babasının vârisidir.

Mirasın genel hükümlerinin de bu hususta özel bir nitelik kazanmasını gerektiren bir kanıt yoktur. Tafdil ve afdaliyet sıygasının (daha evlâyım) kullanılması, her birinin kızı Resulullah'ın evinde olduğu için orada defnedilen Ebu Bekir ve Ömer'e işarettir.

Onların bu hareketi, onlara göre zevcenin yerden de miras aldığını göstermektedir. Bu ise İslâm uleması arasında günümüze kadar ihtilâf konusu olmuştur. Evet, Aişe ve Hafsa -Resu-lullah'ın evinden miras alabilirlerdi varsayımına göre- her biri 72 paydan bir pay hakkına sahiptiler; çünkü onlar Peygamber'in 9 eşinden sadece ikisiydi yani, her birinin payı, evin tamamının sekizde

birinin dokuzda biriydi. Bugün Resulullah'ın odasının genişliğinin ne kadar olduğunu bilemiyoruz; ancak oraya 72 mezarın yerleşeceğini kabul etmek zo-rundayız!

Aksi durumda Fatıma-ı Zehra'nın mirasçıları olan Hasan ve Hüseyin'in Ebu Bekir ve Ömer'in oraya defnedilmesine müsaade ettiklerini söylememiz gerekecek... Bunun, bundan başka bir izahı yoktur... Herhalukârda, Zehra oğlu Hasan'ın Resululah'a ve onun evine herkesten daha lâyık ve evlâ olduğunu itiraf etmek gerekir.

[8] - Bu saygılı kınamanın bir benzerini Beyhakî de el-Mehasin-u ve'l-Mesavi kitabının c.1, s.35.de Hasan Basrî'den nakletmiş ve demiştir ki: "Ahnef b. Kays, Cemel Savaşı'nda Aişe'ye, 'Ey Ümm'ül- Müminin!

Acaba bu yol hakkında Resulullah'tan bir şey duydun mu?' diye sordu. Aişe; 'Hayır!' dedi. Bunun üzerine; 'Acaba bu konuda Kur'ân'da bir şey okumuş musun?' dedi. Aişe; 'Kur'ân sizin okuduğunuz gibidir.' dedi. Bu defa; 'Acaba Müslümanlar azınlıkta ve müşrikler çoğunlukta olduğu zaman Resulullah kendi eşlerinden yardım istedi mi hiç?' dedi. Aişe; 'Hayır, asla!' dedi." "Ahnef; 'O hâlde bizim suçumuz ne?!' dedi."

[9] - Kenz'ül-Ümmal'ın birinci cildinin 44. sayfasında da yer alan 874. hadis olan bu hadisi, Tirmizî nakletmiştir. Ehlisünnet'in Sihah, Sünen ve Müstedreklerinde bunun gibi birçok hadis nakledilmiştir.

Bu hadislerin bazısında şöyle geçer:

"Ben sizin aranızda iki halife bırakıyorum; Biri gökten yere sarkan bir ip olan Allah'ın kitabı, diğeri itretim, yani

Ehlibeyt'imdir. Bu ikisi kıyamette benim huzuruma gelinceye kadar birbirinden ayrılmazlar."

(İmam Ahmed ve Taberanî el-Kebir'de)

[10] - Bu konuda bk. Şerh-u Nehc'il-Belâğa, c.4, s.13, Muaviye-nin

İmam Hasan'a (a.s) mektubu.

[11] - Bunun teyidi için bk. Muaviye'nin bu hususla ilgili kendi

sözleri, Tarih-i Mes'ûdî -el-Kâmil, İbn-i Esir haşiyesi- c.6, s.78-79.

Geçmiş şairlerden birçoğu kasidelerini bu konuda

yoğunlaştırmışlardır. Örneğin, Mehyar-i Deylemî kendi kasidesinde

bunu göz ö-nünde bulundurarak diyor ki:

"O iki alçak, Hind'in oğlu ve oğlu (Muaviye ve Yezid)

Her ne kadar yaptıkları iş büyük, günah ve korkunç ise de

Yaptıkları işi ilk yapanlar değillerdi.

Bunları diğerlerinden öğrenmiş ve onları izlemişlerdir."

Yine onun hocası Seyyit Razî de diyor ki:

"İzleyicilerin işi büyük olsa da

Geçmiştekilerin işinden daha çirkin değildi."

Ve yine bu ikisinden daha önce Kumeyt el-Esedî demiştir ki:

"Okçular, kendilerinden başkasının yayından ok

atmaktalar.

Nice sonra gelenler var ki kötülük zeminini öncekiler

hazırlamıştır onun için."

Ve bunun gibi daha nice şiir yazılmıştır.

[12] - Muaviye, Ebu Umame el-Bahilî aracılığıyla Hz. Ali'ye

gönderdiği mektubunda şöyle yazmıştır: "Ona -Ebu Bekir'e- biat

etmekte gevşek davrandın, nihayet serkeş bir erkek deve gibi

zorla ona doğru götürüldün."

[13] - İmam'ın buyruğunda geçen bu meşhur misalin devamının

tercümesi şöyledir: Şimdilik günün konusu olan Muaivye'yle uğraş,

herhalukârda geçen ve bugün düşünülmeyecek ve hakkında bir

şey yapılmayacak şeyle değil. Bu Ehlibeyt sözünde gönül sahipleri

için büyük ve eğitici bir ders var. (A. Hameneî)

[14] - Ehlibeyt tarihine verilen en büyük zararlardan biri, tarihte,

bu tartışma ve konuşmalardan bir izin bile olmayışıdır, biz,

tesadüfen düşmanın kontrol ve sansüründen korunmuş olan

küçük bir bölüme ulaşabildik; bu durum bana yenilikçi şair Hacı

Abdulhüse-yin Ezrî'nin şu beytini hatırlatıyor:

"Kendi zamanında heva ve heveslerin yazdığı şeyleri oku

Ki geçmişte vuku bulan olayları haber versin sana."

[15] - Şerh-u Nehc'il-Belâğa, İbn-i Ebi'l-Hadid, c.4, s.12

[16] - Bu konu Muaviye'nin Muhammed b. Ebibekir'e gönderdiği mektupta açık bir şekilde zikredilmiştir. Muaviye, bu mektupta Ebu Bekir oğlu Muhammed'e şöyle yazmıştır: "Senin baban ve Faruk (Ömer) onu -Ali'yi (a.s)- hakkından alı koyan ve ona muhalefet eden ilk kişidirler.

Bu işte ikisi de aynı yolu izlediler. Sonra onu kendilerine biate çağırdılar. O ise onlara biat etmede gevşek davranınca her taraftan baskı yaparak onun

hakkında büyük bir karara vardılar. Nihayet o da onlara biat etmek zorunda kaldı. Fakat onlar hayatta oldukları müddetçe onu kendi işlerine karıştırmadılar ve kendi sırlarını ona açmadılar." Daha sonra şöyle eklemiştir:

"Eğer bizim bu gidişatımız isabetli ve hak üzereyse, bu yolu seçen ilk kişi senin babandır; biz ise onun yolunun takipçileri ve ortaklarıyız; eğer o bu işe girişmeseydi biz de Ebu Talip oğluna muhalefet etmez ve işi ona bırakırdık, fakat bu işte başı o çekti ve biz de onun peşinden yola düştük..." (İ bn-i Esir'in Tarihinin haşiyesinde Mes'ûdî'nin Tarihi, c.6, s. 78-79)

[17] - Emir'ül-Müminin'in buyruklarında bu konu için birçok şahitler bulabilirsiniz. Bu cümleden: "Vallahi, Resulullah'ın öldüğü günden şimdiye kadar beni sürekli hakkımdan kenara ittiler ve haksız yere onu kendilerine

has kıldılar." Ve: "Allah'ım! Ben Kureyş ve yardımcılarını sana şikâyet ediyorum çünkü onlar benimle akrabalık bağlarını kestiler, makamımı küçük düşürdüler ve benim olan bir şey hakkında hep

birlikte benimle kavga etmeye kalkıştılar..."

[18] - Mes'udî Muruc'uz-Zeheb (İbn-i Esir'in haşiyesi) c.5, s. 178-

179'da şöyle yazıyor:

"Fakat Abdullah b. Ömer ondan sonra Yezid'e ve Abdulmelik'in

temsilcisi olarak Haccac'a biat etti!"

Mes'ûdî'ye göre bu "oturanlar"a (tarafsızlara) "Osmancılar"

de-nilmesi daha uygun olur. Ebu'l-Feda (c.1, s.171) onların Ali'ye

(a.s) biat etmekten sakındıkları için Mutezile (=köşeye çekilmişler)

olarak adlandırılmalarını daha uygun görmüştür. Fakat bence

bunlar ne Osmancı, ne de Mutezilî idiler; bunlar zamanlarının

imamını ta-nımadan ölen kişilerdir.

[19] - Nehc'ül Belâğa'nın 27. hutbesinin bir bölümü.