İMAM HASAN'IN (A.S) BARIŞI
 


Tarihin En Büyük Kansız Devrimi


Eserin Orijinal Adı: Sulh-i İmam Hasan (a.s)


Eserin adı: İmam Hasan'ın (a.s) Barışı


Yazan: Üstad Râzî Âl-i Yâsîn


Çeviri: Cafer Bendiderya, S. Necat Karakuş


Cafer Bayar, Vahdettin İnce, Alican Görel


ALLÂME ŞEREFUDDİN'İN ÖNSÖZÜ



Bismillahirrahmanirrahim


İmam Hasan'ın (a.s) Muaviye'yle imzaladığı barış antlaşması, Resul-i Ekrem'den (s.a.a) sonra bu ümmet tarafından Ehlibeyt İmamlarının (hepsine selâm olsun) içerisine düşürüldükleri en zor olaylardan biridir.

İmam Hasan (a.s) böyle bir antlaşmayı imzalayarak, Allah Tealâ'nın yardımı olmaksızın hiç kimsenin tahammül edemeyeceği sıkıntılara göğüs gerdi. O, bu büyük imtihana sabır ve metanetle tahammül etti ve bu imtihandan alnı dik, muzaffer ve hedefine ulaşmış bir hâlde çıktı. İmam'ın hedefi yüce Allah'ın, Kur'ân-ı Kerim ve Resulullah'ın (s.a) hükmünü uygulamak ve Müslümanların çıkarını gözetmek idi.

İmam bütün söz ve davranışlarında bunu kendine amaç edinmiş ve buna gönül vermişti sadece. İmam Hasan'ı rahatlık ve ferahına düşkünlüğüyle suçlayanlar, diğer yandan heyecana kapılıp duygusal davranarak İmam Hasan'ın da Muaviye'yle savaşmayıp, direniş ve şahadet yolunu seçmemesinden ve tıpkı Aşura günü kardeşi İmam Hüseyin'in yaptığı gibi savaş yöntemini esas almamış olmasından dolayı hayıflanan Şiîlerin, bu düşünceleri kayda değer olmayıp, bu iki kesim de olayların ve objelerin ötesini kavrayacak akletme yeteneğinden yoksun kimselerdir.

İnsanların hâlâ bu barış hakkında yanılgı içinde olmaları, yanlış düşünceler geliştirmeleri şaşırtıcıdır. Bu barışı tüm ayrıntılarıyla inceleyip, özelliğini ve İslâm ümmetinin geleceği üzerindeki etkilerini aklî ve naklî delillere dayalı olarak ortaya koyacak birinin bu güne kadar çıkmamış olması ise daha da şaşırtıcıdır. Birkaç kere kendim böyle bir çalışma yapmaya yeltendim. Fakat Allah Tealâ bu işi her açıdan herkesten daha ehil birinin yapmasını diledi...

İşte bu ehil kişi, kendi alanında son söz sayılacak, hakem konumunda, hak ve batıl sınırlarını belirten bu eserin -İmam Hasan'ın Barışımüellifidir. Değerli yazarının faziletini gösteren bu eserin aydınlık saçan bölümlerinden bir kaçını inceleme fırsatını buldum.

Kitabın titiz bir araştırmanın, dikkatli ve ılımlı bir gözlemin sonucu hazırlandığını, açıklamalarının kesin kanıtlara dayandığını, en ince ayrıntısına kadar her mevzuun incelendiğini, birtakım değerlendirmeler nakledilirken takva duygusunun ve özenli objektifliğin esas alındığını, en çetin tartışmalara girmekten çekinilmediğini,

meselenin büyük bir cesaretle savunulduğunu, konu hakkında bilinmesi gereken tüm detaylara büyük bir vükufiyetle eğilindiğini, akıcı bir üslûbun benimsendiğini, ifadeler arasında bir uyumsuzluğun bulunmadığını, kısaca geçilmesi ve özet bir sunumun esas alınması gereken yerlerde açık ve anlaşılır bir açıklama yönteminin, uzun ve detaylı anlatılması gereken yerlerde de güzel ve sürükleyici ifadelerin kullanıldığını gördüm. Eser, değerli müellifinin tüm fazilet ve üstünlüklerini içerir bir mahiyettedir.

Kitap, disiplinli, güçlü ve üretken bir zihnin ürünüdür. Uyumluluğu ve ifadeler arasındaki bütünlük, aklî ve naklî kanıtlar fışkıran bir memba görüntüsü kazandırıyor. Konular arasındaki uyum her açıdan kendini belli etmektedir. Zengin içerikli, mükemmel bölümleri arasındaki bağlantı olağanüstü bir becerinin ve dirayetin ürünüdür.

Bu da kitaba belli bir düzen, kapsamlı bir ufuk ve derinlik kazandırmıştır. Müellife gelince, okuyucularımız onun seçkin özelliklerini bu kitabın güzelliklerinde bulabilirler. Eğer onu tanımamış olsaydım, kitabın konularından ilham alarak onun çehresini gözümde canlandırabilirdim.

Bu eser yazarını, açık yüzlü, aydın simalı, tatlı sözlü, uyumlu ve uysal yapıya sahip, açık yürekli, yumuşak ahlâklı, üstün zekâya sahip, anlayışlı, geniş ilmî birikimi olan, çehresi güzel, ifadelerinde düşündürücü nüktelere, hoş kinayelere, göz alıcı istiarelere, hikmetli sözlere yer veren, bilgi ürünü sağlam bir mantıkla argümanlarını ortaya koyan, davranışları güzel,

üstün bir ahlâka sahip, fıtratı bozulmamış, Ehlibeyt'in biliminden kaynaklanan dalgalı bir denizi andıran, araştırmacı bilgin, Ehlibeyt'in sırlarına vakıf, karanlıkları aydınlatan, güzeli çirkinden ayıran vb. bu saydığımız bütün meziyetlere ilâveten diğer belirgin sıfatlara ve daha başka özelliklere sahip biri olarak tanıtmaktadır.

Bu kitabın konularını dikkatli bir şekilde gözden geçirip İmam Hasan ve Muaviye'nin durumunu inceleyen birisi, bu ikisinin arasındaki savaşın çok eskilere dayandığını, yeni bir gelişme olmadığını, her birinin kendi cephesinde birbirine ters düşen ve zıt iki ahlâk ve yapının mirasçıları olduğunu; İmam Hasan'ın ahlâkının Kitap ve sünnet veya Hz. Muhammed ve Hz. Ali'nin ahlâkı,

Muaviye'nin ahlâkının ise Emevîlerin veya Ebu Süfyan'la Hind'in ahlâkı olduğunu ve tüm zıtlıklarıyla birbirinin karşısında yer aldıklarını görecektir. Nitekim bu iki ailenin (Haşimî ve Emevî ailelerinin) tarihini, ister erkek olsun, ister kadın her birinin kahramanlarının hayatını tam olarak inceleyen birisi bu hususu tüm varlığıyla hisseder.

Fakat İslâm dini geldiğinde ve Allah Tealâ kulu ve Peygamber'ini o parlak zafer ve fethe ulaştırınca Emevî hanedanının körüklediği kötülük ve fesat ateşi yatıştı; Ebu Süfyan ve yandaşlarının hayat anlayışları ayaklar altına alındı; Furkan-ı Hekim, sırat-ı müstakîm (ilâhî ayetler) ve tüm direnişleri yerle bir eden Muhammed'in keskin kılıcının bereketiyle Resulullah'ın Allah Tealâ tarafından getirdiği gerçeğin üzerine serilen batıl perdesi yere düştü.

İşte bunun üzerine Ebu Süfyan, Ebu Süfyan'ın evlâtları ve dostları teslim olmaktan başka bir çareleri olmadığını gördüler; çünkü ancak bu durumda canlarını koruyabilirlerdi ve direnecek olsalardı kesinlikle öldürülürlerdi. İşte bu nedenle görünüşte iman ettiler; fakat kalpleri Muhammed'e karşı düşmanlıkla doluydu ve ona karşı besledikleri kin ateşiyle yanıp tutuşmaktaydı. Sürekli ona karşı desise ve komplolar üretmekteydiler.

Resulullah onların kendisine karşı derin bir düşmanlık beslediklerini bildiği hâlde, iltifatlı söz ve davranışlarıyla, büyük miktarda malî yardımlarla onların dostluğunu kazanmaya çalışıyor, belki ıslâh olurlar, doğru yolu bulurlar diye sürekli onlara karşı açık ve güler yüzlü davranıyordu... Tıpkı kötülüğünü isteyen diğer insanlara ve münafıklara davrandığı gibi.

Resulullah'ın bu davranışı, onların kendisine karşı düşmanlıklarını gizlemelerine, can korkusu veya zenginlik tamahı yüzünden kin ve düşmanlıklarına dostluk maskesi takmalarına neden oldu. Bu durum, yani kendilerini ustaca kamuflaj etmeleri halkın, Emevîleri doğum yerleri ve küçük vatanları -Mekke'de- bile unutmasına yol açtı.

Emevîler kendilerini kurnazca unutturmuşlardı. Resul-i Ekrem'in (s.a.a) vefatından sonra, savaş ve zafer meydanlarında Emevîlerin sadece Resulullah'ın akrabaları ve sahabeleri kimliğiyle ön plâna çıktıklarını görüyoruz. Nitekim sonraları, Resulullah'ın ailesinden olmayan insanlar onun makamına ve yerine oturma fırsatı bulunca, Muaviye de onların sayesinde İslâm'ın en büyük valilerinden biri olarak belirginleşmeye başladı, söz ve davranışlarında en liyakatli Müslüman emirlerinden birisi olarak ün saldı.

Muaviye, zekâsı ve şeytanî düşünceleriyle "saltanat" yönetimini İslâm'a uygun doğru bir yol olarak insanlara kabul ettirmeyi başardı. Resulullah'ın (s.a.a) buyurduğu gibi: "Allah'ın dinini insanları aldatma kaynağı, Allah'ın kullarını da kulağı halkalı köleler hâline getirdi ve Allah'ın malını kendinin özel malı yaptı..." Kuşkusuz Resulullah'ın (s.a.a) bu işareti, onun peygamberliğini ispatlayan göstergelerden biridir. Muaviye, ikinci ve üçüncü halifenin dönemlerinde Şam'da yirmi yıl görev yaptı.

Bu süre zarfında büyük bir ciddiyetle çalışarak Şam'ı egemenliğinin güçlü bir merkezi hâline getirdi. Yaptığı çalışmalar sayesinde bölge halkını kendi tarafına çekmeyi başardı. Halkı verdiği bağışlarının Allâme kölesi yapmıştı. İşte bu nedenle bütün Şam halkı onun taraftarı ve destekleyicisiydi; böylece İslâm dünyasında göz kamaştırıcı bir konuma gelmişti.

İslâm dünyasının diğer bölgelerinde de Kureyşli yani Resulullah'ın (s.a.a) akrabasıve sahabesi olarak tanındı. Öyle ki bu konuda -Allah'ın kendilerinden ve kendilerinin de Allah'tan razı olduğu- Ebuzer, Ammar ve Mikdad gibi öncü ve parlak geçmişleri olan pek çok sahabeden daha meşhur oldu.
Böylece, Emevîler tekrar güçlendiler ve "Haşimoğulları" adına açıkça Haşimoğulları'nın karşısına dikilip, nihayet o eski komplo ve düşmanlıklarını açığa vurdular; zamanla şeytanî yöntemleriyle halk kitlesini aldatıp umuma ait olan beytülmalden haddi-hesabı olmayan bağışlarda bulunarak Allah Tealâ'nın kendileri gibi hainlere haram kıldığı makam ve mevkileri ele geçirdiler. Bazı gözde kişileri kendi saflarına katmak ve de halifeleri memnun etmek için Müslümanların o bölgede elde ettikleri zaferden yararlanmayı başardılar.

Muaviye'nin şeytanî zekâsı sayesinde Emevîler tekrar canlanınca, haramiler gibi din hükümlerine el uzatarak onda tahrifler meydana getirip dini ortadan kaldırmaya yönelik çalışmalardan geri durmadılar. Böylece insanların hayat kervanını cehalet, lâubalîlik ve inançsızlığa doğru saptırdılar ve asıl amaçlarını, yani maddî kazanç sağlamayı ve sınıfsal imtiyazlarını korumayı ana gaye hâline getirdiler. Halk kitlesi bütün bunlardan habersizdi.

Çünkü "İslâm geçmişi temizler" genel İslâmî kural, Ümeyyeoğulları'nın çirkin geçmişlerinin üzerine kalın bir perde örtüyordu; üstelik Resulullah da onları affetmiş ve onların sevgisini kazanmaya çalışmıştı; ondan sonra da halifeler, bu alçak aileye mensup bazı kimseleri kendilerine yaklaştırmış, Müslümanlara hükmetmelerini sağlamış, valilik makamına getirmişlerdi.

Onlara çok büyük imtiyazlar vermişlerdi. Böylece Emevî çetesi hiçbir sorgulanmaya tâbi tutulmadan ve kimsenin kötülük yapmasına engel olmadan 20 yıl kadar bağımsız bir şekilde başarılı bir egemenlik sürdürebildi. İkinci halife, valileri kontrol etme konusunda oldukça titizlik gösteriyordu ve bu konuda hiçbir şey onu engelleyemezdi:

Bir zamanlar, Kınsirîn valisi Halid b. Velid'in Eş'as'a on bin dirhem verdiğini öğrenince, Halid'in bu hareketine öfkelenerek Bilâl Habeşî'ye, onu kendi sarığıyla bağlayıp başı açık ve yalın ayak bir vaziyette, Hams mescidinde hükümet adamları ve halkın gözleri önünde tek ayak üzerinde durdurup, bu parayı şahsi malından mı, yoksa beytülmalden mi verdiğini sormasını emretti.

Çünkü her hâlükârda eğer kendi malından vermiş olsaydı israf etmiş olurdu ve Allah da israf edenleri sevmezdi ve eğer beytülmalden vermişse de ihanet etmiş olurdu ve Allah ihanet edenlerden nefret ederdi. İkinci halife bu olaydan sonra Halid'i görevden aldı ve ölünceye kadar bir daha ona herhangi bir görev vermedi.

Bir defasında da Ebu Hüreyre'yi çağırarak ona; "Seni Bahreyn'e vali olarak gönderdiğimde ayağında ayakkabı yoktu! Fakat şimdi bin altı yüz dinara at sattığını duydum!" dedi. Ebu Hüreyre; "Sahip olduğum birkaç atım yavruladı; birkaçını da halk hediye etmişti." dedi.

Halife; "Biz senin giderlerini hesapladık ve bunlar fazla çıktı; dolayısıyla tekrar beytülmale dönmesi gerekiyor" dedi. Ebu Hüreyre; "Malımı elimden almaya hakkın yok." dedi. Halife; "Yapacağım! Ve sana kırbacın acısını tattıracağım." şeklinde cevap verdi. Sonra yerinden kalkarak Ebu Hüreyre’yi o kadar kırbaçladı ki vücudu kana boyandı.

Peşinden de; "Şimdi git, paraları getir." dedi. Ebu Hüreyre (onun emrine itaat etmekten başka bir çaresi kalmadığını görünce); "Olsun, Allah'ın katında karşılığını alırız." dedi. Bunun üzerine halife dedi ki: "Bu malları helâl yolla elde etseydin ve de kendi isteğinle verseydin, böyle bir sevap bekleyebilirdin! Desene, Bahreyn'de Allah ve beytülmal için değil, senin için mal topluyorlar!

Annen seni sadece eşek otlatmak için doğurmuştur." Ebu Hüreyre'nin kendisi olayı şöyle anlatıyor: "Ömer, beni Bahreyn valiliğinden azledince bana dedi ki: 'Ey Allah ve Kur'ân'ın düşmanı! Allah'ın malını mı çaldın?!' dedi. Bunun üzerine; 'Ben Allah ve Kur'ân'ın düşmanı değilim; ben senin düşmanlarının düşmanıyım; Allah'ın malını da çalmış değilim.' dedim.

Ömer; 'O hâlde on bin dirhemi nereden getirdin?' dedi. Dedim ki: 'Atlarım yavruladılar; ardı arkası kesilmeyen hediyeler ve sürekli aldığım paylarım da vardı...' Buna rağmen Ömer bütün malıma el koydu." Ömer'le valileri arasında bu gibi olaylar oldukça fazla vuku buluyordu; isteyenler bunları kitaplarda bulabilirler. Ebu Musa Eşarî, Kudame b. Maz'un ve Haris b.

Veheb'i -Benî Leys b. Bekir kabilesindendir- azlederek bütün mallarını ellerinden almıştır.[1] Ömer valilerini işte böyle denetliyor ve onlara karşı asla ılımlı davranmıyordu... Fakat buna rağmen, Muaviye, onun bu tutumuna aykırı davranışlarını apaçık bir şekilde sürdürdü. Böyleyken Ömer'in yakın ve seçkin dostuydu; hiçbir zaman Ömer'den bir tepki görmedi.

Ömer ondan hesap sormadığı gibi, "Ben sana emir ve nehiy yapmam." diyordu; yani her şeyi onun irade ve isteğine bırakmıştı. Bu durum, Muaviye'nin baş kaldırıp azgınlık çıkarmasına neden oldu. Emevî çetesinin komplolarını uygulamak doğrultusundaki kararını hayata geçirme isteğini güçlendirdi. Muaviye'nin şeytanî desisesi, İmam Hasan ve kardeşi İmam Hüseyin'i, İslâm adına İslâm'ı tehdit etme, hakikat namına hakikat nurunu söndürme amacına yönelik korkunç plânı için kullanmaya çalıştı.

Bu iki imamın bu tehlikeyi savmak için önlerinde iki yol vardı; ya direneceklerdi, ya da uzlaşacaklardı. Hasan b. Ali döneminde direnmelerinin din savunucusunun, insanları Allah'a ve doğru yola hidayet eden kılavuzun ortadan kalkmasına neden olacağını anladılar.

Çünkü, o gün Hasan b. Ali, kendisini, Haşimoğulları'nı ve dostlarını tehlikeye atarak onları Muaviye'nin güçlü ve teçhizatlı ordusunun karşısına çıkarsaydı, kardeşi Hüseyin b. Ali'nin Aşura günü yaptığı gibi fedakârlık yapıp canından geçecek olsaydı, kesinlikle savaş, bu cephenin bütün taraftarlarının ölümüyle sonuçlanır ve böylece Emevî cephesi de parlak bir zafere ulaşırdı. Zira bu yenilgiden sonra Muaviye meydanı boş ve rakipsiz görür, canı istediği gibi at koşturup fesat çıkarma imkânı bulurdu.

Sonuçta İmam Hasan'ın da korktuğu başına gelirdi. Bu durumda İmam'ın sergilediği fedakârlığın da kamuoyunda itiraz ve eleştiriden başka bir etkisi olmazdı.[2] İşte bu nedenle İmam Hasan, Muaviye'yi azgınlık ve küstahlığında serbest bırakmayı ve onun eline geçen bu güçle halkın sınavından geçmesini uygun gördü.

Buna rağmen yine de sulh anlaşmasında Muaviye'den kendisinin, dostlarının ve takipçilerinin gidişatında Allah'ın kitabı ve Resulullah'ın sünnetine aykırı davranmaması, Şiîlerle Emevîler arasında eşit davranması, diğerlerinin yararlandığı bütün haklardan Şiîlerin de yararlanması gibi, Muaviye'nin uymayacağını ve aksine davranacağını bildiği birtakım şartlara bağlı kalması hususunda söz aldı.[3]

Bu, İmam Hasan'ın Emevîlerin çirkin çehresini örten maskeyi düşürmek ve Muaviye'nin yüzüne sürdüğü boyayı temizlemek için hazırladığı bir zemindi. İmam Hasan öyle bir girişimde bulundu ki bu hareketiyle, Muaviye ve "Emevî Çetesi"nin diğer önde gelen isim yaptırmış kahramanlarının, cahiliye anlayışıyla, İslâm ruhundan ırak yabancı kalpleriyle ve İslâm lütuf ve muhabbetlerinin Bedir ve Huneyn kinlerinden bir kıl kadar dahi temizleyemediği kin dolu kalpleriyle tanınmalarını sağladı.

Evet; İmam Hasan'ın metodu, gerçekte kaçınılmaz ve özel şartların, yani hakla batılın birbirine karıştığı ve batılın tehlikeli ve büyük bir güce, donanıma kavuştuğu bir ortamda gerçekleşen uzlaşma görünümünde ama aslında müthiş bir devrimdi. İmam Hasan bu metodu uygulayan son kişi olmadığı gibi bu metodu icat eden ilk kişi de değildi. O, bu hareket metodunu atalarından almış ve evlâtlarına miras bırakmıştır.

Çünkü o da Resulullah'ın Ehlibeyt'inin diğer İmamları gibi, ilerleme veya gerileme konusunda risalet kaynağından ilham alıyordu. O, bu hareket metodu aracılığıyla imtihana tâbi tutuldu, bu imtihana sabır ve metanetle teslim oldu ve ondan tertemiz, alnı açık ve büyük bir başarıyla çıktı... Cahiliyenin çirkinlikleri asla ona ulaşamadı, kara ve çirkin elbisesini ona giydiremedi.

O, bu metodu -dedesi Resulullah'tan (s.a.a) kalan siyasî bir hatıra mahiyetindeki- Hudeybiye Anlaşması'ndan[4] öğrenmişti ve onu iyi bir ders olarak uyguladı. Sabat'da İmam Hasan'ın taraftarlarından bazıları onu kınadıkları gibi, Hudeybiye'de de Resulullah'ın bazı yakın ashabı, bu anlaşmadan dolayı onu kınamışlardı...

Fakat İmam (a.s) tıpkı Resulullah (s.a.a) gibi, bu kınamalar karşısında gevşemedi, iradesi sarsılmadı. Ve bu yöntemini, kendisinden sonra da –cennet gençlerinin iki efendisinden sonra gelecek olan dokuz Ehlibeyt imamına hatıra bıraktı. Nitekim onlar da bu örnekten ilham alarak, kötülüklerin gemi azıya aldıkları dönemlerde sükunet ve metanetle rehberlik etmeyi, tedbiri elden bırakmayan hikmetli bir siyaset izlemeyi seçtiler.

Gerçekte bu metot, her zaman, kişinin değil, hakkın galibiyetini esas alan, Resulullah'ın Ehlibeyt'inin, Haşimî siyasetin bir gereğidir. İmam Hasan (a.s) bu barışı imzalamakla Muaviye'nin yolu üzerinde, farkında olmadığı gizli bir düşman yarattı ve onun kendi eliyle kendisini yıkmasına ortam hazırladı. Böylece Emevîlerin çelik kalesine, onların kendi elleriyle açtıkları bir gedikten nüfuz etme imkânını buldu ve sonuçta onların maddî zaferlerini etkisiz ve yararsız kıldı.

Çok geçmeden, İmam Hasan tarafından barış antlaşmasının maddelerine yerleştirilen birinci bomba Muaviye'nin elinde patladı... Irak ordusu Nuhayle'de Muaviye'nin güçleriyle karşılaşınca, Muaviye zafer şarabıyla sarhoş olduğu bir hâlde şöyle bir hutbe okudu: "Ey Irak halkı! Vallahi ben sizinle namaz, oruç, zekât ve hac için savaşmadım;

sizinle savaşım sadece hükümet içindi ve siz istemediğiniz hâlde Allah beni hedefime ulaştırdı! Şimdi bilin ki Hasan b. Ali'ye verdiğim bütün sözler şimdiden benim ayaklarım altındadır!" Biat işi tamamlanınca, tekrar bir hutbe okuyarak Ali'den (a.s) söz edip onun ve İmam Hasan'ın hakkında çirkin sözler söyledi.

Hüseyin b. Ali ona cevap vermek için ayağa kalktıysa da İmam Hasan ona; "Sabret kardeşim!" dedi ve sonra kendi kalkarak şöyle dedi: "Ey Ali'nin ismini anan kişi! Ben Hasan'ım ve babam da Ali'dir. Sen ise Muaviye'sin ve baban da Sahr'dır. Benim annem Fatıma, seninkisi ise Hind'dir. Benim dedem Resulullah ve seninki ise Utbe'dir. Benim büyük annem Hatice ve seninki ise Fetile'dir.

Allah ikimizden de adı ve şanı alçak olana, soyu-sopu düşük olana, geçmişi kötü, sabıkası küfür ve nifakla dolu olana lânet etsin!" Bunun üzerine mescitteki bazı insanlar bir ağızdan "amin" diye bağırdılar.

Ondan sonra da Muaviye'nin yönetim tarzı, sürekli Kitap ve sünnete aykırı işler yapmak ve dinin haram kıldığı şeyleri işlemek şeklinde belirginleşmeye başladı. Onun İslâm'a aykırı hareketlerinden bazısı şöyledir: Salih ve saygın kişileri idam etmek, insanların namusunu hiçe saymak, mallarını müsadere etmek, özgür kişileri zindana atmak, yönetimde ıslâhat ve iyileştirme talep edenleri sürgüne göndermek, Amr b. As, Muğiyre b.

Şu'be, Halid b. Said, Busr b. Ertad, İbn-i Cündeb, İbn-i Simt, Mervan b. Hakem, İbn-i Mercane, İbn-i Ukbe, Ziyad b. Sümeyye gibi hükümet ricallerinin oluşturduğu bozguncu çete unsurlarını desteklemek... Muaviye, Ziyad b.

Sümeyye'nin kendi kardeşi olduğunu söyleyebilmek için, Ziyad'ın öz babası Übeyd'in çocuğu değil de, annesiyle gayrimeşru ilişkiye giren Ebu Süfyan'ın çocuğu olduğunu ilân etmesini sağlamış ve böylece kardeşi olduğunu açıklayarak babasının soyuna katmıştır. Muaviye onu Irak'taki Ehlibeyt Şiîlerine musallat etti ve onun eliyle Irak'ta tavsif edilmez bir mezalim ateşini yaktı.

Gençlerini öldürdü, kadınlarını cariye olarak esir aldı, onları çobansız bir sürü gibi dört bir yana dağıttı, evlerini yaktı, mallarını yağmaladı. Kısacası elinden gelen hiçbir zulüm ve sitemi onlardan esirgemedi.

Muaviye'nin işlediği son suç, hayâ ve haysiyetten yoksun oğlunu Müslümanların sırtına bindirmesi, insanların din ve dünyasıyla oynamakta onu serbest bırakmasıdır. Onun bu alçak ve uğursuz oğlu, Aşura vakıasıyla birlikte Hirre katliamı ve Kâbe'nin taş yağmuruna tutulması gibi cinayetleri de işlemiştir!

Muaviye'nin bu taktiği, iktidardayken işlediği diğer suçlarla tamamen bağdaşmakta ve onların tamamlayıcı ve devamı niteliğindeki bir cinayetti. Onun o başlangıçtaki suçları ile bu son suçu arasındaki diğer suçları, cinayetleri ve çirkin hayasızlıkları o kadar fazla ve yoğundu ki, bu birkaç yıllık iktidar döneminde bunca kötülüğü nasıl işledi ve toplum buna nasıl tahammül etti; hayret vericidir.

Eğer bu işkenceler dünya durdukça, dünyadaki bütün varlıklar arasında bölüştürülseydi yine de takat kesici olur ve dünyayı bir cehenneme dönüştürürdü. Her hâlükârda, önemli olan sonraki olayların İmam Hasan'ın hareket metodunu izah edici ve açıklığa kavuşturucu nitelikte olmasıdır.

İmam Hasan'ın (a.s) önemli hedefi, misyonu dönemin bu tağutlarının yüzündeki maskeyi düşürmek ve dedesi Resulullah'ın risaleti hakkında gördükleri (risaletin etkisiz hâle gelmesi yönündeki niyetlerinin) rüyanın gerçekleşmesini önlemekti...

İşte İmam bu amacına ulaştı ve hırsızların yüzündeki maske düştü, Ümeyyeoğulları'nın ipliği pazara çıktı, rezillikleri her tarafa yayıldı. Bu nimetinden dolayı Allah'a şükürler olsun. İşte bu tedbirin bereketiyle kardeşi Seyyid'üş-Şüheda Hüseyin, hakikatleri aydınlatan ve akıl sahiplerine ibret olan o büyük inkılâbı gerçekleştirebildi.

Bu iki kardeş -Allah'ın selâmı onların üzerine olsun- bir risaletin iki yüzüydüler, her birinin vazife ve işi, kendi yerinde, kendine has özel durum ve şartlar da önem bakımından ve yine fedakârlık ve kendini feda etme açısından eşit ve eş değerdedir. İmam Hasan kendi canını feda etmekten çekinmiyordu ve İmam Hüseyin Allah yolunda ondan daha fedakâr değildi.

O canını sessiz ve suskun bir cihad için bekletti. Vakti gelince de Kerbelâ şahadeti, Hüseyin'in olmadan önce Hasan'ındı. Görüş sahibi kişiler açısından, İmam Hasan'ın suskunluk günü İmam Hüseyin'in Aşura gününden çok daha karışık bir fedakârlık anlamı taşımaktadır...

Çünkü o gün İmam Hasan fedakârlık sahnesinde, mağlup düşerek yerinde oturmuş bir kişinin mazlumane görüntüsü altında güçlü ve dirençli bir kahramanın rolünü ifa etti. İşte bu nedenle Aşura şahadeti birinci derecede Hasan'a ve sonra Hüseyin'e aitti, Hasan onun temelini atmış ve onun için zemin hazırlamıştı.

İmam Hasan'ın kesin zaferi, bilgisi, sabrı ve direnciyle gerçekleri apaçık ortaya çıkarmasına bağlıydı. İşte bu aydınlatma sayesinde İmam Hüseyin o yüce ve ebedî zafere ulaşabildi. Sanki o tertemiz iki cevher bu yolun iki kahramanıydılar.

Sabır ve direnme rolü Hasan'ın, kahramanca kıyam etme rolü de Hüseyin'indi. Tek hedef ve gayeye ulaşmak uğruna mükemmel bir stratejinin ortaya çıkması için bu iki rolün varlığı kaçınılmazdı. Bu iki olaydan, (Sabat ve Aşura olayından) sonra insanlar gelişmelere bakınca, Emevîler grubunda çirkin ve uğursuz cahiliye asabiyetini, ırkçılığını gördüler.

Dünyanın bütün çirkinlikleri ve bütün zalim ırkçılıkları bir araya gelselerdi İslâm'a ve Müslamanlara tehlike oluşturma açısından bundan daha az zararlı olurlardı. İnsanlar, Emevîlerin, İslâm ümmetine dişlerini gösteren vampirler, pençelerini gösteren kurtlar ve akrepler gibi hain davranışlarıyla Peygamber'in (s.a.a) minberine çıktıklarını gördüler. Babadan oğla miras kalan İslâm anlayışı, içlerindeki kötülüğü bir zerre kadar dahi azaltmadığını, Hz.

Muhammed'in ahlâki faziletlerinin, yüreklerindeki alçaklık ve çirkinliği bir zerre kadar bile temizlemediğini, tiksindirici çehreleriyle ümmete musallat olduklarını gördüler.

Aşura günü vahşi bir cellât gibi, İmam Hüseyin'i (a.s) öldürmekle yetinmeyip onun bedenini atların nalları altında çiğneten, bununla da yetinmeyip onun bedenini yakıcı bir çölde, yırtıcı hayvanlara ve vahşi kuşlara terk edip, yarenlerinin ve ehlibeytinin başlarını mızraklara takıp Şam'a kadar götüren... ve yine bununla da kalmayıp vahiy ailesini, yani Resulullah'ın (s.a.a) kızlarını esirler gibi şehir şehir gezdiren şey, Uhud günü Hz.

Hamza'nın ciğerlerini yeme kininin aynısıdır!!! (Muaviye'nin annesi Hind, Uhut'ta şehit düşen Hz. Hamza'nın ciğerini çıkarıp yemişti.) İnsanlar İmam Hasan'ın barış yaptığını gördüler...

Fakat bu barış onu, o uğursuz ve alçak zatın vahşice işlenen zararlarından kurtaramadı ve sonunda Muaviye düşman ve rezil karakterinin gereği olarak onu zehirledi. O dönemde ümmetin özgürlükçü ruhunu uyandırmak ve harekete geçirmek için zeminin hazır olduğunu gören İmam Hüseyin kıyam etti; fakat onun kıyamı da Emevî vahşiliğini önleyemedi ve bu vahşilik en uzak sınırlara kadar ulaştı.

Bu yakıcı ateşin ışığında kamuoyunun tarihin gizli acılarını ve sırlarını açıp şuradan ve buradan sorup soruşturarak, gerçeği arayarak ve tam bir uyanıklıkla Resulullah'ın Ehlibeyti'nden sapmanın nedenlerini bulup gönül gözüyle görmesi, zekâ kulağıyla onun sadr-ı İslâm'daki fısıldayışını duyması ve bu zalim Emevî şeytanının Resulullah'ın Ehlibeyti'nin nurunu söndürmek veya İslâm ümmetinin gözünden saklamak için gizli ve açık faaliyetini tanıması doğal bir durumdur.

Evet, İmam Hasan ve İmam Hüseyin'in bereketiyle ve bu iki kardeşin bilgece tedbiriyle, Emevî düzeni ve taraftarlarının bütün gizli ve saklı yönleri kamuoyunun gözleri önüne serilmiş oldu.

İnsanlar Emevî örgütüyle İslâm arasındaki ilişkinin uzlaşmasız bir düşmanlık olduğunu anladılar. Çünkü eğer Muaviye'nin tek gayesi İslâm'a düşmanlık etmek değil, iktidara gelmek olsaydı, bu durumda Hasan b. Ali'nin kenara çekilmesiyle hedefine ulaşmış olurdu; öyleyse İmam Hasan'ı zehirlemesinin gerekçesi neydi? Ona, dostlarına ve özgür insanlara çeşitli zulümleri reva görmesinin ve onların kökünü kazımaya kalkışmasının sebebi ne olabilirdi?...

Ve eğer Ümeyyeoğulları'nın tek hedefi güç ve saltanat olsaydı, bu hedefin önündeki en büyük engel olan Hüseyin'in bedeni Aşura günü ortadan kaldırılarak Yezid'in arzusuna kavuşması sağlanmış olmasına rağmen neden zulüm ve cinayetler ondan sonra da sürdü, durmak nedir bilmedi?

Ondan sonra da savunmasız halka karşı acımasız, tarihin tanık olduğu en vahşi cinayetler neden işlendi? Bunca katliamın sebebi neydi? Bu muhakemenin mantıklı sonuçlarını ve açıklamasını tarihin değerli hazinelerine aşina olanlara, aydınlık ve bilim kaynaklarından haberdar olanlara... bırakıyoruz. Biz de kendi payımızca, "el-Mecalis'ul-Fahire fî Ma'tem'il-İtret'it-Tahire" adlı kitabımızın ön sözünde o sonuçları bütün delil ve şahitleriyle birlikte kaydettik. İsteyenler bu eserimize başvurabilirler.

Burada ise İmam Hasan'ın barışı ve İmam Hüseyin'in kıyamı arasındaki uyum ve tutarlılığı ve bu iki olayın, Ümeyyeoğulları'nın çirkin ve iğrenç yüzlerindeki maskeyi düşürmek doğrultusundaki paralelliklerini bir kez daha vurgulamakla yetiniyoruz. Daha önce demiştik... bir kez daha diyoruz: Aşura şahadeti birinci derecede İmam Hasan'a, ikinci derecede ise İmam Hüseyin'e aittir...

Derin kavrayış sahibi insaflı kimseler nazarında Aşura gününe göre (Sabat günü) fedakârlık kavramıyla daha yakın ilişkilidir. Bu gerçeği keşfetme ayrıcalığı, efendimiz, önderimiz, ümmetin lideri, Ehlibeyt sırlarını bilen, din temsilcisi ve Müslümanların kılavuzu, Üstad Şeyh Râzî Âl-i Yâsîn'e aittir. Allah makamını, derecesini yüce kılsın.

Çünkü ileri gelen din adamlarından hiçbiri, bu önemli mevzu hakkında, onun bu eşsiz ve nefis kitabı hazırlarken çektiği zahmeti çekmemiştir. Şimdi İslâm ümmetinin ihtiyaç duyduğu bu değerli eseri, İslâm kütüphanesindeki boş yerini doldurmaktadır.

Allah Tealâ, bu ümmet ve imamları ile ilgili olarak çözdüğü düğümler, açığa çıkardığı gizlilikler ve ortaya koyduğu gerçeklerden dolayı onu en güzel mükâfatlarla mükâfatlandırsın ve kendi nezdinde en yüce makamlara çıkarsın... (O'nun nimetiyle nimetlenen peygamberler, sıddıklar, şehitler ve O'nun liyakatli kullarıyla birlikte... Ne güzel arkadaştır onlar!)


Sûr(Cebel Amil)


15 Recep 1372 Hicrî


Abdulhüseyin Şerefuddin el-Musavî el-Amilî


G İ R İ Ş


Değerli okuyucularımızın elindeki bu kitap konuları şüphe kabul etmeyen, duygusallık, taassup ve tarafgirlikten uzak... tarihî gerçeklere dayalı konulardan oluşmaktadır.

Bu kitabın konusu, bizden önceki tarihçilerin gereği gibi sergileyemediği, son kuşak yazarların ise gerekli titizliği gösteremediği İslâm tarihinin karanlıkta bırakılmış ve haksızlığa uğramış kilometre taşlarından biriyle ilgilidir.

Geçmiştekilerin kişisel hedefleri, son kuşak tarihçilerinse gevşeklik ve ihmalkârlığı sonucu aydınlık çehresi belirsiz hâle gelmiş ve tarihin -genellikle kasıtlı olarak- unutulmaya terk edilmiş veya çarpıtılmış diğer dönemlerinin kaderine uğrayan İmam Hasan b. Ali'nin hilâfet dönemidir.

Tarihî gerçekleri çarpıtanlar, İmam Hasan b. Ali'nin (a.s) parlak simasını, yüzeysel düşünen insanların ve -doğulu veya batılı- araştırmaksızın hüküm verenlerin gözünde yetersiz bir kişilik, kadın düşkünü, hilâfeti dünya malına satan bir halife olarak göstermişler; son derece çirkin, haksız, mantıksız ve gerçekten uzak nitelikleri ona yakıştırmışlar.

Kitabın bölümleri, -gerek subjektif ve gerek stratejik konumu itibariyle- İslâm Peygamberi'nin irtihalinden günümüze kadar en önemli dönemler arasında olan bu kısa dönemi, önemli tarihî olaylardan biri gözüyle incelemek amacıyla hazırlanmıştır.

En önemli dönemlerden biri dememizin sebebi, bu dönemdeki hilâfetin, diğer halifelerin dönemlerine göre eşsiz ve örnek bir mahiyette olmasıdır. Ve yine bu dönemde, manevî ve ruhanî yönetimle çıkar amaçlı yönetimler arasındaki farklılık ve ayrışma iyice belirginleşmiş ve Resul-i Ekrem'in; "Otuz yıl sonra, yönetim çok zararlı (ısırıcı, yırtıcı ve zalim) bir padişahın eline geçecektir." Şeklindeki ngörüsü gerçekleşmiştir...

Ve yine bu dönemde, -İslâm tarihinde ilk kez olmak üzere- kabilecilik kinleri alevlenmiştir. Bu eser -bölümlerini düzenlemek için yoğun çaba sarf ettiğimiz, mevcut kaynaklarda çok dağınık, düzensiz ve kopuk bir şekilde kaydedilmiş olan bilgileri belli bir sistem dahilinde irdelediğimiz bu kitap- tarihî gerçekler hakkında okuyucularımıza doğru bir bilgi verip olayları olduğu gibi veya buna yakın bir şekilde algılamalarını sağlayabilirse, misyonunu yerine getirmiş olacaktır.

Ancak bu durumda İmam Hasan b. Ali'nin (a.s) gerçek siması ortaya çıkacaktır: Basiretli, uyanık bir siyasetçi, tedbirli bir halife, Muaviye b. Ebu Süfyan gibi bir adamı -özellikle o ortamdaki bütün hazırlık, uyanıklık ve hilelerine rağmen- aldatan, problemleri çözen zeki bir adam.

Çok sayıdaki evlilikleri halkın gözünde manevî makam ve yüceliğinin göstergesi sayılan; Muaviye'yle yaptığı barış hilâfet ve hükümeti para karşılığında satmak değil, objektif koşulların gereği başvurulmuş taktik bir uzlaşma olantarihin yargısında düşmanlarına karşı keskin bir silâh olan bir kahraman...

Kısacası; ister zafere ulaşsın, ister yenilgiye uğrasın her siyasî adımı ve müspet veya menfi her siyaseti onun insanların haberdar olmadığı, tarihçilerin bilinçli olarak gizlediği azamet ve gücünün bir göstergesidir.

Büyük ve yüce şahsiyetlerin sahip oldukları ilâhî bağış ve faziletleri gizlemenin en çirkin ve en kötü olanı, kötü düşünceli ve kötü üslûplu kişilerin onların tarihini anlatmayı ve kişilikleri hakkında hüküm vermeyi üstlenmeleridir.

Bilgiçlik ve bilinçlilik taslayarak ve hoşgörü iddiasıyla gerekli dikkati göstermeden, asgarî inceleme zahmetine katlanmadan, gerekli araştırmayı yapmadan, kişilerin yücelik ve büyüklüklerini ayağa düşüren yetersiz ve art niyetli girişimlerini kendileri için fazilet ve üstünlük kaynağı, övünç vesilesi saymalarıdır. Bu gibi insanların hareket ve davranışları olsa olsa, onların nefislerinin oldukça zayıflığına delâlet eder.

Eğer objektif, insaflı aydın kişiler Hasan b. Ali dönemine el atsalar, kör kalplerin ve sersem beyinlerin ona haksızlık etmiş olmalarının bir zararı olmaz. Şüphesiz bu imamın

hayatının çeşitli sahneleri, Allah'ın ona bahşettiği lütuflar, derin düşüncesi ve uzak görüşlülüğü ve büyük hedefleri, onu dünyanın ileri gelenleri arasında en seçkin, ebedî

simalardan biri kılacak niteliktedir. Bu satırları yazarken amacımız, sahih ve şüphe götürmeyen bir mantıkla, hiçbir ayıp, kusur ve eleştiriye yer bırakmayacak şekilde imamın azamet ve yüceliğini ortaya çıkarmaktır.

Kısır düşünceli kişilerin İmam Hasan'ın siyasetine, genellikle onun özel şartlarını bilmeden yönelttikleri yüzeysel ve insafsız eleştiriler, İmam Hasan olayının tarihsel bir problem olarak algılanmasına neden olan tek etkendir.

Nitekim, bazılarının grupsal eğilimleri, diğer bazılarının hâkim düzenin siyasetlerine taraftarlık yapmaları ve bazılarının da gerçekleri bilmeyişi tek taraflı görüş belirlemelerde ve alelacele verilen hükümlerde etkili olmuştur.

Bunlar, Hasan b. Ali'ye yenilgiye uğramış bir önder olarak bakmışlar ve gelişmelerin, aslında İmam Hasan'ın hüküm sürdüğü halkın durumunun yansıması olduğunu

anlamak için bu yenilginin -yani bunların yenilgi olarak nitelendirdikleri bu durumun- etken ve nedenlerini incelemeyi unutmuşlardır... Yeni zafer ve fütuhat şarabının verdiği sarhoşluk, bütün zararlı, yıkıcı belirtileriyle İmam Hasan'ın hüküm sürmek istediği kuşağa egemen olmuş ve onları öyle bir bozmuştu ki artık ıslâh olmaları çok zor görünüyordu...

Halkı bozulmuş, orduları hain ve toplumu toplumsal vicdandan yoksun olan bir önderin suçu ne?! Hasan b. Ali'ye; karşı tarafın hâleti ruhiyesini bilen, toplumun eğilim ve amaçlarını ve zamanın gereçlerini tam bir dikkat ve titizlikle inceleyen, bilinçli ve bilgili olarak plânını hazırlayan, bu plânın sonucunu önceden kestirebilen, tedbirli gidişatıyla dinin geleceğini garantiye alan, böyle plânlı ve tedbirli davranmakla aslında düşmanlarının mezarını kazan, girift olayları ustaca çözen ve yıkıcı etkilerini büyük bir maharetle defeden, barış mesajcısı olarak başarıyı garanti eden, yaptığı düzenlemelerden dolayı tarihin önünde alnı açık ve başı dik bir hâlde olayların sisinden sıyrılan...

öldüğü zaman da kendisi için bir damla kan dökülmesine razı olmayan uyanık ve zeki bir siyasetçi gözüyle bakmayı unutmuşlardır. Sahi, şu eleştirmenlik taslayıp ona tepeden bakanlar, insafla bakacak olurlarsa, bundan daha üstün bir yücelik görebilecekler midir?

Kitabımız bu belirgin hususları gerçekçi, dikkatli incelemelerle, mantık esasına dayanan araştırmaların ürünü kanıtlarla ve tarihin kıyısında köşesinde kalmış gerçek şahitlere dayanarak teker teker ispatlamaktadır. Bu hususlar, bu kitabın konularının temelini oluşturmaktadır ve bunların ispatlanmasıyla bütün ayrıntı nitelikli konular apaçık ve kolay bir şekilde anlaşılmaktadır.

* * *

Okuyucularımız, kitabımızın, Hasan b. Ali'nin (a.s) hayatını genel olarak ele alan bir kitap olmadığını, sadece imamın siyasî hayatının bazı bölümlerini ele aldığını göreceklerdir. Bununla beraber kitabımızın konusunun daha mükemmel olması için, başlangıçta, bir bölümü onun hayatının kısaca anlatımına ayırdık.

Ayrıca kitabın akışı içinde gerektikçe, asıl mevzuları arasında, bazen başka mevzulara da girmek zorunda kaldık. Şüphesiz bunun gibi derin ve zor bir konunun, hakkında yeterli kanıt ve dayanak bulunmayan böylesi bir meselenin -özellikle üzerinden 1328 yıl geçtikten sonra- incelendiği göz önünde bulundurulursa, yazarın, konunun kaynaklarına ulaşıp onları belli bir sistem dahilinde analiz etme, belgeler ve bulgular arasında bütünlük sağlama, gereksiz malumat ve anlamsız iddialardan arındırma hususunda gösterdiği titizlik ve ilgi dikkate alınırsa, bu kitabın verdiğinden daha fazlasının şimdiye kadar aydınlığa kavuşturulmadığı ortaya çıkacaktır.


Azlığından ve yetersizliğinden söz ettiğimiz senet ve kaynaktan maksadımız, bu konuyu açıklığa kavuşturmak için yararlanılması mümkün olan genel kaynaklardır.

Ne yazık ki, bu kaynaklar ya tahrif edilmişlerdir veya belli bir sisteme ve mantığa dahil olmaksızın dağınık olarak sunulmuşlardır. Ele aldığımız konu hakkında özel olarak yazılmış, eski ulemanın kitaplarının fihristinde geçen çok sayıdaki kitabın hiçbiri şu anda mevcut değildir ve bize miras kalan birçok başka değerler gibi yok edilmiş, ortadan kaldırılmıştır.

İslâm tarihinin en önemli olaylarının doğru olarak aktarılmamış olmasının ve bu tarihin hassas dönemlerine dair bilgilerin net olmayışının asıl nedeni de budur. İsimleri fihristlerde geçen ve artık izine rastlanmayan bu kitaplardan bazıları şöyledir:

- Sulh'ul-Hasan ve Muaviye, Ahmed b. Muhammed b.Said b. Abdurrahman es-Sebiî el-Hemedanî. (Hicrî 333 yılında ölmüştür.)

- Sulh'ul-Hasan (a.s), Abdurrahman b. Kesir el-Haşimî. (Bu zat Haşimoğulları'nın kölelerindendir, o soydan değildir.)

- Kıyam'ul-Hasan (a.s), İbrahim b. Muhammed b. Said b. Hilal b. Asım b. Sa'd b. Mes'ud es-Sekafî. (Hicrî 283 yılında ölmüştür.)

- Kıyam'ul-Hasan (a.s), Hişam b. Muhammed b. Saib.

- Abdulaziz b. Yahya Celudî el-Basrî'nin İmam Hasan hakkındaki kitabı.

- Ahbar'ul-Hasan (a.s) ve Vefatuhu, Haysem b. Adiyy es-Sa'lebî. (Hicrî 207 yılında vefat etmiştir.)

- Ahbar'ul-Hasan b. Ali (a.s), Ebu İshak İbrahim b. Muhammed el-İsfahanî es-Sekafî.[5]

Özellikle ele aldığımız konuya kaynaklık ve dayanak oluşturan kitapların -tam da ihtiyaç duyulan yerde-, bir olayı, bir hutbeyi, bir bildiriyi veya bir rakamı aktarmada,

genellikle bir olay veya hutbenin tarihini, ordu komutanının ismini, iki veya üç kişi arasında komutanlık sırasını veya savaş meydanında Hasan b. Ali'ye karşı suikast düzenlenmesini veya barış konusunun gündeme gelişini anlatmaları, İmam Hasan'ın ne şekilde şehit edildiğini ya da o savaşta vuku bulan küçük büyük herhangi bir olayın nasıl vuku buluşunu aktarırken, birbiriyle uyuşmayan, çelişkili, tutarsız aktarmalarda bulunmaları son derece şaşırtıcıdır.

Bu kitapların bu şekilde tutarsız ve düzensiz olmasında etkili olan güç, birçok hassas yerde yapacağını yapmış, istediği sonucu elde etmiştir. Tarihî gerçekleri belli bir düzen içinde sunmak , aralarında bütünlük oluşturmak ve tarihî olayların kronolojisini doğru yapmak, bu kitabın hazırlanışının en zor merhalelerinden biri oldu.

Ancak karine ve şahitlerden istifade etmek de amacımıza ulaşmanın en kolay ve en doğal aşamasını oluşturdu. Ne mutlu bize ki, olayları belli bir düzen içinde sunmak için dağınık ve düzensiz rivayetler arasında bolca bulunan kesin şahit ve kanıtlardan başkasına ihtiyaç duymadık! Dolayısıyla mevcut kaynaklar -eksikliklerine rağmen- bir araya geldiklerinde bu kitabımızın tahkikli araştırma kaynaklarını oluşturdular.

Kitabın belli bir düzen içinde sunulmasını, olayların kronolojik aktarımını ve gelişmeler arasındaki bütünlüğü sağlamayı da bu kaynaklara borçluyuz...

Bu ise kıvanç kaynağımız olan en büyük başarımızdır. Tarihî dilim ve sahnelerin felsefesini analiz edip incelerken düşünerek ve aceleye getirmeden, titizlikle hareket edip, her mevzuyla ilgili rivayetlerin hükmüyle aklî hükümden birlikte yararlanmaya özen gösterdik.

Çok daha fazla titizlik göstermemiz, daha derin inceleme yapmamız gereken yerlerde, maksadımızı birçok tarihçinin rivayetlerinden daha gerçekçi ve net olan olayın kahramanlarının sözlerinde aradık.

Bütün bunlardan sonra, elinizdeki bu kitap, bu olayın tarihte karanlık kalan birçok noktasının açığa çıkması amacına yönelik araştırmalara bir başlangıç ve bir ilk olmak üzere sunduğumuz naçiz ve mütevazı bir çalışmadır. "Bu maksada ulaşmış olduysam, bol bol bereketlere kavuşmuşum demektir." Başarı ancak Allah'tandır. Sadece O'na tevekkül ettim ve dönüşüm O'nadır.


Dipnotlar

--------------------------------

[1] - Bunları Zübeyr b. Bekar, el-Muveffekıyyat adlı kitabında ve İbn-i Hacer, el-İsabe adlı eserinin birinci bölümünde Haris b. Veheb'in hayat hikâyesi kapsamında ondan nakletmiştir.

[2] - Çünkü Muaviye ısrarla İmam Hasan'a (a.s) barış önerisinde bulunuyor, Allah için ve halkın lehine her şartı kabul etmeye hazır olduğunu bildiriyor ve ümmetin canını koruması gerektiğini hatırlatıyordu.

Bu öneri açık bir şekilde her iki cepheye bildirildi ve herkesin bundan haberi oldu. Oysa herkes -hem İmam Hasan, hem Muaviye ve hem de her iki ordu- savaşın devam etmesi durumunda Muaviye'nin zafere ulaşacağını biliyordu. Bu durumda

eğer İ-mam Hasan savaşa devam etmeye ısrar edecek olsaydı ve sonra da herkesin bildiği akıbete uğrasaydı, insanlar onu eleştirmek ve onu kınamak hususunda kendilerini haklı görürlerdi.

Ve eğer İmam Hasan o gün savaşa devam etmek için "Muaviye savaş şartlarına uymayacak veya milletin canı ve dini konusunda ona güvenilemez." mazeretine sarılsaydı, hiç kimse bu mazereti kabul etmezdi.

Çünkü Muaviye'nin bütün şartları kabul etmeye hazır olduğu doğrultusundaki bildirisi herkesi yanıltmış idi. O gün Emevîlerin çirkin çehresi, insanların, İmam Hasan'ın görüşünü kabul etmelerine yardımcı olacak veya Muaviye'yi ezecek kadar açık değildi.

Çünkü, dediğimiz gibi, genel olarak Müslümanlar onun Müslümanlık geçmişine bakıyorlardı ve bu hususta Muaviye düzeninin yoğun propagandasının etkisi altında kalmışlardı.

Fakat Seyyid'uş-Şuheda İmam Hüseyin'in döneminde bu aldatma perdesi yırtılmıştı; işte bu nedenle onun kendini feda etmesi, hakikat ve hakikat yanlılarına yardımcı olmak konusunda ebedî bir etki bırakabilirdi... Ve Allah'a şükürler olsun ki bıraktı

da... Daha geniş bilgi için elinizdeki kitabın "Biat Günlerinde Kûfe" bölümüne bakınız.

[3] - Barış anlaşmasının metni, şartları ve Muaviye'nin bu şartlara ne kadar bağlı kaldığı mevzularını bu kitapta okuyacaksınız inşallah.

[4] - Hicretin altısında, Resulullah Kâbe'yi ziyaret etmek niyetiyle bin dört yüz kişiyle birlikte Mekke'ye doğru hareket etti. Kureyş "Hudeybiye" denilen yerde Resulullah'ın yolunu keserek Müslümanların Mekke'ye girmelerine engel oldu.

Resulullah bu mevzuu Kureyş'le konuşmak için Mekke'ye bir elçi gönderdi. Kureyş elçiyi zindana attı; onun öldürüldüğü söylentisi Peygamber'e ulaşınca savaşmaya karar verdi ve Müslümanlardan

fedakârlık yapmaları konusunda biat aldı (bu biata "Rızvan Biati" denir). Kureyş mazeret getirerek Resulullah'ın elçisinin zindana atılmasını aptal kişilere mal etti. Bunun üzerine Kureyşlilerle Peygamber arasında sulh anlaşması yapıldı; bu anlaşmanın bir maddesinde Müslümanların Medine'ye geri dönmeleri şart koşulmuştu.

Resulullah Müslümanlara kurban kesip başlarını tıraş etmelerini emretti (bu iş, ihramın tamamlanması ve hac veya umre amellerinin sona ermesi anlamına geliyor). Müslümanlar bu anlaşmaya çok şaşırdılar ve hatta ilk başta itaat etmediler;

hatta Müslümanlardan biri açıkça sulh konusunda Resulullah'a itiraz etti. Fakat Medine'ye döndükten sonra yavaş yavaş bu anlaşmanın maslahatlarını ve bunun getirdiği büyük sonuçlarını gördüler.

Bu büyük maslahat, İslâm dinini yaymakta Müslümanların serbestliği ve kâfirleri İslâm diniyle tanıştırmak imkânından ibaretti. Demişlerdir ki: "Hudeybiye Anlaşması'ndan iki yıl sonraya kadar Müslüman olanların sayısı, önceki yıllarda Müslüman olanların tümünden fazlaydı." (A. Hameneî)

[5] - Bu kitapların ismi, Fihrist-i İbn-i Nedim, Rical-i Necaşî vs. rical kitaplarında, yazarlarının hayatında kaydedilmiştir. Bu kitapta, İmam Hasan b. Ali'nin sulhu ve şahadeti hakkında yazılan diğer kitapların da bahsi geçmiştir.

-Bu kitaplardan bir iz kalmadığını göz önünde bulundurarak- burada hepsinin ismini kaydetme gereğini duymuyoruz.