2-İMAM HASAN (AS)
 


15) el-Ma'rifetü vet-Tarih, c: 1, s: 538. Her iki "Sageleyn" ve "Safine" hadisi mütevatirdir. Bakınız: Abakat-ül Envar 12. cildin ikinci kısmı - İsfa­han baskısı - .Yıl: 1341.

*) Gadir hadisinin nakledilen yolların çoğunun ehli sünnet kaynak­larından olmasının sebebi imam Ali'nin (a.s.) Küfe mescidi avlusunda başlattığı hareketten kaynaklanmaktadır. İmam bunu yapmasaydı, hadis-çiler, diğer bir çok şeyler gibi bunu da unutacaklardı.

Biz de onun bazı bölümlerini başka bir yerde derledik16.

Ama Muaviye'nin ve diğer Süfyan ve Mervan boyunun başa geçmesiyle ve minberlerde Ali (a.s.) ve evladına açıkça küfretmeleriyle ve hatta Ehli beyt'in gündeme getirilmemesi için Abdullah b. Zübeyr'in Peygamber'e selam göndermemesiyle Ehli beyt'in faziletlerinin Peygamber'in dilinden halkın arasında söylenmesi nasıl beklenilebilir.

Bu siyasetin neticesi sadece Ehli beyt'i unutturmak değil, hatta halkın Ehli beyt'i kabullenmediğini de icat etmek idiyse de halkın onlara karşı duydukları bağlılığı korudukları sonraları belli oldu.

Hz. Ali'nin (a.s.) yadigârı olan bir tek Küfe dolayısıyla orada da kendisine karşı kin duyuluyor ve düşmanlık gösteri­liyordu ve Ali'nin (a.s.) hatırasını canlandırdı ve Hz. Ali'nin (a.s.) evladını üstün gördü ve batınlarında Ehli beyt'in hilafeti­ni beslediler, hatta Hişam b. Abdul Melik, onların Ehli beyt'e itaat etmeyi kendilerine farz bildiklerine tekid etti17 ve hatta diğer kaynaklarda da halkın onların hilafetini kabul etmeğe hazır olduklarına itiraf edilmiştir18.

Daha sonraları Beni Abbas bu fırsattan yararlanarak kendilerini Ehl-i beyt adına cahil hal­ka tahmil ettiler.

Ama hakikat gizli kalmadı ve sadece bir azcık insafı olan had isçiler arasında Ehli beyt'in faziletleri, özellikle de Gadir hadisi korunabildi. Ve biz bugün "el-Gadir" kitabı gibi büyük bir mirasa sahibiz ama olmaması gereken şey gerçekleşti.



16) "Siyasi islam Tarihi" başlangıçtan kırk hicriye kadar, s: 433-434.

17) ibn-i A'sem'in "el-Futuh"u, c: 4, s: 23, Tevvabin'in kıyamı ve Muhtar'ın hareketi de açıkça bunu göstermektedir." Siyasi İslam Tari-hi'nde kırkıncı yıldan yüzüncü hicri yılına kadar bölümünde ayrıntılarıyla bu konuyu ele almışız.

18) Müberred'in "el-Kâmil-u 1il-Edeb"i, c: 1. Bu rivayette Halid b. Ye-zid, Abdul Melik Mervan'ı, Haccac'ın, Abdullah b. Cafer'in kızıyla evlenme­mesi gerektiğini söylüyor. Çünkü halk arasında Beni Haşim hakkında bazı söylentiler yar ve bu evlilik Beni Ümeyye'nin yok olmasına ve Haccac'ın başa geçmesine neden olacak. Abdul Melik de Irak halkının Beni Haşim hakkındaki inancından korkarak Haccac-ı, Abdullah b. Cafer'in kızını boşamaya mecbur ediyor.

İslam toplumunun rotası Ehl-i beyt ve itretin ilim ve amelin­den yararlanmakla eğitilmesi gerekirken başkalarının yanlış ve hatalı bir takım amellerine dayandırıldı, mazlum Ehli beyt ise kendi çalışmalarını şialara yönelik belirli bir düzeyde sür­dürdüler. Fakat ehli sünnet de bazı yerlerde onların sözlerin­den yararlanıyorlardı.

Onca baskı, istibdat ve daraltılan atmosfere rağmen Ehli beyt-i Athar düşünce ve amel sebatını sürdürdü ve şahsiyet­lerinin yüceliği, Kur'an ve itrete dayalı şii mirasının korunma­sına neden oldu. Ebuzer'in feryad ettiği şeyi, şia amelen ger­çekleştirdi ve fıkıh, tefsir, ahlak ve siyasetde yüce imamları­nın yolunu devam ettirdi.

Ehli sünnetin Ehli beyt'i sevdiklerini gösterdiklerini ve bu sözlerini isbat etmek için Ehli beyt'in faziletleri ve hatta oniki imamın yaşantılarını açıklama hakkında kitap yazdıklarına değinmiştik19. Ama bunlar Gadir vak'asının sadece Ali'yi (a.s.) sevmenin isbatı için mi olduğunu ve hiç bir köken ve esasa dayanıp dayanmadığını asla kendilerinden sormuyorlar. Teva­tür olduğu tesbit edilen "Sakaleyn" hadisi sadece sathi olarak Ehl-i beyt'i izlemenin farz olduğunu bildiren ve "Sefine" hadisi onlara itaat etmenin farz olduğunu gösteren en açık bir teşbih değil midir?

İnsanı hayrete düşüren şey Suyuti ve başkalarının "el-Eimmetü İsna Eşer" (İmamlar oniki tanedir) hadisinin redde­dilemez bir hadis olmasına ve âlimlerin ortak kabul ettiklerine rağmen yanlış yere bunu bazı halifelere yorumluyor ve bazen da "dördü gelmiş ve diğerleri de gelecek" gibi vade ve­riyorlar. Bu rivayet şia imamlarından başkası hakkında yo­rumlanabilir mi? İmam Askeri'nin (a.s.) zamanında henüz imam hayattayken Cahiz'in, onbir imamı "âlim, zahid, nasik, suca ve tahir" lakaplarıyia ve kendi görüşünce hilafete layık

19) Tezkiret-ül Havass, el-lthaf, Yenabi'ul-Meveddet ve İbn-i Tu-lun'un yazdığı el-Eimmet-ül İsna Eşer gibi ve "Turasuna" dergisindeki Te-batebai'nin gösterdiği fihristteki diğer kitaplar.

20) Tarih-ul Hulefa, s: 10-12/es-Sevaig-ul Muhrike, s: 8-10 bakınız.


görüp methettiği kimseler şia imamları değil midirler?21 8u imamlar o kadar azametlidirler ki İmam Rıza'yı (a.s.) "Ali b. Musa b. Cafer b. Muhammed b. Ali b. Hüseyn b. Ali b. Ebi Talib" unvanıyla veliahd olarak tanıtmak istediklerinde "Ant ol­sun Allah'a eğer bu isimler sağır ve dilsiz kimselere okunursa Allah'ın izniyle şifa bulurlar" dediler22.

Bu hanedanın ehemmiyetini sadece az bir grup idrak edebiliyordu ama çoğuları da Ehli' beyt'in bu makamından hoşnut değillerdi. Bir rivayette, hadiscilerden olan "Zâide"ye neden Cabir Cu'fi'den, İbn-i Ebi Leyla'dan ve Kelbi'den ha­dis nakletmiyorsun? denildi.

O dedi: Ben Kelbi'nin yanına gi­dip Kur'an okuyordum, bir gün şöyle dediğini duydum: Bir süre hastalanıp ezberlediğim her şeyi unuttum "Âl-i Muham-med'in (s.a.a.)" yanına gittim, ağzının suyundan ağzıma bıra­kınca unuttuğum her şeyi hatırladım. Zaide, "bunu duyunca artık ondan bir şey nakletmedim" diyor23. Zâide'nin Kelbi ile olan düşmanlığının nedeni malumdur. Şehristani de ehl-i sün­net ve cemaattan olmasına rağmen Ehli beyt'in azametinin yüceliğine ve bizzat Kur'an ilminin Ehli beyt'in yanında ol­duğuna inanmaktadır24.

Rasulullah'ın sünnetinin gerçek koruyucularının Ehl-i beyt olduğu bir hakikattir. Ve bu nedenle Peygamber onlara Kur'an'ın yanında yer verip onların birbirinden ayrılmalarının imkansız olduğunu buyurdu. Bu sünneti koruma hususu, şia İmamlarının fikirsel hayatı hakkındaki tarihi araştırmalarımız boyunca titizlik gösterdiğimiz konulardan biridir. Peygambe­rin sünnetini Ehli beyt'in nasıl koruduğunu aydınlığa kavuştur­mak için burada üç örneğe değiniyoruz:


21) Asar-ul Cahiz, s: 235, "imam Rıza'nın hayatından. naklen, s: 147, Cahiz, ehli sünnetin üçüncü asırdaki büyük yazar ve edebiyatçılarm-dandır. '

22) "Uyunu Ahbar-ır Rıza" (Merhum Saduk'un) c: 2, s: 47-145/Meka-til-ut Talibin, s: 375/Menakib-i İbn-i Şehr Aşutj, c: 2, s: 339.

23) Tarih-i Yahya b. Muin, c: 1, s: 281.

24) "Turasuna" dergisinin 12. sayısı. Doktor Azerşeb'in "Şehristani-'nin Tefsiri" hakkındaki makalesine bakınız.

Emir-ul Müminin Ali (a.s.) "din görüş ile değerlendirilecek olursa ayağın altının meshedilmesi, üstünün meshedilmesinden daha evladır; ama, ben Rasulullah'ın ayağın üstünü meshettiğini gördüm" buyurdu25. Bu tutum "görüş ve ra'y" hükü­meti karşısında Rasulullah'ın (s.a.a.) sünnetini korumanın ta kendisidir.

Ebu Musa Aş'ari şöyle diyor:

Ali (a.s.) Camel (savaşı) günü Peygamber'in namazını hatırlatan bir namaz kıldı, oysaki biz onu unutmuş veya bile bile terketmiştik26.

· İmam Seccad (a.s.) ezan söylediğinde "hayye alel felah" cümlesine geldiği zaman -ehli sünnetin terketmiş oldukları- "Hayye ala hayril amel" cümlesini söylüyor ye başkala­rının bu cümleyi atmakla ezanı tahrif ettiklerini bilmeleri için "ilk ezan böyle idi" buyuruyordu27. Rasulullah'ın sünnet ve tutumuna dayalı bu gibi tavırların benzerleri Ehli beyt'in arasında pek fazladır.

Şianın, ehli beyti bu kadar sembol edinmesi, bir taraftan Peygamberin onca tekidinden ve diğer bir taraftan da Ehlibeyt'in dinin esasını korumadaki siyerin­den dolayıdır. Burada, gerçekçi ve gerçeği arayan bütün ehli sünnete, ehli beyt hakkında daha çok araştırma yapmalarını ve bilhassa fezâilin gerçek anlamında ve onun fikirsel seme­relerinde düşünmelerini tavsiye etmek yerinde olur bizce. Belki de inşaallah böylece hepimiz ehli beyte sarılarak hi­dayet yolunu bulur ve Hakk Teala'nın bize lütuf edeceği tevfik ile sırat-ı müstakimde yürürüz28.

25) İbn-i Ebi Şaybe'nin "Müsennef'i, c: 1, s: 181.

26) Adı geçen eser.

27) Aynı kaynak, c: 1, s: 215.

' 28) Burada iki kitap tanıtılabilir: Biri Muhammed Taki Rahber'in ter­cüme edip İslami Tebliğler Teşkilatının bastığı Dar-ut Tevhidin yayınladığı "Ehli Beyt Mektebinde", diğeri de Merhum Şehabuddin İşraki ve Ayetullah Fazıl Lenkerani'nin yazdıkları "Ehl-ül Beyt veya Parlak Simalar". Bu kitab "İslami Kültür yayım bürosu" tarafından yayınlanmıştır.

Değerli üstadım Allame Seyyit Cafer Murtaza'ya, bu mecmuaya değerli bir önsöz yazdıklarından dolayı çok teşek­kür ediyor ve ehli beytin hayatı hakkındaki bu muhtasar araştırmamı ehli beyti Athar’ın yolunu izleyenlere takdim ediyorum.

Resul Caferiyan




imam hasan(a.s.)


Hz. Hüseyin b. Ali'ye şöyle denildi: "Sende azamet var." Buyurdu: "Hayır, azamet değil izzet var bende. Allah buyu­ruyor ki, izzet Allah'a, Resul'üne ve müminlere münhasırdır." (Rabi'ul-Ebrar, c: 3, s: 177)

Peygamber (s.a.a.)'in Ehl-i beytinden bir diğerinin mazlumiyeti söz konusudur; geniş bir çapta tarihin zulüm ve dik­katsizliğine maruz kalan -insan ve İslam düşmanı Emevi hakimlerin şayia yaymaları ve kendilerini satan ya da aldatılmış alim görünen kimselerin menfaat gütmeleri sonucunda-eşsiz şahsiyeti ve de kısa hükümeti ve şehadeti dönemindeki siyasetinin ana hatları bir ibham çemberinde gizli kalan İmam'ın mazlumiyeti.

Nakledilen bir rivayete göre: İmam Hasan (a.s.) dünya­ya geldiğinde Emir-ul Mü'minin (a.s.) "Harb" adını kendisine vermek isteğinçe peygamberin. "Harb de ne demek, o Hasan'dır"1 itirazıyla karşılaştı.

Ali (a.s.)'ın bu tabiri kullanması, birkaç yönden kendi şahsiyetinin eleştirilmesine neden olmuştur. Meselâ:

O, atılgan ve cesaretli bir asker değildi fakat savaşa karşı gösterdiği ilgi onun zatında var idi ve esasen kaba ve maceracı bir şahsiyete sahip idi (Bu görüş Cahiz'den nakle­dilmiştir).

İmamın gerçekten böyle bir şahsiyete sahip olduğunu tasarlamamız çok safça bir şeydir. Çünkü insanlık tarihine


1) Tabakat-ul Kübra (İbn-i Sâ'd), Hasan b. Ali'nin hayatının tercüme­si, "Turasuna" dergisi, sayı: 11, s: 126.


has bir güzellik veren o hazretin hayret edici şefkat ve insan severliği böyle sinsice, haince vasıflarla bağdaşamaz. O, sa­vaş meydanında kahraman bir asker idi. Ama yenilen düşman karşısında methe layık afv sahibi, perişan dul kadın ve öksüz çocukları besleyen ve dertlerine ortak olan ... biri idi.

Birinin, çelişkin sıfatlara sahip olması ve şahsiyetine has bir vasfın hakim olmaması, yaratılışın hayret edici sırlarındandır. Cahiz ve Cahiz gibileri, Beni Ümeyye'nin kendilerinin gözleri önüne sergilediği görüş açısıyla Emir-ül Müminin (a. s.) gibi birinin şahsiyetini haliyle doğru bir şekilde vasfede-mezlerdi; özellikle de İmamın bu ismi İmam Hüseyn (a.s.)'a bırakması hususunda da ısrar etmiş olduğunu söyleyenler vardır.

İmâm Hasan (a.s.) Hz. Rasulullah (s.a.a.) gibi büyük bir peygamberin Hz. Ali (a.s.) ve Hz. Zehra (a.s.) gibi bir baba ve annenin kucağında eğitildi. Peygamber, ona ve kardeşi Hüseyn'e oğul diye hitap ediyor ve bu hususda, halifelik iddiasında bulunan Beni Ümeyye ve Beni Abbas'ın ileride Ehl-i beyt'in aleyhine başlatacakları tebliğ ortamını2 tamamen yok etmek ve bu profesyonel siyasetçilerin, Emir-ul Müminin (a.s.) ve Hasan (a.s.)'ın peygamber (s.a.a.) ile olan en asîl ve en güçlü ruh ve soy bağlılığını zedeleyememeleri ve ehl-i beytin sevgisini halkın kalbinden çıkaramamaları için çok ısrar ediyor ve açık konuşuyordu.

İmam Hasan'ın (a.s.) ve kardeşi Hüseyn'in (a.s.) mübahalede bulunmaları ve "oğullarımız"3 tabirinin onların hakkın­da söylenmesi, onlar için ebedi bir iftihar olup zatî temizlik­lerini bildirmektedir.

Tathir ayetinin onların (Peygamber, Ali, Fatima, Hasan ve Hüseyn aleyhim-us selam) hakkında inmesi bu konuyu

2) el-Hayat-us Siyasiyye lil-İmam-il Hasan (Allama Seyyid Cafer Murtaza) s: 27 ve sonrası.

3) Âl-i İmran, 61.


daha çok kuvvetlendiriyor; öyle ki imam da buna işaret ediyordu4.

Enes b. Malik'in de rivayet ettiği gibi sima bakımından Ehl-i beyt'in hiçbiri onun kadar Rasulullah'a (s.a.a.) benze­miyordu5.

Peygamber (s.a.a.), en güzel tabirlerle onu methediyor ve öyle üstün tutuyordu ki, Ehl-i beyt'in düşmanları bile son­raları, Rasulullah (s.a.a.)'in ona nasıl davrandığını hatırladıkla­rında ister istemez kendisine karşı derin bir saygı duyuyor ve . karşısında tevazu eder bir halde duruyorlardı.

Ümeyr b. İshak şöye diyor: Ebu Hüreyre'yi Hasan b. Ali (a.s.) ile karşılaşmış ve şöyle diyorken gördüm:

"Gömleğini kaldır da Rasulullah (s.a.a.)'ın öptüğü yeri ben de öpeyim. İmam gömleğini kaldırdı ve Ebu Hüreyre de o hazretin bedenini öptü."6

Ebu Hüreyre'nin ve benzerlerinin böyle bir davranışı, peygamber (s.a.a.)'in o hazreti övmeleri ve kendisine göster­diği muhabbet karşısında beklenmedik bir şey değildir.

Aynı şekilde peygamber (s.a.a.) onun hakkında şöyle ' buyurdu:

"Eğer akıl, insan şekline girmek isteseydi, muhakkak Ha­san'ın şeklinde görünürdü."7

Rasulullah (s.a.a.)'in bu iki kardeşi üstün tutması, ikram etmesi sırf akrabalık bağından kaynaklanmıyordu. O hazretin halkın gözleri önünde, minber üzerinde ve namaz esnasında (İmam Hasan (a.s.) çocukluk döneminde, peygamber (s.a.a.) namazda secde ederken, O hazretin sırtına biniyor ve kendisi ininceye kadar da peygamber sabrediyor)

4) Tabakat-ul Kubra (ibn-i Sa'd), s: 167/Keşf-ül Ğummet (irbili) c; 1,

s: 538.

5) Tarih-i Ebu Zür'e ed-Dimeşki, c: 2, s: 587.

6) Mesned-i Ahmet, c: 2, s: 427 ve 448/el-Mü'cem-ül Kebir (Tabrani), c: 3, s: 19. Hadis no: 2580/Müstedrek-i Hakim, c: 3, s: 168/Siyer-u A'lam-un Nübela (Zahabî), c: 3.

7) Ferâid-us Simteyn, c: 2, s: 68.


İmam Hasan'a ihtiram göstermesinin, onu okşamasının başka bir ne­deni vardı. Bu neden, peygamber (s.a.a.)'den sonra Hasan Mücteba (a.s.)'ın ve kendi ehl-i beytinin hilafet ve İslam üm­metinin önderliği hususundaki hakkaniyetini tesbit ediyordu.

İmam Hasan, Emir-ül Mümininin (a.s.) şahadetinden sonra minberde konuşurken ve halkı kendisine biat etmeye hareketlendirecek, coşturacak bir etkene de ihtiyaç duyulur­ken "Azd" kabilesinden biri kalkıp bağırarak:

"Rasulullah (s.a.a.)'in Hasan b. Ali'yi yanına oturtup şöyle buyurduğunu duydum: 'Beni seven herkes onu (Hasan'ı) da sevmelidir'. Bunu duyanlar, duymayanlara iletsinler. Eğer Rasulullah (s.a.a.)'in emri olmasaydı bunu kimseye söy­lemezdim" deyip daha sonra oturdu.8

O hazrete edilen biatin nedenlerinden biri, kesinlikle bu hadis idi. Ama daha sonraları, yeri geldiğinde değinilecek ne­denlerden dolayı halk o hazreti himaye etmede za'f gösterdi­ler9.

Emir-ul Müminin (a.s.)'ın İmam Mücteba (a.s.)'a kendi oğlu olarak sevgi göstermesinin yanısıra, Rasulullah (s.a.a.)'in neslinin sürdürülmesi de buna ve kardeşinin hayatına bağlı olduğundan dolayı, savaşlarda kendisi düşmanlar arasında savaşla meşgul olduğu halde bunların canının tehlikeye düşmesine izin vermiyordu10.

8) et-Tarih-ul Kebir (Buhari), c: 3, s: 428/Masned-i Ahmed b. Ham-bel, c: 5, s: 366/Müstedrek-i Hakim, c: 3, s: 173/Tabakat-ı ibn-i Sa'd ("Tu-rasuna" dergisi, sayı: 11, s: 138)

9) Bu hazretin fazaili hakkında pek çok rivayetler mevcuttur ama bu­rada, hülasa olarak geçmek istediğimiz için bundan fazlasına gerek gör­medik. Bu gibi hadisleri görmek isteyenler, hadis derlemesi çağının başlangıcından şimdiye kadar yazılmış olan "Hadis kitaplarına bakarak sa­hih senetli bolca hadis fihristi" bulabilirler.

İmam Hasan'ı n (a.s.) özellikle de hayatını ve sergüzeştini yazan kitaplardan "Tabakat-ul Kubra" ve "TarJh-i Dimaşk"dan çevrilen İmam Hasan'in (a.s.) hayatı sayılabilir. Bu kitaplar, konumuz hakkındaki rivayetleri geniş bir şekilde ve bir çok senetlerle yaz­mıştır.

10) Bakınız: Rabi'ul Ebrar, ç: 3, s: 537.



İMAM'IN CEMEL, SIFFİN VE NAHREVAN SAVAŞLARINA KATILMASI


imamın nakisin savaşındaki etkili rolü, kendisinin toplum da ki siyasi üstünlüğünü sağlayan en önemli sahnelerden biriydi. Emir-ul Müminin (a.s.), nakisinin hakk hükümete karşı ayaklânması hususunda Küfe halkını aydınlatmak ve Emir-ul Müminin (a.s.)'ın ashabına karşı savunmasına faal bir şekilde atılmaya davet etmek için İmam Hasan'ı kendi temsilcisi arak Kûfe'ye gönderdi11.

O hazret önce kan akıtılmasını önlemek bahanesiyle halkın Emir-ül Müminin (a.s.)'ın davetini kabul etmelerine engel olmak isteyen Ebu Musa Aş'ari'yi azledip daha sonra coşturucu, tahrik edici sözleriyle savaşa katılmak için Küfe halkından on bin kişiyi bir araya topladı.

İmam Hasan (a.s.), Sıffîn savaşında da halkı Kasitin'e karşı tahrik etmede göz doldurucu faaliyeti olan askerlerden ! idi. İmam bir defa Küfe askerlerini savaşa ve dayanıklılığa teşvik etmek amacıyla onlara şöyle hitap etti:

"Karşınızda dizilen düşmanlarınızla (Muaviye ve askerleriyle) savaşmada el-ele verin ve asla taviz göstermeyin; çünkü taviz, tembellik kalbin kökünü keser."

imamın Camel ve Sıffîn Osmanlıları karşısındaki bunca çık tutumuna rağmen baba ve oğulu birbirinin karşısına dik­mek ve onlardan her birinin tutumunu bahane ederek diğerinin tutumunu ezmek isteyen garezli tarihçi ve yazarlar, bir defa oğulu azimsiz ve "zelil", başka bir defa da babayı "kan döken ve savaşçıl" tanıtmak için İmamın tutumunu babasının konumuyla farklı göstermeye çalışmışlar. O, babasını Osmanın öldürülmesine katılmakla suçladı diyorlar12.

Oysa ki, imam Hasan'ın (a.s.), babasının emriyle nasıl Osman'a su 'götürdüğüne, kardeşi Hüseyn (a.s.) ve büyük sahabenin ı; Oğullarından bir kaçıyla birlikte Osman'ın koruyucusu ve hal-fen onun evine saldırmasını engelleyici olarak Osman'ın evinin dışında beklediğine

11) (Nasr b. Müzahim' Vak'at-u Sitfin, s: 15. Bu, halkın Hasan b. (*•*•) Rasulullah'ın evladı olarak duyduğu muhabbetten kaynak­lanıyordu,

-ve kendilerinin de yazdığı gibi- hal­kın izdihamını önleyemeyip neticede Osman öldürülünce ba­bası Ali (a.s.) tarafından nasıl kınandığına bütün tarihi kaynak­lar tanıktır.

Bu gibi kimselerin böyle bir sonuca varmak için yarar­landıkları -Emevi cahiliyet kültürünün mahsulü olan- bahane, Muaviye ile barış meselesidir. Bu hususda bir takım yalan sözler uydurarak, bir çok hile ve tahrifata el atarak sözü ge­çen tahlil yorum doğrultusunda onu afet edinmeye ça­lışmışlar.

Biz bu bahsin devamında bu tahmil edilen barışa ve İmamın mazlumuyitene değineceğiz.

Peygamber (s.a.a.)'den rivayet edilen "Hasan bendendir, Hüseynse Ali'den"13 gibi sözlere dayanarak İmam Hasan'a (a.s.) peygamber (s.a.a.)'in yanında, Yezid'in emevi hükümeti karşısında durup ölümsüz Kerbela vak'asını yaratan Hüseyn (a.s.) a ise -beşeriyet tarihinin büyük cinayetkârı Muaviye ile savaşmış olan- Ali (a.s.)'ın yanında yer vermek suretiyle, Peygamber (s.a.v.) ile Ali (a.s.)'ın siyaset hattının birbiriyle muhalif olduğunu göstermeye çalışıyorlar.

Yîne yazıyorlar: İmam Hüseyn (a.s.) kardeşine "Keşke benim kalbim senin, senin dilin de benim olsaydı"1* dedi. Bu cümle ile de, bir başka boyuttan İmam Hasan (a.s.) hakkın­da, saptırıcı bir görüş açısı ortaya konmak istendiğine aziz okuyucumuz dikkat etmelidir.

İmamın tamamen babasının yolunda olduğunu; ama ba­bası da, hükümetinin son yılında Muaviye'nin .Hicaz, Irak ve Yemen topraklarına tecavüz etmesini gördüğü halde onun karşısında hiç bir tepki gösterememeye mecbur olduğu ne­denlerin aynısı imam Hasan'ın da daha kötü koşullar altında hükümetten el çekmesini ve tek başına Medine'ye gitmesini mecbur ediyordu.

12) Ensab-ul Eşraf (Belazeri) Mahmudinin tahkiki, Beyrut basımı, c:2, s: 12

13) Zehâir-ul Ukba, s: 132.

14) Keşf-ül öummet (İrbili), c: 2, s: 243.


Başka bir taraftan da, Emir-ul Müminin (a.s.)'ın muhaliflerinin yanlış tebliğleri, gürültü ve yaygaraları neticesinde mil­li bir çehre kazanan Muaviye'nin hakim-i mutlak olarak iş başına geçip çirkin yüzünden maskenin kaldırılması ve korkunç Emevi şahsiyetini göstermesi için ve Müslümanların da, islamı himaye etmek ve devleti yönetmek taşını göğsüne vuran nasıl korkunç bir düşmanla karşı karşıya olduklarını bü­kmeleri ve Muaviyenin de, İslamın ilerlemesi, İslam devlet ve ümmetinin yapılanması karşısında tehlikeli bir engel olup İslam ve müslümanlar için Bedir ve Uhud gibi üzücü hadiseler ; yaratan Ebu Süfyan gibi biri olduğunun bilinmesi için Muavlye'ye de böyle bir fırsatın verilmesi gerekiyordu.


İMAMET SORUMLULUĞU


Kûfe'nin en kötü şartlar altında varlığını sürdürdüğü bir zamanda Emir-ul Müminin (a.s.) şehid edildi. Kûfeliler Camel savaşında, eskiden beri rekabette bulundukları Basralılara , karşı zafere ulaştılarsa da çok geçmeden, Sıffîn savaşında gösterdikleri şecaat ve yiğitliklere rağmen zafere tam bir adım (kalmışken düşmanın oyununa kapılıp ağır bir şekilde yenildi­ler, hem de çok öncelerden beri Küfe için korkunç bir rakip sayılan Şamlılar karşısinda.

Şimdi Küfe, gerçek İslam ve | onun yürürlüğe sürülmesi için başlarında (cahiliyet sembolü) Muaviye bulunan Şam ordusuyla savaşmaktaydı ama taviz vermelerinden, za'f göstermelerinden dolayı onların varlığını kabullenmekle kalmayıp üstünlüklerine bile boyun eğdiler.

Bu, sadece işin başlangıcı idi; Kûfe'de mevcut olan- bu depresyon ve küçümsenme duygusu, Harici adında yoz-faşmış ve inatçı bir grubun çıkmasına neden olmuştu. Bun­lar, Muaviye tarafından önerilen "Kur'an'ın hakimiyeti"ni Emir-üi Müminin (a.s.)'a kabullendirmeme direndiler ama, yâptıkları işin reaksiyonunu görünce İmamı, haince tenkit, itiraz ve ithamlar yağmuruna tuttular.

Neticede Kûfeliler sahip oldukla­rı silahları kendilerine karşı kullandılar ve böylece Kûfe'nin birlik ve bütünlüğüne başka bir derin darbe de inmiş oldu.

Küfe, içinde olduğu bu şartlar altında işini yürütemez, ol­du. Emir-ul Müminin (a".s.) Kûfelileri Muaviye'yle savaşmaya hazırlamak ve İslamın mukaddes vücudundaki bu kanser urunu kazımak için her ne kadar ısrar ettiyse de, bunlar ken­dilerinden bir rağbet göstermediler; hiç, hatta Irak'ı savun­maya bile katlanmadılar.

Muaviye'nin vali ve komutanları durmadan Irak'a tecavüz ediyor, Kûfeliler ise, buna karşılık hiç bir tepki göstermiyorlardı. Ne İmamın nasihatları ve ne de sert çıkışları onların aklını başlarına getiremedi. Çünkü Kûfelilerin tembellik ve saflıklarının doğurduğu bu ruhsal za'f, onları herhangi bir hareketlenmeden aciz ve felç etmiş bulunuyor­du.

İmam, Küfe'de ve böyle acı şartlar içinde şehid edildi. Bu şehadetin mazlumiyeti toplumda bir dalga coşturmasına rağmen Kûfeliler, ihtilafları ve ne yapacaklarını bilmemeleri neticesinde felakete uğramış, Muaviye ve Şam ordusu da ay­nen bir kâbus gibi Iraklıları öyle bir vahşete düşürmüştü ki Emir-ül Müminin (a.s.)'ın mukaddes cesedi gizlice toprağa gömüldü ve o hazretin defnolunduğu yeri herkesten gizlediler ve nitekim şia imamları Ali (a.s.)'ın mezarını halka gösterdiler.

Bu mazlumiyet dalgası, Kûfeliler arasında güçlü bir tepki yarattı. Irak zayıflatılmış, sarsılmıştı doğru; ama bu tezlikte Şam rejiminin zulmüne boyun eğmiyor ve bu kolaylıkla Şam'a teslim olmayı kendileri için bir leke ve yüz kızartısı ola­rak görüyorlardı; ve bu nedenle aniden toplanıp dikkatleri kendine çeken nisbeten güçlü bir teşekkül ve yapılanma Kü­fe'de meydana geldi.

Şimdi Kûfeliler, biat etmek için Emir-ül Müminin (a.s.)'ın planlarını uygulayacak ve onun siyasetini iz­leyecek bir önder peşindeydiler. Ali (a.s.)'ın oğlundan başka hiç bir kimse bu yolu sürdürmeye layık olmadığından İmam Hasan (a.s.)'a biat ettiler ve sırf Muaviye'yle savaşmak şartıy­la kendisine biat ettiklerine ısrar ettiler.

Fakat İmam onları denemiş olduğundan dolayı -kendi maslahat gördüğüne amel etme- şartıyla hatta bir takım koşullar gereğince Mua­viye ile barış etmeye mecbur olsa bile kimsenin itiraz hakkı olmadığına dair onların biatini kabul etti.

Bu defa da Irak halkı ilk etapta ciddi ve kesin bir karara vardılar ama her zaman olduğu gibi kısa bir süre geçtikten sonra kararlarından dönüp kabullenmekten çekindikleri leke ve yüz kızartısını kolaylıkla kabul ettiler.

(Bazı hususlara değinmeden biraz ileri atıldık) İmama biat etmek, imamın topluma önderlik etmedeki meşhur liya­kat ve kabiliyetine ilaveten, esasen o hazretin imameti ve liyakati hususundaki peygamber (s.a.a.) ve Ali (a.s.)'ın tekitle­rinden kaynaklanmaktaydı. .

Rasulullah (s.a.a.) İmam Hasan (a.s.)'ın ve kardeşinin hakkında şöyle buyurmuşlardı:

"Hasan (a.s.) ve Hüseyn (a.s.) ister imamet görevlerini yerine getirsinler, ister bazı engel veya maslahatlardan dolayı yapmasınlar her ikisi de imamdırlar."15

Emir-ül Müminin (a.s.) de o hazreti kendi halifesi olarak tayin buyurmuştu ve İmam Hasan (a.s.) da Muaviye'ye yaz­dığı bir mektupda şöyle belirtmiştir:

"Emir-ül Müminin (a.s.) dünyadan göçerken, beni ken­dinden sonraki hükümete halife tayin buyurdu."16

Abdullah b. Abbas halkı o hazrete biat etmek için davet etmek istediğinde şöyle dedi:

"Bu şahıs, peygamberinizin evladı ve imamınızın vasiyyi ve halîfesidir; kendisine biat edin."17

O hazrete biat etmek isteyen Kûfe'nin ileri gelenlerinden bir grubu onun, babasının hâlifesi olduğuna dayandılar:

"Sen, babanın halifesi ve vasiyyisin; biz de senin emrin-deyiz."18 ,

Bu yukarıdaki sözler, Hasan Mücteba'nın (a.s.) babası tarafından imametini ve vasiyy oluşunu gösteren delillerinden bir .kaç örnektir sadece.19


15) Keşf-ül Ğummet (İrbili), c: 2, s: 159/İrsad (Şeyh Müfîd), s: 220.

16) Mekatil-ut Talibin (el-İsfâhani), s: 55/Muruc-uz zeheb (Mes'udi), ı, C: 2, s: 432.

17) Mekatil-ut Talibin (el-İsfahani), s: 34/A'lam-ul Vera (Tabersi), s: 208.

18) Bihar-ul Envar (Allame Meclisi) c: 44, s: 43.

19) el-Hayat-us siyasiyye lil-imam-il Hasan (Allame Seyyit Cafer Murtaza), s: 47 ve sonrasına bakınız.


imam, biat edilen günün ertesi, Kasitine karşı koymak için halkı hazırlamaktan ibaret olan asıl hareketini başlattı.


İMAMIN KESİN KARÂRI; MUAVİYE İLE SAVAŞMAK



Irak Halkının Sarsılmış Tutumu Karşısında

Hakikatta İmamın ve aynı şekilde Irak halkının en önem­li işi Muaviye'nin teklifini tayin etmek ve onun ile savaşmak­tan ibaret idi. O dönemde İslam topraklarının birbirinden ay­rılmaları bir mefhum taşımıyor ve bütün İslam ülkelerinin vahdeti her müslüman fert açısından gerekli ve kafi bir ey­lem olarak görülüyordu.

Irak'ın Şam'dan ayrı olamadığı gibi, Şam da Irak'tan ve aynı şekilde Hicaz ve Mısır birbirinden ayrı olamazdı... Bu yüzden İslam toprakları üzerindeki mut­lak hakimiyet çözümlenmeliydi.

İmam ve şiilerine göre Muaviye dinî açıdan hakimiyet sahnesinden çıkarılması gereken fasit bir unsur idi ve Emir-ul Müminin hükümetin başına geçtiği günden itibaren bunu ken­dine en önemli bir vazife olarak görmüş ve her şeyden çok buna ağırlık vermişti, imam Ali (a.s.), "Muaviye'yle savaşmak" veya "Allah'ın indirdiğini inkâr etmek'ten birini seçmesi gerek­tiğine tasrih etmişti.

Böyle bir tutum haliyle büyük oğlu ve de kendi şiaları için edinilmişti Ve esasen böyle bir görevi ye­rine getirmek, gerekli bir, güce sahip olunduğu ve uygun şart­lar elverdiği taktirde İmâmın üzerine farz olurdu.

Başka bir taraftan da, hilafet hususunda o günün "mak­bul siyasi örfü" gereğince halifeyi tayin etmesi gereken muha­cir ve ensar Ali (a.s.)'a oy vermiş idiler ve şimdi ise ensarın çoğunluğu ve hayatta olan bir grup muhacir Kûfe'de İmam Hasan (a.s.)'a biat etmiş bulunuyorlardı. Bu yüzden Muaviye amelen asi sayılıyordu ve o dönemin makbul kaide ve kural­ları açısından tutunacak hiçbir dayanağa sahip olmadığından dolayı onun teklifi de belirlenmeliydi.

Buna ilaveten, Irak halkı Muaviye'nin hilafet makamını ele geçirmeyi tasarladığına ve o günün mevcut durumu onun için elverişli olmadığından kesinlikle bu hususda bâzı girişimlerde bulunacağına da emin idiler. Böyle bir durumu düşün­mek "Irak" halkına çok ağır geliyordu ve dolayısıyla Şamlıların Kûfelilere karşı zafere ulaşması Kûfelilerin yenilgisi, hatta Şamlıların Kûfelilerden intikam alması sayılıyordu.

Bu gibi sorunlar, İmam Hasan (a.s.)'ın hükümetinin

başlangıcından beri bizzat biat edenlerin bir kısmının Harici-

lerden oluşu, bunların savaşa çok ısrar etmeleri ve savaş ile hükümet arasında kopmayan bir bağlılığa inanmaları, savaş meselesiyle bağlantılı olmasına neden oldu.

Ama maalesef ki, her şeyin istenen bir şekilde ilerleme­sine rağmen toplum, batınî, fikrî ve .sosyal boyutlardaki saptı­rıcı eğilim ve inançların yanısıra özel bir yorgunluktan bitkin ve perişan idi; bu nedenle de savaş için kesin bir karar verelmiyordu. Bu zahir ve batın, birbirleri karşısında o denli hare­ket ediyordu ki İmam Hasan'a edilen biat hızıyla -hatta daha hızlı bir şekilde ve daha geniş bir çapta- Muaviye'ye de biat edildi.

İşin başlangıcından itibaren İmam Hasan (a.s.), Mua­viye'nin mahiyetini tanımasına rağmen kendi dinî tutumu doğ­rultusunda, önce Muaviye'nin tecavüz etmekten el çekmesini ve kendi kanunî hükümetine uymasını ondan istedi.

İmam bu mektupda peygamberi Ekrem (s.a.v.)'in-vefa-tından sonra çıkan imamet hususunda ümmetin ihtilafına değinerek kendisinin ve şialarının önceki hükümetleri res­miyete tanımadıklarını ve bu makamın sadece Rasulullah (s.a.a.)'in Ehli Beyt'ine mahsus bir hak olduğunu hatırlattı ve ehli beytin o dönemdeki bir takım maslahatlar gereğince sü­kut etmelerine ve Muaviye'nin onların kesin hakkına tecavüz etmesine dayanıp, bu tecavüz hakkındaki şaşkınlığını ortaya koyduktan sonra onun biat etmesini istedi Biat ve itaat etme­diği taktirde elinde olan bütün imkanlarıyla onunla sa­vaşacağına dair Muaviye'yi tehdit etti. *

Muaviye İmam Hasan (a.s.)'ın mektubunun cevabında cahiliyet düşüncelerini dikkate alarak ye yaşının büyüklüğüne dayanmakla-bunu, siyasi konularda İmam Hasan (a.s.)'dan daha aydın görüşlü olmasına bahane ederek İmamı, ken­dine biat etmeye davet etti ve mektubunun sonuna da şunla­rı ekledi:

"Benimle senin meselen, aynen peygamberin vefatından sonra Ebu Bekir ile senin babanın meselesi gibidir."20

Böyle köklü bir ihtilafın bu yolla çözümlenemeyeceği ta­bii idi. Bu işin kaderini tayin etmek için ancak savaş meyda­nında amansız bir çatışma gerekliydi, bu yüzden İmam Ha­san (a.s.) çelik yapılı bir iradeyle Kasitin ile savaşmak için or­du hazırlamaya koyuldu. Bu arada Muaviye de şehirlerdeki valilerine mektuplar yazarak, Irak'ın karışıklığından yararlan­makla Kûfe'ye saldırıp onu fethederek imam Hasan (a.s.)'ın hükümetini devirmek için kendisine ordu göndermelerini iste­di.21 Muaviye bütün İslam topraklarında kök salan düzenli ve geniş çaplı bir casusluk örgütüne sahip olduğundan kesinlik­le Irak'ın durumu hakkında detaylı ve doğru haberler elde ediyordu.


IRAK'IN KASİTİN İLE SAVAŞMADAKİ GEVŞEKLİĞİ


Başlangıçta ve Hz. Ali (a.s.)'ın şehid edildiği günlerin kargaşalığında Kûfeliler, Şam ordusunun saldırısı korkusuyla imam Mücteba (a.s.)'a biat ettiyseler de amelen Emir-ül Mü­minin (a.s.)'a davrandıkları ve Muaviye'nin saldırılarına karşı koymak için o hazretin ısrar ve uyarıları karşısında acizcesine evlerine tıkanıp yakışır bir tepki göstermedikleri gibi şim­di de İmam Hasan (a.s.) Muaviye'ye karşı hazır olmalarını kendilerinden isteyince kimse olumlu bir cevap vermedi22 ve nitekim Adiy b. Hatem'in kendisi tek başına ordugâha gi­dince "Tayy" kabilesinden ve diğer kabilelerden bir grup da mecburen onun peşine takılıp gittiler.

İmamın onca tebliğinden ve peşpeşe konuşmalarından sonra ve o hazretin "Nuhayie"ye giderek Kûfelilerin gevşek-

görüp Kûfe'ye döndükten sonra sadece on iki bin civarında


20) Ensab-ul Eşraf (Bilazeri), c: 2, s: 31, Mahmudi'nin tahkik eniği

21) Makatil-ut Talibin (el-isfahani), s: 38.

22) Makatil-ut Talibin (el-isfahani). s: 39.


bir ordu "Nuhayle"de toplandılar.23

Bazı tarihçiler "Emir-ül Müminin (a.s.)'ın şehadetinden sonra kırk bin kişi Muaviye'yte savaşmak için ona biat ettiler" ünü yazmış olduklarından, başka bir grup da hataya düşüp bunların hepsinin İmam Hasan Müçtebâ (a.s.)'ın ordusunda olduklarını sanmışlar.24

Haddi zatında böyle bir rivayet abartılmış, müsamaha edilmiş ve doğruluğunda da şüphe vardır. Ve bunun isbatında Hz. Ali (a.s.)'ın durmadan Küfe halkını kınaması, yeniden toplanarak Muaviye'nin çıkardığı fitneyi bastırmak için Şam'a saldırmanın gerekliliğine dair ettiği tekid ve ısrar hususundaki meselelerini gözden geçirmemiz ve onların böyle hayatî bir konu hakkındaki önemsemezliklerini, vurdumduymazlıklarını ve o hâzrete uygun bir cevap vermekten kaçınmalarını ve gerekli hazırlığı kendilerinden göstermemelerini görmemiz gereklidir. Ve böyle bir iddianın doğruluğunu farzetsek bile bu, aliyle bu sayılı bir ordunun İmam Mücteba (a.s.)'ın kenarında olmasına delil olamaz, bilhassa tarihçiler, İmam Hasan | (a.s:)'ın on iki bin kişilik bir ordusu olduğunu sahih olarak kaydetmişlerdir.

İmam, Übeydullah b. Abbas'ı komutan ve Kays b. Sa'd Şib. Übade'yi de ona muavin seçip altmış bin kişilik Şam ordu-î'suna doğru gönderdi. Kendisi de yine ordu toplamak için "Medain'de ikâmet etti.

Ordu ile İmam birbirlerinden ayrı olduklarından dolayı Muaviye bir takım şayialar yayarak onları, birbirlerinin kara rından habersiz bıraktı ve böylece onların arasında gerginlik çıkardı. İmamın ordusunda İmamın sulhettiği yayılmıştı. Muaviye bu karışıklıktan yararlanarak İmamın ordu komuta-nından, kendisine katılmasını ve böylece bir milyon dirhem ödül almasını istedi.25


23) Tarih-i yakubi, c: 2, s: 214/Makatil-ut Talibin, s: 40/Tarih-i Di-maşk (İbn-i Asakir) İmam Hasan'ın hayatı, s: 176. Mahmudi basımı.

24) Tarih-i Taberi, c: 6, s: 94/İbn-i Esir, c: 3, s: 61.

25) İrşad (Şeyh Müfid), s: 170/Şerh-u Nehc-l Belağa (İbn-i Ebil Ha-did), c. 16, s: 42.



Kötü bir ruhsal bunalım geçiren, savaşmak için güçlü bir hedef gütmeyen ordu bu şayia ve oyunlara kapılıp Muaviye-nin peşine takıldılar, sadece dört bin kişi Kays b. Sa'd'in yanında kalıp Muaviye'ye karşı direndiler. Muaviye bu defa da onu aldatmaya kalkıştı: fakat Kays, Muaviye'nin bu gibi şayia ye vadelerine kanmayacak kadar, uyanık biriydi.

İmamın ordusunun kaçıp Muaviye'ye eklenmelerinin Medain'de büyük bir etki yaratmasının yanısıra imam Hasan (a.s.)'dan barış isteğinde bulunmak üzere imamın huzuruna gelip red cevabı alan Muaviye'nin elçileri de dönerken İma­mın barışı kabul ettiğini halkın arasında yaydılar.

Bu şayia ve yalan26 halkı bunaltmış ve Muaviye'yi kabul etmek için tama­men hazır bir duruma getirmişti. Bu sırada Muaviye'nin karşısında mukavemet eden yegane güç, Kays b. Sa'd'in ba­rışı kabul etme şayiasının şehirde ağızdan ağıza dolaşması­nın27 kendisi de öldürücü bir darbe gibi Kûfe'nİn ruhsal bu­nalımına inmiş ve en son mukavemet nefesini de ortadan kaldırmıştı.

Böyle bir ortamda ve Irak halkının haince davranışları karşısında imamın hükümetten el çekmekten başka bir çare­si yok idi. Çok az ashabından başka kimse Kasitin ile sa­vaşmaya ısrar etmeyince ve bu savaşa katılmayacağını bildi­rince dolayısıyla O hazret etkili bir girişimde bulunamazdı. Bu yüzden, Muaviye bir kaç defa İmamın barışı kabul etme­sini isteyince İmam da mecburen sulhu kabul etti.

26) Tarih-i Yakubi, c: 2, s 215.

27) el-Bidayetü ven-Nihayet (ibn-i Kesir), c: 2, s: 14.


MUAVİYE'NİN TAHMİLİ BARIŞI VE BUNUN NEDENLERİNİN DEĞERLENDİRİLİŞİ


İmam Ali (a.s.)'ın hükümetinin son dönemlerinde Irak halkının o hazrete karşı gösterdiği muamele, onların uzun b.ir savaş için özellikle de ganimeti olmayan bir savaş için zayıf ve dayanıksız bir ruhiyeye sahip olduklarını gösteriyor ve Emir-ül Müminin (a.s.)'ın düşmanları da bunun hakkında bir­takım saptırıcı şüphe ve yorumlar halka aşılıyorlardı.

Böyle bir tutumun aynısı İmam Hasan'ın hükümeti döneminde de o hazrete karşı tekrarlandı. Kûfeliler, Muaviye ile savaşmak istemediklerini gösterdiler ve kabilelerin birbiri ardınca Mua­viye'ye katılmaları28, İmamın onlara güvenemeyeceğini ve Muaviye'ye karşı düzenli bir girişimde bulunamayacağını tesbit ediyordu.

Bir millet kendinden za'f gösterince, o milletin önderinin herhangi bir hareket başlatamayacağı malumdur. Biz burada bu tahmil edilen barışın, İmam Hasan (a.s.)'ın görüş açısından ne gibi neden ve hedefler taşıdığını nakletmeye çalışıyo­ruz. İmam bir yerde Kûfelilerin babasına karşı davranışlarına ve kendisine biat etmeleri olayına değinerek şöyle buyurdu: Bugün büyüklerinizin, ileri gelenlerinizin Muaviye'ye katılıp ona biat ettiklerini duydum. Bu, benim için yeterlidir.

"Siz Sıffin'de hakemiyet meselesini babama tahmil eden kimselersiniz."29

Başka bir yerde de şöyle buyurdu:

"And olsun Allah'a, eğer Muaviye ile savaşsaydım Irak halkı beni yakalayıp bir esir olarak Muaviye'ye teslim ede­ceklerdi."30

İmam başka tabirlerinde de Irak balkını, güvenilemez bir halk olarak vasfedip babasının Kûfe'den edindiği acı tecrübe­lerine değiniyor.31

İmam Müçteba (a.s.) üzerine düştüğü kadarıyla düşmanla savaşmak için halkı uyandırmaya yönelik geniş çapta tebliğde bulundu ama (bazı tarihçilerin yazdığının tam aksine) onun halk arasındaki etkisi babasının tesirinden daha az idi. Ali (a.s.) nasihatlanyla Küfe halkını savaş için