HZ.ALİ(A.S)
 


Yazan: Profesör Abdulbaki GOLPINARLI (r.a)

Yayına Hazırlayan: Muhammed MUCAHİDİ

Yayınevi: Ensariyan


YAYINAHAZIRLAYANINÖNSÖZU

Bütün hamdlar alemlerin rabbi Allah'a mahsustur. Salat ve selam yaratiklann en hayırlısı Hz. Muhammed'e (s.a.a) ve Allah Teala'nin kendilerinden her türlü kötülüğü giderdiği ve tertemiz kıldığı Ehl-i Beyt'ine olsun.

Elinizdeki bu kitap merhum Profesör Abdulbaki Gölpınarlı'nın 1978 yılında baskıya sunulmuş bir eseri olup aradan uzun bir sure geçmesi dolayısıyla nushalan tükenmişti.

Merhum Gölpınarlı, ömrünü İslam ve Ehl-i Beyt kültürüne hizmete adamış, İslam'ın gerçek akaid ve inançlannı sağlam ve güvenilir kaynaklardan yararlanarak edebi kalemiyle müslümanlara aktarmaya çalışmıştır.

Niyeti Allah kullanna ihlasla hizmet etmek olduğu için Allah'ın lütfu, Resulullah ve Ehl-i Beyt alayhimusselamin teveccühleri neticesinde Türkiye toplumunu Ehl-i Beyt mektebiyle tanıştırmak yolunda eşsiz başarılar elde etmiştir.

Hz. Peygamber'in ilminin kapısı olan ve Peygamber'in, hakkinda "Benim etim senin etin, kanini senin kanındır", "Ali'yi seven beni sever, onu inciten beni incitir" buyurduğu müminlerin emiri,

Allah'ın galip arslani, Resulullah'in (s.a.a) hak vasisi olan Ali aleyhisselamın hayatı hakkinda yazdığı bu eser de Merhum Gölpınarlı'nın değerli eserleri arasındadır.

Toplumsal ilişkilerin kolaylaşması ve baskının basitleşmesi neticesinde tebliğ işleri de kolaylaşmış ve yeni boyutlar kazanmıştır. Ama ne yazik ki, meydana gelen yeni ortamdan dahya çok batıl ehli yararlanmakta ve

6

hakka susamış insanlar bir çıkmazdan diğer çıkmaza doğru götürülmekte ve su adına kalem pınanndan kirli akıntılar insanlara sunulmaktadırlar.

Bu ise kültür alanında çalışan müslümanların mesuliyetini artırmaktadır.

Bizlerin arzusu şudur ki, insanlar Hz. Ali (a.s)'ın şahsiyetini ve onun sözlerinden oluşan Nehc-ül Belağa kitabını ve diğer Ehl-i Beyt İmamlarını hakkıyla tanısınlar.

Sonra bu mektebi diğer mekteplerle mukayese edip doğru olanı seçsinler. Çeşitli mezheplere mensup olan kardeşlerimize de Ehl-i Beyt İmamlannı, Ehl-i Beyt'in düşmanlan olan Emevi, Abbasi ve benzerlerine bağlı muhaddis

ve tarihçilerden değil, Ehl-i Beyt'e hakkıyla bağlı olan yazarlardan öğrenip daha sonra bunları diğer sahabe ve tabiinle karşılaştırmalarını tavsiye ediyoruz.

İşte o zaman Ehl-i Beyt'in yüceliği ve Peygamber'in onlara tanıdığı ayrıcalığın sebebi anlaşılmış olacaktır.

Bizce bu yol, Ehl-i Beyt mektebini tanımak için en kısa ve en verimli yoldur.

Elinizdeki bu kitap da bu nitelikteki bir yazarın güçlü kaleminin mahsulü olduğu için okuyucuların güvenle okuyabilecekleri değerli bir eserdir.

Biz, bu kitabın ihyasını bize nasip ettiği için Allah'a şükür ederken bu eserin basım ve yazımını üstlenen ve özellikle Merhum Gölpınarlı'nın çeşitli eserlerinin ihyasına öncelik vereceğini vaad eden Ensariyan Yayınevinin sahibi sayın Muhammed Taki Ensariyan'a da teşekkür etmek istiyoruz.



KitabınYeniBaskısınınÖzellikleri


1- Bu kitap daha iyi ve gelişmiş şekilde yeniden dizgiye velirdi.

2- Kitapta yeralan ayet ve hadis maallerini belirgin olmasi için siyahyazıylayazıldı.

3- Kitabın aslına sadık kalmarak sadece dizgi ve baski hataları düzeltildi.

4- Okuyucularımızın Merhum GÖLPINARLI'yı daha iyi tanımaları için o Merhum'un biyografisini de ekledik.

5- Bu kitaptaki kısaltmalar şunlardan ibarettir: (s.a.a): Sallallahu aleyhi ve âlihi ve sellem. (a.s): Aleyhisselam.

(a.f): Accelellahu Teala fereceh (Allah zuhurunu yakin eylesin).

(r.a): Rahmetullahi aleyh.

Bu kitaptaki mezkur kaynaklar genelde eski baskilanna göre verildiği için sayfa ve cilt numaraları yeni baskılarda farkh olabilir.

Muhammed MUCAHİDİ 1417 H.K.1996Miladi




AYETULLAH SUBHANİ'NİN ÖNSÖZÜ


İnsanlar iki kisimdir. Bir gurbu kendi zamanlanna aittir.Zira, sadece kendi zamanlannda dalga oluşturmuş,zaman ve şartlar değiştiğinde veya hayatları son bulunca onlardan hiç bir haber ve eser kalmamış veya çok az bir eser kalmıştır; şöyle ki, bir sure sonra onlann isimlerine ancak kitaplarda rastlanabilir.

Ama bir grup insan da vardir ki, kendi zamanlanna değil de, bütün dünyaya aittirler.Dolayısıyla zaman geçtikçe onların şahsiyetleri de bir o kadar parlar. Öyle ki, onlann bilgeliği, siyasetleri, hizmetleri geleçek nesillere örnek olur.

İslam'da Hz.Peygamber'den sonra bütün dünyaya ait olan ilk şahsiyet Hz. Ali'dir. İşte bu yüzden, Hz. Ali'nin (a.s) hakkında yüzlerce kitap, binlerce makale yazılmış ve sürekli hatipler minberlerde sifatlarini saymışlardır;

ama buna ragmen yine de onun hayatının çeşitli boyutlannda ulaşılmamış bir çok gizli yönler vardır. Günümüzün araştırmacıları ve yazarlan bu yönleri aydınlığa kavuşturmak için ellerine kalem almışlardır.

Evet, Ali'nin hayatının çeşitli boyutları vardır. Birinci yönü Ali'nin hakkında ayetler inmiş, onun makam ve mevkisini bildirmiştir.

İkinci yönü, Hz.Peygamber çeşitli münasebetlerde ve çeşitli yerlerde Alinin makam ve mevkisini beyan buyurmuştur.

Üçüncü yönü ise, uzun bir sure Hz. Ali'yle harış-neşir olup onun içini ve dışını bilen Ali dostlarının onun hakkındaki görüşleridir.

Elbette ki bu üç yön çok önemlidir.Müslümanlar az-çok bunları duymuşlardır. Fakat bunlardan daha önemlisi müslüman olmayan ve yine Ali ile hiç bir irtibatı bulunmayan şahısların onu tanıtmasıdır. Biz burada gerçek Ali aşığı olup, Ali'ye gönül bağlayan ve onun hakkında kitap yazan iki örneğe işaret ediyoruz:

1- Lübnan'ın büyük hıristiyan yazarlanndan olan Core CORDAK Hz. Ali (a.s) hakkında "İnsanlığın Adalet Sesi" adında beş cilt kitap yazmış, Ali'nin siret ve metodunu beyan ettikten sonra onu kamil

ve varlık aleminde benzerine çok az rastlanan bir insan olarak tanıtmıştır. Kalbi Ali muhabbeti ve aşkıyla dolan bu yazar şöyle der:

"Ne oluıdıı ey dünya! Tüm güç ve kudretini seferber ederek her dönemde insanlık toplumuna akıl, flkir, ruh, beyan, güç ve yiğitlik açısından Ali gibi bir şahsı verseydin."1

2- Darvin mektebinin en belirgin öğrencilerinden olup, üstadının aksine tabiat dışındaki her şeyi inkar edip

1 - İnsanhğm Adalet Sesi, c.l, s.49. El-Gadir, c.6, s.308, Necef basımı.

ölünceye dek metaryalizm düşüncesini izleyen "Şibuli Şumeyyil" Hz. Ali'nin (as) şahsiyeti karşısında tazim etmekten başka çaresi kalmamış ve muvahhidlerin önderi Hz. Ali'nin (a.s) azametini ondört asırdan sonra tarih sayfalarından öğrenmiş, onun fıkri ve ilmi eserlerini hissetmiştir. O Hz. Ali (a.s) hakkında şöyle der:

"İnsanların imam ve önderi Ali b. Ebitalip, yücelerin yücesi, aslına (Resulullah'a) mutabık olan yegane ferttir. Doğu ve batı, geçmişte ve gelecekte hiç bir zaman oının benzerine rastlamamış ve rastlamayacaktır da."2

Ama o bu sonuca ulaşan ilk kişi değildir, ondan önce İkinci halife de, Hz. Ali halifenin ilmi ve sosyal sorunların hallettiğinde elinde olmaksızın şöyle diyordu:

"Analar artık Ali gibi bir şahsiyet doğamazlar."3

İbn-i Abbas ise şöyle der: Ali hakkında üçyüzden fazla ayet nazil olmuştur. Biz burada Hz. Ali'nin öğrencilerinden olup her halinde huzurunda bulunan Zırar b. Hamza'dan bir cümleyi zikretmekle yetiniyoruz:.........

Günümüz insanları maddi mekteplerden doymuş olup, kendisine örnek edecek ve kendisini doyuracak ilahi bir mektep aramaktadır.

Ali'yi tanimak ve tanittirmak büyük bir hizmettir. Bu konuda büyük ve değerli yazarımız Merhum Pröf. Abdulbaki GÖLPINARLI türk toplumuna büyük hizmet etmiş ve yirmi yıl önce Ali'nin hayatını muteber ve güvenilir kaynaklardan çok güzel bir şekilde toplamış ve

2 - Savt-ul Adalet-il İnsaniyye, c.l, s.37.

3 - El-Gadir, c.6, s.308. Necef basımı.

topluma sunmuştur. Şimdi o Merhum'un vefatından bir süre geçmesine rağmen bu kitap yeniliğini korumuştur.

Muhterem araştırmacımız Hüccet-ül İslam Muhammed MUCAHİDİ bu kitabı yeniden gözden geçirip şimdiki haline getirmiştir. Biz Allah'tan hem müellifın ruhunun şad olmasını diliyor ve araştırmacımızın tevfıkini istiyor,

yayına hazırladığı yirmiye yakın kitabı gençlerimizin, mutalaa edeceklerini ümit ediyorum. Bu kitabın mutalaa edilmesiyle gençlerimizin Hz. Ali'nin yolunun izleyicileri olmaları ümidiyle...


SUNUŞ


Yıllarca önce, Emîr'ül-Mü'minin Ali b. Ebu-Talib'in (a.s) doğumundan ebedilik alemine göçüşüne dek, hayatlannı, kısa, fakat özlü bir halde yazmıştım; bu yazı, "Vatan" gazetesinde tefrika edilmişti.

Ali dostlan, bu kısa, fakat toplu, az, fakat öz tefrikanın bir kitap halinde yayımlanmasını istediler. Bu diziyi, yeniden, baştan sona kadar gözden geçirdim; gereken eklemeleri,

düzeltmeleri yaptım; eser, yeniden yazıldı, yepyeni bir kitap oldu; Ali dostlarına, Ehlibeyt dostlarına sunmak üzere hazırlandı.

Dileğim, bu kitaptan sonra, Hz. Fâtıma (a.s) ile İmam Hasan ve Huseyn'in (a.s) ve Huseyn soyundan gelen İmamlann (a.s) hâl tercemelerini, seçme sözleriyle ayn bir kitap halinde sunmaktır; ömrüm yeter mi, bilmem.

Niyyet ve gayret kuldan, tevfık Allah'tan, lütuf ve şefaat, Hz. Resul-i Ekrem'den (s.a.a) ve Ehlibeytindendir (as).

Bu yolda sa'yedelim, sa'yimiz ola me'cûr, Bu yolda can verelim, cânımız ola meşkûr.


Abdulbâkıy GÖLPINARLI


1 Sefer 1398

10 Ocak l978


YAZARIN ÖNSÖZÜ


İnsanlar vardır; doğarlar, yaşarlar, ölürler, yaşayış sayfasında bir izleri bile kalmaz, zaman alanında bir sözleri bile söylenmez. Sanki doğmamışlardır, sanki yaşamamışlardır.

Bir yıldız aksa göz alır, bir kuş uçsa kanadinin sesi duyulur, halbuki bunlardan ne bir ses kalır, ne bir nefes. Dünyâya gelmeselerdi hiçbir şey eksilmezdi, gelmişlerdir, yer yüzünde, hiçbir fazlalık olmamıştır.

Halbuki insanlar vardır, ömürlerini sürüp bitirirler, fakat zaman onlar için akar, düşünce onların hayatını örer, inanç onlara bağlanır, düşmanlık onlara saldırır.

Vakit olur Tanrılaşırlar; zekâca çocuk insan oğlu, bunlar için masallar uydurur, kanar, kandırır. Kafaca zekî insan oğlu, bunlar için ordular toplar, ölür, öldürür. Fikirce olgun insanoğlu, bunlar için incelemelere dalar, över övdürür, yerer, yerdirir.

Bunlann adlan toplumu sürükler, hâtıraları devletler kurar. Bunlar için kan dökülür, şan alınır. Bunlar için zulme göğüs gerilir, zulmedilir.

Bir muhitte sevilmezken bir muhitte bunlara tapılır. Bunları birisi yererken öbürü ölesiye sever. Tarih, sanki bunların öz mallandır, övülüş, yeriliş öz hakları. Bunlar,

gerçekten yaşamışlarsa, insanın çocukluk devrindeki yalanından doğmamışlarsa şüphe yok ki normalin üstündeki insanlardır; peygamberlerdir, erenlerdir, âşıklardır, sevgililerdir.

İşte İslâm tarihinde Ali (a.s) bunlann biridir, hattâ birincisidir. DahaHz. Peygamber (s.a.a) sağken o, ölesiyle sevilen, öldürülesiye yerilen bir er olmuştu. Daha kendisi hayattayken mâbûduna candan inanan bu ere Tanrı demek cesaretini bulanlar çıkmıştı.

Adına yıllarca minberlerde lânet edilirken o ad için can verenler vardı. "Yâ Ali meded" sözü, ümitsize ümit veriyor, hastaya şifa sunuyor, kuvvet, kudret kaynağı oluyordu.

Ümeyyeoğullarını bu ad yıktı, onların zulmünü, bu ad sahibinin oğlu Mazlum imam Huseyn'in (a.s) kanı boğdu. Abbasoğulları saltanatını bu ad kurdu ve o İmparatorluğu, içten içe, gene bu ad çürüttü.

Âl-i Büveyh'le Fâtımîler bu adla kuruldu, Safavîler bu adla belirdi, gelişti. mezheplerden bahseden kitaplar bu adla doldu, İslâm tarihi bu adla yazıldı, tasavvuf bu ada dayandı,

İslâm felsefesi bu addan hız aldı, tasavvufî şiir bu adı andı. İsyanlan bu ad kopardı, ölümü bu ad hiçe saydı, kalkan, "Yâ Ali meded" dedi, düşen "Yâ Ali meded" duydu

Efsâneler, Ali'nin Zü'1-fekaar'ını gökten indirdi. Düldülünü göğe çıkardı. Bir taraflı ve tek görüşlü tarihler, onu olasıya yerdi, ölesiye sevdi. Fakat bugün Ali, artık tamamiyle tarafsız incelemenin, doğru görüşün konusu olmalıdır.

Olmalıdır ama, doğrusunu söylemek gerekirse açıkça diyeceğiz ki bu iş, hâlâ yapılmadı. Ciddî geçinen yazarlar bile Ali'yi ya yalnız kahramanlık bakımından övmede, yahut siyasette bir aciz timsali hâlinde görmede.

Hâlbuki Ali (a.s) kahraman olduğu kadar fedakârdı. Ferâgat sâhibi olduğu kadar doğruydu. Mücessem bir inanç olduğu kadar mütefekkirdi. Alev gibi yakan bu er, sırasında seher yeli gibi okşar, açar, akar su gibi yıkar, arıtırdı.

Şiddeti kadar merhameti, gönül alçaklığı kadar vekarı vardı. Ona bağlananlardan biri der ki:

Hepimizden alçak gönüllüydü, öyleyken gene de yanında, başımızda yalın kılınç var sanırdık, ürkerek otururduk.

Düşmanlan bile üstünlüğünü inkâr edemezlerdi. Bilgisi sınırsızdı. Sözleriyse fesahate, belâgate örnekti. O güzelim sözleri övenler, Tanrı sözünden aşağı, mahluk sözünden yukarı demek zorunda kalmışlardı.

Zulme baş eğmeyi şeref bilenler, bükemedikleri eli öpüp, başlarına koyanlar ne "Savaşın üstünü, zâlinı pâdişaha karşı doğruyu söylemektir" diyen İslâm Peygamberinin sözünü anlarlar, ne Huseyn'in can verişindeki şerefı duyarlar.

Tıpkı bunun gibi siyaseti dalavereden, yalandan, düzenden, zulümden ibaret sayanlar da elbette Ali'yi siyaset bilmemekle, acizle töhmet altına almak istiyeceklerdir.

Zamanına kadar bozulan topluma düzene sokamamışsa, bu, ancak onun hîleye, düzene tenezzül etmemesinden meydana gelmişti. Halbuki Hz. Ali'nin Mâlik Eşter'e yazdığı emirnâme, onun tedbirde, idarede ne kadar olgun ve bilgin olduğunu gösteren en mühim bir vesîkadır.

İşte biz, bu yazımızda önce Hz. Ali'nin, Hz. Peygamber'in zamanındaki ve sonraki hayatını, tam tarafsız bir görüşle belirteceğiz. Ondan sonra da onun bir

çok cephelerini gerçek vesîkalara ve kendi sözlerine dayanarak inceliyeceğiz. Herhalde okuyucularımıza, şimdiyedek bildiklerinden, duyduklarindan fazla bir şeyler sunacağımızı sanıyoruz. Yazımız, bir gerçeğin tarafsız hikâyesi,

hâdiselerin gerçek aksi olacak. Yazılanmız, târihî roman değil, ancak târihi tefrikadir. Sayfa sayfa Hz. Ali'nin (a.s) hayatı gözlere görünecek, yazı şekline bürünecektir.


BİRİNCİ BÖLÜM


HZ.ALİ(A.S)HİCRETTEN ÖNCE


Ebû-Tâlib oğlu Emîr'ül-Mü'minin Ali (a.s), on iki İmâm'ın birincisidir. Babası, Hâşim oğlu Abdülmuttalib'in, yâni Hz. Muhammed'in (s.a.a) ceddinin oğlu Ebû-Tâlib, annesi, Hâşim oğlu Esed'in kızı Fâtıma'dır.

Ebû-Tâlib'in asıl adı, bâzılannca İmran'dır. Fakat bu rivayet, zayıftır. Adı, künyesidir diyenler de vardır.4

İmâm Ali (a.s) kardeşleri Tâlib, Akıyl ve Ca'fer'den küçüktür. Ebû-Tâlib'in bu dört oğlunun her biri, öbüründen on yaş, böylece de ilk oğlu olan Tâlib, Ali'den

4- Cemâleddin Ahmed ibn-i Aliyy ibn-il-Huseyn ibn-i Aliyy - ibn-i Mühennâ: "Umdetüt-tâlib fi esnabı Âl-i Ebî-Tâlib," Necef baskısı, 1918- 1337, s. 4-5.

otuz yaş büyüktür. Hepsinin de anneleri, Esed kızı Fâtıma'dır.

Fâtıma, Hâşim oğullanndan olup kendi soyundan birine varan ilk kadındır. Hz. Muhammed (s.a.a) onu çok severdi, ana derdi ona. Vefat ettiği zaman, kendi gömleğiyle sardırmış ve kabre bızzat kendisi yerleştirmiştir.

Tâlib, müşrikler tarafından Bedir savaşına katılmaya zorlanmış, fakat kabûl etmeyip şehirden çıkmış, bir daha da ondan bir haber alınmamıştır. Ebû-Tâlib'in soyu, diğer evlâdından yürümüştür.

Ali (a.s) Fil yılının otuzuncu senesi Recebinin on ücüncü Cuma günü Mekke'de, bir çok tarihçilerin rivayetine göre, kâ'be'nin içinde doğmuştur (29.7.599).

Hz. İmam, doğduktan sonra anneleri Fâtıma, kendi babasının adı olan ve anlam bakımından arslan demek olan "Esed", bir rivayete göre de aynı mânaya gelen "Hayder" adını verdi.

Hz. Peygamber (s.a.a), Ali'nin doğumunu duyunca Ebû-Tâlib'in evine geldi, Ali'yi kocağına aldı, dilini, ağzına verip emzirdi. Adını sordu. Fâtıma, Esed koymak istiyorum deyince Hazret-i Muhammed, hayır buyurdu, onun adı Ali'dir. Fâtıma da bu adı, hâtiften duymuştu. İsmini Ali koydular.

Lâkapları, arslan mânâsına gelen "Hayder", Allah'ın üstün arslanı anlamına gelen "Esedullâh-il-gaalib" ve Tann rızasını kazanmmış demek olan "Murtazâ"dır.

Hz. Peygamber (s.a.a) Tebük savaşına gidecekleri vakit, Ali'yi Medîne'de hAlife bırakmışlardı. Hz. Ali, Ey Allah elçisi, beni kadınlarla çocuklara mı hAlife bırakıyorsun diye savaşa katılmak istediğini imâ edince Hz. Peygamber

24

(s.aa) "Râzı değil misin yâ Ali, sen, bana, Hâııın, Mûsâ'ya ne menziledeyse o menziledesin, ancak benden sonra peygamber yok" buyurunca, Ali, râzı oldum demişti. "Murtazâ" lâkabı, buyüzden kaldı.

Künyeleri, "Ebü-Hasan" ve "Ebü-Türâb" dır Araplarda âdet olduğu veçhile ilk oğulları olan İmam Hasan'ın adına nisbetle Hasan'ın babası anlamına gelen "Ebü-Hasan" künyesiyle tanınmıştı. "Ebû-Türâb", toprak babası demektir. Bu künyeyi, kendilerine, Hz. Peygamber vermişti. Bu yüzden, bu künyeyi çok severlerdi.

Buhârî'nin tahriç ettiği bir hadîse göre bir gün Hz. Peygamber, kızı fâtıma'nın evine gelmiş, Ali'yi görememiş, Amcanın oğlu nerde diye sormuştu. Hz. Fâtıma, birbirimize biraz kızdık, kalkıp gitti buyurmuş.

Hz. Peygamber, birisine, git, bak bakalım nerde demiş; o adam gelip Mescitte yatıyor diye haber vermişti. Hz. Peygamber, kalkıp mescide gidince görmüş ki yatmış, uyuyor; ridâsı sırtından düşmüş, vücûdü toza toprağa bulanmış.

Bunun üzerine eliyle tozu toprağı silkip "Kalk ey Ebâ-Türâb, kalk ey Ebâ-Türâb" buyurarak iltifat etmişler. Bu Künye, buyüzden kalmış.5

Fakat Tabarî târihine, Ahmed-ibn-i Hanabel'in "Müsned" ine, Halebî'nin "Siyer" ine, "Târîh-ül-Hamîs "e ve "Er-Riyâz'u-Nadıra" ya göre Hz. Peygamber, Hi cretin ikinci yılında Uşeyre savaşında Ali'yi toprağa uzanmış, tozlara bulanmış yatıyor görmüş, "Kalk otur, ey Ebâ-

5- al-Necrîd-üs-Sarîh il AMdis-il-Câmi'is-Sahih; Mısır 1323, c.l, s. 43.

25

Türâb" buyurmuştur. Bu hadîs, Yâsir oğlu Ammâr'dan tahrîç edilmiştir.6

Bir kıtlık yılında, Hz. Peygamber, diğer amcası Abbâs'a: "Gidelim de, Ebû-Tâlib'in yükünü hafifletelim" buyurmuş, beraberce gidip oğullarından birer tanesini almayı teklif etmişlerdi. Ebû-Tâlib, oğullarından Akıyl'i çok severdi; onu bana bırakın da ne yaparsanız yapın demiş,

bunun üzerine Abbas, Ca'fer'i, Hz. Peygamber de Ali'yi almıştı. Ca'fer, Müslüman oluncayadek, Abbâs'ın evinde kaldı. Ali de Hicrete kadar Hz. Peygamber'in evinden ayrılmadı. Bu suretle Ali, beş yaşından itibaren tam on sekiz yıl, Hazret-i Peygamber'in terbiyesi altında kalmıştı.

Hz. Peygamber'in, halkı, Müslümanlığa dâvet etmeye memur olduğu gün, akşam üstü, ilk olarak zevceleri Hz. Hadîce Müslüman olmuş, ertesi sabah da Ali, İslâmını izhâr etmişti.

Hz. Peygamber'e, "Mensup olduğun soydan, sana en yakın olanları korkut"7 meâlindeki âyet inince Hz. Muhammed, Hâşim oğullannı çağırdı. Gelenler, kırk kişi kadardı. Onları ağırladı, hazırlanan yemeği onar onar yediler.

Yemekten sonra "Ben, bütün insanlara, Tanrı elçisi olarak gönderildim. Ulu ve Yüce Allah, mensup olduğum soydan, bana en yakın olanları korkutmami

6- Umdetüt-Tâlib, s. 44; Seyyid Muhammed Sâdık Âlü Bahr-il Ulûm'unNotu, 1.

7- Şurâ suresi, ayet, 214.

26

buyurdu. Allah'tan başka yoktur tapacak demezseniz sizi azabindan kurtaramam" buyurdu. Amcası Ebu-Leheb, bizi bunun için mi çağırdın dedi ve yakismiyacak sözler söyledi. Gelenler de dağılıp gittiler.

Bu vak'a üzerine, Ebû-Leheb'in düşmanlığı büsbütün arttı. Hattâ karısı Ümmü Cemil, dikenleri toplar, demet yapar, hurma lifınden bir iple bağlayıp sırtına alır, Hz. Muhammed'in geçeceği yollara döşerdi. Buyüzden, 111. Sure indi.

Hz. Muhammed, Hâşim oğullarını bir kere daha çağırdı. Yedirdi, içirdi. Sonra: "Ey Abdül-Muttalib oğulları" dedi, "Bana itâat edin, yeryüzüne hâkim olun. İçinizden kim bana yardım eder,

bu işte beni kuwetlendirirse kardeşim, vasîm, vezîrim, vârisim ve benden sonra hAlifem olur" buyurdu. İçlerinden hiç biri cevap vermedi. En küçükleri olan Ali, ayağa kalkıp, dedi:

"Ey Tanrı elçisi" dedi, "bu işte ben sana yardım edeceğim." Hz. Peygamber (s.a.a) "Otur" buyurdu ve sözünü bir kere daha tekrarladi. Gene Ali'den başka cevap veren çıkmadı. Üçüncü def asında Hz. Rasulullah, Ali'ye "Otur" buyurdu; "Artık kardeşim, vâsinı, vezîrim, vârisim ve benden sonra hAlifem sensin".

Gelenler, dönerlerken Ebû-Tâlib'e, kardeşinin oğlunun dinine girersen oğlun, sana emîr olacak diyerek onunla alay ettiler.

Rivâyet edilmiştir ki: Hz. Muhammed (s.a.a) onları çağırmıştı. Kırk beş kişi gelmişti. Ebû-Leheb de içlerindeydi; dedi ki: Yâ Muhammed, bunlar, amcalann, amca oğulların, bir araya geldiler, ne söyliyeceksen söyle.

Hz. Peygamber, ayağa kalkıp Allah'ı övdü, sonra, "Korkutan, yakınlarına yalan söylemez. Kendisinden

27

başka tapacak bulunmayan Allah'a andolsun ki ben, bilhassa size Allah elçisi olarak gönderildim, unıûnıi olarak da biitiin insanlara. And olsun Allah'a nasil uyuyorsanız öylece de öleceksiniz,

nasıl uyanıp kalkıyorsanız öylece de tekrar diriltileceksiniz; nasil, türlü türlü işlerde bulunuyosanız öylece de soruya çekileceksiniz. İyiliğe karşıhk iyilik bulacaksınız,

kötülüğe karşılık kötülük. Cennet de ebedîdir, cehennem de. Siz, ilk korkuttuğum kişilersiniz" buyurdu. Oların bir kısmı inandı, Müslüman oldu.

İmânını ilk izhâr eden, Ali'ydi. Hz. Muhammed, pazartesi günü, halkı dâvete memur oldu, Ali, Salı günü, îmânını izhâr etti.

İbnü Abdül-Birr, "al-îstîâb" da, Afîfü'l-Kindî'den rivayet ederek demiştir ki: Ben ticaretle uğraşırdım. Hacca gittim, bazı şeyler almak için Abdülmuttalib oğlu Abbâs'ın yanına gittim.

Bu sırada birisi çıktı, namaza durdu. 0nun geldiği taraftan bir kadın geldi, onun arkasına geçti, o da namaza durdu. Derken aynı taraftan, ergenlik çağına gelmek üzere bulunan bir genç çocuk geldi,

yanına geçti, namaza durdu. Abbas'a, bu nedir dedim, ne yapıyorlar? Abbâs dedi ki, bu, Abdülmuttalib oğlu Abdullah'ın oğlu Muhammed'dir ve kardeşimin oğludur, namaz kılıyor. Peygamber olduğunu sanıyor. Peygamberliğini kabûl eden de ancak arkasında duran zevcesiyle yanında duran, amcasının oğlu.

Hz. Muhammed, Müslümanlığı yaydıkça ve Müslümanlık yayıldıkça müşrikler, geleneklerinin yok olacağını düşündüler, Abdü-Menâf oğlu Rabîa'nın oğulları Utbe ve Şeybe, Ümeyye oğlu Harb'in oğlu Ebû-Süfyan.

28

Ebü'l-Buhterî, Mugıyra oğlu Hişâm'ın oğlu Ebû-Cehl ve amcası Velîd, Vâil oğlu Âs ve diğer Kureyş uluları, Ebû-Tâlib'e başvurdular, Muhammed'in önüne geç, bizim putlanmızın aleyninde bulunmasın dediler. Ebû-Tâlib onlan tatlı sözlerle yatıştırdı.

Hz. Muhammed, din uğruna çalışmasına devam ederken tekrar Ebû-Tâlib'e müracaatla bu işin kötüye gideceğini, Hz. Muhammed'i, bu işten vazgeçirmesini söylediler. Ebû Tâlib, Hz. Muhammed'e, bu hususta bir kaç söz söyledi.

Hz. Muhammed, Amca dedi, ben memurum, istersen sen de beni koruma, ben, gene de işime devam edeceğim. Ebû-Tâlib, Hz. Muhammed'in, dolu dolu olan gözlerine baktı, sözlerini duydu, pek müteessir oldu. Yarı ağlamalı bir sesle Kardeş oğlu dedi, sen işine bak. Ben sag oldukça onlar, hiçbir şey yapamazlar sana.

Hz. Muhammed'in peygamberliğinin yedinci yılı. "Dârü'n-Nedve" dedikleri topluluk yerine toplanıp görüşen Kureyş büyükleri, Hâşim oğullariyle, Abdülmuttalib oğullariyle konuşmamaya,

selâmlaşmamaya, alım-satımda bulunmamaya karar verdiler. Muhammed'i öldürülmek üzere kendilerine teslim ederlerse onlarla görüşüp konuşacaklarını, aksi takdirde verdikleri kararda sebat edeceklerini bir kâğıda yazıp bu kâğıdı,

kâ'be'ye astılar. Bütün Hâşim oğullarını, Şa'bu Ebî'Tâlib (Ebû Tâlib mahallesi) denen mahallede, âdeta muhasara altına aldılar, başka yerlerdeki Müslümanlar da, olağanüstü bir sıkıntıya, bir hakarete, bir baskıya uğradıklarından evlerinden çıkıp bu mahalleye göçtüler. Bu suretle Ebû-Leheb'le Abdülmuttalib oğlu

Hâris'in oğlu Ebû-Süfyan'dan başka, mü'min, kâfır, bütün Hâşim ve Abdülmuttalib oğulları o mahallede toplandı.

Bu muhasara, üç yıl sürdü. Hac mevsimlerinde, Hâşim oğullarının alış-verişine bile mâni oluyorlardı. Sonucu, müşriklerden bazı kimseler, onlarla akrabalığımız var dediler.

Bu yaptığımız şey zulümdür diye söylenmeye başladılar. Hz. Muhammed de, kâ'be'ye asılan kâğıdın, güve tarafından tamamiyle yendiğini söyledi. Gidip baktılar, gerçekten de kâğıtta yalnız "Bismike Âllâhümme" sözü kalmıştı. Bunun üzerine bu kuşatmayı kaldırdılar.

Hz. Muhammed'in, Peygamberliğinin ilânının onuncu yılı, Ebû-Tâlib vefat etti. Vefatından önce, oğullarına, ve bütün Hâşim oğullarına, Hz. Muhammed'e yardım etmelerini, onu korumalarını, ona uymalarını vasiyet etti

ve Hz. Muhammed'in gerçek peygamber olduğunu açıkça bildiren şiirler okudu. Ebû-Tâlib'in vefatı Şa'ban'ın onuncu, yahut Ramazan ayının yedinci günüydü. Ondan bir ay,

yahut üç gün sonra da Hz. Muhammed'in sevgili zevcesi ve Hz. Fâtıma'nın anası mü'minler anası Hadîcet'ül-Kübrâ, vefat etti. Ebû-Tâlib gibi bir amcadan ve Hadîce gibi bir eşten ayrılan Hz. Muhammed, pek müteessir oldu. Bir yandan da müşriklerin, inananlara revâ gördükleri ezâ ve cefâ çoğaldıkça çoğaldı.

Bu yüzden bu yıla, gam-gussa yılı anlamına gelen "Senetü'l-Huzun" denildi

Hz. Ebû-Tâlib'in, cenâb-ı Peygamber'e (s.a.a), ihlâs ile inandığında hiçbir şüphe yoktur. Hz. Peygamber'i (S.A.) canla-başla koruduğu, bu muhâsara sırasında oğlu Ali'yi, Hz. Peygamber'in yatağında yatırdığı, kendisinin, yalın-

30

kılıç, evin çevresinde dolaşıp herhangi bir sû-i kasdı önlemeye çalıştığı, îmânını apaçık belirten şiirler söylediği meşhûrdur. İmâm Hasan soyundan Abdü'1-Azîm, sekizinci imâm Aliyyü'r-Rızâ'ya (a.s), Ebû-Tâlib'in îmân edip etmediğini sormuş,

İmâm, mü'min olduğunu bildirmiştir. Altıncı İmâm, Hz. Ca'fer'us-Sâdık (a.s), "Ashâb-ı Kehf, imanlarını gizlediler; Allah onlaıa iki kat ecir verdi; Ebû-Tâlib de onlar gibidir" buyurmuştur. İbn-i Abbâs, Ebû-Tâlib'in, vefât ederken şehâdet getirdiğini, babasından rivâyet eder.8

Kur'ân-ı Mecîd'in 28. Sûresinin (El-Kasas), "Şüphe yok ki sen, sevdiğini doğru yola sevkedemezsin; fakat Allah, dilediğini doğru yola sevkeder ve O'dur hidâyete erecekleri daha iyi bilen" meâlindeki 56.

âyet-i kerîmesinin Ebû-Tâlib hakkında indiğini söyleyenler varsa da bu âyet-i kerîme Medîne'de, Abdimenâf oğlu Nu'mân'ın oğlu hars hakkında inmiştir. Ebû-Tâlib ise mekke'de vefât etmiştir.

9 Hz. Peygamber'in, O'nu yıkamaları, defhetmeleri, bilhâssa zevceleri Esed kızı Fâtıma'nın, yânı Ali'nin (a.s) annelerinin, vefâtına dek O'nun nikâhı altında ve evinde kalmaları, imânına şüphe getirmez delîllerdir.

8- Bihârü'l-Envâr; El-Gadir v.s.

9- Mecma'ul-Beyân, c.7, s. 250-260, Sefînetü'l-Bıhâr, c.2, s. 87-90.



İKİNCİ BÖLÜM


HZ.ALİ(A.S)HİCRET VE HİCRETTEN SONRA


Hz. Muhammed (s.a.a), ashâbının çektiği ezâyı görüp onlara, Habeş diyarina göçmek üzere izin verdi. Ebû-Tâlib oğlu Ca'fer'le yetmiş kişi, Habeş ülkesine sığındı.

Bu yüzden Hz. Muhammed (s.a.a), Mekke'de pek yalnız kaldı. Bu arada, hac mevsiminde, Hz. Muhammed (s.a.a), medîne'lilerle görüştü. Onların bey'atlerini aldı. Medîne'ye göçmeyi kararlaştırdı. Ashabına da, medîne'ye göçmek için izin verdi.

Sahâbe, birer-ikişer medîne'ye göçmeye başladı. Hz. Muhammed (s.a.a), bu sûretle büsbütün yalnız bir duruma düştü. Tam bu sırada, müşrikler, bu işi kökünden halletmek için "Dârü'n-Nedve" de toplandılar. Kureyş ululanndan Ebû-Cehl, Âs oğlu hakem, Ebû-Leheb, Halef

35

oğlu Ümeyye, Halef oğlu Übeyy, bu toplantıda bulunanlardandı. Hz. Muahhamed'i öldürme hususunda her biri bir söz söyledi. Nihayet Ebû-Cehl, her kabîleden bir yiğit seçelim, gece karanlığı basınca hep birden evine girip üstüne saldırsınlar. Öldürülünce Hâşim oğullan, kim öldürdü diye sordukları vakit hepsi birden, biz derler.

Kanı, bütün boyların boynunda kalır, bütün boylarla savaşamazlar, diyet'e râzı olurlar dedi. Bu re'yi kabûl ettiler. Kimseye söylememeyi kararlaştırdılar. Öldürecek adamları seçtiler, geceyi tayin ettiler, dağılıp evlerine gittiler.

Hz. Muhammed (s.a.a) o gece Ali'yi çağırdı. "Bu gece Rabbimin emriyle Mekke'den göçeceğim ve Sevr mağrasında gizleneceğim, sen de benim yatağımda yatacaksın, ne dersin" buyurdu. Ali, bu sözü duyunca gülmüseyerek,

yere kapandı, şükür secdesini yerine getirdi. Secdeden kalkınca memnûniyetle, "Gözüm, kulağım, yüreğimin başı sana feda olsıın, dilediğini yap, başarım, ancak Allah'tandır" dedi.

Hz. Muhammed "Yatağıma yat, hırkamla örtün; sana haber vereyim ki yâ Ali, ıılıı Allah, dostlarını, îmanları derecesince sınar. İnsanlar içinde, uğradığı belalar, en çetin olanlar, peygamberlerdir,

sonra onlaıın vasîleridir, sonra onlaıa uyanlar ve uyanlara benziyenler derde uğrar. Ey amcamın oğlu, Allah, İbrahim peygamberi nasıl İsmâil'i kesmeye memur ederek sınadıysa, beni de seninle sınamakta. Sabret, sabret, çünkü şüphe yok ki Allah'ın rahmeti, iyilik edenlere pek yakındır" buyurdu. Onu kucakladı,

36

göğsüne bastı, ağlamaya başladı. Hz.Ali de,peygamber'den aynlacağından dolayı ağlıyordu.

Hz. Muhammed, emânetlerinin sahiplerine verilmesini emredip "Kızım Fâtıma'yı sana, seni de Rabbime emânet ediyorum, yazımı bekle, yazını gelince burada kalanlarla beraber, sen de göç,

bana ulaş" buyurdu; daha önce Ebû Bekr'le Ebû Hâle oğlu Hind'e, mağara yalunda, muayyen bir yerde beklemelerini emretmişti. Yatsı namazını kıldı Hazreti öldürmeye memur olanlar da gelip evi kuşatmışlardı.

Fakat gece yarısını beklerlerken uyuyakaldılar. Hz. Peygamber, evden çıkıp 36. sûrenin 8. âyeti olan ve "Biz, onların önlerine de bir sed çektik, arkalarına da, artık onlaıı kapladık,

kavradık da bu yüzden görmezler" meâline gelen âyeti okuyup ve yerden bir avuç toprak alıp üstlerine serperek yürüdü. Ebû Bekr'le Hind'in bulunduğu yere geldi. Beraberce mağaraya vardılar. Kendisi, arkadaşiyle mağaraya girdi. Hind döndü.

Uyuyanlar, gece yarısından sonra uyandılar, kendilerine gelip eve saldırdılar. Tanyeri, ağarmak üzereydi, Saldıranların başında Mugıyra oğlu Velîd'in oğlu Hâlid vardı. Hâlid, Ali'ye, dal kılıç saldınnca Ali, kalkıp onun elini tuttu, büküp kılıcını aldı, gelenleri önüne katıp evden çıkardı.

Üstüne saldırdıkları zâtın Ali olduğunu görünce Hz. Muhammed'i sordular, nerede o dediler. Bilmiyorum dedi. Kendisini bir müddet hapsettiler, sonra Hz. Peygamber'i arama kaydına düştüler, Ali'yi bıraktılar.

Hz. Ali, Cenâb-ı Peygamber'in emânetlerini sahiplerine verdi. Hazretin mektubunu beklemiye koyuldu. Hz. Muhammed ise üç gün mağarada kaldıktan sonra Ebû-

Bekr ile Medîne yoluna yöneldi. Kubâ'ya varınca Avf oğlu Benî-Amr'ın arasında konakladı. Oradan Ali'ye bir mektup yazdırıp Ebû-Vâkıd'ül-Leysî ile gönderdi.

Hz. Ali, mektubu alınca hazırlandı, Mekke'de bulunan Hz. Fâtıma'yı, anasi Esed kızı Fâtıma'yı ve Abdülmuttalib oğlu Zübeyr'in kızı Fâtıma'yı aldı, Rasûlullah'ın kölesi Ümmü Eymen'in oğlu Eymen'le mektubu getiren Ebû-Vâkıd da onlara uydu.

Ebû-Vâkıd, katarı hızlı sürüyordu. Ali, katan yavaş sür ey Ebû-Vâkıd, kadınlar zayıf buyurdu. Ebû-Vâkıd, arkamızdan gelirler diye korkuyorum, dedi. Hazret, korkma buyurdu. Rasûlullah, onlar sana birşey yapamazlar, dedi bana.

Katar, Mekke'yle Medine arasındaki Dacnan denilen yere gelince Mekke'den, yüzleri nikaplı sekiz atlı, koşa koşa gelip çattı. Ali, Ebû-Vâkıd'a, develeri ıhtırmayı emretti.

Sonra gelenlerle katarın arasına geçip kılıcına dayanarak durdu. Gelenler, kadınlarla beraber göçüp kurtulacağını sandın ha, dön geri dediler. Hazret, dönmezsem ne yaparsınız buyurdu.

Zorla döndürürüz ve seni helâk ederiz dediler. Gelenlerin arasında bulunan Ümeyye oğlu Harb'in kölesi, kılıcını çekip Ali'ye saldırdı. Ali, onun vuruşunu çekip kılıçla öylesine bir vurdu ki Cenah'ın başına inen kılıç,

atının eğerine kadar işledi. Gelenler, bunu görünce dağılıp döndüler. Ali, "Kanını döktürmek istiyen gelsin; ben, kardeşime, amcamın oğlu Rasûlullah'a gidiyorum" buyurdu ve Ebû Vâkıd'a, develeri sürmesini emretti.

Dacnan'da bir gün bir gece kalmışlardı. Bu sırada Mekke'deki yoksul Müslümanlar da göçüp katara ulaştılar.

Aralannda Hz. Peygamber'in cariyesi Ümmü Eymen de vardi.

Ali, yanindakilerle beraber Kubâ'da, Hz. Rasulullah'a ulaştı. Oradan beraberce Medîne'ye göçtüler. Yolda Hz. Rasulullah, Ali ve Hârise oğlu Zeyd, nöbetle bir deveye biniyorlardi.


ALİ(AS)HZ.RASÜL'ÜN(SAA)KARDEŞİ


Hz. Peygamber-i Ekrem (s.a.a) Medîne-i Münevvere'ye hicretlerinden sonra, Ansar, (Yardımcılar) denen, artik bu adla anilmaya başlanan Medîne Müslümanlarıyla Muhâcirîn, (Göçmenler), Mekke'den Medine'ye göcen Müslümanlar arasındaki yakınlığı pekiştirmek, sevgiyi güçlendirmek için, kardeşlik kurmayı tensîb ettiler.

Her işleri, vahy'e, Allah'ın emrine uygun olan Rasulullah (s.a.a) soy-boy ve ırk kökenine değil, inanç temeline dayanan bu kardeşliği, sahâbe arasında düzenlemiş, fakat Ali (a.s) kimseye kardeş edilmemişti.

"Yâ Rasûlallah, ashâbını birbirine kardeş ettin, beni ise yalnız bıraktın" diyen Ali'ye, Hz. Rasûl (s.a.a), buyurdular, "Sen Mûsâ'ya Hârun ne menziledeyse, bana o menziledesin; ancak benden sonra peygamber yok; sen dünyâda da benim kardeşimsin, âhırette de."10

Bu Lûtfa mazhar olan Ali, sevincinden ağlamaya başlamıştı, Kendileri de, "Ben Allah'ın kuluyum,

10- Müsned, Kenzü'l-Ummâl, Siyer-i Halebî, İstîâb, Tirmizi, Müstedrik, E'r-Riyâdun-Nadıra, Savâık v.s.

Rasûlullah'ın kardeşiyim, Sıddıykui-Ekber'im, Fâruku'l-A'zam'ım ben" buyururlar.

Bu kardeşlik, hicretten beş ay sonra olmuştu; daha önce de, Abdülmuttalib oğullarının topluluğunda beyan buyurulmuş, Hz. Rasûl-i Ekrem (s.a.a). Ali'nin (a.s), kendilerinin kardeşi,

vezîri ve vasîsi olduğunu bildirmişler, bir kere de gene Mekke'de, "Yâ Ali, sen bana ilk imân edensin; bana, Mûsâ'ya Hârun ne menziledeyse o menziledesin, ancak benden sonra peygamber yok" buyurmuşlardır.


BEDİR'DE ALİ(A.S


Medîne'ye hicretten sonra, hicretin ikinci yılı Ramazan ayında vuku bulan ve Ebû-Cehl ile diğer müşrik ululannın ölümleriyle sonuçlanan Bedir savaşında Ali, Müslümanlığı koruyanların başındaydı.

Bu savaşta yaşı, yirmi beş, bir rivayete göre yirmi yediydi. Müşrikler, bin kişi kadardı, iki yüz tanesi atlıydı. Müslümanlarsa üçyüz on üç kişiden ibaretti, orduda seksen deve ve bir at vardı.

Vâdîdeki kuyular, daha önce gelen müşrikler tarafından zaptedilmişti. İslâm ordusu, son kuyunun yanına kondu. Oraya büyük bir havuz kazıldı; kenarda, kıyıda bulunan çukurlar dolduruldu.

Ashabda, geceleyin susuzluk başgösterince Hz. Rasûl-i Ekrem (S.A.), "Bize kim su getirir" buyurdular. Ali (a.s), bir kırba alıp hayli uzakta olan su dolu kuyuya vardılar; suyla doldurup sahâbeye ulaştırdılar11

Ali, böylece, Bedir savaşında, Kevser sâkıylığının bir örneğini göstermiş oldu.

n- "Kenzü'l-Ummâl" de (c.5, s.273), Muhıbbü't-Tabari'nin "Zehair"de tahrîc ettikleri hadislerde, Ali'nin (a.s) bu sırada, meleklerin selâmlarım duyduğu zikredilmektedir (s.68).

Müşriklerden, o zamanın âdetince savaştan önce meydana girip savaş erlerini kızıştıran ilk kişi, Rabia oğlu Utbe'ydi. Onunla beraber kardeşi Şeybe ve oğlu Velid de kendisiyle beraber çıkmıştı.

Müslümanlardan mübariz istediler. Karşılarına ansardan üç kişi çıktı. Onlara, dönün, sizinle işimiz yok dediler, yâ Muhammed, bize kavmimizden eşit erler gönder diye bağırdılar.

Hz. Peygamber, "Ey Hâşinıoğullaıı, kalkın Peygamberinizi gerçek olarak gönderen Allah hakkı için savaşın" buyurdu. Abdülmuttalib oğlu Hamza, Ebû-Tâlib oğlu Ali ve Abdülmuttalib oğlu Hâris'in oğlu Ubeyde, kalktılar, meydana girdiler. Utbe, kimlersiniz diye sordu. Mübarizler, kendilerini bildirdiler, Tamam dedi, siz, bizim eşitlerimizsiniz.

Hamza Utbe'yle savaştı ve onu öldürdü. İçlerinde, yaş bakımından en küçük olan Ali, Velid'le savaştı ve onu katletti. En ihtiyarları olan Ubeyde, Şeybe'yle karşılaştı, onu yaraladı,

fakat Şeybe de, onu ayağından mecruh etti. Hamza ve Ali Şeybe'ye hücum edip öldürdüler. Ubeyde'yi alıp Hz. Peygamber'in huzûruna getirdiler. Ubeyde, "Yâ Rasülallah, ben şehit miyim?" diye sordu, evet cevabını aldı. Ubeyde'yi Medine'ye götürürlerken Safrâ denen yerde vefat etti.

Bu savaşta müşriklerden yetmiş kişi öldürülmüş, yetmiş kişi kadar da esir edilmişti. Müşriklerin otuz beşini, bir rivayete göre otuz altısını Ali öldürmüştü, Ümeyye oğlu As oğlu Said'in oğlu As, Adiyy oğlu Tuayme, Huveyeld oğlu Nevfel, Ebû-Süfyan oğlu Hanzale, Ali tarafından öldürülenlerdendi.


HZ.FATIMA VE ALİ(AS)


Bu yılın son ayi olan Zilhicce'de Hz. Muhammed, sevgili kızı Fâtımatü'z-Zehrâ'yı, Ali'ye vererek onu, kendisine dâmad etti.

Hacc suresinin 19. ayeti kerimesindeki, "Şu iki hasim olan ve Rablerinin dini hakkinda birbirleriyle çekişen zümreden kâflr olanlara, ateşten libaslar biçilnıiştir..." Buhâri, Muslim ve İbn Mâce'nin rivayetlerine göre,

bu iki bölük hakkinda nâzil olmuştur, Taberi, Târihinde "Züi-Fekar'dan başka kılıç yok, Ali'den de başka er yok" meâlindeki cümle de o gün duyulmuştur. Gene Taberi, o gün,

Hz. Peygamber'in (s.a.a), Ali hakkinda, "O, bendendir, ben Ondanim" buyurduğunu, Cebrâil'in, bu beyâna karşı "Ben de sizdenim" dediğini tahric eder (c.2, s.197). "Kenzü'l-Ummâl" de, "Züi-Fekar'dan başka kılıç yok, Ali'den de başka er yok" diyenin Cebrâil olduğu ve Ali'nin, bunu, Ömer'den sonraki Şûrâ'da bulunanlara söylediği bildirlir (c.3, s.154).

Rivayet ederler ki: Ansardan bazilan, Hz. Ali'yi, Fâtıma'yı istemek hususunda teşvik ettiler. O da, Hz. Peygamber'in huzuruna gidip Fâtıma'yı istedi. Hazret râzı

43

oldu ve "Yâ Ali, düğünde bir ziyafet gerek" buyurdu. Ubade oğlu Sa'd, bir koç kesti. Pişirdiler. Zifaf gecesi Hz. Peygamber, bir kabda abdest aldi, sonra bir avuç su alip Ali'nin ve Fâtıma'nın üstüne serpti ve buyurdu "Allah'im Sen kutlu et onlan ve soylanni."

Enes der ki: Ben, Hz. Peygamber'in yanindaydim. Kendisine vahiy geldi. Kendine gelince "Yâ Enes" dedi, "Biliyor musun, Cebrâil, Arş sahibinden hangi emirle geldi?" Ben, "Babam, anam fedâ olsun sana, ne emir getirdi" dedim. Buyurdu ki: "Cebrâil geldi, Allah, Fâtıma'yı Ali'ye venneni emrediyor." Sonra bana, Sahâbeden bazılarını çağırmamı emretti.

Çağırdım, geldiler. Hz. Peygamber, bir nikâh hutbesi okudu, sonunda, "Allah aralarında dirlik-düzenlik versin, soylanni arıtsın, rahmet anahtarları, hikmet mâdenleri kılsın" buyurdu. Sonra Ali'yi çağırdı. Ali, gelince Hz. Peygamber, gülümsiyerek, "Yâ Ali, Allah kizini Fâtıma'yı sana vermemi emrediyor, ben de dört yüz miskal gümüş karşıhğında verdim" buyurdu.

Hz. Ali "Râzı oldum yâ Rasülallah" dedi, şükür secdesine kapandı. Başını kaldırınca Hz. Peygamber, "Allah ikinizi de kutlu etsin, sizden birçok tertemiz kişiler türetsin" dedi.

Hz. Ali'den önce Ebû Bekr'le Ömer'in de Fâtıma'yı istediği, fakat Peygamber'in "Allah emrini bekliyorum" dediğini, Hz. Ali isteyince Ali'ye verdiği de rivayet edilmiştir. Hz. Muhammed, Ali'ye, "Bir şeyin var mi?" buyurmuş. Ali, "Bir atim, bir de zırhım var" demişti. Hz. Muhammed. "At sana lâzım, fakat zırhını sat, parasım getir" buyurmuştu. Ali der ki: Zırhı dört yüz

44

seksen dirheme sattım, parayı getirdim, Hz. Peygamber'in kucağına koydum. İçinden bir kabza aldı, Bilâl nerde buyurdu. Bilâl gelince, "Git" buyurdu. "Biraz giizel koku al" ve bir miktar para verdi.

Sonra hurma lifinden bir döşek, deriden bir yastik yapmalanni emretti. Evi de kumla döşetti. Ümmü Eymen'e "Fâtıma'yı getir" dedi. Fâtıma gelince Hz. Peygamber su istedi. Bir kapla su getirdiler.

Bir avuç alıp Fâtima'nın başına ve göğsüne serpti ve buyurdu: "Allah'im bunu ve soyunu şeytan şerrinden sana emânet ediyorum." Sonra benim başıma ve omuzuma serpip buyurdu: "Bunu da Şeytan'ın şerrinden sana emânet ediyorum."12

12- "Kenzü'1-Ummâl" de (c.5, s.273), Muhıbbü't-Tabari'nin "Zehair"de tahrîc ettikleri hadislerde, Ali'nin (a.s) bu sirada, meleklerin selâmlarım duyduğu zikredilmektedir (s.68).

45


UHUD SAVAŞINDA ALİ(A.S)


Hicretin üçüncü yılı Şevval ayında üç bin kişilik Kureyş ordusu Medine civanndaki Uhud dağının yanındaki Ayneyn tepesinin kenarına kondu. Geldikleri gün Çarşambaydı. Perşembe ve Cuma günü orda kaldılar.

Def, davul ve dümbelek çalıp şiirler okumak suretiyle erkekleri savaşa teşvik etmek için kadınlar da gelmişlerdi. Ebû-Süfyan'ın karısı Hind de aralarındaydı. Müşriklerin iki yüzü atlıydı, yedi yüz tanesinde de zırh vardı.

Hz. Peygamber, Medine'de bir savunma harbi yapmak istediği halde sahabeden olan ve hele Bedir savaşında bulunamıyan gençler, düşmanın üstüne gitmek istediler.

Hz. Peygamber zırhını kuşanarak çıktıktan sonra pişman oldular, sana tâbiiz, dedilerse de Hz. Peygamber, bir Peygambere, zırhını giyip silâhını kuşandıktan sonra geri dönmek yakışmaz, bâri, bundan sonra beni dinleyin, buyurup yürüdü.

Müslümanlar, bin kişiydi, içlerinde yüz tanesinin zırhı vardı, pek azı da atlıydı. Hz. Peygamber, Cubeyr oğlu Abdullah'ı, elli okçuyla bir gediğe dikmiş ve galip de gelsek, mağlûb da olsak siz yerinizden kımıldamayın, diye emir vermişti.

46

Savaş başlayınca, Hz. Ali, düşmanın bayraktan Ebû-Talha oğlu Talha'yı öldürdü. Bu adama topluluğun koçu derlerdi. Ondan sonra bayrağı alan oğlu Ebû-Said'i, ondan sonra kardeşini,

ondan sonra da bayrağı alan köleleri Sevvâb'ı öldürdü. Müşrikler, bozguna uğradılar. Müslümanlar, müşriklerin karargâhına kadar girip ağırlıklarını yağmaya, koyuldular. Bunu gören okçular,

Abdullah'i dinlemeyip yerlerini terkettiler. Abdullah'la pek azı kaldı. Bunu fırsat bilen Velid oğlu Hâlid, yanındakilerle beraber şiddetle okçulara saldırdı, hepsini şehit edip ordunun arkasına geçti, Müslümanlar, pek fena bozuldular. Hattâ parolayı bile unutup birbirlerini kiranlar oldu.

Hz Peygamber, âdeta yalnız kaldı ve bizzat savaşmaya koyuldu. Yaralandı, zırh, sağ yanağına battı ve yandişleri kırıldı. Bu sırada, üstüne bir bölük müşrik hücum etti.

Hz. Ali, başbuğları olan Abdullah'i Cumaî oğlu Amr'ı öldürdü, dağıldılar. Bunlardan sonra bir bölük daha geldi. Hz. Ali, onlann da başbuğu olan Mâlik-i Âmirî oğlu Beşr'i öldürdü, onlar da dağıldılar.

Sahabenin birçoğu, İbn-i Kamie'nin, Muhammed'i öldürdüm demesi üzerine tamamıyle savaştan el çekmişti. Hâlbuki bu adam, Peygamber'e benzeyen Umayr oğlu Mıs'ab'ı şehit etmiş,

Muhammed'i öldürdüğünü sanmıştı. Mâlikü'l-Hazreci oğlu Kâ'b'ın, Peygamberi görüp sahabeye haber vermesinden sonra dağılanların bir kısmı, hazretin yanına gelmişler, Hz. Ali (a.s), su getirip yüzünü yıkamış, Ebû-Ubeyde yanağına batan zırh halkasını, dışleriyle çıkarmış, yerinden boşanan kanı, Ebû-Said'il-

47

Hudri'nin babası Mâlik emmiş, sonra Hz. Peygamber, abdest almış, öğle namazını kılmışlardı.

İmam Hasan, Uhud savaşından sonra dunyaya geldi.

Hicretin dördüncü yılı Rebiulevvel ayında, Beni-Nadir üzerine gidilirken sancak, Hz. Ali'deydi. Bu yil imam Huseyn doğdu. Aynı yılın Zilka'desinde, Hz. Muhammed (s.a.a), Uhud'da, müşriklere verdiği sözü tutup Bedir'e gitti, fakat müşrikler, döndüler, savaş olmadı. Bu yürüyüşte sancak, Hz. Ali'deydi.

48


HENDEK SAVAŞINDA ALİ(A.S)


Bütün boylar, Hz. Muhammed'in aleyhinde birleşmiş olduğu için Bölükler anlamına gelen Ahzâb savaşı diye de anılan Handek savaşında, Ali'nin büyük fedakârlığı göründü.

Bu savaşta, Tehâme boylariyle Kinâne, Gatfan ve sair boylar, Kureyş'le birleşmişler, Yahudiler de onlara uymuşlardı. Ebû-Süfyan'ın kumandası altında harekete geçtiler.

Hz. Muhammed, Selmân'ı Fârisi'nin re'yini kabûl ederek Medine'nin açık olan tarafına hendek kazdırmaya başladı. Peygamber de bizzat çalışmakta, Ali, toprak çekmekteydi. Müşrikler gelmeden üç gün önce hendek kazıldı. Müşrikler on bin kişiydi, mü'minler üç bin.

Müşriklerden olup Bedir'de yaralanan, yaya olarak kaçıp kurtulan Abdüvedd oğlu Amr, hendeğin geçit yerine gelip karşısına çıkacak bir mübariz istedi. Hz. Peygamber, "kimdir şıına karşı çıkacak,

o kişiye cenneti zâminim" buyurdu. Ali, ayağa kalkıp "Ben yâ Resûlallah", dedi. Hz. Resulullah, otur, dedi. Bu sözü üç kere tekrarladı. Her defasında ayağa kalkan Ali'ydi.

Amr, sabırsızlanmıştı. Ey kavim, diye bağırdı, sizin tarafınızdan ölenlerin cennette olduğunu, bizden

49

öldürülenlerin cehennemde bulunduğunu sanıyorsunuz; içinizde cennete gitmeyi, yahut bir düşmanı cehenneme yollamayı isteyen, seven yok mu?

Ali, yâ Rasûlallah, izin ver de gideyim, dedi. Hz. Peygamber, "Yâ Ali, bu Abdüved oğlu Amr'dir" buyurdu. Bu sırada Amr, "Karşıma çıkacak er yok mu?" diye "bağırmaktan boğazım kısıldı, fakat karşıma çıkan yok. Dump beklemekten usandım, meydanıma gelen bulunmuyor..." mealinde bir recez okumaktaydı.

Ali (a.s) ayağa kalkıp, izin ver yâ Rasülallah da şuna karşı çıkayım, dedi. Hz. Peygamber, izin verdi, sonra, "Yaklaş yâ Ali" buyurdu. Ali yaklaşınca kendi sarığını çözüp Ali'ye sardı.

Bir rivâyette Zül-fekaar adlı kılıcını o gün verdi, "Allah'ım" dedi, "O'nu önünden, ardından, sağından, solundan, üstünden, altından, sen koııı." Alı. meydana gidince de ellerini kaldınp "Yârabbi, Bedir günü benden Ubeyde'yi? Uhud günü Hamza'yı aldın, bııgün Ali'yi sen koru." "Rabbim, beni tek bırakma ve sensin mirasçıların hayırlısı"13 diye duâya koyuldu. Sonra ashâbına dönüp, "Mücessem iman, mücessem şirke karşı çıktı" buyurdu.

Ali, meydana girip dönmede, dolaşmada ve "Acele etme, âciz olmamak şartiyle sesine ses verdim, meydanına geldim. Hâlis niyetim var, can gözüm açık, kurtulup murâda ermeyi umuyorum, umuyorum ki ölülere ağlayanlar, sana da ağlarlar; umuyorum, öyle

13- Enbiya suresi, 89. ayet.

50

bir vuruş vururum sana ki dillere destan olur" meâlinde bir recez okudu.

Amr, sen kimsin? dedi. Ali, "Ebû-Tâlib oğlu Ali'yim" buyurdu. Amr, baban dostumdu, seni öldürmek istemem, dedi. Ali, "Fakat" dedi, "Sen gerçeğe uymadıkça ben, seni öldürmeyi istiyorum." Amr, "Kardeş oğlu" dedi, "Senin gibi bir kerem sâhibini öldürmek istemem, geriye dönersen hayırlı olur sana." Bu sözleri, Ali'yi öldürmek istemediğinden değil, korkusundan söylüyordu.

Çünkü Bedir'de, Uhud'da, Ali'nin kılıcını görmüştü, duymuştu. Bir rivâyette, "Amcanın oğlu korkmadı mı seni bana yollarken? Seni mızrağıma takar, kaldırırım da yerle gök arasında kalakalırsın; ne ölürsün, ne dirilirsin" dedi.

Ali, "Amcamın oğlu biliyor ki" buyurdu, "Sen beni öldürürsen ben, cennete giderim, sen cehenneme gidersin; gene biliyor ki ben seni öldürürsem sen cehenneme gidersin, ben cennete giderim." Amr, "Bu ne giizel pay ediş" dedi, "İkisinde de sen kazamyorsun." Ali, "Yâ Amr" dedi, "Bırak şu sözleri de beni dinle.

Sen, benden üç şey isteyenin hâcetini revâ ederim derdin; şinıdi benim senden bir dileğim var." Amr, söyle dedi. Ali, "Şehâdet et ki Allah birdir, yoktur ondan başka tapacak.

Muhammed de onun elçisidir." Amr, "Birak bunu" dedi. Ali, "Peki" buyurdu. "Öyleyse şu orduyu geri çevir. Eğer Muhammed doğruysa, bu hareket, sizin için daha iyidir, gerçek değilse sana ne?

Halk ne yaparsa yapsin." Amr, "Bunu da yapamam, ne ben geriye dönebilirim, ne onları döndürürüm; sonra kadınlar, bana korktu derler, başlarına geçtiğim kavim de beni

51

kınar; üçüncü dileğin nedir, onu söyle" dedi. Ali, "Ben yayayım, sen atlısın, in attan" dedi. Amr, atından indi ve kılıcıyla zavallı hayvanın dört ayağını da kesti.

Ali bunu görünce, "Bu hareket, öyle bir hareket ki artık sana yapacağım şeyden dolayı Araplardan hiçbir kimse beni yermez" buyurdu. Birbirlerine saldırdılar. Meydan, tozdan görünmez oldu. Bir müddet sonra Ali'nin "Allahu Ekber" diye tekbir sesi duyuldu. Herkes anladı ki Ali, Amr'ı öldürdü.

Toz açılınca Ali'nin Amr'ın göğsünde olduğunu, sakalını tutup başını kesmek üzere bulunduğunu gördüler. Başını kesti ve kılıcından kan damlaya damlaya bir elinde baş, Hz. Peygamber'in huzuruna geldi.

"Ben, Abdülmuttalib oğluyum; ölünı, yiğit için korkmaktan hayırlıdır" meâlindeki beyti okudu.

Amr öldürülünce adamları dağıldı. Hendeği, ancak Nevfel adlı birisi geçti. Ali, onu da Amr'a ulaştırdı. Ali, Amr'ın başını, Hz. Peygamberin önüne koyunca, Hazret, "Bugün" buyurdular.

"Biz onlarla savaşıyoruz, onlar bizimle savaşamıyor." Ve gene, "Ali'nin, hendek günü bir kılıc vuruşu, kıyâmete dek insanların, cinlerin ibâdetlerinden üstündür" buyurdu.

Ali, Amr'ı öldürüp Hz. Peygamber'in huzuruna gelince birisi, Araplar içinde öyle zırh yoktu, neden zırhını almadın dedi. Ali, amcamın oğlunun ayıbını açmaktan utandım, buyurdu. Burada akla, Huseyn'in soyulması geliyor.

ne Tanrı'dan korktular, ne Muhammed'den hayâ ettiler, Aşûrâ günü, Huseyn'in zırhını, elbisesini tamamiyle soydular, onu, uryan bir halde topraklar üstünde bıraktılar. Libâsı bâdiyenin tozları, hunûtu türâb;

52

Senin bu hâletine döktü ins ü cin hûnâb.

Kızkardeşi, Amr'ın ölümünü duyunca kim öldürdü diye sordu. Ebû-Tâlib oğlu Ali dediler. "Kavminden yüce bir er tarafından öldürülmüş, bundan daha ziyade öyünülecek birşey olur mu?

Ey Amir oğulları" dedi ve "Amr'ı öldürenden başkası öldürseydi ona ebediyen ağlardım. Fakat öldürende hiç kınacak nesne yok; Hâşinı oğullarından, yiğit bir er tarafından öldürülmüş. İkisi de arslan, ikisi de birbirine denk; saldırmışlar, birisi, öbürünü öldürmüş" meâlindeki beyitleri okudu.

Emir'ül-Mü'minin Ali (a.s) Amr'la karşılaşınca Amr, Ali'nin başına bir kılıç vurmuştu ki mübârek alnının üst kısmı yarılmıştı. Ali, Amr'ı yere yıkınca da Amr, câresiz kalmış, Ali'nin yüzüne tükürmüştü.

Hazret, bu harekete öfkelenmiş, fakat o anda kılıcını kınına sokup Amr'ın göğsünden kalkmış, meydanda birkaç kere dolanmış, sonra gelip Amr'in başını kesmişti. Ali'den bu hareketin sebebi sorulunca,

"Amr'ın yaptığına kazdım; o anda öldürseydim, cihâdıma kızgınlığım da karışacaktı; O'nu öldürüşüm, sırf Allah râzılığı için olmayacaktı; O'nu kendi hâline bıraktım; meydanda birkaç kere dolandım; öfkem geçti; ondan sonra O'nıı, sırf Allah rızâsı, din gayreti uğruna öldürdüm" buyurdular.

Süyûti "Ed-Dürr'ül-Mensûr" unda, 33. Süre-i celilenin, "Ve Allah, kâfîr olanları, hiçbir hayra nâil olmadan, çoşııp köpüren öfkeleriyle geriye attı ve Allah, savaş için yetti inananlara ve Allah güçlüdür ve üstündür" meâlindeki 25. âyet-i kerimesinin, Ali'nin (a.s) Abdüvedd oğlu Amr'ı öldürmesi üzerine indiğini İbn-i Mes'üd'dan

53

tahric eder; Zehebi de "Mizânü'l-İ'tidâl" de bunu kaydetmektedir. Bu takdirde ayet-i kerimedeki "Ve Allah, savaş için yetti inananlara" Ali'ye yardim ederek meâlini vermektedir.14

Kurayzaoğulları denen Yahudi boyu, Hendek savaşında Kureyş'le bir olmuştu. Hz. Peygamber, savaştan dönüp Medine'ye gelir gelmez, onların üstüne gidileceğini bildirdi ve "Hiç kimse ikindi namazim kilmasin,

onların yurdunda kılacağız" diye nidâ ettirdi. Ali, sancağı aldı ve otuz kişiyle önden yürüdü. Ali'yi görünce pek ürktüler, birbirlerine, Amr'ı öldüren geldi dediler.

Hz. Muhammed (s.a.a) onlan yirmi beş gün kuşattı. Muâz oğlu Sa'd'in vereceği hükme râzı olmalarını istedi. Teslim oldular. Sa'd, Hendek'de yaralanmıştı. Erkekleri öldürülecek,

kadınları cariye olacak, malları üleştirilecek dedi. Hz. Peygamber, Tanrı'nın verdiği hükümle hükmettin buyurdu. Sa'd, yarasının şiddetinden boyuna kan zâyi etmedeydi. Nihâyet vefât etti.

Esirler, Medine'ye getirildi. Dokuz yüz erkekti, Ali, onlan öldürdü.

Hicretin altıncı yılı Şabanında Sa'd oğulları Bekr oğlu boyu, Hayber yahudileriyle birleştiler. Hz. Muhammed (s.a.a) bir miktar askerle Ali'yi yolladı. Ali, Sa'd oğulları topluluğuna rastlamadı. Yalnız, bunlara ait beşyüz deveyle iki bin koyunu sürüp Medine'ye getirdi.

14 - Fazâil'ül-Hamse'den naklen; c.2; s. 323.

54