ON İKİ İMAMIN KİMDİR?
 

Hidayete uyanlara selam olsun.
Kaynakça & Dipnotlar

[1] -Bugünse insan vücudu makinaya, boşaltım sistemi de tulumbaya benzetilmektedir.
[2] -Elektro-mıknatıs olayının tam tersi bir durumdur bu; mıknatısta zıt kutuplar birbirini çeker sadece.
[3]- - Evet, Resulullah (s.a.a) alemler için bir rahmetti; hayvanları, bitkileri dağı- taşı bile severdi. Nitekim her sarığının, her kılıcının, her atının bir adı vardı. Bu da bütün varlıkları sevmesinden, bütün cisimlerin şahsiyeti olduğuna inanmasından kaynaklanırdı. Bu özelliğe sahip ikinci bir insan görülmüş değildir tarihte. İnsanlık sevgisinin sembolüydü o. Uhud dağının yanından geçerken sevgiyle dağa bakar ve "Biz bu dağı severiz, o da bizi sever!" buyururlardı. Evet, Resulullah (s.a.a) dağları, taşları bile severdi, bütün alemler için bir rahmetti.
[4]- Bihar'ul Envar, yeni baskı c: 42 s: 193-194.
[5]- Burada geçen karşı koyma ve cezalandırmanın, sevginin bir tezahürü olduğu söylenebilir. Nitekim bir duada Allah Tealaya yakarılırken "Ey rahmet ve sevgisi gazabına üst gelen! Merhamette bulunmak istediğin içindir gazaba gelişin; sevgi ve rahmetin olmasa gazaplanır mıydın hiç?!" denilmektedir. Burada durum, tıpkı çocuğunu seven ve onun geleceğine karşı ilgisiz kalamayan bir babanın durumu gibidir. Çok sevdiği çocuğu kötü bir şey yaparsa ona öfkelenmekte, sert davranmakta, hatta tokat atabilmektedir. Oysa aynı baba; başkalarının çocuklarında çok daha kötü davranışlar gördüğü halde onlara karşı asla böyle davranmamakta ve kendi çocuğuna gösterdiği tepkiyi göstermemektedir. Bunun sebebi kendi çocuğuna duyduğu ilgi ve ona karşı beslediği sevgidir.
Kimi zaman da sevgi, gerçekle birliktelik sunmaz, duyguya dayanır; aklın ve prensibin yer almadığı bir sevgidir, Kur'an-ı Kerim'de bu tür sevgiye işaret edilerek şöyle buyrulur:
"... Eğer Allah'a ve ahiret gününe iman ediyorsanız onlara Allah'ın dinini uygulama konusunda acıma duygusuna kapılmayın." (Nur, 2)
Evet, suçlunun cezalandırılması gerekiyorsa duyguya kapılıp gevşek davranmayın denilmektedir. Zira İslam bireyi sevdiği kadar toplumu da sevmektedir.
Günahın en büyüğü, insanın bir günahı önemsiz sayması ve günah işlemeyi küçük bir şeymiş gibi görmesidir. Müminlerin emiri hz. Ali'nin (a.s) de buyurmuş olduğu gibi: "Günahın en kötüsü, hafife alınan günahtır." (Nehc'ul Belağa, 340. vecize)
Bu nedenledir ki İslam dini; bir günahın başkalarının huzurunda işlenmesi ve başkalarının bu günahın farkına varması halinde, günahı işleyenin cezalandırılmasını, gerekiyorsa had veya tazir vurulmasını emreder. İslam fıkhı gereğince, bir farzın terki veya bir haramın işlenmesi halinde ya tayin olunan had vurulur, ya da had tayin edilmemişse tazir uygulanır. Tazir, "had"den daha az miktarda bir cezalandırmadır ve miktarını şer'i hakim -kadı- tayin eder.
Bir bireyin günah işlemesi ve hele günahının bilinip anlaşılması halinde toplum günaha bir adım yaklaşmış veya (eğer günah alenen işlenmişse) itilmiş olur ki bu da toplum için büyük bir tehlikedir. Bu nedenle toplumdaki bu sapmayı düzeltmek ve işlenen günahın hafife alınmasını önlemek için günahkarın (alenen günah işlemişse) mutlaka cezalandırılması gerekmektedir.
Bu açıklamadan da anlaşılacağı üzere cezalandırma olayı hem fert, hem toplum için bir rahmet ve sevgi ürünüdür.
[6] - Nehc'ul Belağa, 11. vecize.
[7] - Bkz: Hatem-i Peygamberan 1. cilt, önsöz, s:11,12.
[8] - Nehc'ul Belağa, 139. hikmet.
[9] - Nehc'ul Belağa, 149. hutbe.
[10] - İkbal'in tüm şiirleri, Farsça metin s: 6 ve 7.
[11] İslam tarihinin fevkalade çarpıcı sayfalarından biridir bu: Celaluddin Siyuti, Dürr'ul Mensur tefsirinde Beyyine suresinin 7. ayetini açıklarken İbn-i Asakir'in, Cabir b. Abdullah Ensari'den aktardığı şu hadiseyi rivayet eder:Resul-i Ekrem'in (s.a.a) yanında oturduğumuz bir sırada Ali'nin bize doğru gelmekte olduğunu gördük. Peygamber efendimiz bakışlarını Ali'ye dikerek "Canımı elinde tutan Rabb'ime ant olsun ki, şu Ali ve onun Şia'sı kıyamet günü kurtuluşa erenlerdendir!" buyurdular. Bu olay, birçok İslam kaynağında teferruatıyla geçer. Bkz: Künuz'ul Hakâik: Münâvi (iki rivayetle naklediliyor), Mecme'uz Zevâid: Haysemi, Sevâik'ul Muhrike: İbn-i Hacer.
[12] - Nehc'ul Belağa, 42. hikmet.
[13] - Bk: Bihar'ul Envar c: 40 s: 281-282 yeni baskı. Ayrıca bk: Fahr-i Razi'nin Tefsir-i Kebir'i, Kehf suresi, 9. ayetin tefsirinde "Em hesibte..."
[14] - Burhan-ı Kati'de şöyle yazar: İksir eriten, birleştiren ve tamamlayıcı bir unsurdur. Bakırı altına çevirir. Ayrıca faydalı baharatlara ve kamil mürşide -evliyaya- da iksir derler. "Bu özelliklerin her üçü de aşkta vardır, hem eritici, hem birleştirici, hem tamamlayıcıdır. Ancak, en önemli boyutu "tamamlayıcı ve kemale erdirici" oluşudur. Bu nedenle şairler ötedenberi aşka tabib, ilaç, derman, Eflatun, Calinus vb. isimler de vermişlerdir. Mevlana da bir şiirinde şöyle der: "Ey tutkun gönül, şen ol/Ey bütün dertlerimizin dermanı/Ey bütün hastalıklarımızın ilacı/Ey bizim Eflatunumuz ve Calinusumuz, şen ol!"
[15] - Vahşi-i Kirmani.
[16] - Lisan'ul Gayb: Hafız.
[17] - Allame Tabatabai.
[18] - Mesnevi.
[19] "Onda sükun ve huzur bulup durulmanız için size kendi nefislerinizden eşler yaratması ve aranızda sevgi (meveddet) ve merhamet yaratması da O'nun ayetlerindendir. Hiç şüphe yok ki bunda, düşünebilmekte olan bir kavim için gerçekten ayetler vardır." (Rum, 21)
[20] Evlilik Ve Ahlak, Farsçası s:134.
[21] - İbn-i Sina: Risale-i Aşk, Sadr'ul Müteellihin: Sefer-i Sevvum-i Esfar.
[22] - Said İbn-i Cübeyr, İbn-i Abbas'tan şöyle rivayet eder: "Bu ayet inince, sevmemiz emredilen yakınların kimler olduğunu sordum. Peygamber (s.a.a); Ali, Fatıma, Hasan, Hüseyin ve evlatları (diğer 9 İmam)" buyurdu. Bkz: Mecme'ul Beyan c:2 s:388,389 -Çevirenin notu-
[23] - Sefinet-ul Bihar c:1 s:201 "Hubb" kelimesi.
[24] - Ae s:662 "Sema" kelimesi.
[25] - Mesnevi
[26] - Sa'di, Bustân.
[27] - Şerh-i İşarat c:3 s:383, yeni baskı.
[28] Aşkın kusurlarından biri de, sevgilinin kusur ve ayıplarını görememek, onun aşkından başka şey tanıyamamaktır. Sevgi, gözü bağlar, gönle perde çeker. İmam Ali'nin Nehc'ul Belağa'da geçen 107. hutbesinde de belirtildiği gibi "Kişinin bir şeyi çok sevmesi gözlerini kusurlu, kalbini hasta eder." Veya Sa'di'nin deyişiyle "Herkesin aklı pek mükemmel gibi gelir kendisine, herkesin kendi çocuğu güzel ve tatlı görünür gözüne."
Aşkın bu yan etkisi, akıl ve zekada hassasiyet yaratan özelliğiyle çelişmez aslında. Aşk, aptalı akıllı eder demiştik, çünkü varolan aklı aktif eder, harekete geçirir, bu doğrudur. Ama aşkın yan tesiri insanı aptallaştırması değil, gafil etmesi, gaflete kapılmasına yol açmasıdır. Aptallıkla gafletse tamamen farklı şeylerdir. Nitekim nice insanlar vardır ki fazla zeki değildirler, ama duygusal konularda kendilerini kaptırmadıkları ve dengeli davrandıkları için, başkalarına (ve icabında kendilerinden daha zeki olanlara bile) oranla daha az gaflete kapılırlar.
Aşk, zeka ve anlayışı artırır, keskinleştirir, ama bütün dikkatin de bir noktaya toplanmasına neden olduğundan, bireyin başka konulara olan dikkatini azaltır.
Dahası, aşk ve sevgi sadece kusurların göze çarpmamasını sağlamaz, onların hüner gibi görünmesine bile neden olur! Çünkü aşkın bir özelliği de, yansıdığı her şeyi güzelleştirivermesidir; zerrece güzelliği güneş eder, karayı ak, zulmeti nurmuş gibi gösterir.
Şair Vahşi'nin de deyişiyle:
Göz çukurlarıma gelip oturacak olursan,
Leyla'nın güzelliğinden başka şey görmezsin.
Bu nedenle olsa gerektir; aşk, bilgi gibi, bilenin elinde olan bir şey değildir, bilgi, bilene tabidir, aşksa seveni alıp götürür. Yani sevgi, güzelliğe bağlı bir sonuç değildir, sevenin kapasite ve çapına bağlıdır. Aşık aslında belli bir kapasite ve özelliğe sahiptir zaten, yeri gelir gelmez bu özellik ve maya kendisini gösteriverir -bunun nedeni belli değildir, bu nedenledir ki "aşkın belli bir sebebi yoktur" denilmiştir-. Sevenin sevgisi coştuğunda, kendi kapasite ve çapı oranında sevdiğinde güzellik ve iyilik görür; sevdiğinin gerçek iyilik ve güzelliği miktarınca değil! Sevenin, sevdiğindeki kusurları bile güzellik ve iyilik olarak görmesi, ondaki dikenleri çiçek sanması bundandır işte!
[28] - Bihar'ul Envar c:15 Kitab'ul Aşere s:51 Eski baskı.
[30] - Bihar'ul Envar c:21 s:215-216 Yeni baskı.
[31] - İbn-i Hişam Siyeri c:2 s:169-173.
[32] - İbn-i Ebi'l Hadid Şerhi, Beyrut basımı, c:3 s:574 ve : İbn-i Hişam Siyeri c:2 s:94.
[33] - Nehc'ul Belağa Şerhi, İbn-i Ebi'l Hadid c:2 s:220 Beyrut baskısı.
[34] Resulullah'ın (s.a.a) onlara duyduğu sevginin nedeni, bizzat Allah Tealanın onları "örnek insanlar" olarak görüyor ve seviyor olması ve "örnek insanlar" olarak diğer müminlere tavsiye buyurmasıdır. Resulullah'ın (s.a.a) Fatıma'dan (a.s) başka evlatları da vardı, ama Allah Teala İslam ümmetini, onları sevmekle mükellef etmemiştir, sevgi ve saygısı farz olan isimler, bizzat Resulullah'ın (s.a.a) da açıklamış olduğu gibi Ali'yle Fatıma ve onların evlatlarıdır.
[34] - Ehl-i sünnetin temel kaynak eserlerinden olan Fahr-i Râzi'nin Tefsir-i Kebir'i c:27 s:166 Mısır basımında konuyla ilgili daha birçok belge aktarılmıştır. Ayrıca Katade, Taberi ve Müstedrek-i Sahiheyn'de de yüzleri bulan belge kaydedilmiştir.
[36] - Usd'ül Gabe c:4 , s:23.
[37] - Kenz'ul Ummal, Siyuti'nin Cem'ul Cevâmi'si 6/156.
[38] - Hilyet-ul Ulyâ 1/63. Bu husustaki hadisler pek çoktur. Kısa bir inceleme sonrası sadece Ehl-i sünnet kaynaklarında hz. Ali'yi sevmenin faziletleri hakkında 90'dan fazla hadis buldum. Şia kaynaklarından Meclisi'nin Bihar'ında 123 rivayet vardır ki yeni baskının "Emir'ul müminini sevmek ve ona buğzetmek" başlığı altında kayıtlıdır.
[39] - Müstedrek-i Sahiheyn c:3 s:131. Bu olay Ehl-i sünnetin diğer sahih kaynaklarında 18'den fazla yerde ve değişik şahıslarca rivayet edilmiştir.
[40] - Bihar'ul Envar c:42 s:295-296, yeni baskı.
[41] -Bkz: İbn-i Hişam Siyeri, c:4 s:250.
[42] - Bu grupları bizzat hz. Resulullah'ın (s.a.a) kendisi İmam Ali'ye (a.s) haber vermiş ve "Ya Ali, benden sonra üç grup seninle savaşa tutuşacaktır, bunlar Nakisin, Kasitin ve Marikin'dirler." buyurmuştur. Bu ünlü rivayet, tanınmış Ehli sünnet tarihçilerinden İbn-i Ebi'l Hadid'in Nehc'ul Belağa Şerhi'nde de geçer (bk: c:1 s:201) İbn-i Ebi'l Hadid "Hz. Resulullah'ın (s.a.a) peygamberliğini ispatlayan hadislerden biridir bu." der ve şöyle ekler: "Zira gaybdan verdiği bu haber hiçbir yorum ve tevile yer bırakmayacak bir netlikle ve tıpkı o hazretin buyurmuş olduğu gibi vuku bulmuş ve bütün gelişmeler onun önceden haber verdiği seyirde cereyan etmiştir."(Ae)
[43] - Nehc'ul Belağa, Şıkşıkiye Hutbesi, 3.
[44] - El Müncid'e bkz. Hariciler, hz. Ali'ye (a.s) karşı huruc -isyan- ettikleri ve kendilerinden bir mezhep uydurdukları için bu adla anılmışlardır. Belli bir mezhep ve akide taşıdıklarından, her isyancıya bu ad verilmemiş, İslam literatüründe sırf sözkonusu sapık güruh için kullanılmıştır. Bu sapık görüşler sonraları başkalarına da geçmiş, hiçbir zaman iktidar olamasalar da sapık bir mezhep olarak varlıklarını korumuşlardır (bk: Zuha'l İslam c:3 s:240-247, 6. basım). Amr b. Ubeyd vb. gibi, Harici olup da hiç huruc etmeyenler de vardır (Bazı Mutezile mensupları gibi). Emri bil maruf veya büyük günah işleyenin ebediyen kafir olacağı gibi fikirleri olanlara "Hariciler gibi düşünüyor." denilmiştir. Tarihte Harici kadınlara da rastlanır (Müberred, Kamil c:2 s:154). Binaenaleyh Hariciler denildiğinde İslam literatüründe sadece bu güruh kastedilir.
[45] - Lüm'a. c:1, Kitab'ul Cihad, 1. fasıl ve: Şerayi, Kitab'ul cihad.
[46] - Normal durumlarda ayet yazılı mushaflara saygısızlıkta bulunabileceği anlamı çıkarılmamalıdır bundan. İ. Bendiderya.
[47] Bu noktayı biraz açmakta yarar var:
İslam'ın önemli emirlerinden biri olan iyiliği emredip kötüden nehy etme esasının amacı "iyiliği yaymak ve kötülüğün kökünü kazımak"tır. O halde ancak bu gayeye hizmet edilebileceği şartlarda bu işi yapmak, yani iyiliği emredip kötülüğü nehy etmek gerekir. Aksi takdirde, hiçbir etkisi olmayacak bir girişimi farz kabul etmek mümkün müdür?
Diğer bir asıl da, bir maslahatın tahakkuk bulabilmesidir. Bu durumda; daha beter bir kötülüğe yol açacaksa, yapılacak eylemin adı elbette ki "iyiliği emr ve kötülükten nehy" olmayacaktır tabi... Bu iki aslın şartı ise amelde basiretli olabilmektir. Amel ve davranışında basiret gösteremeyen ve bu melekeden mahrum bulunan birinin, yapacağı bir işin etki ve sonuçlarını da bilemeyeceği ve doğru hesaplar yapamayacağı ortadadır. Basiretten yoksun birinin, girişeceği bir davranışın daha kötü sonuçlar doğurup doğuramayacağını da hesaplayamayacağı bellidir. Bu nedenledir ki hadislerde de geçtiği üzere, cahilce yapılacak emr bi'l maruf ve neyh-i an'il münker girişimlerinin doğuracağı olumsuzlukların, olumlu etkilerinden çok daha fazla olacağında şüphe yoktur.
İslam'ın vazife olarak belirlediği diğer amellerde "Faydalı olma ihtimali varsa yap, faydası olmayacaksa yapma." şeklinde bir ön şart yoktur. İslam'ın emrettiği her şeyde bir hayır ve maslahat vardır; ama bu emirlerin muhatabı olan Müslüman kullar, söz konusu emirlerin hikmet ve maslahatlarının ne olduğunu teşhis etmekle mükellef tutulmamışlardır. Mesela namaz konusunda "Eğer kendin için faydalı buluyorsan kıl, faydalı olacağına inanmadığın vakitlerde kılma" diye bir hüküm yoktur. Keza, oruç için de "Faydalı olacağına ihtimal verirsen oruç tut, aksi takdirde oruç tutma" şeklinde bir emir verilmiş değildir, sadece "Sana zarar veriyorsa tutma." denilmiştir. Hac, zekat ve cihad konusunda da durum aynıdır, "Faydalı görüyorsan yap, faydalı görmüyorsan yapma." denilmemiştir. "İyiliği emr ve kötülüğü nehy" konusunda ise durum tamamen farklıdır, "Bu farzı işlemeden önce ölç-biç, düşün ve etkisinin ne olacağını hesapla!" denilmiş ve bu girişime, ancak İslam'ın ve Müslümanların yararına olacaksa izin verilmiştir. Yani burada maslahatın ne olduğu konusundaki teşhis yetkisi tamamen bireyin kendi uhdesine ve onun sorumluluğuna bırakılmıştır.
"Emr bi'l maruf ve nehy-i an'il münker" de bulunacak şahıs, yapacağı işin İslami gayelere faydalı olup olmayacağını düşünüp hesaplamak ve bu konuda akletmek zorundadır, akledip düşünmekle yükümlüdür. Bu amel, diğerlerinden farklıdır ve taabbüdü değildir, yani "Sebebi ve illeti sadece emir olan, aklın muhakemesine ve ferdin teşhisine bağlı bulunmayan, sırf emrolunduğu için yapılan ve neticesinden kulun sorumlu tutulmayacağı bir amel." değildir asla.
Bütün İslam mezhepleri, iyiliği emr ve kötülüğü nehy konusunda basiret, düşünce ve akletmenin zaruri ve farz olduğunu söylemiş ve bu hususta ittifak sağlanmışken, buna aykırı düşen tek mezhep "Haricilik" mezhebi olmuştur. Hariciler tamamen dogmacı ve yobaz olduklarından "Her emir gibi emr bi'l maruf ve nehy-i an'il münker de sırf emrolunduğu için yapılması gerekli bir ibadettir, üzerinde düşünüp taşınmaya gerek yoktur" demiş, bu amelin etki ve sonuçlarının iyice düşünülüp hesaplanması gerektiğini kabullenmemişlerdir. Gerçekte bu sakat görüş, onların bütün davranışlarına egemendi. Nitekim hiçbir faydası olmayacağı ve hiçbir olumlu neticeye yol açmayacağını bile bile kıyam veya terör eylemlerine girişmiş olmalarının ardında yatan sebep; bu cehalet, basiretsizlik ve düşünce tembelliğinden başkası olmamıştır.
[48], 49 - Bk: Zuha'l İslam c:3 s:330'da "Kitab'ul Fark Beyn'el Firak"tan iktibasla.
[50] - Nehc'ul Belağa 40. hutbe. Ve: İbn-i Ebi'l Hadid Şerhi c:2 s:308.
[51] - İbn-i Esir, El-Kamil'i c:3 s:336.
[52] - Şehristani, El-Milel Ve'n Nihel.
[53] Ali ve Evlatları s:40
[54] - İbn-i Ebi'l Hadid c:2 s:311.
[55] - El- İmame Ve's Siyase s:141-143 ve Kamil-i Müberred c:2.
[56] - Ae.
[57] - Fecr'ul İslam s:243.
[58] - İgd'ul Ferid c:2 s:389.
[59] - Kamil-i Müberred c:2 s:116.
[60] - Nehc'ul Belağa 60. hutbe.
[61] - Nehc'ul Belağa, 92. hutbe.
[62] - Nehc'ul Belağa, 148. hutbe.
[63] - Nehc'ul Belağa. 236. hutbe.
[64] - Nehc'ul Belağa 125. hutbe.
[65] - Nehc'ul Belağa, 40. hutbe.
[66] - Nehc'ul Belağa, 127. hutbe.
[67]- Bu batıl güruhun neden olduğu hadiseler müslüman ümmete pek ağır ruhi ve manevi darbeler indirdi. Kur'an-ı Kerim İslami davet ve çağrının ilim, bilgi ve basiret temeline dayalı olmasını şart koşmakta ve bu şart çerçevesinde akli idrak ve içtihad yolunu insanlara bizzat açarak şöyle buyurmaktadır: "... O halde müminler arasında neden her gruptan, her sınıftan bir kesimi çıkıp da derin bir kavrayış elde etmek için göç etmiyor?" (Tevbe,122)
Bu ayette "tafakkuh" kelimesi geçmektedir ki bir şeyi sathi ve yüzeysel bir seviyede anlamak değildir bu; bir şeyi derinlemesine anlamak, basiret ve tefekkürle kavramak anlamına gelir.
Enfal suresinin 29. ayetinde "Ey iman edenler, eğer Allah'tan korkup sakınır, takvalı olursanız, size doğruyu yanlıştan ayıran bir nur ve anlayış verir." buyrulmakta ve Ankebut, 69'da "Bizim yolumuzda çaba ve gayret gösterenlere yollarımızı gösteririz" denilmektedir.
Hariciler bunun tam tersini yaptılar; İslami fıkhın daima canlı ve hareketli kalmasını öngören Kur'an'ın bu eğitim ve direktifinin tersi cihette hareket edip yozlaşma, durgunluk ve donukluğu başlattılar, İslami bilim ve emirleri ölü ve durağan algıladılar ve İslamda şekilcilik ve görünüşü ön plana çıkardılar.
İslam, insan hayatının şekilciliğine ve dış görünüş biçimine öncelik tanımamıştır asla; İslam prensipleri insanı yüce insani hedeflere götüren mana ve anlamları, yol ve yordamları ön plana çıkarmıştır, şekilleri değil Yüce İslam dini insanoğluna ulaşması gereken İslami ve insani yüce ülkü ve hedeflerle mana ve mefhumları göstermiş, bu hedef ve manalara ulaşma yollarını gösterip öğretmiş, bu çerçeve dahilinde insanı serbest bırakmış, bunlar dışında insana kendi iradesiyle davranma hürriyeti tanımış, böylece kültür ve medeniyetin genişleyip yayılmasını önleyecek her nevi girişim ve çatışmadan kaçınmıştır.
İslam dininde kutsal kabul edilmiş ve mukaddes olduğu vurgulanmış hiçbir maddi nesne, biçim ve şekli nicelik yoktur. Müslümanın uymakla yükümlü kılındığı hiçbir "görünüş" ve "şekilcilik" yoktur. Bu nedenledir ki ilmi ve medeni kalkınmanın şekli ve dış görünüşleriyle uğraşıp bu şekilciliklerle çatışmaktan uzak durmuş olması; İslam dininin zaman ve çağların gereklerine intibak etmesini kolaylaştıran bir özellik olmuş ve bu dinin süreklilik ve kalıcılığını engelleyebilecek önemli bir maniayı ortadan kaldırmıştır. Dinle aklın bütünleşip içiçe olması da budur işte! Bir taraftan usul ve ana prensipleri sabit tutmuş ve onları değiştirilemez kılmıştır, diğer taraftan bu değişmez usul ve prensipleri dış görünüş ve şekilden ayrı mütalaa etmiştir. İslam genel ve külliyatı belirleyip belirtmiştir, bu bütün ve genellerin çeşitli dış görünüm ve çeşitli şekil ve biçimleri olabilir; şekil ve biçimlerin değişmesi ise hakikat ve gerçeği değiştirmez.
Ne var ki hakikatin dış görünüm ve şekillerle tatbiki de herkesin kolayca uhdesinden gelebileceği bir şey değildir, bunun için doğru bir anlayış, detayları bilme ve derin bir kavrayış gereklidir. Hariciler donuk fikirli insanlardı, duyduklarından ötesini idrakten acizdiler. Bu nedenledir ki İmam Ali (a.s) hakikatleri anlamaları için onlarla konuşup görüşmek üzere İbn-i Abbas'ı görevlendirdiğinde ona şöyle diyordu:
"Onlarla konuşup tartışırken Kur'an'dan örnek ve delil göstermeye çalışma, zira Kur'an'da çeşitli yorum ve ihtimallere imkan bırakan nice konular vardır, sen bir şey söylersin, onlar başka bir şey söyler -ve tartışma sonuçsuz kalır-. Bu nedenledir ki sünnetten örnek ve belge sun onlara; Peygamber-i Ekrem'in (s.a.a) hadis ve sözlerindeki delilleri göster, hadis ve sünnet, tevil ve yoruma yer bırakmayacak kadar net ve açıktır, bu apaçık belge ve delillerden kaçış mümkün değildir."
Yani Kur'an genel ve ana hükümlerden ibarettir. Kur'an'dan delil getirilecek olursa onlar da başka hükümlere dayanacak ve bu tartışmadan hiçbir sonuç alınamayacaktır, zira onlar, Kur'an'ın hakikatlerinden bir şeyler anlayacak ve bunları değişmez ölçülerle ölçebilecek kadar bir bilgiye sahip değildirler. Bu nedenle onlara sünnet ve hadislerden delil gösterilmelidir, zira hadisler bütün ölçü ve kıstasları net olarak belirlemiş, onların altını çizmiştir. Bu tavsiyede Ali (a.s), Haricilerin önemli bir özelliğine daha değinmekte ve onların dindar görünümlerinin yanısıra akılsız ve yoz düşünceli olduklarını da hatırlatarak dindarlıkla akıllılığın bu taifede yekdiğerinden ayrılmış olduğunu vurgulamaktadır.
Hariciler salt cehaletle fikri donukluğun ürünüydüler. Düşünme, kavrama ve araştırma melekesinden yoksun olan bu insanlar genelle ölçü arasındaki farkı kavrayamıyor, genelden ölçü ve kıstası ayıramıyorlardı. Sırf belli bir konuda yanlış netice verdi veya falanca konuda uygulanması bir hata oldu diye hakemlik meselesini tümüyle batıl addetmiş, artık hiçbir konuda insanların hakemlik yapmaması gerektiğini sanmışlardır. Hakemlik denilen şeyin genel anlamda doğru bir şey olduğunu, ama mesela falan konuda uygulanmasının pekala hatalı olabileceğini kavrayamamışlardır. Bu nedenledir ki Sıffin'deki hakemlik olayında üç merhale göze çarpar:
1- Tarihi belgelerin de açıkça ortaya koyduğu üzere hz. Ali (a.s) hakemlik olayına razı değildi; bunu Muaviye'nin tertiplediği bir oyun ve komplo olarak tanımlıyordu, bu görüşünde ısrarlıydı.
2- Hakemlik meselesinin aslında bir oyun olduğunu bilen İmam Ali, Haricilerin zorbaca dayatmaları karşısında "Madem ille de hakemlik istiyorsunuz, bari Ebu Musa Eşari'yi hakem seçmeyin, o tedbirsiz ve basiretsiz biridir" diyor, bu iş için gerekli salahiyete haiz adayları gösteriyordu:"Ya İbn-i Abbas, ya da Malik-i Eşter hakem olsun." diyordu.
3- İmam Ali (a.s) genel bir kural olarak hakemliği temelinden reddetmiyor,hakemliğe başvurmayı mutlak hata saymıyor, bu geneli de ısrarla savunuyordu. Ebu'l Abbas Müberred "El-Kamil Fi'l Lügati Ve'l Edeb" adlı eserinin 2. cildinin 134. sayfasında şöyle yazar:
"Ali, Haricileri bizzat aydınlatıp onlara deliller göstererek şöyle dedi:" Allah aşkına, söyleyin, aranızda benim kadar hakemlik olayına karşı olan var mıydı?" Onlar "Allah da bilir ki hayır." deyince, İmam "Siz beni hakemliği kabul etmeye zorlamadınız mı?" dedi, "Evet" dediler. "O halde ne diye bana karşı geliyor ve beni suçluyorsunuz şimdi?" dedi İmam. Hariciler "Biz hakemlik esasını kabul etmekle büyük bir günah işlemiş olduk, ama şimdi tevbe ettik, sen de tevbe et." dediler. İmam "Her günah işleyen tevbe etmelidir zaten." deyince sayıları altı bini bulan Hariciler "Ali tevbe etti." dediler, "Şam'a doğru hareket emrini vermesini bekliyoruz!" Bunun üzerine Kaysoğlu Eş'as, İmam Ali'ye gidip "Sizin hakemliği haram saydığınız ve alınan sonuca uymayı küfür bildiğiniz söyleniyor." deyince, İmam minbere çıkıp bir konuşma yaparak şöyle dedi: "Benim hakemlik olayından döndüğümü söyleyenler yalancıdır, hakemlik esasını bir sapma ve kafirlik sayanın kendisi sapmış ve kafir olmuştur!" Bu sözler üzerine Hariciler camiden çıkıp tekrar hz. Ali'ye karşı ayaklandılar."
Yukarıdaki tarihi belgeden de anlaşılacağı üzere Ali (a.s) bizzat hakemliğe değil, Sıffin savaşındaki hakemlik olayına karşıdır ve bunun Muaviye'yle Amr b. Âs'ın tertiplediği bir komplo olduğunun farkındadır. Ebu Musa'nın böyle bir oyunu bozabilecek basiret ve ferasette olmadığını söylemiş ve bunu Haricilere bir türlü kabul ettirememiş, ama sırf bu yüzden "Zaman ve mekanın hiçbir diliminde insanların hakemliğe başvurmaması gerektiği" şeklindeki Haricilerin batıl dayatmalarını da asla kabullenmemiştir.
İmam Ali (a.s) Kur'an yönetimiyle, Kur'an'ı bilen inançlı insanların İslami yönetimini yekdiğerinden ayrı şeyler olarak mütalaa etmiyordu. Kur'an hükümeti demek, Kur'an'da belirlenen bir olay karşısında, tıpkı Kur'an'ın emri doğrultusunda davranmak demekti. İnsanların yönetimiyse, insanın fikir ve görüşünün de yer aldığı bir yönetim demektir. Kur'an insanlarla bilfiil konuşamayacağına göre Kur'an'ın hakikatleri insanın görüş ve düşüncesi vasıtasıyla elde edilebilir ancak. İmam Ali (a.s) bu konuda şöyle diyor:
"Biz insanları değil, Kur'an'ı hakem olarak seçtik, Kur'an, şu satırlarda yazılı olan şeydir işte! Kur'an'ın dili yoktur ki insanla konuşabilsin; Kur'an, onu bilen mümin ve alim insanlar vasıtasıyla konuşur sizinle. Şamlılar bizden Kur'an'ı hakem seçmemizi istediler, biz de Kur'an'dan yüz çevirecek insanlar olmadığımız için bunu kabul ettik. Allah Teala da Kur'an'da "Bir konuda anlaşmazlığa düşerseniz onu Allah'a ve Resulüne havale edin." buyurmuyor mu? Allah'a havale edip O'na başvurmak demek, Allah'ın kitabına bakıp onu hakem seçmek ve Allah'ın kitabının hükmüyle hükmetmek demektir. Resulüne havale etmek de, Resulünün sünnetine uymaktır. Eğer hakkıyla Allah'ın kitabına ve Resulün sünnetine müracaat edilecek olursa insanlar arasında bu işe bizim herkesten daha layık anlaşılır."[67]
Burada, Nehc'ul Belağa, 2. hutbede de belirtildiği üzere; İslam'da yönetim ve yöneticilik işi nasla belirlendiği ve tayinle vaki olduğu halde hz. Ali'nin (a.s) neden hakemiyet olayına teslim olduğu ve sonra da bunu neden ısrarla savunduğu sorusu akla gelebilir.
Bu sorunun cevabı bizzat İmam Ali'nin (a.s) konuşmasında geçmektedir. İmam, "Eğer Kur'an'a ve sünnete müracaat edilir de Allah'ın kitabı hakem olursa, imamet ve yöneticilik işinin hak olduğu ve bu hakkın da kendisine ait bulunduğunun anlaşılacağı"nı söylemektedir.
İslam Fırkalarının Yekdiğerine Tesiri
Hariciler tarihi; müslümanların inanç, fıkıh, siyasi düşünce ve fikir hayatı gibi çeşitli boyutlarına tesir bırakmış olması açısından bir hayli önemli ve incelemeye değerdir. Daha önce de hatırlattığımız üzere slogan ve şiar açısından farklı olsa da bir mezhebin ruhu ve ana fikri, pekala bir diğer mezhebin ruhuna işleyebilmektedir. Bu da insan tabiatının hırsız olmasından kaynaklanır. Bazı insanlar vardır ki Sünni olmalarına rağmen ruh ve mana bakımından Şii'dirler, bunun aksine rastlamak da pekala mümkün. Bazı insanlar da vardır ki tabiat olarak Zahirci olmalarına rağmen ruh bakımından tasavvufçudur, bunun aksi de bulunabilir. Kimileri de vardır ki şiar olarak Şii görünür, ancak ruh ve amel bakımından Haricidir. Bu etkileşim, fertler için geçerli olduğu gibi milletler için de geçerlidir.
Eğer farklı mezhep mensupları bir arada yaşıyor iseler, bunların şiarları mahfuz kalsa bile inançları ve yaşam tarzları yekdiğerine sirayet edecektir. Mesela başa bıçakla vurulması veya kösler vurulup borular öttürülmesinin Kafkas Ortodokslarından İran'a geçmesi gibi. Ancak halkın psikolojik hali bunu kabule müsait olduğundan hemen sirayet etmiştir. Binaenaleyh fırkaların ruh ve psikolojik yapılarını iyi bilmek gerekir. Kimi fırkalar bütün görüş ve akidelerini hüsn-ü zan üzerine kurarlar, mutlak anlamda bir iyimserlikleri vardır. Mesela Ehl-i sünnette, ünlü şahsiyetlerin tamamına karşı mutlak bir hüsn-ü zann vardır, buna karşılık bir başka mezhep, mesela sadr-ı İslam Şia'sı şahsa ve bireylere değil, onların İslam'a ne kadar uygun davranıp davranmadıklarına bakabilmekte ve şahısları İslami hassasiyetlerine göre ölçebilmekte ve neticede olaylara mutlak bir iyimserlik penceresinden değil, inançsal bir hassasiyetle yaklaşmaktadır. Yine kimi fırkalar bireyin ruhuna, batınına ve iç dünyasına önem verirken (tasavvufçular gibi), kimi fırkalar da, Haricilerde olduğu gibi sadece dış görünüşe saplanmakta, donuk ve yoz olmaktadırlar.
Fırkaların ruh ve iç yapısı, ilk tarihi oluşumları tanınacak olursa daha sonraki yüzyıllarda hangi akide ve görüşlerin giderek yekdiğerine yaklaştığı ve farklı isim ve şiarlarına rağmen aslında diğer akide ve fırkayla bütünleşmiş olduğu kolayca anlaşılır. Bu anlamda fikir ve inançlar da tıpkı bir dildeki kelimeler ve deyimlere benzer; hiçbir kasıt ve ön hazırlık olmadan sırf yakın ilişki neticesinde bir dilin deyim ve kelimeleri nasıl diğer bir dile geçip kökleşebiliyorsa inanç ve fikirler de böyledir. Mesela İran'ın Müslümanlar tarafından fethiyle birlikte birçok Arapça kelimenin Farsça'ya geçtiği bilinmektedir, keza bunun tersi de olmuş ve binlerce Farsça kelime ve deyim de Arapça'ya geçmiştir. Aynı şekilde Türkçe de Arapça ve Farsça'ya geçmiş ve bunun tersi de vuku bulmuştur. Abbasi halifesi Mütevekkil zamanının Türkçe'siyle Selçuklu Moğollarının Türkçe'si bunun en bariz örneğidir. Dünyanın diğer dillerinden tutun da bireyler ve kavimlerin kendilerine has gelenek, estetik ve zevklerine varıncaya kadar hepsinde aynı kural ve karşılıklı etkileşim geçerlidir.
Ruhsuz bir tutuculuk, fikri donukluk ve akıllılıkla dindarlığın ayrılması şeklindeki Harici düşünce yapısı İslam tarihi boyunca çeşitli şekillerde müslüman topluluklarına sirayet etmiştir. Haricilere karşı olan nice görüş ve fırkalarda bugün Haricilik fikirlerinin görülmesi buradan kaynaklanmaktadır işte: Bireyler ve toplumlar yekdiğerinden etkilenmekte, karşılıklı bir etkileşim süreci yaşamaktadırlar.
Haricilik ruhunu taşıyanlar daima var olmuştur, yeni olan her şeye karşı çıkmış, her yeni gelişme ve yeniliği tekfir etmişlerdir. İslam'da araç-gereç ve maddi şeklin niceliğinin önem taşımadığını belirtmiştik; bu tür yoz insanlar şu veya bu yeni araç-gerecin kullanımını bile kolayca haram sayabilecek bir yapı ve temel taşımaktadırlar veya şu ya da bu eşyaya kutsallık atfetmektedirler.
Bugün nice İslam fırkaları arasında -ilmi veya fıkhi- akılcılıkla dindarlığın ayrı mütalaa edildiğini ve tam bir Harici yapı arzettiklerini görmekteyiz; hakikatin anlaşılması veya mesela İslam'da varolan genel ve temel bir kanundan, çağ için gerekli cüz'i ve özel bir kanunun çıkarılmasına (içtihad) engel olur, bunu haram sayar ve bid'at addederler. Oysa ki Kur'an-ı Kerim nice ayetlerde insanları düşünüp akletmeye çağırmış ve insanoğlunun basiretini ilahi çağrının desteği olarak tanımlamıştır.
Hicri 2. yüzyılın başlarında oluşmaya başlayan Mutezile mezhebi, küfürle imanın ne anlama geldiği konusundaki tefsir ve kelam bahislerinin bir neticesidir aslında; büyük günahlardan birini işlemenin küfre sebep olup olmayacağı şeklindeki bir tartışmanın hasılı olan mezkur fırka, Haricilikle bağdaşan bir okuldur. Mutezililer belli ölçüde hür düşünmek ve akla ve mantığa uygun bir yaşam biçimi belirlemek istemişlerdi başlangıçta. Gerekli ilmi birikim ve bilgiden yoksun oldukları halde İslami meseleleri dilediklerince tartışıp inceleme yoluna gittiler, etraflı bilgilerinin bulunmadığı konularda fikir yürüttüler, bazı hadisleri belli bir yere kadar eleştirdiler, sadece kendi içtihad(!) ve kendi bilgilerinin elverdiği yere kadar inceleyip belli bir karar verdikleri konuları kabul ettiler.
Bunlar başlangıçta Hadisçilerle Zahircilerin eleştirisine uğradılar; karşılarındaki güruh hadis ve ayetlerin sadece kelime anlamıyla dış görünüşünü esas alıyor, anlam ve maksat konusunda düşünmeyi haram sayıyordu. Onlara göre aklın ve mantığın net hükmünün hiçbir geçerliliği yoktu. Mutezile akıl ve tefekküre ne kadar değer veriyor idiyse, onlar da zahire o kadar değer veriyorlardı.
Mutezilenin bu ortaya çıkışından 1,5 asra yakın bir zaman süresi, bu mezhep mensuplarının türlü arayışlarıyla geçti, nice inişler çıkışlar yaşadılar ve derken Mutezileden "Eş'ari" mezhebi doğdu, bu defa tam 180 derecelik bir dönüşle akıl ve mantık verilerini büsbütün reddedip İslami tabirlerin sadece zahirine inanmanın farz olduğunu söylediler. İslami hükümler, hadisler ve ayetler etrafında tefekkür edip nedenleri ve nasılları araştırmanın haram olduğu gibi bir neticeye vardılar! Böylece iş öyle bir noktaya vardı ki dört Ehl-i sünnet mezhebinden birinin imamı olan İmam Ahmed b. Hanbel, Mutezile görüşlerine şiddetle karşı çıkar bir hale geldi, hatta bu yüzden hapislere düştü, işkence gördü ve kırbaç darbeleri altında bile Eş'ariliği savunup Mutezile esaslarını reddetti.
Bu keşmekeşlerde nihayet Eş'ariler kazandılar ve akılcılığın defterini dürüp bir kenara fırlattılar. Bu zafer, İslam dünyasının fikri ve akli hayatına ağır bir darbe vurmuş oldu.
Eş'ariler, Mutezilileri bid'at ehli saymadaydı. Eş'arilerin Mutezililere galip gelişinden sonra bir Eş'arinin şiirinde geçen şu mısralar bir hayli düşündürücüdür:
Bid'atcıların iktidar faslı bitti
Kökleri kazındı, işleri bitti.
Şeytanın bir araya getirdiği bu hizip
Kendi kendisini yiyip bitirdi, dağılıp gittiler böylece,
Kardeşler! Bu güruhun fakihi veya imamı
Kendisine uyulabilecek doğrulukta mıydı sahi?!
Hicri 11 ve 12. yy'larda doruğuna ulaşan ve Ehl-i sünnetin Hadisçileri ve Zahirileri grubuna pek benzeyen Şia fıkıh kolu Ahbariler de bir nevi akılcılıkla dindarcılığın ayrımından türemiş bir ekoldür. Ahbarilerle Ehl-i sünnetin Zahirilerinin fıkhi yöntemleri birbirine çok benzer, hatta yegane farkları hangi hadislerin esas alınması gerektiğinden ibarettir.
Ahbariler de aklı ve mantığı büsbütün bir kenara bırakmış bir ekoldür. İslami metinlerden hüküm ve kuralları bulup çıkarma konusunda akıl ve mantıktan faydalanmayı haram saymış ve yazdıkları eserlerde, yine bir başka Şia fıkhi kolu olan Usulcülere şiddetle saldırarak "Sadece kitap ve sünnet hüccettir, akla ve mantığa dayanılamaz!" demişlerdir. Kitabın hüccet oluşunu da ancak sünnet ve hadislerin tefsiri yoluyla esas almaktaydılar; bu nedenle de gerçekte Kur'an'ı da temel belge ve hüccet olarak kabul etmemiş ve sadece hadislerin zahirini "temel hüccet" olarak kabullenmişlerdir.
Bu kitapta amacımız çeşitli İslami düşünceleri irdelemek ve Hariciliğin ana ruhu olan "dindarlıkla akılcılığı birbirinden ayıran" ekolleri incelemek değil elbet. Son derece geniş bir bahis olan bu konuya derinlemesine girecek olursak konumuzun dışına çıkmamız gerekecektir. Biz burada sadece çeşitli fırkaların yekdiğerinden etkileşimini vurgulamak ve Hariciliğin bir mezhep olarak tarihten silinmiş olmasına rağmen çeşitli İslam fırkaları üzerindeki etkisinin sürdüğünü hatırlatmak istedik. Öyle ki, bugün bile çağdaş müslüman aydın ve yazarların bir kısmı, Haricilerin fikirlerini modern ve çağdaş kalıplar içinde sunar hale gelmiş ve gerçekte Haricilikten başka bir şey olmayan bu fikir ve ekolü hissi felsefeyle aşılama ve örtüştürme yoluna gitmişlerdir.
[68] - Nehc'ul Belağa, 147. hutbe.
[69] - Nehc'ul Belağa, 27. Mektup.
[70] - Bu nedenledir ki İslam tarihi boyunca ne zaman bir ıslahatçı, halkın sosyal ve dini durumunu ıslah edip düzeltmek amacıyla kıyam etmiş ve zalimlerle çıkarcıların menfaatini tehlikeye düşürmüşse söz konusu zulüm ve çıkar çevreleri hemen renk değiştirip dindarlık kisvesine bürünmüş ve takvalı görünmeye çalışarak gerçek yüzünü gizlemiştir.
Halifeler arasında israf ve ayyaşlıklarıyla meşhur olan ünlü Abbasi halifesi Memun er-Reşid, Alioğullarının (Aleviler) harekete geçip kıyama başladıklarını görünce yamalı hırkayla halka görünmüş ve avamı bu dış görünüşle kandırabilmiştir. Nitekim ondan para-pul da almamış ve saraydan beslenmemiş olduğu halde Ebu Hanife İskafi adlı şair onun bu haline övgüler dolusu şiirler yazmış ve bir şiirinde şöyle demişti:
İslam yöneticileri arasında onca zenginliğine rağmen
Memun'dan daha sade kim var yaşayan?
Öylesine eski-püsküydü ki onun cübbesi
Soramadan edemediler "Bu da nesi?"
Memun "Şahların adı kalır ardından"dedi
Ne giydiğinin ne önemi var şimdi?
Diğer halifeler de çeşitli şekillerde aynı yönteme başvurarak Kur'an'ı mızraklara geçirme politikasıyla; bütün zahmetlerin boşa gitmesine ve kıyam hareketlerinin henüz başlamadan tükenmesine neden oldular. Bunun yegane sebebi, sloganla gerçeği ayırt edemeyen avamın cehalet ve bilgisizliğidir. Bu da kıyam ve ıslah yolunu kendi yüzlerine kapatmalarına neden olmuştur. Gafletten uyandıklarında ise ön hazırlıkların tümünün yok edildiğini görmüş ve işe baştan başlamaları gerektiğini anlamışlardır.
Hz. Ali'den (a.s) öğrenilmesi gereken çok önemli bir nokta da bu tür mücadelelerin belli bir grup veya cemiyete mahsus olmadığıdır. Bilakis, müslüman veya dindar görünümlü bir grubun, sömürücü ecnebilerin çıkarlarına elverişli girişimlerde bulundukları dönemlerde söz konusu ecnebiler veya münafık güçler onları kalkan olarak kullanmış ve çirkin oyunlarına alet etmişlerdir. Bu nedenledir ki onlarla mücadeleye kalkışanın, öncelikle bu kalkanla mücadele etmesi ve kalkanı ortadan kaldırması kaçınılmazdır.
Bu arada Muaviye'nin, Haricileri tahrik ettiği ve ayaklanmaya kışkırttığı da gözden kaçmamalıdır. Muaviye ve Eş'as b. Kays gibileri o günlerde anarşik konularda Haricileri kullanmış, muhalefeti körüklemiş ve kışkırtmışlardır.
Hariciler hadisesi, her şeyden önce bu aptal ve yoz kalkanların ortadan kaldırılması gerektiğini, aksi takdirde düşmanın kalbine ulaşılamayacağını öğretmektedir. Nitekim İmam Ali (a.s) de hakemlik komplosundan sonra önce Haricilerin üzerine yürüyüp onları ortadan kaldırmış, onların işini bitirdikten sonra tekrar Muaviye'nin üzerine yürümüştür.