EHL-İ BEYT VE EHL-İ SÜNNET EKOLLERİ
 


İmam'ın yanına giderek, "Bunlar kimdi?" diye sordum. İmam, "Aralarında Ebu Eyyub Ensarî'nin de bulunduğu ensardan bir gruptu." buyurdu. Diğer bir rivayette İmam'ın (a.s) onlara, "Siz kimlerdensiniz?" diye sorduğu, onların ise, "Biz seni sevenlerdeniz ey Emirü'l-Mü-minin!" dedikleri geçer.[381]

Vasi Tayininde Hz. Muhammed'le (s.a.a) Hz. Musa'nın (a.s) Ümmetinin Ortak Noktası
[Resulullah'ın (s.a.a) ümmetinde vasi tayininin Hz. Musa'nın (a.s) ümmetinde vasi tayiniyle bazı ortak noktaları vardır.] Tevrat'ta Hz. Musa'nın (a.s) ümmetinde vasi tayiniyle ilgili geçenler özetle şöyledir: Allah Tealâ Musa'ya şöyle emretti: "İlâhî bir ruha sahip olan Yuşe' b. Nun'u halkın gözleri önünde öne çıkararak elini onun omzuna koyup onların karşısında onu kendine vasi ta yin et. Kendi heybet ve iktidarından ona da ver ki İsrail Oğulları ona itaat etsin; onun emriyle düşüp kalksınlar." Musa (a.s) da itaat ederek Allah'ın emrettiği gibi Yuşe' b. Nun'u halkın karşısına çıkarıp onların gözeri önünde elini onun omzuna koyarak onu kendisine vasi yaptı... Kur'ân-ı Kerim'de de, Allah Tealâ'nın Emirü'l-Müminin Ali (a.s)

hakkında Resulü'ne vahyederek açıkça şöyle buyurduğunu görmekteyiz: Ey Elçi! Rabbinden sana indirileni tebliğ et. Eğer (bu görevi) yapmayacak olursan, O'nun elçiliğini tebliğ etmemiş olursun. Allah seni insanlardan koruyacaktır. Resul-i Ekrem (s.a.a) bu ayet nâzil olduktan sonra Gadir-i

Hum'da hacıların toplanmasını emretti. İleride olan geri döndü, geride kalanlar da gelip yetişti. Sonra sayıları yetmiş bini aşan o topluluğun karşısında ayağa kalkarak Ali'nin (a.s) elinden tutup herkesin göreceği şekilde kaldırarak, "Benim size kendi nefislerinizden daha evlâ ve sizin emir sahibiniz olduğuma tanıklık ediyor musunuz?" diye sordu. Oradakiler, "Evet." diye bağırınca, Resulullah (s.a.a) kendi heybet ve yüceliğinden Ali'ye (a.s) de vererek tarihî konuşmasını yaptı: "Ben kimin mevlasıydam, bu Ali de onun mevlasıdır. Allah'ım; Ali'yi seveni sev, Ali'ye düşman olana düşman ol ve..."

* * *

Buraya kadar Resulullah'ın (s.a.a), kendisinden sonra ümmetin imamı ve kendi vasisini tayin etmesi alanındaki hadislerinin bir kısmını inceledik. Şimdi ise Kur'ân-ı Kerim'in bu konudaki bazı ayetlerini inceleyelim.


KUR'ÂN'DA VELÂYET VE ÖNDERLİK

Kur'ân'da Ali'nin (a.s) Velâyeti
Geçen bütün hadisler, Resulullah'tan (s.a.a) sonra Hz. Ali'nin (a.s) müminlerin önderi olduğunu ortaya koymaktadır. Kur'ân-ı Kerim de bu gerçeği vurgulayarak şöyle buyurmaktadır: Sizin veliniz ancak Allah, O'nun Resulü, namaz kılan ve rükû hâlinde zekât veren müminlerdir.[382] Aşağıdaki rivayetler de bunu teyit etmektedir: Taberî Tefsiri'nde, Vahidî'nin Esbabu'n-Nüzul'unda, Hâkim Haskanî'nin Şevahidu'n-Nüzul'unda, Belazurî'nin Ensabu'l-Eşraf'ında ve diğer kaynaklarda[383] İbn Abbas, Ebuzer Gıfârî, Enes b. Malik, Emirü'l-Müminin Ali (a.s) ve diğer ileri gelenlerden nakledilen bir rivayet özetle şöyledir: Fakir bir Müslüman Mescidu'n-Nebi'ye gelerek sadaka istedi. Dilencinin sözleri, sünnet namazda rükû hâlinde olan Hz. Ali'nin (a.s)[384] kalbini incitti. Bunun üzerine sağ eliyle arka sındaki fakire namazda taktığı kırmızı renkli Yemen akiki yüzüğünü çıkarmasını işaret etti. Fakir adam İmam'ın (a.s) maksadını anlayarak gelip yüzüğü çıkardıktan sonra ona dua ederek mescitten çıktı. Mescitteki-lerden hiçbiri dışarı çıkmadan Cebrail (a.s) Resulullah'a (s.a.a) şu ayeti indirdi: Sizin veliniz ancak Allah, O'nun Resulü, namaz kılan ve rükû

hâlinde zekât veren müminlerdir.[385] Bunun üzerine Hassan b. Sabit yerinden kalkarak şu beyitleri okudu: Ya Ebu'l-Hasan! Kalbim, ruhum feda sana,

Tüm hak yolunun sâliklerinin de kalbi, ruhu. Rükû hâlinde bağışta bulunan sensin; Canlar feda sana ey rükû edenlerin ruhu. Allah da senin hakkında indirdi en üstününü velâyeti de Onu dininin muhkematından kıldı.[386]

Bu Ayetin Delaletine Yöneltilen Eleştiri
Ehlisünnet ulemasından bazıları bu rivayetin anlamını eleştirmiş ve "Sizin veliniz ancak Allah, O'nun Resulü, namaz kılan ve rükû hâlinde zekât veren müminlerdir." ayetinde çoğul şahısın kullanıldığını ve bunun tek bir kişi olan Ali b. Ebu Talib'e delâlet edemeyeceğini söylemişlerdir. Biz onların bu eleştirilerini reddederek yanıldıklarını söylüyoruz. Çünkü Arapça'da çoğul için tekil şahıs kullanılmamasına rağmen, tekil için çoğul şahısın kullanılması sakıncasız olup konuşmalarda çokça rastlanan bir durumdur. Kur'ân'da da bunun birçok örnekleri vardır. Meselâ, Munafikûn Suresi'ndeki tabirler bu türdendir: "Münafıklar sana geldikleri zaman: Biz gerçekten şahadet ederiz ki, sen kesin olarak Allah'ın elçisisin, derler. Allah da bilmektedir ki sen elbette O'nun elçisisin. Allah, şüphesiz münafıkların yalan söylemekte olduklarına şahitlik etmektedir... Onlara, 'Gelin Allah'ın Resulü sizin için mağfiret (bağışlanma) dilesin.' denildiği zaman başlarını yana çevirdiler. Sen, onların büyüklük taslamışlar olarak yüz çevirmekte olduklarını görürsün... Onlar derler ki: Allah'ın Resulünün yanında bulunanlara hiçbir infak (harcama)da bulunmayın, sonunda dağılıp gitsinler. Oysa göklerin ve yerin hazineleri Allah'ındır. Ancak münafıklar kavramıyorlar. Derler ki: And olsun, Medine'ye bir dönecek olursak, gücü ve onuru çok olan, düşkün ve zayıf olanı elbette oradan sürüp çıkaracaktır. Oysa izzet (güç, onur ve üstünlük) Allah'ın, O'nun Resulü'nün ve müminlerindir. Ancak münafıklar bilmiyorlar."[387] Taberî bu sûrenin tefsirinde şöyle yazar: Bütün bu ayetlerden Abdullah b. Ubey Selul kastedilmiştir. Allah Tealâ bu sûrenin tüm ayetlerini onun hakkında indirmiştir. Müfessirler de bu görüştedirler, rivayetlerde de böyle geçer.[388]

Suyûtî de bu ayetlerin tefsirinde İbn Abbas'tan şöyle nakleder: Bu sûrede münafıklardan maksat, Abdullah b. Ubey Selul'dur.[389] Tarihçilerin dediği ve müfessirlerin de kendi kitaplarında kaydettikleri üzere bu olay özetle şöyledir: Ömer b. Hattab'ın görevlisi Cehcah Gıfârî, Benî Mustalik Gazvesi'nde bölgenin kuyusundan su alma konusunda Hazrec kabilesiyle müttefik olan Sinan b. Cehmî ile kavga etti. Bunun üzerine Cehmî ensarı, Cehcah ise muhacirleri yardıma çağırdı, böylece iş büyüdü! Abdullah b. Ubey Selul, bu olaydan öfkelenerek aralarında, daha küçük yaşta olan Zeyd b. Erkam da olduğu hâlde akrabalarından bir grubu etrafına toplayıp şöyle dedi: Gerçekten muhacirler böyle mi yaptılar?! Onlar bizim şehrimizde

ve bizim bölgemizde bize karşı mı övünüyorlar?! Vallahi Kureyş'in bu mültecilerine karşı durumumuz tıpkı, "Köpeğini eğitirsen seni de parçalar!" misalinde olduğu gibidir. Bize karşı böyle mi davranırlar? Vallahi Medine'ye döndüğümüzde gücü ve onuru çok olanımız, zayıf ve düşkün olanı elbette oradan sürüp çıkaracaktır. Daha sonra akrabalarına dönerek şöyle dedi: Bu belâyı kendiniz başınıza getirdiniz, şehrinizi onlara bıraktınız,

varınızı-yoğunuzu onlarla kardeşçe bölüştünüz. Oysa eğer sahip olduğunuz şeyleri onlardan esirgeyecek olsanız şüphesiz buradan göçüp başka bir yere giderler! Bunu duyan Zeyd b. Erkam koşarak Resulullah'a (s.a.a) gördüklerini anlattı. Orada olan Ömer,[390] Zeyd'in dediklerini duyunca ona, "Ya Resulullah! İzin ver gidip boynunu vurayım." dedi. Resulullah (s.a.a), "O zaman Medine'de kanlar dökülür." buyurdu. Bunun üzerine Ömer, "Eğer muhacirden olan birinin onu öldürmesini uygun görmezseniz, Sa'd b. Muaz veya Muhammed b. Mesleme'nin öldürmesini emredin." dedi. Resulullah (s.a.a), "Halkın, Muhammed ashabını öldürüyor, demesini istemiyorum." buyurdu.[391] Abdullah b. Ubey bunları duyunca hemen Resulullah'a (s.a.a) koşarak kesinlikle böyle bir şeyin olmadığına dair yemin etti! Ensar da olanları Resul-i Ekrem'e (s.a.a) ulaştırdığı için Zeyd b. Erkam'ı kınadı ve Abdullah b. Ubey'e, "Resulullah'ın (s.a.a) huzuruna giderek senin için bağışlanma dilemesini iste." dedi. Abdullah b. Ubey başını

sallayarak bu öneriyi reddetti ve şöyle dedi: Bana, iman et dediniz, iman ettim. Malımın zekâtını vermemi söylediniz, verdim. Şimdi de bir tek Muhammed'e secde etmem kaldı! Bunun üzerine onun hakkında Munafikûn Suresi nâzil oldu. Bu sûrede, "Onlar derler ki: Allah Resulü'nün yanın-da bulunanlara hiçbir infak (harcama)da bulunmayın, sonunda dağılıp gitsinler." sözünden kastedilen Abdullah b. Ubey'dir. Yine bu sûrenin "Onlara, 'Gelin Allah Resulü sizin için mağfiret (bağışlanma) dilesin.' denildiği zaman başlarını yana çevirdiler." Ayetinden maksat da yine Abdullah b. Ubey'dir.[392]

* * *

Bu sûrede Allah Tealâ bu sözleri söyleyen tek kişi olan Abdullah b. Ubey'e "Onlar derler ki" veya tek konuşan Abdullah b. Ubey'ken ona "Onlara, 'Gelin Allah Resulü sizin için mağfiret (bağışlanma) dilesin.' denildiği zaman başlarını yana çevirdiler." şeklinde (üçüncü çoğul şahısla) işaret eder. Bu konuda bütün müfessirler ittifak içerisindedir; çeşitli rivayetler de bunu teyid eder. Biz de bunu örnek olarak naklettik. Bunun benzerlerine Kur'ân'da sık sık rastlamak mümkündür. Meselâ: "İçlerinden Peygamber'i incitenler vardır. O (her sözü dinleyen) bir kulaktır, diyenler vardır."[393] Veya: "Onlar, kendilerine insanlar: Size karşı insanlar topla(n)dılar..."[394] Ve yine: "Derler ki: Bu işten bize ne var ki?"[395] Bu ayetlerde ve benzeri diğer birçok yerde çoğul şahıs kullanılmış olduğu hâlde maksat bir kişidir. Ulu'l-Emr, Ali (a.s) ve Evlâtlarından Olan İmamlardır Yukarıda geçen bütün seçkin ve mütevatir rivayetler Resulullah'tan (s.a.a) sonra Hz. Ali'nin (a.s) müminlerin emir sahibi ve önderi olduğunu ispat eder. Nitekim, "Ey iman edenler! Allah'a itaat edin; Peygamber'e itaat edin ve sizden olan emir sahiplerine de."[396] Ayetindeki "emir sahipleri"nin tefsirinden de anlaşılan budur. Yine aşağıdaki hadisler de bunu apaçık sergilemektedirler:

a) Şevahidu't-Tenzil'de Hz. Ali'nin söz konusu ayet hakkında Resulullah'a "-Ayette geçen- emir sahipleri kimlerdi?" diye sorması üzerine Hz. Peygamber, "Sen onların ilkisin." buyurduğu geçer.

b) Mücahid'den "emir sahipleri" hakkında şöyle nakledilir: "Allah Tealâ, Muhammed'den (s.a.a) sonra hükümet ve önderliği Hz. Peygamber'in hayatında Ali b. Ebu Talib'e bıraktı. Bu iş, Resulullah'ın (s.a.a) Medine'de Ali'yi kendi yerine bırakmasıyla başladı. Allah Tealâ da insanlara ona itaat etmelerini ve emrine baş kaldırmamalarını emretti.

c) Ebu Basir'den şöyle rivayet edilir: Ebu Cafer İmam Bâkır'a, "Allah'a itaat edin; Peygamber'e itaat edin ve sizden olan emir sahiplerine de." ayetinin nüzul sebebini sorduğumda o, "Bu ayet Ali b. Ebu Talib hakkında nazil olmuştur." buyurdu. "İnsanlar, o hâlde niçin Allah Tealâ Ali ve Ehlibeyt'inin ismini Kur'ân'da açıkça zikretmemiştir, diyorlar?!" dediğimde İmam (a.s) şöyle buyurdu: Onlara de ki, Allah Tealâ Kur'ân'da Resulü'ne namazı nazil etmiş, ama üç veya dört rekat olduğunu belirtmemiştir. Bunu Resulullah'ın (s.a.a) kendisi tefsir etmiştir. Yine haccı farz kıldığı hâlde Kâbe'nin etrafında yedi defa dönülmesi gerektiğini belirtmemiştir, bunu da Resulullah (s.a.a) insanlara söylemiştir. Aynı şekilde, "Allah'a itaat edin; Peygamber'e itaat edin ve sizden olan emir sahiplerine de." ayetini Ali, Hasan ve Hüseyin hakkında nazil etmiş, Resulü de (s.a.a) İslâm ümmetini bu hususta muhataba alarak, "Sizlere Allah'ın Kitabı ve Ehlibeyt'imi tavsiye ediyorum. Ben Allah'tan bu ikisini kıyamette

Kevser havuzunun başında bana ulaşıncaya kadar birbirlerinden ayırmamasını istedim. Allah Tealâ da bu duâmı kabul etti." buyurdu.[397]

Ehlibeyt'in Nuh'un Gemisine ve İsrail Oğulları'nın Bağışlanma Kapısına Benzetilişi
Hz. Ali (a.s), Ebuzer Gıfârî, Ebu Said Hudrî, İbn Abbas, Enes b. Malik gibi Resulullah'ın (s.a.a) ashabından ve Ehlibeyti'nden onun şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: Ehlibeyt'im; Nuh'un gemisi gibidir, ona binen kurtuldu, ondan ayrılan ise boğuldu. Bazı rivayetlerde ise bunun devamında şöyle geçer: Ehlibeyt'im, İsrail Oğulları'ndaki bağışlanma kapısı gibidir.

Bu Rivayetin Kaynakları
Söz konusu rivayet şu muteber kaynaklarda kaydedilmiştir: Zehairu'l-Ukba, s.20, -Muhibbuddin Taberî'nin eseri. Müstedrek-i Hâkim Nişaburî, c.2, s.343 ve c.3, s.150. Hilyetu'l-Evliyâ -Ebu Nuaym'ın eseri-, c.4, s.306. Hatib'in Tarih-i Bağdad'ı, c.12, s.19. Heysemî'nin Mecmau'z-Zevaid'i, c.9, s.168. Suyûtî'nin ed-Dürru'l-Mensur'u, "Secde ederek kapısından girerken dileğimiz bağışlamandır deyin."[398] ayetinin tefsirinde. Suyûtî'nin Tarih-i Hulefa'sı, s. 270 ve Mansur Devanikî'nin hayatı, Me'mun'dan, Reşid'den, Mehdi'den, Mensur'dan, babasından, dedesinden ve o da İbn Abbas'tan, o ise Resulullah'tan (s.a.a) şöyle nakleder: "Ehlibeyt'im Nuh'un gemisi gibidir; ona binen kurtuldu, ondan ayrılan ise boğuldu." Kenzü'l-Ummal, birinci baskı, c.6, s.153 ve 216. es-Savaiku'l-Muhrika, -İbn Hacer'in eseri-, s.75; İbn Hacer bunu Darkutnî, Taberânî, İbn Cerir, Ahmed b. Hanbel ve diğerlerinden nakletmiştir. Yukarıda Kitap ve sünnette Allah ve Resulü'nün (s.a.a), Resulullah'tan (s.a.a) sonraki emir sahibini belirttiklerini gördük. Şimdi ise başka tabirlerle kaydedilen diğer nasları inceleyelim.


İMAMLAR, ALİ (A.S) VE ONUN EVLÂTLARIDIR

Resulullah'ın (s.a.a) Mübelliğleri
Allah Tealâ Kur'ân-ı Kerim'de çeşitli ayetlerde Peygamber'in vazifesinin sadece kendisinin emirlerini tebliğ etmek olduğunu belirtmiştir. Meselâ:

Peygamber'e tebliğden başka (yükümlülük) yoktur.[399] Peygamber'e düşen, apaçık bir tebliğden başkası değildir.[400] Bilin ki, elçimize düşen, ancak apaçık bir tebliğdir.[401] Şu hâlde Peygamber'e düşen apaçık bir tebliğden başkası mı?[402] Yine bazı ayetlerde Resulullah'ın (s.a.a) vazifesi sadece tebliğle sınırlandırılmıştır. Örneğin: Artık yalnızca sana düşen, duyurup bildirme (tebliğ)dir.[403] Sana düşen, yalnız tebliğdir.[404] Allah'ın emirlerini tebliğ, doğrudan doğruya ve vasıtasız tebliğ, vasıtalı tebliğ ve yine zamanı ulaşan şeyi tebliğle zamanı ulaşmayan şeyi tebliğ diye birkaç kısma ayrılır. Birbirleriyle kavga eden iki mümin grubun hükmü veya zalim bir hükümdar ve sultan karşısında Müslümanların vazifesi gibi. Resulullah'ın (s.a.a) tebliğ etmekle yükümlü olduğu şey iki kısımdır:

a) Kendisine vahyolan şeyin bizzat sözlerinin ve anlamının tebliği; yani bu ümmette Kur'ân-ı Kerim diye adlandırılan ve hakkında, "Sizi -ve kime ulaşırsa- kendisiyle uyarıp korkutmam için bana şu Kur'ân vahyedildi." buyrulan Allah'ın Kitabı.

b) Kendisine anlamı sözlü olarak vahyedilen şeylerin tebliği. Şer'î hüküm ve kuralların tebliği gibi; nitekim Allah Tealâ buyuruyor ki: "O: Dini dosdoğru ayakta tutun ve onda ayrılığa düşmeyin, diye dinden Nuh'a vasiyet ettiğini ve sana vahyettiğimizi, İbrahim'e, Musa'ya, İsa'ya da vasiyet ettiğimizi sizin için de teşri etti."[405] Resulullah'ın (s.a.a) namazın rek'at ve zikirlerinin sayısını belirtmesi, İslâm'ın diğer hüküm ve kurallarını teşriî ya da geçmiş ümmetlerin karşılaştıkları olayları, bu dünyanın ve ahiret yurdunun gaybî haberlerini anlatması, hepsi Kur'ân dışında kendine vah-yolan şeylerin tebliğidir. Dolayısıyla Allah Tealâ Kur'ân'da şöyle buyurur: "O, hevadan (kendi istek, düşünce ve tutkularına göre) konuşmaz."[406]

Müslümanlar arasında bu tebliğe "hadis-i şerif-i nebevî" denir.

* * *

Geçen ayetler, Peygamber'in vazifesini Allah'ın vahyini tebliğle sınırlandırmıştır. Dolayısıyla peygamberi diğerlerinden ayıran seçkin özellik tebliğdir. O hâlde eğer Resulullah (s.a.a.) birini tanıtırken, "falanca bendendir." buyuruyorsa maksat, tebliğ konusunda onun Resulullah'ın (s.a.a) makamında oluşudur. Biz bunları kendi düşüncemiz olarak söylemiyoruz; Resulullah (s.a.a) bazı hadislerde bunu açıkça ortaya koymaktadır. Buna örnek olarak Berâe Suresi'nin ayetlerinin tebliğini gösterebiliriz:

Berâe (Tevbe) Sûresi'nin Tebliği
Berâe Sûresi'nin tebliği olayı Sahih-i Tirmizî, Tefsir-i Taberî, Hasais-i Neseî, Hâkim'in Müstedreku's-Sahiheyn'inde ve diğer kay naklarda Enes b. Malik, İbn Abbas, Sa'd b. Ebî Vakkâs, Abdullah b. Ömer, Ebu Said Hudri, Ömer b. Meymun, Ali b. Ebu Talib[407] ve Ebu Bekir gibi sahabelerden nakledilmiştir. Biz burada Müsned-i Ah-med b. Hanbel'de şahsen İmam Ali'den (a.s) nakledilen hadisi özetle nakletmekle yetiniyoruz:

Resulullah (s.a.a) Ebubekr'i çağırtarak Berâe Sûresi'yle birlikte Mekke'ye gönderdi:

– Gelecek yıldan itibaren hiçbir müşrikin haccetmeye hakkı yoktur.

– Çıplak kimsenin Kâbe'nin etrafında dönmeye hakkı yoktur.

– Müslümanların dışında kimse cennete girmeyecektir.

– Resulullah'la (s.a.a) antlaşma imzalayanların antlaşmaları, süresi bitinceye kadar geçerlidir.

– Allah ve Resulü müşriklerden uzaktır.

Ebu Bekir gerekli emirleri aldıktan sonra Mekke'ye doğru hareket etti. Fakat üç gün sonra Resulullah (s.a.a) Ali b. Ebu Talib'e (a.s) şöyle buyurdu: "Ebu Bekir'e yetişerek onu bana gönder ve Berâe Suresi'ni de sen tebliğ et." Ali (a.s) Resulullah'ın (s.a.a) emrine uydu. Ebu Bekir Resul-i Ekrem'in (s.a.a) huzuruna gelince ağlayarak, "Ya Resulullah! Benden bir hata mı gördünüz?" dedi. Hz. Resulullah (s.a.a), "Sende hayırdan başka bir şey vuku bulmadı; ama bana onu ancak kendim veya kendimden olan bir kişinin tebliğ etmesi emredildi." buyurdu.[408] Abdullah b. Ömer'in naklettiği rivayette Resulullah'ın (s.a.a) son cümlesi şöyle kaydedilmiştir: Ama bana bunu kendin veya kendinden olan bir kişi dışında hiç kimse senin adına tebliğ etmemelidir, diye emredildi.[409] Ebu Said Hudrî ise bunu şöyle nakleder: Onu kendim veya benim adıma, benden olan bir kişiden başkası tebliğ etmemelidir.[410] Bu ve benzeri rivayetlerdeki sözlü ve manevî belirtiler burada tebliğden maksadın, Allah Tealâ'nın Resulü'ne nâzil etmiş olduğu İslâm'ın hükümlerini ilk defa mükelleflere ulaştırmak olduğunu ortaya koymaktadır ve bu ise Resulullah'ın (s.a.a) kendisinin veya kendisinden

olan birinin vazifesidir. Bu tebliğ karşısında, her mükellefin Resulullah (s.a.a) veya ondan olan bir kimse tarafından tebliğ edilen hükümleri diğerlerine ulaştırmakla sorumlu olduğu başka bir tebliğ daha vardır. Bu tebliğin özelliklerinden biri, kıyamete kadar devam edecek oluşu ve herkesin onun karşısında kendisini sorumlu görmesidir. Resulullah'ın (s.a.a), "Kendim veya benim adıma, kendimden olan bir kişiden başkası tebliğ etmemelidir." buyruğundan maksadın birinci kısım tebliğ olduğu apaçık bellidir. Resulullah'ın (s.a.a) hadislerinde geçen "minni" (benden) tabirini ise "Menzile Hadisi" açıklamaktadır. Ali (a.s) Resulullah'a (s.a.a) Nispetle Harun'un Musa'ya Menzilesindedir Menzilet Hadisi, Sahih-i Buharî, Sahih-i Müslim, Müsned-i Tayalesî, Müsned-i Ahmed b. Hanbel, Sünen-i Tirmizî, Sünen-i İbn Mâce ve diğer kaynaklarda[411] kaydedilmiştir. Biz burada Sahih-i Buharî'den naklediyoruz: Resulullah (s.a.a) Ali'ye (a.s) şöyle buyurdu: Sen bana nispetle Harun'un Musa'ya menzilesindesin; ancak

benden sonra peygamber yoktur. Bu hadisin son kısmı Sahih-i Müslim'de şöyle geçer: Ancak benden sonra peygamber yoktur. İbn Sa'd kendi Tabakat'ında Berâ b. Azib ve Zeyd b. Erkam'dan şöyle rivayet eder: Tebûk Savaşı başlayınca Resulullah (s.a.a) Ali b. Ebu Talib'e (a.s) "Ya ben Medine'de kalmalıyım, ya sen." buyurdu. Ali'yi kendi yerine seçtikten sonra kendisi müşriklerle savaşmak için Medine'den çıktı. Resulullah (s.a.a) Medine'den çıktıktan sonra, "Resulullah, Ali'yi yapmış olduğu kötü bir işten dolayı savaşa götürmedi." dediler! Ali bunu duyunca Resul-i Ekrem'in (s.a.a) yanına gitti. Resulullah Ali'yi görünce, "Bir şey mi oldu?" diye sordu. Ali, "Hayır, ya Resulullah! Ama bazılarının, senin yapmamdan

hoşlanmadığın bir şey yüzünden beni savaşa götürmediğini yaydıklarını duydum!." dedi. Bunun üzerine Resulullah (s.a.a) tebessüm ederek, "Ali! Sen bana nispetle Harun'un Musa'ya olan menzilesinde (konumunda) olmak istemiyor musun; ancak benden sonra peygamber yoktur?" buyurdu. Ali, "İsterim, ya Resulullah!" cevabını verdi. Sonra Resul-i Ekrem (s.a.a), "Senin makam ve mevkiin de öyledir." buyurdu.[412] Bu hadisin bazı bölümlerini gazvelerde Resulullah'ın (s.a.a) Medine'deki halifesinden bahsederken açıkladık.

Resulullah'ın (s.a.a) Hadislerinde "minnî" (benden) Kelimesinden Maksat nedir?
"Ente minî bimenzileti Harûne min Mûsa" ("Senin bana olan nispetin Harun'un Musa'ya olan konumu gibidir.") hadisindeki "minnî" kelimesi Resulullah'ın (s.a.a) diğer hadislerde bu kelimeden maksadının ne olduğunu açıklığa kavuşturmaktadır. Şöyle ki: Harun peygamberlik konusunda Hz. Musa'nın (a.s) ortağı, Allah'ın hükümlerini tebliğ konusunda onun yardımcısıydı. Hz. Ali (a.s) de "Menzilet Hadisi" gereğince Resul-i Ekrem'e (s.a.a) karşı Harun'un Musa'ya konumundadır; ancak, peygamberlik hariç. O hâlde Harun'un makam ve mevkisinden Ali'ye (a.s) ulaşan tek şey, tebliğ konusunda Peygamber'in yardımcılığıdır. Yine Resulullah (s.a.a) "minni" kelimesinden maksadının ne olduğunu Vedâ Haccı'nda Arefe günündeki konuşmasında da beyan etmektedir: Ali bendendir, ben de Ali'denim. Benim vazifemi kendim veya Ali'den başkası yapamaz.[413] Resul-i Ekrem (s.a.a) bu buyruklarında "minni" kelimesini kullanmasındaki maksadını apaçık bir şekilde beyan etmektedir. Resulullah'ın (s.a.a) maksadı şudur: Ali (a.s) Allah'ın hükümlerini vasıtasız olarak tebliğ konusunda, mükelleflere karşı Peygamber konumundadır. İşte buradan Resulullah'ın (s.a.a) diğer hadislerinde Ali (a.s) hakkında kullanmış olduğu "minni" kelimesinin anlamı açıklık kazanmaktadır; meselâ Bureyde'nin hadisinde Ali'yi (a.s) Resulullah'a (s.a.a) şikâyete gittiğinde onun, "Ali'yi şikâyet etme, doğrusu o bendendir..."[414] Veya İmran b. Hasin'in rivayetinde ona,

"Doğrusu Ali bendendir." buyurduğunu görüyoruz.[415]

* * *

Tüm bu rivayetlerde Resulullah (s.a.a), Ali (a.s) ve soyundan gelen imamların vasıtasız olarak ağır tebliğ yükünü mükelleflere aktarma konusunda kendisi gibi olduklarını ve aynı vazifeyi taşıdıkları nı anlatmak istiyor. Dolayısıyla, onların hepsi Peygamber'dendir, Peygamber de onlardandır. Onlar tebliğ konusunda Resulullah'la (s.a.a) ortaktırlar, aralarındaki tek fark şudur: Resulullah (s.a.a), Allah Tealâ'nın hükümlerini, kanunlarını vasıtasız olarak doğrudan doğruya vahiy yoluyla almakta, onlar ise bunu Hz. Peygamber'in kendisinden almaktadırlar. O hâlde imamlar Allah tarafından İslâm ümmetinin tebliğcileridirler; Allah ve Resulü böyle ağır bir yükü taşımaları için onları daha önce hazırlamıştır. Çünkü Allah Tealâ, Tathir Ayeti'nde bildirdiği gibi onlara giydirmiş olduğu temizlik ve masumluk elbisesiyle, onları her türlü çirkinlik ve kötülükten korumuştur.

Ayrıca, Resulullah (s.a.a) Ali'yi (a.s), Allah Tealâ'nın kendisine vahyettiği şeylerle özel olarak yetiştirmiş, diğer imamlar da onları biri diğerinden almak suretiyle Ali'den (a.s) almışlardır. Aşağıdaki rivayetler bunu apaçık bir şekilde ortaya koymaktadır.

Resulullah'ın (s.a.a) İlminin Taşıyıcısı
Tefsir-i Râzî'de, Muttakî Hindî'nin Kenzü'l-Ummal'ında Hz. Ali'nin (a.s) şöyle buyurduğu rivayet edilir: Resulullah (s.a.a) bana bin çeşit ilim öğretti; bu ilimlerin her birinden de bin kapı açıldı yüzüme.[416] Tefsir-i Taberî, Tabakat-ı İbn Sa'd, Tehzibu't-Tehzib, Kenzü'l- Ummal ve Fethu'l-Barî'de şöyle rivayet edilir (biz Fethu'l-Barî'den naklediyoruz): Ebu Tufeyl'den şöyle rivayet edilir: Ali'nin (a.s) konuşmalarından birinde şöyle dediğini gördüm: Neyi isterseniz sorun benden; vallahi kıyamete kadar vuku bulacak şeyleri soracak olursanız söylerim size. Bana Kur'ân'dan sorun; vallahi gece mi gündüz mü, çölde mi, yoksa dağın başında mı nazil olduğunu bilmediğim bir ayet yoktur...[417] İşte bu yüzden Resulullah (s.a.a) Cabir b. Abdullah'ın rivayetinde Ali (a.s) hakkında şöyle buyurmaktadır: Ben ilim şehriyim, Ali ise onun kapısıdır. Bu şehre girmek isteyen kapısından girmelidir. Hâkim, bu rivayetin senedinin sahih olduğunu söyler.[418] Bir rivayete göre yukarıdaki hadisin sonunda şöyle geçer: İlim isteyen kimse kapıdan girmelidir.[419] Bu konu, başka bir rivayette şöyle geçer: Hudeybiye günü Resulullah'ın (s.a.a) Ali'nin (a.s) elini tutarak şöyle buyurduğunu gördüm: Bu adam özgür kimselerin efendisi ve zalimleri öldürendir. Ona yardım eden zafere ulaşır, onu alçaltan ise alçalır. Burada Resulullah (s.a.a) sesini yükselterek şöyle devam etti: "Ben ilim şehriyim, Ali ise onun kapısıdır, bu şehre girmek isteyen onun kapısından girsin."[420]İbn Abbas'ın rivayetinde Resulullah'ın şöyle buyurduğu geçer: Ben ilim şehriyim, Ali ise onun kapısıdır, bu şehre girmek isteyen onun kapısından girsin.[421]

İmam Ali'nin (a.s) kendi rivayetinde ise şöyle geçer: Resul-i Ekrem (s.a.a), "Ben ilim eviyim, Ali ise kapısıdır."[422] buyurmuştur. Veya İbn Abbas'ın rivayet ettiği gibi: Ben hikmet şehriyim, Ali ise onun kapısıdır; ilim ve hikmet isteyen o kapıdan gelsin.[423] Hz. Ali'den (a.s) başka bir rivayette ise Resulullah'ın (s.a.a) şöyle buyurduğu kaydedilmiştir: Ben hikmet eviyim, Ali ise kapısıdır.[424] Ebuzer ise Resul-i Ekrem'in (s.a.a) Ali (a.s) hakkında şöyle buyurduğunu rivayet eder: Ali benim ilmimin kapısıdır, benden sonra benim gönderildiğim şeyi ümmetime açıklayacak olandır.[425] Enes b. Malik de Resulullah'ın (s.a.a) Ali'ye (a.s) hitaben şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir: Sen benden sonra ümmetime ihtilâf ettikleri konuyu açıklayıp

halledecek olansın. Hâkim, bu rivayetin Şeyheyn'in (Buharî, Müslim) ölçülerine göre sahih olduğunu söyler.[426] Başka bir rivayette Peygamberi Ekrem'in (s.a.a) Ali'ye (a.s) hitaben şöyle buyurduğu kaydedilmiştir: Sen risaletimi sürdüreceksin, sesimi ümmetimin kulağına ulaştıracaksın, benden sonra ümmetimin ihtilâflarını halledeceksin. [427]

Ali (a.s) Resulullah'ın (s.a.a) Terbiyesinde
Allah Tealâ, Resulü-i Ekrem (s.a.a) ve Ali'nin (a.s) bir evin çatısı altında yaşamasını dilediği andan itibaren Resulü vasıtasıyla daha küçük bir çocuk olan amcası oğluna ilmi tattırdı. Hâkim bu konuda şöyle der: Allah Tealâ'nın Ali b. Ebu Talib'e vermiş olduğu nimet ve hayırlardan biri şudur:

Kureyş kuraklık yüzünden yoksul düşmüştü. Bu durum, kalabalık bir ailenin sorumluluğunu omuzlarında taşıyan Ebu Talib'i oldukça sıkmıştı. Bu yüzden çok ıstırap çekiyordu. Nihayet o zaman daha peygamber olmayan Resulullah, Hâşim Oğulları arasında zengin ve refah içerisinde olan am-cası Abbas b. Abdulmuttalib'e dedi ki: Kardeşin Ebu Talib'in kalabalık bir ailesi var. İnsanların bu kuraklık ve kıtlıktan ıstırap çektiklerini görüyorsun. Gel birlikte onun yanına gidelim ve her birimiz oğullarından birinin sorumluluğunu üzerimize alıp ona yardımcı olalım. Abbas, peki diyerek Hz. Muhammed'in (s.a.a) önerisini kabul edince birlikte Ebu Talib'e giderek dediler ki: Biz, insanlar bu sıkıntıdan kurtuluncaya kadar senin yükünü azaltmaya karar verdik. Ebu Talib, yalnız Akil'i bana bırakın, istediğinizi yapın dedi. Bunun üzerine Resulullah (s.a.a) Ali'yi alarak kendi yanına götürdü. Abbas da Cafer'i aldı. O zamandan itibaren Ali, Resulullah'ın (s.a.a) yanındaydı. Allah Tealâ, Hz. Muhammed- 'i (s.a.a) peygamberliğe seçince Ali onun peygamberliğini doğruladı ve onu izlemeyi canla, başla kabul etti. Cafer de Müslümanlığı kabul edip kendi ayakları üzerinde duruncaya kadar amcası Abbas'ın yanındaydı.[428] Zeyd b. Ali b. Hüseyin, babası kanalıyla dedesinden şöyle rivayet eder: Resulullah (s.a.a), amcaları Abbas ve Hamza'nın da bulunduğu bir sırada odadan dışarıya bakıyordu. O sırada Ali, Cafer ve Akil'in dışarıda bir şeylerle meşgul olduklarını gördü. Bunun üzerine amcalarına hitaben, bu çocuklardan birini seçip sorumluluğunu üzerinize alın, dedi. Onlardan biri, ben Cafer'i seçiyorum dedi. Diğeri ise, ben de Akil'i seçiyorum dedi. İstediğinizi seçmeniz için sizi serbest bıraktım. Ama Allah bana Ali'yi seçti.[429] Emirü'l-Müminin Ali (a.s) Kasıa Hutbesi'nde buna işaret ederek şöyle buyuruyor: Sizler benim Resulullah'a (s.a.a) ne kadar yakın olduğumu, onun yanında nasıl bir mertebeye ulaştığımı bilirsiniz. Çocuktum henüz, o beni bağrına basardı; yatağına alırdı; vücudunu bana sürer, beni koklardı. Lokmayı çiğner, ağzıma verirdi, yedirirdi. Ne bir yalan söylediğimi duymuştur, ne bir kötülük ettiğimi görmüştür. O sütten kesildiği andan itibaren Allah, meleklerinden pek büyük bir meleği ona eş etmişti; o melek gece gündüz, ona yücelik yolunu gösterirdi; âlem ehlinin en güzel yollarını belletirdi. Ben de her an, devenin yavrusu nasıl anasının ardından giderse onun ardından giderdim; o, her gün bana huylarından birini belletir, ona uymamı buyururdu. Onu ben görürdüm, başkası görmezdi. O gün İslâm, Allah'ın salatı ona ve soyuna olsun, Resulullah'la Hatice'den başkasının evinde yoktu; ben de onların üçüncüsüydüm. Vahiy ve peygamberlik nurunu görürdüm, peygamberlik kokusunu duyardım. Ona vahiy gelirken Şeytan'ın feryadını duydum da, "Ya Resulullah!" dedim, "Bu feryat nedir?" Buyurdu ki: "Bu feryat eden Şeytan'dır; kendisine halkın kulluk etmesinden ümidini kesti artık. Sen benim duyduğumu duymaktasın, gördüğümü görmektesin; ancak sen peygamber değilsin; fakat vezirsin ve hayır üzeresin; ona ulaşmışsın." Ben, Kureyş'in başlarından bir grup Hz. Peygamber'in huzuruna gittikleri andan itibaren onun yanındaydım. Onlar Peygamber'e, "Ey Muhammed!" dediler. "Sen babalarının ve ailenden hiç kimsenin bulunmadığı büyük bir iddiada bulundun. Şimdi senden bir isteğimiz var. Bunu yapar da bize gösterirsen senin Allah'ın elçisi olduğunu biz de kabul ederiz; aksi takdirde sihirbaz ve yalancı biri olduğunu anlarız." Resulullah (s.a.a) "Ne istiyorsunuz?" buyurdu. Onlar, "Bizim için bu ağacı çağır da kökünden çıkarak gelip karşında dursun." dediler. Resulullah (s.a.a), "Allah'ın her şeye gücü yeter." buyurdu. "Eğer Allah bu istediğinizi yaparsa iman ederek hakka tanıklık edecek misiniz?" Onlar, "Evet." deyince

Resulullah (s.a.a), "Sizin hayır ve salah yoluna yönelmeyeceğinizi, sizin aranızda kuyuya düşürülen ve yine Ahzab ordusunu toplayan kimselerin olduğunu bildiğim hâlde istediğinizi yapacağım." buyurdu.[430] Sonra ağaca dönerek, "Ey ağaç! Allah'a ve kıyamet gününe iman etmişsen ve benim Allah'ın elçisi olduğumu biliyorsan kökten çıkarak Allah'ın emriyle bana gel." buyurdu. Onu hak olarak peygamberliğe gönderen Allah'a andolsun

ki o ağaç kökten çıkıp kuşların kanatlarının birbirlerine değmesi gibi büyük bir sesle yerinden hareket ederek Resulullah'ın (s.a.a) karşısında durdu ve büyük dallarının başını Resul-i Ekrem'in (s.a.a) başının üzerine indirdi, bazı dallarını da benim omuzlarıma bıraktı; ben o sırada Resulullah'ın

(s.a.a) sağ tarafındaydım. Onlar bu olanları görünce kibir ve gururla, "Bu ağacın yarısının gelmesini, diğer yarısının da yerinde kalmasını emret." dediler. Resulullah ağaca öyle olmasını emretti. Bunun üzerine ağacın yarısı korkunç bir sesle Resulullah'a (s.a.a) değecek kadar yakına geldi.

Kureyş düşmanlıklarından dolayı, şimdi de ağacın bu yarısının kendi yerine dönmesini ve ilk başta olduğu gibi diğer yarısına yapışmasını emret dedi. Resulullah (s.a.a) da emredince ağacın yarısı geri döndü. Ben bu olanları görünce, "La ilâhe illallah." dedim. "Ya Resulullah! Ben sana iman eden

ilk kişiyim, ağacın Allah'ın emriyle senin nübüvvetini ve pey gamberliğini doğrulamak ve senin sözünü yüceltmek için bütün bu olanlara tanıklık eden ilk kişiyim." Onlar ise hep bir ağızdan, hayır dediler. "O çok yetenekli ve usta bir yalancı ve sihirbazdır." (Daha sonra bana işaret ederek sözlerini şöyle sürdürdüler:) "Bunun dışında senin işlerini doğrulayacak başka bir kimse var mı?!"[431] Resulullah (s.a.a), Ali'yi (a.s) küçük yaşta güzel ahlâk ve davranışıyla böyle yetiştiriyor ve ona bunlara itaat etmesini emrediyordu. Büyüyünce de yüce ilimler okyanusunu tattırmış, onu özel yardımcısı, sırdaşı etmiştir. Bu konuda örnek olarak şu rivayet yeter: Sahih-i Tirmizî ve diğer muteber kaynaklarda Cabir b. Abdullah Ensarî'den şöyle rivayet edilir (biz Tirmizî'den naklediyoruz): Taif Savaşı'nda Resulullah (s.a.a), Ali'yi (a.s) yanına çağırarak uzun bir süre onunla gizli konuştu; halkın, "Amcası oğluyla gizli konuşması ne kadar da uzun sürdü?!" demesi üzerine o şöyle buyurdu: "Ben onunla kendi başıma gizli konuşmadım; onu benimle gizli konuşmaya Allah Tealâ davet etmişti."[432] Bu olay başka bir rivayette şöyle geçer: Taif Savaşı'yla karşılaşıldığında Resulullah (s.a.a.) Ali'yi çağırarak uzun bir süre onunla yavaşça ve gizlice konuştu. Bunun üzerine sahabelerden biri şöyle dedi...[433] Cündeb b. Naciye'nin veya Naciye b. Cündeb'in rivayetlerinde şöyle kaydedilmiştir: Taif Savaşı'nda Resulullah (s.a.a) yerinden kalkarak Ali'yle (a.s) birlikte gezinmeye başladı. Resulullah (s.a.a) geri dönünce Ebu Bekir ona, "Ali'yle gizli konuşman çok uzun sürdü?!" dedi. Resulullah (s.a.a) bunun üzerine, "Ben onunla kendi başıma gizli konuşmuyordum, bazı konuları onun kulağına söylemem Allah'ın emriydi." buyurdu.[434] Emirü'l-Müminin Ali (a.s), Resulullah'tan (s.a.a) ilim ve marifet edinme konusunda çok hırslıydı. Nihayet, "Ey iman edenler, Peygamber’e gizli bir şey arz edeceğiniz zaman, gizli konuşmanızdan önce bir sadaka verin."[435] ayeti nâzil olunca Ali yine sadaka vererek Resulullah'la (s.a.a) gizli konuşmaya devam ediyordu. Ta-berî bu konuda şöyle yazar: Müminler sadaka vermeden Resulullah'la (s.a.a) gizli konuşmaktan men edildiler. Bu arada sadaka vererek Resulullah'la (s.a.a) gizli konuşmasını sürdüren tek kişi Ali b. Ebu Talib'di.[436] Vahidî Esbabu'n-Nüzul adlı kitabında ve diğerleri de kendi kaynakla-rında Ali b. Ebu Talib'den şöyle naklederler: Benim bir dinarım vardı. Bu paramı dirheme çevirerek Resulullah'la (s.a.a) gizli konuştuğumda bir dirhemini sadaka veriyordum. Dirhemlerim bitinceye kadar böyle devam ettim.[437] Diğer bir rivayette ise şöyle geçer: Benim bir dinarım vardı, onu on dirheme çevirdim ve Resulullah'ın (s.a.a) huzuruna çıktığımda...[438] Zemahşerî yukarıdaki ayetin tefsirinde şöyle yazar: Ali, Resulullah'tan (s.a.a) sorduğu on mesele için parasını sadaka verdi. İmam Ali'nin (a.s) kendisi bu konuda şöyle der: Kur'ân'da bir ayet var ki, ne benden önce ve ne benden sonra kendimden başka hiç kimse onunla amel etmemiştir. O ayet Necva ve gizli konuşma ayetidir: "Ey iman edenler, Peygamber'e

gizli bir şey arz edeceğiniz zaman..."[439] Benim bir dinarım vardı... Nihayet bu ayet neshedildi ve benden başka hiç kimse bu ayetle amel etmedi. Bu ayetin yerine şu ayet nâzil oldu: "Gizli konuşmanızdan önce sadaka vermenizden ürküntü mü duydunuz?..."[440] Böylece Ali (a.s) devamlı Resulullah'ın (s.a.a) yanı başında yer almış, hayatının son anlarına kadar ondan ayrılmamıştır. Ümmü'l- Müminin Aişe bu konuda şöyle der:

Resulullah ölüm anı yaklaşınca, "Bana habibimi çağırın." buyurdu. Oradakiler Ebu Bekir'i çağırdılar. O başını kaldırıp Ebu Bekir'in geldiğini görünce başını tekrar yastığa koyarak, "Bana habibimi çağırın." buyurdu. Bu defa da Ömer'i çağırdılar. Başını kaldırdığında Ömer'i görünce tekrar başını yastığa koyarak, "Bana habibimi çağırın." buyurdu. Nihayet Ali'yi çağırdılar. Resulullah (s.a.a) Ali'yi görünce üzerine örttükleri örtüyü Ali'nin üzerine çekerek onu göğsüne yapıştırdı ve elini onun boynuna koydu. Vefat edinceye kadar da bu hâlde kaldı.[441] İbn Abbas'tan da şöyle rivayet edilir: Resulullah'ın (s.a.a) hastalığı ağırlaşınca, Aişe ve Hafsa yanlarındaydı. Bu sırada Ali içeri girdi. Resulullah (s.a.a) Ali'yi

görünce, başını kaldırarak ona, "Yakına gel, yakına gel." buyurdu. Ali yakına gelince onu sımsıkı kucakladı, irtihal edinceye kadar da öyle kaldı.[442]

Ümmü'l-Müminin Ümmü Seleme'den de şöyle rivayet edilir: Vallahi Ali Resulullah'a (s.a.a) herkesten yakındı, ölüm anına kadar onun yanındaydı. Sabahleyin Resulullah'ı görmeye gittiğimde onun devamlı, "Ali mi geldi, Ali mi geldi?" dediğini gördüm. Bunun üzerine Fâtıma, "Kendiniz onu bir

işe gönderdiniz." dedi. Nihayet Ali geldi. Ben Resulullah'ın (s.a.a) onunla gizli bir işi olduğunu sandım. Bu yüzden hepimiz kalkarak odadan dışarı çıkıp kapının eşiğinde oturduk. Ben diğerlerinden kapıya daha yakındım. O sırada Resulullah'ın (s.a.a) Ali'yi kucaklayarak onunla gizli konuştuğunu

gördüm. Resul-i Ekrem (s.a.a) o gün vefat etti. O vefat edince Ali yanındaydı ve hayatının son anlarına kadar ondan ayrılmadı. Hâkim, bu hadis senet bakımından sahihtir, demiştir.[443]

* * *

İbn Abbas'tan Resulullah'ın (s.a.a) şöyle buyurduğu nakledilir: Benim gibi yaşayıp benim gibi ölmek ve Rabbimin yarattığı Adn Cenneti'ne girmek isteyen kimse benden sonra Ali'yi veli ve emir sahibi edinmeli, onu sevenleri sevmeli ve benden sonraki imamlara uymalıdır. Çünkü onlar benim toprağımdan yaratılmış, benim bilgimden yararlanmış olan itretimdirler. O hâlde ümmetimden onların fazilet ve üstünlüğünü inkâr edenlerin, onlardan kesilip ayrılarak bağlarını benden kesenlerin vay hâllerine! Allah Tealâ kıyamet günü benim şefaatimi onlara nasib etmeyecektir.[444]

Buraya kadar Resulullah'ın (s.a.a) ilk vasisi hakkında kaydedilenlere işaret ettik. Şimdi ise Resulullah'ın (s.a.a) Hz. Ali'den (a.s) sonraki diğer vasileri hakkındaki bazı konuları inceleyeceğiz.


RESULULLAH'IN (S.A.A) İKİ TORUNU

Geçen bahsimizde birinci imam Hz. Ali (a.s) hakkındaki rivayetlerin bir bölümüne değindik. Şimdi ise Resulullah'ın (s.a.a) iki torunu, yani İmam Hasan ve İmam Hüseyin (a.s) hakkında nakledilen rivayetleri inceleyeceğiz. Meselâ, Resulullah (s.a.a) İmam Hasan ve İmam Hüseyin (a.s) hakkında ayrı ayrı, "Bu bendendir." buyurmuştur. Bu rivayetin Arapça'sında geçen "minni" (bendendir) kelimesinin ne anlama geldiğini daha önce söylemiştik. Hasan ve Hüseyin Peygamber'dendir ve Onun İki Torunudurlar Müsned-i Ahmed b. Hanbel'de, Mikdam b. Ma'dikerib'den Resulullah'ın (s.a.a) Hasan'ı yanına oturtarak, "Bu bendendir..." buyurduğu nakledilir.[445] Yine Berâ b. Azib'den Resulullah'ın (s.a.a) Hasan veya

Hüseyin hakkında, "Bu bendendir." buyurduğu rivayet edilir.[446] Buharî, Tirmizî, İbn Mâce, Ahmed b. Hanbel, Hâkim Nişaburî, Ya'la b. Mirre'den Resulullah'ın (s.a.a) şöyle buyurduğunu nakleder: Hüseyin bendendir ve ben de Hüseyin'denim, Allah Hüseyin'i seveni sever. Hüseyin torunlardan bir torundur.[447] Diğer bir rivayete göre "Hasan ve Hüseyin torunlardan iki torundur."buyurmuştur.[448] Ebu Remse'den Resulullah'ı (s.a.a) şöyle buyurduğu rivayet edilmektedir: Hüseyin bendendir ve ben de ondanım; o torunlardan bir torundur.[449] Başka bir rivayette ise şöyle yer alır:

Hasan ve Hüseyin torunlardan iki torundur.[450] Berâ b. Azib'in Resulullah'tan (s.a.a) naklettiği bir rivayette de şöyle geçer: Hüseyin bendendir, ben de Hüseyin'denim. Allah Hüseyin'i seveni sever. Hasan ve Hüseyin torunlardan iki torundur.[451] Resulullah'ın (s.a.a) bu hadislerinde İmam Hasan (a.s) ve İmam Hüseyin (a.s) hakkında geçen "minnî" (benden) tabirini o hazret daha önce Hz. Ali (a.s) hakkında da buyurmuştu. Bütün bu hadislerde, bu tabirle o yüce şahsiyetlerin İslâm'ın hükümlerini tebliğ konusunda Resulullah'tan (s.a.a) olduğu kastedilmiştir. Yine Resul-i Ekrem'in (s.a.a) İmam Hasan (a.s) ve İmam Hüseyin (a.s) hakkında, "Bunlar torunlardan iki torundur." buyurduğunu görüyoruz. Burada hadisin Arapça'sında geçen "sıbt" kelimesinden onların herkeste olduğu gibi Resulullah'ın (s.a.a) "torunlar"ı olduğu kastedilmemiştir. Çünkü torunu olmak sadece Resulullah'a (s.a.a) has bir olay değildir; bütün insanlar için söz konusudur. Bu kelimenin "torun" anlamında alınması çok ilgisiz olur ve bu Resul-i Ekrem'in (s.a.a) yüce makamına yakışmaz. Aksine, hadisin Arapça'sında "elesbat" kelimesindeki "Elif" ve "Lam" harfleri "ahd-i zikri" olup insanın zihnini Kur'ân'da anılan "esbat"a yöneltmekte, onu çağrıştırmaktadır. Meselâ, Kur'ân-ı Kerim şöyle buyurur: Deyin ki: "Biz Allah'a, bize indirilene, İbrahim, İsmail, İshak, Yakub ve esbata (torunlarına) indirilene, Musa ve İsa'ya verilen ile peygamberlere Rabbinden verilene iman ettik. Onlardan hiçbirini diğerinden ayırmayız ve biz O'na teslim olmuşlarız."[452] Yoksa siz, gerçekten İbrahim'in, İsmail'in, İshak'ın, Yakub'un ve esbatın (torunlarının) Yahudi veya Hıristiyan olduklarını mı söylüyorsunuz?...[453] De ki: Biz Allah'a, bize indirilene; İbrahim, İsmail, İshak, Yakub ve esbata (torunlarına) indirilene, Musa'ya, İsa'ya ve peygamberlere Rabblerinden verilenlere iman ettik.[454] Nuh'a ve ondan sonraki peygamberlere vahyettiğimiz gibi, sana da vahyettik. İbrahim'e, İsmail'e, İshak'a, Yakub'a, esbata (torunlarına), İsa'ya, Eyyub'a, Yunus'a, Harun'a ve Süleyman'a

da vahyettik.[455]O hâlde İmam Hasan (a.s) ve İmam Hüseyin (a.s) hakkında Resulullah'ın (s.a.a) hadislerinin Arapça'sında geçen "el-esbat" kelimesindeki "Elif" ve "Lam" harfleri, Müslümanları Kur'ân'da zikredilen "esbat"a yöneltmek içindir. Resulullah (s.a.a), İmam Hasan ve İmam Hüseyin hakkındaki söylediklerini, babaları Ali b. Ebu Talib (a.s) hakkında da söylemiştir: "Ali bana nispetle Harun'un Musa'ya olan menzilesindedir (konumundadır)" Harun'un Hz. Musa'ya (a.s) olan konumunu, Allah Tealâ Hz. Musa'nın (a.s) kıssasında şöyle kaydeder:

Ailemden bana bir yardımcı kıl, kardeşim Harun'u. Onunla arkamı kuvvetlendir. Onu işimde ortak kıl. Böylece seni çok tesbih edelim. Ve seni çok zikredelim. Hiç şüphesiz sen, bizi görmektesin. (Allah) Dedi ki: Ey Musa istediğin sana verilmiştir.[456] Veya Hz. Musa'nın (a.s) dilinden şöyle buyurur: Ve kardeşim Harun; dil bakımından o benden daha düzgün konuşmaktadır, onu da benimle birlikte bir yardımcı (vezir) olarak gönder, beni doğrulasın. Çünkü onların beni yalanlamalarından korkuyorum. (Allah) dedi ki: Pazunu kardeşinle pekiştirip güçlendireceğiz...[457] Musa, kardeşi Harun'a, kavmimde benim yerime geç, ıslah et ve bozguncuların yolunu tutma, dedi.[458] Andolsun, biz Musa'ya kitabı verdik ve onunla birlikte kardeşi Harun'u yardımcı kıldık.[459] Sonra Musa ve kardeşi Harun'u ayetlerimizle ve apaçık bir delille gönderdik.[460] Bu ayetlerde Allah Tealâ, Harun'u Hz. Musa'nın yar ve yardımcısı, destekçisi, risalette ortağı kılmış, Musa (a.s) da kavminde onu kendi yerine geçirmiştir. O hâlde Resulullah (s.a.a) açıkça, Ali'nin kendisine nispetle Harun'un Musa'ya (a.s) olan konumuna sahip olduğunu söyleyip kendisinden sonra peygamber olmadığı için Harun'un sahip olduğu bütün özelliklerden sadece peygamberliği istisna etmişse, bu durum Emirü'l-Müminin Hz. Ali (a.s) için geriye, Peygamber’e yardımcı olması, Resulullah'ın (s.a.a) hayatı döneminde Allah'ın hükümlerini tebliğde onunla ortak olması ve ondan sonra da ümmeti arasında halifesi olup tebliğ yükünü üstlenmesi kalıyor. Bu konu, Resulullah'ın (s.a.a) iki torunu Hasan ve Hüseyin (her ikisine selâm olsun) için de geçerlidir; elbette diğer torunlarının sahip olduğu peygamberlik makamı bunun dışındadır. Çünkü Resulullah'tan (s.a.a) sonra artık peygamber gelmeyecektir. O hâlde Hasan ve Hüseyin için geriye risalet, İslâm hükümlerini İslâm toplumuna tebliğ etme sorumluluğu kalıyor. Resulullah'tan (s.a.a) sonra ilk üç vasi hakkında geçenler bunlardır. Şimdi ise nebevî sünnetten onun en son vasisi hakkında geçen bazı konulara değineceğiz.


RESULULLAH (S.A.A), AHİR ZAMANDA MEHDİ'NİN (A.F) ZUHURUNU MÜJDELİYOR

Mehdi, Resulullah'ın (s.a.a) İsmini Taşıyor Sünen-i Tirmizî'nin, "Mâ Câe Fi'l-Mehdi" bölümünde, Ebu Davud'un Sahih'inde, "el-Mehdi" kitabında ve diğer kaynaklarda Resulullah'ın (s.a.a) şöyle buyurduğu kaydedilir: Benim Ehlibeyt'imden, benimle aynı isimde olan biri gelip hükümete geçmedikçe dünya sona ermez.[461] Müstedreku's-Sahiheyn, Müsned-i Ahmed'de ve diğer kaynaklarda Ebu Said Hudrî'den Resulullah'ın (s.a.a) şöyle buyurduğu kaydedilmiştir: Yeryüzü zulüm ve adaletsizlikle dolduktan sonra benim Ehlibeyt'imden biri kıyam ederek zulümle dolan yeryüzünü

adalet ve eşitlikle dolduruncaya kadar kıyamet kopmaz.[462]

Mehdi, Resulullah'ın (s.a.a) Ehlibeyti'ndendir
Sünen-i İbn Mâce, "Cihad" bölümünde Ebu Hüreyre'den Resulullah'ın (s.a.a) şöyle buyurduğu rivayet edilir: Dünyanın ömründen bir günden fazla kalmasa dahi Allah Tealâ o günü Ehlibeyt'imden bir kişi hükümete geçip Deylem ve Kostanteniyye'ye hükümet edinceye kadar uzatır. Sünen-i İbn Mâce, "Fiten" bölümünün "Hurucu'l-Mehdi" kısmında, Müsned-i Ahmed'de ve diğer kaynaklarda Ali b. Ebu Talib (a.s) kanalıyla Resulullah'tan (s.a.a) şöyle rivayet ediliyor: Mehdi biz Ehlibeyt'tendir. Allah Tealâ bir gecede onu kıyama hazırlayacaktır. Bu hadisi diğerleri de kaydetmişlerdir.[463]

Müstedreku's-Sahiheyn'de de Ebu Said Hudrî kanalıyla Resulullah'ın (s.a.a) şöyle buyurduğu rivayet edilir: Kartal burunlu ve yüksek alınlı Mehdi, biz Ehlibeyt'tendir; o yeryüzünü zulüm ve sitemle dolduktan sonra adaletle dolduracaktır. Daha sonra Resulullah (s.a.a) sol elinin parmaklarıyla sağ

elinin iki parmağını açarak, "O, bu kadar (yedi yıl) hükümet edecektir." buyurdu. Hâkim ise buna şöyle ekler: Bu hadis Müslim'in şartına göre sahihtir, ama Buharî ve Müslim bunu kaydetmemişlerdir. Yine Ebu Davud Teyalasî bu hadisi kendi Müsned'inde nakletmiştir.[464]

Mehdi, Fâtıma'nın (s.a) Evlâtlarındandır
Ebu Davud'un kendi Sünen'inde Ümmü Seleme'den şöyle rivayet edilir: Resulullah'ın (s.a.a), "Mehdi benim itretimden, Fâtıma' nın evlâtların-dandır." buyurduğunu duydum.[465] Kenzü'l-Ummal'da Hz. Ali'nin (a.s) şöyle buyurduğu geçer: Mehdi bizden bir kişidir, Fâtıma'nın evlâtlarındadır.[466]

Mehdi, İmam Hüseyin'in (a.s) Soyundan
Zehairu'l-Ukba kitabında Ebu Eyyub Ensarî'den Resulullah'ın (s.a.a) şöyle buyurduğu rivayet edilir: Bu ümmetin Mehdisi o ikisinden (Hasan ve Hüseyin'den) doğacaktır.[467] Yine bu kitapta Huzeyfe'den Resul-i Ekrem'in (s.a.a) şöyle buyurduğu nakledilir: Dünyanın ömründen bir günden fazla kalmamış bile olsa, Allah Tealâ benimle aynı isimde olan benim evlâtlarından bir kişiyi hükümete geçirinceye kadar o günü uzatır. Selman, "Hangi evlâdınızdan ya Resulullah?!" diye sorunca mübarek eliyle Hüseyin'in (a.s) omzunu okşayarak, "Bu oğlumdan." buyurdu.

* * *

Resulullah (s.a.a) kendi hadislerinde birinci imam Ali b. Ebu Talib'in imametini diğer Ehlibeyt İmamları'ndan daha fazla vurgulamış, onların sonuncusu olan Hz. Mehdi'nin (a.s) kıyamını müjdelerken bu alanda birçok hadisler buyurmuş ve Ehlibeyt İmamları'nın sayısının on iki olduğunu vurgulamıştır. Burada Ehlibeyt İmamları'nın ilkini, sonuncusunu ve onların sayısını belirttikten sonra artık ilki Hz. Ali (a.s) ve sonuncusu ise Mehdi olan imamlar (selâmullahi aleyhim ecmain) hakkında hiçbir şüphe kalmıyor.


EHLİBEYT'İN İMAMETİ KONUSUNDAKİ NASLAR

Resulullah'tan (s.a.a) sonra Ehlibeyt'in imameti konusunda rivayet edilen nasların sayısı oldukça fazladır. Bu naslardan bir kısmı Ehlibeyt'in hepsinin, bazıları ise onlardan bazılarının imametini içermektedir. Ehlibeyt'in hepsinin imametini içeren naslar şunlardır:

Sekaleyn Hadisi

a) Veda Haccı'nda

Tirmizî, Cabir b. Abdullah'tan şöyle nakleder: Resulullah'ın (s.a.a) Veda Haccı'nda Arefe günü, kulağının ucu kesilmiş bir devenin üzerinde durup halka şöyle hitap ettiğini gördüm: Ey insanlar! Ben sizin aranızda öyle bir şey bırakıyorum ki eğer onlara sımsıkı sarılacak olursanız asla sapmaz-sınız: (Onlar) Allah'ın Kitabı ve itretim, Ehlibeytim(dir). Tirmizî bunu Menakıb-ı Ehlibeyt'te Ebu Said Hudri, Zeyd b. Erkam ve Huzeyfe b. Useyd'den nakleder.[468]

b) Gadir-i Hum'da

Sahih-i Müslim, Müsned-i Ahmed, Sünen-i Daremî, Beyhakî ve diğer kaynaklarda Zeyd b. Erkam'dan şöyle nakledilir: Resulullah (s.a.a) Mekke ve Medine arasında, "Hum" denilen su alma yerinde bir konuşma yaparak konuşmasında buyurdu ki: Ey insanlar! Ben de sizler gibi bir beşerim. Yakında Allah'ın elçisi gelecek ve ben de ona icabet edeceğim. Ben sizin arasızda iki değerli emanet bırakıyorum. Onların biri içinde nur ve hidayet olan Allah'ın Kitabıdır. O hâlde Allah'ın Kitabını elinize alarak ona sarılın... Diğeri ise benim Ehlibeyt'imdir...[469] Sünen-i Tirmizî, Müsned-i Ahmed b. Hanbel'de kaydedilen diğer bir hadiste de şöyle geçer (biz Tirmizî'den naklediyoruz): Ben sizin aranızda öyle bir şey bırakıyorum ki, ona sarılacak

olursanız benden sonra asla sapmazsınız. Onlardan biri diğerinden daha büyüktür. Onlardan biri gökten yere uzanan bir ip olan Allah'ın Kitabı, diğeri ise İtretim, Ehlibeyt'imdir. Bu ikisi, Kevser havuzunun başında bana ulaşıncaya kadar birbirlerinden asla ayrılmazlar. O hâlde benden sonra bu ikisine nasıl davranacağınıza dikkat edin.[470] Müstedreku's-Sahiheyn'de de şöyle geçer: Sanki çağrıldım da, çağrıya icabet ettim. (Ölümüm ulaştı

demek isteniyor.) Ben sizin aranızda iki değerli emanet bırakıyorum; onların biri diğerinden daha büyüktür: (Onlar) Allah'ın Kitabı ve İtretim(dir). O hâlde benden sonra bu ikisine nasıl davranacağınıza dikkat edin. O ikisi Kevser havuzunun başında bana dönünceye kadar asla birbirinden ayrılmazlar...[471] Diğer bir rivayete göre de: Ey insanlar! Ben sizin aranızda iki şey bırakıyorum; o ikisini izleyecek olursanız asla sapmazsınız. Onlar, Allah'ın Kitabı ve benim İtretim, Ehlibeyt'imdir... Hâkim bu hadisin sonunda der ki: "Bu hadis Buharî ve Müslim'in şartına göre sahihtir."[472]

Bu hadis farklı tabirlerle Müsned-i Ahmed, Ebu Nuaym'ın Hilyetu'l-Evliyâ'sında ve diğer kaynaklarda da Zeyd b. Sabit'ten gelmiştir.[473]

* * *

Yukarıdaki hadiste, Resulullah (s.a.a) hayatının son yılında kendisinin de bir beşer olduğunu ve yakında Allah'ın elçisinin gelip kendisini çağıracağını ve kendisinin de onun çağrısına icabet ederek Rabbine kavuşacağını bildiriyor. Dolayısıyla şöyle buyuruyor: Ben sizin aranızda öyle bir şey bırakıyorum ki, ona sarılacak olursanız benden sonra asla sapmazsınız. Onlardan biri diğerinden daha büyüktür: Gökten yere uzanan Allah'ın Kitabı

ve İtretim, Ehlibeytim. Bu ikisi Kevser havuzu başında bana gelinceye kadar birbirlerinden ayrılmazlar. O hâlde benden sonra bunlara nasıl davranacağınıza bakın. Bunları Resulullah (s.a.a) bir kere Arafat'ta ve bir kere de Gadir-i Hum'da bütün ashabına duyurmuştur. Bu ise kendisinden sonra ümmetin müracaat edeceği mercileri belirten Resulullah'tan (s.a.a) sarih ve açık bir nas olup İtretten olan bütün imamları kapsamaktadır.

Aşağıdaki rivayetlerde, Resulullah (s.a.a) kendisinden sonraki imamların sayısını da açıkça belirtmiştir.

Ümmetin On İki İmamı Nasla Belirlenmiştir
İmamların Sayısı Hakkında Hz. Peygamber'in (s.a.a) Nassı Hz. Resul-i Ekrem (s.a.a) kendisinden sonra ümmetin velâyet ve merciiyetini üstlenecek imamların 12 kişi olduğunu buyurmuştur. En muteber Ehlisünnet kaynakları olan sihah ve sünenlerde sarih olarak geçen bu mevzuya kısaca değinelim:


Dipnotlar

-----------------------------------

[381] - Müsned-i Ahmed, c.5, s.419; Tarih-i İbn Kesir, c.5, s.212.

[382] - Mâide, 55

[383] - Tefsir-i Taberî, c.6, s.186; Esbabu'n-Nüzul, s.133-134; Şevahidu't-Ten-zil, c.1, s.161-164, İbn Abbas'tan beş rivayette, s.165-166'da Enes b. Malik'ten iki rivayette, s.167-169'da yine ondan altı rivayette; Belazurî'nin Ensabu'l-Eşraf'ında, hadis: 151, İmam Ali'nin (a.s) biyografisinde, c.1, s.225; Nişaburî'nin Garaibu'l-Kur'ân'ında, c.6, s.167-168. Suyutî de Tefsir'inde, c.2, s.293-294'de birçok rivayet kaydetmiştir. Lübabu'n-Nukûl Fî Esbabi'n-Nüzul kitabında, s. 90- 91'de bu rivayetleri naklettikten sonra şöyle yazar: "Bunlar biri diğerini teyit eden belgelerdir."

[384] - Bu konu Enes b. Mâlik'in naklettiği, "Resulullah (s.a.a) öğle namazı için dışarı çıkmıştı. Ali ise o sırada rükûdaydı." veya İbn Abbas'ın naklettiği rivayet ten anlaşılmaktadır. Her iki rivayet Şevahidu't-Tenzil, c.1, s.163-164'de kaydedilmiştir.

[385] - Buraya kadar olayı özetle Şevahidu't-Tenzil'den naklettik.

[386] - Hassan'ın şiirini Kifayetu't-Talib, bölüm:16, s.228'den naklettik. Diğer kaynaklar da İbn Kesir'in Tarih'inde, c.7, s.357'de kaydedilmiştir.

[387] - Munâfikûn, 1-8

[388] - Tefsir-i Taberî, c.28, s.270.

[389] - Tefsir-i Suyutî, c.6, s.223.

[390] -Tefsir-i Taberî, c.28, s.75.

[391] -Tefsir-i Taberî, c.28, s.74.

[392] -Tefsir-i Taberî, c.28, s.71 ve sonrası; Tefsir-i Suyutî, c.6, s.222 ve sonrası; diğer tefsir ve tarih kitaplarında bu konuda çok sayıda rivayet kaydedilmiştir.

[393] -Tevbe: 61

[394] -Âl-i İmrân: 173

[395] -Âl-i İmrân: 154

[396] -Nisâ, 59.

[397]- a, b, c hadisleri, her üçü de peş peşe Şevahidu't-Tenzil, c.1, s.148-150' de kaydedilmiştir.

[398]- Bakara: 58

[399] - Mâide: 99

[400] - Nûr: 54; Ankebût: 18

[401] - Mâide: 92 ve Teğâbun: 12

[402] - Nahl: 35

[403] - Âl-i İmrân: 20, Ra'd: 13, Nahl: 35

[404] - Şûrâ: 48

[405] - Şûrâ: 13

[406]- Necm: 3

[407] - Sünen-i Tirmizî, c.13, s.164-165; Müsned-i Ahmed b. Hanbel, c.1, s.150- 151 ve c.3, s.283; el-Hasais, Neseî, s.28-29; Tefsir-i Taberî, c.10, s.46; Müstedreku's-Sahihayn, c.3, s.51-52; Mecmau'z-Zevaid, c.7, s.29 ve c.9, s.119.

[408] - Müsned-i Ahmed b. Hanbel, c.1, s.3, hadis: 4, Müsned-i Ebu Bekir'den naklen. Ahmed Şakir bunun senetlerinin sahih olduğunu söylemiştir. Yine bk. Kenzü'l-Ummal ve Zehairu'l-Ukba.

[409] - Müstedreku's-Sahihayn, c.3, s.51.

[410] - ed-Dürrü'l-Mensûr, Suyutî, Tevbe Suresi tefsirinde.

[411] - Sahih-i Buharî, "Menakıbu Ali b. Ebitalib" babı, c.2, s.200; Sahih-i Müslim, "Fazlu Ali b. Ebitalib" babı, c.7, s.120; Sahih-i Tirmizî, "Menakıbu Ali" babı, c.13, s.171; Müsned-i Tayalesî, c.1, s.28-29, hadis: 205, 209, 213,; İbn Mâce, "Fazlu Ali b. Ebitalib" babı, hadis: 115; Müsned-i Ahmed, c.1, s.170, 173-175, 177, 179, 182, 184, 185, 330 ve c.3, s.32 ve 338 ve c.6, s.369 ve 438; Müstedrek-i Hâkim, c.2, s.337; Tabakat, İbn Sa'd, c.3, k. 1, s.14 ve 15; Mecmau'z-Zevaid, c.9, s.109-111 ve diğer kaynaklar.

[412] - Tabakat, İbn Sa'd, c.3, k. 1, s.15; Mecmau'z-Zevaid, Heysemî, c.9, s.111, biraz farkla.

[413]- İbn Mâce bunu Sünen'inin birinci cildinde, Kitabu'l-Mukaddime'de, "Fazlu's-Sahabe" babında, s.92'de kaydetmiştir. Yine Sünen-i Tirmizî'nin Kitabu'l- Menakıb'ında, c.13, s.169'da, hadis: 2531 ve Kenzü'l-Ummal, c.6, s.153, birinci basımda kaydedilmiştir. Ahmed b. Hanbel de Müsned'de, c.4, s.164- 165'de Habeşî b. Cünade'nin rivayetinden çeşitli yollarla nakletmiştir.

-[414]- Bunların senedi "Müslümanların Emir Sahibi" konusunda geçti.

[415] - age.

[416] - Tefsir-i Râzi, Âl-i İmrân, 33. ayetin tefsirinde; Kenzü'l-Ummal, c.6, s.392 ve 405.

[417] - Tefsir-i İbn Cerir, c.26, s.116; Tabakat, İbn Sa'd, c.2, böl. 2, s.101; Tehzibu't-Tehzib, c.7, s.337; Fethu'l-Bârî, c.10, s.221; Hilyetü'l-Evliyâ, c.1, s.67- 68; Kenzü'l-Ummal, c.1, s.228.

[418] - Müstedreku's-Sahihayn, c.3, s.126 ve, s.127'de başka bir yolla kaydedilmiştir; Tarih-i Bağdad, c.4, s.348 ve c.7, s.172 ve c.11, s.48 ve s.49'da Yahya b. Muin'den bu hadisin sahih olduğu kaydedilmiştir; Usdu'l-Gabe, c.4,

s.22; Mecmau'z-Zevaid, c.9, s.114; Tehzibu't-Tehzib, c.6, s.320 ve c.7, s.427; Feyzu'l-Kadir, c.3, s.46; Kenzü'l-Ummal, ikinci baskı, c.12, s.201, hadis: 1130; es-Savaiku'l-Muhrika, s.73.

[419] - Müstedreku's-Sahihayn, c.3, s.127-129.

[420] - Tarih-i Bağdad, Hatib Bağdadî, c.2, s.377.

[421] - Kenzü'l-Ummal, ikinci baskı, c.12, s.212, hadis: 1219; bk. Kunuzu'l-Hakaik, Menavî.

[422] - er-Riyazu'n-Nazira, c.2, s.193.

[423] - Tarih-i Bağdad, Hatib Bağdadî, c.11, s.204; Sahih-i Tirmizî, Kitabu'l- Menakıb, "Menakıbu Ali b. Ebitalib" babı.

[424] - Sahih-i Tirmizî, c.13, s.171, "Menakıbu Ali b. Ebitalib" babı; Hilyetü'l- Evliyâ, Ebu Nuaym, c.1, s.64; Kenzü'l-Ummal, Muttaki Hindî, birinci baskı, c.6, s.156.

[425] - Kenzü'l-Ummal, birinci baskı, c.6, s.156.

[426] - Müstedreku's-Sahiheyn, c.3, s.122; Kenzü'l-Ummal, birinci baskı, c.6, s.156. Yine bk. Kunuzu'l-Hakaik, Menavî, s.188.

[427] - Hilyetü'l-Evliyâ, c.1, s.63.

[428] - Müstedreku's-Sahihayn, c.3, s.576.

[429] - Müstedreku's-Sahihayn, c.3, s.576-577.

[430]- O günde Kureyş'in ileri gelenlerinden yirmiden fazla kişinin Bedir Kuyusu'na düşeceğini ve Ahzab Savaşı'nda başka bir ordu toplayacağını haber vermesi, Resulullah'ın (s.a.a) mücizelerindendir.

[431] - Nehcü'l-Belâğa, Kasıa Hutbesi, c.2, s.182, 184.

[432] - Sünen-i Tirmizî, Kitabu'l-Menakıb, "Menakıbu Ali b. Ebitalib" babı, c. 13, 173; Tarih-i Bağdad, Hatib, c.7, s.402.

[433] - Usdu'l-Gabe, c.4, s.27.

[434] - Kenzü'l-Ummal, ikinci baskı, c.12, s.200, hadis: 1122; er-Riyazu'n-Nazira, c.2, s.265.

[435] - Mücâdele: 12. ed-Dürrü'l-Mensûr, Suyutî, c.6, s.185.

[436] - Tefsir-i Taberî, c.28, s.14-15; ed-Dürrü'l-Mensûr, Suyutî, c.6, s.185.

[437] - Esbabu'n-Nüzul, Vahidî, s.308; Tefsir-i Taberî, ayetin tefsirinde.

[438] - ed-Dürrü'l-Mensûr, ayetin tefsirinde, c.6, s.185; er-Riyazu'n-Nazira, c.2, s.265.

[439] - Mücâdele: 12

[440] - Mücâdele: 13. Tefsir-i Suyutî, c.6, s.185; er-Riyazu'n-Nazira, c.2, s.265, el-Keşşaf, c.4, s.76.

[441] - er-Riyazu'n-Nazira, c.2, s.237, ikinci baskı, Mısır, Daru't-Te'lif baskısı; Zehairu'l-Ukba, s.72.

[442] - Mecmau'z-Zevaid, c.9, s.36.

[443] - Hâkim şöyle yazar: "Bu hadis senet açısından sahihtir." bk. Müsned-i Ahmed b. Hanbel, c.6, s.300; Hasais-i Neseî, s.40; Müstedreku's-Sahihayn, c.3, s.138-139.

[444] - Hilyetü'l-Evliyâ, Ebu Nuaym, c.1, s.86.

[445] - Müsned-i Ahmed, c.4, s.132; Kenzü'l-Ummal, c.13, 99 ve 100 ve c.16, s. 262; Muntehabu'l-Kenz, c.5, s.106; el-Câmiu's-Sağir Bi-Şerhi Feyzi'l-Kadir, c. 3, s.145.

[446] - Kenzü'l-Ummal, c.16, s.270.

[447] - Buharî Kitabu'l-Edebi'l-Mufred, "Muaneketu's-Sebiy" babı, hadis: 364; Tirmizî, c.13, s.195, "Menakıbu'l-Hasani ve'l-Hüseyin" babı; İbn Mâce, Kita-bu'l- Mukaddime, bab: 11, hadis: 144; Müsned-i Ahmed, c.4, s.172; Müstedrek-i Hâ kim, c.3, s.177, o ve Zehebî bu hadisi sahih saymışlardır; Usdu'l-Gabe, c.2, s.19 ve c.5, s.130.

[448] - Kenzü'l-Ummal, c.6, s.270.

[449] - Kenzü'l-Ummal, c.13, s.106.

[450] - Kenzü'l-Ummal, c.13, s.101, 105.

[451] - Kenzü'l-Ummal, c.16, s.270.

[452] - Bakara: 136

[453] - Bakara: 140

[454] - Âl-i İmrân: 84

[455] - Nisâ: 163

[456] - Tâhâ: 29-36

[457] - Kasas: 33

[458] - A'râf: 142

[459] - Furkan: 35

[460] - Mü'minûn: 45

[461] - Sünen-i Tirmizî, c.9, s.74; Sahih-i Ebu Davud, Kitabu'l-Mehdi, c.2, s.7 ve Daru İhyai's-Sünneti'n-Nebeviyye baskısı, c.4, s.106-107, hadis: 4282; Hil-yetü'l- Evliyâ, c.5, s.75; Müsned-i Ahmed b. Hanbel, c.1, s.376; Tarih-i Bağdad, Hatib Bağdadî, c.4, s.388; Kenzü'l-Ummal, birinci baskı, c.7, s.188 (bu kitapta, "Onun ahlâkı benim ahlâkım gibidir." cümlesi eklenmiştir); Tefsir-i Suyutî, c. 6, s.58, Muhammed Suresi, 18. ayetin tefsirinde.

[462] - Müstedreku's-Sahiheyn, c.4, s.557; Hilyetü'l-Evliyâ, Ebu Nuaym, c.3, s. 101 biraz farkla; Müsned-i Ahmed b. Hanbel, c.3, s.36; ed-Dürrü'l-Mensûr, Suyutî, Muhammed Suresi, 18. ayetin tefsirinde, c.6, s.58.

[463] - Hilyetü'l-Evliyâ, Ebu Nuaym, c.3, s.177 (bu kitapta "iki günde" ibaresini eklemiştir); Müsned-i Ahmed, c.1, s.84. Suyutî de ed-Dürrü'l-Mensûr, c.6, s.58'de Muhammed Suresi'nin 18. ayetinin tefsirinde zikretmiş ve bu hadisi İbn Ebî Şeybe'nin, Ahmed b. Hanbel'nin ve İbn Mâce'nin (Kitabu'l-Fiten, "Hurucu'l- Mehdi" babı, hadis: 4085) İmam Ali'den (a.s) rivayet ettiklerini söylemiştir.

[464] - Müstedreku's-Sahihayn, c.4, s.557; Sünen-i Ebu Davud, c.6, s.136, Kitabu'l- Mehdi, hadis: 4285 ve c.4, s.107.

[465] - Kitabu'l-Mehdi, c.4, s.7, hadis: 4284 ve Kitabu'l-Fiten, "Hurucu'l-Meh-di" babı, c.2, s.1368; Sahih-i Ebu Davud, c.7, s.134. İbn Mâce bunu kendi Sahih'inin "Ebvabu'l-Fiten"inde, "Hurucu'l-Mehdi" babında kaydetmiş ve "Mehdi Fatıma'nın evlatlarındandır." demiştir. Hâkim kendi Müstedrek'inde, c.4, s. 557'de şöyle yazar: "Mehdi'nin varlığı kesin ve gerçektir. O, Fatıma'nın evlâtlarındandır." Zehebî de Mizanu'l-İ'tidal'da, c.2, s.24'te şöyle yazar: "Mehdi Fatıma'nın evlatlarındandır." Suyutî de ed-Dürrü'l-Mensûr'da, Muhammed Suresi'- nin 18. ayetinin tefsiri, c.6, s.58'de bunu Ebu Davud'un, İbn Mâce'nin, Teberanî'nin ve Hâkim'in Ümmü Seleme'den rivayet ettiklerini kaydetmiştir.

[466] - Kenzü'l-Ummal, birinci baskı, c.7, s.261.

[467] - Zehairu'l-Ukba, s.136.

[468] - Tirmizî, c.13, s.199, "Menakıbu Ehlibeyt" babı; Kenzü'l-Ummal, c.1, s.48.

[469] - Sahih-i Müslim, "Fezailu Ali b. Ebitalib" babı; Müsned-i Ahmed, c.4, s.366; Sünen-i Daremî, c.2, s.431 özetle; Sünen-i Beyhakî, c.2, s.148 ve c.7, s.30, tabirde biraz farkla; Müşkilu'l-Asar, Tahavî, c.4, s.368.

[470] - Sünen-i Tirmizî, c.13, s.201; Usdu'l-Gabe, c.2, s.12, İmam Hasan'ın biyografisinde; ed-Dürrü'l-Mensûr, Şûra Suresi'nin Meveddet Ayeti'nin tefsirinde.

[471] - Müstedreku's-Sahihayn, Hâkim, c.3, s.109; el-Hasais, Neseî, s.30; Müsned- i Ahmed, c.3, s.17, "İnnî uşeku en ud'a fe ucibe" tabiriyle başlar ve s.14, 26, 59'da ise genişçe açıklanmıştır. Yine İbn Sad'ın Tabakat'ı, ikinci bölüm, c. 2, s.2; Kenzü'l-Ummal, c.1, s.47, 48, 97, özetle.

[472] - Müstedreku's-Sahihayn, c.3, s.109, iki yolla ve buna yakın olarak da, c.3, s.148.

[473] - Müshed-i Ahmed b. Hanbel, c.4, s.367 ve 371 ve c.5, s.181; Tarih-i Bağdad, c.8, s.442; Hilyetü'l-Evliyâ, c.1, s.355 ve c.9, s.64; Usdu'l-Gabe, c.3, s.147; Mecmau'z-Zevaid, Heysemî, c.9, s.163 ve 164.