EHL-İ BEYT VE EHL-İ SÜNNET EKOLLERİ
 
Ebuzer Beytü'l-Haram'da

Hâkim Müstedrek'inde kendi senediyle Heneş Kinanî'den[306] şöyle nakleder: Ebuzer'in elini Kâbe'ye yaslayarak insanlara şöyle dediğini duydum:
Ey insanlar! Beni tanıyanlar benim kim olduğumu bilir, beni tanımayanlar ise bilsinler ki ben Ebuzer'im. Ben Resulullah'ın (s.a.a) şöyle buyurduğunu duydum: "Ehlibeyt'imin misali Nuh'un gemisi gibidir; ona binen kurtuldu, ondan ayrılıp sapan ise boğuldu."[307]

Ebuzer Mescid-i Nebi'de ve Diğer Yerlerde

Yakubî, Ebuzer'in hâkim güce karşı çıkışını kendi Tarih'inde şöyle kaydeder: Osman'a, Ebuzer'in Mescid-i Nebi'de oturup, insanlar etrafını
sarınca onlara birtakım konuları anlatarak onun (Osman'ın) hakkında dokunaklı ve imalı sözler söylediğini veya mescidin kapısında durarak halka hitaben şöyle dediğini haber verdiler: Ey insanlar! Beni tanıyanlar tanırlar, tanımayanlar da bilsinler ki ben Ebuzer Gıfârî'yim, ben Cündeb b. Cünade-i Rebezî'yim. "Gerçek şu ki, Allah, Adem'i, Nuh'u, İbrahim ailesini, İmran ailesini âlemler üzerine seçti. Onlar birbirlerinden (türeme tek)
bir zürriyetti. Allah işitendir, bilendir."[308] Ey insanlar! Muhammed (s.a.a) Nuh, İbrahim âilesi ve İsmail soyunun seçkinidir ve hidayet edici aile Muhammed'dendir. O, onların yücesinin yücesidir; onlar öyle kişilerdir ki kavimleri arasında fazilet ve üstünlük kazanmışlardır, Bizim aramızda yükselmiş gökyüzü, perdesi çekilmiş Kâbe, kendisine yönelinen kıble, parlak güneş, gökte gezen ay, yol gösteren yıldızlar, yağı her tarafı ışıldatan ve herkese bereketini ulaştıran zeytin ağacı gibidirler. Muhammed, Adem'in ve peygamberlerin kendisiyle üstün kılındıkları şeyin mirasçısıdır ve Ali b. Ebu Talib de Muhammed'in (s.a.a) vasisi ve ilminin mirasçısıdır. Ey peygamberlerinden sonra şaşkın gezen ümmet! Bilin ki, eğer Allah'ın öne geçirdiği kimseyi öne geçirip O'nun geriye bıraktığı kimseyi geride bıraksaydınız, velâyet ve veraseti Resulullah'ın (s.a.a) ailesine bıraksaydınız, şüphesiz başınızın üstünden ve ayağınızın altından yararlanırdınız. Hayır ve bereketler her taraftan size yönelir, Allah dostları zavallı olmaz,
Allah'ın farzlarından bir bölümü yok olup gitmez ve Allah'ın hükmünü uygulamada iki kişi arasında ihtilâf çıkmazdı. Çünkü gerçek bilgi onların yanındadır. Fakat yaptıklarınızı yaptığınız için çirkin amellerinizin sonucunu tadın ki, "Zulmetmekte olanlar, nasıl bir inkılaba uğrayıp evrileceklerini
pek yakında bileceklerdir!"[309] Yakubî bundan sona kendi Tarih'inde şöyle kaydeder: Osman, Ebuzer'in kendisini kötülediğini ve değiştirdiği
Resulullah'ın (s.a.a) sünnetini veya Ebu Bekir'le Ömer'in yönetim tarzını insanlara anlattığını öğrenince onu Şam'da olan Muaviye'nin yanına gönderdi! Ebuzer Şam'da da boş durmadı. Ebuzer, mescitte oturup o sözlerini orada da söylüyor, insanlar da etrafında toplanarak sözlerini dinliyorlardı. Nihayet dinleyicilerinin sayısı çoğaldı ve büyük bir halka oluşturdular... Bunun peşinden Yakubî'nin söyledikleri özetle şöyledir:
Muaviye Osman'a bir mektup yazarak, "Sen Ebuzer'i buraya göndermekle Şam'ı da kendine karşı bozdun!" dedi. Bunun üzerine Osman, Muaviye'ye, "Ebuzer'i havutsuz bir devenin üzerine oturtarak Medine'ye gönder." diye yazdı! Ve böylece Ebuzer, bu uzun yolculuk boyunca bacakları kötü bir duruma düştüğü hâlde Medine'ye geri gönderildi! Osman, Ebuzer'le ilk karşılaşmasında aralarında geçen birtakım tartışmalar sonucu onun Rebeze'ye sürülme fermanını verdi! Kûfe valisi Velid b. Ukbe'yle Resulullah'ın (s.a.a) sahabesi İbn Mes'ud arasında da buna benzer bir sürtüşme medyana gelmiş, bunun üzerine Osman, İbn Mes'ud'u Medine'ye çağırtmış ve onunla ilk karşılaşmalarında sert bir şekilde onu
yere vurmalarını emretmiş ve bunun sonucunda da onun ölmesine sebep olmuştur. Osman, Resulullah'ın (s.a.a) sahabesi Ammâr b. Yasir'e
de benzeri şekilde davranmıştır![310]

Osman'ın Hilâfetinin Son Dönemlerindeki Kargaşa Ortamından Özet

Osman, Emevî valilerini Müslümanlar ve beytülmal hususunda serbest bırakmıştı. Halk başlarındaki valilerin zulmünden usanıp ona şikâyet edecek olsalardı önemsemez, şikâyetlerine bakmazdı. Nihayet ona karşı ayaklanarak haklarını almak için kıyam ettiler. Osman'a karşı kıyamda, Temim Oğulları Talha'yı hilâfete oturtmak ve Zübeyir ailesi de Zübeyir'i hilâfete geçirmek ümidiyle Osman'la ters düşüp, ona karşı düşmanlık ettiler! Bunların dışında ve Ümeyye Oğulları'ndan başka hemen hemen bütün ensar ve Resulullah'ın (s.a.a) ashabının hepsi Emirü'l-Müminin Ali'yi (a.s) tebliğ etmekteydi. Sonunda kıyam edenler, ensarın ve diğerlerinin desteğinden mahrum kalan Osman'ı ortadan kaldırarak Ali'ye (a.s) biat edip onu
hilâfete geçirdiler. Talha'yla Zübeyir de çoğunluğa uyarak diğer sahabelerin başında Ali'ye (a.s) biat etmek zorunda kaldılar. Fakat İmam Ali (a.s) beytülmali Müslümanlar arasında eşit bir şekilde bölüştürünce kendilerini diğerlerinden üstün gören tabaka buna çok kızıp ona itiraz etti; bunların başlarını da Talha ve Zübeyir çekmekteydi! Talha ve Zübeyir çok geçmeden Ümmü'l-Müminin Aişe'ye gittiler. Ümeyye Oğulları da onların etrafında toplanarak Osman'ın kanının intikamını almayı bu fitnelerine bahane ettiler! Ahdini bozan bu insanlar Basra üzerine yürüyerek orayı ele geçirdiler ve oradan İmam Ali'ye (a.s) karşı büyük bir ordu seferber ettiler. İmam Ali (a.s) de bu fitneyi yatıştırmak için Medine'den çıkarak
Basra şehri dışında onların ordusuyla karşılaştı. Sonunda iki ordu arasında Cemel Savaşı diye meşhur olan savaş patlak verdi. Aişe'nin ordusundan bazıları öldürüldü, teslim olan diğerlerini de İmam Ali (a.s) affetti. Osman dönemindeki halkın kıyamı, Emirü'l-Müminin Hz. Ali'ye (a.s) biat edilmesi ve Basra'da vuku bulan Cemel Savaşı özetle böyleydi. Biz bu konudaki rivayetleri "Ahadîsu Aişe" adlı eserimizin ikinci cildinde genişçe kaydettik.
Seyf'in Uydurma Rivayetleriyle, Kargaşa Döneminin Sahih Rivayetlerinin Mukayesesi
Seyf der ki: Yemen'in Sana ahalisinden siyah bir cariyenin oğlu olan Abdullah b. Saba ismindeki Yahudi, Osman'ın hilâfeti döneminde zahiren Müslüman olmuştu. O, Medine, Şam, Kûfe, Basra ve Mısır gibi büyük İslâm şehirlerini gezerek insanlara Resulullah'ın ricat edip döneceğini, Ali'nin Resulullah'ın vasisi olduğunu, Osman'ın onun hakkını gasbettiğini, dolayısıyla ona karşı kıyam ederek hakkı ondan alıp asıl sahibine vermek gerektiğini söylüyordu! Resulullah'ın (s.a.a) tertemiz sahabesinin ileri gelenlerinden olan ve Sabaîler denilen Ammar Yasir, Ebuzer Gıfârî, Hucr b. Adiy ve benzeri onlarca insan onun sözlerine inanarak onun önderliğini kabul etti. Yahudi İbn Saba, bunları, marufu emredip münkerden sakındırma
adı altında insanları davet etmek, valileri eleştiren mektuplar yazıp insanları onlara karşı ayaklandırmak için öğretmişti; nitekim onlar da böyle yaptılar! Ammar b. Yasir de Peygamber'in buyurduğu gibi yaşlanmış ve aptallaşmıştı; Ebuzer Gıfârî de aynı şekildeydi! Sonuçta Sabaîler, yani sahabelerle tâbiîn, İbn Saba'nın emirlerine uyarak insanları Medine'ye çektiler ve Osman'ı evinde öldürerek Ali'ye (a.s) biat ettiler! Ama Talha'yla Zübeyir, Osman'ın kanını istemek için Basra'ya gittiler; Ali de onların peşinden oraya doğru hareket etti. İki ordu Basra şehri dışında birbirleriyle karşılaşarak müzakere edip sulh yolunu aradılar; böylece sulhu savaşa ve kan dökmeye tercih ettiler. Fakat arzularının suya düştüğünü gören Sabaîler, işlerinin sonundan korkuya kapıldılar. Bu nedenle bir hile düşünerek geceleyin iki ordunun içine sızdılar. Sabah olunca iki taraftan şiddetli ok yağmurları başlattılar. İki ordunun komutanlarından hiçbiri Sabaîlerin hilelerinden haberdar olmadığından onların bu hareketi iki ordunun birbirlerine saldırmalarına sebep oldu. Sonunda da aralarındaki okçuların kim olduğunu kimse anlayamadı! Ve nihayet Seyf, Cemel Savaşı'nın böyle başladığını ve İmam Ali'nin zaferiyle sonuçlandığını söylemektedir! Seyf, bu rivayetleri yüzlerce düzmece rivayetin arasından ve uydurma râvilerinin dillerinden nakletmektedir. Geçen rivayetlerde isimleri belirtilen sahih rivayetlerine işaret ettiğimiz râviler bu cümledendir. Oysa Taberî, İbn Esîr, İbn Kesir, İbn Asâkir, İbn Haldun ve diğer meşhur bilginler, Seyf b. Ömer'in zındıklıkla suçlandığını, bilginlerin onu yalancı diye tanıttıklarını, güvenilir görmeyip sözlerine itina edilemeyeceğini söylediklerini biliyorlardı. Biz bütün bunları, Abdullah b. Saba adlı kitabımızda onların birçoğundan naklettik. Yine bu bilginler o rivayetlerin hangilerinin sahih olduğunu bildikleri hâlde söylemek istemiyorlardı. Kendileri de bunu hiç çekinmeden söylemiş ve sahih hadisleri "sıradan insanların bunları duymaya güçleri yetmez." bahanesiyle gizlemişlerdir! Keşke bu bilginler, diğer birçok rivayetlerde yaptıkları gibi bu konuda sadece sahih rivayetleri gizlemekle yetinseydiler de sahih hadisler yerine yalan hadisler nakletmeseydiler ve kesinlikle yalan ve temelsiz olduğunu bildikleri uydurma rivayetleri halka anlatmasaydılar. Bu bilginler, Seyf b. Ömer'in, Ammar, Ebuzer, İbn Mes'ud, Hucr b. Adiy ve diğer onlarca sahabe ve tâbiîne isnat ettiği bütün şeylerin yalan ve iftira olduğunu çok iyi biliyorlardı. Ve yine Seyf'in, "Sahabenin ileri gelenleri bir Yahudi'yi izlediler ve o Yahudi, onlara Müslümanları birbirlerine düşürmelerini, bilmeden her işi yapmalarını ve onların arasında fesat, fitne ve kargaşa çıkarmalarını emretti." Şeklindeki sözü tamamen yalan ve iftiradır! Böyle hurafelere inanan beyinler kahrolsun! Onlar, Seyf'in dediğine göre, halife Osman'ın fitne ve fesadı körükleyen böyle bir Yahudi'nin varlığından habersiz olduğunu nasıl kabul edebilirler?! Nasıl olur da Ammar b. Yasir'le Ebuzer Gıfârî, Ali'nin Resulullah'ın (s.a.a) vasisi olduğunu söyleyen bu Yahudi'nin iddiasını Emirü'l-Müminin Ali'den (a.s) sormamış olabilirler?! Bilmem bunlar bu yalanları nasıl kabul ettiler? Hilâfet Ekolü bilginlerinin Seyf'in bu uydurmalarını doğrulayacaklarına inanmıyorum? Asla! Böyle bir şey kesinlikle olamaz! Çünkü onlar Seyf'in düzmece ve iftiralarının yalan olduğunu biliyorlardı ve bilmektedirler. Avam halkın bu hurafe efsanelere nasıl inandıklarına şaşırıyorum. Seyf'in düzmecelerini yayan bilginler bütün bunların yalan ve iftira olduğunu bilmektedirler; buna rağmen yine de, yalanlarını, dönemin hâkim güçlerinin eleştiri oklarına hedef oldukları konularda
onları savunma adına gizlemiş ve yine insanların eleştirisine sebep olan Halid b. Velid'in, sahabe Malik b. Nüveyre'yi öldürerek aynı gece onun karısıyla ilişkide bulunuşuna karşı yaptığı izahtan dolayı bu zındığın rivayetlerini seçmişlerdir! Basra valisi olduğu dönemlerde Muğire b. Şu'be'nin suçlanışı veya Sa'd b. Ebî Vakkâs'ın Ebu Mihcen'den şarap içme haddini kaldırışı ya da şarap içmesi yüzünden Velid b. Ukbe'nin kırbaçlanışı gibi her biri halifelerle onların valileri ve akrabaları için utanç ve eleştiri kaynağı olan rivayetleri riyakârca düzeltmeye çalıştığı için Seyf'in rivayetleri
Ehlisünnet tarafından seçilmiştir. Böyle bir durumda Hilâfet Ekolü'nün ileri gelen bilginleri para ve güç sahiplerini savunma ve suçlanan hâkim gücü temize çıkarma adına bu zındığın İbn Mes'ud, Ebuzer ve Ammar gibi tertemiz ve yoksul sahabelere attığı iftiralarını yaymayı önemsememektedirler.
Çünkü onlar için önemli olan, halifelerle valilerin, yakınlarının ve etrafındakilerin eleştirilmesine sebep olan şeylerin avam halktan gizli kalmasıdır ki bu da ancak Seyf'in uydurma ve düzmecelerini yaymakla mümkündür! Çünkü bu şekilde hem onlar amaçlarına ulaşmış olurlar ve hem de Seyf zındıklığı doğrultusunda Resulullah'ın (s.a.a) temiz sahabesini alçak ve değersiz göstermekle ve İslâm tarihinde değersiz yalan ve iftiraları yaymakla öteden beri tasarladığı arzusuna kavuşmuş olurdu! Osman'ın öldürülmesinin sebepleri hakkında "Biz bunun sebeplerinin birçoğunu söylemekten sakınıyoruz; çünkü öyle sebepler vardır ki onları görmezlikten gelmek icap eder." diyen Taberî'nin bu sözünden anlaşılan şudur: Taberî'nin, sahih rivayetleri gizlemesinin sebebi, hâkim gücün avam halkın arasında kınanmasına sebep olacak utanç verici rivayetlerin varlığıdır; nitekim daha önce de onun "Ve onlar avam halkın duymaya güç yetiremeyeceği şeylerdir." Dediğini nakletmiştik! Kısacası, bu gibi gizlemelerle Resulullah'ın (s.a.a) hadisleri, sireti ve Ehlibeyti ile ashabının tutum ve davranışları tahrif edilmiş, sahih rivayetler düzmece ve uydurma rivayetlere dönüştürülmüştür. Seyf bunları, içindeki zındıklıktan dolayı yapmış, bilginler de onun bu uydurma rivayetleri içinde hâkim gücü, halifelerle valileri ve akrabalarını savunabilecekleri bir nokta buldukları için tepeden tırnağa yalan olduklarını bildikleri hâlde sahih rivayetlerin yerine dillere düşürmüşlerdir! Hilâfet Ekolü'nün bu türden gizlemelerine çok fazla rastlanmaktadır.

Hilâfet Ekolü'nde Gizleme Çeşitleri Konusunun Özeti

Ehlisünnet bilginlerinin, İslâm'ın ilk dönemlerindeki hâkim gücü, valileri ve akrabalarını eleştirip kınayan rivayetleri gizlemede görüş birliği içerisinde olduklarını ve buna, onların hepsinin Resulullah'ın (s.a.a) ashabı olmalarını, dolayısıyla onları eleştiren bir şey söylemenin
câiz olmayışını delil getirdiklerini gördük! Oysa bu bilginler, Resulullah'ın (s.a.a) Ammar, Ebuzer ve İbn Mes'ud gibi tertemiz ve yoksul ashabına saygısızlık içeren yalan ve uydurma rivayetleri yaymışlardır! Bunlar, hâkim gücü savunma yolunda bazen rivayetin tamamını gizlemiş, bazen onları eleştiren bölümünü silmişler, onları eleştirmeyen diğer bölümünü nakletmişlerdir. Bazen de rivayetin hâkim gücü eleştiren bölümünü silerek yerine
anlaşılmaz ve belirsiz kelimeler koymuşlar, böylece onun anlaşılmasını engellemişlerdir. Bazen de bazı rivayetleri çeşitli şekillerde tahrif edip sabırlı bir kişiyi cahil bir zalim; azgın ve bencil bir zalimi ise sabırlı bir kişi gibi gösterirler; başka bir deyişle, her şeyi tersine çevirirler! Sonra da diğerleri, tahrif edilmiş veya uydurulmuş bu rivayete geçerlilik kazandırarak güvenilir hale getirir, onu hâkim güçle valilerini eleştiren sahih rivayetlerin yerine İslâm toplumlarında yaymaya çalışırlar! Yine var güçlerini harcayarak ve bazen de fikirdaşlarından yardım alarak hâkim gücü eleştiren rivayeti, o rivayetin râvisini ve onu kitabında kaydeden yazarı tezyif etmeye kalkışır, binlerce dil yarası ve iftira yağmuruna tutarak itibarını düşürürler. Bunları da yapamasalar o rivayeti hâkim gücün lehine olacak şekilde tevil ederler. İşte bu yolla hâkim gücü eleştiren ve kınayan rivayetleri onların övgüsüne çevirirler! Sonra onların yolunu izleyenlere bu tavırda kendilerine eşlik ettikleri müddetçe saygı duyarlar. Onlarla uyum içerisinde olan rivayetin râvisini güvenilir kişi olarak tanıtıp rivayetinin sahih olduğunu söylerler ve onlarla aynı hedefi izleyen yazarın eserini o yoldaki uyumu kadar güvenilir ve doğru tanıtır, râvi ve yazarın ismini yücelterek ağızlarına alır ve meşhur olması için var güçlerini harcarlar!
İşte bu nedenle Ehlisünnet Ekolü'nde İbn Hişâm'ın Sîreti doğruluğu ve güvenirliğiyle meşhur olmuştur. Çünkü bu kitap onların ittifak içerisinde olduğu doğrultuda ve onlarla uyum içerisinde hareket etmektedir. İbn İshak'ın Sîreti de yine bu nedenle ilgisizlikle karşılanmış ve onların metoduyla uyum içerisinde olmadığı için unutulmuştur. Oysa İbn Hişâm, Siret'ini İbn İshak'ın Siret'inden almıştır; ancak şu farkla ki, kendi deyişiyle, söylenmesi insanları rahatsız eden şeyleri ondan atmıştır! Yine bu sebeple Tarih-i Taberî, en güvenilir rivayet ve tarih kaynağı olarak tanıtılmış, özel bir itibar ve şöhret kazanmıştır! Ve yine aynı nedenle bu kitabın yazarı Ehlisünnet Ekolü'nde "Tarihçilerin İmamı" anlamında, "İmamu'l-Muverrihîn" lakabını almıştır. Çünkü o, bu metodu izleyerek uydurma ve yalan olduklarını çok iyi bildiği ve hepsinin gerçeklerle ve tarihî olaylarla çeliştiğinden haberdar olduğu Seyf'in bütün rivayetlerini sahabelerin döneminin, daha açık söyleyecek olursak ilk halifelerin döneminin rivayetlerin-de dağınık bir şekilde kaydetmiştir! Bunun ardından âlimler, Tarih-i Taberî'de kaydedilenleri ele geçirmek için adeta hücum ederek onların hepsini İslâm kaynaklarına geçirdiler ve sahih hadislere ise hiç ilgi duymadılar; öyle ki sahih hadisler İslâm toplumlarında yok olmaya mahkum oldular!
Yine bu sebeple Ehlisünnet Ekolü'nde Buharî İmamu'l-Muhaddisîn makamına oturdu ve Sahih'i de Kur'ân'dan sonra en sahih kitaplardan sayıldı; onun veya Müslim'in Sahih'inde geçmeyen sahih hadisler ise güvenilmez ve itibarsız olarak tanıtıldılar! İslâm Kaynaklarındaki Rivayetlerde İhtilâfın Kaynağı Bu kitabın geçen konularına veya bu kitabın ikinci cildindeki halifelerin içtihadı konusuna dikkat edecek olursak İslâm rivayetlerindeki ihtilâfın kaynağını bulabiliriz! Biz, iki yerde, hâkim gücün siyasetine veya çıkarlarına ters düşen sahih rivayetlerin karşısında, onların siyaset ve çıkarlarıyla uyum içerisinde olması maksadıyla uydurulmuş olan hadislerle karşılaştık! Buradan güçlü hadisi zayıf hadislerden ayırt etmek için sabit bir ölçü elde ettik. Şöyle ki, Sahih-i Buharî'deki çelişkili hadislerden zayıfı, ölüye ağlamaya karşı çıkan ve bu yasaklamayı Resulullah'a isnat eden hâkim gücün siyasetiyle uyum içerisinde olanıdır. Güçlü hadis ise ölüye ağlamayı caiz gören ve bunu Resulullah'ın (s.a.a) sünnetinden sayan Ümmü'l-Müminin Aişe'yle diğerlerinin rivayetidir. Yine, "Resulullah'ın hayatının son anlarında yanında kim vardı?"
konusundan bahseden Ümmü'l-Müminin Aişe'nin birbiriyle çelişen iki rivayetinden zayıf olanı "Ali'ye ne zaman vasiyet edildi ki benim haberim olmadı? Peygamber benim kucağımda, göğsüme yaslanmış olduğu hâlde vefat etti!" diyen hadistir. Aişe'den nakledilen güçlü rivayet ise, Resulullah'ın (s.a.a) hayatının son anlarında başucunda Emirü'l-Müminin Ali'nin (a.s) bulunduğunu bildiren rivayettir. Aişe'nin birinci rivayeti hükümet ve güç sahiplerinin hoşnutluğunu kazanmak içindir, ikinci rivayeti ise onların siyaset ve çıkarlarıyla çelişmektedir. İşte bu, Resulullah'ın (s.a.a) ve geçmiş peygamberlerin sünnetinde, sahabe ve tâbiînin siretinde güçlü hadisi zayıf olanından ayıran ve hatta halifelerin kendi siyasetlerine uygun olarak içtihat edip fetva verdikleri hükümleri birbirinden ayırt etmek için kullanılabilecek olan sabit bir ölçüdür.

Geçen Konuların Özeti ve Hakikatler

Araştırmacı bir kişi, Ehlisünnet Ekolü'nde hakkı batıldan ayırt etmede tek ölçünün yalnız hâkim gücün maslahatı olduğunu anlar! Şöyle ki, eleştiriye tutulan veya onların rezil olmalarına ve isimlerinin kötüye çıkmalarına sebep olan her rivayet zayıf ve batıldır. Bundan bir kısmını rivayet eden her kitap, râvi ve yazar zayıf ve güvenilmez sayılır! Onu çeşitli şekilde kötülerler! Eğer kötüleyemedikleri bir rivayet veya yazarını eleştiremedikleri bir yazıyla karşılaşırlarsa onu kendi istedikleri gibi tevil ederler! Diğer taraftan, hâkim gücün menkıbe ve faziletlerini anlatan ve onların eleştirilmesine sebep olan şeyleri bırakan her yazar ve râvi güvenilir ve doğrucudur! Bunun dışında, rivayet ettiği veya yazdığı şeylerde hâkim gücü savunan ve onlara taraftarlık eden kimseyi güvenilir, olarak tanıtıp rivayetlerini alarak kendi kitaplarında nakleder ve bu sesi herkese duyururlar! Zındık Sefy b. Ömer, böyle geniş ve açık bir kapıdan girerek Resulullah'ın (s.a.a) sünnetine, hadis ve siretine istediği her şeyi sokmuştur! Yine bu nedenle onun uydurma rivayetleri on üç asır boyunca yetmişten fazla İslâmî kaynağa işlenmiştir! Seyf, istediği hadisi Resulullah'ın (s.a.a) sünnetine sokmuştur.
Biz bunları Yüze Elli Uydurma Sahabe ve Ruvatn Muhtelekûn adlı kitaplarımızın aşağıdaki bölümlerinde inceledik:
Resulullah'ın (s.a.a) elçileri.
Resulullah'ın (s.a.a) vasileri.
Resulullah'ın (s.a.a) huzuruna çıkan temsilciler.
Resulullah'ın (s.a.a) üvey evlâdı.
Daha önce Seyf'in, Resulullah'ın (s.a.a) Ammar hakkındaki hadisini nasıl tahrif ettiğini söyledik. Seyf b. Ömer, hurafe hadisleri Siretu'n-Nebiyyi'l-Muhtar adlı kitabında ve diğer kitaplarda kaydeden Kitabu'l-Envar'ın yazarı Ebu'l-Hasan Bikrî veya İsrailiyyat'ın İslâm kaynaklarına girmesine neden olan Ka'bu'l-Ahbar gibi kişiler hakkında görüşümüz budur. Biz Nakş-ı Eimme Der İhya-i Din adlı kitabımızda bunların rivayetlerini ve hedeflerini inceleyip konumlarını beyan ettik. Ama Buharî'yle Sahih'inin, İbn Hişâm'la Siret'inin, Taberî'yle Tarih'inin ve metot ve davranışlarını inceleyip eleştirdiğimiz benzeri bilginlerin bizim yanımızda farklı bir konumları vardır. Çünkü bazı yerlerde her ne kadar bunların metotları eleştiriliyorsa da, buna rağmen kendi kitaplarında bizce de güvenilir olan Resulullah'ın (s.a.a) birçok sahih sünnetlerini ve hadislerini kaydetmişler ve biz de onları bunlardan nakletmekteyiz. Ehlibeyt Ekolü ulemasının metodu şudur: İlmî çalışmalarında bir âlimin yanıldığını gördüklerinde, o âlim onlara göre saygı değer biri olsa ve eleştirdikleri konu dışında diğer yerlerde onun bilgisinden yararlanmış olsalar bile onu, o konuda hiç çekinmeden eleştirirler. Bu ise, fıkıh hükümleri ve hadis ilminde bile onların ulema ve bilginleri taklit etmedikleri anlamına gelir. Ehlibeyt Ekolü uleması, Usul-i Kâfi'deki zayıf hadisle Sahih-i Buharî'deki zayıf hadisi birlikte reddeder ve sahih hadisi hangi kitaptan olursa olsun kabul eder.
Büyük Meclisî (öl. 1111 hk.) Usul-i Kâfi kitabına Mir'atu'l-Ukul isminde bir şerh yazarken Usul-i Kâfi'nin çeşitli bölümlerinde karşılaştığı binlerce zayıf hadisi ortaya koymuştur. Oysa Usul-i Kâfi kitabı Ehlibeyt Ekolü mensuplarının en meşhur hadis kitaplarındandır. Ve Ehlibeyt Ekolü'nde bu konu, Hilâfet Ekolü mensuplarının tutumunun tam aksinedir. Çünkü onlar Sahih-i Buharî'yi Kur'ân-ı Kerim'le bir ayarda bilip, onda sahih olmayan bir tek hadis bile bulunmadığına inanırlar; hatta Allah'ın kitabında geçmese bile, Sahih-i Buharî ve Sahih-i Müslim'de geçen Resulullah'ın (s.a.a) sünnetinin tamamının sahih olduğuna inanırlar! Kütüb-i Sitte dedikleri kitapların diğer dördünde geçse bile bu iki kitapta -Sahih-i Buharî ve Sahih-i Müslim- geçmeyen Resulullah'ın (s.a.a) sünnetinin doğruluğunu kabul etmek onlar için çok zordur. Oysa Ehlisünnet ve Hilâfet Ekolü'nde Kütüb-i Sitte'nin yazarlarından farklı olan hafızların çoğunun hadiste Sihah, Mesanid, Sünen, Musennefat, Zevaid vs'den ibaret olan ayrı kitapları vardır. Örneğin: Sahih-i Ebu Huzeyme (öl. 311 hk.) Sahih-i İbn Habban (öl. 345 hk.) es-Sihahu'l-Me'sure An Resulillah (s.a.a) -Hafız Ebu Ali b. Sukn
(öl. 353 hk.) Müsned-i Tayalesî (öl. 254 hk.) Müsned-i Ahmed b. Hanbel (öl. 231 hk.) Sünen-i Beyhakî (öl. 458 hk.) Sünen-i İbn Ebu Bekir Şafiî (öl. 348 hk.) el-Meacium's-Selase -Taberânî- (öl. 360 hk.) Musannef-i Abdurrazzak San'anî (öl. 211 hk.) Musannef-i İbn Ebu Şeybe (öl. 235 hk.)
Mecmau'z-Zevaid-i Heysemî (öl. 807 hk.) Müstedrek-i Hakîm (öl. 405 hk.) Ve diğer hadisçilerden onlarca diğer büyük hadis kitabı! Resulullah'ın
(s.a.a) ve sahabenin sireti ve fütuhatı konusunda diğer kitaplar telif edilmiştir. Örneğin: et-Tabakatu ve't Tarih, -Halife b. Hayyat- (öl. 240). Futuhu'l-Buldan ve Ensabu'l-Eşraf -Belazurî- (öl. 279 hk.) et-Tenbihu ve'l-Eşraf ve Murucu'z-Zeheb -Mes'udî- (öl. 345 hk.) el-Meğazi -Vâkıdî- (öl. 207 hk.) Tabakat-ı İbn Sa'd (öl. 230 hk.) Ve diğer meşhur yazarlardan onlarca muteber kitap! Şimdi şöyle bir soruyla karşılaşmaktayız: Neden hadiste diğer kaynaklar ilgisizlikle karşılaşırken bütün dikkatler Kütüb-i Sitte'ye yönelmiştir?! Ve neden Sire ve Meğazi'de sadece Siret-i İbn Hişâm ve tarihte sadece Tarih-i Taberî söz konusu edilmiş ve diğer kaynaklara pek önem verilmemiştir? Özetle diyecek olursak, Hilâfet Ekolü bilginleri ilmî çalışmalarında iki açıdan eleştiriye tâbidirler:
1- Ehlisünnet uleması gerek geçmiş peygamberlerin ve gerekse Resulullah'ın (s.a.a) sünnetindeki hâkim gücün siyasetine ters düşen bizzat Peygamber'in kendisinin, Ehlibeyt'inin ve ashabının sîretini, hadislerini ve rivayetlerini gizlemişlerdir. İslâm akaidi ve Kur'ân tefsiri hakkında da durum aynıdır. Nitekim gördüğünüz gibi Taberî ve İbn Esîr "En yakın hısımlarını korkut." ayetinin tefsirinde, bu ayette Emirü'l-Müminin Ali (a.s) hakkında geçen "vasim ve halifem" ifadesi yerine "şöyle ve böyle" kelimelerini koyarak bunu gizlemişlerdir! Yine Resulullah'ın (s.a.a) sünnetini beyan eden nasları halifelerin içtihatlarına ters düşmeleri nedeniyle gizlemişlerdir. Biz -Allah'ın izniyle- kitabımızın ikinci cildinde Ehlisünnet Ekolü'nde İslâm'ın Teşriî Kaynakları konusunda onları açıklayacağız.
2- Müslümanların kapsamlı bir İslâmî kıyamın eşiğinde oldukları böyle bir ortamda fıkıhta sadece dört imamı taklit etmeye devam etmeleri veya hadisin sahih mi, zayıf mı olduğunu anlamak için Kütüb-i Sitte'nin yazarlarını, özellikle Buharî'yle Müslim'i izlemeleri doğru değildir. Veya İslâm hükümlerinde, halifelerin kendi dönemlerinde bir maslahat üzerine Resulullah'ın (s.a.a) sünnetinin sarih nasları karşısında içtihat edip fetva verdikleri durumları izlemeleri caiz değildir! Aksine, Resulullah'ın (s.a.a) gerçek sünnetini inceleyip uzun asırlar boyunca halifelerin siyasetlerinden dolayı Müslümanlardan gizli kalan şeyleri açıklığa kavuşturmaları, daha sonra Müslümanların vahdeti, Allah'ın kitabı ve Resul-i Ekrem'in (s.a.a) sahih ve tertemiz sünnetiyle amel etme doğrultusunda çalışmaları gerekir. Ancak bu durumda herkesin ittifakla kabul ettiği Allah'ın kitabının ve Resulullah'ın (s.a.a) sahih sünnetinin ışığı altında Müslümanların birlik ve beraberlikleri gerçekleşebilir. Bu ise Allah Tealâ'nın dünya Müslümanlarına lütuf ve merhametinden uzak değildir.

Vasiyet Konusuna Dönüş

Resulullah'tan (s.a.a) sonra hilâfeti İmam Ali ve evlâtlarından olan imamların kesin hakkı kabul eden nasları, onların yerine hilâfet kürsüsüne oturanları eleştiren en önemli deliller oldukları için Ehlisünnet bilginleri bunları gizlemede hiç tereddüt etmemiştir!! Bunların en önemlilerinden biri, Ehlikitap bilginlerinin Resulullah'ın (s.a.a) vefatından sonra onun vasisinin kim olduğunu sormaları ve onların bu konudaki sözleri veya Sıffin'e giderken Hz. Ali'yle (a.s) görüşen o iki rahibin rivayetleridir; oysa bunların benzerlerini Ehlibeyt uleması kendi kitaplarında kaydetmiştir.
Tıpkı Ebu Bekir'in hilâfeti döneminde yanına varıp Resulullah'ın (s.a.a) vasisinin kim olduğunu soran, halk Ebu Bekir'e işaret edince ona birtakım sorular soran ve cevaplarını alamayınca Ali'yi (a.s) çağırtan, Ali (a.s) geldiğinde sorularına cevap alınca Müslüman olan ve "Sen peygamberlerin sonuncusunun vasisisin." diyen o iki Yahudi gibi. Veya Ebu Bekir'in döneminde olduğu gibi, Ömer'in hilâfeti döneminde Ehlikitap'tan bir grubun onun yanına gitmesi, onlarla Ömer'in ve sonra da İmam Ali'nin (a.s) arasında geçen tartışmaları gibi. Yine Ka'bu'lAhbar'ın, Resulullah'ın (s.a.a) hâlleri hakkında Ömer'den birtakım sorular sorduğunu ve Ömer'in de onların cevabı için Ali'ye (a.s) gitmelerini söylediğini unutamayız. Ehl-i Kitab'ın bu gibi müracaatları ve Müslüman oluşları asırlar boyunca devam etmiştir. İbn Kesir, Tevrat'tan "Allah İbrahim'e İsmail'in doğumunu ve onun soyunu sürdürüp neslinden on iki büyük kişiyi yaratacağını müjdeledi." sözünü naklettikten sonra İbn Teymiyye'den şöyle nakleder: Bu on iki kişi, Cabir b. Semure'nin rivayetinde gelecekleri müjdelenen ve onlar gelmedikçe kıyametin kopmayacağı söylenen kimselerdir.
Daha sonra İbn Kesir kendisi görüş belirterek şöyle yazar: Müslüman olan Yahudilerin çoğu, Rafizîlerin imamlarının o, on iki kişi olduğuna inanmakla yanılmış ve Şia mezhebini seçmiştir! Sizce, birçok Yahudi'nin İslâm dinine girdiğini ve Rafizîlerin mezhebine yöneldiğini söyleyen bu çok sayıdaki rivayet nedir? Ehlisünnet ve Hilâfet uleması Taberî'nin "İnsanların böyle sözleri duymaya gücü yetmez." sözünü benimsemede hiç tereddüt etmemiş ve bu nedenle Müslüman olan ve Rafizîlerin mezhebini seçen kitap ehlinin rivayetlerini ister mücmel olsun, ister mufassal, silip kitaplarında
kaydetmemiştir.

Kaydedilmeyen Rivayetler

İbn Kesir'in kendi Tarih'inde kaydetmiş olduğu ve kitabının yaklaşık on yedi sayfasını dolduran Resulullah'ın (s.a.a), İmam Ali'nin (a.s) Nehrevan'da savaştığı Haricîler hakkındaki hadislerini, onun Cemel, Sıffin vs. savaşları hakkındaki çeşitli kitaplarda kalan ve sözde İmam Ali'nin fazilet ve üstünlüğünü ifade eden az sayıdaki rivayetleriyle yan yana koyarak bu ikisini mukayese edecek olursak, Resulullah'ın (s.a.a) hadislerini garazlı olarak İslâm ümmetinden gizlemenin ne kadar büyük zararlara yol açtığını anlarız. Ehlisünnet bilginlerinin, Resulullah'ın (s.a.a), İmama baş kaldıran Haricîler hakkındaki rivayetleri kitaplarında kaydetmelerinin sebebi, Haricîlerin ayaklanmalarının İmam Ali'den (a.s) sonra da hâkim
güce karşı devam etmiş olması, onlar hakkındaki bu rivayetlerin yayılışının hâkim gücün maslahatına ve lehine olmasındandır; işte bu nedenle onları bütün hadis kitaplarında kaydetmişler ve günümüze kadar da bu rivayetler el sürülmemiş bir şekilde sağlam kalmıştır! Resulullah'ın (s.a.a), yayılması Hilâfet Ekolü'nün siyasetine ters düşen ve bu yüzden gizlenmesi için çok çaba harcadıkları hadisleri, İmam Ali (a.s) hakkında rivayet edilen ve onun Resulullah'ın (s.a.a) vasisi olduğu bildiren hadislerdir; bu konudan bahseden ashabın şiir ve nesirlerinin önünü almak için de aynı metottan yararlanmışlardır! Ve dolayısıyla Ümmü'l-Müminin Aişe'nin, "vasiyet"i tamamen inkâr ettiğini görüp, onun bu rivayetini ilmî açıdan ele alarak inceledik. Yine gördük ki:
a) Hilâfet Ekolü bilginlerinden bazıları "vasiyet" kelimesinin geçtiği sözü atmış ve bunu sildiklerine de işaret etmemişlerdir; Nu'man b. Aclan Ensarî'nin kasidesinde yaptıkları gibi.
b) Rivayetin bir bölümünü silenler de onun yerine anlaşılmaz ve belirsiz bir söz yerleştirmişlerdir; Taberî ve İbn Kesir'in kendi Tefsir'lerinde Resulullah'ın (s.a.a) hadisindeki "Benim vasim ve halifem" cümlesinin başına getirdikleri gibi.
c) Bazıları da rivayetten "vasi" kelimesini atmış, rivayeti de tahrif etmiştir. İbn Kesir'in İmam Hüseyin'in (a.s) hutbesinde yaptığı gibi!
d) Kimileri ise silindiğine işaret ederek "vasiyet"ten bahseden rivayetin tamamını atmıştır. Taberî, İbn Kesir ve İbn Esîr'in Muhammed
b. Ebu Bekir'in mektubunda yaptıkları gibi.
e) Bazıları da sildiklerine işaret etmeden "vasi" kelimesinin geçtiği rivayetin tamamını silmiştir. Resulullah'ın (s.a.a) Hâşim Oğulları'nı davet etmesi rivayetinde İbn Hişâm'ın yaptığı gibi. Çünkü bu rivayette Resulullah (s.a.a), "Ali sizin aranızda benim vasim ve halifemdir."buyurmuştu.
f) Onlardan bir grup da "vasiyet" kelimesini tevil etmeye çalışmıştır. Taberânî'nin Resulullah'ın (s.a.a) hadisinde ve İbn Ebi'l- Hadid'in Emirü'l-Müminin Ali'nin (a.s) sözlerinde yaptığı gibi.
g) Bazıları ise bundan gaflet ederek kitaplarının birinde nakletmiş, fakat daha sonra o kelimeyi diğer kitaplarında müphem ve anlaşılmaz
bir ifadeyle kaydetmiştir. Taberî'nin kendi Tarih ve Tefsir'inde yaptığı gibi.
h) Ve nihayet bazıları da kitaplarının birinci baskısında "vasiyet" konusuna değindiği hâlde aynı kitabın ikinci ve sonraki baskılarında
onu tamamen silmiştir. Muhammed b. Hasaneyn Heykel'in Hayatu Muhammed adlı kitabında yaptığı gib

EHLİBEYT'İN ÖNDERLİĞİNE DAİR DİĞER NASLAR

Buraya kadar Resulullah'ın (s.a.a) Ehlibeyti'nin önderliği hakkındaki naslarını sunmak istiyorduk; ancak Ehlibeyt hakkındaki nasların asırlar boyunca saltanat gücüne dayanmış olan halifelerin politikasıyla çelişmesinden dolayı birçok gizleme ve tahriflere maruz kalmış olduğunun ve bilginlerin gafleti sonucu bütün bunlardan Ehlisünnet kitaplarında, bulduğumuz az bir miktardan başka bir şey kalmadığının açıklık kazanması amacıyla, öncelikle tahrif ve gizleme konularına değinmek zorundaydık. Şimdi Allah'ın izniyle, geçen nasların dışındaki diğer nasları inceleyeceğiz:
Farklı Sözcüklerle Vasi Tayini Istılahlar bölümünde vasi ve vasiyetin tanımında vasinin bazen "vassaytu" (vasiyet ettim) ve bu kökten türeyen sözcüklerle tayin edildiğine, meselâ vasiyet eden, vasi tayin ettiği adama, "Benim ölümümden sonra falan ve filanca işleri yapman için seni vasi ediyorum." şeklinde gerçekleştiğine; bazen de "Benden sonra falan ve filan işlerimi yapmanı istiyorum." şeklinde vasiyet anlamına gelen diğer
kelimelerle gerçekleştiğine değindik. "Falancayla anlaştık veya filan işi ona bıraktım." şeklinde vasiyet konusunu diğerlerine bildirmek için de aynı şey geçerlidir. Bu ve benzeri tabirlerin hepsi, o adamın kendisinden sonra o işi yapması için başka birini vasi tayin ettiğini anlatır. Resul-i Ekrem (s.a.a) de, kendisinden sonraki vasiyi tayin etmek için böyle yaptı. Resulullah'ın (s.a.a), amcası oğlu hakkında kullandı ğı kelimeler onun, amcası oğlu Ali'yi (a.s) kendine vasi ve yardımcı seçtiğini açıklığa kavuşturur:
Resulullah'ın (s.a.a) Vezir ve Yardımcısı
a) Resulullah'ın (s.a.a) hadislerinde Hz. Ali'nin vezirlik makamı kaydedilmiştir. Resulullah'ın (s.a.a) Hz. Ali'ye hitaben buyurmuş olduğu şu sözler o ayete işaret eder: Bana nispetle Harun'un Musa'ya olan nispetinde olmak istemez misin; ancak benden sonra peygamber yoktur? Allah Tealâ Kur'ân'da Harun'un Hz. Musa'nın yanındaki konumunu beyan etmiştir. Kur'ânı Kerim Hz. Musa'nın dilinden (a.s) şöyle buyurur: Ailemden bana bir yardımcı kıl, kardeşim Harun'u. Onunla arkamı kuvvetlendir.[311] Veya: Andolsun, biz Musa'ya kitabı verdik ve onunla birlikte kardeşi Harun'u yardımcı kıldık.[312]
b) Resulullah (s.a.a) Ali'yi ne zaman vasi seçti? Resulullah Abdulmuttalib Oğulları'nı çağırarak konuşmasında onlara, "Bu önemli konuda hanginiz bana yardım edeceksiniz..." diye buyurunca onların arasından ona sadece Ali (a.s) olumlu cevap verdi. İşte o gün Peygamber risaletinin tebliğinde Ali'yi (a.s) kendine yardımcı seçti. Esma bint-i Ümeys Resulullah'tan (s.a.a) şöyle duyduğunu nakleder: Allah'ım! Ailemden birini bana yardımcı kıl.
Allah'ım! Ben kardeşim Musa'nın dediğini diyorum. Allah'ım! Ailemden kardeşim Ali'yi bana vezir ve yardımcı kıl. Sırtımı onunla pekiştir.[313] Tefsir-i Suyutî'de "Ailemden bana bir yardımcı kıl." ayetinin tefsirinde şöyle geçer: Bu ayet nâzil olunca Resulullah (s.a.a) da Rabbinden şöyle istedi: "Allah'ım! Sırtımı kardeşim Ali'yle pekiştir." Allah Tealâ da Peygamber'inin isteğini kabul etti. İbn Ömer de Resulullah'ın (s.a.a) Ali'ye (a.s) şöyle buyurduğunu nakleder: Sen benim kardeşim ve yardımcımsın. Sen dinimi sürdürecek, ahdimi yerine getireceksin...[314] Resulullah (s.a.a) Hz. Ali'ye, "Senin bana nispetin Harun'un Musa'ya olan nispeti gibidir; ancak benden sonra peygamber yoktur." buyruğuyla Harun'un Musa'ya nispetle sahip olduğu her şeyi (peygamberlik dışında) Ali için de gerçekleştirmiştir; bunların başında ise Harun'un Musa'nın veziri oluşu gelmektedir. Nehcü'l-Belâğa'da Resulullah'ın (s.a.a) Hz. Ali'ye (a.s) şöyle buyurduğu geçer: Sen benim vezirim ve yardımcımsın.[315] İmam Ali'nin mektubuna cevaben Eş'as'ın dilinden okudukları şiirde şöyle geçer: Ali Peygamber'in veziri, yardımcısı ve damadıdır... Resulullah'ın (s.a.a), amcası oğlu Ali'ye (a.s), "Sen benim kardeşim ve yardımcımsın, işlerimi yapacak, ahitlerimi yerine getireceksin." buyruğundan Hz. Peygamber'in Ali'yi (a.s) kendisinden sonra vasisi olarak seçtiği anlaşılmaktadır. Bu konu, yine Hz. Peygamber'in Hz. Ali'ye (a.s), "Sen benim halifem ve yerime geçecek olan kimsesin."
buyruğundan da anlaşılmaktadır.

Resulullah'ın (s.a.a) Halifesi

Savaşlarda Resulullah'ın Medine'deki halifesinden bahsederken Tebûk Gazvesi hakkında Sahih-i Buharî'den şöyle naklettik: Resulullah (s.a.a) Tebûk Savaşı için Medine'den çıkınca Medine'de Ali'yi kendi yerine geçirdi. Hz. Ali (a.s) Hz. Peygamber'e, "Beni kadınlara ve çocuklara mı halife ediyorsun?!" diye sorunca Resulullah (s.a.a), "Sen bana nispetle Harun'un Musa'ya olan nispetinde olmak istemez misin? Ancak, benden sonra peygamber yoktur." buyurdu. Allah Tealâ Kur'ân'da Harun hakkında şöyle buyurmuştur: Musa, kardeşi Harun'a, benim yerime geç, kavmimi ıslah
et.[316] Ahmed b. Hanbel'in kendi Müsned'inde naklettiği iki rivayetten birinde Resulullah'ın (a.s) Abdulmuttalib Oğulları'nı davet ederken yaptığı konuşmasında Ali (a.s) için "halifem" tabirini kullanılmıştır.[317]
* * *
Buraya kadar bu özel kitapta vasi, vezir ve halife meselesinden bahsettik. Şimdi de o kadar gizlemelerine rağmen halâ Ehlisünnet kitaplarında bulunan diğer nasları inceleyelim. Bu naslardan biri, Resulullah'ın (s.a.a) Ali'nin (a.s) kendisinden sonra Müslümanların emiri olduğuna dair buyruğudur: Resulullah'tan (s.a.a) Sonra Müslümanların Emir Sahibi Resulullah (s.a.a) çeşitli yerlerde açık ve sarih bir şekilde "Ali, Müslümanların emir sahibidir." buyurmuştur. Onlardan bazıları şöyledir:

1- Şikâyet Hadisi

Müsned-i Ahmed, Hasais-i Neseî, Müstedrek-i Hâkim ve diğer kaynaklar Bureyde'nin şöyle dediğini nakleder (biz burada Müsned-i Ahmed'den naklediyoruz): Resulullah (s.a.a) iki grubu Yemen'e gönderdi: Bir grubu Ali b. Ebu Talib'in emri altında, diğerini ise Halid b. Velid'in emrinde göndermişti. Daha sonra, "Yolda karşılaşacak olursanız iki ordunun komutanı Ali'dir, karşılaşmazsanız da herbiriniz kendi ordusunun omutanıdır..." buyurdu. Biz Yemen sâkinleri Zeyd Oğulları'yla savaşarak müşriklere galip geldik. Savaşçılarını öldürdük, çocuklarını esir aldık. Bu arada Ali
esir kadınlardan birini kendine seçti. Halid b. Velid mektubunda bu olayı Resulullah'a (s.a.a) haber vererek benimle gönderdi! Ben Resulullah'ın (s.a.a) huzuruna vararak Halid'in mektubunu verdim. Mektubu Resulullah'a (s.a.a) okuduklarında Hz. Peygamber'in öfkesi yüzünden okunuyordu. Bunun üzerine aceleyle, "Ya Resulullah! Burası Allah'a sığınılan yerdir. Sen beni birinin beraberinde gönderdin ve onun emrinde olmamı istedin. Ben de sizin emrinize uyarak onun emrine itaat ettim." dedim. Bunun üzerine Resulullah (s.a.a) şöyle buyurdu: "Ali'yi çirkin bir şekilde anıyorsunuz; oysa o benden, ben de ondanım. O benden sonra sizin emirinizdir. O bendendir ve ben de ondanım ve o benden sonra sizin emirinizdir."[318]
Diğer bir rivayette Bureyde'nin şöyle dediği geçer: Resul-i Ekrem'e (s.a.a), "Ya Resulullah! Senin sahaben olmamdan dolayı elini uzat da İslâm üzerine sana yeniden biat edeyim." dedim ve o, elini uzatıp İslâm adına kendisine yeniden biat edinceye dek bu isteğimden vazgeçmedim.[319]
Yine Müsned-i Ahmed'de, Müsned-i Tayalesî'de, Sahih-i Tirmizî'de ve diğer kaynaklarda İmran b. Husayn'dan şöyle nakledilmiştir:[320] Bu savaşta Resul-i Ekrem'in (s.a.a) ashabından dördü, onun huzuruna vardıklarında Ali'yi kendisine şikâyet etmek üzere anlaştı! Bu dört kişi Resulullah'ın (s.a.a) huzuruna girdiklerinde, onlardan biri ayağa kalkarak, "Ya Resulullah! Ali b. Ebu Talib'in şöyle şöyle yaptığına dikkat etmiyor musunuz?!" dedi. Bunun üzerine Resulullah ondan yüzünü çevirdi. Peşinden ikincisi, üçüncüsü ve nihayet dördüncüsü kalkarak her biri ayrı ayrı, aynı şeyi söyledi. Ama her defasında Resulullah (s.a.a) şikâyet edenden yüzünü çevirdi. Sonunda Resul-i Ekrem (s.a.a) öfkesi yüzünden okunduğu hâlde onlara dönerek şöyle buyurdu: Ali'den ne istiyorsunuz, Ali'den ne istiyorsunuz, Ali'den ne istiyorsunuz?! Ali bendendir ve ben de Ali'denim, Ali bendendir ve ben de Ali'denim. Ve o benden sonra her müminin velisidir.[321]

İkinci Şikâyet

Usdu'l-Gâbe, Mecmau'z-Zevaid ve diğer muteber kaynaklarda Veheb b. Hamza'dan şöyle dediği geçer (biz Usdu'l-Gâbe'den naklediyoruz): Ali'yle (r.a) birlikte Medine'den Mekke'ye gidiyorduk. Yolculuk sırasında Ali'nin bana karşı hoşlanmadığım bir davranışı oldu. Ali'ye, "Resulullah'ın (s.a.a) huzuruna çıkınca seni ona şikâyet edeceğim." dedim! Medine'ye döndüğümüzde Resulullah'ın (s.a.a) huzuruna çıkarak ona, "Ben Ali'den şöyle
şöyle hareketler gördüm." diye şikâyet ettim. Bunun üzerine Resulullah (s.a.a), "Böyle deme" buyurdu. "Çünkü o benden sonra sizin aranızda insanların en evlâ olanıdır."[322]

Şikâyet Zamanı

Tarih kitapları Hz. Ali'nin (a.s) Yemen'e iki yolculuğunu kaydetmişlerdir. Oysa bizce İmam Ali (a.s) üç defa Yemen'e gitmiştir. Hz. Ali'nin (a.s) bu yolculuklarını inşallah "içtihat" bölümünde zikredeceğiz. Fakat her durumda Hz. Ali'nin (a.s) Yemen'e son yolculuğunun hicretin onuncu yılında, Vedâ Haccı'nda ve Terviye'den (zilhicce ayının sekizinci günü) önce gerçekleştiği kesindir. Bu yolculukta İmam Ali (a.s) Mekke'de Resulullah'a (s.a.a) ulaşmıştır. Hz. Ali'nin (a.s) Yemen'e yolculuklarından biri budur. Hz. Ali'yi (a.s) Resulullah'a (s.a.a) şikâyet plânı iki kere vuku bulmuşsa
onlardan biri Medine'de hicretin onuncu yılından önce, diğeri ise Mekke'de hicretin onuncu yılında Hz. Ali'nin (a.s) beraberindekilerin Resulullah'a ulaşmalarından sonra ve Terviye gününden önce gerçekleşmiş olmalıdır; bu durumda onların hac töreninden önce Mekke'ye ulaşmaları gerekiyor.
İşte bu yüzden bazı âlimler, Gadir-i Hum olayının bu şikâyetlere karşılık vermek için gerçekleştirildiğini sanmışlardır! Oysa Gadir-i Hum olayı hac amellerinden sonra, Cuhfe'de ve çok büyük bir Müslüman kitlesinin gözleri önünde vuku bulmuştur. Resulullah (s.a.a) Mekke'de, sadece şikâyet edenlere ve o toplantıda, şikâyetlerinin hemen ardından cevap vermiştir. İkinci şikâyete gelince; bu hadiste söz konusu şahsın kendisi olayın, Hz. Ali'yle (a.s) birlikte Mekke'ye girmelerinden sonra vuku bulduğunu açıkça vurgulamaktadır.

2- Tarihi Belli Olmayan Diğer Naslar

Tarihi belli olmayan diğer naslar da vardır. İbn Abbas'tan nakledilen şu hadis bu cümledendir: Resulullah (s.a.a) Ali'ye şöyle buyurdu:
Sen benden sonra bütün müminlerin velisisin.[323] Hz. Ali'nin (a.s) kendisinden de Resulullah'ın (s.a.a) ona şöyle dediği nakledilir: Şüphesiz sen benden sonra müminlerin velisisin.[324]

HZ. ALİ'Yİ (A.S) VELÂYET VE HİLÂFET MAKAMINA ATAMAK, MÜSLÜMANLARA VASİ KILMAK İÇİN BÜYÜK TOPLANTI

Resulullah (s.a.a) kendisinden sonra veliahdını ve Müslümanlar üzerine vasisini tanıtmak için büyük bir toplantı düzenledi. Hâkim Haskanî[325] bu konuda şöyle yazar: Allah Tealâ, Resul-i Ekrem'e (s.a.a) Ali'yi kendi yerine geçirmesini, halka hükümet için seçmesini ve insanlara onun velâyet makamını bildirmesini emretti. Ama Resulullah halkın, bu hareketinin amcası oğlu Ali'ye karşı ilgisinden kaynaklandığını düşünmelerinden ve bu yüzden kendisini eleştirmelerinden çekiniyordu. Nihayet şu ayet indi: Ey Elçi! Rabbinden sana indirileni tebliğ et. Eğer (bu görevi) yapmayacak olursan, O'nun elçiliğini tebliğ etmemiş olursun. Allah seni insanlardan koruyacaktır.[326] Resulullah (s.a.a) bu emri aldıktan sonra Gadir-i Hum günü
Ali'nin velâyetini ve halifeliğini ilân etti. Hâkim Haskanî, Ziyad b. Munzir'den de şöyle nakleder: Bir gün Ebu Cafer Muhammed b. Ali'nin -İmam Bâkır'ın (a.s) huzurundaydım. O halka konuşma yapıyordu. O sırada Hasan Basrî'den rivayet eden Osman A'şa isminde Basralı bir adam ayağa kalkarak şöyle dedi: "Ey Resulullah'ın torunu! Allah beni sana feda etsin. Hasan bize, 'Ey Elçi! Rabbinden sana indirileni tebliğ et...' ayetinin
bir kişi hakkında indiğini söylemişti; ama onun kim olduğunu söylemedi?!" İmam, o adama cevaben şöyle buyurdu: Hasan onu tanıtmak isteseydi bu işi yapardı. Ama o korkusundan onu tanıtmamıştır! Cebrail Resulullah'ın huzuruna geldi ve... nihayet şöyle dedi: Allah, insanlara hüccetin tamamlanması için sana halkı namaz, oruç, zekât ve hacla tanıştırdığın gibi onları emir sahipleri ve velileriyle de tanıştırmanı emreder. Bunun üzerine Resulullah (s.a.a) Rabbim, dedi. Hâlâ ümmetim cahiliyye düşüncesindedir. Aralarında birbirlerine karşı övünme ve birbirleriyle rekabet kökleri daha kurumamıştır. Onların arasında bu veli ve emirden intikam alma düşüncesinde olmayan hiç kimse yoktur. Ben onların (beni yalanla-malarından) korkuyorum. Bunun üzerine Allah Tealâ şu ayeti indirdi: Ey Elçi, Rabbinden sana indirileni tebliğ et. Eğer (bu görevi) yapmayaak olursan, O'nun elçiliğini tebliğ etmemiş olursun. Allah seni insanlardan koruyacaktır. Allah Tealâ bir taraftan Resulünü tehdit ederken diğer taraftan da onu koruyacağını tazmin ettiği için Resulullah yerinden kalkarak Ali'nin elini tutup ... (hadisin sonuna kadar) buyurdu.[327] Hâkim Haskanî, Miraç hadisinde İbn Abbas'tan şöyle nakleder: Allah Tealâ miraç gecesi, Peygamber'ine şöyle buyurdu: "Ben risalete seçtiğim bütün peygamberler için bir vezir ve yardımcı belirttim. Şimdi sen Resulullah'sın, Ali de senin vezirin ve yardımcındır." İbn Abbas bu hadisin ardından şöyle der: Resulullah (s.a.a) miraçtan dönünce bu konuda halka bir şey söylemek istemiyordu. Çünkü insanlar cahiliye dönemini yeni geride bırakmışlardı... Resulullah (s.a.a) bu konuyu açıklamayı geciktiriyordu. Nihayet zilhicce ayının on sekizinci günü şu ayet nazil oldu: "Ey Elçi! Rabbinden sana indirileni tebliğ
et..." Bunun üzerine Resulullah (s.a.a) ayağa kalkarak şöyle buyurdu: "Ey insanlar! Allah Tealâ beni size bir konuyu söylemem için görevlendirdi. Ancak ben Allah'ın risaletini yerine getirmede sizin beni suçlayıp yalanlamanızdan endişeleniyordum. İşte bu yüzden Allah Tealâ indirmiş olduğu ayetinde bundan dolayı beni kınadı..."[328]Hâkim Haskanî ve İbn Asâkir, Ebu Hüreyre'den şöyle nakletmişlerdir: Allah Tealâ şu ayeti indirmiştir: "Ey Elçi! Rabbinden sana –Ali b. Ebu Talib hakkında- indirileni tebliğ et. Eğer (bu görevi) yapmayacak olursan, O'nun elçiliğini tebliğ etmemiş olursun..."[329] Elbette Ebu Hüreyre, "tebliğ"den maksadın, Ali (a.s) hakkında nazil olan şeyin iblağ edilmesi olduğunu vurgulamak istemiştir. Haskanî, Abdullah b. Ebu Evfa'dan da Gadir-i Hum'da Resulullah'ın (s.a.a), "Ey Elçi, Rabbinden sana indirileni tebliğ et..." ayetini okuduğunu
ve sonra da koltuğunun altındaki beyazlık görününceye kadar ellerini kaldırarak şöyle buyurduğunu duydum: Ey insanlar! Bilin ki ben kimin mevlasıysam Ali de onun mevlasıdır.[330] Vahidî, Esbabu'n-Nüzul adlı kitabında ve Suyûtî ise ed-Dürrü'l-Mensûr adlı kitabında Ebu Said Hudrî'den şöyle nakleder: "Ey Elçi, Rabbinden sana indirileni tebliğ et..." ayeti Ali b. Ebu Talib hakkında nazil olmuştur.[331] Suyûtî'nin Tefsir'inde İbn Mes'ud'dan, Resulullah'ın (s.a.a) döneminde bu ayeti şöyle okuyorduk diye rivayet edilmiştir: "Ey Elçi, Rabbinden sana -doğrusu Ali müminlerin velisidir diye- indirileni tebliğ et. Eğer (bu görevi) yapmayacak olursan..."[332] Elbette İbn Mes'ud, söz konusu ayeti Resulullah'ın (s.a.a) hayatında böyle tefsir ettiklerini kastediyor. Gadir-i Hum'da Resulullah'a (s.a.a) nazil olan bu ayetin açıklaması şöyledir:

Gadir-i Hum Olayı

Hicretin onunda, zilhiccetu'l-Haram ayının on sekizinde[333] Resulullah (s.a.a) Vedâ Haccı'ndan dönerken[334] Gadir-i Hum bölgesinde, Cuhfe ismindeki bir menzilde,[335] Medine, Mısır ve Şam (Suriye) yollarının kavşağında[336] Resul-i Ekrem'e (s.a.a) şu ayet nazil oldu: Ey Elçi, Rabbinden sana indirileni tebliğ et. Eğer (bu görevi) yapmayacak olursan, O'nun elçiliğini tebliğ etmemiş olursun. Allah seni insanlardan koruyacaktır.[337] Bu ayet indikten sonra, Resul-i Ekrem (s.a.a) kervanlara durmalarını ve oracıkta bineklerinden inmelerini emretti. İleridekileri çağırttı, geride kalanlar da gelip yetiştiler.[338] Sonra ashabını dağılmamaları için oradaki çalıların gölgesinde gölgelenmekten alıkoydu, ağaçların dibini de dikenlerden ve çöplerden
temizlemelerini buyurduktan sonra[339] halkı cemaat namazına davet etti.[340] Sahabeler çalıların dal ve budakları üzerine bez parçaları atarak Resulul-lah (s.a.a) için bir gölgelik hazırladılar.[341] Hz. Peygamber öğle namazını o yakıcı sıcakta[342] o cemaatle birlikte kıldıktan sonra hutbe için ayağa kalktı. Allah'a hamd edip insanlara birçok nasihatte bulunduktan sonra şöyle buyurdu: "Yakında beni çağıracaklar ve ben de icabet edeceğim (yani ecelim ulaştı), (Allah katında) ben de sorumluyum, siz de. O gün siz Allah'a ne cevap vereceksiniz?" Oradakiler hep bir ağızdan, "Senin en iyi şekilde risaletini yerine getirdiğine, bizim için hayır dilediğine tanıklık edeceğiz; Allah seni mükâfatlandırsın." diye bağırdılar. Bunun üzerine Resulullah (s.a.a), "Allah'tan başka ilah olmadığına Muhammed'in O'nun kulu ve elçisi olduğuna, cennet ve cehennemin bir gerçek olduğuna tanıklık etmiyor musunuz?" diye sorunca da insanlar, "Evet, bütün bunlara tanıklık ediyoruz." dediler. Bunun üzerine Hz. Peygamber, "Allah'ım! Şahid ol." buyurdu ve sonra, "Sesimi duyuyor musunuz?" diye sordu. Buna da, "Evet." cevabını verdiler. Bunun üzerine Resul-i Ekrem (s.a.a) şöyle buyurdu:
Ey insanlar! Ben yakında sizden ayrılacağım ve siz Kevser Havuzu'nun başında bana geleceksiniz. O öyle bir havuzdur ki, genişliği Besra'dan San'a'ya kadardır.[343] O havuzun kenarında gökteki yıldızların sayısınca gümüş kadehler vardır. Ben orada sizin aranızda emanet bıraktığım iki paha biçilmez şeyi soracağım. O hâlde benden sonra o iki şeye nasıl davranmanız gerektiğine dikkat edin! Bu arada halkın içinden biri bağırarak, "Ya Resulullah! O iki paha biçilmez şey nelerdir?" diye sordu. Resul-i Ekrem (s.a.a) şöyle buyurdu: Onlardan biri, bir tarafı Allah'ın elinde ve diğer tarafı ise sizin elinizde olan Allah'ın Kitabı'dır. Ona sımsıkı sarılın, emirlerini değiştirmeyin; aksi takdirde saparsınız. Diğeri ise, İtretim, Ehlibeyt'imdir. Latif ve Habîr olan Allah bu ikisinin Kevser Havuzu'nun başında bana ulaşıncaya kadar birbirinden ayrılmayacağını bildirdi. Ben o ikisi için Allah'tan bunu istedim. O hâlde o ikisinden öne geçmeyin, aksi takdirde helâk olursunuz. O ikisinden geride de kalmayın, yoksa helâk
olursunuz. Onlara bir şey öğretmeye kalkışmayın; çünkü onlar sizden daha bilgilidirler.[344] Sonra şöyle devam etti: "Biliyor musunuz benim mümin-lere kendi nefislerinden daha lâyık ve üstün olduğumu?" Halk, "Evet, ya Resulullah!"[345] deyince yine şöyle buyurdu: "Benim her mümine kendi nefsinden üstün olduğumu biliyor musunuz -tanıklık ediyor musunuz-?" Halk yine, "Evet, ya Resulullah!" diye bağırdı.[346] Bunun üzerine Resulullah (s.a.a) Ali'nin (a.s) elinden tutarak her ikisinin de koltuğunun altındaki beyazlık görülecek kadar kaldırıp[347] şöyle buyurdu: Ey insanlar! Allah Tealâ benim mevlamdır, ben ise sizin mevlanızım.[348] Ben kimin mevlası isem, bu Ali de onun mevlasıdır. [349] Daha sonra ellerini kaldırarak şöyle dua etti: Allah'ım! Onu seveni sev, ona düşman olana düşman ol.[350] Ona yardım edene yardım et, onu alçaltanı alçalt.[351] Ona muhabbet edene muhabbet et, ona gazap edene gazap et.[352] Sonunda ise, "Allah'ım, şahit ol." buyurdu.[353] Râvi der ki, daha bu ikisi birbirinden ayrılmamıştı ki şu ayet nazil oldu: Bugün size dininizi kemale erdirdim, üzerinizdeki nimetimi tamamladım ve size din olarak İslâm'ı seçip beğendim.[354] Bunun üzerine Resulullah (s.a.a) şöyle buyurdu: Dini mükemmelleştiren, nimetleri tamamlayan, benim risaletimden ve Ali'nin velâyetinden hoşnut olan Allah en yücedir![355] Yakubî kendi Tarih'inde Medine'de nâzil olan ayetlerden bahsederken şöyle yazar: Resulullah'a (s.a.a) nâzil olan en son ayet "Bugün size dininizi kemale erdirdim." ayetidir. Bu rivayetin sahih olduğu ispatlanmıştır. Bu ayet, Resulullah (s.a.a), Gadir-i Hum'da Ali b. Ebu Talib'in velâyet ve hilâfetini açıkça herkese duyurduktan sonra nâzil oldu.[356] Bu törenden sonra Ömer b. Hattab Hz. Ali'yle (a.s) görüşerek şöyle dedi:
Ey Ebu Talib oğlu! Bugün sen bütün mümin erkek ve kadınların mevlası oldun; bu büyük bağış sana kutlu olsun.[357] Başka bir rivayette ise şöyle geçer: Ömer b. Hattab Hz. Ali'ye (a.s) "Ne mutlu sana ey Ebu Talib'in oğlu!" dedi.[358] Diğer bir rivayete göre de şöyle dedi: Bugün bütün mümin erkek ve kadınların efendisi oldun, kutlu olsun sana ey Ebu Talib'in oğlu.[359]

Resulullah'ın (s.a.a) Ali b. Ebu Talib'e Taktığı Taç

Resul-i Ekrem'in (s.a.a) Mekke'nin fethi gibi[360] özel günlerde[361] kullandığı "Sehab" isminde siyah[362] bir sarığı vardı. Resul-i Ekrem (s.a.a) Gadir-i Hum'da o sarığını Hz. Ali'nin (a.s) başına sardı.[363] Abdu'l-A'la b. Adiy el-Behranî'den şöyle rivayet edilmiştir: Resulullah (s.a.a) Gadir-i Hum'da Ali'yi yanına çağırarak kendi eliyle onun başına bir sarık sardı ve sarığın gerisini sırtına attı.[364] Hz. Ali'nin (a.s) kendisinden ise şöyle rivayet edilmiştir: Gadir-i Hum'da, Resulullah (s.a.a) başıma siyah bir sarık bağladı, onun gerisini de omuzlarıma sarkıttı.[365] Müsned-i Tayalesî ve Sünen-i Beyhakî'de Hz. Ali'den (a.s) şöyle nakledilir: Gadir-i Hum'da Resulullah (s.a.a) başıma siyah bir sarık sardı ve sarığın son kısmını sırtıma atarak şöyle buyurdu: "Allah Tealâ Bedir ve Huneyn Savaşı'nda bana başlarında böyle sarıklar bulunan meleklerle yardım etti. Onların sarıkları Müslümanların müşriklerden ayırt edilmesine sebep oldu..."[366] Yine Hz. Ali'den (a.s), Resulullah'ın (s.a.a) kendisinin başına bir sarık sardığını ve onun son kısmını sırtına ve önüne attığını, daha sonra kendisine "Arkanı dön." dediğini, döndüğünde onun, "Yüzünü dön." diye buyurduğunu, yüzünü döndüğünde de halka dönerek, "Meleklerin başındaki sarıklar böyledir." buyurduğunu rivayet ederler.[367] İbn Abbas'tan ise şöyle rivayet edilir: Resulullah, "Sehab" adındaki sarığını Ali'nin başına sarınca ona, "Sarıklar Arapların tacı gibidir..." buyurdu.[368] Abdullah b. Bişr'den ise şöyle nakledilir: Resulullah (s.a.a), Gadir-i Hum'da birini Ali'ye gönderdi. Ali gelince, onun başına bir sarık sarıp son kısmını ise Ali'nin iki omuzları arasına attıktan sonra şöyle buyurdu: "Allah Tealâ Huneyn Savaşı'nda başlarında sarık olan ve sarıklarının son kısmını aşağı sarkan meleklerle bana yardım etti. Onların sarıkları, müminlerin müşriklerden ayırt edilmesine sebep oldu."[369]

Emirü'l-Müminin Ali (a.s) Halka Yemin Ettiriyor!

Ebu Tufeyl'den şöyle rivayet edilir: Bir gün Ali (a.s), halkı Kûfe Mescidi'nin karşısındaki meydanda toplayarak şöyle dedi:[370] Sizden Allah'a için istiyorum; Gadir-i Hum'da Resulullah'tan (s.a.a) benim hakkımda bir şeyler duyanınız ayağa kalkıp tanıklık etsin.[371] Kendisi onu görmeyen yerinden kalkmasın.[372] Râvi der ki: Bunun üzerine otuz kişi yerinden kalktı. Başka bir rivayete göre de şehadet etmek için büyük bir çoğunluk ayağa kalktı.[373] Abdurrahman şöyle der: Bedir Savaşı'na katılmış olan on iki kişi yerinden kalktı; onlardan birini görüyor gibiyim.[374] Onların hepsi, Resulullah'ın (s.a.a) o gün (Gadir-i Hum'da) Ali'nin elini tutarak şöyle buyurduğuna tanıklık ettiler: "Benim müminlere kendi nefislerinden daha evlâ ve üstün olduğumu biliyor musunuz?" Oradakiler, "Evet, ya Resulullah." dediler![375] Bunun üzerine Resul-i Ekrem (s.a.a.) onlara şöyle buyurdu: "Ben kimin mevlasıysam Ali de onun mevlasıdır. Allah'ım, onu seveni sev, ona düşman olana düşman ol,[376] ona yardım edene yardım et, onu alçaltanı alçalt."[377] Abdurrahman der ki: Tanıklık etmeyen üç kişi dışında şahitlerin tümü kalkarak tanıklık ettiler. İmam (a.s) da tanıklık etmeyenlerin hakkında bedduâ etti ve bedduası kabul oldu.[378] Ebu Tufeyl şöyle der: Tanıkların yeminleri ve tanıklıkları bittikten sonra ben yerimden kalkarak şaşkın bir hâlde yola koyuldum. Bu olay bende şüphe uyandırmıştı sanki, bunu kabul etmek istemiyordum. Yolda Zeyd b. Erkam'la karşılaştım. Ona, "Bugün ben Ali'nin şöyle şöyle dediğini duydum." dedim! Zeyd, "İnkâr etme, ben kendim Resulullah'tan (s.a.a) onun hakkında bütün bunları duydum."[379] dedi. Başka bir rivayette ise şöyle geçer: "Otuz kişi ayağa kalktı."[380] Diğer bir rivayette de şöyle kaydedilmiştir: Ensardan bir grup Kûfe meydanında İmam'la görüşerek, "Selâm olsun sana, ey mevlamız!" dedi. İmam ise, "Sizler özgür Araplarsınız; o hâlde ben nasıl sizin mevlanız olurum ki?!" buyurdu. Onlar, "Biz kendi kulaklarımızla Gadir-i Hum'da Resulullah'ın (s.a.a), "Ben kimin mevlası isem bu Ali de onun mevlasıdır." buyurduğunu duyduk." dediler. Râvi der ki: Ensardan bu grup İmam'dan (a.s) ayrıldıklarında ben

Dipnotlar

-------------------------------------

[306] -el-İsabe'de, Haneş'in Gıffar'dan bir kişi olduğu geçer.
[307] -Müstedreku's-Sahihayn, c.2, s.343. Hâkim bu hadisin Müslim'in şartıyla sahih olduğunu söyler.
[308] -Âl-i İmrân, 33
[309]- Rivayetin akışından, Ebuzer'in bu tebliğ hareketini, Mescid-i Haram'da ve Mina'da yaptığı gibi, hac mevsiminde Mescid-i Nebi'de yaptığı anlaşılmaktadır. Çünkü hac mevsimi dışında kendisini tanıtmasına gerek yoktu; zira herkes ve özellikle Medine halkı onu çok iyi tanıyordu.
[310]- Her üç alanda daha fazla bilgi için bk. Ahadîsu Aişe.
[311] -Tâhâ, 29-31
[312] -Furkan, 35
[313] -Riyazu'n-Nazira, c.2, s.163, Ahmed b. Hanbel'in Menakıb'inden naklen.
[314] -Mecmau'z-Zevaid, c.9, s.121; Kenzü'l-Ummal, birinci baskı, c.6, s.155. Teberanî'den naklen.
[315] -Hutbe: 190.
[316] -A'râf, 142
[317] -Müsned-i Ahmed b. Hanbel, c.1, s.11.
[318] -Müsned-i Ahmed, c.5, s.356; Hasais-i Neseî, s.24, biraz farkla; Müstedreku's- Sahihayn, c.3, s.110, sözcük farkıyla; Mecmau'z-Zevaid, c.9, s.127; Kenzü'l- Ummal, c.12, s.207 İbn Ebî Şeybe'den özetle ve c.12, s.210 Deylemî'den; Kunuzu'l-Hakaiki, Menavî, s.186.
[319] -Müsned-i Ahmed b. Hanbel, c.5, s.350, 358 ve 361; Mecmau'z-Zevaid, c.9, s.128 Tebranî'den Evsat'ta Bureyde'den şu sözcüklerle geçer: "Men kuntu veliyyehu fe-Aliyyun veliyuhu." (Ben kimin velisi isem Ali de onun velisidir.)
[320] -Biz burada Tirmizî'nin sözlerini kaydettik.
[321] -Sahih-i Tirmizî, c.13, s.165, "Menakıbu Ali b. Ebu Talib" babı; Müsned-i Ahmed, c.4, s.437; Müsned-i Tayalesî, c.3, s.111, 829. hadis; Müstedrek-i Hâkim, c.3, s.110; el-Hasais, Neseî, s.19 ve 16; Hilyetu'l-Evliyâ, Ebu Nuaym, c.6, s.294; Riyazu'n-Nazira, c.2, s.171; Kenzü'l-Ummal, c.12, s.207 ve c.15, s.125.
[322] -Usdu'l-Gabe, c.5, s.94; Mecmau'z-Zevaid, c.9, s.109.
[323]- Müsned-i Tayalesî, c.11, s.360, hadis: 2752; Riyazu'n-Nazira, c.2, s.203.
[324]- Tarih-i Bağdad, c.4, s.239; Kenzü'l-Ummal, c.15, s.114 ve c.12, s.221.
[325] - Hâkim Haskanî diye meşhur olan ve ayakkabı işleriyle uğraşan Hafız Ubeydullah b. Abdullah b. Ahmed Hanefî, Nişaburludur ve hicretin beşinci yüzyılı şahsiyetlerindendir. Hayatı Tezkiretu'l-Huffaz'da, c.4, s.390, Hindistan baskısı ve c.3, s.1200, Mısır baskısı 14. tabakanın sonunda kaydedilmiştir. Biz Ehlibeyt hakkında nazil olan ayetler için onun Muhammed Bâkır Mahmudî'-nin tahkikiyle 1393'te Beyrut'ta basılan Şevahidu't-Tenzil Li-Kavaidi't-Tafsil Fi'l-Ayati'n- Nâzileti Fî Ehlibeyt kitabına müracaat ettik. Yukarıdaki hadis bu kitapta c.1, s.192'de ve 249. hadis olarak kaydedilmiştir.
[326] - Mâide: 67
[327]- Şevahidu't-Tenzil, Haskanî, c.1, s.191; Esbabu'n-Nüzul, Vahidî, söz konusu ayetin tefsirinde; Nüzulu'l-Kur'ân, Ebu Nuaym.
[328] - Şevahidu't-Tenzil, Haskanî, c.1, s.192-193, sayfa 189'da sadece ayetin nazil olduğuna değinmiştir.
[329] - Şevahidu't-Tenzil, Haskanî, c.1, s.187. Yine İbn Asâkir Tarih-i Dımeşkte İmam Ali'nin (a.s) hayatını anlatırken söz konusu hadisi çeşitli yollarla 452. hadiste nakletmiştir.
[330] - Şevahidu't-Tenzil-i Haskanî, c.1, s.190. Abdullah b. Ebu Evfa diye meşhur olan Alkame b. Halid el-Haris el-Eslemî, Hz. Peygamber'in ashabındandır ve Hudeybiye Savaşı'na katılmış, Resulullah'tan (s.a.a) sonra uzunca bir hayat yaşamıştır. O, hicrî 86 veya 87 yılında Kûfe'de vefat etmiştir. Kûfe'de vefat eden son sahabîdir. Onun rivayetini Sihah sahipleri kaydetmişlerdir. Biyografisi için bk. Takribu't-Tehzib, c.1, s.402; Usdu'l-Gabe, c.3, s.121.
[331] - Esbabu'n-Nüzul, Vahidî, s.135; ed-Dürrü'l-Mensûr, Suyutî, c.2, s.298. (Bunun, Şevahidu't-Tenzil'in 244. hadisi olması gerek.) Yine Fethu'l-Kadir, c.2, s.57; Tefsir-i Nişaburî, c.6, s.194. Ebu Hasan Ali b. Ahmed (öl. 468 hicrî) Vahidî Nişaburî diye meşhurdur. Biz burada onun Esbabu'n-Nüzul adındaki Beyrut baskısı kitabına müracaat ettik.
[332] - ed-Dürrü'l-Mensûr, Suyutî, c.2, s.298.
[333] - Hâkim Haskanî, c.1, s.192-193.
[334] - Mecmau'z-Zevaid, c.9, s.105 ve 163-165. İleride de gelecek olan bu konuyla alakalı rivayetleri, olduğu gibi bu sayfalardan naklediyorum.
[335] - Mecmau'z-Zevaid, c.9, s.163-165; İbn Kesir, c.5, s.209-213.
[336] - Mu'cemu'l-Buldan, "el-Cuhfe" maddesi
[337] - Bunun kaynaklarını daha önce zikretmiştik.
[338] - Tarih-i İbn Kesir, c.5, s.213.
[339] - Mecmau'z-Zevaid, c.9, s.105. İbn Kesir, c.5, s.209'da buna yakın bir tabir kullanıyor.
[340] - Müsned-i Ahmed b. Hanbel, c.4, s.281; Sünen-i İbn Mâce, "Fazlu Ali" babı; Tarih-i İbn Kesir, c.5, s.209-210.
[341] - Müsned-i Ahmed, c.4, s.372; Tarih-i İbn Kesir, c.5, s.212.
[342] - Müsned-i Ahmed, c.4, s.281; Sünen-i İbn Mâce, "Fazlu Ali" babı; Tarih-i
İbn Kesir, c.5, s.212.
[343] - Besra, Dımeşk'in yakınlarında bir kasabaydı, San'a ise Bağdat yakınlarında bir yerdi. [Elbette Resulullah'ın (s.a.a) bu benzetmesi sadece etrafındakilere o havuzun genişliğini düşündürtmek içindi. -Mütercim-]
[344] - Mecmau'z-Zevaid, c.9, s.162-163 ve 165. Bazı sözcükleri Hâkim Haskanî'nin rivayetlerinde, c.3, s.109-110 ve Tarih-i İbn Kesir, c.5, s.209'da geçmiştir.
[345] - Müsned-i Ahmed, c.1, s.118 ve 119 ve c.4, s.281; Sünen-i İbn Mâce, c.1, s.43, hadis: 116. "Evet" anlamında olan "belâ" kelimesi yerine Müsned-i Ahmed'de, c.4, s.281, 368, 370, 372'de "neam" kelimesi kaydedilmiştir. Tarih-i İbn Kesir'de, c.5, s.209 ve c.5, s.210'de "Elestu evla bi-kulli'mriin min nefsihi" gelmiştir.
[346] - Müsned-i Ahmed, c.4, s.281, 368, 370, 372; Tarih-i İbn Kesir, c.9, s.209, 212.
[347] - Hâkim Haskanî'nin naklettiği rivayette, c.1, s.190'de "koltuğunun altının beyazlığı görününceye kadar" ve s.193'de "onların koltuklarının altının beyazlığı ortaya çıkıncaya kadar" tabiriyle geçmiştir.
[348] - Şevahidu't-Tenzil, Hâkim Haskanî, c.1, s.191; Tarih-i İbn Kesir, c.5, s. 209'da ise, "ve ben de her müminin mevlasıyım" tabiriyle geçmiştir.
[349] - Bu konu şimdiye kadar ismini zikrettiğim bütün kaynaklarda kaydedilmiştir.
[350] - Müsned-i Ahmed, c.1, s.118, 119, c.4, s.281, 370, 372, 373, c.5, s.347, 370; Müstedrek-i Hâkim, c.3, s.109; Sünen-i İbn Mâce, "Fazlu Ali" babı; Hâkim Haskanî, c.1, s.190, 191; Tarih-i İbn Kesir, c.5, s.209, 210-213. Bu kitapta c.5, s.209'da şöyle geçer: Zeyd'e, "Sen bunu Resulullah'tan (s.a.a) duydun mu?" diye sordum. Zeyd, "O çölde bunu gözleriyle görmeyen ve kulaklarıyla duymayan kimse yoktur." dedi. İbn Kesir daha sonra, "Bu hadisi şeyhimiz Ebu Abdullah Zehebî sahih bilmiştir." der.
[351]- Müsned-i Ahmed, c.1, s.118, 119; Mecmau'z-Zevaid, c.9, s.104, 105, 107; Şevahidu't-Tenzil, c.1, s.193; Tarih-i İbn Kesir, c.5, s.210, 211.
[352] - Şevahidu't-Tenzil, c.1, s.191; Tarih-i İbn Kesir, c.5, s.210.
[353] - Şevahidu't-Tenzil, c.1, s.190.
[354] - Mâide: 3
[355] - Haskanî bu konuyu Ebu Said el-Hudrî'den, c.1, s.157-158, hadis: 211 ve 212 ve Ebu Hüreyre'den, s.158, hadis: 213 ve İbn Kesir'in Tarih'inden özetle kaydetmiştir
[356] - Tarih-i Yakubî, c.2, s.43.
[357] - Müsned-i Ahmed b. Hanbel, c.4, s.281. İbn Kesir Tarihi, c.5, s.210'da ise, "Bundan böyle bütün..." tabiriyle geçmiştir.
[358] - Şevahidu't-Tenzil, c.1, s.157-158.
[359] - Müsned-i Ahmed b. Hanbel, c.4, s.281; Sünen-i İbn Mâce, "Fazlu Ali" babı; Rıyadu'n-Nezire, c.2, s.169. Tarih-i İbn Kesir, c.5, s.210'da ise, "Bundan böyle" tabiri yer almıştır.
[360] - Sahih-i Müslim, Kitabu'l-Hac, hadis: 451-452; Sünen-i Ebu Davud, c.4, s.54, "el-Amaim" babı; Şerhu'l-Mevahib, c.5, s.10 Ebu Nuaym'in Marifetu's- Sahabe'sinden naklen.
[361] - Bunlara hadis kitaplarında işaret edilmiştir.
[362] - Resulullah'ın (s.a.a), İmam Ali'nin (a.s) başına bir taç gibi koyduğu emamenin siyah renkte olduğunun belirtilmesi, Abdullah b. Bişr'in rivayetinde geçtiği gibi Hz. Ali'nin (a.s) kendisinden de nakledilmiştir.
[363] - Zadu'l-Mead, İbn Kayyim, "Melabisuhu" (Resulullah'ın (s.a.a) Elbiseleri) bölümünde, Zerkanî'nin el-Mevahibu'l-Ledunniye'ye yazdığı şerhin haşiyesinde, c.1, s.121.
[364] - er-Riyazu'n-Nazira, c.2, s.289, "Ta'mimuhu İyyahu Bi-Yedihi" bölümü; Usdu'l-Gabe, c.3, s.114.
[365] - el-İsabe, c.2, s.274, Bağevî'nin tahricine göre Abdullah b. Bişr'in biyografisinde
[366] - Kenzü'l-Ummal, c.20, s.45; Müsned-i Tayalesî, c.1, s.23; Sünen-i Beyhakî, c.10, s.14.
[367] - Kenzü'l-Ummal, c.20, s.45, İbn Bazan'ın hocası kanalıyla.
[368] - Kenzü'l-Ummal, Deylemî kanalıyla.
[369] - İbn Tavus'un "Emanu'l-Ahtar"daki rivayetine uygun olarak; ancak elİsabe kitabında Abdullah b. Bişr'in biyografisinde, c.2, s.274'te, 4566 sayısında "Gadir-i Hum günü" kelimesi kaydedilmemiştir.
[370] - Tarih-i İbn Kesir, c.5, s.211.
[371] - Ebu Tufeyl, Amir veya Amr b. Vasile el-Leysî rivayet etmiştir bunu. Ebu Tufeyl, Uhud Savaşı vuku bulduğu yıl dünyaya gelmiş, Resulullah'ı (s.a.a) ve Ömer 'i görmüş, hicrî 110 yılında da ölmüştür. O, ölen en son sahabeydi. Sihah sahiplerinin hepsi ondan rivayet etmişlerdir. Biyografisi için bk. et-Teh-zib, c.1, s.389. Müsned-i Ahmed, c.4, s.370, c.1, s.118'de bu rivayeti ondan üç yolla rivayet edilmiştir: a) Ebu Tufeyl'den, Zeyd b. Erkam'dan, b) Kûfeli ve güvenilir olan Said b. Vehb el-Hemdanî el-Cunvanî'den; 75 veya 76 yılında ölmüştür. Biyografisi Tehzibu't-Tehzib'de kaydedilmiş ve rivayetini ise Ahmed, c.5, s.366'da özet olarak kaydetmiştir. c) Güvenilir ve üçüncü tabakadan olan Zeyd b. Yüsey' el- Hemdanî'den. Biyografisi Tehzibu't-Tehzib'de, c.1, s.277'de geçer.
[372] - Müsned-i Ahmed, c.1, s.119, sayı: 964. Abdurrahman b. Ebu Leyla el- Ensarî el-Medenî el-Kûfî, ikinci tabakadan güvenilir biridir; bütün Sihahların sahipleri ondan rivayet etmişlerdir. Hicrî seksen küsür yılında vefat etmiştir. Biyografisi Takribu't-Tehzib'de, c.1, s.496'da kaydedilmiştir.
[373] - Müsned-i Ahmed, c.4, s.370, Ebu Tufeyl'in hadisinde; İbn Kesir, c.5, s.212
[374] - Müsned-i Ahmed -Abdurrahman'ın hadisi-, c.1, s.961 ve c.5, s.370; Tarih-i İbn Kesir, c.5, s.211.
[375] - Müsned-i Ahmed, c.1, s.118, c.4, s.370; İbn Kesir, c.5, s.211; Mecmau'z-Zevaid, c.9, s.105.
[376] - Müsned-i Ahmed, c.1, s.118 ve 119, c.4, s.370, c.5, s.370; Tarih-i İbnKesir, c.5, s.211.
[377] - Müsned-i Ahmed, c.1, s.118; Tarih-i İbn Kesir, c.5, s.210.
[378] - Müsned-i Ahmed, c.1, s.119, hadis: 964.
[379] - Müsned-i Ahmed, c.4, s.370.
[380] - Müsned-i Ahmed, c.4, s.270, er-Riyazu'n-Nazira, c.2, s.162; Tarih-i İbn-i Kesir, c.5, s.212.