EHL-İ BEYT VE EHL-İ SÜNNET EKOLLERİ
 

Sa'd'ın, Şarap İçen Ebu Mihcen'den Şer'î Haddi Kaldırışı

Ebu Mihcen Sakafî, Usdu'l-Gâbe, İsti'ab ve İsabe kitaplarında hayatının anlatıldığı bölümde geçtiği gibi şarap içmeyi alışkanlık hâline getirmesi yüzünden Ömer tarafından yedi defa şer'î hadde çarptırılan ve sonunda Medine'den sürülen bir kişidir. Ebu Mihcen, Kadisiye Savaşı'nda Sa'd b. Ebî Vakkâs'ın ordusuna katılmış, şarap içmesi yüzünden Sa'd onu zincirle bağlayarak hapsetmiş; fakat Sa'd'ın karısı onu zindandan çıkarmıştır. Ebu Mihcen de savaş meydanının yolunu tutarak övgüye değer kahramanlıklar göstermiş, bu kahramanlığı yüzünden Sa'd da onu affederek şer'î hadd uygulamaktan vazgeçmiş, "Vallahi şarap içtiğin için sana şer'î hadd uygulamayacağım." demiştir. Ebu Mihcen ise, "Ben de artık şarap içmeyeceğim." demiştir! Sa'd, Ebu Mihcen'den şer'î haddi böyle kaldırmıştır. Fakat İbn Hacer, İsabe adlı eserinde Ebu Mihcen'in hayatında, İbn Fethun'un (öl. 519 hk.) İsti'ab'ın hamişinde basılan sözünü naklettikten sonra şöyle demiştir: İbn Fethun, "Neden Ebu Mihcen'in hikâyesinde onun hiç çekinmeden şarap içen laubali bir kişi olduğunu ve... söylemiştir." diye Ebu Ömer'i eleştirmiştir. Daha sonra yazar ki: "İbn Fethun, Sa'd b. Ebî Vakkâs'ın Ebu Mihcen'den şarap içme haddini kaldırmış olmasını kabul etmeyerek Sa'd hakkında böyle bir zannın mümkün olmadığını söylemektedir." Sonra da, "Bunun daha iyi bir izahı vardır." demiştir; fakat İbn Fethun bu iyi izahın ne olduğunu belirtmemiştir. Belki de demek istiyordu ki: "Sa'd, içinden Ebu Mihcen'in şarap içtiğinin kendisine kanıtlanmasını istiyordu; işte bu nedenle Ebu Mihcen'e şer'î haddi uygulamamıştır! Bu da Allah Tealâ'nın Ebu Mihcen'i, halis bir tövbe ederek artık şaraba yaklaşmamaya muvaffak etmesine sebep oldu!"[289]

Hilâfet Ekolü mensupları, sahabe ve tâbiînin ileri gelenleri olarak gördükleri halifeler, valiler ve ilk halifelerin akrabalarından Muaviye, Yezid, Mervan b. Hekem ve onların valilerine kadar önde gelen kişileri eleştiriden kurtarmak için bu şekilde mazeret aramaktadır! Zındık Seyf b. Ömer, sazı hangi tarafından çalacağını iyi bildiği için rivayetlerini, asırlar boyunca Hilâfet Ekolü'nün çeşitli kesimlerinin isteğine uygun olarak uydurmuştur!

O, uydurma rivayetlerini, eleştiriye tâbi tutulan halifelerle akrabalarını savunmak örtüsü altına gizleyip böyle aldatıcı ve kalın bir perde ardında İslâm'a darbe vurmak, İslâm tarihini itibarsızlaştırmak ve İslâm inançlarına zararlı olan hurafeleri yaymak doğrultusundaki hedeflerini insanlardan gizlemiş ve halk arasında, "İslâm kılıç darbesiyle yayılmıştır!" sözünü yayabilmiştir. Seyf, zındıklık amacına uygun olarak uydurduğu şeyler vasıtasıyla örneklerini nakledeceğimiz bütün hedeflerine ulaşmıştır. Peygamberlik iddiasında bulunan Esved Ansî'nin kıssasında ve Allah

Tealâ'nın huzurunda İran padişahı Kisra'nın Resulullah'la (s.a.a) konuşmaları hikâyesinde İslâm inançlarına hurafeleri sokması buna örnek teşkil etmektedir! Seyf'in Rivayetlerinde Esved Ansî'nin Hikayesi Taberî, peygamberlik iddiasında bulunan Esved Ansî'nin[290] hikâyesinde Seyf'ten birkaç rivayet nakletmiştir; biz bunları özetle aktarıyoruz: Esved peygamberlik iddiasında bulunduktan sonra Yemen'i ele geçirdi ve Yemen'in İranlı padişahı Şehr b. Bazan'ı öldürerek karısıyla evlendi. Daha sonra ordusunun komutanlığını Kays b. Abduyağus'a ve Yemen'de oturan İranlıların işlerinin sorumluluğunu da Firuz ve Dazviye'nin uhdesine bıraktı. Resulullah (s.a.a), Esved'in bu hareketini duyunca Kays'a, Firuz'a ve Dazviye'ye bir mektup yazarak onlara savaşla, hileyle veya mümkün olan bir başka yolla Esved'in işini bitirip onu ortadan kaldırmasını emretti. Bu üç kişi hileyle Esved'i öldürmeye karar verdiler. Fakat Esved'in casusları onların komplolarını Esved'e bildirdiler. Esved bunu öğrenince Kays'ı çağırtarak ona, "Ey Kays! Meleğin ne dediğini biliyor musun?" dedi. Kays, "Ne diyor?!" diye sordu. Esved, "Melek diyor ki, sen Kays'a güvenerek ağırladın,

nihayet senin tarafından yüce makamlara ulaştı, izzet ve yücelikte seninle bir oldu. Fakat o sana ihanet ederek düşmanına yöneldi, onun komutanı olarak saltanatı istedi; şimdi bu hileyi içinde saklamaktadır." O diyor ki: Ey Esved! Ey zavallı! Kays'ın boynunu vur; aksi takdirde o seni hükümetten alarak boynunu vuracaktır." dedi! Kays bin bir yemin ederek, bütün bunları yalanladı ve şöyle dedi: "Sen benim için nefsimden daha yücesin. Benim hakkımda böyle laf etmekten daha ulusun." Esved, "Ey zalim!" dedi, "Sen meleği yalancı mı görüyorsun?! Fakat senin sırrını melekler bana söylediler. Yaptıklarından dolayı pişman olup tövbe ettiğini biliyorum!" Seyf der ki: Kays, Esved'in yanından ayrılınca Esved'le aralarında geçenleri arkadaşlarına söyledi. Bunun üzerine Esved hakkındaki düşüncelerinde daha da kararlı oldular. Bu nedenle Esved tekrar Kays'ı çağırtarak dedi ki: "Ey Kays! Ben sana doğru söylemedim mi ve senin bana söylediklerinin hepsi yalan değil miydi?! Melek bana diyor ki:

Ey zavallı, Ey zavallı! Eğer Kays'ın elini kesmezsen o senin başını kesecektir!" Kays dedi ki: "Allah'ın peygamberi olan senin gibi birini öldürmem doğru olamaz. Öyleyse sen nasıl uygun görürsen hakkımda o şekilde karar ver. Ben korkuyla endişe arasındayım. Beni öldürmelerini emret; çünkü bir defa ölmek, her gün ölümü defalarca gözlerimle görmemden daha iyidir!" Seyf der ki: "Esved, Kays'a acıyarak serbest bıraktı. Sonra

yüz deveyle yüz inek getirmelerini emretti. Hayvanları getirdiklerinde bir çizgi çizdi, kendisi de çizginin arkasında durdu ve hayvanların ayaklarını bağlamadan boğazladı. Hayvanların hiçbiri o çizginin diğer tarafına geçmediler! Esved onları öylece kendi hâllerine bıraktı. Hayvanlar çizginin arkasında çırpınarak öldüler!" Râvi der ki: "O gün kadar öyle ürpertici ve korkunç bir gün görmemiştim!" Seyf der ki: Sonunda Kays'la arkadaşları Esved'in karısını da kendi saflarına çekerek geceleyin dördü hep birlikte Esved'i öldürmek için saldırdılar. Firuz ileri çıktı. Esved'in şeytanı onu uyandırarak Firuz'un orada olduğunu söyledi. Fakat Esved aksi bir tepki göstermedi. Bunun üzerine Esved'in şeytanı, hala horuldayarak Firuz'a bakmakta olan Esved'in sesiyle, "Ey Firuz! Ne istiyorsun benden?" dedi. Fakat Firuz ona fırsat vermeyerek Esved'in boynuna bir darbe indirerek onu öldürdü. O sırada Firuz'un arkadaşları Esved'in başını bedeninden ayırmak için odaya girdiler. Fakat Esved'in şeytanı onu hareket ettirmeye başladı. Onu öyle hareket ettiriyordu ki başını kesmek mümkün değildi. Bu yüzden ikisi Esved'in sırtına oturdular, Esved'in eşi onun saçlarından tuttu. Dördüncü kişi de bıçakla başını bedeninden ayırdı. O sırada Esved'in şeytanı onun diliyle anlaşılmaz bir şey söyledi ve Esved o güne kadar duyduğum ineklerin sesinden çok daha yüksek bir nârâ attı! Esved'in nârâsıyla nöbetçiler odaya dalarak, "Bu ses neydi?!" diye sordular. Esved'in karısı, "Bir şey değil, Peygamber’e vahiy nazil oldu!" dedi. Seyf b. Ömer'in bu efsanesini Taberî ve Zehebî kendi Tarih'lerinde genişçe nakletmişlerdir. İbn Esîr ve İbn Kesir bunu aynen, İbn Haldun ise özetle Taberî'den alarak kendi Tarih'lerinde nakletmişlerdi.



Esved Ansî'nin Rivayetinin İncelemesi

a) Rivayetin Râvileri Bu rivayeti Seyf b. Ömer on bir rivayette, dört uydurma râviden şu şekilde nakletmiştir: Sehl b. Yusuf Hazrecî Selimî, Ubeyd b. Sahr Hazrecî Selimî, Mustenir b. Yezid Nehaî, Urve b. Gazye ed-Duseynî. Zındık Seyf bunları kendi kafasından uydurmuştur; Allah Tea-lâ şimdiye kadar bu isimde râviler yaratmamıştır!

b) Rivayetin Metni
Seyf'in, Ansî hakkındaki uydurma rivayetini sahih olan diğer rivayetlerle mukayese edip bu rivayetin ve râvilerinin uydurma olduğunu Abdullah b. Saba adlı kitabımızın ikinci cildinde ispatladık. Seyf'in Rivayetlerinde Kisra ve Peygamber'in Allah Nezdindeki Üçlü Toplantısı Seyf, İran padişahı Yezdgerd'in Celula'da yenilgiye uğramasından sonra Horasan'a kaçış hikâyesi ile ilgili olarak şöyle yazar: İran padişahı Yezdgerd, ordusu Celula'da yenilgiye uğrayınca Rey'e kaçtı. Bu kaçış sırasında İran padişahı devamlı bir devenin üzerindeki tahtırevanındaydı, orada uyuyor ve dışarı çıkmıyordu. Kaçanlar hiç durmadan öylece kaçışlarına devam ediyorlardı. Nihayet yolları üzerindeki bir gölün yanından geçmek zorunda kaldılar. Padişah tahtırevanda uyumuştu. Durumu bilmesi ve develer gölden geçerken korkmaması için köleler onu uyandırmak zorundaydılar.

Sersem bir hâlde uyanan padişah kendisini uyandırdıkları için köleleri azarlayarak dedi ki: "Beni kendi halime bırakacak olsaydınız bu ümmetin ne kadar dayanabileceğini bilecektim! Çünkü Muhammed'le birlikte Tanrı'yla özel bir toplantımız vardı. Toplantıda Tanrı Muhammed'e, "Ümmetinin hükümetinin devamını yüz yıl kıldım." dedi. Muhammed ise, "Daha fazla kıl", dedi! Tanrı, "Peki yüz yirmi yıl kıldım!" Bunun üzerine Muhammed, "Kendin bilirsin." dedi! Tam bu sırada siz beni uyandırdınız ve bu ümmetin hükümetinin ne zamana kadar devam edeceğini bilmeme engel oldunuz!"



Bu Üçlü Toplantının Rivayetinin İncelemesi

a) Rivayetin Râvileri

Seyf, Kisra ve Muhammed'in Tanrı nezdindeki üçlü toplantısı efsanesini kendi uydurma râvilerinden şöyle nakleder:

1- Muhammed. Seyf, Muhammed b. Abdullah b. Sevad Nüveyre diye tanıtmıştır.

2- Mihleb b. Ukbe Esedî diye bilinen Mihleb.

3- Amr. Seyf, "Amr" adında iki râvi uydurmuştur. Biri, Amr b.

Nufeyl ve diğeri ise Amr b. Reyyan'dır. Biz Yüz Elli Uydurma Sahabe ve Abdullah b. Saba adlı kitaplarımızın birinci cildinde bu râvilerin hepsinin uydurma olduklarını ispatladık.



Rivayetin Metninin İncelemesi

Bu rivayetin metnini Yüz Elli Uydurma Sahabe adlı kitabımızın birinci cildinde inceleyerek bunun temelsiz olduğunu ispatladık. Dolayısıyla

burada aynı şeyleri tekrarlamaya gerek görmüyoruz. Fakat zındık Seyf'in bu iki rivayeti hangi amaçla uydurduğunu inceleyelim. Nübüvvet iddiasında bulunan Esved arada bir Kays'ı çağırıyor ve ona, "Melek bana şöyle dedi." diyordu. Haber getiren bu melek ise onun şeytanıydı. Esved apaçık bir mucize göstererek yere bir çizgi çizip yüz baş deveyle ineği o çizginin arkasında tutup ayaklarını bağlamadan hepsinin başını kesince onlar yerlerinden kımıldamayarak o çizginin diğer tarafına geçmediler, çizginin arkasında çırpınarak öldüler. Râvi de Esved'in bu işini çok büyük bir iş olarak görmüştür. Seyf, ikinci rivayette ise Kisra'nın rüya âleminde Resulullah'la birlikte Tanrı'nın huzurunda oturup üçlü bir toplantı yaptıklarını gördüğünü söyler! Birinci efsanenin sonucu şudur: Resulullah da peygamberlik iddiasında bulunmuştur; meleği gayptan ona haber getirmiş ve birtakım mucizeler de göstermiştir! İkinci efsanede, bu zındık, tepeden tırnağa yalan ve alay dolu böyle bir rivayeti naklederek Allah ve Resulü'nün, ortak düşmanları olan İran padişahı Yezdgerd'le üçlü bir toplantı yaptıklarını söylemekle Allah’la, Resulü'yle ve Müslümanlarla alay etmiyor mu?

Ve sonunda Ehlisünnet ve Hilâfet Ekolü'nün ileri gelenleriyle tarihçileri, Seyf'in hurafelerini ve masallarını naklederek İslâm'ın tarih kitaplarını bunlarla doldurmuşlardır; öyle ki, bu masallar İslâm'ın muteber kaynaklarından biri sayılmıştır! Yine İslâm tarihi kitaplarında Seyf'in, "İslâm kılıçla, zor ve baskı yoluyla yayılmıştır, başka bir şeyle değil!" sözünü yaymışlardır! Evet, Seyf, irtidat ve fütuhat savaşları hakkında uydurduğu rivayetlerde İslâm'ın kılıç ve kan ile ilerlediğini yaymıştır! Tıpkı şu rivayetlerde olduğu gibi:



İrtidat Savaşları Rivayetlerinde Seyf'in Yalan ve Düzmeceleri

Seyf, Ridde Savaşları'nda uydurduğu korkunç sahneleri birtakım kısa rivayetlerle nakletmiş, Taberî de onların hepsini muteber kitabında

Ridde (irtidat) haberlerinin başında nakletmiştir: Seyf şöyle diyor: Küfür, İslâm topraklarını almış, fitne ve kargaşa ateşinin alevleri her tarafta yükselmiş, Kureyş ve Sakif kabileleri dışında bütün Araplar mürtet olarak İslâm'dan çıkmışlardı! Seyf daha sonra Gatafan kabilesinin mürtet oluşunu ve Hevazin'in Ebu Bekir'in temsilcisine zekât ve sadakaları vermeye yanaşmamasını, Tey ve Esed kabilelerinin halifeye baş kaldırıp Tuleyha'nın etrafında toplanmalarını ve Selim Oğulları Kabilesi'nin başlarının mürtet oluşlarını söz konusu ederek şöyle diyor: İnsanlar her tarafta böylece İslâm'dan çıkıp mürtet oldular. Bunun üzerine, insanların veya kabile başlarının İslâm'dan çıkıp yeminlerini bozduklarına dair her taraftan Resulullah'ın (s.a.a) valilerinin mektupları Medine'ye aktı... Bu rivayeti İbn Esîr'le İbn Haldun kendi Tarih'lerinde böyle nakletmişlerdir;

fakat İbn Kesir bu rivayetin anlamını naklederek Tarih 'inde şöyle yazıyor: Resulullah'ın (s.a.a) vefatıyla, Mescideyn -Mekke'yle Medine- akinleri

dışındaki Araplar İslâm'a sırt çevirerek mürtet oldu![291] Zındık Seyf b. Ömer, bu uydurma olayları naklettikten sonra bu mürtetlerin korkutma, tehdit, kılıç zoru, güç ve baskı yoluyla İslâm'a dönüşlerini uydurduğu rivayetlerinde canlandırmıştır. Biz bunların arasından örnek olarak Ridde Savaşları'nda Ahabis Savaşı(!) diye adlandırdığı şeyi naklediyoruz.

Akk ve Eş'arin Kabilelerinin İrtidadı ve Seyf'in Rivayetinde Resulullah'ın (s.a.a) Üvey Oğlu Tahir'in Haberi
Seyf, Ahabis rivayetinde Akk Kabilesi hakkında şöyle diyor: Deniz kıyısındaki Akk ve Eş'arîn kabileleri, Resulullah'ın (s.a.a) vefat ettiğini haber alınca Tehame'de baş kaldıran ilk kabilelerden idiler. Tahir b. Ebu Hale bu olayı Ebu Bekir'e rapor ettikten sonra kendisi Mesruk Akkî ile birlikte onların üzerine giderek onlarla savaştı. Allah Tealâ da onları kâfirlere galip etti. Yollarda onların cesetlerinden tepeler oluştu ve onların bu savaşı büyük bir zafer sayıldı! Fakat Ebu Bekir, Tahir'in zafer haberini almadan şöyle cevap yazdı: Mektubun ve fitnecilerin üzerine hareket ettiğine, A'lab'da Ahabise karşı Mesruk'la kabilesinden yardım istediğine dair haberin elimize ulaştı ve buna rıza gösterildi. Şimdi aceleyle hareket et ve fitnecileri şiddetli bir şekilde bastır, onların huzurlarını ve rahatlıklarını kaçır ve emrim gelinceye kadar A'lab'da bekle. O zamandan günümüze kadar fitnecilere Ahabis (habisler) dendi; hatta onların toplandıkları yer ve oraya giden yol dahi "Habislerin Yolu" diye adlandırıldı! Tahir b. Ebu Hale bu hususta bir şiir okuyarak söz konusu yerde ahabisin katliamından bahsetmiştir… Seyf şöyle diyor: Tahir, Mesruk'la birlikte Ahabis'in yolu üzerinde ordu kurarak Ebu Bekir'in emrinin gelmesini bekledi. Seyf, Akk ve Eş'arîn kabilelerinin irtidat rivayetini hayalinde yarattığı Tahir b. Ebu Hale ismindeki birsinin komutanlığı çevresinde uydurmuştur. Şimdi Seyf'in, Tahir ismindeki bu adamı nasıl birisi olarak tasavvur ettiğini görelim!

Seyf'in Sözlerinde Tahir b. Ebu Hale
Seyf b. Ömer, hayal gücünü kullanarak Tahir'in babasını Ebu Hale Temimî ve annesini ise Ümmü'l-Müminin Hatice Kübra olarak belirtmiştir. Onun, Resulullah'ın (s.a.a) elinin altında yetişen, valilerinden biri olduğunu uydurmuş, Ebu Bekir'in hilâfeti döneminde Akk ve Eş'arîn kabilelerinin mürtetlerinin katliam edilişini onun işlerinden saymıştır. Hilâfet Ekolü bilginleri Seyf'in bu rivayetlerine dayanarak Tahir b. Ebu Hâle'nin hayatını anlatmış, İsti'ab, Mucemu's-Sahabe, Usdu'l- Gâbe, Tecrid, Esmau's-Sahabe, İsabe kitaplarında ve Resulullah'ın (s.a.a) ashabını tanıtan diğer kaynaklarda onu Resulullah'ın (s.a.a) ashabının safında saymış, Mu'cemu'ş-Şuarâ ve Seyru'n-Nubela kitaplarında hayatını anlatırken okuduğu şiirleri kaydetmişlerdir! Seyf'in uydurma sahabesi, Tahir b. Ebu Hale'nin rivayetleri Taberî, İbn Esîr, İbn Kesir, İbn Haldun ve Mirhand tarihlerinde kaydedilmiş, Seyyid Şerefuddin de bu kitaplara güvenerek el-Fusulu'l- Muhimme adlı eserinde Tahir b. Ebu Hale'yi Emirü'l-Müminin Ali'nin

(a.s) ashabından biri olarak kaydetmiştir. Yine Seyf'in rivayetlerine güvenerek, Hamevî ve Abdu'l-Mümin gibi coğrafyacılar Mu'cemu'l-Buldan ve Mirsadu'l-İtla adlı kitaplarında yer küredeki mekânlar arasında Seyf'in uydurduğu A'lab ve Ahabis gibi yerlerin özelliklerini beyan etmişlerdir!

Tahir b. Ebu Hale'nin Rivayetine Bir Eleştiri Seyf b. Ömer, Tahir b. Ebu Hale'nin haberini naklettiği beş rivayetin senetlerinde Seyf'in uydurduğu beş râvinin isimleri göze çarpmaktadır; bu râviler şunlardır: Sehl babası Yusuf Selimî'den, Abdullah b. Sahr Luzan, Cerir b. Yezid Cu'fî, Ebu Amr ve Talha'nın kölesi. Akk ve Eş'arîn kabilelerinin irtidat meselesi gerçekte yalan ve temelsiz bir şey olup asla böyle bir şey vuku bulmamıştır, Allah Tealâ A'lab ve Ahabis diye yerler yaratmamıştır, yeryüzünde bu isimlerde bir yer hiçbir zaman olmamıştır, günümüzde de yoktur! Yine Resulullah'ın (s.a.a) terbiyesinde yetişen, annesi Hz. Hatice, babası Ebu Hale ve kendi ismi de Tahir olan Şiî bir sahabeyi Allah Tealâ hiçbir zaman yaratmamıştır!

Nihayet, Seyf b. Ömer'in anlattığı Akk ve Eş'arîn kabilelerinin mürtetleriyle korkunç bir savaş asla vuku bulmamış ve dediğimiz gibi Seyf'in, kendilerinden Tahir'in rivayetlerini Akk ve Eş'arin'in irtidadını ve Ahabis'i naklettiği râvileri Allah Tealâ yaratmamıştır! Seyf, bu kabilelerin mürtet oluşlarını ve onlarla savaşıldığını, A'lab ve Ahabis topraklarını, Tahir'in şiirlerini, Ebu Bekir'in mektubunu, sahabe Tahir b. Ebu Hale'yi ve onun rivayetinin râvilerini hepsini kendisi uydurmuş ve bunların arasında istediği hedefe ulaşarak, "Resulullah'tan sonra Kureyş ve Sakif'ten başka bütün insanlar İslâm dininden çıkarak mürtet olmuş ve Müslümanlar onların hepsini katliama tâbi tutmuşlardır!" demiştir. Biz bütün bu rivayetlerle

râvilerini Seyf'in, Tahir b. Ebu Hale diye adlandırdığı hayali kişinin hayatında inceledik. Bu, Seyf'in irtidat savaşları adında uydurduğu efsanelerden sadece biridir. Seyf, hayal âleminde Resulullah'ın vefatından sonra İslâm için birtakım savaşlar uydurarak onlara irtidad savaşları ismini vermiş, bu savaşlardaki olayları kaydetmiştir; Teyy ve Ümmü Zeml'in İrtidadı, Umman ve Mehre ahalisinin irtidadı, Yemen'in birinci ve ikinci irtidat savaşları gibi. Seyf, bu kabilelerin irtidadını, şehirleri, savaşların hikâyesini ve yine Ebu Bekir'in hilâfeti döneminde vuku bulduğunu tasavvur ettiği diğer İrtidat Savaşları'nı kendi kafasından uydurmuştur ve bunlar bir yalandan başka bir şey değildir. O, bu savaşlarda ölenlerin sayısını göstermede ve bu savaşlardaki ürpertici rivayetlerde yalan ve iftira yolunu izlemiş ve tasarladığı çirkin hedefiyle kendi zannınca İslâm'ın ve İslâm tarihinin parlak

çehresini lekelemek istemiştir. O, fütuhat rivayetlerinin naklinde de aynı metodu izlemiş, hiçbir zaman vuku bulmayan savaşları açıklamış ve İslâm ordusunun asla yapmadığı vahşice katliamlardan bahsetmiştir. Aşağıdaki hikâye onun uydurduğu bu savaşların bir örneğidir:



Seyf'in Rivayetlerinde Elyes'in Fethi ve Emğişya'nın Viran Edilişi

Taberî, Elyes ve Emğişya'nın fethi rivayetinde, Irak'ın diğer şehirlerinin fethinde Seyf'ten şöyle nakleder: Aralarında amansız bir savaş başladı. Müşriklerin Behmen Cazuye'nin yardıma gelmesini beklemeleri, onları direnmeye ve her türlü zahmet ve ıstıraba katlanmaya zorluyordu. Müslümanları da Allah'ın ilmindeki fetih ve zafere ulaşmak duygusu sabır ve direnmeye sevk ediyordu. O sırada Halid ellerini açarak şöyle dua etti:

"Allah'ım! Bizi bunlara galip edecek olursan onlardan esir ettiklerimizin kanlarıyla bir nehir oluşturmadıkça hiçbirisini bırakmayacağımıza dair seninle ahitleşiyorum!" Nihayet Allah Tealâ Müslümanları müşriklere galip ederek onlara fetih ve zafer verdi. Bunun üzerine Halid'in emriyle

münadisi şöyle bağırdı: Esir edin, yalnız esir alın ve direnmedikçe düşmanı öldürmekten sakının! Halid'in bu emrine binaen atlıları dört bir yandan grup grup esirler getiriyorlardı. Halid de adağını yerine getirmek için bir gruba, daha önce önünü tuttukları bir nehirde esirlerin başlarını vurmalarını emretti! Müşriklerin boynunun vurulması bir gece gündüz devam etti. Halid'in askerleri o günün yarını ve daha ertesi günü Beynennehreyn'e (Mezopotamya) kadar kaçan müşrikleri takip ettiler. Elyes etrafında da bir bu kadar mesafede aramaya koyularak kaçan düşmanları esir edip getirerek boyunlarını vuruyorlardı. Fakat kan nehri akmıyordu. Nihayet Ka'kaa ve diğerleri dediler ki: Yeryüzündeki bütün insanların boynunu vursan bile onların kanı nehirde akmaz. Çünkü kanın hareket etmesini ve yerin de onu içine çekmesini önledikleri zamandan beri haddinden

fazla akmaz. O hâlde sen ahdini yerine getirmek istiyorsan kan nehrinin akması için, dökülen kanların üzerine su akıtmalarını emret. Halid bunun üzerine su yolunu açmalarını emretti. Nehrin önü açılınca akan sular kan nehrini oluşturdular ve o zamandan günümüze kadar orası "Kan nehri" diye meşhurdur! Bundan önce de Beşir b. Hasasiye Halid'e şöyle demişti: Bize, yeryüzünün, Adem'in oğlunun kanını ilk olarak içine çektiği zamandan itibaren, kanı içine çekmesinin ve kanın da pıhtılaşma miktarı dışında akmasının yasaklandığını söylemişlerdir. Seyf daha sonra diyor ki:

O nehrin üzerinde nehir suyuyla çalışan birkaç değirmen vardı. Bu değirmenler üç gün üç gece kan nehriyle çalışarak Halid'in on sekiz binlik ordusunun yiyeceğini temin etti! Seyf, Emğişîlerin şehrinin viran edilişi rivayetinde der ki: Halid, Elyes'le savaştan sonra Emğişilere doğru hareket

etti. O şehrin ahalisi Halid'le ordusu gelmeden önce şehirlerini terk ederek diğer şehirlere gitmişlerdi. Halid, vardığında bayındırlık açısından Hire gibi olan ve Elyes şehrinin ili konumunda olan Emğişya'ya varınca orayı tahrip ederek ortadan kaldırmalarını emretti! Emğişya şehrinin başına eşi görülmemiş bir bela getirdiler. Seyf bu geniş rivayeti ve râvilerini kendi kafasından uydurmuştur; bunların hiçbiri kesinlikle vuku bulmamıştır.

Şimdi Seyf'in uydurduğu bu iki rivayetten hangi hedefi güttüğünü anlamak için biraz bu rivayetlerin üzerinde duralım. Seyf'in, Elyes ve Emğişya Rivayetlerini Uydurmaktaki Hedefi Seyf, Elyes Savaşı hikâyesinde der ki: Halid, Elyes nehrini oranın ahalisinin kanıyla akıtmayı ahdetti; bu nedenle zafere ulaştıktan sonra nehrin yönünü değiştirdi. Halid'in savaşçıları iki günlük yola kadar kaçan İranlıları ve Elyes etrafındaki göçebeleri yakalayarak getiriyorlardı ve Halid bir grubu nehrin ortasında onların başlarını vurarak kanlarını akıtmakla görevlendirmişti! Bu esirlerin başlarının vurulması bir gün boyunca geceli gündüzlü devam etti. Fakat dökülen kanlar pıhtılaşarak kuruyor, kan nehri akmıyordu. Nihayet Seyf'in uydurarak sahabeden saydığı Kakaa ismindeki birisiyle diğerleri Halid'e diyorlar ki: Sen yeryüzündeki bütün insanların başını vursan da kanları yerde akmaz. Ahdini yerine getirmek için dökülen bu kanların üzerine su dök! Halid de nehrin önündeki seti kaldırarak o kanların üzerine su akıtmalarını emretti. Su akınca kan nehri meydana geldi ve o günden itibaren orası "kan nehri" diye meşhur oldu. Halid daha sonra Hire gibi büyük bir şehir olan Emğişya şehrine saldırarak orayı yerle bir etmelerini ve ortadan kaldırmalarını emretti. Seyf'in, bir şehir diye uydurduğu Emğişya ve ona bağlı olan diğer şehirlerin hikâyesi ve daha sonra bunların yerle bir edilmesinin emredilişi, yine esir aldıkları insanları öldürmeleri meselesi tarihte eşine

rastlanabilir şeylerdendir -Hulagü, Cengiz ve benzeri canilerin yaptıkları gibi-. Fakat Seyf'in Halid'e isnat ettiği, esirlerin kanını dökerek nehir oluşturulması ve onun kan nehri diye adlandırılması tarihte eşine rastlanmayan bir şeydir! Seyf, bütün bu rivayetleri kendi kafasından uydurmuş, Sena, Muzar, Mukirr, Fem-i Fırat-ı Badkılî ve Masih Savaşı gibi savaşları hayal aleminde canlandırmış, bu savaşlarda kâfirleri Müslümanların kılıcından geçirmiş, kâfirlerin ölülerinden, kokusu etrafı saran başı kesilmiş koyunlar gibi tepeler meydana getirmiştir. Yüz bin Rum askerini

Müslümanların kılıcından geçirdiği Sena, Zümeyl ve Feraz savaşları gibi! Seyf bu rivayetlerle benzerlerini kendi kafasından uydurmuştur;

bunlardan bir teki bile doğru değildir. Fakat buna rağmen bu hikâyeler Taberî Tarihi, İbn Esîr, İbn Kesir, İbn Haldun ve diğerlerinin kitaplarında

işlenmiştir! Bu hayalî savaşların rivayetleriyle senetlerini Abdullah b. Saba kitabının "Seyf'in sözlerinde İslâm'ın kılıç darbesi ve kanla yayılışı"

bölümünde inceledik. Efsane ve yalanlara bulaşmış olan böyle bir tarih varken düşmanların "İslâm kılıç darbesiyle yayılmıştır." demeye hakkı yok mudur?! Acaba bütün bunlar göz önünde bulundurulduğunda, Seyf'in, İslâm'a böyle bir tarih uydurmakla İslâm'ın yüce şahsiyet ve makamını

lekelemekten başka hedefi olmadığından şüphe edilebilir mi?! Seyf'in bütün bu uydurması, bilginlerin kendisini suçladıkları zındıklıktan kaynaklanmıyorduysa peki neden kaynaklanıyordu?! Ve nihayet, acaba Seyf'in bütün bu yalan ve iftiralarını İmamu'l- Muvarrihin Taberî, Ehlisünnet'in İbn Esîr gibi alimleri, İbn Kesir gibi sözcüleri, İbn Haldun gibi filozofları ve düşünürleri veya İbn Abdulbir, İbn Asâkir, Zehebî ve İbn Hacer gibi onlarca alimi bilmiyor muydu?! Yani o kadar bilgi ve iddia sahibi bu bilginler bütün bunların yalan ve iftira olduğunu bilmiyorlar mıydı?!

Hayır, asla böyle değildi; çünkü Seyf'i yalancılık ve zındıklıkla suçlayanlar bunlardı. Nitekim, Taberî, İbn Esîr ve İbn Haldun kendi tarihlerinde Zatu's-Selasil Savaşı'nda hiç çekinmeden, "Bu konuda Seyf'in sözleri tarihçilerin kaydettikleriyle çelişmektedir!" diye yazmışlardır! Böyle bir itirafa rağmen, Hilâfet Ekolü'nün ileri gelenlerinin, Seyf'in yalanlarını ve zındıklığını bildikleri hâlde onun sözlerine güvenerek yazılarını diğerlerinin rivayetlerine tercih etmelerine sebep olan etken nedir?! Bunun tek nedeni şudur: Seyf yalanlarını sahabenin teşkil ettiği hâkim güç hakkında yaydığı birtakım fazilet ve menkıbelerle süslemiş, Ehlisünnet bilginleri de tüm varlıklarıyla Seyf'in bütün rivayetlerinin yalan olduğunu bildikleri hâlde onları yaymak için var güçlerini harcamışlardır! Meselâ Irak'ın fethinde Seyf'in uydurma ve yalanlarını Halid b. Velid'in faziletleri sloganı altında anlattığını ve halife Ebu Bekir'in dilinden, Elyes Savaşı'ndan, Emğişya'nın dağılmasından ve Irak savaşlarından sonra Halid'i övdüğünü uydurduğunu görmekteyiz: Ey Kureyşliler! Bilin ki, sizin kabilenizden aslan gibi biri, yırtıcı bir aslana saldırarak onu paramparça edip bereketli

eczasını ele geçirdi. Gerçekten kadınlar Halid gibi erkekleri doğurmaktan âcizdirler! Nitekim Seyf İrtidat Savaşları'ndaki uydurmalarını da Ebu Bekir- 'in menkıbe ve faziletleri adı altında yaymıştır. Yine Ömer'in hilâfeti döneminde, halife Osman döneminin fitnelerinde ve Emirü'l-Müminin Hz. Ali'nin (a.s) hilâfeti döneminde Şam ve İran fütuhatındaki uydurma rivayetlerinde de aynı metodu kullanmıştır. Seyf, bütün bunları hâkim gücün eleştirilip kınandığı konularda onların faziletleri ve onları savunma adı altında gizlemiş, süslemiş, bu yüzden tepeden tırnağa yalan ve uydurma olan rivayetleri dillere düşmüş, sahih ve doğru rivayetler ise unutulmuş, dikkate alınmamıştır! Gerçekte Seyf'in uydurma rivayetleri ve yalanları sahabe için bir fazilet ve menkıbe olmadığı gibi, tersine onları kötülemeyi içermektedir. Meselâ, ellerinden silâhları alınmış on binlerce insanı, sadece kanlarından nehri akıtacağına dair etmiş olduğu yemini yerine getirmek için nehirde boyunlarını vurmak Halid b. Velid için bir fazilet olamayacağı,

tam aksine onun insanlık makamından düşüşünü gösterdiği Ehlisünnet bilginlerinin gözünden nasıl kaçmıştır?! Bu ancak Halid'in hayatını, "Hayat nurun zindanıdır; dolayısıyla nurun zindandan kurtulması için onu ortadan kaldırmaya çalışılmalıdır!" diyen zındıkların bakış açısına göre incelersek onun için bir fazilet sayılabilir![292] Her halükarda konu ne olursa olsun fark etmez; çünkü Seyf'in bu değersiz sözü dillere düşerek yayıldı. Elbette Seyf bunları kavmin ileri gelenlerine faziletler zikrederek süsledi. Hâkim gücün fazilet ve menkıbelerini yayıp onları savunmada doymak bilmez bir iştaha sahip olan Ehlisünnet bilginleri de onlar için gerçekte fazilet ve değer olmadığı hâlde görünüşte bir fazilet sayılabilecek her şeyi yaymak


zorunda kaldılar! Bütün bunlardan daha acı olan şudur: Seyf, görünüşte fazilet olan, fakat gerçekte sahabe ve hâkim gücü kötüleyen bu gibi rivayetleri uydurmakla yetinmeyip, sadece bu yolla İslâm'ı tahrip etmekle kalmamış, aynı zamanda Resulullah (s.a.a) için Allah Tealâ'nın

yaratmadığı sahabeler yaratmış, fütuhatta onlar için istediği kadar kerametler uydurmuş, dillerine harika şiirler ve güzel kahramanlıklar koymuş, menkıbe ve metihlerinde istediği kadar konuşmuştur! Çünkü o insanların, hâkim gücün iftihar ve menkıbeleriyle ilgili şeyleri hiç şüphe etmeksizin kabul edip bunlara dört elle sarılacaklarını biliyordu! Seyf bu inançtan destek alarak İslâm'ın kökünü kurutmak için istediği kadar yalanlar düzmüş, rivayetler ve râviler uydurmuş ve böylece taraftarlarının bu saf inançlarıyla alay etmiştir. Ehlisünnet ve Hilâfet bilginleri de Seyf'i ümitsizliğe düşürmemiş, on üç asır boyunca yorulmak bilmez bir çabayla onun yalan ve uydurmalarını yaymış, her yerde dillere düşürmüştür. Buraya kadar Seyf'in İslâm'a darbe vurmak için uydurduğu, sahabe ve tâbiînin veya hâkim gücün fazilet ve menkıbeleriyle süslediği uydurma ve yalanlarından bazı örneklere değildik. Şimdi Seyf'in, vasiyet konusunda Hilâfet Ekolü'nün sorununu halletme amacıyla söylediği yalan ve uydurmalarından diğer örnekleri inceleyelim.



Ali'nin (a.s) "Vasi" Diye Meşhur Oluşu Hilâfet Ekolü'nün Sorunu

Geçen konularda, Ümmü'l-Müminin Aişe'nin döneminden İbn Kesir'in dönemine kadar yedi yüz yıl boyunca iki ekol arasında "nas" ve "vasiyet" konusunda nasıl tartışmalar yaşandığını gördük. Çünkü "vasilik"le ilgili nassın oluşu, Resulullah'ın (s.a.a) diğer naslardaki maksadını açıklamaktadır. Hz. Peygamber, bu naslarda hükümet konusunda Ehlibeyt'ine ait olan hakkı Hz. Ali'den (a.s) İmam Mehdi'ye (a.s) kadar açıkça ifade etmiştir; Gadir-i Hum hadisi ve Ali'nin Resulullah'tan (s.a.a) sonra onun mirasçısı ve halifesi olduğunu bildiren hadis vb. gibi. Hilâfet Ekolü bütün bu nasları Resulullah'ın (s.a.a) Ehlibeyt'inin hükümet ve hilâfetine değil, onların faziletine, makam ve mevkilerinin yüceliğine tevil etmiştir!

Oysa ki, diğer ilâhî dinlerin mensupları Allah'ın son Peygamber'inin vasisinden bahsettiklerinde tek maksatları onun veliahdı ve kendisinden sonraki halifesiydi. Veya Emirü'l-Müminin Ali'nin (a.s) taraftarları, kendi konuşmalarında ve şiirlerinde "vasilik"ten bahsettiklerinde onu, hilâfetin Hz. Ali'nin (a.s) hakkı olduğuna dair bir delil ve belge olarak gösteriyorlardı. Ebuzer Gıfârî'nin Osman'ın hilâfeti dönemindeki sözleri, Malik Eşter'in İmam Ali'ye (a.s) biat edince yaptığı konuşma, Muhammed b. Ebu Bekir'in Muaviye'ye mektubundaki sözleri veya Cemel ve Sıffin savaşlarında muhacir ve ensarın şiirleri veya İmam Hasan'a (a.s) biat edildiğinde onun sözleri ya da İmam Hüseyin'in (a.s) Kerbela'daki hilâfet ordusuna karşı okuduğu hutbesindeki buyrukları bunlardan birer örnektir. Bunların hepsi "vasilik"le delil getirmişlerdir. Çünkü Ehlibeyt hakkındaki bütün naslarda "vasiyet" konusu vardır ve bu nasların hepsini kapsamına almaktadır. Sanki onlar "vasiyet"le delil getirirken bütün nasları göz önünde bulundu-rarak onlara işaret ediyorlardı. Ali dostlarının hilâfeti ele geçirmek için kıyamı İmam Hüseyin'in (a.s) şehadetiyle son bulmamış, aksine, halifelere karşı kıyamları Abbasîlerin hilâfeti dönemine kadar sürmüştür. Fakat asırlar boyunca siyasî çekişmelerde Ehlisünnet ve Hilâfet Ekolü'nü her şeyden daha çok zor duruma düşüren şey Hz. Ali'nin (a.s) Resulullah'ın "vasi"si diye meşhur oluşuydu. Hilâfete karşı kıyam eden Ali soyundan olanlar buna sarılır, bununla delil getirerek hilâfeti kendi meşru hakları bilirlerdi. Çünkü -daha önce dediğimiz gibi- "vasilik"te hükümet ve hilâfetin Hz. Ali'yle (a.s) evlâtlarının kesin hakkı olduğu ortaya konmuştur. İşte bu yüzden Abbasî halifesi Me'mun, Alevîlerin kıyamını yatıştırmaya çalışırken riyakâr bir şekilde "vasiyet" meselesiyle istidlal ederek İmam Rıza'yı (a.s) kendisinden sonra İslâm devletinin başına geçmesi için kendine veliaht seçmiş ve bu hileyle geniş İslâm topraklarının dört bir yanındaki Alevîlerin ardı arkası kesilmeyen kıyamlarını yatıştırmış, kıyamın başlarını hükümet merkezine çekip bir bir zehirleyerek ortadan kaldırmış ve böylece her şeyi kendi eline almıştır. Binaenaleyh, asırlar boyunca İmam Ali'nin (a.s), "Resulullah'ın (s.a.a) vasisi" diye meşhur oluşu Hilâfet Ekolü için çok büyük bir sorundu. Şimdi Seyf'in bu sorunu nasıl hallettiğini görelim!

Seyf'in, "Vasilik" Sorununu Halletmeye Çalışması
Geçen bahislerde Hilâfet Ekolü'nün "vasiyet"i ortaya koyan rivayetleri

silerek, tahrif ederek veya râvilerini ve bu hadisle istidlal edenleri suçlayarak nasıl gizlediklerini ve vasiyet hakkındaki açık nasları tevil ettiklerini gördük! Ama bununla birlikte, vasiyet konusunu ortadan kaldırmak ve böyle büyük ve karışık bir sorunu halletmek için hakikatleri o kadar

tahrif etmelerine rağmen onların hiçbirisi Seyf b. Ömer'e ulaşamamıştır. Bu alanda Seyf'in aşağıdaki uydurma rivayetine dikkat ediniz:

a) Taberî, hicrî otuz beşinci yılın olaylarının başında şu rivayeti nakleder:

Seyf Atiyye'den ve o da Yezid Fak'asî'den şöyle nakleder: Yemen'in Sen'a ahalisinden Yahudi Abdullah b. Saba siyah bir kadının oğlu olup Osman'ın hilâfeti döneminde Müslüman olmuş ve insanları saptırmak için uzun yolculuklar yapmıştır. İlk önce Hicaz'a, sonra Basra'ya, oradan Kûfe'ye

ve sonra da Şam'a gitmiştir. Fakat Şam ahalisi sözlerini kabul etmeyerek onu şehirden kovmuştur! Abdullah sonunda Mısır'a gidip oraya yerleşmek zorunda kaldı. O, Mısır'da toplantılar düzenleyerek halka karışıyor, onlarla konuşup şu konuları aktarıyordu: Hz. İsa'nın (a.s) döneceğine inandıkları hâlde Muhammed'in döneceğini inkâr eden insanlara şaşırıyorum. Oysa Allah Tealâ buyuruyor ki: Hiç şüphesiz, sana Kur'ân'ı farz kılan, seni dönülecek yere elbette döndürecektir. Ve Muhammed bu ricat ve dönüşe İsa'dan daha lâyıktır. İnsanlar da onun sözünü kabul ettiler. Böylece İbn Saba oturup hakkında konuşmaları için ricat meselesini insanların arasında söz konusu etti. Bir müddet sonra İbn Saba şu meseleyi söz konusu ediyor: "Bin tane peygamber gelmiştir ve her birinin vasisi vardı; Ali de Muhammed'in vasisidir!" Daha sonra sözlerini şöyle tamamlıyor: Muhammed peygamberlerin, Ali de vasilerin sonuncusudur. Peygamber'in vasiyetini dinlemeyip Resulullah'ın vasisi Ali'ye saldırarak haksız olarak ümmetin başına geçen kimseden daha zalim kim var?!" Sonra diyor ki: "Osman haksız olarak hükümete geçti. Resulullah'ın vasisi burada hazır olan Ali'dir. O hâlde kıyam ederek bunu herkese duyurun ve insanları uyandırın. Bu harekette marufu emretme ve münkerden sakındırma hususunda ilk önce başınızdakileri eleştirin ki halk size meyletsin; o zaman onları istediğiniz hedefe yönlendirin!" Abdullah b. Saba daha sonra her tarafa temsilciler gönderdi ve İslâm topraklarının köşe bucağında üzerinden fesat kokusu gelen herkese mektuplar yazdı. Onlar da gizli bir şekilde

onun hedefini izlediklerini söyleyerek marufu emretme ve münkerden sakındırma adı altında ülkenin dört bir yanına mektuplar yazarak başlarındakilerin kötülükleriyle çirkin hareketlerini onlara anlattılar. Fikirdaşları da aynı işi yaptılar; böylece herkes kendi şehrinde yaptıklarını diğer şehirlere haber verdi, onlar da bu haberleri insanlara okudular. Nihayet bu haberler Medine'ye ulaşarak her tarafta yayıldı. Onlar bu can ve başla çalışmalarında hedeflerinin ne olduğunu söylemiyorlardı. İnsanlara söyledikleriyle içlerinde olanlar arasında çok büyük bir fark vardı!

Sonunda Medine halkı dışında herkes durumlarının diğer şehirlerin halkının durumundan daha iyi olduğuna inandı. Diğer şehirlerin haberleri Medine'ye ulaşınca Medine halkı buna inanmayarak "Biz böyle bir emniyet ve huzur içindeyken diğer şehirlerin insanları bu kadar azap mı çekiyor?" dediler. Öyle ki sonunda Medine halkının Osman'ın yanına giderek şöyle dediklerini yazarlar: "Ey Emirü'l-Mü-minin! İnsanlardan bize ulaşan sana da ulaştı mı?" Osman, "Hayır vallahi!" dedi, "halkın emniyet ve rahatlığı hakkında iyi haberlerden başka bir şey duymadım." Onlar, "Ama bize ulaştı." Dediler ve sonra bildiklerini Osman'a söylediler. Osman dedi ki: "Siz her zaman benim yanımdaydınız, müminlerin yar ve

yardımcısısınız; ne yapmamı istersiniz?" Onlar, "Bizce güvenilir adamlarını diğer şehirlerde olup bitenleri sana getirmeleri için oralara göndermelisin." dediler. Osman onların önerisini yerine getirmek için Osman b. Mesleme'yi çağırarak Kûfe'ye, Usame b. Zeyd'i Basra'ya, Ammar

b. Yasir'i Mısır'a, Abdullah b. Ömer'i Şam'a ve önde gelen diğerlerini diğer yerlere gönderdi. Bu elçiler gönderildikleri şehirlerde görevlerini yerine getirdikten sonra Ammar Yasir'den önce Medine'ye dönerek, kavmin ileri gelenlerinin veya avam halkın söylediği endişelendirici bir şeyle karşılaşmadıklarını söylediler! Hepsi görüş birliği içerisinde işlerin Müslümanların istedikleri gibi gittiğini ve yalnızca adaleti uygulamada valilerin

sertlik gösterdiklerini haber verdiler. Halk uzun bir zaman Ammar'ın gelmesini bekledi; öyle ki sonunda onun öldüğünü veya öldürüldüğünü sandılar!

Fakat Abdullah b. Sa'd b. Serh'in mektubu Ammar'ın durumunu açıklığa kavuşturarak onları bu endişeden kurtardı. Abdullah mektubunda şöyle yazmıştır: "Mısır halkından bir grup Ammar'ın etrafına toplanmış, onu kendilerine yaklaştırarak onunla yakın ilişkiler kurmuştur. Ammar'ın etrafında toplananların arasında Abdullah b. Sevda, Halid b. Mulcem, Sevdan b. Hemran, Kenane b. Buşr gibi kimseler göze çarpmaktadır...!"

b) Zehebî de hicrî otuz beşinci yılın olaylarında sözünün başlangıcında Seyf'ten şu iki rivayeti nakleder:[293]

1- Seyf b. Ömer, Atiyye'den, o da Yezid Fek'asî'den şöyle rivayet eder:

İbn Sevda Mısır'a gidince bir müddet Kenane b. Buşr'un ve bir müddet de Sevdan b. Hemran'ın yanında ve sonunda da Gafikî'nin yanında kaldı. Gafikî'den cesaret alarak onunla konuştu. Gafikî sonra onu Halid b. Mulcem'in, Abdullah b. Rezin'in ve onun fikirdaşlarının yanına götürdü. İbn Saba onunla da konuştu, fakat vasiyet konusunda onların kendisiyle aynı düşünmediklerini gördü...

2- Zehebî, Ammar Yasir'in Mısır'a gidişini Seyf'in dilinden şöyle nakleder: Seyf, Mubeşşir'den, o da Sehl b. Yusuf'tan ve o da Muhammed

b. Sa'd b. Ebî Vakkâs'tan şöyle nakleder: Ammar Yasir, Mısır'a gitti. Babam onun gelişini haber aldı. Ammar'ın geldiğini söylediklerinde beni onun yanına gönderdi. Ben Ammar'ın yanına giderek görevimi yerine getirdim. Başında eski ve kirli bir sarık olan Ammar kalkarak benimle birlikte

babamın yanına geldi. Sa'd, Ammar'ı görünce dedi ki: "Yazıklar olsun sana ey Eba Yekzan! Sen bizim yanımızda iyi bir kişi olarak meşhurdun; şimdi ne oldu ki Müslümanlar arasında fitne ve fesat çıkarmak için çalıştığını ve onları Emirü'l-Müminin Osman'a karşı ayaklanmaları için tahrik ettiğini

duyuyorum; sen aklını mı kaçırdın?!" Ammar, Sa'd'ın bu sözlerini duyunca öfkeyle başındaki sarığını çıkararak yere vurup, "Ben başımdan sarığımı çıkardığım gibi Osman'ı hilâfetten aldım!" dedi. Sa'd rica ederek şöyle dedi: "Yazıklar olsun sana! Yaşlanıp kemiklerinin içi boşalınca ve hayatının sonunda İslâm'ın kaydından kurtularak hiç azığın olmadan dinden mi çıktın?!" Ammar öfkeyle yerinden kalkarak Sa'd'a sırt dönüp giderken

şöyle dedi: "Sa'd'ın vesvesesinden Allah'a sığınırım." Sa'd, Ammar'a cevaben Kur'ân'ın, "Haberin olsun, onlar fitnenin (tâ) içine düşmüşlerdir." ayetini okuduktan sonra dedi ki: "Allah'ım! Osman'ın sabır ve merhametinin mükâfatı olarak kendi yanında onun yüceliğini artır!" Ammar dışarı çıkınca Sa'd bana dönerek öyle şiddetli bir şekilde ağladı ki göz yaşları sakalını ıslattı. Sonra dedi ki: "Fitne selinden kurtulan kimdir?!" Oğlum, Ammar'dan duyduklarını hiç kimseye söyleme, onları kendi içinde tut. Çünkü ben halkın onu bahane ederek diğerlerine ulaştırıp fitne yaratmalarından korkuyorum. Oysa Resulullah (s.a.a) şöyle buyurmuştur: "Yaşlılık nedeniyle cahilliğe ve düşüncesizliğe düşmesi dışında daima hak Ammar'ladır!" Şimdi o zaman ulaşmış, yaşlılık belirtileri ortaya çıkmış cahil ve akılsız olmuştur!" Osman'a karşı kıyam edenlerden diğer biri de Muhammed b. Ebu Bekir'di. Salim b. Abdullah'tan Muhammed b. Ebu Bekir'in neden kıyam ettiğini sorduklarında onun şöyle cevap verdiğini anlatırlar: "Onun kıyam etmesine öfkesi ve hırsı sebep oldu. Bundan önce onun İslâm'da bir makamı ve mevkisi vardı. Fakat diğerleri onu aldattılar; o da tamahına kurban oldu. Onun hükümette bir hakkı vardı; ama Osman onu bu haktan mahrum etti." c) Taberî de hicretin otuzuncu yılı olaylarında Ebuzer Gıfârî hakkında şöyle yazar:[294] Seyf Atiyye'den, o da Yezid Fek'asî'den İbn Sevda'nın Şam'a gittiğinde Ebuzer'le görüşerek ona şöyle dediğini nakleder: "Ey Ebuzer! Mal, "Allah'ın malıdır!" diyen Muaviye'nin sözüne şaşırmıyor musun?! Elbette ki her şey Allah'ındır. Fakat

o bu sözüyle Müslümanları mal ve servetlerinden uzak tutarak her şeyi kendine almaya çalışmaktadır!" Ebuzer, İbn Sevda'nın bu sözünü duyunca Muaviye'nin yanına giderek, "Ne hakla Müslümanların malını kendi malın bilmektesin?!" dedi. Muaviye dedi ki: "Ey Ebuzer! Allah sana

merhamet etsin. Biz Allah'ın kulları değil miyiz? Mal ve servet Allah'ın mal ve serveti, varlıklar O'nun varlıkları ve emir de O'nun emri değil midir?" Ebuzer, "Öyleyse artık o sözleri tekrarlama!" dedi. Muaviye, "Ben, mal, Allah'ın malı değildir demeyeceğim, aksine mal Müslümanlara aittir, diyeceğim." dedi. Ebu Derda da İbn Sevda'yla görüşmesinde ona dedi ki: "Sen kim oluyorsun; vallahi ben senin bir Yahudi olduğunu

sanıyorum!" Ubade b. Samit de İbn Sevda'yla görüşünce onun yakasını tutarak çeke çeke Muaviye'nin yanına götürüp, "Vallahi! Ebuzer'i sana gönderen budur!" dedi. Ebuzer, Şam'da Abdullah b. Saba'yla görüştükten sonra birtakım tebliğlerde bulundu. Bu cümleden şöyle diyordu:

"Ey güçlüler! Zavallılarla eşitliği gözetin. Altın ve gümüşü biriktirip de Allah yolunda harcamayanlar ise, onlara da acıklı bir azabı müjdele. Bunların üzerlerinin cehennem ateşinde kızdırılacağı gün, onların alınları, böğürleri ve sırtları bunlarla dağlanacak." Ebuzer sürekli bu sözleri tekrarlıyordu. Nihayet fakirlerle zayıfları aldatarak kendi safına geçirdi ve onlar da zenginlere karşı aynı sözleri söyleyerek onları mallarını infak etmeye

mecbur ettiler. Sonunda zenginler usanarak Muaviye'ye şikâyete gittiler. O da Osman'a bir mektup yazarak: "Ebuzer beni zor bir duruma düşürdü ve şöyle şöyle etti!" dedi. Osman, Muaviye'ye şöyle cevap yazdı: "Fitne yavaş yavaş baş gösterdi, çok geçmeden tüm çehresini meydana koyacaktır. O hâlde sen bu irinli yaranın başını açma! Ebuzer'e yol azığı vererek bir kılavuzla birlikte bana gönder. Elinden gel diğince ona yumuşak davran, halkı da yatıştır; böyle yapacak olursan işleri ele almış olursun." Bunun üzerine Muaviye, bir kılavuzla Ebuzer'i Medine'ye gönderdi. Ebuzer Medine'ye ulaşıp Medine'nin sınırının Sel' bölgesine ulaştığını görünce, "Medine halkını hikâyelerde söylenen hesapsız savaşlar ve can yakıcı savaşlarla müjdele!" dedi. Osman'ın yanına gittiğinde halife ona şöyle sordu: "Ey Ebuzer! Şamlılara ne yaptın ki sözlerinden usandılar?!"

Ebuzer olup bitenleri Osman'a anlatarak, "Mal, Allah'ın malıdır." diye söylenmesi ve yine zenginlerin bütün malları kendi yanlarında toplamaları doğru değil!" dedi. Osman dedi ki: "Gerekeni emretmek, insanları takvalı olmaya ve sakınmaya veya insanları çalışmaya ve orta yolu tutmaya davet etmek benim vazifemdir." Ebuzer, "O hâlde müsaade et de Medine'den dışarı çıkayım. Çünkü Medine artık benim kalacağım yer değil!" dedi. Osman, "Medine'den çıkınca bundan daha kötüsünü yapmayacak mısın?!" dedi. Ebuzer şöyle cevap verdi: "Resulullah (s.a.a) Medine evleri Sel'a ulaştığında bana oradan çıkmamı emretti!" Bunun üzerine Osman, "Resulullah'ın sana emrettiğini yerine getir." dedi. Böylece Ebuzer Medine'den çıkarak Rebeze'ye gidip orada bir mescit yaptı. Osman da ona birkaç deveyle iki köle göndererek "Medine'yi tamamen terk etme, ara sıra Medine'ye gel de tekrar bedevî sayılmayasın!" dedi. Ebuzer de Osman'ın bu önerisini kabul etti!



Osman'ın Hilâfeti Dönemindeki Kargaşalarla İlgili Seyf'in Rivayetlerinin İncelemesi

Seyf bu ve benzeri rivayetleri Osman'ı, Muaviye'yi, Mervan'ı Ümeyye Oğulları halifelerini ve Velid, Sa'd b. Ebî Sarh gibi komutanlarla Emevîlerin diğer ileri gelenlerini savunmak için uydurmuş, onun uydurma hikâyeleri o dönemin kargaşa ortamında dillere düşmüş ve oradan da kuru ağaçlar üzerine düşen bir ateş parçası gibi muteber İslâm kaynaklarına geçmiştir. Biz bunu Abdullah b. Saba adlı eserimizde açılığa kavuşturduk ve o kargaşa döneminin sahih rivayetlerini "Nakş-i Aişe Der Tarih-i İslâm" adlı eserimizin birinci ve üçüncü cildinde kaydettik. Şimdi daha geniş bilgi için, geçen rivayetlerde Seyf'in çeşitli uydurma ve tahriflerinden birkaç örneğe değinelim. Geçen Rivayetlerde Seyf'in Yalan ve Tahrifleri



1- Geçen Rivayetlerde Seyf'in Uydurmaları

a) Geçen rivayetlerde Seyf'in uydurma râvileri şunlardır: Atiyye, Mubeşşir, Sehl b. Yusuf ve Yezid Fek'asî. Bunun beyanı ise şudur: Seyf, Atiyye'yi, Bilal b. Ebu Bilal Ehlalî Zabbî diye uydurmuş ve onun Sa'b isminde bir oğlu olduğunu da söylemiştir. Seyf, uydurma rivayetlerinin bir bölümünü Sa'b aracılığıyla babasından ve bazen de diğerlerinin dilinden nakletmiştir. Biz Seyf'in onlara isnat ettiği rivayetleri sayarak inceleyip Uydurma Râviler adlı kitabımızda kaydettik ve Seyf'in onlara isnat ettiği bazı rivayetlerle diğerlerinin rivayetlerini, Yüz Elli Uydurma Sahabe adlı eserimizde onun uydurma sahabelerinden biri olan Ka'kaa b. Amr'ın hayatında, yine Ala' Hadremî hikâyesinde Abdullah b. Saba adlı kitabımızın birinci cildinde mukayese ettik. Sehl b. Yusuf'un soyunu ise, "Sehl b. Yusuf b. Sehl b. Malik Ensarî" diye kaydeder. Biz bunların hayatını ve Seyf'in bunların adına

uydurduğu rivayetlerin sayısını Uydurma Râviler adlı kitabımızda ve Seyf'in bunların dilinden naklettiği rivayetleri Yüz Elli Uydurma Sahabe adlı kitabımızda, Ka'kaa'nın hayatında inceledik. Mubeşşir'e gelince, Seyf onu Mubeşşir b. Fuzeyl diye adlandırmıştır. Biz Mubeşşir'i ve Seyf'in onun dilinden uydurduğu rivayetleri Abdullah b. Saba adlı kitabımızın birinci cildinde "Benî Sâide Sakifesi" bölümünde inceledik. Bunlardan sonuncusu Yezid b. Fak'asî'dir. Biz hadis, tarih, edebiyat, nesep ve tabakât kitaplarında ve hadis ilminin ileri gelenlerinin hayatında böyle bir isim bulamadık. Bu isim, dördü Tarih-i Taberî'de ve biri de Zehebî'nin Tarih-i İslâm'ında olmak üzere sadece Seyf'in beş rivayetinde geçmektedir. Sanki Allah Tealâ böyle birini sadece Seyf b. Ömer'in râvisi olmak için yaratmıştır! İşte bu nedenle biz bunu Seyf b. Ömer'in uydurma râvilerinden saydık.

b) Seyf geçen rivayetlerde, râvilerin dışında Gafikî ve diğer bazı kişileri de uydurmuştur; biz sözün uzamasını istemediğimizden onun uydurmalarını ve bunların uydurma olduklarına dair inkâr edilmez delilleri göstermeyi gerekli görmüyoruz. Yine geçen rivayetlerde Seyf şu hikâyeleri de uydurmuştur:

Birincisi: Osman'ın hilâfeti dönemindeki kargaşalarda Abdullah b. Saba'nın faaliyeti. Böyle bir kişini uydurma olduğunu anlamak için

bu rivayetleri, Ahadîsu Aişe adlı eserimizin birinci ve üçüncü cildindeki sahih rivayetler ve olaylarla karşılaştırmak yeterlidir.

İkincisi: Bu uydurma olayların arasında, Resulullah'ın sahabeleri olan Ebuzer'le Ammar'ın, Seyf'in uydurduğu Yemen ahalisinden Abdullah

b. Saba isminde Yahudi bir kişiye uyduklarını, sahabe ve tâbiînden bir grubun da bu ikisini izlediğini söylemiş ve onların hepsine "Sabaîler" ismini vermiştir!

Üçüncüsü: Osman'ın, diğer yerlerden gelen şikâyetlerle ilgilenmeleri için çeşitli şehirlere memurlar gönderdiğini ve onları şöyle böldüğünü uydurmuştur: Kûfe'ye Muhammed Mesleme'yi, Basra'ya Usame b. Zeyd'i, Mısır'a Ammar b. Yasir'i, Şam'a Abdullah b. Ömer'i. Seyf, Ammar b. Yasir dışında bütün memurların memuriyet bölgelerinden geri dönerek o bölgelerin ahalisinin teşekkür ve memnuniyetini Osman'a bildirdiklerini; fakat Ammar'ın Abdullah b. Saba'ya uyarak Mısır'da fesat ve kargaşa yaratmak için onun yanında kaldığını uydurmuştur! Seyf, bu rivayetleri bütün ayrıntılarıyla kendi kafasından uydurmuştur ve böyle efsaneleri ondan başka hiçbir tarihçinin eserlerinde bulmak mümkün değildir. Bu alandaki sahih rivayetler, "Ahadîsu Aişe" adlı eserimizde Belazurî'nin Ensabu'l-Eşraf'ından naklettiklerimizdir.

Dördüncüsü: Seyf, Ebuzer Gıfârî'yle Muaviye'nin hikâyesini uydurmuş ve bu konudaki doğru rivayetleri tahrif etmiştir. Biz bu konudaki sahih rivayetleri, Ahadîsu Aişe adlı kitabımızda naklettik.

Beşincisi: Seyf, Osman'la valileri arasında gidip gelen mektuplar gibi diğer hikâyeleri de uydurmuştur.



2- Geçen Rivayetlerde Tahrif Örnekleri

a) İsimlerde Tahrif

Seyf, Emirü'l-Müminin Ali'nin (a.s) katili Abdurrahman b. Mulcem'in ismini, Halid b. Mulcem ve Nehrevan Savaşı'nda Haricîlerin başlarından olan Abdullah b. Veheb Sabaî'nin ismini de Abdullah b. Saba diye değiştirmiş ve tahrif etmiştir. Biz bunu Abdullah b. Saba adlı kitabımızın ikinci cildinde, Tashif ve Tahrif bölümünde ispatladık.

b) Rivayette Tahrif

Ubâde b. Samit'in Muaviye'yle görüşmesi rivayetini tahrif etmiştir; biz bu rivayetin sahihini Ahadîsu Aişe adlı eserimizde kaydettik. Yine ric'at meselesiyle ilgili rivayeti de tahrif ederek bunu İbn Saba' nın kendi kafasından uydurduğunu ve böyle bir şeyin asla mümkün olmadığını iddia etmiştir. Kur'ân ve sünnetten buna karşı bir delil getirmek istersek bu konudaki sözümüz uzayacaktır. Dolayısıyla bu alanda bir rivayetle yetiniyoruz: Resulullah (s.a.a) vefat edince Ebu Bekir Sunuh'taki evindeydi. Fakat orada olan Ömer sürekli şöyle diyordu: Münafıklardan bir grup Peygamber'in öldüğünü yaymışlardır. Hayır, Peygamber ölmemiştir; o, kırk gün kırk gece Allah'ın yanına giderek kavminden gaip olan ve öldüğünü yaymalarından sonra dönüp gelen Musa b. İmran gibi Allah'ın yanına gitmiştir! Vallahi Resulullah da ricat edecektir (dönecektir)...[295]

Yine Seyf "vasiyet" rivayetini tahrif etmiş ve gördüğünüz gibi onu Yahudi Abdullah b. Saba'ya isnat etmiştir. Ve yine Resulullah'ın (s.a.a) Ammar hakkındaki rivayetini tahrif ederek onun Ammar hakkında şöyle buyurduğunu söylemiştir: "Ammar, yaşlılıktan dolayı aptal ve cahil olmadıkça hak ile birliktedir!" Sa'd b. Ebî Vakkâs'ın da, "Ammar yaşlanmıştır." dediğini dile getirmiştir. Oysa aşağıdaki hadis Resulullah'ın (s.a.a) Ammar hakkındaki görüşünü çok iyi bir şekilde beyan etmektedir: Abdullah b. Mes'ud'un Resulullah'tan (s.a.a) şöyle naklettiği söylenir: İnsanların arasına ihtilâf düşünce hak Sümeyye'nin oğlu iledir.[296] Yine İbn Sa'd'ın Tabakat'ında Hz. Ali'nin (a.s) Ammar'ın mateminde şöyle dediği geçer:

Ammar hak ile ve hak da Ammar iledir.[297] Seyf b. Ömer, Ammar hakkındaki bu hadisleri tahrif etmiş ve bunlara, "Yaşlılıktan dolayı aptal ve cahil olmadıkça" sözünü eklemiştir. Resulullah'ın (s.a.a) Ammar hakkındaki hadislerinden biri de İbn Hişâm'ın Mescidu'n-Nebî'nin yapımı rivayetinde kaydettiği şu hadistir: Bu arada biri Ammar'ı rahatsız etti. Bunun üzerine Resulullah (s.a.a) buyurdu ki: "Ammar'dan ne istiyorlar? Ammar

onları cennete davet ediyor, onlar ise onu cehenneme! Ammar benim gözümle burnum arasındaki derim gibidir; böyle bir makama ulaşmış olan bir kimseyle uğraşmayın." İbn Hişâm bu hadisi kaydederken Ammar'ı rahatsız edenin kim olduğunu söylememiştir. Fakat Ebuzer (öl. 770 hk.) Sire-i İbn Hişâm'a yazmış olduğu şerhte onun Osman b. Affan olduğunu söylemiştir. Biz, "Ahadîsu Aişe" adlı eserimizde bunun tafsilatını kaydettik.

Fakat Resulullah'ın (s.a.a) Ebuzer hakkında şöyle buyurduğu bir gerçektir: Ebuzer'den daha doğru konuşan bir kimsenin üzerine gökyüzü gölge etmemiş ve yeryüzü de üzerinde bulundurmamıştır.[298]

Kargaşalar Meselesinde Seyf'in Rivayetleriyle Diğerlerinin Rivayetlerinin Mukayesesi
Zehebî kendi Tarih'inde[299] Osman'ın hilâfeti dönemindeki fitne ve olayları şöyle kaydeder: Zuhrî der ki: Osman hilâfet kürsüsüne oturunca hilâfetinin ilk altı yılında hiç kimse onu ve işlerini eleştirmedi. Halk onu Ömer'den daha fazla seviyordu. Çünkü Ömer halkı sıkıyordu. Ama Osman halife olunca insanlara karşı yumuşak davrandı ve onların sorunlarıyla ilgilendi. Fakat Osman, hilâfetinin ikinci altı yılında halkın sorunlarıyla ilgi-lenmiyor, işleri yakınlarıyla akrabalarına bırakıyordu. Meselâ özel bir hükümle Mısır veya Afrika'nın ganimetlerinin humusunu Mervan'a bağışladı! Umuma ait servet ve malları kendi yakınlarına bırakarak diğer Müslümanları ondan mahrum etti ve "Allah'ın emriyle sıla-ı rahim yaptım." diye bu işine bir gerekçe bulmaya çalıştı! Osman malları halktan alıp ve sonra onu beytülmalden borç olarak kendisi alarak şöyle derdi: "Ebu Bekir'le Ömer kendilerine düşeni beytülmalden almıyorlardı, fakat ben onları beytülmalden alarak kendi akrabalarım arasında bölüştürürüm." Halk ise bunu kabul etmedi. Ve yine dediğimiz gibi takvalı bir kişi olan Umeyr b. Sa'd'ı Humus valiliğinden alarak Şam'la birlikte oranın valiliğini Muaviye'ye verdi. Amr b. As'ı Mısır valiliğinden alarak yerine İbn Ebî Serh'i atadı. Ebu Musa Eş'arî'yi Basra valiliğinden alarak yerine Abdullah b. Amir'i atadı. Muğire b. Şu'be'yi[300] Kûfe valiliğinden alarak yerine Said b. As'ı geçirdi. İşte bu amelleri yüzünden insanlar itiraz ederek onun karşısında durdular.

Zuhrî der ki: Osman, aralarında Ammar b. Yasir'in de bulunduğu sahabenin ileri gelenlerinden bir grubu çağırtarak onlara şöyle dedi: "Sizlerden bir şey soracağım ve bana doğruyu söylemenizi istiyorum. Allah için söyleyin, Resulullah'ın (s.a.a) Kureyş'i diğer insanlara ve Hâşim Oğulları'nı da diğer Kureyşlilere tercih ettiğini kabul ediyor musunuz?" Onlar susarak bir şey söylemeyince Osman bu kez dedi ki: "Cennetin anahtarları benim elimde olsaydı şüphesiz onları Ümeyye Oğulları'na verir ve böylece hepsinin cennete girmesini sağlardım!"[301]

* * *

Burada, Osman'ın hilâfetinin son dönemlerinde Mısır, Şam, Kûfe ve Medine'de Ümeyye Oğulları halifeleriyle valilerinin -tarihçilerin değindiği- kötü amellerini veya şahsen Osman'la etrafındakilerin tertemiz sahabeyle tâbiîne karşı çirkin davranışlarını anlatma fırsatımız yoktur. Fakat buna rağmen, sadece Osman'la akrabalarının Resulullah'ın (s.a.a) ashabının gözleri önünde Ebuzer Gıfârî'ye yaptıklarının bir bölümüne değinmekle yetiniyoruz.

Ebuzer, Hac Mevsiminde Mina'da
Ebu Kesir babasından naklen şöyle der: Cemre-i Vusta'da Ebuzer'le görüştüm. Orada halk onun etrafını sarmış soru soruyor, fetva istiyordu. O sırada bir adam Ebuzer'in karşısına geçerek, "Sana meseleleri cevaplandırmamanı ve fetva vermemeni emretmediler mi?!" dedi. Ebuzer başını kaldırıp ona bakarak dedi ki: "Sen benim takipçim misin?!" Sonra boynunun arkasını işaret ederek şöyle devam etti: "Kılıcınızı buraya koysanız bile, ben başım kopmadan önce Resulullah'tan (s.a.a) duyduğum bir kelimeyi bile söylemeye fırsatım olduğunu düşünsem, şüphesiz onu söyleyeceğim."[302] Buharî bu rivayeti tam olarak kaydetmemiştir. O diyor ki: Ebuzer boynunun arkasını işaret ederek şöyle dedi: "Kılıcınızı buraya koysanız bile beni öldürmenizden önce Resulullah'tan (s.a.a) duyduğum bir kelimeyi söyleyebileceğimi düşünsem şüphesiz onu söylerim."[303]

İbn Hacer Fethu'l-Barî adlı kitabında bu konunun açıklamasında şöyle yazar: "Ebuzer'i muhatap alan o kimse Kureyş'tendi. Onu fetva vermekten

engelleyen ise Osman b. Affan'dı."[304] Daha sonra bu olayın şerhinde şöyle yazar: "Ebuzer'in, 'bir kelime' sözü az bir konuyu kapsamına aldığı gibi çok konuyu da içerir. Ebuzer bu sözle, her durumda tebliğ edeceğini ve hatta öldürülecek olsa bile tebliğden vazgeçmeyeceğini söylemek istemektedir." İbn Hacer, Ebuzer'in sözünü, "Resulullah'tan (s.a.a) duyduğu her şeyi bir tek kelime bile olsa insanlara söyleyecek ve öldürülse bile bu vazifeden vazgeçmeyecek." diye tefsir etmiştir. Zehebî'nin Tezkiretu'l-Huffaz adlı eserinde şöyle geçer: Kureyşli bir adam Ebuzer'in karşısına geçerek, "Emirü'l-Müminin sana fetva vermemeni emretmedi mi?..." dedi.[305]




Dipnotlar

------------------------------------------

[289] - el-İsabe, c.4, s.173-175.

[290]- Anesî, Zeyd b. Kehlan b. Sabe boyundan olan Anes b. Muzhec'e verilen nispettir. Bunların hayatı için bk. el-Ensab, İbn Hazm, s.381. Esved'e Zu'l-Hımar veya Zu'l-Himar lakabı takılmıştı.

[291]- el-Bidayetu ve'n-Nihaye, c.6, s.312.

[292]- Bk. Yüz Elli Uydurma Sahabe kitabının giriş bölümündeki Zındık ve Zındıklar bahsi, c.1, s.39-56.

[293]- Tarihu'l-İslâm, Zehebî, c.2, s.122-128.

[294]- Tarih-i Taberî, Avrupa baskısı, c.1, s.2858-2859.

[295]- Bu olayın tafsilatı için bk. Abdullah b. Saba adlı eserimizin birinci cildinde Resulullah'ın (s.a.a) Vefatı bölümü.

[296] -Tarih-i Zehebî, c.2, s.179; Tarih-i İbn Kesir, c7, s.270.

[297] -Tabakat, İbn Sa'd, Beyrut baskısı, c.3, s.262.

[298] -Sünen-i İbn Mâce, mukaddime, bölüm.11, hadis: 156; Sünen-i Tirmizî, Kitabu'l-Menakıb, "Menakıbu Ebuzer (r.a)" babı; Müsned-i Ahmed b. Hanbel, c.2, s.163, 175, 223 ve c.5, s.351, 356 ve c.6, s.442; Tabakat, İbn Sa'd, Avrupa baskısı, c.4, k. 1, s.168.

[299] -Tarih-i Zehebî, c.2, s.122.

[300] -Bu nüshadaki Muğiyre b. Şube yanlıştır; doğrusu Sa'd b. Ebî Vakkas'tır.

[301] -Cennetin anahtarları Osman'ın elinde değildiyse de beytülmalin anahtarları onun elindeydi.

[302] -Sünen-i Daremî, c.1, s.137; Tabakat, İbn Sa'd, c.2, s.354.

[303] -Sahih-i Buharî, Kitabu'l-İlim, "el-İlmu Kable'l-Kavli ve'l-Amel" babı, c.1, s.16.

[304] -Fethu'l-Bârî, c.1, s.170.

[305] -Tezkiretu'l-Huffaz, Zehebî, c.1, s.18.