EHL-İ BEYT VE EHL-İ SÜNNET EKOLLERİ
 

arasından yavaşça geçerek İmam'ın (a.s) kabrinin bulunduğu bölgeye ulaştık. Fakat kabrin nerede olduğunu bilmiyorduk. Itırlı bir meltem esiyordu. Meltemin estiği yönü tutarak yavaşça ilerledik, sonunda kabre ulaştık. Kabrin üzerindeki sandığı yıkıp yakmışlardı. Kabrin etrafını sulamaları sonucu yakınındaki kerpiçler ıslanmış, yeri çukurlaşmıştı. Biz ziyaret ettik ve kendimizi kabrin üzerine attık. Oradan benzerini hiçbir gülde koklamadığımız çok güzel bir koku geliyordu. Ben yanımdaki esansçıya o kokunun ne olduğunu sordum. Dedi ki: "Vallahi, şimdiye kadar hiçbir esansın böyle koktuğunu görmedim." Sonra Hz. Hüseyin'le vedalaşıp kabrin etrafına birkaç işaret bırakarak geri döndük. Mütevekkil öldürülünce,
Şiîlerden ve Talibiyyîn'den (Ali b. Ebu Talib evlâtlarından) bir grup birleşerek onun kabrini ziyarete gittik ve oraya gizlediğim işaretleri çıkararak kabrini önceki hâliyle yeniden yaptık. Yine şöyle rivayet eder: Mütevekkil, Ömer b. Ferec Ruhcî'yi Mekke ve Medine hükümetine atadı. Ömer b. Ferec, Âl-i Muhammed'in halkla ilişkisini engelleyip insanların onlara iyilik ve ihsanda bulunmasına mani oldu. Birinin onlara çok az da olsa iyilik ve
ihsanda bulunduğunu duysaydı kötü bir şekilde cezalandırır, ağır bir para cezası da alırdı ondan. Ömer b. Ferec, Âl-i Muhammed'i o kadar kötü bir durumda bıraktı ki, Ali Şiîleri olan bir grup kadın sahip oldukları tek elbiseyi namaz için sırayla giyer, öyle namaz kılarlardı. Daha sonraları bu elbisenin yırtılan yerlerini yamıyor, üstü ve başları açık bir şekilde çıplak ayakları üzerinde oturuyorlardı! Nihayet Mütevekkil öldürülünce
Muntasır onlarla ilgilenerek onlara iyilik ve ihsanda bulundu, onlara bir miktar para göndererek aralarında bölüştürdü. Muntasır'ın bütün alanlarda babasıyla muhalefeti ve onun tutumlarına şiddetle karşı oluşu, Mütevekkil'in isminin kötü anılmasına ve Muntasır'ın işlerinin ilerlemesine sebep
oldu.[238] Bunlar Kureyş hilâfetinin Resulullah'ın (s.a.a) Ehlibeyt'ine karşı uyguladığı siyasetin etkilerinden bazılarıdır. İleride bunlardan diğer bazılarını da inceleyeceğiz inşallah.

Bu İncelemenin Sonucu

Kureyş, peygamberlikle hilâfetin Hâşim Oğulları'nda toplanmasını istemiyordu. Dolayısıyla Kureyş, Resulullah'tan (s.a.a) sonra Hâşim
Oğulları'nın hilâfete geçmemesi veya Hz. Resulullah'tan (s.a.a), Kureyş'in başlarından birini kınayan, onların hilâfete ulaşmasını engelleyen, rakipleri, özellikle Hâşim Oğulları ve genel olarak ensar için fazilet beyan eden bir hadisin yayılmaması için var gücüyle Resulullah'ın (s.a.a) hayatı döneminde hadislerinin yazılmasını engelleyerek ileride hilâfet konusunda birileri hakkında bir nassın kalmasına mani olmaya çalıştı! Bu hedefle, Resulullah'ın (s.a.a) hayatının son anlarındaki vasiyetinin yazılmasını engellediler; oysa bu vasiyet hakkında, "Bu vasiyetime uyduğunuz zaman benden sonra asla sapmazsınız." diye vurgulamıştı. Fakat Kureyş, Resulullah'ın (s.a.a) Hâşim Oğulları'ndan birinin hilâfete geçmesi hakkında bir şeyler yazmasından endişelenerek onun yazılmasını engellediler; çünkü onlar peygamberlikle hilâfetin bir yerde toplanmasını istemiyorlardı!
İşte bu nedenle Kureyşli sahabe Ömer, kendisiyle aynı fikirde olan diğer Kureyşli muhacirlerle birlikte Resulullah'tan (s.a.a) sonra Kureyş'in Teym boyundan Ebu Bekir adına biat almak için bütün çabalarını harcadılar. Yine bu nedenle Kureyşli halife Ebu Bekir, Kureyşli Osman aracılığıyla hilâfeti eski dostu Kureyş'in Adevî boyundan Ömer'e bıraktı![239] Yine bu sebeple Ömer var gücüyle Resulullah'ın (s.a.a) hadislerinin yazılıp yayılmasını önledi ve ashabın yazdıklarını da ateşe atarak yaktı. Bu konuda kendisine muhalefet edip Medine dışında Resulullah'ın hadislerini yayanları ise Medine'de zindana attı.[240] Yine bu sebeple Ömer birini bir yere vali tayin ettiğinde kendisi şahsen onu uğurlayıp "Sadece Kur'ân'ı tebliğ edin ve Muhammedden rivayeti azaltın; ben sizi izliyorum, dikkatli olun." diyordu![241] Yine bu nedenle Ebu Bekir'le Ömer, Hâşim Oğulları'ndan hiçbirini savaşlarda ordunun başına veya fethedilen şehirlere vali tayin etmiyordu!![242] Ve yine bundan dolayı Ömer, altı kişilik şûrada Kureyşli Abdurrahman b. Avf aracılığıyla Kureyşli Emevî Osman'ın hilâfete geçmesinin plânını uyguladı. Ve yine bu nedenle Osman, Kur'ân'ı Resulullah'ın (s.a.a) hadislerinden ayırarak birkaç nüshada yazıp İslâm topraklarının çeşitli şehirlerine gönderdikten sonra, Kur'ân'la birlikte tefsir olarak Resulullah'ın (s.a.a) hadislerini yazmış olan diğer sahabîlerin Mushaflarını yaktı ve Kur'ân'ın yakılmasına karşı çıkan Abdullah b. Mes'-
ud'u Medine'ye çağırtarak dövmelerini ve beytülmalden aldığı aylığı kesmelerini emretti![243] Yine Osman, Resulullah'ın (s.a.a) hadislerini yayan Ebuzer'i halkın gözleri önünde Rebeze'ye sürdü![244] Ve hasta yatağında yazdığı vasiyetinde Kureyşli Abdurrahman b. Avf'ı kendi yerine seçti!
Fakat Abdurrahman b. Avf, Osman'ın hayatı döneminde vefat edip de Osman yerine Kureyş'ten birini tayin edemeden öldürülünce, Müslümanlar işlerini kendileri ellerine alıp Emirü'l-Müminin Ali'nin (a.s) etrafına toplandılar, işler ellerinden çıkan ve artık ellerinden bir şey gelmeyen Kureyş ileri gelenlerinin ardından Hz. Ali'ye biat ettiler. Fakat o günden dört ay sonra Kureyş kendine geldi ve her taraftan asker toplayarak hükümeti İmam Ali'nin (a.s) elinden çıkarmak ümidiyle Ümmü'l-Müminin Aişe, Talha ve Zübeyir önderliğinde Cemel Savaşı'nı başlattı. Sonra aynı hedefle ve Medine'den uzak olan insanları, Osman'ı Ali'nin öldürdüğüne ve hilâfeti bu şekilde ele geçirdiğine inandırmak için Sıffin Savaşı'nı açtılar. Medine'den uzak olan Müslümanlar dinî öğretilerini, Resulullah'ın (s.a.a), Ehlibeyt'inin ve ashabının siretini, ulaşabildikleri sahabelerden, Kureyş valilerinden ve onların taraftarlarından aldıklarından, İslâm'la ve Müslümanlarla ilgili olarak bu şahısların kendilerine öğrettiklerinden başka bir şey bilmiyorlardı ve bunlara başka bir yolla da ulaşamadıklarından dolayı Kureyş, bu yolla onları İmam Ali (a.s) hakkında yanıltabilmişti. Özellikle Sıffin Savaşı'nda Muaviye ordusu İmam Ali'nin (a.s) ordusu karşısında zayıf düşünce hileyle Kur'ân'ları mızraklara takarak İmam Ali'yle ordusunu Kur'ân'ın hakemliğine ve ardından da iki kişinin hakemliğine davet etti! "Hakemeyn" olayından sonra da, hakemlik konusunda Kureyşli Emevî sahabe Amr b. As'ın, Ebu Musa Eş'arî'ye oynadığı oyun İmam Ali'nin ordusuna, hakemlerin kabulünü ısrarla isteyen Kur'ân kârileriyle onların fikirdaşlarına ağır gelince, bütün Müslümanların kâfir olduğuna hükmettiler. İmam Ali'ye karşı ayaklanıp Nehrevan'da Hz. Ali'ye karşı savaştılar, İmam da onları büyük bir yenilgiye uğrattı. Fakat sonunda Hz. Ali de Kûfe mescidinin mihrabında onlardan biri tarafından şehit edildi.[245] Bütün bu olaylar, Medine'den uzak olan insanların İmam Ali (a.s) hakkında doğru hükmedememelerine, gerçekleri karıştırmalarına ve onun hakkında yaydıkları aslı olmayan şeylere inanmalarına sebep oldu! Diğer taraftan, sadece İmam Ali'nin hilâfetine (çünkü Hâşim Oğulları'ndan İmam Ali'den başka hiç kimse İslâm dünyasına hükümet adayı değildi) muhalefet eden Kureyş'in, Hâşim Oğulları'ndan birinin başa geçmesini istemeyişi, İmam Ali'ye (a.s) dayattıkları iki savaş yüzünden bu muhalefet ve isteksizlik Emirü'l-Müminin Ali'ye (a.s) karşı şiddetli bir kin ve düşmanlığa dönüştü. O günden itibaren Kureyş'in Müslümanlara hükümeti, İmam Ali'ye (a.s) düşmanlık temeli üzerine kuruldu. İşte bu mesele, değinmekte olduğumuz
Ümeyye Oğulları'nın hükümetinde de açık bir şekilde görülmektedir.

Emevî Halifelerin İmam Ali'ye ve Onun Eserlerine Düşmanlığı

Ebu Süfyan Oğulları Hilâfetinde
Muaviye hilâfet kürsüsüne oturunca hükümetinin temellerini iki şey üzerine kurdu:
1- Hilâfeti kendisinden sonra oğlu Yezid'e bırakmak. Çünkü halifeler, "Hilâfeti Kureyş'te bırakın."[246] sloganıyla hilâfeti elden ele Kureyş'te tutmak siyasetini izliyorlardı!
2- İleri geleni Ali b. Ebu Talib olan Resulullah'ın (s.a.a) Ehlibeyt'ine karşı düşmanlık siyaseti. Tarihte, Muaviye'nin Emirü'l-Müminin Ali'ye (a.s) ve ardından da bütün Hâşim Oğulları'na duyduğu kin ve düşmanlığının eşine rastlanmamıştır! Muaviye, hükümetinin temellerini Ali ve Haşim Oğulları'nı kötülemek, onlar hakkında kötülükler ve diğerleri hakkında ise iyilik ve güzellikler uydurma ve bunları bütün ülke çapında yayma siyaseti üzerine kurdu. Muaviye her fırsatta, özellikle cuma hutbelerinde, en uzak noktaya kadar İslâm topraklarındaki bütün mescitlerde Ali'ye
lânet edip sövmeyi emretti. Çocuklar böyle yetişip yaşlılar ölünceye kadar bu siyasetini sürdürmeye karar verdi! O, bu siyasetin uygulamasında emrine itaat etmeyen Müslümanların ileri gelenlerine işkence edip sonunda onları idama mahkum ediyordu. Oğlu Yezid bu alanda ondan öne geçip bu siyaset doğrultusunda Kerbela'da Resulullah'ın (s.a.a) Ehlibeyt'ini öldürüp başlarını bedenlerinden ayırmış, Resulullah'ın (s.a.a) kadınlarıyla çocuklarını esir ederek onları Resulullah'ın (s.a.a) evlâtlarının kesik başlarıyla birlikte şehir şehir gezdirmiştir! Güya Yezid'in bu görevi yerine getirmesiyle, Ebu Süfyan soyunun bu alanda Hâşim Oğulları'na karşı vazifesi bitmiş, Emevî hilâfetinden sonra, sıra Kureyş kabilesinin Ümeyye Oğulları boyundan Mervan Oğulları'na gelmişti. Ümeyye Oğulları Kabilesinden Mervan Oğulları'nın Siyaseti Mervanoğulları halifeleri, hilâfeti aileleri arasında elden ele gezdirmede, Emirü'l-Müminin Ali'ye lânet edip küfretmede onun makam ve mevkisini aşağı düşürmede Ömer b. Abdülaziz dönemine kadar Muaviye'nin siyasetini izlemiştir. Sıra Ömer b. Abdülaziz'e gelince İmam Ali'ye (a.s) lânet edilip küfredilmesini yasaklamıştır. Ne var ki, Ömer b. Abdülaziz döneminde insanlar İmam Ali'ye (a.s) lânete ve küfretmeye alışmışlardı, hatta bazıları bunu bir farz saymakta ve bunu terk etmeyi caiz görmemekteydi! Harran ahalisi gibi Ali'ye (a.s) lânet edilmeden kılınan cuma namazını kabul edilmiş görmüyor, "Lânetsiz kılınan namaz, namaz değildir!!" diyorlardı. Yine Ömer b. Abdülaziz, iki yıl birkaç ay kadar[247] kısa bir zaman hilâfet sürdükten sonra ailesi tarafından zehirlenerek öldürüldü![248] Ömer b. Abdülaziz'in öldürülmesiyle Ümeyye Oğulları tekrar eski alışkanlıklarına dönerek İmam Ali'ye (a.s) lânete ve küfretmeye devam ettiler; bu durum Abbasîler hilâfete geçinceye kadar sürdü. Abbas Oğulları'nın siyasetini ise aşağıda inceleyeceğiz!
Abbasî Halifelerinin Siyaseti
Abbasî halifeleri arasında Ebu Cafer Mansur Devanikî, Harunu'r- Reşid ve Mütevekkil gibi, Resulullah'ın (s.a.a) Ehlibeyt'ini öldürüp
makam ve mevkilerini Müslümanlar nezdinde aşağı düşürmede Emevîlerden öne geçenler vardı!! Yine onların aksine Resulullah'ın Ehlibeyt'inin tarafını tutup hürmetlerini gözetenler de vardı.[249] Mesele şuydu: Halk, Muaviye'den başlayarak 90 yıllık Ümeyye Oğulları'nın hilâfeti döneminde Emirü'l-Müminin Ali'ye (a.s) lânetle, küfretmeyle, ondan teberri etmeyle, onun makam ve mevkisini düşürmeyle yetişmişti.[250] Böyle bir eğitimin etkileri Abbasîlerin hilâfeti dönemine kadar sürmüş, onların döneminde de yetmiş defa sabahları ve yetmiş defa da akşamları Emirü'l-Müminin Ali'ye (a.s) lânet eden, onu kötüleyen hadisler uydurarak Bağdat'ta ve diğer büyük İslâm şehirlerinde yaygınlaştıran Hureyz b. Osman (öl. 162 hk.) gibi âlimler ve hadisçiler ortaya çıkmıştı!! Veya çeşitli şehirlerin ahalisi arasında, Vâsıt şehri ahalisi gibi insanlar da ortaya çıkmıştı. Onlar şehirlerindeki meşhur âlim ve hadisçi Abdullah b. Muhammed b. Osman'ı (öl. 371 hk.) "Tayr Hadisi"ni anlatması yüzünden makamından alıp, kâfir ve necis olmuştur diye oturduğu yeri yıkayıp temizliyorlardı; neticede bunları dışlayarak inzivaya çekilmek mecburiyetinde bırakıyorlardı. Evet, Emirü'l-Müminin Ali'nin (a.s) fazileti konusunda sadece bir hadis söylemesi yüzünden, şehir halkı meşhur hadisçilerini yerinden kaldırdı, necis oldu diye suçlayarak oturduğu yeri yıkayıp inzivaya itti!! Mesele, sadece söylediklerimizle, ismini andıklarımızla veya belirttiğimiz dönemle sınırlı değildir; aksine bu meseleler elden ele günümüze kadar sürmüştür. Biz geçen sayfalarda, asırlar boyunca Resulullah'ın (s.a.a) Ehlibeyt'inin ismini gizlemede, onlar hakkında çirkin şeyler yaymada, makam ve mevkilerini düşürmede halife ve hükümdarların yaptıklarından bazı örnekler aktarmakla yetindik. Onlar, Müslümanların Ehlibeyt'e yönelip kendilerine sırt dönmesinden, saltanat ve güçlerini zayıflatmalarından ve sonuçta Kureyş'in hilâfet ve hükümdarlığının ellerinden çıkıp, yerine onların hükümetlerinin yıkıntıları üzerinde Resulullah'ın (s.a.a) Ehlibeyt'inin
hükümetinin kurulmasından endişeleniyorlardı. İşte bu nedenle, Ümeyye ve Mervan Oğulları'ndan Abbasîlere kadar hükümdarlardan, hükme uyanlara, valilere ve kumandanlara kadar Kureyş siyaseti, Resulullah'ın (s.a.a) sünnetinde, Ehlibeyt'in ve onun ashabının rivayetlerinde Resulullah'ın (s.a.a) Ehlibeyt'ine ait şeyleri gizleyip tahrif etme ve gerçekleri Müslümanlardan gizleme sonucuna vardı. Hilâfet Ekolü de, ileride beyan edeceğimiz şekilde on çeşit gizleme ve tahrifle bu siyaseti uyguladılar!

• SÜNNET VE HADİSE YÖNELİK ON ÇEŞİT GİZLEME VE TAHRİF


• EHLİBEYT VE TAKİPÇİLERİNİN TUTUMU


HALİFELERİN, SİYASETLERİNE MUHALİF OLAN SÜNNET KARŞISINDAKİ TEPKİLERİ

Bu bölümde, Hilâfet Ekolü'nün, siyasetlerine aykırı naslara karşı davranışlarının bir örneğine değineceğiz. Özellikle Resulullah'ın (s.a.a) sünnetinde ve sahabenin sözlerinde İmam Ali'nin (a.s) "vasi" diye meşhur olduğu söz konusu naslara karşı Hilâfet Ekolü mensuplarının tepkilerini inceleyeceğiz. Resulullah'ın (s.a.a) ashabından muteber, tamamen güvenilir çeşitli rivayetlerde, "Ali benim vasim ve yardımcımdır." ve bazı rivayetlerde de, "Ali benim halifemdir." buyurduğu geçer. Fakat bütün bu lakaplar arasında, Emirü'l-Müminin Ali, "Vasi" lakabıyla daha bir meşhur olmuş, daha fazla tanınmıştır. Öyle ki, bu lakap Ali'ye has bir isim olmuş, Ali'den başka hiç kimse bu lakapla tanınmamıştır. Nitekim daha önce Resulullah (s.a.a) da ona "Ebu Turab" künyesini vermiş ve bu, Ali'ye ait bir künye olmuş. O da bununla tanınmış ve Ali'den başka hiç kimse bu künyeyle tanınmamıştı. Sahabîler, tâbiîn ve onlardan sonra gelenler, Emirü'l-Müminin Ali'yi çokça "Vasi" diye anmışlardır; nitekim bu lakap kitap ehlinin bilginlerinin söz ve yazılarında geçmiş ve insanları bu konuda aydınlatmışlardır. Vasiyeti İnkâr Etme veya Güneşi Çamurla Sıvama!
Emirü'l-Müminin Ali'nin (a.s) "Vasi" lakabıyla meşhur oluşu, Hilâfet Ekolü'nün siyasetiyle çeliştiğinden bunu inkâr edip, bu alandaki nasları gizlemek yolunda oldukça çaba harcadılar. İlk önce Ümmü'l-Müminin Aişe güçlü bir propagandayla İmam Ali'nin (a.s) "vasi" lakabıyla meşhur olmasına karşı mücadeleye girişip bunu tamamen inkâr etti. Ondan sonra da Hilâfet Ekolü mensupları asırlar boyunca çeşitli şekillerle İmam Ali'nin (a.s) bu meşhurluğuna karşı saldırılarına devam ettiler. Hilâfet Ekolü'nün bu alanda yaptığı en önemli hareketlerden biri, vasiyet hakkındaki nasları gizlemekti. Öyle ki her araştırmacı, gerek vasiyet alanında, gerekse diğer alanlarda genel olarak halifelerin siyasetine aykırı olan nasların gizlenmesini çok acı ve yürek yakıcı bir şey olarak bulacaktır. Hilâfet okulunun gizlemelerinden aşağıdaki on örneği, Resulullah'ın (s.a.a) sünnetini gizleme hasebiyle önemliden başlayarak en önemliye doğru sıralayacağız:

On Çeşit Gizleme

1- Resulullah'ın (s.a.a) sünnetinin hadisinin bir bölümünü silip onun yerine anlaşılmaz bir söz yerleştirme.
2- Silindiğine işaret ederek sahabenin siretinden rivayetin tamamını silme.
3- Resulullah'ın sünnetinden hadisin anlamını tevil etme.
4- Silindiğine işaret etmeden sahabenin sözlerinden bir bölümünü silme.
5- Silindiğine işaret etmeden Resulullah'ın (s.a.a) sünnetinden rivayetin hepsini silme.
6- Resulullah'ın (s.a.a) hadisinin yazılmasını engelleme.
7- Resulullah'ın (s.a.a) sünnetinin rivayetleriyle râvilerini ve hâkim gücü eleştiren kitapları aşağılama.
8- Kitaplarla kütüphaneleri yakma.
9- Sahabenin siretinin rivayetinin bir bölümünü silip onu tahrif etme.
10- Resulullah'ın (s.a.a) doğru sünneti ve ashabın sahih sireti yerine yalan rivayetler uydurma.
* * *


1- Hadisinin Bir Bölümünü Silip Onun Yerine Anlaşılmaz Bir Söz Yerleştirmek

Hilâfet Ekolü'nde gizleme çeşitlerinden biri, Hz. Resulullah'ın (s.a.a) hadisinin bir bölümünü silip onu anlaşılmaz bir cümleye çevirmekti. Aynen, "En yakın hısımlarını uyarıp korkut." ayetinin tefsirinde, Resulullah'ın Hâşim Oğulları'nı İslâm'a davet ettiğini nakleden rivayette Taberî ve İbn Kesir'in yaptıkları gibi. Bu ikisi, Resulullah'ın (s.a.a) o toplantıda Ali (a.s) hakkında buyurduğu, "O sizin aranızda benim vasim ve vezirimdir." cümlesini atmış, bunun yerine "şöyle ve böyle" kelimelerini koymuşturlar; hâlbuki bu belirsiz bir ifade olup hiçbir şeyi anlatamamaktadır. Yine Buharî'nin kendi Sahih'inde, daha önce değindiğimiz Abdurrahman b. Ebu Bekir'in rivayetinde sahabenin siretine yaptıkları da bunlardandır. Buharî, Abdurrahman'ın Mervan'a ne söylediğini nakletmeyip onun yerine, "Abdurrahman bir şey dedi." diye yazmıştır! Abdurrahman'ın sözünü belirsiz ve kapalı olarak "bir şey" diye tabir etmiştir! Ayrıca Ümmü'l-Müminin Aişe'nin, Mervan'ın babasının hükmü hakkında Resulullah'tan (s.a.a) rivayet ettiği şeyi silmiştir! Yine bu gizlemelerden biri de, Resulullah'ın (s.a.a) Bedir Savaşı hakkında sahabîlerle müşaveresi ve ashabın ona cevabında yaptıklarıdır. Taberî ve İbn Hişâm şöyle yazarlar: Kureyş'in, ticaret kervanını korumak için hareket ettiğini Resulullah'a (s.a.a) haber verdiklerinde, Resul-i Ekrem bunu ashaba açarak onlarla müşaverede bulundu. Bunun üzerine Ebu Bekir kalkarak güzel bir konuşma yaptı! Sonra Ömer kalkarak o da güzel bir konuşma yaptı! Daha sonra Mikdad b. Amr kalkarak şöyle dedi: "Ya Resulullah! Allah Tealâ'nın sana emrettiğini yap, biz de senin yanındayız. Vallahi biz, İsrail Oğulları'nın Musa'ya söyledikleri 'Sen ve Rabbin git, ikiniz savaşın. Biz burada duracağız!' sözünü söylemeyiz; aksine sen ve Rabbin onların üzerine gidin, biz de sizin yanınızda onlarla savaşırız..." Resulullah (s.a.a) Mikdad'ı tebrik ederek hakkında hayır duada bulundu. Ve Sa'd b. Muaz el-Ensarî'nin Resulullah'a verdiği cevapta şöyle geçer: "Ya Resulullah! Sen nasıl istersen ve uygun görürsen öyle davran; biz de seninle birlikteyiz. Gerçekten seni peygamber gönderene andolsun ki bize denizin derinliklerine girmeyi emredersen, seninle birlikte denizin derinliklerine gireriz ve bizden hiç kimse itaatsizlik etmez." Daha sonra Sa'd'ın sözlerinin Resulullah'ı (s.a.a) memnun ettiğini yazar. Dikkat ediniz! O ikisi (Ebu Bekir'le Ömer) Resulullah'a (s.a.a) ne söylediler, neden onların söyledikleri rivayette silinerek yerine, "güzel konuştu." yerleştirilmiştir?! Bu iki sahabenin cevabı güzeldiyse, neden muhacirlerden olan Mikdad'ın ve ensardan olan Sa'd b. Muaz'ın sözlerinin tamamını naklettikleri hâlde o güzel cevabı kaydetmemişlerdir?! Müslim de bu rivayeti şöyle kaydeder: Resulullah, Ebu Süfyan'ın kendilerine doğru hareket ettiğini haber alınca sahabelerle müşaverede bulundu. Bunun üzerine Ebu Bekir konuştu, fakat Resulullah (s.a.a) yüzünü ondan çevirdi. Daha sonra Ömer konuştu Resulullah (s.a.a) ondan da yüzünü çevirdi... Hayret! Eğer bu iki sahabe yerinde ve güzel bir şey söylemişse, neden Resulullah (s.a.a) hoşlanmayarak onlardan yüzünü çevirsin?!! Bu iki sahabenin o gün Resulullah'a (s.a.a) ne söylediklerini merak ederek Vâkıdî ve Makrizî'nin kitaplarına müracaat ettiğimizde bu ikisinin başka şeyler söylediklerini gördük. Vakidî diyor ki: Ömer, Resulullah'a şöyle dedi: "Ya Resulullah! Vallahi Kureyş bütün gurur ve iftiharıyla sana gelmektedir. Vallahi Kureyş izzet bulduğu günden itibaren zillet ve alçaklığı tatmamıştır
ve tuğyan ettiği günden itibaren de kanuna ve imana yanaşmamıştır. Vallahi Kureyş iftiharlarını kaybetmeyecek ve sana karşı amansız bir savaş yapacaktır. O hâlde kendini böyle bir savaş için hazırla ve ona lâyık bir güç bul..."[251] İbn Hişâm, Taberî ve Müslim'in rivayetinden, Ebu Bekir'den sonra Ömer'in kalkarak konuşup görüşünü belirttiği anlaşılmaktadır. Taberî'yle İbn Hişâm, bu iki sahabenin sözlerini "güzel" diye nitelendirmektedir! Fakat Müslim'in rivayetinde Resulullah'ın (s.a.a) ilk önce Ebu Bekir'in ve sonra da Ömer'in sözlerinden yüzünü çevirdiği geçer. İşte buradan Ebu Bekir'le Ömer'in sözlerinin aynı şey oldukları anlaşılmaktadır. Vâkıdî'yle Makrizî Ömer'in söylediklerini kaydedip, Ebu Bekir'in
söylediklerini nakletmedikleri için Ömer'in sözlerinden Ebu Bekir'in ne söylediğini anlamak mümkündür. Bu iki sahabenin söyledikleri halkı rahatsız edebileceği için İbn Hişâm, Taberî ve Müslim'in rivayetlerinde bu ikisinin sözleri silinmiştir. İşte bu gizlemeler nedeniyle Hilâfet Ekolü mensupları arasında bunların kitapları muteber ve güvenilir sayılmaktadır. Fakat Buharî kendi Sahih'inde bu rivayeti kapalı ve belirsiz bile
olsa nakletmediği için sıhhat ve doğruluk açısından Hilâfet Ekolü'nün bütün kitapları arasında özel bir konuma sahiptir. Ayrıca, Taberî'yle İbn Kesir, Hâşim Oğulları'nı uyarıp-korkutma hadisinde Resulullah'ın (s.a.a) buyruğundan "vasim ve vezirim" ibaresini belirsiz bir şekilde "şöyle ve böyle" şeklinde yazarak değiştirmişlerdir. Çünkü bu rivayet, hilâfet ve önderlik konusunda Hz. Ali'nin (a.s) kesin hakkını insanlara beyan etmektedir; oysa insanların bundan haberi olması katiyen doğru değildi! Buharî de Abdurrahman b. Ebu Bekir'in sözlerini "bir şey" diye değiştirmiştir. Çünkü aksi durumda Abdurrahman'ın sözleri Muaviye, Yezid ve Mervan gibi halifelere dokunur ve insanları bilmeleri yakışmayan şey konusunda aydınlatırdı!
Ebu Bekir'le Ömer'in Resulullah (s.a.a) karşısında verdikleri cevaplar Sîre-i İbn Hişâm, Tarih-i Taberî ve Sahih-i Müslim'de değiştirilmiştir. Çünkü bu iki sahabenin sözleri, ilk iki halifeye yakışmayan bir anlam taşıyordu. İşte bu nedenle onlardan birinde rivayetin bir bölümünü silerek
yerine belirsiz bir şey koymuşlardır! Bu gibi gizlemelere, Hilâfet Ekolü ulemasında sık sık rastlanmaktadır.


2- Silindiğine İşaret Ederek Sahabenin Siretinden Rivayetin Tamamının Silinişi

Hilâfet Ekolü ulamasının gizlemelerinden biri de, Muhammed b. Ebu Bekir'le Muaviye arasındaki mektuplaşmalardır. Oysa Nasr b. Müzahim'in (öl. 212 hk.) Sıffin adlı kitabında ve Mes'udî'nin (öl. 346 hk.) Murucu'z-Zeheb adlı kitabında Muhammed b. Ebu Bekir'in Muaviye'ye yazmış olduğu, Emirü'l-Müminin Ali'nin (a.s) faziletlerinden ve onun Resulullah'ın "vasi"si olduğundan bahsettiği mektubun tamamını kaydetmiştir. Muaviye de ona verdiği cevapta bütün bunları itiraf etmiştir. Fakat mektupta ve cevabında geçenler halifelerin makamını düşürecek konular olduğu için, Taberî (öl. 310 hk.) her iki mektubun rivayetlerinin senetlerine işaret ederek, "Normal insanların bu konuları duymaya gücü yetmez." bahanesiyle onları kaydetmemiştir. Başka bir ifadeyle o, böyle bir bahaneye sığınarak kasıtlı olarak hakkı insanlardan gizlemiştir!! Taberî'den sonra gelen İbn Esîr (öl. 630 hk.) de Taberî'yi izleyerek aynı bahaneyi öne sürmüştür! Bu ikisinden sonra gelen İbn Kesir ise büyük tarih kitabında[252] Muhammed b. Ebu Bekir'in mektubuna işaret etmiş; fakat, "Mektupta sert ifadeler kullanılmıştır." demekle yetinmiştir. Taberî'yle İbn Esîr, Muhammed b. Ebu Bekir'in mektubu ve Muaviye'nin cevabı hakkında, "Normal insanların bu konuları duymaya gücü yetmez." derken, normal ve sıradan insanların bu iki mektubun içeriğini duyduktan sonra halifeler hakkında görüşlerinin değişeceğini kastetmektedir! Bu gibi gizleme veya kaydedilmediğine işaret edilerek rivayetin tamamının silinmesi, Hilâfet Ekolü'nün bilginlerinde azdır.


3- Hadisin Anlamının Tevil Edilişi

Hilâfet Ekolü'ndeki gizlemelerden bir diğeri de, hadisin anlamını tevil etmektir. Nitekim Zehebî,[253] Neseî'nin (Sünen-i Neseî kitabının yazarı) hayatını anlatırken aynı şeyi yapmış ve şöyle demiştir: Neseî'den, Muaviye hakkında bir kitap yazmasını istediklerinde, Neseî, Muaviye'nin fazileti hakkında "Allah'ım! Onun karnını doyurma." hadisini yazayım mı?" dedi. Zehebî sonra diyor ki: Bu hadis Muaviye için bir fazilet olabilir! Çünkü Resulullah şöyle buyuruyor: "Allah'ım! Kendisine lânet ettiğim veya küfrettiğim kimse için lânetimi rahmet ve temizlik kaynağı kıl!" Burada Zehebî (öl. 748 hk.), Muaviye hakkındaki bu hadiste sözlerini "olabilir" kaydıyla naklettiğine göre, ondan sonra gelen ve hicretin 774'ünde vefat eden İbn Kesir de tabiatıyla kesin bir şekilde, "Muaviye dünya ve ahirette bu duadan yararlanmıştır!" diyecektir: Muaviye hakkındaki rivayet Sahih-i Müslim'de, "Men Leanehu'n-Nebiy ev Sebbehu Cealehullah Lehu Zekâten ve Tuhra" babında İbn Abbas'tan şöyle nakledilir:[254] Ben çocuklarla
oynuyordum. O sırada Resulullah (s.a.a) geldi. Ben bir evin kapısının arkasına saklandım. Fakat Peygamber yakına gelerek eliyle sırtıma vurdu ve "Git Muaviye'yi çağır." buyurdu. Ben Muaviye'nin yanına gidip döndüm ve "Muaviye yemek yiyor." dedim. Tekrar, "Git Muaviye'yi çağır." buyurdu. Ben gidip dönerek, "Hâlâ yemek yiyor." dedim. Bunun üzerine Resulullah (s.a.a), "Allah'ım! Onun karnını doyurma!" buyurdu.[255]
Bu hadisi İbn Kesir kendi Tarih'inde kaydetmiş ve Resulullah'ın (s.a.a), "Git Muaviye'yi çağır." sözüne, "Muaviye vahiy katiplerindendi!"
sözünü de eklemiştir. O, bu rivayeti İbn Abbas'tan naklen şöyle kaydeder: Ben çocuklarla oynuyordum. O sırada Resulullah (s.a.a) geldi. Kendi kendime, "Hz. Peygamber, benim yanıma geliyor." diyerek bir evin kapısının arkasına saklandım; fakat Resulullah (s.a.a) yaklaşarak elinin içiyle bir iki defa sırtıma vurduktan sonra, "Git Muaviye'yi çağır." buyurdu. Muaviye vahiy katiplerinden biriydi. Ben giderek ona Resulullah'ın
(s.a.a) huzuruna çıkmasını söyledim. Fakat bana onun yemek yediğini söylediler. Ben de geri dönerek Hz. Peygamber'e, "Yemek yiyor." dedim. Bunun üzerine tekrar, "Git Muaviye'yi çağır." buyurdu. Ben gittiğimde yine Muaviye'nin yemek yediğini söylediler! Üçüncü defasında Resulullah, "Allah'ım! Onun karnını doyurma." buyurdu. O zamandan itibaren Muaviye'nin karnı doymadı. O, dünya ve ahirette Resulullah'ın (s.a.a) bu duasından yararlandı. Çünkü dünyada onu Şam hükümetine atadıklarında günde yedi defa yemek yiyordu. Her defasında bir tabak etle soğan
getiriyorlardı. Onu tek başını yiyip bitiriyordu. Muaviye günde yedi defa etli yemek dışında çok miktarda tatlı ve meyve yediği hâlde sonunda "Vallahi yoruldum; ama doymadım." diyordu! Bu ise bir nimettir. Çünkü her padişah böyle bir mideye sahip olmayı arzu eder! Muaviye'nin âhiretiyle ilgili olarak da, Müslim bu rivayeti, Buharî ve diğerlerinin çeşitli yollarla bir gurup sahabeden naklettikleri şu hadisin peşinden nakletmiştir: "Allah'ım! Ben de bir kulum. O hâlde kullarından birine hak etmediği hâlde küfreder veya kırbaçla vurursam ya da lânet edersem bunu kıyamet günü sana daha yakın olabilmesi için günahlarının kefareti kıl." Müslim bu iki hadisi birleştirerek Muaviye için bir fazilet saymıştır; bunun dışında Muaviye hakkında bir şey nakletmemiştir.[256] İbn Kesir, Resulullah'ın (s.a.a) Muaviye hakkındaki duası dünya ve ahiret hayırına sebep oldu, diyor. O, dünya hayrını padişahların ve Muaviye'nin şahsının tıka basa yemesinde görmektedir. Ahiret hayrını ise, Resulullah'ın (s.a.a) -maazallah- müminlere lânet ettiğini; fakat bu lânetin onlar için temizlik vesilesi olması için dua ettiğini bildiren bir hadise dayandırmaktadır. Müslim bu hadisi kitabının "Peygamber'in Lâneti" babının son kısmında naklederek kıyamette Muaviye'nin cennete ve Allah'a yakınlığa ulaşacağını ispatlıyor! Böylece, iktidarda olan halifelerle valileri kınayıp kötüleyen hadisleri tevil ederek onları övgüye dönüştürmüşlerdir! Biz burada onların Resulullah'ın (s.a.a) -maazallah- müminlere lânet ettiği konusundaki rivayetlerini inceleyeceğiz. Resulullah'ın (s.a.a) Müminlere Lâneti Müslim kendi Sahih'inde, "Men Leanehu'n-Nebi" babında Resulullah'ın (s.a.a) şöyle buyurduğunu nakleder: Allah'ım! Ben seninle anlaşıyorum ve sen asla onun aksini yapmazsın: Ben de bir beşerim; o hâlde incittiğim, küfrettiğim, lânet ettiğim veya kırbaç vurduğum müminlere bu hareketimi kıyamet günü onlar için dua, temizlik ve sana yakınlık vesilesi kıl! Ben bunları yazarken, Resulullah'a (s.a.a) isnat edilen bu şeyin büyüklüğünden dolayı kalbime hançer gömülmektedir. Bunlar bu hadisi yüce Allah'ın Resul-i Ekrem'e (s.a.a) hitaben, "Doğrusu sen yüce bir ahlâk üzeresin." ayeti karşısında söylemektedirler. Bunu, sahih rivayetin yerine uydurma rivayet koyma şeklindeki onuncu gizlemeden saymamız yerinde olacaktır. Çünkü bununla, Resulullah'ın (s.a.a) güzel ahlâkının yüceliği konusunda bütün Müslümanlara göre tevatür haddine ulaşan Hz. Peygamber'in gerçek
sireti karşısında, ona böyle bir ahlâkı isnat etmektedirler. Bunların böyle rivayetleri Resulullah'a (s.a.a) isnat etmelerinin nedeni, Ümmü'l-Müminin Aişe'nin daha önce belirttiğimiz Resul-i Ekrem'in (s.a.a), Emevî halifesi Mervan'ın babası Hakem b. Ebu As'a lânet ettiğini bildiren rivayetini gizlemek veya Resulullah'ın (s.a.a) Muaviye hakkında tevatüre ulaşan rivayetini övgüye tevil etmek istemeleridir; nitekim İbn Kesir böyle yapmıştır. Bu gibi hadisleri "Ehadis-i Ümmü'l-Müminin Aişe" adlı eserimizin ikinci cildinde ve "Nakş-i Eimme Der İhya-i Din" adlı kitabımızın
üçüncü cildinde değerlendirdiğimiz için tekrar burada da söz konusu etmeye gerek görmüyoruz. Tekrar gizleme çeşitlerinden rivayetin anlamının teviline dönelim: Bu tür tevillerden biri de, Sa'd b. Ebî Vakkâs aracılığıyla Ebu Mihcen'den şarap içmenin haddinin (cezasının) kaldırılmasıdır. İbn
Fethun ve İbn Hacer, açıkça, "Vallahi şarap içme suçuyla sana kırbaç vurmayacağım." diyen Sa'd'ın sözünü tevil etmeye çalışmışlardır. Bu olayı ileride kitabımızda genişçe inceleyeceğiz. Yine yakında Resulullah'ın (s.a.a), "İmamlarımın ve halifelerimin sayısı on ikidir." nassı hakkındaki bahsimizde Hilâfet Ekolü bilginlerinin, bu hadisin bunca açıklığıyla Resulullah'ın (s.a.a) soyundan On İki İmam'dan başkasıyla uyuşmadığını bildikleri hâlde, nasıl tevil etmeye çalıştıklarını açıklığa kavuşturacağız. Buna rağmen Hilâfet Ekolü hadis uleması, sayıları on iki olan Ehlibeyt İmamları'ndan başkalarına tevil etmeye çalışmışlar; fakat her âlimin tevili diğer âlimleri ikna edemediğinden onu eleştirip reddetmişlerdir!
Taberânî gibi bilginler, aşağıdaki rivayette bu tür bir gizleme yapmışlardır. Mecmau'z-Zevaid kitabında Selman-ı Farisî'den şöyle nakledilir: Resul-i Ekrem'e (s.a.a), "Ya Resulullah (s.a.a)! Her peygamberin bir vasisi vardı; ya senin vasin kimdir?" diye sordum. O gün Resulullah (s.a.a) bana cevap vermedi. Fakat birkaç gün sonra beni görünce, "Ya Selman!" buyurdu. Ben aceleyle huzuruna koşarak, "Efendim." dedim. O, "Musa'nın vasisinin kim olduğunu biliyor musun?" buyurdu. Ben, "Evet; Yuşa b. Nun'du." dedim. Hz. Peygamber, "Neden, biliyor musun?" diye sordu. Ben, "Çünkü o herkesten daha bilgiliydi." dedim. Bunun üzerine Resulullah (s.a.a) şöyle buyurdu: "Benim vasim, sırdaşım, en seçkin hatıram, ahdimi yerine getirip borcumu ödeyecek olan Ali b. Ebu Talib'dir." Heysemî der ki: Mecmau'z-Zevaid'in yazarı burada şöyle ekler: Taberânî bu rivayeti kaydederek der ki: Resulullah, "Benim vasim" derken, Ali'yi kendi ailesine vasi etmiştir, hilâfete değil.[257]


Bu Hadis Üzerinde Bir İnceleme ve Taberânî'nin Tevilinin İncelemesi

Taberânî'nin bu hadis-i şeriften anladığının ne derecede sahih olabileceğini anlamak için Resulullah'ın (s.a.a) bu hadisini üç açıdan (soruyu soran, soru ve Resulullah'ın cevap verirken kullandığı hikmet) inceleyeceğiz. Soruyu soran, aslen İranlı olan Selman-ı Farısî'dir. O, ne Abdulmuttalib soyundan, ne Resulullah'ın eşlerinin akraba ve yakınlarından ve ne de eniştelerinden olmadığı için Resulullah'ın (s.a.a) kendi ailesine kimi sorumlu kılacağını bilmek istemesi, mantıklı olmaz. Selman, Resulullah'ın (s.a.a) huzurunda Müslüman olmadan yıllarca önce rahiplerle ve Hıristiyan bilginleriyle görüşen, onlarla bağlantısı olan bir kişiydi; onlardan önceki ümmetlerin hakkında bilgi edinmiş, peygamberlerle onların vasilerinin rivayetlerini öğrenmişti. İşte bu nedenle Resulullah'a (s.a.a), "Her peygamberin bir vasisi vardır, ya senin vasin kimdir?" diye sormaktadır.
Dolayısıyla Selman, Resulullah'ın (s.a.a) dinine vasisini ve ümmete halifesini sormaktadır. "Her ailenin sorumlusu, kendisinden sonra ailesinin sorumluluğunu üstlenmesi için birini kendine vasieder; o hâlde senin vasin kimdir?" demiyor; dolayısıyla, Resulullah'ın, ailesine kimi vasi tayin ettiğini sormuş olması anlamsızdır. Resulullah (s.a.a), çok önemli konularda ilâhî emri beklerdi; nitekim Medine'de kıbleyi Beytulmukaddes'ten Kâbe'ye çevirmede de aynı şeyi yapmıştı. Sonunda kıblenin Kâbe olacağını bildiği hâlde, "Biz, senin, yüzünü çok defa göğe doğru çevirip durduğunu görüyoruz. Şimdi elbette seni hoşnut olacağın kıbleye çevireceğiz. Artık yüzünü Mescid-i Haram yönüne çevir."[258] ayeti ininceye kadar beklemişti.
Resulullah (s.a.a) hükümet ve hilâfet konusunda Arapların daha önce bir bölümüne değindiğimiz hırs ve rekabetini bildiğinden ve kendisinin Medine'de temelini yeni attığı küçük İslâm toplumu Resulullah'tan (s.a.a) sonra İmam Ali b. Ebu Talib'in veliahtlık haberini duymaya güç yetirecek seviyede olmadığından Hz. Peygamber, Selman'ın cevabını bir süre geciktirdi. Galiba Resulullah'a (s.a.a) izin verildiği için Selman'a cevabını vermiş, ardından, "Musa'nın vasisi kimdi?" sorusuyla Selman'ı sorduğu sorunun cevabını duymaya hazırlamak istemişti. Çünkü Hz. Peygamber, Selman'ın kitap ehli bilginleri aracılığıyla bundan haberdar olduğunu biliyordu. Selman, Resulullah'ın (s.a.a) bu sorusuna, "Musa'nın vasisi Yuşa b. Nun'du."
cevabını verince, "Neden?" diye sordu. Selman, "Çünkü o, İsrail Oğulları'nın en bilginiydi." cevabını verdi. Bunun üzerine, "O hâlde benim de vasim... Ali b. Ebu Talib'dir." buyurdu. Resul-i Ekrem'in (s.a.a) Selman'a bu şekilde cevap vermesinin hikmeti şudur:
1- Resulullah'ın (s.a.a) örnek olarak Yu'şa b. Nun'u zikretmesinin sebebi, onun peygamberlerin vasilerinin en meşhuru olması, Hz. Musa'nın
(a.s) kendisinden sonra onu halife etmesi ve Hz. Musa'dan sonra İsrail Oğulları'nın kumandanlığını üstlenmiş olmasıdır. Nitekim Ali (a.s) de Resulullah'tan (s.a.a) sonra kendi hilâfeti döneminde böyleydi.
2- Resul-i Ekrem (s.a.a) Selman'a, Yuşa b. Nun neden Hz. Musa'nın (a.s) vasisi seçildi diye sorunca Selman, "Çünkü Yuşa onların en bilginiydi." cevabını verdi. Bu basit soru ve cevapla Resulullah (s.a.a), Ali'yi (a.s) amcası oğlu olduğu veya eşsiz cesaretiyle müşriklerle savaşta İslâm'ın yılmak bilmez savunucusu olduğu için değil, insanların en bilgilisi olduğu için kendine halife etmişti. Başka bir deyişle o, vasilik ve Müslümanlara hilâfet için Ali'nin (a.s) yeteneğini ve salahiyetini beyan etmiş ve "O benim sırdaşım, en iyi hatıramdır." Sözüyle bunu vurgulamıştır. Resulullah'ın (s.a.a) bu son sözünü Taberânî kendi isteğine göre, "Ailemden en iyi hatıramdır." şeklinde tevil etmiştir. Böylece Taberânî hiçbir zaaf bulamadığı bir hadisi kendi isteğine göre tevil etmiştir!


Vasiyet Anlamının Tevilinde Diğer Bilginlerin Şaşkınlığı

İbn Ebi'l-Hadid Şafiî, Emirü'l-Müminin Ali'nin (a.s), "Bu ümmetten hiç kimse Âl-i Muhammed'le mukayese edilemez... Onlar imanın direkleridirler... Velâyet ve önderlik hakkı onlara mahsustur, vasiyet ve mirasçılık makamı onlardadır." buyruğunda geçen "vasiyet" teriminin
şerhinde şöyle yazar: Vasiyet konusuna gelince; İmam Ali'nin (a.s), Resulullah'ın (s.a.a) vasisi olduğunda hiç şüphemiz yoktur; bunu kabul etmeyenler bizce inat ve düşmanlık göstermektedirler. Fakat biz vasiyeti hilâfet için bir nas kabul etmiyoruz, aksine bunun başka bir anlama geldiğini sanıyoruz; dikkat edilir de bu anlam anlaşılırsa bu konudan daha yüce olabilir! Biz İbn Ebi'l-Hadid'e cevaben şunu diyoruz: Hz. Ali (a.s) "Velâyet, vasilik ve mirasçılık hakkı bana mahsustur." dememiştir. Dolayısıyla bundan, "Resulullah'ın (s.a.a) ailesine vasilik ve sorumluluk hakkı Ali'ye mahsustur." sonucunu çıkaramayız. Aksine İmam Ali (a.s), "Âl-i Muhammed dinin temel direğidir, Resulullah'ın (s.a.a) vasiliği onlara mahsustur." buyurmuştur. İmam, vasiyeti ve saydığı diğer sıfatları Âl-i Muhammed'e mahsus görmüştür; bu, Hz. Muhammed'in (s.a.a) ailesinin Muhammed ailesine vasilik ve hilâfet hakkı olduğu anlamına gelmez. Binaenaleyh İmam, vasiyeti, kendisiyle on bir oğlunu da kapsamına alan Âl-i
Muhammed'e has bir özellik olarak ortaya koymuştur. Burada İbn Ebi'l-Hadid gibi Şafiî mezhebine mensup bir bilgin, "vasiyet" sözcüğünün anlamında yanılmış, ama açıkça Taberânî'nin tevilini tekrar etme cesaretini de gösterememiştir. İşte bu nedenle "Biz vasiyeti hilâfete bir nas olarak görmemekteyiz; aksine bunun başka bir anlamı vardır!" diyor. Burada İbn Ebi'l-Hadid'den şunu sormamız yerinde olsa gerek: "Vasiyetin başka bir anlamı olduğunu söylüyorsunuz; peki vasiyetin bu söylediğiniz anlamı nedir?!" Kısacası, bu tür gizlemede bilginler, Müslümanlara hâkim gücün,
halife ve valilerin maslahat ve siyasetiyle çelişen, bunların eleştirilmesine sebep olan Resulullah'ın (s.a.a), Ehlibeyt'in ve Hz. Peygamber'in ashabının siretini, sünnetini, hadislerini onlara fazilet ve övgü olacak şekilde tevil ediyorlardı.


4- Silindiğine İşaret Etmeden Ashabın Sözlerinin Bir Bölümünün Silinişi

Hilâfet Ekolü'nün gizlemelerinden biri de, naklettikleri rivayetin bir bölümünü silmeleri ve buna işaret etmemeleridir. İki beytini vasiyet konusunda söylenen şiirler bölümünde kaydettiğimiz ensardan olan sahabe Nu'man b. Aclan'ın kasidesinin başına getirdikleri gibi. Zübeyir b. Bekkar, Sakife olayını ve muhacirlerle ensarın tartışmalarını ve her birinin getirdiği delilleri anlatırken bu şiiri tam olarak kaydetmiş, bu cümleden Amr b. As'ın, ensar aleyhindeki sözlerine değinmiştir. Nu'man bir şiirinde ona cevap vermiş, Hz. Resulullah'a (s.a.a) yardım etmede, onun Kureyş'e karşı savaşlarına katılmada ensarın yardımlarına değinerek, Kureyş mültecilerini ensarın savunduğunu ve onları tüm varlıklarına ortak ettiklerini hatırlatmıştır. Daha sonra Sakife olayına değinerek şöyle demiştir: Dediler ki Sa'd'ı hilâfete seçmek doğru değildir, oysa Ebu Bekir'i seçmeyi doğru gördünüz! Gerçi Ebu Bekir'in buna liyakati var ve bunun hakkından iyi bir şekilde gelebilir; fakat hilâfete Ali daha lâyıktır. Biz Ali'nin taraftarıydık ve sen ey Amr bilmezsin, onun hilâfete liyâkati vardır. O Allah'ın yardımıyla insanları doğru yola hidayet eder, kötülük ve çirkinlikten alıkoyar.
O Resulullah'ın vasisi ve amcasının oğludur; kâfirlerle sapıkların önderlerini öldürendir. Fakat öbürü, kalp gözleri kör olanları doğru yola hidayet
eden ve sağırları sağırlıktan kurtarandır, Allah'a şükürler olsun! O, Resulullah'la (s.a.a) mağarada tek başına kaldı; geçen yıllarda doğru konuşan arkadaşıydı. İbn Abdulbir, İsti'ab adlı kitabında Nu'man b. Aclan'ın hayatı bölümünde bu kasidenin tamamını nakletmiş, fakat şu iki beyti atmıştır:
O, Allah'ın yardımıyla insanları doğru yola hidayet eder, kötülük ve çirkinlikten alıkoyar. O, Resulullah'ın vasisi ve amcasının oğludur; kâfirlerle
sapıkların önderlerini öldürendir. İbn Abdulbir'in, Nu'man'ın kasidesinden bu iki beyti atmasının sebebi, bu beyitlerde Resulullah'ın (s.a.a) amcası oğlu Ali'nin Hz. Peygamber'in vasisi olarak övülmüş olmasıdır; fakat Ebu Bekir'i öven diğer iki beyti kalemden düşürmemiştir! İbn Abdulbir'den sonra gelen İbn Esîr, Usdu'l-Gâbe adlı kitabında Nu'man'ın hayatı bölümünde şöyle kaydeder: Onun şiirlerinden biri, ensarın sözlerinden bahsettiği, ardından Resulullah'a (s.a.a), sonra da hilâfet konusuna değindiği kasidesidir... İbn Esîr daha sonra Nu'man'ın kasidesinin baş tarafından sadece
ensarın faaliyetlerini anlatan birkaç beyini kaydetmiş, hilâfet konusunda muhacirlerle ensar arasındaki ihtilâf ve ikiliği beyan eden geriye kalanını ve yine İmam Ali'nin (a.s) övgüsündeki iki beytini, özellikle onun Resulullah'ın (s.a.a) vasisi olduğunu bildiren kısmını atmıştır!! İbn Esîr'den sonra İbn Hacer gelmiş, Nu'man b. Aclan'ın hayatı bölümünde şöyle yazmıştır: O, şiirler okuyarak kendi kavmi olan ensarı övmüştür! Daha sonra Nu'man'ın şiirinden ensarın faaliyet ve iftiharlarını kapsayan birkaç beytini nakletmiş, hilâfet konusundaki geriye kalan kısmını kaydetmekten sakınmıştır! Ve böylece zaman ilerleyip tarihin rakamları fazlalaştıkça, Ehlisünnet bilginlerinin kalemi de hoşlanmadıkları rivayetleri silmede
daha keskinleşmiş, bizleri tarihî gerçeklere ulaşmaktan bir o kadar uzaklaştırmıştır. Meselâ Zübeyir b. Bekkar'ın (öl. 256 hk.) el-Muvaffakiyyat adlı
kitabında farkına varmadan Resulullah'tan (s.a.a) sonra hilâfet konusundaki ihtilâfı ve Sakife'de muhacirlerle ensarın şiir ve konuşmalarını, bu cümleden Nu'man b. Aclan'ın şiirini ve Emirü'l-Mümi-nin Ali'nin (a.s) fazilet ve menkıbeleri hakkındaki iki beytini tamamıyla kaydettiğini görmekteyiz. Fakat İbn Abdulbir (öl. 463 hk.), Zübeyir b. Bekkar'ın bu büyük hatasının farkına vararak "vasilik" hakkındaki o iki beyti silmiştir! İbn Abdulbir'den sonra gelen ve 638 yılında vefat eden İbn Esîr de Resulullah'tan (s.a.a) sonra hilâfet konusunda ihtilâfın zihinlerde sorular yarattığını görünce, Nu'man'ın kasidesinden hilâfet konusunda muhacirlerle esnar arasında ihtilâf olduğunu bildiren beyitleri atmış, sadece "Nu'man'ın şiirlerinde hilâfet konusundan bahsedilmiştir."demekle yetinmiştir. Yine İmam Ali (a.s) ve onun "vasi" olduğu hakkındaki beyitleri
silmekten çekinmemiştir! Ehlisünnet ulemasının bu iki meşhur bilgininden sonra gelen ve 852 yılında vefat eden İbn Hacer, daha kolayını bularak Nu'man'ın kasidesinin hilâfet konusundan bahsettiğine hiç değinmemiştir!! İşte bu nedenle, tarih ilerledikçe Ehlisünnet'in meşhur bilginlerinin
de söylenmesi yararlarına olmayan tarihî gerçekleri daha fazla tahrif ettiklerini ve sildiklerini söylüyoruz. Vasiyet konusunda söylenenlere dönecek olursak veya gizleme çeşitlerinde ve "vasiyet" rivayetinde gizlediklerini bir daha gözden geçirecek olursak, Hz. Ali'nin (a.s) Resulullah (s.a.a) tarafından onun vasisi olarak tayin edilmesi konusundaki rivayetin yayılmasının Hilâfet Ekolü'nün karşılaştığı en acı mesele olduğunu ve bundan rahatsız olduğunu çok iyi bir şekilde anlarız. Yine bu nedenle bu konuyu silindiğine işaret etmeden kaside ve rivayetten silmişlerdir. Gerek Resulullah'ın (s.a.a) hadislerinde ve siretinde, gerekse onun ashabının siretinde bu tür gizlemeler Ehlisünnet ve Hilâfet okulunda çok yaygın olup, diğer gizleme çeşitlerinden daha fazladır. Vasiyet konusu dışında silinen ve yazıya geçirilmeyen diğer konulara değinecek olursak, ister istemez bahsimiz uzayacaktır.


5- Silindiğine İşaret Etmeden Resulullah'ın (s.a.a) Sünnetinden Rivayetin Tamamının Silinmesi

İbn Hişâm,[259] es-Sîretu'n-Nebeviyye adlı kitabında Resulullah'ın (s.a.a) sünneti hakkında kaydettiklerini Bukaî'nin rivayetiyle İbn İshak'ın Siret'inden almıştır. O, kendi kitabı hakkında şöyle der: Ben İbn İshak'ın bu kitaptaki yazılarından bazılarını kaydetmedim... Söylenmesi hadis makamını düşüren ve halkın söylenmesinden hoşlanmadığı şeyleri kaydetmekten sakındım! İbn Hişâm'ın, halkın hoşlanmadığı bahanesiyle İbn İshak'ın Sîret'inden sildiği şeylerden biri de, Resulullah'ın (s.a.a) "En yakın hısımlarını uyarıp korkut."[260] ayeti inince Abdulmuttalib Oğulları'nı davet etmesi rivayetidir. Taberî bu rivayeti kendi senediyle İbn İshak'tan kaydederek Resulullah'ın (s.a.a) bu davette Abdulmuttalib Oğulları'na şöyle buyurduğunu yazar: "Bu konuda hanginiz bana yardım edecek ki böylece aranızda benim kardeşim, vasim ve halifem olsun?" Ali b. Ebu
Talib dışında hepsi bu öneriden yüz çevirdiler. Ali dedi ki: "Ben ya Resulullah, bu konuda senin yâr ve yardımcın ben olacağım." Bunun üzerine Resul-i Ekrem (s.a.a) onun ensesinden tutarak, "Bu sizin aranızda benim kardeşim, vasim ve halifemdir. Bunu dinleyin ve buna itaat edin." buyurdu. Resulullah'ın (s.a.a) bu sözünü duyanlar gülerek yerlerinden kalktılar ve Ebu Talib'e, "Sana, oğlunun emirlerine itaat etmeni emrediyor!" dediler.[261] İbn Hişâm, bu rivayeti ve kendi deyişiyle halkın duymak istemediği diğer birçok rivayeti silmiş, kaydetmemiştir. Elbette İbn Hişâm'ın
bu sözündeki "halk"tan maksadı, sıradan genel halk kitlesi değil, hilâfet makamına oturan hâkim güç ve etrafındakilerdir.[262] Bu nedenle İbn İshak'ın Sîret'i unutulmuş, ona karşı ilgisiz davranılmıştır. Çünkü bu kitapta yayılmasını istemedikleri rivayetler yer almamıştır. Bu sebeple İbn İshak'ın bu kitabının nüshaları bulunmaz hâle geldi,[263] onun yerine İbn Hişâm'ın Sîret'i meşhur olup, halk tarafından en muteber kaynaklardan biri olarak tanındı! Fakat, o önemli olayı kendi Tarih'inde kaydettikten sonra İmam Ali (a.s) hakkındaki bu nassın öneminin farkına varan Taberî, Tefsir'inde bunu telâfi etmeye çalışarak aynı senetle yukarıdaki ayetin altına şöyle kaydetmiştir: Resulullah (s.a.a) buyurdu ki: "Aranızdan hanginiz bu konuda bana yardım edecek ki benim kardeşim ve şöyle böyle olsun!" Daha sonra buyurdu ki: "Bu benim kardeşim ve şöyle
böyledir, sözünü dinleyin ve ona itaat edin!" Bunun üzerine oradakiler gülerek ayağa kalktılar ve Ebu Talib'e dediler ki...[264] İbn Kesir de Tarih'inde[265] bu rivayet hakkında ve Tefsir'inde yukarıdaki ayetin tefsiri hakkında aynı şeyi yapmıştır. İşte bu, rivayetin bir bölümünü silerek yerine belirsiz bir şey koymaktır. Bundan daha kötüsü, Muhammed Hasaneyn Heykel'in yaptığıdır. O, Hayat-ı Muhammed adlı kitabının birinci baskı 104. sayfasında bu rivayeti şöyle kaydeder: "Bu konuda hanginiz bana yardımcı olacak, ki böylece aranızda benim kardeşim, vasim ve halifem olsun."
Sonra 1354 yılında kitabının ikinci baskısında 139. sayfada bunu silmiştir![266] Her halükârda bu tür gizleme (silindiğine işaret etmeden rivayetin

tamamını gizleme), Hilâfet Ekolü ulemasında oldukça fazla rastlanan bir husustur.



6- Resulullah'ın (s.a.a) Sünnetinin Yazılmasının Engellenişi

Hilâfet Ekolü'nde Resulullah'ın (s.a.a) sünnetini gizlemenin en önemlilerinden biri de halifelerin Resulullah'ın (s.a.a) sünnetinin yazılmasını
yasaklamalarıdır. Bu yasaklama Resulullah'ın döneminde başladı. Kureyş muhacirleri Abdurrahman b. Amr b. As'ın, Resulullah'ın (s.a.a) hadislerini yazmasını engelleyerek dediler ki: Sen Resulullah'tan (s.a.a) duyduğun her şeyi yazıyorsun; oysa Resulullah da bir beşerdir, sevinç ve öfke hâlinde ağzından bir söz çıkar! Yine Kureyş muhacirleri, Resul-
i Ekrem'in (s.a.a) hayatının son anlarında vasiyetini yazmasını engellediler. Ve yine Resulullah'tan (s.a.a) sonra hilâfet kürsüsüne oturunca var güçleriyle onun sünetinin yazılmasına engel olanlar da yine Kureyş'tir! Resul-i Ekrem'in (s.a.a) sünnetinin yazılıp nakledilmesi Emevî halifesi Ömer b. Abdülaziz'in dönemine kadar devam etti. Ömer b. Abdülaziz hilâfete geçince bu sınırlamaları kaldırarak Resulullah'ın (s.a.a) sünnetinin yazılmasını emretti. Hükümet düzeninin Resulullah'ın (s.a.a) hadislerinin yazılmasını
engellemelerini kitabımızın ikinci cildinde, İki Ekole Göre İslâm'ın Teşriî kaynakları konusunda genişçe inceleyeceğiz. Elbette Resulullah'ın (s.a.a) hadislerinin yazılmasının nasıl engellendiği daha önce Sakife rivayetlerinde geçti. Uzun yıllar boyunca Resulullah'ın (s.a.a) "vasiyet" hakkındaki
hadisleri ve diğer hadislerinin yazılmasının engellenmesi nedeniyle ne kadarının unutulduğunu Allah bilir. Biz bu tür gizleme hakkında iki rivayetle yetiniyoruz: Birinci rivayet, Ebu'l-Ferec İsfahanî'nin el-Eğanî adlı kitabında genişçe kaydettiği Muaviye'yle Amr b. Âs'ın ensara davranışları hakkındadır. Bu rivayet özetle şöyledir: Ensarın temsilcilerinden bir grup Muaviye'ye giderek perdeci Sa'd Ebu Dürre'den ensar için Muaviye'den izin almasını istediler. Perdeci içeri girdi ve Amr Âs'ın yanında bulunan Muaviye'ye, "Ensar kapıda bekliyor." dedi. Amr Muaviye'ye dönerek dedi ki: "Ey Emirü'l-Müminin! Bunların bir nesep gibi kullandığı bu nasıl bir lakaptır? Eğer razı olursan onları nesep ve soylarıyla çağırmalarını emret." Muaviye, "Sonunda rezil olmaktan endişeleniyorum." dedi. Amr, "Sen bunu emret, eğer muvaffak olursan onları küçük düşürmüş olursun, aksi takdirde bu isimle anılsınlar." dedi. Bunun üzerine Muaviye perdeciye, "Git onlara Amr b. Amir evlâtlarından olanlar içeri girsinler de" dedi. Perdeci giderek Muaviye'nin emrini yerine getirdi. Bunun üzerine Amr b. Amir Oğulları'nın hepsi içeri girdi. Fakat ensardan hiçbiri yerinden kımıldamadı. Muaviye öfkeyle Amr'a bakarak, "Yazıklar olsun sana." dedi ve sonra hizmetçisine dönerek, "Git onlara Evs ve Hazrec kabilesinden olanların içeri girmesini söyle" dedi. Perdeci çıkarak Muaviye'nin emrini iletti; ama bu kez de hiçbiri yerinden kımıldamadı. Bunun üzerine Muaviye, "Git ensarın gelmesini söyle" demek zorunda kaldı. Böylece önlerinde Nu'man b. Beşir olduğu hâlde bütün ensar ve Nu'man şu şiirleri okuyarak içeri girdiler: Ey Sa'd! Bize başka isimler takma; ki bizim / Ensardan başka nesebimiz yoktur, dolayısıyla ona cevap vermeyiz. Bu nesebi Allah bize seçmiştir ve / bu nesep kâfirlere ağır gelir. Bedir'de sizden kuyunun içine / yuvarlananlar ateş ehlidirler. Nu'man Beşir, şiirlerini bitirince öfkeli bir hâlde Muaviye'nin sarayından dışarı çıktı. Fakat Muaviye onu geri çağırması için birini peşine gönderdi. Nu'man gelince onu sıcak
bir şekilde karşılayıp gönlünü aldı ve onunla beraberindekilerin isteklerini yerine getirdi. Daha sonra Amr'a dönerek, "Bizim bu kadar baş belasına ihtiyacımız yoktu." dedi![267] Bu rivayette hâkim gücün, Resulullah'ın (s.a.a) sünneti olan, ne hâkim gücün taraftarlarından ve ne de akrabalarından olmayan ashabı için bir övgü sayılan "ensar" lakabının yayılmasını engellediklerini görüyoruz ve bütün bunlardan çıkan sonuç şudur: Hâkim
güç, düşmanlarıyla düşmanlık ederek hangi yolla olursa olsun Resulullah'ın (s.a.a) sünnetinin yayılmasına engel olmaktadır!! İkinci rivayeti de Ebu'l-Ferec İsfahanî, el-Eğanî adlı kitabında İbn Şehab'dan şöyle nakleder: Halid b. Abdullah Kasrî benden soy ilmiyle ilgili bir kitap yazmamı istedi. Ben de itaat ederek Mudar kabilesinden başlayarak bu kitabı yazmaya koyuldum. Bir müddet sonra huzuruna gittiğimde bana, "Ne yaptın?" diye sordu. Ben, "Mudar kabilesinin soyunu yazmaktayım, daha bunu bitirmedim." dedim. Bunun üzerine, "Mudar'ı bırak; Allah onların kökünü kurutsun." dedi, "Bunu yazmaya devam etmen gerekmez. Bana sîret hakkında bir kitap yaz." dedi. Ben, "Sîret kitabı yazacak olursam Ali b. Ebu Talib'in siretini de yazmak zorunda kalacağım. Bunu yazmama müsaade ediyor musunuz?" dedim. Halid, "Hayır." dedi, "Bunu istemem; ama onu cehennemin derinliklerine düşürecek bir konu bulursan yaz!"[268] Gördüğünüz gibi hâkim güç Hz. Ali'nin (a.s) kötülenmesi dışında hatta isminin yazılmasını bile engellemekteydi. Bu durumda açıkça Hz. Ali'yi seçerek kendisinden sonra vasisi ve halifesi olarak tanıtan Resulullah'ın sünnetinin yazılmasına izin verir mi hiç?! Halifeler var güçleriyle Resul-i Ekrem'in (s.a.a) sünnetinin ve hadislerinin yazılmasını engelliyor ve asırlar boyunca emirlerine karşı hareket ederek Resulullah'ın (s.a.a) sünnetini rivayet eden veya siyasetleriyle çelişen hadisleri nakleden veya yazanları ileride örneklerine değineceğimiz gibi ya ezerek inzivaya itiyor veya cellatlarına teslim ederek idam ediyorlardı.


7- Resulullah'ın (s.a.a) Sünnetinin Râvilerinin ve Rivayetlerinin Tezyif Edilişi

Bu bölümde, Resulullah'ın (s.a.a) rivayet ve râvilerinin tezyif edilmesinden, hâkim gücü kınayan kitaplardan ve yer yer muhaliflerinin katliama tâbi tutulmasından bahsedeceğiz. Hâkim gücün sorgulanmasına sebep olan râvilerin veya yazarların kitaplarının tezyif edilmesi ve yine hâkim gücün gücünü kıran, halifenin, valinin veya komutanın sorgulanmasına sebep olan ve yer yer sözleri ve hareketleri hâkim gücün siyasetleriyle bağdaşmayan alimlerin idam edilmesine sebep olan rivayetlerin tezyif edilmesi doğrultusunda Ehlisünnet ulemasının tepkilerinin tamamı sayılamayacak kadar çoktur. Burada bahsimizin uzamaması için, bu tür gizlemelerden dördünü açıklıyoruz:


a) "Vasilik"ten Bahsedenlerin Kınanışı

İbn Kesir'in, Tarih'inde değindiği bazı konular özetle şöyledir: Şia'nın cahilleriyle aptal destancılarını razı eden ve övünç kaynağı olan şey, tepeden tırnağa yalan ve iftira olan bir konudur; onlar, "Resulullah (s.a.a) vasiyet ederek Ali'yi (a.s) halife tayin etmiştir." diyorlar. Bu durumda, ashabı kiramın, vasiyet konusunda Resulullah'ın (s.a.a) emrine itaat etmeyerek ondan sonra çok büyük bir hıyanet işlemiş olması gerekiyor... Saf ve cahil destancılar, vasiyet konusunda derler ki: "Resulullah (s.a.a) muaşeret adabı ve ahlâkla ilgili Ali'ye birtakım tavsiyelerde bulundu..." Bütün bunlar esası olmayan saçma şeylerdir. Bunlar tepeden tırnağa yalan olup, bir grup alçak ve cahil insanın uydurmasıdır; buna aptallardan başkası inanmaz ve bununla övünmez![269] İbn Kesir gibi bir Ehlisünnet âlimi istidlal ve görüşünü böyle belirtiyor; bozuk bir asapla Şia'ya saldırıp böyle büyük bir sorun karşısında kötü bir şekilde iradesinin yularını kaybediyor ve küfürden başka hiçbir delil getiremiyor. Şimdi Şia'nın cahilleriyle aptal destancılarını razı edip övünç kaynağı olan sahabe, tâbiîn vs.'nin kimler olduğunu görelim:
1- Resulullah'ın (s.a.a) Ashabından:
a- İmam Ali b. Ebu Talib -a.s- (muhacir).
b- Selman-ı Muhammedî (Fars).
c- Ebu Eyyub Ensarî.
d- Ebu Said Hudrî (ensardan).
e- Enes b. Malik (ensardan).
f- Bureyde b. Husayb Eslemî (muhacir).
g- Amr b. As (Kureyş'ten).
h- Ebuzer Gıfarî.
i- İmam Hasan (a.s); Resulullah'ın (s.a.a) büyük torunu.
j- İmam Hüseyin (a.s); Resulullah'ın (s.a.a) küçük torunu ve Kerbela şehidi.
k- Hassan b. Sabit (ensardan).
l- Fazl b. Abbas b. Abdulmuttalib.
m- Nu'man b. Aclan (ensardan).
n- Abdullah b. Ebu Süyfan Hars b. Abdulmuttalib.
o- Ebu Heysem b. Teyyihan (ensardan).
p- Sa'd b. Kays (ensardan).
r- Hucr b. Adiy (Kindî Kabilesi'nden).
s- Huzeyme b. Sabit Zu'ş-Şehadeteyn.
t- Amr b. Hamık (Huzaa kabilesinden).
u- Abdullah b. Abbas.
v- Muğiyre b. Haris b. Abdulmuttalib.
y- Eşas b. Kays Kindî -İmam Ali'nin (a.s) düşmanlarından-.
2- Tâbiînden:
a- Cerir b. Abdullah Becelî.
b- Şair Kays b. Amr Necaşî.
c- Muhammed b. Ebu Bekir (birinci halifenin oğlu).
d- Munzir b. Humeyza Vadiî.
e- Abdurrahman b. Cuayl.
f- Nazr b. Aclan.
g- Malik Eşter.
h- Ömer b. Harise Ensarî.
i- Abdurrahman b. Zueyb Eslemî.
3- Ehlisünnet Halifeleri ve Mezhep İmamlarından Bazıları
a- Abbasî halifesi Seffah'ın amcası Emir Ali b. Abdullah.
b- Abbasî halifesi Harunu'r-Reşid.
c- Abbasî halifesi Me'mun.
d- Şafiîlerin imamı Muhammed b. İdris Şafiî.
4- Resulullah'tan (s.a.a) "Vasiyet" Hadisini Kaydeden Yazarlardan:

Hanbelilerin İmamı Ahmed b. Hanbel (öl. 241 hk.) Menakıb-ı Ali adlı kitabında.
Dineverî (öl. 282 hk.) Ahbaru't-Tival adlı kitabında.
İmamu'l-Muvarrihin Muhammed b. Cerir Taberî (öl. 310 hk.) kendi Tarih'inde.
Beyhakî, el-Mehasin ve'l-Mesavî adlı kitabında; hicrî 320 yılından öncesine kadar hayattaydı.
İmamu'l-Muhaddisin ve Hilâfet Ekolü'nün direği Taberânî (öl.360 hicrî) Meacim'inde.
Ebu Nuaym İsfahanî (öl. 430 hk.) Hilyetu'l-Evliyâ'da.
Hafız İbn Asâkir Şafiî (öl. 571 hk.) Tarih-i Medinet-i Dımeşk'de.
İbn Esîr (öl. 630 hk.) kendi Tarih'inde.
İbn Ebi'l-Hadid Şafiî (öl. 656 hk.) Şerhu Nehci'l-Belâğa'da.
Muttakî Hindî (öl. 975 hk.) Kenzü'l-Ummal'de.
Bunlar İbn Kesir'in tabiriyle, "Vasilik" hadisini sahabe ve tâbiînden kendi emsallerine anlatarak veya kitaplarında naklederek aldanan ve kendi şiirlerinde, sözlerinde ve rivayetlerinde delil olarak kullanan Şia'nın cahillerinin ve aptallarının hikâyesidir. Örneğin: Zübeyir b. Bekkar el-Muvaffakiyyat adlı kitabında, Taberî ve İbn Esîr Tarih'lerinde, Hatib Bağdadî kendi Tarih'inde, Mes'udî, Murucu'z- Zeheb'de, İmam-ı Mukaddem Hakîm Nişaburî'nin hadisinde Müstedrek'te ve Zehebî Tezkiretu'l-Huffaz'da vs. İbn Kesir, bu konuda kaydettiklerimizin hepsinin üzerini örttüğü,


Dipnotlar

-----------------------------------------

[238]- Makatilu't-Talibiyyîn, s.598-599.
[239] -Bu konudaki rivayetleri kitabımızın "Tarihî Olaylar" bölümünde kaydettik.
[240] -bk. Elinizdeki kitabın orijinalinde, c.2, s.44-45.
[241] -Tarih-i Taberî, c.5, s.19.
[242] -Murucu'z-Zeheb, Mes'udî, c.2, s.321-322. Bu kitapta, ilk üç halife döneminde Haşim Oğulları'ndan hiçbirinin iş başına geçirilmediği vurgulanmıştır.
[243] -bk. Yazarın Kur'ânu'l-Kerim ve Rivayatu'l-Medreseteyn kitabı, "Osman"ın Dönemi bölümü.
[244]- bk. Bu kitabın orijinalinde, c.2, s.46 ve Nakşi Aişe Der Tarih-i İslâm kitabının birinci cildi.
[245] -Sıffin ve Nehrevan Savaşı hakkında bk. Tarih-i Taberî, İbn Esîr ve diğer kaynaklar.
[246] -Bu sloganın rivayetini nerede gördüğümü hatırlamıyorum. Fakat Kureyş gerçekte hükümeti ele geçirmekle pratikte bu siyasetin varlığını ispatlamıştır.
[247] -Murucu'z-Zeheb, c.2, s.35 ve diğer kaynaklar.
[248] -Tarih-i İbn Kesir, c.9, s.209.
[249] - Ehlibeyt Ekolü mensuplarından en-Nasir Li-Dinillah gibi. Ben onun Samerra şehrindeki ve Mescidu'l-Mehdî'nin aşağısındaki Serdab-ı Gayb diye meşhur olan Eimme musallasında bir eserini gördüm. Bu, bir metre yüksekliğinde bir yere asılmış ağaçtan bir tablo idi, bu tabloda on iki Ehlibeyt İmamları'nın (a.s) isimleri işlenmişti ve onun Abbasî halifesi en-Nasir Li-Dinillah'ın emriyle yapıldığı kaydedilmişti.
[250] -Mecmau'z-Zevaid, Mes'udî, c.3, s.235.
[251]- bk. Kitabımızın, Şûra'yla İstidlâlin Değerlendirilmesi konusu.
[252]- el-Bidayetu ve'n-Nihaye, c.7, s.314. Bu mektupları daha önce kaydedip onlar hakkında ve Taberî'nin bu konudaki davranışına ilişkin görüşümüzü belirttik.
[253] -Tezkiretu'l-Huffaz, s.698-701.
[254] -el-Bidayetu ve'n-Nihaye, c.8, s.119.
[255] -Sahih-i Müslim, Kitabu'l-Birri ve's-Sıla, s.2010, hadis: 96.
[256]- el-Bidayetu ve'n-Nihaye, c.8, s.119.
257] - Mecmau'z-Zevaid, c.9, s.113-114.
[258]- Bakara: 144
[259] -İbn Hişâm, Ebu Muhammed Abdulmalik b. Hişâm el-Himyerî ve İbn Hallikan der ki: "O, Resulullah'ın (s.a.a) siretini İbn İshak'ın el-Mağazî ves Siyer kitabından alarak düzenlemiştir..." Suyutî de Buğyetu'l-Vuat adlı eserinde, s.215'de şöyle yazar: "Resulullah'ın (s.a.a) siretini düzenleyen kimse, onu İbn İshak'ın arkadaşı Ziyad Bukaî'den duyarak ıslah etmiştir..." Bu iki yazarın düzenleme ve ıslahtan maksatları, İbn Hişâm'ın, İbn İshak'ın Siretindeki hâkim gücün maslahatına aykırı olan şeyleri silmiş olmasıdır. İbn Hişâm 218 veya 213 yılında Mısır'da vefat etmiştir. Bukaî'nin ismi Ziyad b. Abdullah b. Tufeyl Bukaî Amirî'dir (öl. 183 hk.). İbn İshak; Ebu Abdullah veya Ebu Bekir Muhammed b. İshak b. Yesar'-dır. O, Siret kitabını Abbasî halifesi Ebu Cafer Mansur Devanikî'nin emriyle oğlu Mehdi Abbasî için yazmıştır. İbn İshak 151 veya 152 ya da 154 yılında vefat etmiştir. Biz bunu Muhammed b. Hasaneyn Heykel'in, İbn Hişâm'ın 1356'-da Kahire'de basılan Siret'ine yazmış olduğu ön sözden aldık.
[260] -Şuarâ: 214
[261] -Tarih-i Taberî'den özetle, birinci baskı, Mısır, c.2, s.216-217.
[262] -Onlardan bazılarını "Min Tarihi'l-Hadis" adlı el yazması kitabımda kaydettim.
[263] -Son zamanlarda, İbn İshak'ın Siret adlı eserinin bazı bölümleri 1395 yılındaRabat-Mağrib'de (Fas) basılmıştır.
[264] -Tefsir-i Taberî, birinci baskı, Bûlak, 1323-1330, c.19, s.72-75.
[265] -el-Bidayetu ve'n-Nihaye, c.3, s.40.
[266] -Biz bunu Allâme Eminî'nin el-Gadir adlı kitabından, 1372 Tahran baskısı, c.2, s.288-289'dan naklettik.
[267]- el-Eğanî, Sasi baskısı, c.14, s.120-122 ve Beyrut baskısı, c.16, s.13-17.
[268]- el-Eğanî, Sasi baskısı, c.19, s.59 ve Beyrut baskısı, c.22, s.23. İbn Şehab, Muhammed b. Mes'ud Kureyşî ez-Zehrî'nin hadisini Sihah sahipleri kitaplarında kaydetmişlerdir. O, hicrî 125 yılında veya bir iki yıl sonra vefat etmiştir. Takribu't-Tehzib, c.2, s.207. Halid b. Abdullah, hicrî 89 yılında Velid tarafından Mekke valiliğine ve hicrî 105 yılında Hişâm b. Abdulmelik tarafından Basra ve Kûfe valiliğine atanmış, hicrî 120 yılında bu makamından alınmış ve ardından kendisinden sonraki vali tarafından Irak'ta öldürülmüştür. Halid soy ve din açısından suçlanmıştır. Halid'in hayatı, Tehzibu Tarih-i İbn Asâkir, c.5, s.67-80 ve diğer kaynaklarda geçer.
[269]- el-Bidayetu ve'n-Nihaye, c.7, s.224.