EHL-İ BEYT VE EHL-İ SÜNNET EKOLLERİ
 

Geçmiş konunun devamı


para ve hediye gönderiyor, toprak ve mülk veriyor, bu yolla insanları yararlandırıyordu. İnsanlar da birbirleriyle rekabet ederek mal ve makama ulaşmak için her yerde hadisler uydurup Muaviye'nin görevlilerine verdiler. Muaviye'nin valilerinden birinin yanına gidip, Osman hakkında bir fazilet nakleden hiç kimse eli boş dönmüyordu; aksine ismi ve rivayeti yazılıyor ve devlet düzenine yaklaşmış oluyor, sözü dinleniyor ve isteği yerine getiriliyordu. Bir süre böyle devam etti. Nihayet Muaviye tekrar valilerine genelge göndererek dedi ki: "Osman hakkındaki rivayetler çoğaldı ve bütün şehirlerde dillere düştü. Şimdi ise mektubum elinize ulaşınca, halkı sahabe ve ilk iki halife hakkında hadis rivayet etmeye davet edin ve Ebu Turab (Ali) hakkında rivayet edilen hadislerin aksini sahabeler için rivayet edip bana göndermelerini söyleyin. Ben bunu daha çok seviyorum; bununla gözlerim daha fazla aydınlanır. Bu, Ebu Turab'la taraftarlarına karşı en ezici delildir. Bu, onlara Osman'ın fazilet ve menkıbelerini söylemekten daha acı olacaktır!" Muaviye'nin emrini halka okudular. Onun peşinden ashabın fazilet ve menkıbeleri hakkında gerçeği olmayan birçok rivayetler uydurup yaydılar. İnsanlar da o uydurma rivayetleri toplantılarında söylüyorlardı. Sahabe hakkındaki o uydurma rivayetler hatiplerin eline geçti ve oradan da medreselere ulaştı; öğretmenler de onları çocuklara ve öğrencilerine öğrettiler. Onlar da o uydurma hadisleri Kur'ân gibi öğrendiler! Nihayet, o uydurma hadisler evlerin içine işledi; kadınlar, hizmetçiler ve onların etrafındakiler de ondan nasipsiz kalmadılar. Yıllar böyle geçti ve insanların eline çok miktarda yalan düştü; öyle ki, kadılar, fakihler ve valiler de bu konularda bahse giriştiler![178] Hadis biliminin ileri gelenlerinden olup Neftaveyh diye meşhur olan İbn Arafat kendi tarihinde şöyle yazar: Ashabın fazilet ve menkıbeleri hakkındaki uydurma rivayetlerin çoğu, Ümeyye Oğulları'nın hükümeti döneminde insanları kendilerine yaklaştırmak ve bu vesileyle Haşim Oğulları'nın burnunu yere sürtmek amacıyla uydurulmuştur![179] İbn Ebi'l-Hadid, İskafî'den şöyle nakleder: Muaviye, sahabe ve tâbiînden bir grubu Ali (a.s) hakkında nefret uyandırıcı çirkin ve yakışıksız rivayetler uydurmaları için görevlendirdi. Bunun karşılığında onları teşvik etmek ve bu gibi hadisleri daha fazla uydurmaları için çok miktarda para veriyordu![180] Yine bu alandaki örneklerden biri de Buharî[181] ve Müslim Sahih'lerinde kendi senetleriyle Amr b. As'tan naklettikleri hadistir. Bu hadis şöyledir: Resulullah'ın açıkça[182] şöyle dediğini duydum: "Ebu Talib Oğulları benim dostlarım değillerdir, benim dostum Allah ve salih müminlerdir!" Ve Sahih-i Buharî'deki diğer bir rivayete göre bu uydurma hadisin son bölümü şöyledir: "Fakat onlar benim akrabalarımdır; bu nedenle onlarla akrabalık bağını gözetiyorum." Bu iki hadisi İbn Ebi'l-Hadid Sahih-i Buharî'den alarak kendi kitabında

kaydetmiştir. Fakat Sahih-i Buharî'nin günümüzdeki baskılarında "Ebu Talib Oğulları" yerine "Ebu Falan oğulları" yazılmıştır! Taberî, Muğiyre b. Şu'be hakkında şöyle yazar: O, yedi yıl birkaç ay Kûfe'de hükümet sürdü. Ali'ye küfredip hakkında çirkin sözler söylemeyi, Osman'ın katillerini eleştirip onlara lânet etmeyi, Osman için rahmet ve bağışlanma dilemeyi ve onun dostlarını pak ve günahsız göstermeyi bir gün bile unutmamıştır![183]

Ayrıca Muğiyre siyasetçi ve muhafazakâr bir adamdı. Bazen küfreder ve çirkin şeyler söyler, bazen de yumuşaklık gösterir, aldırış etmeden yanından geçerdi. Kûfe valiliği döneminde, bir gün Sa'saa b. Suhan'a dedi ki: "Sakın Osman hakkında çirkin sözler söyleyip onda kusur aradığını

veya açıkça Ali'nin (a.s) faziletiyle ilgili bir şey söylediğini duymayayım! Çünkü sen Ali'nin (a.s) fazileti hakkında benden fazla bilmiyorsun; aksine, ben onun fazilet ve menkıbesini senden daha fazla biliyorum. Fakat elden ne gelir ki başa geçen şu padişah sıkı bir şekilde gözetmektedir ve bizden onun kusurlarını halka söylememizi istemiştir. Biz ise bize emredilen çoğu şeyleri görmezden geliyor ve bunların şerrini canımızdan defetmekten başkasını söylemiyoruz. Dolayısıyla İmam Ali'nin (a.s) faziletleri hakkında bir şey söylemek istersen, onu arkadaşlarına gizli söyle veya gizlice evlerinizde söyleyin. Fakat mescitte açıkça bu konuda bir şey söylemeye kalkışırsan, halife bunu duymaya tahammül etmez de bizden kabul

etmez."[184] Bu alanda Yakubî'nin sözü de özetle şöyledir:[185] Hucr b. Adiy, Amr b. Hamık el-Huzaî ve arkadaşları Ali b. Ebu Talib'in (a.s) dostlarındandı. Muğiyre ve Muaviye'nin diğer dostlarının minberde Ali'ye (a.s) lânet ettiklerini duyunca buna dayanamayarak onlara karşı durup itiraz ettiler. Fakat Ziyad b. Ebih, Kûfe'ye girince onların tutuklanmasını emretti. Bunun üzerine onlardan bazıları tutuklanarak idam edildi! Fakat

Amr b. Hamık el-Huzaî, arkadaşlarından bir grubuyla Musul'a kaçtı. Hucr b. Adiy'le on üç kişi ise Ziyad'ın eline düştü. Ziyad onları Şam'a Muaviye'nin yanına göndererek, "Bunlar halkın aksine Ebu Turab'a küfretmekten sakındılar ve kendi kumandanlarının karşısında durdular, münakaşaya kalkıştılar, emre itaatsizlik ve isyan ettiler!" diye yazdı ve bazılarını da buna tanık tuttu! Tutuklular Şam'ın birkaç mil uzağındaki Muruc-ı Azra'ya ulaştıklarında, Muaviye onları orada tutmalarını ve Şam'a sokmamalarını emretti. Sonra bazılarını onları idam etmeye gönderdi.

Bunun üzerine Muaviye'nin etrafındakilerden bazıları aracı olunca onlardan altısı serbest bırakıldı. Geri kalanların da Ali'den uzak olduklarını, ona lânet edip küfretmeyi kabul edecek olurlarsa serbest bırakılmalarını, aksi takdirde idam edilmelerini emretti! Fakat Hucr'la arkadaşları bir ağızdan, "Allah'ım! Biz böyle bir iş yapmayız." dediler. Onları idam etmek için görevlendirilenler onların kabirlerini gözleri önünde kazıp kefenlerini hazırladılar. Onlar da bütün gece sabaha kadar namaz ve ibadetle meşgul oldular. Sabah olunca tekrar Ali'den berî olduklarını ve ona lânet edip küfretmelerini önerdiler; fakat onlar yine, "Biz onun velâyetinden vazgeçmeyiz ve onun düşmanlarından berîyiz." dediler. Bunun üzerine cellat ileri çıktı. Hucr ondan, tekrar abdest alıp namaz kılmak için kendisine müsaade etmesini istedi. Namazı bitince de boynunu vurdular. Cellatlar onları birer birer ileri çekerek boyunlarını vurdular. Sıra Abdurrahman b. Hisan el-Anzî ve Kerim b. Afif el-Hasemî'ye geldi. Bu ikisi, "Bizi Emirü'l-Müminin Muaviye'nin yanına götürün, istediği şeyi onun yanında söyleyelim." dediler. İsteklerini kabul ederek onları Muaviye'nin yanına gönderdiler. Muaviye'nin yanına vardıklarında Muaviye, Kerim el-Hasemî'ye, "Ali hakkında ne söylüyorsun?" dedi. Kerim, "Senin dediğini!" diye cevap verdi. Muaviye, "Ali'nin dininden berî misin?" dedi. Kerim sustu. Sonra Kerim'in amcasının oğlu kalkarak onu kendisine bağışlamasını rica etti. Muaviye Kerim'i zindana atmalarını emretti ve bir ay sonra Kûfe'ye dönmesi şartıyla serbest bıraktırdı. Muaviye, Abdurrahman b. Hisan el-Anzî'ye, "Ali hakkında ne dersin?" dedi. Anzî dedi ki: "Şahadet ederim ki o çokça Allah'ı zikrederdi. Hakkı emreden, adaletin koruyucularından olan ve halkın derdiyle dertlenen bir şahıstı." Muaviye, "Ya Osman hakkında ne dersin?" diye sorunca dedi ki: "Osman zulmün kapısını açan ve hakkın kapısını kapayan ilk kişiydi." Muaviye ona, "Kendini öldürdün!" dedi. Anzî cevabında, "Aksine sadece seni öldürdüm!" dedi. Bunun üzerine Muaviye onu Ziyad b. Ebih'in yanına göndererek şöyle yazdı: "Anzî şimdiye kadar bana gönderdiklerinin en kötüsüdür. Ona hak ettiği

cezayı ver ve en kötü bir şekilde idam et!" Anzî'yi Ziyad'a götürdüklerinde Ziyad, onu diri diri gömmeleri için Kıssu'n-Natif'e gönderdi![186]

Ziyad b. Ebih'in sebep olduğu olaylardan biri de Sayfî b. Füseyl'e yaptıklarıdır. Ziyad, Sayfî'yi getirmelerini emretti. Sayfî gelince ona, "Ey Allah'ın düşmanı! Ebu Turab hakkında ne dersin?" dedi. Sayfî, "Ben Ebu Turab'ı tanımıyorum!" dedi. Ziyad, "Sen onu tanımıyorsun ha?" dedi. Sayfî, "Hayır, ben onu tanımıyorum!" cevabını verdi. Ziyad, "Yani sen Ali b. Ebu Talib'i tanımıyor musun?!" diye sorunca Sayfî dedi ki: "Evet, onu tanıyorum. Ebu Turab odur!" Aralarında geçen birtakım tartışmalardan sonra Ziyad, "Sopa getirin." diye bağırdı. Sopa geldikten sonra Sayfî'ye dedi ki: "Şimdi Ali hakkında ne dersin?" Sayfî, "Allah'ın kullarından biri hakkında söyleyeceğim en güzel sözü onu hakkında söylerim." dedi. Ziyad bağırarak, "Yere yapışıncaya kadar sopayla ensesine vurun." dedi. Ziyad'ın cellatları onun emrini yerine getirdiler. Ziyad, "Onu ayağa kaldırın." dedi. Ayağa kaldırdıklarında, "Şimdi bırakın." dedi. Sonra tekrar Sayfî'ye sordu: "Ali hakkında ne diyorsun?" Sayfî, "Vallahi bedenimi parça parça etsen de Ali hakkında benden duyduğundan başkasını duymayacaksın." dedi. Ziyad, "Ali'ye lânet etmelisin, yoksa boynunu vururum." dedi. Sayfî, "O hâlde şüphesiz boynumu vurmuş oldun; bundan dolayı ben saadete erdim ve sen ise bedbaht oldun." dedi. Bunun üzerine Ziyad onun boynuna bir zincir bağlayarak zindana atmalarını emretti. Sonunda Sayfî Hucr b. Adiy ile birlikte idam edilerek şahadet şerbetini içti.[187] Ziyad b. Ebih yine Hazremut ahalisinden ikisi hakkında Muaviye'ye, "Bunlar Ali Şiası olup onun düşüncesine bağlıdırlar." diye bir mektup yazarak, ne yapması gerektiğini belirtmesini istedi. Muaviye ona şöyle cevap verdi: "Ali'nin düşüncesinde bulduğun herkesi öldür, kulaklarını ve burnunu keserek evinin önüne as!" Ziyad da, Ali'yi (a.s) methedip Osman'a kusur bulan Has'amî'yi diri diri gömdüğü gibi onları da Kûfe'de evlerinin önünde astı.[188] Mes'udî ve İbn Asâkir, Ziyad b. Ebih'in sonunu kendi Tarih'lerinde kaydetmişlerdir. Mes'udî der ki: Ziyad b. Ebih, bütün Kûfe halkını sarayı önünde toplamalarını emretti ve onları Ali'ye küfretmeye zorladı. İtaat etmeyenleri ise kılıçtan geçiriyordu. O sırada taun hastalığına tutuldu ve insanlar onun şerrinden kurtuldu.[189] Amr b. Hamık el-Huzaî de bu yolda yerinden yurdundan edilip öldürülenlerin arasındadır. Amr, Ziyad b. Ebih'in elinden kaçarak çöllere düştü. Fakat Ziyad ondan vazgeçmedi, onu bulmak için her yeri aradı. Sonunda onu bularak başını bedeninden ayırıp Muaviye'ye

gönderdi! Muaviye, Amr'ın başını Şam çarşısına asmalarını emretti. Daha sonra Amr'ı bulmak için zindana attıkları eşine gönderip kesik başı

onun eteğine atmalarını söyledi![190] Bu siyaset, İslâm beldelerinin dört bir yanında uygulandı. Öyle ki ismini andıklarımızın dışında bütün İslâm şehirlerinin emirleri, valileri bu siyaseti izliyor ve bunu uyguluyorlardı; Basra'da hüküm süren Busr b. Artad ve Rey valisi İbn Şehab Dürerî[191] gibi. Tarih kitaplarında bunların her birinin kendine has bir öyküsü vardır. Bu Emevî siyaseti daha sonra da devam etti; halkın çoğunluğu gerçeği bilmeksizin İslâm topraklarının dört bir yanında minberlerde Ali b. Ebu Talib'e (a.s) lânet okuyor, küfrediyorlardı!!! Fakat Sistan beldesi bunlardan müstesnaydı. Bu şehirde sadece bir defa lânet okundu. Bunun üzerine halk Ümeyye Oğulları'na karşı çıktı. Öyle ki, Mekke ve Medine gibi kutlu beldelerde lânet okunmaya devam edilirken, o olaydan sonra Sistan'da minberlerde hiç kimseye lânet okunup küfredilmedi.[192] Bu durum öyle bir noktaya ulaştı ki, artık ailesinin karşısında bile Hz. Ali'ye lânet okuyorları. Bu hususta birçok olaylar nakledilmiştir. Biz burada örnek olarak onlardan sadece İbn Hacer'in Tathiru'l- Lisan kitabında kaydetmiş olduğu bir olayı nakletmekle yetiniyoruz. İbn Hacer şöyle yazar: Amr minbere çıkarak Ali'ye küfretti. Peşinden Muğiyre b. Şu'be çıkarak o da Ali'ye küfretti. Bunun üzerine bazıları da İmam Hasan'a (a.s) minbere çıkıp onlara karşlılık vermesini önerdi. İmam Hasan kabul etmedi; ancak, söyledikleri doğru olursa kendisini teyit edeceklerine ve eğer yalan olursa alanlayacaklarına dair söz verirlerse minbere çıkacağını söyledi. Onlar da kabul ederek söz verdiler. Sonra İmam Hasan (a.s) minbere çıkarak Allah'a hamd-u sena ettikten sonra şöyle buyurdu: "Ey Amr ve ey Muğiyre! Allah için söyleyin, Resulullah'ın (s.a.a) falanca azgına lânet ettiğini biliyor musunuz?" İkisi de "Evet, vallahi!" dediler. Bunun üzerine İmam Hasan Muaviye'yle Muğiyre'ye dönerek şöyle dedi: "Sen ey Muaviye ve sen ey Muğiyre! Resulullah'ın çeşitli şekillerde Amr'a lânet ettiğini biliyor musunuz?" İkisi de, "Evet, vallahi." dediler!...[193] Halkın, hoşlanmadığı sözler içerdiği için artık oturup onların hutbelerini dinlemek istemediğini gördüklerinde, sünnetin aksine hutbeyi namazdan önceye geçirdiler. İbn Hazm Muhella'da şöyle yazar: Ümeyye Oğulları, halkın namazdan sonra dağılıp gitmesinden ve kendi hutbelerini dinlememesinden dolayı hutbeyi

namazdan önce okumak şeklinde bir bidat çıkardılar. Halkın dağılıp gitmesinin sebebi ise onların hutbede Ali b. Ebu Talib'e (a.s) lânet okuyup küfretmeleriydi. Müslümanlar buna tahammül edemedikleri için kaçıp gidiyorlardı ve bu konuda haklıydılar da.[194] Yakubî de kendi Tarih'inde şöyle yazar: Hicretin kırk dördüncü yılında Muaviye mescitte konuşmak için özel bir yer yaptırdı. Kurban ve Ramazan bayramlarında minberleri mescidin dışına çıkararak namazdan önce hutbe okudu. Çünkü halk Ali'ye lânet edilmesini duymamak için namazı bitirince hemen gidiyor, onların hutbelerini dinlemiyordu. Muaviye'nin hutbeyi namazdan önce okumasının sebebi budur. Yine Resulullah'ın (s.a.a) Ehlibeyt'ini kızdırmak için Fedek'i Mervan b. Hakem'e verdi.[195] Sahih-i Buharî, Sahih-i Müslim ve diğer kaynaklarda Ebu Said el-Hudrî'den şöyle nakledilir: Kurban veya Ramazan Bayramı günü Medine valisi Mervan b. Hakem'le birlikte dışarıdaki mescide giderek Kesir b. Salt'ın yapmış olduğu minberin yanında durduk. Mervan namazı kıldırmadan önce minbere çıkarak hutbe okumak isteyince, eteğinden tutarak, "Yukarı çıkma." dedim. Fakat Mervan eteğini çekip elimden kurtararak minbere çıktı ve namazdan önce hutbe okudu. Bunun üzerine ona dedim ki: "Vallahi sünneti değiştirdiniz ve aksini uyguladınız." Ama

Mervan, "Ey Ebu Said! Bildiğin değişti!" dedi. Ben, "Vallahi bildiğim bilmediğimden daha üstündür." dedim. Mervan dedi ki: "Halk namazdan sonra oturup hutbeleri dinlemediği için hutbeyi namazdan önce okudum."[196] Evet, sadece kendileri böyle yapmakla kalmıyor, diğer sahabelere

de bunu emrediyorlardı. Sahih-i Müslim'de ve diğer kaynaklarda Sehl b. Said'den şöyle rivayet edilir: Mervan'ın ailesinden birini Medine valiliğine atadılar. O, Sehl'i çağırtarak Ali'ye küfretmesini emretti! Sehl kabul etmeyince, "O zaman Ebu Turab'a lânet et." dedi. Bunun üzerine Sehl dedi ki: "Ali'nin yanında Ebu Turab isminden daha sevimli bir isim yoktu. Onu bu isimle çağırdıklarında sevinirdi." O, "Sebebi nedir? Neden ona Ebu Turab denildi?" diye sorunca Sehl dedi ki: "Bir gün Resulullah (s.a.a) Fâtıma'nın (s.a) evine gidince Ali'yi orada bulamadı. Fâtıma'ya, "Amcan oğlu nerede?..." diye sordu. Fâtıma (s.a), "Mescitte uyumuştur." cevabını verdi. Resulullah (s.a.a) Ali'nin yanına gidince Ali'yi üzerindeki elbise açılmış, bedeninin yarısı görünür hâlde uyuyor buldu. Resulullah (s.a.a) Ali'nin bedenindeki toprakları temizleyerek birkaç defa, "Kalk Ey Ebu Turab!" diye

buyurdu.[197] Amir b. Sa'd b. Ebî Vakkâs'tan şöyle nakledilir: Muaviye Sa'd b. Ebî Vakkâs'a, "Neden Ebu Turab'a küfretmiyorsun?" diye sordu. Sa'd

şöyle dedi: Resulullah'ın (s.a.a) üç konuda ona buyurduğu sözlerini hatırladıkça ona küfretmem. Resulullah (s.a.a) onlardan birini bana söylemesini kızıl develerden daha çok severdim: Resulullah (s.a.a) gazvelerinden birinde Ali'yi Medine'de kendi yerine bıraktığında ona şöyle buyurduğunu duydum: "Bana nispetle Harun'un Musa'ya olan nispetinde olmak istemez misin? Fakat şu farkla ki benden sonra peygamber yoktur."

Yine Hayber Savaşı'nda Resulullah'ın (s.a.a) şöyle buyurduğunu duydum: "Yarın sancağı öyle birine vereceğim ki o, Allah ve Resulü'nü sever, Allah ve Resulü de onu sever." O kimsenin bizler olmasını ümit ettik. Fakat Resulullah, "Ali'yi çağırın." buyurdu. Ali'yi göz ağrısına tutulmuş olduğu hâlde getirdiler. Hz. Peygamber, ağzının suyunu onun gözüne sürdükten sonra sancağı onun eline verdi. Allah Tealâ da Hayber Kalesi'ni onu eliyle fethetti. Bir de, "De ki: Gelin oğullarımızı ve oğullarınızı, kadınlarımızı ve kadınlarınızı, kendimizi ve kendinizi çağıralım..." ayeti nazil olunca Resulullah (s.a.a) Ali, Fâtıma, Hasan ve Hüseyin'i çağırarak "Allah'ım; bunlar benim Ehlibeytimdir." dedi.[198] Mes'udî ise bu olayı Taberî'den şöyle nakleder: Muaviye hacda Sa'd b. Ebî Vakkâs'la birlikte Beytullah'ı tavaf etti. Tavaftan sonra Daru'n-Nedve'ye gitti ve Sa'd'ı kendisi için hazırlanmış olan tahtın üzerinde kendi yanında oturttuktan sonra Ali'ye küfretmeye başladı! Bunun üzerine Sa'd b. Ebî Vakkâs yerinden kalkarak, "Sen, beni tahtında kendi yanına oturtarak Ali'ye küfür mü ediyorsun?! Vallahi Ali'nin özelliklerinden bir tanesi bile bende olsaydı, benim

için her şeyden değerli olurdu." dedi. Mes'udî sonra devamında biraz farkla yukarıdaki hadisi kaydeder ve sonra da şöyle der: Sa'd b. Ebî Vakkâs, Muaviye'ye, "Allah bilir ki yaşadığım müddetçe seninle bir çatı altında durmam." dedi ve sonra kalkıp oradan uzaklaştı.[199] İbn Abdulbir Ikdu'l-Ferid'de yukarıdaki olayı özetle kaydederek şöyle der: Hasan b. Ali (a.s) vefat edince Muaviye hacca gitti, sonra Medine'ye giderek Resulullah'ın (s.a.a) minberinde Ali'ye lânet okuyup küfretmek istedi. Fakat, "Sa'd b. Ebî Vakkâs Medine'dedir ve senin bu hareketine razı olacağını sanmıyo-ruz. Birini onun yanına göndererek bu konuda görüşünü al" dediklerinde Muaviye birisini Sa'd'ın yanına göndererek niyetini ona bildirdi. Sa'd Muaviye'ye cevap olarak, "Bunu yapacak olursan mescitten çıkar, artık oraya ayak basmam!" diye haber gönderdi. Muaviye de Sa'd b. Ebî Vakkâs hayatta olduğu müddetçe Ali'ye küfretmekten sakınmak zorunda kaldı. Fakat Sa'd ölünce Resulullah'ın (s.a.a) minberinde Ali'ye lânet edip küfretmeye başladı ve valilerine de minberlerde Ali'ye küfretmelerini emretti. Muaviye'nin valileri de onun emrine uydular.[200] Resulullah'ın (s.a.a) eşlerinden Ümmü Seleme Muaviye'ye şöyle yazdı: "Siz bu hareketinizle minberlerde Allah ve Resulü'ne lânet edip küfretmiş oluyorsunuz! Çünkü siz Ali b. Ebu Talib'e ve onu sevenlere küfür ve lânet ediyorsunuz ve Allah şahittir ki Allah ve Resulü Ali'yi sever." Fakat Muaviye Ümmü Seleme'nin bu mektubuna önem vermedi![201] İbn Ebi'l-Hadid şöyle yazar: Câhiz de şöyle kaydeder: Ümeyye Oğulları'ndan bir grup Muaviye'ye giderek, "Ya Emirü'l-Müminin! Artık arzularına ulaştın. Ne olur bu adama (Ali'ye) küfür ve lânet etmeyi bırakıver." dediler. Muaviye dedi ki: "Hayır vallahi, çocuklar bu inançla büyüyüp, büyükler yaşlanıncaya ve onun faziletini ağzına alacak biri bulunmayıncaya kadar bundan azgeçmem."[202]

Muaviye'nin İş Başına Gelişinden İtibaren Şam Halkının İmam Ali'ye (a.s) Kin ve Düşmanlık Besleyişi
Sakafî el-Garat adlı eserinde şöyle yazar: Muaviye'nin döneminde Ömer b. Sabit, Şam'da bir merkebe biner, civardaki köylere giderek halkı etrafında toplayıp şöyle derdi: "Ey insanlar! Ali b. Ebu Talib Akabe gecesi Resulullah'a suikast düzenlemek isteyen bir münafıktı, ona lânet edin!" Hiçbir şeyden haberi olmayan insanlar da onun sözünü kabul ederek Ali'ye lânet ederlerdi!! Ömer b. Sabit oradan başka bir köye gider ve orada da aynı işi yapardı!



Özetle Akabe Gecesi

Hicretin 9. yılında, Resulullah (s.a.a) Tebûk Gazvesi'nden döndüğünde Şam, Mekke ve Medine kavşağının eteğinde kervan geçidindeki Hereşî Akabesi'ne ulaşınca, ordunun vadinin ortasından geçmesini emretti ve kendisi de geceleyin Hereşî geçidinden Medine'ye doğru yola koyuldu. Münafıklardan bazıları fırsatı ganimet bilerek o gece Resulullah'ın (s.a.a) devesini ürkütmek suresiyle Hz. Peygamber'i uçuruma yuvarlayıp ortadan kaldırmayı tasarladılar. Fakat bu suikast Hz. Peygamber'in (s.a.a) beraberinde hareket eden Ammar b. Yasir ve Huzeyfe tarafından etkisiz hâle getirildi.[203] Muaviye'nin görevlisi, bu kalleşçe terörü Resulullah'ın (s.a.a) amcası oğluna isnat etmiştir!

Muaviye, Bunlarla Hangi Hedefi Güdüyordu?
Kureyş'ten başkalarının, Ali b. Ebu Talib'e karşı bu davranışlarının sebebi hilâfetle peygamberliğin Haşim Oğulları'nda toplanmasını önlemek idi; ama bunun dışında Muaviye'yi tahrik eden şey, onun Haşim Oğulları'na karşı öteden beri kin duymasıydı. Şu rivayete dikkat edin: Zübeyir b. Bekkar el-Muvaffakiyyat adlı kitabında[204] Mutrif b. Muğiyre b. Şu'be'den şöyle nakleder: Babamla birlikte Muaviye'yi görmek için Şam'a gittik. Babam Muaviye'nin yanına giderek onunla sohbet ediyordu. Dönünce de bize Muaviye'yi ve onun ne kadar akıllı olduğunu anlatır, orada gördüklerine hayret ederdi. Bir gece Muaviye'nin yanından döndüğünde, sessiz sedasız oturdu ve yemeğe el sürmedi. Bir müddet sonra, bizim bir hareketimize kırılmış olabileceğini düşünerek ona, "Bu gece neden üzgünsün?" diye sordum. Dedi ki: "Oğlum, ben en alçak ve hak bilmez kimsenin yanından geliyorum?" Ne olduğunu sorunca şöyle cevap verdi: "Muaviye'yle baş başa oturmuştuk, ona dedim ki: 'Ya Emirü'l-Müminin! Uzun bir ömür boyu yaşadın, yaşlandın; artık ne olursun hakkı yerine getir de bu yaşta hayırlı bir iş yap, Hâşimî kardeşlerinin elinden tutarak akrabalık hakkını yerine getir. Vallahi onlarda korkmana sebep olacak bir şey kalmadı. Bu hareketinle geriye iyi bir isim bırak; ayrıca sevap da alırsın!' Fakat Muaviye dedi ki: Neler söylüyorsun sen?! Benden sonra ismin iyi anılmasını nasıl ümit edebilirim?! O Teymli adam (Ebu Bekir) hükümeti ele geçirdi, adalete uydu da yapacağını yaptı. Fakat ölünce ismi de silinip gitti, şimdi sadece 'Ebu Bekir' diye anılır oldu. Ondan sonra Adiy kabilesinden o adam (Ömer) iş başına geçti, birtakım faaliyetlerde bulundu, on yıl çaba harcadı; fakat o da ölünce onun ismi de silinip gitti ve şimdi sadece (Ömer) diye anılır oldu. Fakat bu İbn Ebî Kebşe[205] ismini 'Eşhedu enne Muhammeden Resulullah' diye günde beş vakit anmaktalar. Ey babasız! Böyle bir isim oldukça hangi amel ve hangi isim kalabilir?! Vallahi bu ismi defnedip tamamen ortadan kaldırmadıkça vazgeçmem!!" Muaviye'nin ağzından çıkan bu feryat, Hâşim Oğulları'na beslediği köklü kininden kaynaklanmaktadır.

Muaviye, Hâşim Oğulları'na Neden Kin Besliyordu?
Muaviye'nin, neden Hâşim Oğulları'na kin beslediğini anlamak için "Ehadis-i Ümmü'l-Müminin Aişe" kitabına müracaat etmemiz daha yerinde olur. Bu kitapta Muaviye'nin, Hâşim Oğulları'na kin beslemesinin sebebi genişçe açıklanmıştır. Muaviye bu kini, Uhud Savaşı'nda, Hâşim Oğulları'na karşı öfkeli kalbini yatıştırmak için Resulullah'ın amcası Hamza'nın ciğerlerini dişleriyle çiğneyen, ondan gerdanlık yapıp boynuna asan annesi Hind'den miras almıştır. Sonunda, Yezid b. Muaviye, Kerbela'da Resulullah'ın (s.a.a) evlâtlarını öldürüp, başlarını kesip, kadınlarını esir alarak Ebu Süfyan soyunun kinini yatıştırdı. Allah'ın izniyle kitabımızın üçüncü cildinde bu konuda genişçe bir açıklamada bulunacağız. Yezid'den sonra Ümeyye Oğulları'ndan Mervan ve Mervan boyu hükümeti ele geçirdi. Abdullah b. Zübeyir'in kendi hilâfeti döneminde Resulullah'ın (s.a.a) Ehlibeyt'ine yaptıklarına değindikten sonra Mervan Oğulları'nın, sebep olduğu facialardan bir bölümünü inceleyeceğiz.

Zübeyir Oğlunun Politikası
İbn Ebi'l-Hadid, İbn Zübeyir'in kendi hükümeti dönemindeki politikası hakkında şöyle yazar: Ömer b. Şubbeh, İbn Kelbî, Vâkıdî ve diğer râviler şöyle rivayet ederler: Zübeyir oğlu hükümete geçince kıldırdığı kırk cuma namazında Resulullah'a (s.a.a) salât göndermedi ve "Bazı kişilerin burnunu yere sürmek için onun ismini anmıyorum." dedi!! Muhammed b. Habib, Ebu Ubeyde ve Muammer b. Musenna'nın rivayetine göre İbn Zübeyir şöyle demiştir: "Onun ismi anılınca boyunlarını uzatıp havalara giren kötü bir ailesi var!" Said b. Cübeyr der ki: Abdullah b. Zübeyir, Abdullah b. Abbas'a, "Bu Resulullah'tan naklettiğin hadis, ne biçim bir hadistir?" dedi. İbn Abbas, "Hangi hadis?" diye sorunca, "Beni kınayan hadis." dedi. Dedi ki: Ben Resulullah'ın (s.a.a) şöyle buyurduğunu duydum: "Müslümanların en kötüsü komşusu aç olduğu hâlde doyuncaya kadar

yiyen kimsedir!!" İbn Zübeyir dedi ki: "Siz Ehlibeyt'e karşı düşmanlığımı kırk yıldır göğsümde saklıyorum!!..." İbn Abbas rivayet ettiği bu hadiste İbn Zübeyir'in cimriliğine işaret eder. Yine Ömer b. Şubbe'nin Said b. Cübeyir'den şöyle rivayet ettiğini nakleder: Abdullah b. Zübeyir bir hutbe okuyarak, Ali'yi kötüleyip hakaret etmeye başladı. Zübeyir oğlunun sözleri Muhammed b. Hanefiye'ye (öl. 81 hk.) ulaşınca Abdullah b. Zübeyir'in konuştuğu yere gitti. Abdullah b. Zübeyir hâlâ konuşmaktaydı. Muhammed b. Hanefiye için bir sandalye getirdiler. Muhammed, Abdullah b. Zübe-yir'in hutbesini bölerek şöyle dedi: Ey Araplar! Yüzünüz kara olsun! Sizin gözlerinizin önünde Ali'yi mi kötülüyorlar?! Ali, düşmanlarına karşı Allah'ın eliydi, kâfirlere ve hakkını inkâr edenlere karşı emrinden bir yıldırımdı. Ali, onları kâfir olmaları sebebiyle ortadan kaldırdı, onlar da Ali'ye karşı kin ve düşmanlık beslediler ve amcası oğlu -Resulullah (s.a.a)- hayatta olduğu müddetçe ona karşı düşmanlık kılıçlarını gizlediler. Fakat yüce Allah, Resul'ünü kendi yanına çağırınca, insanlar ona karşı köklü düşmanlıklarını açığa vurdular ve bütün öfkelerini onun üzerine yönelttiler. Bazıları ona ait hakka el uzatarak onu o haktan mahrum ettiler. Bazıları onu öldürmek için suikast düzenlediler ve bazıları da ona iftiralar atmaya, küfretmeye başladılar!! Bugün onun evlâtlarının ve dostlarının gücü olsa, onların dirilerini öldürüp alçalttıktan sonra, bugün çürüyen bedenlerindeki kemiklerini kırar, kabirlerini yerle bir ederdi. Nitekim yüce Allah daha önce onları bizim elimizle azaplandırıp alçaltmış, bizi onlara galip edip kalbimize şifa vermişti. Vallahi Ali'ye, kâfir olandan başkası küfretmez; bu küfürle aslında Resulullah'a (s.a.a) küfretmiş olur ve sırrının bilin mesinden korkar, bu sebeple Ali'ye küfreder; ama maksadı Resulullah'tır (s.a.a)! Aranızdan uzun ömürlü olanınız, Resulullah'ın (s.a.a) onun hakkındaki şu buyruğunu duymuştur: "Ya Ali! Senin müminden başkası sevmez, sana münafıktan başkası düşman olmaz." Zulmetmekte olanlar, nasıl bir inkılaba uğrayıp devrileceklerini pek yakında bilecekler.[206] İbn Ebi'l-Hadid der ki: "Abdullah b. Zübeyir, Ali'ye küfrediyor, hakkında çirkin şeyler söylüyor, düşmanlık güdüyor, hürmetini çiğniyordu!!"[207] Yakubî de der ki: Abdullah b. Zübeyir Hâşim Oğulları'na baskı yapıyor, onlara


zulmediyor, onlara karşı düşmanlığını açığa vuruyordu. Öyle ki, hutbelerinde Muhammed'e salâtı atmıştı! Kendisine, "Niçin Muhammed'e (s.a.a) selâm göndermiyorsun?!" diye sorulunca dedi ki: "Onun kötü bir ailesi var; ona selâm gönderildiğinde sevinerek boyunlarını uzatır, başlarını havaya kaldırırlar! İbn Zübeyir, Muhammed b. Hanefiye'yi, Abdullah b. Abbas'ı ve Haşim Oğulları'ndan yirmi dört kişiyi halife diye kendisine biat etmeleri için tutuklamıştı. Onlar biatten sakınınca Zemzem odasına hapsetti ve kendisine biat etmedikleri takdirde onları yakacağına dair ortağı olmayan Allah'a yemin etti. Bunun üzerine Muhammed b. Hanefiye, Muhtar b. Ebu Ubeyd'e şöyle bir mektup yazdı: Bismillahirrahmanirrahim

Muhammed b. Ali ve Resulullah'ın diğer ailesinden Muhtar b. Ebu Ubeyde ve diğer Müslümanlara. Ama sonra, Abdullah b. Zübeyir bizi tutuklayarak Zemzem odasına hapsetti ve kendisine biat etmediğimiz takdirde bizi yakacağına dair ortağı olmayan Allah'a yemin etti! O hâlde yardımımıza koş. Bunun üzerine Muhtar, onları kurtarmak için Ebu Abdullah Cedelî'yi dört bin atlıyla Mekke'ye gönderdi. Abdullah Cedelî Mekke'ye giderek odanın kapısını kırıp onları kurtardı. Abdullah, Muhammed b. Ali'ye, "İbn Zübeyir'i bana bırak." dediyse de Muhammed kabul etmedi ve "Ben, akrabalık bağını kesip beni öldürmek isteyen kimseye misilleme yapmam." dedi.[208] İbn Zübeyir'den Sonra Abdullah b. Zübeyir'in öldürülmesinden sonra, hilâfet koltuğu Emevîlerden Mervan soyunun eline geçti. Mervan soyu da Emirü'l- Müminin Ali (a.s) hakkında Muaviye'nin siyasetini sürdürdü.

Abdulmelik ve Oğlu Velid'in Dönemi
İbn Ebi'l-Hadid bu konuda Cahiz'den Ebu Osman'ın şöyle dediğini nakleder: Fazileti, dirayeti, dürüstlüğü ve yüce bir makamı olan Abdulmelik Mervan, Ali'nin (a.s) fazilet, yüce makam ve mevkisini biliyordu ve halk arasında, minberlerde, hutbelerde açıkça Hz. Ali'ye (a.s.) lânet edip küfretmenin çirkin sonucunun kendisine döneceğini ve sonunda kendi isminin lekeleneceğinin bilincindeydi; çünkü ikisi de Abdumenaf Oğulları

boyundandılar, kökenleri birdi. Fakat Abdulmelik Mervan, hükümetinin temellerini sağlamlaştırıp geçmişlerinin işlerini teyit etmek, Hâşim Oğulları'nın hükümette bir payı olmadığını bütün insanlara kabul ettirmek ve varlığıyla övündükleri önderlerinin ve ileri gelenlerinin düşük bir durumda olduğunu göstermek istediği için böyle davranıyordu. Böylece insanlar kendisine bağlandıkları, yolunu izledikleri ve eğilim gösterdikleri

kimselerin hilâfet düzeninden uzak olduğunu ve hiçbir surette onu elde edemeyeceğini anlamış olacaklar. Yine Cahiz, Ebu Osman'dan şöyle nakleder: Tarihçiler, Velid b. Abdulmelik'in doğru dürüst Arapça telaffuz edeme diğini ve kelimelerin seslerini iyi çıkaramadığını söylerler. O,

Ali'ye küfrederken kelimeleri yanlış çıkarır, ona "Hırsız oğlu hırsız." derdi! İnsanlar, Velid'in konuşmasındaki ritim hakkında diyorlardı ki: "Hangisinin daha şaşırtıcı olduğunu bilemiyoruz: Velid'in konuşma tarzı mı, Ali'ye hırsızlık isnat etmesi mi!" Velid, konuşmasında gerçekten yetersizdi.[209] Velid'in konuşmada yetersizliğini bilmek için şu olaya dikkat etmek yeterlidir: Revh b. Zenbağ der ki: Bir gün Abdulmelik b. Mervan'ın yanına gittiğimde onu üzgün buldum. Abdulmelik bana dedi ki: "Birini Arapların başına geçirmek istiyorum; fakat hiç kimseyi bulamıyo-rum." Ben, "Öyleyse Arapların seçkini ve efendisi Velid ne güne duruyor, neden onu unutuyorsun?!" dedim. Bunun üzerine, "Ey İbn Zenbağ!

Arapça konuşamayan birinin Araplara hükümet etmesi yakışmaz." dedi. Velid babasının sözlerini duymuş olacak ki derhal harekete geçerek nahiv bilginlerini toplayıp altı ay onlarla bir evde oturdu. Ama dışarı çıktığında Arapça konusunda eskisinden daha cahildi! Abdulmelik bunu görünce, "Velid'in kusuru daha fazlalaştı." dedi.[210]

* * *

Buraya kadar Abdulmelik b. Mevran ve oğlu Velid döneminde Kureyş hilâfetinin siyasetinin bir bölümünü inceledik. Diğer bölümlerini ise Abdulmelik'in valisi Haccac b. Yusuf Sekafî'nin davranışları bölümünde inceleyeceğiz.



Kureyş Siyasetinin İcrası Konusunda Haccac'ın Yaptıklarının Bir Bölümü

İbn Ebi'l-Hadid bu konuda Haccac'ın bazı işlerine değinerek şöyle demiştir: Haccac -Allah ona lânet etsin- Ali'ye lânet okur ve diğerlerini

de Ali'ye lânet okumaya zorlardı. Bir gün atına binmişti, biri önüne çıkarak dedi ki: "Ey emir! Ailem ismimi 'Ali' koyarak bana zulmetmiştir!!

Benim ismimi değiştir ve bana bağışta bulun; ben fakir ve zavallının biriyim!" Haccac ona şöyle cevap verdi: "Yaklaşımdaki zarifliğin için adını falan koydum, falan işin sorumluluğunu da sana bıraktım; şimdi görevine koş!"[211] Mes'udî de şöyle kaydeder: Haccac'ın yakın ve samimi dostlarından Abdullah b. Hani, Yemen etrafındaki Evd Kabilesi'nin ileri geleni olup Haccac'ın bütün savaşlarına katılmış, Beytullah'ı yakarken Haccac'ın

yanında yer almıştır. Haccac bir gün Abdullah b. Hani' ye, "Vallahi senin hakkını lâyık olduğun gibi yerine getirmiş değilim." dedi ve birini Fezare kabilesinden Esma b. Harice'nin peşine gönderdi. Esma gelince ona, "Kızını Abdullah b. Hani'ye nikâhla." dedi. Esma, "Hayır! Vallahi bu hakarettir!" dedi. Haccac bu cevabı duyunca, "Kırbaç getirin." Diye bağırdı! Esma çaresiz, "Kabul ettim, kızımı ona nikâhladım." dedi! Sonra Haccac'ın emri üzerine Yemanîlerin reisi Said b. Kays el-Hemdanî'yi getirdiler. Haccac ona da, "Kızını Abdullah b. Hani'ye nikâhla." dedi! Said, "O Evd kabilesindendir. Vallahi bu hakarettir; ben kızımı ona nikâhlamam." dedi. Haccac, "Kılıcı getirin." diye bağırdı!! Bu durumu gören Said, "Öyleyse müsaade edin de aileme danışayım." dedi. Ailesi, "Bu fasık seni öldürmeden kabul et." dediler! O da kabul etmek zorunda kaldı.

Haccac sonra Abdullah'a dönerek dedi ki: "Ey Abdullah! Fezare kabilesinin ileri geleninin kızını ve Hemdan kabilesinin reisinin ve Kehlan boyunun önde geleninin kızını sana nikâhladım. Evd kabilesinin onlara üstünlüğü nedir?!" Bunun üzerine Abdullah dedi ki: "Ya emir! Allah ıslah etsin seni,

böyle deme. Bizim öyle faziletlerimiz var ki, Araplardan hiçbiri onlara sahip değillerdi!" Haccac onların neler olduğunu sorunca, "Bizlerden hiç kimse Emirü'l-Müminin Osman'a küfretmemiştir!" dedi. Haccac, "Evet, vallahi bu iftihar kaynağıdır." dedi! Abdullah, "Bizden yetmiş kişi Sıffin Savaşı'nda Emirü'l-Müminin Muaviye'nin safında yer almış, sadece bir kişi Ebu Turab'ın yanında yer almıştır; vallahi onu da kötü bir adam olarak görmüyorum." dedi. Haccac, "Vallahi bu da bir fazilettir." dedi! Abdullah, "Kabilemizden hiç kimse Ebu Turab'ı seven ve onu mevlası bilen bir kadını nikâhlamamıştır." dedi! Haccac, "Vallahi bu da bir fazilettir." dedi! Abdullah yine, "Kabilemizin bütün kadınları Hüseyin öldürülürse on

deve kurban keseceklerini adamış ve adaklarını da yerine getirmiştir!!" dedi. Haccac, "Vallahi bu da kendi başına bir fazilettir." dedi!! Abdullah, "Kabilemizden hiç kimse Ebu Turab'a lânet edip küfretmekten sakınmamış, buna onun oğulları Hasan'la Hüseyin'e ve anneleri Fâtıma'ya küfretmeyi de eklemişlerdir." dedi!! Haccac, "Vallahi bu da fazilettir." dedi!! Abdullah, "Güzellik açısından hiçbir Arap bize ulaşamaz." dedi! Burada Haccac gülerek, "Ey Abdullah! Bu birini söz konusu etmesen daha iyi olur." dedi! Abdullah Hani çok çirkin ve iğrenç biriydi; çopur, şaşı, ağzı eğri ve korkunç suratlıydı; Haccac onun için gülmüştü.[212] İbn Sa'd, Tabakat'ında, Atiyye b. Sa'd b. Cunade el-Ufî'nin hayatında şöyle kaydeder:

Haccac, Muhammed b. Kasım Sakafî'ye bir mektup yazarak, "Atiyye'yi çağırt. Ali b. Ebu Talib'e lânet edip küfretmeyi kabul etmezse, ona dört yüz kırbaç vur, saçıyla sakalını tıraş et." dedi! Muhammed b. Kasım itaat ederek Haccac'ın mektubunu Atiyye'ye okudu. Atiyye kabul etmeyince ona dört yüz kırbaç vurduktan sonra saçını ve sakalını tıraş etti![213]

Haccac'ın Kardeşinin Yaptıklarından Bir Bölümü
Haccac'ın kardeşi Yemen hükümdarı Muhammed b. Yusuf da, kendi hâkimiyet bölgesinde Haccac'ın programlarını uyguluyordu. Zehebî, Hucru'l-Mederî'den özetle şöyle nakleder: Hucr der ki: Bir gün Ali b. Ebu Talib bana dedi ki:

- Bana lânet etmeni emrettiklerinde ne yapacaksın?

- Böyle bir şey olacak mı?!

- Evet!

- Siz ne yapmamı emredersiniz?

- Bana lânet et; ama benden teberri etme.

Nihayet bir gün Yemen valisi Haccac'ın kardeşi Muhammed b. Yusuf ona Ali'ye lânet etmesini emretti. Hucr dedi ki: "Emir bana Ali'ye lânet etmemi emretti, o hâlde ona (maksat Muhammed b. Yusuf'tur) lânet edin, Allah ona lânet etsin." Hucr'un lânet ederken nasıl bir incelikten yararlandığını bir kişiden başka kimse anlamadı.[214]

* * *

Kureyş'in Emevî siyaseti Ömer b. Abdülaziz dönemine kadar böyle devam etti. Fakat Ömer b. Abdülaziz hilâfete geçince bu siyaseti kaldırdı.



Ömer b. Abdülaziz'in Hilâfeti Döneminde

Ömer b. Abdülaziz, Emevî hilâfetinin siyasetine karşı çıkarak Ali'ye (a.s) lânet ve küfredilmesinin terk edilmesini emretti. Yazarlar bu siyasetin değişimi hakkında yazılar yazmışlardır; meselâ İbn Ebi'l-Hadid, Ömer b. Abdülaziz'den şöyle nakleder: Ömer b. Abdulaziz'e (r.a) gelince, kendisi şöyle der: Ben çocuktum, Kur'ân'ı Utbe b. Mes'ud'un çocuklarının birinin yanında öğreniyordum. Bir gün çocuklarla oynarken Ali'ye lânet ediyorduk, tam o sırada hocam yanımdan geçti. Hocam bizim Ali hakkındaki bu çirkin sözlerimizi duyduktan sonra mescide gitti. Ben hocamdan ders almak için çocuklardan ayrıldım. Hocamın gözü bana takılınca namaza durdu. Namazını çok uzatmasından benden uzak durduğunu anladım. Nihayet namaz bitince suratını asarak baktı bana. Bunun üzerine durumun ne olduğunu sordum kendisine. Dedi ki: "Oğlum! Bugün sen Ali'ye mi küfrediyordun?" Ben, "Evet." dedim. Hocam, "Allah Tealâ'nın Bedir ashabından razı olduğunu bildirdikten sonra onlara öfkelendiğini ne zamandan beri anladı?" dedi. Ben, "Ali Bedir ashabından mıdır?" diye sordum. Hocam, "Yazıklar olsun sana, Bedir Savaşı'nda Ali'den başkası söz konusu muydu ki?" dedi. Ben, "Bundan böyle onun hakkında çirkin şeyler söylemem." dedim. Hocam, "Allah aşkına, bundan böyle ona küfretmeyecek misin?" dedi. Ben de, "Evet." dedim ve ondan sonra asla ona lânet etmedim.[215] O günden itibaren, cuma günleri mescitte oturup Medine valisi

olan babamın hutbelerini dinliyor, dudaklarına bakıyordum. Sıra Ali'ye lânete ve küfretmeye gelince, onun yavaşça anlaşılmaz şeyler söylediğini görüyordum. O sırada onun ne söylediğini yalnız Allah bilirdi. Ben buna hayret ediyordum. Nihayet bir gün babama dedim ki: "Babacığım; sen halkın en fasihi, hutbe okumak konusunda insanların en üstünü olmana rağmen sıra bu adama lânet okumaya gelince nasıl oluyor da dilin tutuluyor?" Babam dedi ki: "Ey oğlum! Hutbemizi dinlemeye gelen Şamlılar ve diğerleri, babanın bu adamın fazileti ve üstün makamı hakkında

bildiğini bilecek olurlarsa, hiçbiri bize itaat etmez!" Babamın bu sözleri içime oturdu; hocamın sözleriyle uyum içerisindeydi. Dolayısıyla o andan itibaren, bir gün hilâfete geçecek olursam bu çirkin geleneği kaldıracağıma dair Allah'a ahdettim. Allah hakkımda lütufta bulunarak beni hilâfete geçirince Ali'ye (a.s) lânet ve küfretme âdetini kaldırıp yerine, "Şüphe yok ki Allah, adaleti, ihsanı, yakınlara vermeyi emreder; çirkin utanmazlıklardan (fahşadan), kötülüklerden ve zorbalıklardan sakındırır. Size öğüt vermektedir, umulur ki öğüt alıp düşünürsünüz."[216] ayetini koydum ve ülkenin dört bir yanına ferman gönderip bunu yapmalarını emrettim.[217] O zamandan itibaren bu bir gelenek hâline geldi.[218] Kesir b. Abdurrahman, Ömer b. Abdülaziz'i ve onun Ali'ye lâneti yasaklayışını şiirinde şöyle över: Keşke küfretmeseydin Ali'ye, hakkında kötü söylemeseydin bir kulun Çirkin sözlerini kabul etmeseydin bir suçlunun Getirdiğin kanunla affederek örttün üzerini günahların Böylece rızasını kazandın her Müslümanın.[219] Ebu'l-Hasan Râzî (r.a) de şöyle der: Ey Abdülaziz! Eğer ağlayacak olsaydı gözüm Ümeyye Oğulları'ndan bir gence, sana ağlardım Her ne kadar ailen iyi ve temiz olmasa da Ben, tertemizsin diyorum sana! Münezzeh ettin bizi küfürden, çirkinlikten Mümkün olsaydı mükâfatlandırırdım seni ben.[220] Fakat buna rağmen Ömer b. Abdülaziz'in çabası iki nedenden dolayı tam bir sonuç vermedi:

1- Müslümanlar, Emirü'l-Müminin Ali'ye (a.s) lânet ve küfretmeye alışmışlardı ve onu terk edilmez bir sünnet bilmekteydiler! İşte bu yüzden Hamevî ve Mes'udî'nin dediği gibi, Harran ahalisi gibi bazıları Ali'ye (a.s) lânet etmeyi bırakmadılar. Mes'udî der ki: Ömer b. Abdülaziz döneminde Emirü'l-Müminin Ali'ye (a.s) lânet yasaklanınca, Harran ahalisi bunu -Allah onları yok etsin- kabul etmeyerek cuma günü, "Ebu Turab'a lânet edilmeyen bir namaz, namaz değildir!" dediler ve tam bir yıl Ali'ye lânet etmeye devam ettiler.[221]

2- Emevî halifeleri, Ömer b. Abdülaziz'in ölümünden sonra tekrar bu çirkin âdeti hortlattılar; aşağıda bunu inceleyeceğiz. Hişâm b. Abdulmelik'in Hilâfeti Döneminde İbn Asâkir, Emevîlerin dostlarından Cüneyd b. Abdurrahman el-Harrî'nin torunu Cünade b. Amr'ın hayatında dedesi Cüneyd'den şöyle naklettiğini kaydeder: Maaşımı almak için Hevran'dan Dımeşk'e gitmiştim. Cuma günüydü, cuma namazını kıldıktan sonra mescidin ed-Derc adlı kapısından dışarı çıkınca, Ebu Şeybe Kass denilen saygıdeğer birinin halka hikâye anlattığını gördüm. Ben de onlara katıldım. Ebu Şeybe sözleriyle bizi öyle etkilemişti ki bazen seviniyor, bazen de kederlenip üzülüyor ve hatta ağlıyorduk. Sözleri bitince, "Şimdi sözümüzü

Ebu Turab'a lânetle bitirelim, o hâlde hepiniz Ebu Turab'a lânet edin!" dedi. Ben sağ tarafımda oturan adama dönerek, "Ebu Turab da kim oluyor?!" diye sordum. Adam, "O, Resulullah'ın (s.a.a) amcası oğlu, kızının kocası, İlk Müslüman olan, Hasan'la Hüseyin'in babası Ali b. Ebu Talib'dir." dedi! Ben üzgün hâlde, "Hikaye anlatan bu adama ne oldu böyle?!" dedim ve koşarak ona yetiştim; omuzlarına bir kürk atmıştı. Kürkünü tutarak tokatlamaya, başını duvara vurmaya başladım. Adam bağırınca, mescidin yöneticileri yardımına koşup cübbemi boynuma bağlayarak beni çeke çeke Hişâm b. Abdulmelik'in yanına götürdüler. Ebu Şeybe benden önce davranıp bağırarak, "Ey Emirü'l-Müminin! Baksana; senin, babanın ve dedenin destancısının başına neler getirdiler!" dedi. Hişâm, "Kim incitti seni?!" diye sordu. Ebu Şeybe, bana işaret ederek, "Bu adam." dedi.

Hişâm, saygın kişilerin yanında oturmuş bir hâlde bana dönerek, "Ey Ebu Yahya! Ne zaman geldin?" diye sordu. Dedim ki: "Dün akşam geldim; hizmetinize gelmek istediysem de cuma namazı vakti olduğu için namaza kaldım, namazdan sonra mescidin edDerc kapısından çıkınca etrafındakilere konuşma yapan bu adamla karşılaştım. Ben de onların arasında oturarak onu dinledim. O, halkın dikkatini kendine çekmiş, korku ve ümitle ilgili konuşuyordu; biz de ona eşlik ediyorduk. Nihayet dua etti, biz de amin dedik. Sonunda, 'Sözümüzü Ebu Turab'a lânetle bitiriyoruz.' dedi. Ben Ebu Turab'ın kim olduğunu sorduğumda, 'İlk Müslüman, Resulullah'ın (s.a.a) amcası oğlu, Hasan'la Hüseyin'in babası ve Resulullah'ın (s.a.a) kızının kocası Ali b. Ebu Talib'dir.' dediler. Ey Emirü'l-Müminin! Resulullah'ın (s.a.a) damadı ve kızının kocası bir kenara dursun, vallahi, biri sana bu kadar yakın olan birine bile lânet etmiş olsaydı, kanını dökerdim!!" Hişâm, "Kötü bir iş yapmıştır." dedi ve sonra da Send bölgesinin

valiliğine atadı beni. Daha sonra yanındaki arkadaşlarından birine şöyle dedi: "Burada böyle konuşmalar olmamalıdır, aksi takdirde hükümetimizi yerle bir eder." Hişâm, Cüneyd'i Send'e göndererek kendisinden uzaklaştırdı; böylece Cüneyd hayatının sonuna kadar orada kaldı.

Bir şair şiirinde şöyle söyler:

Bağış ile Cüneyd gittiler birlikte

Bağış ile Cüneyd'e selâm olsun o hâlde![222]

Emevî halifesi Hişâm b. Abdulmelik böyle davranıyordu; şimdi onun emrindekilerden birinin davranışlarını görelim. Halid b. Abudllah Kasrî'nin Davranışı Muberred, el-Kâmil adlı eserinde şöyle kaydeder: Hişâm b. Abudlmelik'in döneminde, Halid b. Abdullah Kasrî Irak valiliğine atanınca mescidin minberinde Ali b. Ebu Talib'e (a.s), "Allah'ım! Resulullah'ın kızının kocası, Hasan'la Hüseyin'in babası Ali b. Ebu Talib b. Abdulmuttalib b.

Hişâm'a lânet et." şeklinde lânet okur, sonra halka dönerek, "Künyesini doğru söyledim mi?" diye sorardı.[223] Halid b. Abdullah Kasrî Kimdir?

Ebu'l-Heysem Halid b. Abdullah Kasrî'nin annesi Hıristiyan bir kadındı.[224] Halid, halkın övgüsünü kazanmak için Müslümanların beytülmalini

etrafındakilere bağışlamada oldukça eli açıktı. O, Abdulmelik'in oğulları Velid, Süleyman ve Hişâm döneminde Mekke valisi oldu, Hişâm'ın döneminde ise Irak hükümetine geçirildi. İbn Asâkir onun hakkında şöyle yazar: Halid, Mekke valisiyken, uzak bir noktadaki suyun yönünü

çevirtirerek Mekke'ye su getirtti. Ve Zemzem suyu yakınında ona bir leğen bağlayarak şöyle konuşmaya başladı: "Buraya kadar tatlı bir su getirdim. Bu suyun, Ümmü'l-Hannas'a (siyah böceğe -maksat Zemzem suyudur-) benzer bir yanı yoktur." dedi. O, sürekli Ali b. Ebu Talib'e (a.s) küfrederdi. İbn Asâkir der ki: Halid, Ali (a.s) hakkında öyle şeyler söylüyor ki, aktarmamız yakışmaz... Halid bir hutbesinde şöyle dedi: "Vallahi,

Emirü'l-Müminin bana yazacak olursa, Kâbe'nin taşlarını bir bir yerinden çıkarırım!" Sonunda Hişâm b. Abdulmelik, Halid'i Irak'taki valisi Seyf b. Ömer'in eline verdi. O da Halid'i hicrî 126 yılında işkenceyle idam etti.[225] İbn Hallikan, Halid'in annesinin ibadet etmesi için evinde bir kilise yaptığını söyler.[226] Emevî hilâfeti var gücüyle halkın Ali b. Ebu Talib'i (a.s) iyi anmasını engellemeye çalışıyordu. Bu bağnazlık öyle bir noktaya ulaştı ki insanları, isimlerinin "Ali" olmasından bile sakındırıyorlardı. İbn Hacer'in bu konuda Ali b. Rebbah'ın hayatı ile ilgili yazdıklarına dikkat edecek olursak, bu konu daha da açıklık kazanacaktır:



Ümeyyeoğulları, İsmi "Ali" Olanları Öldürüyor

Ümeyye Oğulları, bir çocuğun isminin "Ali" koyulduğunu haber aldıklarında hiç çekinmeden onu öldürürlerdi! Bunu duyan Rebbah, o hâlde çocuğumun ismi "Ali" değil, "Uleyy"- dir dedi. O Ali'ye düşmanlık besliyor, ismi Ali olanlara baskı yapıyordu! İbn Hacer der ki: Ali b. Rebbah "Bana Ali diyeni affetmem, benim adım Uleyy'dir." derdi![227]

* * *

Ömer b. Abdülaziz'in ve biraz sonra gelecek olan Hişâm'ın rivayetinden anlaşılan şudur: Ümeyye Oğulları Emirü'l-Müminin Ali'nin (a.s) yüce makam ve mevkisini bildiği hâlde ona lânet edip küfrederlerdi! İbn Ebi'l-Hadid der ki: Hişâm hac yaptı ve hacılara bir hutbe okuyup konuşma yapmaya başladı. Onun konuşmasının arasında birisi yerinden kalkıp, "Ey Emirü'l-Müminin! Halifeler bugün Ebu Turab'a lânet etmeyi sünnet bilirlerdi!" dedi. Hişâm bağırarak, "Kes sesini! Biz bunun için gelmedik." dedi![228] Hişâm'ı, Arefe günü Emirü'l-Müminin Ali'ye (a.s) lânet etmekten sakındıran sebep, Medine'de cuma hutbesinde Abdülaziz'i, İmam Ali'ye (a.s) lânet ederken kelimeleri anlaşılmaz bir şekilde çıkarmaya zorlayan şeydir. Nitekim, daha önce değindiğimiz gibi bunu oğlu Ömer b. Abdülaziz'e şöyle beyan etmişti: "Ey oğlum! Hutbemizi dinlemeye gelen Şamlılar ve diğerleri, babanın bu adamın fazileti ve üstün makamı hakkında bildiğini bilecek olurlarsa, hiçbiri bize itaat etmez." Binaenaleyh, bu alanda Kureyş'in Emevî hilâfetinin siyaseti, Resul-i Ekrem'den (s.a.a) sonraki ilk Kureyş hilâfetinin siyasetinin devamıdır ve Ümeyye Oğulları'ndan sonra o siyasetin etkileri İslâm toplumunda kalmıştır. Bunların bazı örneklerini Abbas Oğulları'nın hilâfeti döneminde inceleyeceğiz inşallah.

Abbasî Halifelerinin Siyaseti
Abbasî halifeleri döneminde, geçmiş halifelerin ve valilerinin tutumları İslâm toplumunda aynı şekilde göze çarpmaktaydı. Şimdi toplumun üç kesiminde, bunlardan bazı örnekleri inceleyelim:

1- Ulemanın Davranışı
İbn Hacer, Ebu Osman Hureyz b. Osman el-Hamsî'nin[229] hayatını anlatırken birtakım hususlara değinmiştir; onlar özetle şöyledir: Ebu Osman Hureyz, Ali'yi kötüler, ona küfrederdi! İsmail b. Ayyâş,[230] Hureyz'in Mısır'dan Mekke'ye geldiğini ve orada Ali'ye lânet ve küfrettiğini söyler! Yine Hureyz'den şöyle duyduğunu söyler: "İnsanlar, Resulullah'ın Aliye, 'Senin bana nispetin, Harun'un Musa'ya olan nispeti gibidir.' buyurduğunu rivayet ederler; bu doğrudur. Fakat insanlar onu yanlış duymuşlardır!" "O hâlde doğrusu nedir?!" diye sorduklarında dedi ki: "Resulullah, 'Senin bana nispetin, Karun'un Musa'ya olan nispeti gibidir!' buyurmuştur!" Yine Ezdî, Hureyz b. Osman'dan şöyle nakleder: "Resulullah katıra binmek isteyince Ali b. Ebu Talib gelerek Hz. Peygamber'in yere düşmesi için katırın karnının altındaki kayışı kesti!" Yahya b. Salih'e,[231] "Neden Hureyz hakkında bir şey yazmıyorsun?!" diye sorduklarında dedi ki: "Yedi yıl sabah namazında kendisiyle uyduğum bir kimse hakkında nasıl bir şey yazabilirim; o bu müddet içerisinde yetmiş defa Ali'ye lânet etmeden mescitten dışarı çıkmazdı!!" İbn Hibban[232] da, Hureyz'in yetmiş defa sabahları ve yetmiş defa da akşamları Ali'ye lânet ettiğini söyler!!

2- Valilerin Davranışı
İbn Hacer, Nasr b. Ali'nin hayatında şöyle der: Nasr b. Ali, Ali b. Ebu Talib'den şöyle rivayet etti: Resulullah (s.a.a) Hasan'la Hüseyin'in elini tutarak şöyle buyurdu: "Kim beni, bu ikisini ve bunların babasıyla annesini severse, kıyamet günü benim derecemde olur." Mütevekkil bu hadisi

duyunca ona bin kırbaç vurmalarını emretti. Fakat Cafer b. Abdulvahid aracı olarak, "Bu Ehlisünnet'tendir." dedi ve o kadar direndi ki sonunda Mütevekkil onu bıraktı!![233]

3- Halkın Davranışları
Zehebî, Tezkiretu'l-Havas adlı eserinde İbn Seka'nın hayatını anlatırken şöyle der: Hafız, imam ve hadisçi Ebu Muhammed Abdullah b. Muhammed

b. Osman el-Vasıtî "Tayr Hadisi'ni" halka yazdırdı; fakat insanlar bunu kaldıramayarak ona karşı ayaklandılar, onu kaldırarak oturduğu yeri temizleyip yıkadılar! O da oradan giderek evine kapandı ve artık Vâsıt ahalisiyle konuşmadı. İşte bu nedenle Vâsıt ahalisi arasında onun naklettiği hadisler oldukça azdır.[234]

* * *

Asırlar boyunca valilerin, hâkimlerin ve halifelerin lânet ve küfretmeleri, Resulullah'ın (s.a.a) Ehlibeyt'inin hadislerinin rivayet edilmesini

yasaklamaları ve Ehlibeyt'ten berî olmaları sadece örneklerini zikrettiğimiz miktarla sınırlı değildir; bunların yanı sıra işkence, idam ve katliamlar da etmişlerdir. Biz bunlardan Kerbela'da Resulullah'ın (s.a.a) Ehlibeyt'inin başına gelenlerden bir bölümünü kitabımızın üçüncü cildinde kaydettik.

Bunu, Emevîlerle Abbasîlerin döneminde valilerin, emirlerin ve halifelerin katliamları izlemektedir; Ebu'l-Ferec İsfahanî, Makatilu't- Talibiyyîn adlı kitabını bunlarla doldurmuştur. Şunu da hatırlatalım ki, Abbasî halifelerinin Resulullah'ın (s.a.a) Ehlibeyt'ine yaptıkları, onlardan önceki halifelerin yaptıklarından çok daha şiddetli, acı ve yürek yakıcıdır!



Mansur Abbasî'nin, Ehlibeyt'e Karşı İşlediği Cinayetlerden Biri

Ebu'l-Ferec şöyle yazar: Mensur Devanikî, İmam Hasan'ın (a.s) torunlarından Muhammed b. İbrahim'e, "Sarı dibac sen misin?!" diye sordu.

Muhammed, "Evet." cevabını verince Mansur dedi ki: "Vallahi seni öyle bir şekilde öldüreceğim ki ailenden hiç kimse o şekilde öldürülmemiştir!" Sonra emretti, ortası boş bir direk getirdiler ve onu o direğin içine koyduktan sonra baş tarafını çamurla doldurdular ve onu o hâlde diri diri gömdüler!![235] Mütevekkil Abbasî'nin Cinayetlerinden Bir Örnek Taberî, hicrî 236 yılı olaylarında şöyle kaydeder: Bu yılda Mütevekkil, Hüseyin b. Ali'nin mezarını yerle bir etmelerini, onun etrafında yapılan evleri yıkmalarını emretti. Bu arada (İmam) Hüseyin'in mezarını sürüp ektikten sonra suladılar ve halkın İmam'ın mezarını ziyaret etmesine engel oldular. Yine derler ki: Mütevekkil'in memurları, o tarihten itibaren üç gün sonra (İmam) Hüseyin'in kabrinin yanında görülenleri karanlık ve dar kuyuya atacaklarını bildirmelerini emrettiler! Bunun üzerine halk oradan kaçtı, memurlar da diğerlerinin oraya girmelerini engellediler ve mezarı sürerek yerine tohum ektiler!![236] İbn Esîr de, 236 yılı olaylarında şöyle kaydeder:

Bu yılda Mütevekkil, Hüseyin b. Ali'nin (a.s) mezarını ve onun etrafındaki evleri yerle bir etmelerini, toprağını sürerek tohum ekip sulamalarını ve halkın gelip ziyaret etmesini engellemelerini emretti. Ve bu doğrultuda, üç gün sonra İmam Hüseyin'in kabrinin yanında bulduklarını karanlık kuyuya atacaklarını ilân ettiler! Bu nedenle insanlar oradan kaçarak Hz. Hüseyin'in ziyaretini terk ettiler. İmam Hüseyin'in kabrinin etrafındaki evler yıkılıp yerinde ziraat yapıldı. Mütevekkil, Ali b. Ebu Talib (a.s) ve onun Ehlibeyt'ine karşı çok şiddetli kin beslemekteydi. Bir kimsenin İmam Ali (a.s) ve onun Ehlibeyt'inin sevgililerinden olduğunu duysaydı, hemen onu öldürür, malını yağmalardı! Mütevekkil'in Ubâde Muhannes isminde bir soytarısı vardı. Elbisesinin altında ellerini karnına bağlıyor, kel başını açıyor ve Mütevekkil'in yanında oynayarak Emirü'l-Müminin Ali'nin (a.s) taklidini yapıyordu. Çalgıcılar da çalgılarını çalarak hep bir ağızdan, "Başı kel, karnı büyük Müslümanların halifesi geldi! (Maksatları Hz. Ali idi.)" diyorlardı. Mütevekkil de şarap içip kahkahalar atıyordu! Bir gün Muntasır'ın yanında da bu şekilde alay ederlerken Muntasır Ubâde'yi işaretle tehdit etti. Ubâde korkudan susunca Mütevekkil, "Ne oldu?" diye sordu. Ubâde de kalkarak mevzuyu Mütevekkil'e anlattı. Muntasır dedi ki: "Ey Emirü'l-Müminin! Bu köpek, senin ailenin ileri gelenini, övgü ve iftihar kaynağın olan amcan oğlunun taklidini yaparak insanları güldürüyor. Onun etini kendin yesen de bu köpekle benzerlerine yedirme." Mütevekkil, Muntasır'ın sözlerini duyunca çalgıcılara dönerek, "Çalın ve şöyle söyleyin: O genç amcası oğlunu yağmaladı, o gencin başı annesinin ...dadır." Bu olay sonucu Muntasır, Mütevekkil'e kin duydu. İşte onu öldürmeye karar vermesinin sebeplerinden birisi de bu gelişme idi.[237] Ebu'l-Ferec İsfahanî Makatilu't-Talibiyyîn adlı eserinde şöyle yazar: Mütevekkil, önce Yahudi olup sonra Müslüman olan Dizec ismindeki adamlarından birine İmam Hüseyin'in (a.s) mezarını yıkıp yerini sürmesini, izlerini yok etmesini ve onun etrafındaki bütün evleri yıkmasını emretti! Bunun üzerine Dizec, Kerbela'ya giderek İmam Hüseyin'in kabrinin etrafındaki evleri yıkıp toplamı iki bin dekar olan toprağı sürdü. Fakat İmam Hüseyin'in (a.s) kabrine ulaştığında hiç kimse ona yaklaşmaya cesaret edemedi. Dizec de orayı sürüp sulamaları için bir grup Yahudi'yi görevlendirdi. Dizec, daha sonra hiç kimse İmam Hüseyin'in (a.s) kabrine ulaşıp ziyaret etmesin diye bir mil arayla gözetleme kuleleri dikti. Ziyarete gelen herkesi de Dizec'in yanına götürüyorlardı! Ebu'l-Ferec bunun peşinden Muhammed b. Hüseyin el-Eşnanîden

şöyle nakleder: O dönemde uzun bir zaman İmam Hüseyin'in (a.s) kabrini ziyaret etmeye cesaret edemiyorduk. Nihayet her şeyi göze alarak onun kabrini ziyaret etmek istedik. Esansçılardan biri de bana yardım etti, birlikte İmam'ı (a.s) ziyaret etmek için hareket ettik. Gündüzleri saklanıp geceleri hareket ediyorduk. Nihayet Gaziriye yakınlarına ulaştık. Gece yarısı oradan hareket ettik, bekçileri uyuyan gözetleme kulelerinin




Dipnotlar

-----------------------------------------

[156] - bk. el-İstiab, Abdurrahman'ın biyografisi, c.2, s.393; Usdu'l-Gabe, c.3, s.306; el-İsabe, c.2, s.400; Şezeratu'z-Zeheb, Hicrî 53. Yıl Olayları. Yine buna yakın olarak bk. Müstedrek-i Hâkim, c.3, s.476.

[157] - Hamevî'nin Mu'cemu'l-Buldan'ında şöyle geçer: Habeşî, Mekke'nin aşağısında, altı mil uzaklığında bir dağın ismidir. Abdurrahman b. Ebu Bekir orada ansızın ölmüş, halk cenazesini Mekke'ye kadar omuzlarında taşımıştır. Kız kardeşi mezarının baş ucuna gelerek iki beyt şiir okumuştur.

[158] - Abdurrahman b. Ebu Bekir'in hayatı için bk. el-İstiab, el-İsabe'nin haşiyesi, c.2, s.393.

[159]- Müstedrek-i Hâkim, s.3, s.476. Yine Telhis-i Müstedrek-i Zehebî'de, "Habeşî" sözcüğünde geçer.

[160]- bk. Ehadisu Ümmü'l-Müminin Aişe, "Muaviye'yle Birlikte" bölümü

[161]- Muhammed: 9

[162]- Her iki konuşma Tarih-i Taberî'de, Hicrî 23. Yıl Olayları, c.1, s.30-32 ve Avrupa baskısı, c.1, s.2768-2772'de ve Tarih-i İbn Esîr, c.3, s.24-25'de kaydedilmiştir.

[163] - Ahzâb: 36

[164] - Muhammed: 9. Salih amellerin boşa çıkmasını Akaidu'l-İslâm adlı kitabımızda, "Amellerin Karşılığı" bölümünde açıkladık. İsteyenler oraya müracaat edebilirler.

[165] - Âl-i İmrân: 33-34

[166]- Ahzâb: 33

[167]- Sahih-i Buharî, c.4, s.119-120, "Racmu'l-Hablâ Mine'z-Zina" babı, Kitabu'l-Hudud. Biz Ömer'in hutbesinden konumuzla ilgili bölümünü bu kitabın önceki bölümlerinden aldık.

[168] - Tarih-i Yakubî, c.2, s.169.

[169] - el-Evail, Ebu Hilâl el-Askerî, 1407 Avrupa baskısı, s.129; Şerhu Neh-ci'l-Belâğa, İbn Ebi'l-Hadid, Muhammed Ebu'l-Fazl İbrahim incelemesi, c.1, s.169.

[170] - bk. Ehadisu Ümmü'l-Müminin Aişe, 1408 Beyrut baskısı, s.87-162, "Fî Ahdi's-Sahreyn" bölümü.

[171]- Şerhu Nehci'l-Belâğa, Muhammed Abduh, mektup: 36; el-Ağanî, c.15, s.44.

[172] - Şerhu Nehci'l-Belâğa, Muhammed Abduh, hutbe: 167 ve Dr. Subhi Salih çalışmasıyla basılan Nehcü'l-Belâğa'da ise hutbe: 172, Beyrut baskısı.

[173] - Şerhu Nehci'l-Belâğa, Muhammed Abduh, hutbe: 212. Bunun baş tarafı Sekafî'nin el-Garat adlı eserinde, s.392'de geçer.

[174]- Şerhu Nehci'l-Belâğa, İbn Ebi'l-Hadid, 57. hutbenin şerhi, c.1, s.56, hic-rî 1378, birinci baskı. Ebu Osman Cahiz Ömer b. Bahr el-Leysî el-Basrî, lügatçi ve nahivcidir. Cahiz Nasibî meyilliydi. Ebu Cafer İskafî ve Şeyh Mufid'in reddettikleri "Osmaniye" kitabı onun eserlerindendir.

[175]- Tefsir-i Taberî, "Hicretin 51. Yılı Olayları" bölümünde, c.6, s.108; Tarih-i İbn Esîr, c.3, s.302.

[176] - Şerhu Nehci'l-Belâğa, İbn Ebi'l-Hadid, Mısır, birinci baskı, c.3, s.15-16.

[177] - Muaviye'nin bu mektubuna Ahmed Emin de Fecru'l-İslâm'da yer vermiştir, s.275

[178] - Şerhu Nehci'l-Belâğa, c.3, s.15-16, "Min Kelâmin Lehu ve Kad Seelehu Sâilun An Ahadisi'l-Bid'at" hutbesinin şerhinde. İbn Ebi'l-Hadid, rivayeti E-bu'l- Hasan Ali b. Muhammed b. Abdullah el-Medainî'den (öl. 315 hicrî) nakletmiştir. En-Nedim, el-Ehdas'da onun 15 kitabının ismini kaydetmiştir. bk. el-Fihrist, s.115.

[179] - Önceki kaynak ve Fecru'l-İslâm, s.213. Neftaveyh, İbrahim b. Muhammed b. Arafat el-Ezdî. Tarih-i Bağdad'da Neftaveyh'in hayatıyla ilgili, onun birçok eserleri olduğu kaydedilir. Mes'udî de onu tarihçi saymış ve onun kitabı hakkında, "Yine Neftaveyh diye lakaplanan Ebu Abdullah'ın Tarih'i" diye yazmış, sonra onu överek faydalı ve kapsamlı bir eser olduğunu söylemiştir. Hediyetu'l- Arifin kitabında, s.5'de onun kitaplarının ismi kaydedilmiş, vefat yılı 323 yılı olarak bildirilmiştir.

[180] - Şerhu Nehci'l-Belâğa, İbn Ebi'l-Hadid, birinci baskı, Mısır, c.1, s.358. İskaf, Nehrivan nahiyelerinden Bağdad'la Vasit arasında yer almıştır. İskaflı olan Ebu Cafer el-İskafî, Mucemu'l-Buldan kitabında Bağdat ahalisinden ve meşhur Mu'tezile kelamcılarından biri sayılmış, vefat yılı 204 yılı olarak kaydedilmiştir. İbn Hacer, Lisanu'l-Mizan'da şöyle yazar: "Muhammed b. Abdullah elİskafî, Mu'tezile'nin kelâmcılarından ve ileri gelenlerinden biridir; İska-fiyye fırkası da ona mensuptur. O Bağdatlı ve asaleten Semerkantlıdır. İbn Nedim onun bilgi, zekâ, takva ve himmette başta gelenlerden biri olduğunu, uzun bir hayat yaşadığını, Mu'tasım Abbasî'nin ikramının kapsamına girdiğini ve 240 yılında vefat ettiğini söyler." bk. Lisanu'l-Mizan, c.5, s.221.

[181] - Buharî kendi Sahih'inde, c.4, s.34, Kitabu'l-Edeb, "Yebullu'r-Rehim Bi- Belaliha" babında bu hadisi iki tarikle İbn As'dan nakleder; ancak Âl-i Ebu Talib (Ebu Talib Oğulları) yerine, Âl-i Ebu Fulan (Filaninin Oğulları) tabirini kullanır.

[182] - İkinci rivayetteki bu fazlalık Sahih-i Buharî'de Amr b. As'tan, yine "Âl-i Ebu Fulan (Filaninin Oğulları)" tabiriyle; Sahih-i Müslim, c.1, s.136, Kitabu'lİman, "Muvalatu'l-Müminîn ve Mukatiatu Gayrihim" babında kaydedilmiştir.

[183] - Tefsir-i Taberî, Avrupa baskısı, c.2, s.112.

[184] - Tefsir-i Taberî, Avrupa baskısı, c.2, s.38.

[185] - Tarih-i Yakubî, c.2, s.230-231.

[186] - Özet olarak bu hikâye için bk. Abdullah b. Saba Masalı, c.2, s.284-303. Yine aynı eserde bunu, Tarih-i İbn Asâkir ve Tehzib-i Tarih-i İbn Asâkir'de genişçe kaydedilmiş olan Hücr'un hayatı bölümünde naklettik.

[187] - Tarih-i Taberî, c.6, s.108 ve 149; Tarih-i İbn Esîr, c.3, s.204; el-Eğanî, c.16, s.7; Tarih-i İbn Asâkir, c.6, s.459.

[188] - el-Muhbir, s.479.

[189] - Mes'udî, "Muaviye'nin Günleri" bölümü, c.3, s.30; İbn Asâkir, c.5, s.421.

[190] - el-Maarif, İbn Kuteybe, c.7, s.12; el-İstiab, c.2, s.517; el-İsabe, c.2, s. 526; Tarih-i İbn Kesir, c.8, s.48; el-Muhbir, s.490.

[191] - Tarih-i Taberî, Hicrî 41. Yıl Olayları, c.6, s.96; Tarih-i İbn Esîr, c.3, s.165; İbn Şehab İbn Esîr'de Muğiyre'nin Kûfe valiliğine atanması konusunda ve Hicrî 47. Yıl Olayları bölümünde, c.3, s.179.

[192] - Hamevî'nin Mu'cemu'l-Buldan'ından özetle, c.5, s.38, Mısır birinci baskı, "Sescistan" kökü. Secistan, İran şehirlerindendir.

[193] - Tathiru'l-Lisan, s.55. Bu kaynakta, hakkında çeşitli görüşler olan bir kişi dışında bu rivayetin senedinin bütün ricallerinin doğru olduğu vurgulanmıştır. Fakat Zehebî o bir kişiyi de, "O, güvenilir kimselerden olup hiçbir kusuru yoktur." şeklindeki sözüyle teyit etmiş ve sonra da bu hadisi kaydetmiştir.

[194] - el-Muhella, İbn Hazm, Ahmed Muhammed Şakirî incelemesi, c.5, s.85- 86; Kitabu'l-Ümm, Şafiî, c.1, s.208.

[195] - Tarih-i Yakubî, c.2, s.223.

[196] - Sahih-i Buharî, c.2, s.111; Sahih-i Müslim, c.3, s.20; Sünen-i Ebu Davud, c.1, s.178; Sünen-i İbn Mâce, c.1, s.386; Beyhakî, c.3, s.297; Müsned-i Ahmed b. Hanbel, c.3, s.10, 20, 52, 54 ve 92; bu kaynakta itiraz edenin, Ebu Said olmadığını kaydeder.

[197]- Sahih-i Müslim'den özetle, c.7, s.124, "Menakıbı Ali" bölümü. Buharî bu olayı "Menakıb-ı Ali" bölümünde, Kitabu's-Salât'ın "Nevmu'r-Reculi Fi'l-Mescid" babında, c.2, s.199 ve İraşdu's-Sari, c.6, s.112'de tahrif olmuş olarak kaydetmiş ve o valinin Mervan b. Hakem olduğunu vurgulamıştır. Yine bk. Sünen-i Beyhakî, c.2, s.446.

[198] - Sahih-i Müslim, c.7, s.120; Sünen-i Tirmizî, c.13, s.171; Müstedreku's-Sahihayn, c.3, s.108-109; bu kaynakta şu fazlalık da var: "Vallahi Muaviye Medine'de olduğu müddetçe artık bu konuda konuşmadı." Yine el-İsabe, c.2, s. 509; Hasais-i Neseî, s.15.

[199] - Murucu'z-Zeheb, c.3, s.24, Eyyamu Muaviye bölümünde. Bu kaynakta, Muaviye'nin kalemimizin yazamadığı o meclisteki yaptıklarını kaydetmiştir.

[200] - Ikdu'l-Ferid, c.3, s.127.

[201] - Bunu özetle Ahadisu Ümmü'l-Müminin Aişe'den naklettim, s.389.

[202] - Şerhu Nehci'l-Belâğa, İbn Ebi'l-Hadid el-Mu'tezilî, 57. hutbenin şerhi.

[203]- İmtau'l-Esma, Makrizî, s.477; Mu'cemu'l-Buldan, Hamevî, "hareş" kökü

[204] - el-Muvaffakiyyat, s.576-577; Murucu'z-Zeheb, c.2, s.454; Şerhu Nehci'l-Belâğa, İbn Ebi'l-Hadid, c.1, s.463; Mısır baskısı, Muhammed Ebulfazl İbrahim incelemesi, c.5, s.129-130.

[205] - Ebu Kebşe, Kureyş'in Resulullah'la (s.a.a) alay etmek için Hz. Peygamber'e taktığı lakaptır.

[206] - Şerhu Nehci'l-Belâğa, İbn Ebi'l-Hadid, 57. hutbenin şerhi; Tarih-i Yakubî, c.2, s.262 -bu kaynakta daha tafsilatlı yazar-. İbn Zübeyir, hicrî 64 yılında Yezid b. Muaviye'den sonra Hicaz ve Irak'ta kendisine biat edilen, sonunda hicrî 67 yılında Haccac b. Yusuf tarafından öldürülen Abdullah b. Zübeyir el-Esedî'dir.

[207] - Şerhu Nehci'l-Belâğa, İbn Ebi'l-Hadid, c.1, s.358.

[208]- Tarih-i Yakubî, c.2, s.261. Muhammed b. Hanefiyye, Emirü'l-Müminin Ali'nin (a.s) oğludur. Muhammed, hicrî 81 yılında vefat etmişti.

[209] - Şerhu Nehci'l-Belâğa, İbn Ebi'l-Hadid, c.1, s.58, 75, 85. Hicrî 86 yılında ölen Abdulmelik b. Mervan'a hicrî 65 yılında biat edildi. Ondan sonra ise oğlu Velid'e biat edildi.

[210] - Velid'in hayatı Zehebî'nin Tarihu'l-İslâm'ında, c.4, s.65'te geçer. Bu konuyu Zehebî Siyer-i A'lami'n-Nübelâ eserinde, birinci baskı, c.4, s.251'de, Abdulmelik Mevran için vezir konumunda olan Revh b. Zenbağ'ın hayatında kaydetmiştir. İbn Zenbağ hicrî 84 yılında vefat etmiştir.

[211]- Şerhu Nehci'l-Belâğa, İbn Ebi'l-Hadid, c.1, s.356.

[212] - Murucu'z-Zeheb, c.3, s.144 ve Şerhu Nehci'l-Belâğa, İbn Ebi'l-Hadid, c.1, s.357.

[213] - Tabakatu'l-Kübra, c.6, s.212-213 ve Avrupa baskısı, c.2, s.2494; Tehzibu't-Tehzib, c.7, s.224-226. Ve Takribu't-Tehzib'de, Atiyye'nin hadisini Buharî, Ebu Davud, Tirmizî ve İbn Mâce'nin kendi kitaplarında kaydettikleri geçer. Atiyye hicrî 111 yılında vefat etmiştir. Muhammed b. Kasım es-Sakafî, Fars topraklarındaki ordunun kumandanıydı. Haccac, hicrî 92 yılında Send bölgesinin fethini ona bıraktı. Muhammed orayı fethederek padişahını öldürdü. Şimdi Pakistan'ın şehirlerinden olan Karaçi ve Movlutan şehirleri onun fethettiği bölgelerdendir. Hilâfete Süleyman geçince Haccac'ın komutanlarını temizlemeye başladı. O zaman Muhammed b. Kasım da tutuklanarak zindana atıldı ve sonunda hicrî 92 yılında zindanda idam edildi.

[214]- Tarih-i Zehebî, c.4, s.51-52, Muhammed b. Yusuf es-Sekafî'nin hayatında. Hücr b. Kays el-Hemdanî el-Mederî, Yemen'in Meder dağına nispet verilmiştir. İbn Hacer onun tâbiînden ve güvenilir olduğunu ve hadislerini Ebu Davud, Neseî ve İbn Mâce'nin naklettiğini kaydeder. Hayatı için bk. Tehzi-bu't-Tehzib, c.2, s.215 ve Takribu't-Tehzib, c.1, s.155.

[215]- Şerhu Nehci'l-Belâğa, İbn Ebi'l-Hadid, Muhammed Ebulfazl İbrahim incelemesi, c.4, s.58-59. Bu rivayeti İbn Asâkir Tarih-i Dımeşk kitabında, c.1, s.132'de, "Ömer b. Abdulaziz'in Hayatı" bölümünde kaydetmiştir. Ömer b. Abdulaziz, hicrî 99 yılında hilâfete geçmiş ve 101 yılında zehirlenerek öldürülmüştür.

[216] -Nahl, 90.

[217] -Bu rivayeti İbn Esîr kendi Tarih'inde, c.5, s.16'da özetle ve Mes'udî de kendi Tarih'inde, c.3, s.184'te kaydetmişlerdir.

[218] -Şerhu Nehc i'l-Belâğa, İbn Ebi'l-Hadid, 57. hutbenin şerhi ve özetle Tarih-i Yakubî, c.1, s.305.

[219] -el-Eğanî, c.9, s.250 (ed-Dar baskısı) rivayette ihtilâfla.

[220] -Divanından, 124 ve İbn Ebi'l-Hadid, c.1, s.357.

[221] -Murucu'z-Zeheb, Mes'udî, c.3, s.245 ve Mu'cemu'l-Buldan, "Harran" sözcüğü. Harran, Musul, Şam ve Türkiye arasında, İbn Teymiye'nin (öl. 728 hicrî)doğduğu şehirdir.

[222] -Cünade b. Amr b. Cüneyd'in hayatı, İbn Bedran'ın Tehzibu Tarih-i Dımeşk'inde, c.3, s.410 kaydedilmiştir. Muhtasar-ı Tarih-i Dımeşk, İbn Manzur,c.6, s.117-118.

[223] -el-Kâmil, s.414, Avrupa baskısı. Basralı Muberred, Ebu'l-Abbas Muhammed b. Yezid el-Ezdî es-Sumalî, nahiv bilginlerinden, Arapça dilbilgisinin hafızıydı. O, Bağdat'ta ikamet etmiş ve hicrî 285 yılında vefat etmiştir. Hatib Bağdadî onun hayatını Tarih-i Bağdad adlı eserinde kaydetmiştir.

[224] -Müsteşrik De Huye'ye ait Taberî'nin Fihrist'inde, s.163'de böyle geçer.

[225] -Muhtasar-ı Tarih-i Dımeşk, İbn Menzur, c.7, s.369-384.

[226] -İbn Hallikan, c.2, s.7; İbn Kesir, c.10, s.21 ve bazı rivayetleri Mes'udi'nin Murucu'z-Zeheb'inde, c.3, s.120, 174, 179 ve 280

[227] -Ali b. Ribah el-Lahmî, (öl. 114 veya 117 hk.), biyografisi Tehzibu't-Tehzib'de, c.7, s.319'da geçer.

[228] -Şerhu Nehci'l-Belâğa, İbn Ebi'l-Hadid, c.1, s.356.

[229] -Hureyz b. Osman, Mehdi Abbasî'nin (öl. 163 hicrî) hilâfeti döneminde Bağdat'a gitmiştir. İbn Hecer Tehzibu't-Tehzib'de, c.2, s.237-240 ve Takribu't-Tehzib, c.1, s.159'da Hureyz hakkında şöyle yazar: "O güvenilirdir, Nasibîlikle suçlanmıştır; hadisini Buharî ve Müslim dışında diğerleri kaydetmişlerdir." Hayatı için bk. Tehzibu Tarih-i İbn Asâkir, İbn Bedran, c.4, s.116-118.

[230] -İsmail b. Ayyâş b. Süleym el-Ansî el-Humusî (öl. 81 veya 82 hicrî). Hadisini Sünen'de kaydetmişlerdir. Takribu't-Tehzib, c.1, s.73.

[231] -Yahya b. Salih Vuhazî el-Humusî (öl. 222 h.). Hadisini Sihah ve Sünen sahipleri kendi kitaplarında kaydetmişlerdir. Takribu't-Tehzib, c.2, s.349.

[232] -İbn Hibban, Ebu Hatem el-Bestî Muhammed b. Habban'dır (öl. 354 hicrî).

[233] -Nasr b. Ali b. Sahban el-Ezdî el-Cehzemî (öl. 250 veya 251 hicrî). bk. Tehzibu't-Tehzib, c.10, s.430.

[234] -Tezkiretu'l-Huffaz, s.965-966. Tayr Hadisi şöyledir: Bir kuşu kebap edip Resulullah'a (s.a.a) getirdiler. Resulullah (s.a.a) elini kaldırarak şöyle dua etti: "Allah'ım! Yaratıkların arasında herkesten daha çok sevdiğin kimseyi gönder de bu kuşun etini birlikte yiyelim." Tam o sırada Ali içeri girince Resulullah (s.a.a) o kuşun etini onunla birlikte yedi. Bu konuda bk. Tarih-i Dı-meşk, İbn Asâkir, Mahmudî incelemesi, 1395 Beyrut baskısı, c.2, s.105-155.

[235] -Tarih-i Taberî, c.9, s.198; Makatilu't-Talibiyyin, s.200. "Dibac" ipek elbise demektir. "Dibacetu'l-Vech" ise "Güzel yüzlü kimse" anlamındadır. Mensur da Abbasî halifesi Ebu Cafer Abdullah b. Muhammed b. Ali Sanî'dir (öl. 158 kamerî).

[236] -Tarih-i Taberî, c.3, s.1407, 236 yılı olaylarında. el-Mütevekkil, Harun Reşid'in torunu Cafer b. Mu'tasım'dır. 232 yılında hilâfete geçmiş, 247 yılında ise öldürülmüştür.

[237]- Tarih-i İbn Esîr, Mısır, birinci basım, c.7, s.18.