EHL-İ BEYT VE EHL-İ SÜNNET EKOLLERİ
 

geri göndererek, "Dinimi dinara mı satayım?!" dedi. Abdurrahman, Yezid'in hilâfetine bu kadar açık bir şekilde karşı çıktıktan sonra, Medine'den Mekke'ye doğru hareket etti; fakat Mekke'ye varmadan ve Yezid'e biat alınmadan önce yolda vefat etti![156] İbn Abdulbirr daha sonra şöyle yazar:

Abdurrahman Mekke'nin on mil uzağındaki Habeşî denilen bölgede[157] ansızın vefat etmiş ve orada da toprağa verilmiştir. Abdurrahman'ın uyuduğu hâlde vefat ettiğini söylerler! Abdurrahman'ın ölüm haberi Aişe'ye ulaşınca, bir tahtırevana binerek hac için Mekke'ye gidip kardeşine matem tuttu. Aişe Abdurrahman'ın öz kardeşiydi. Aişe kardeşinin mezarının başında ağlayarak şöyle bir şiir okudur: "Biz Cezime arkadaşları gibi birbirimizi öyle severdik ki, bunlar birbirlerinden asla ayrılmazlar, derlerdi. Fakat benimle Mâlik arasına ölüm ayrılık düşürdü; o kadar bağlılığımıza rağmen sanki bir gece bile birlikte olmamışız."[158] "Vallahi eğer burada olsaydım, seni lâyık olduğun gibi defnederdim ve eğer başın üzerinde olsaydım, bu kadar ağlamazdım." Müstedrek-i Hâkim'de ise şöyle geçer: Abdurrahman yatağında uyumuştu. Onu uyandırmaya gittiklerinde ölü buldular. Fakat Aişe kardeşini öldürdüklerini sandı; kardeşi hayattayken ölüm memurları gelerek aceleyle diri diri mezara gömdüklerini düşünüyordu![159] Yezid'e biate edilmesine kat'î bir şekilde karşı çıkan ve Ümmü'l-Müminin Aişe gibi bir desteği olan Abdurrahman hayatta olsaydı, kesinlikle Yezid'e biat edilmezdi. Fakat Malik Eşter'in Mısır yolunda Muaviye'nin hilesiyle zehirlenerek öldürüldüğü gibi Abdurrahman da Yezid'e biat alınabilmesi için Mekke'ye ulaşmadan öldü.[160] Yıllar önce Muaviye'nin düzenlediği hileyle İmam Hasan (a.s) zehirlendiği gibi, Abdurrahman da Yezid'e biat yolunun açılması için öldü. Sa'd b. Ebî Vakkâs ve Abdurrahman b. Halid b. Velid gibi Abdurrahman da Yezid'e biate edilmesine muhalefet ettiği için öldürüldü. Fakat bütün bunlar Ümmü'l-Müminin Aişe'nin keskin gözünden kaçmadı. Dolayısıyla Aişe tüm varlığıyla Ümeyye Oğulları'yla mücadeleye girişti ve keskin propaganda silâhıyla Mervan'la babası hakkında Resulullah'tan (s.a.a) duymuş olduğu hadisleri yayarak onlara karşı

yorulmak bilmez ve ezici bir savaş başlattı. Aişe, özellikle Haşim Oğulları'nın, bilhassa İmam'ın ehlibeytinin faziletlerini ortadan kaldırarak Müslümanların arasında İmam Hasan'la İmam Hüseyin'in makamını düşürmek, hilâfeti kendi soyundan gelenlere miras bırakmak isteyen ve bu konuda Müslümanların minberlerinde İmam Ali'ye (a.s) lânet okutacak kadar küstahlaşan Muaviye'nin siyasetiyle mücadeleye girişti.

İşte burada Ümmü'l-Müminin Aişe var gücüyle Muaviye'nin bu siyasetinin karşısında durdu. Bu kez Emirü'l-Müminin Ali'nin (a.s), Resulullah'ın (s.a.a) iki torunu Hasan'la Hüseyin (a.s) ve Resulullah'ın (s.a.a) kızı Fâtıma'nın (s.a) faziletlerini yaymaya başladı. Bu nedenle bu defasında Aişe'den, onların fazilet ve menkıbeleri hakkında bazılarını kendisinin şahsen Resulullah'tan (s.a.a) duyduğu ve bazılarına da tanık olduğu hadisler nakledilmiştir. Resul-i Ekrem'in (s.a.a) vefatı konusunda aktardığımız birbiriyle çelişen o iki hadis bu tür rivayetlerdendir.

* * *

Vasiyet Hadisi karşısında Ümmü'l-Müminin Aişe'nin cephe alışı, Kureyş'in, "hilâfet ve peygamberlik Haşim Oğulları'nda toplanmamalıdır." şeklindeki genel siyasetini izleyerek, Hz. Resulullah'ın (s.a.a), Ehlibeyt'in konumu hakkındaki hadislerine karşı Kureyş hilâfetinin davranışının bir parçasıdır. Allah'ın izniyle, şimdi işleyeceğimiz bahiste bu konuyu inceleyeceğiz.


İMAM ALİ'NİN (A.S) FAZİLETLERİNİN GİZLENMESİ, ONA LÂNET VE SÖVGÜNÜN YAYILMASI

Bu bahsimizde, ilk önce, İmam Ali'ye (a.s) lânet ve sövgüyü yayma sebeplerini inceleyecek, sonra onun faziletlerini gizleyen, ona lânet edip sövmeyi yayan rivayetleri ve bunun sebeplerini araştıracağız. Kureyş'in, Peygamberliğin ve Hilâfetin Hâşim Oğulları'nda Toplanmasından Dolayı Duyduğu Rahatsızlık Taberî kendi Tarih'inde Ömer'le İbn Abbas arasındaki iki konuşmayı kaydetmiştir. Biz şimdi her ikisini de gözden geçireceğiz. Birinci

konuşmada Ömer, İbn Abbas'a şöyle sorar:

- Ey İbn Abbas! Sahi, neden Kureyş sizin hükümet ve hilâfete ulaşmanızı engelledi?

- Bilmem.

- Ama ben biliyorum, çünkü sizin onlara hükümet etmenizi istemiyordu.

- Neden? Biz onlar için hayır ve iyilik kaynağı değil miydik?!

- Allah rahmet etsin sana! Kureyş hem peygamberliğin ve hem de hilâfet ve hükümetin sizde olmasını ve böylece kendilerine karşı övünmenizi istemiyordu! Belki de, "Ebu Bekir bu işi yaptı." dersiniz; fakat, hayır vallahi, Ebu Bekir elinden gelen en akıllı işi yaptı. İkinci konuşmada Ömer, İbn Abbas'a şöyle sorar:

- Muhammed'den sonra Kureyş'in, sizin hilâfet ve hükümete geçmenize neden engel olduğunu biliyor musun?

İbn Abbas der ki: Kendimi biliyor göstermek istemediğim için dedim ki:

- Bilmesem de Emirü'l-Müminin bana söyler.

- Onlar, hem peygamberliğin ve hem de hilâfetin sizde olmasını istemiyorlardı; aksi takdirde sevinçle onlara karşı övünürdünüz. Bu nedenle Kureyş seçim yaptı ve bu konuda muvaffak oldu.

- Emirü'l-Müminin müsaade eder de öfkelenmezlerse cevabını söylerim.

- Söyle ey İbn Abbas!

- Ey Emirü'l-Müminin! Kureyş'in seçim yaptığını ve muvaffak olduğunu söylersiniz; Kureyş, Allah'ın kendileri için uygun gördüğünü seçecek olsaydı, doğru bir iş yapmış olurdu; bu hareketleri yersiz ve boş olmazdı. Yine Kureyş'in, hem peygamberliğin ve hem de hilâfetin bizde olmasını istemediğini söylersiniz; Allah Tealâ böyle kimseleri şöyle nitelendirir: "İşte böyle; çünkü onlar, Allah'ın indirdiğini çirkin gördüler; bundan dolayı, O da onların amellerini boşa çıkardı."[161]

- Yazıklar olsun! Vallahi ey Abbas oğlu! Senin hakkında bana öyle şeyler anlattılar ki, gözümden düşersin diye onlara inanmak istemiyordum!

- Onlar nelerdir ey Emirü'l-Müminin? Eğer doğru şeylerse, senin gözünden düşmem doğru olmaz ve eğer gerçeği olmayan yalan şeylerse,

benim gibi birisi batılı ve doğru olmayanı kendisinden uzaklaştırmalıdır.

- Bana, senin, Kureyş bize zulmetti, bizi kıskandı ve hilâfetin bize ulaşmasına engel oldu, dediğini söylediler.

- Ey Emirü'l-Müminin! Bize zulmedildiğini, aklı olan ve olmayan herkes bilir. Kıskanıldığımıza gelince, İblis de Adem'i kıskandı ve biz de İblis'in kıskandığı Adem'in evlâtlarıyız.

- Yazıklar olsun! Andolsun Allah'a siz Haşim Oğulları var olduğunuz müddetçe kalpleriniz kıskançlık, hile ve iki yüzlülükle doludur!

- Yavaş ol ey Emirü'l-Müminin! Allah'ın kendilerinden çirkinlikleri giderip tertemiz kıldığı insanların kalplerini kıskançlık ve iki yüzlü lükle tavsif etme; çünkü Resulullah'ın (s.a.a) kalbi de Haşim Oğulları'nın

kalbindendir.

- Yeter ey İbn Abbas! Uzaklaş buradan!

- Emredersiniz.

İbn Abbas der ki: Ben kalkıp gitmek isteyince Ömer utanarak

dedi ki:

- Otur ey Abbas oğlu! Vallahi seni gözettim; ben seni şen görmek istiyorum.

- Ey Emirü'l-Müminin! Benim; senin ve diğer Müslümanların üzerinde bir hakkım var; bu hakkı gözeten faydalanmış ve doğru yolda hareket etmiş olur. Benim hakkımı gözetmeyerek görmezden gelirsen, yanlış yola gitmiş olursun ve onun vebalini görürsün. İbn Abbas bunu dedikten sonra kalkıp gitti.[162]

Bu İki Konuşma Üzerine

Ömer, her iki konuşmada açıkça Kureyş'in, Haşim Oğulları sevinçle kendilerine karşı övünmesin diye hem peygamberliğin ve hem de hilâfetin Haşim Oğulları'nda olmasını istemediğini belirtmiştir. İkinci konuşmada ise Ömer Kureyş'in kendisi için seçim yaptığını ve muvaffak olduğunu söyler. Buna binaen, hükümet ve hilâfet konusunda Kureyş, Müslümanların hayrını değil, kendini düşünüyor ve kendi çıkarlarını gözetiyordu. Bu açıdan, Resulullah'tan (s.a.a) sonra hükümete Kureyş'in hangi kabilesi geçerse geçsin, Müslümanlar için fark etmezdi. Ömer, Kureyş'in bu hareketini teyit edip doğru göstermek için delil olarak sadece, "Kureyş kendisi için seçim yaptı." demekle yetinmiş, Allah'ın kitabından ve Resulullah'ın (s.a.a) sünnetinden bir delil göstermemiştir. İbn Abbas'ın, "Kureyş, Allah'ın kendileri için uygun gördüğünü seçecek olsaydı, doğru bir iş yapmış olurdu; bu hareketleri yersiz ve boş olmazdı." şeklindeki cevabından iki nokta anlaşılmaktadır:

1) Kureyş'in seçimi, Allah'ın seçimiyle çelişmektedir. İbn Abbas'ın "Allah'ın seçimi"nden maksadı, Ali b. Ebu Talib'dir (a.s). Bu konudaki

rivayetlere yeri geldiğinde değineceğiz.

2) Allah'ın seçimi karşısında Kureyş'in seçim yapmaya hakkı yoktur. Bu konu şu ayetlere işaret eder: Allah ve Resulü, bir işe hükmettiği zaman, mümin olan bir erkek ve mümin olan bir kadın için o işte kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur. Kim Allah'a ve Resulü'ne isyan ederse,

artık gerçekten o, apaçık bir sapıklıkla sapmıştır.[163] İşte böyle; çünkü onlar, Allah'ın indirdiğini çirkin gördüler; bundan dolayı, O da, onların amellerini boşa çıkardı.[164] Fakat Ömer, İbn Abbas'ın, "Kureyş, Allah'ın seçiminin aksine kendi başına seçim yaparak Allah'ın emrini görmezlikten geldi." Şeklindeki iddiasına cevap vermemiş, aksine bunun karşısında, "Kureyş bize zulmetti, bizi kıskandı ve hilâfetin bize ulaşmasına engel oldu,

dediğini duydum." dedi. İbn Abbas da onu doğrulayarak, "Bize zulmedildiğini aklı olan ve aklı olmayan herkes bilir." dedi. Gerçekte İbn Abbas demek istiyor ki: Ali'yi (a.s) hükümet ve hilâfetten mahrum etmekle Haşim Oğulları'na zulmedildiği meselesini anlamak, yalnız İbn Abbas'a ait bir konu değildir; aksine bunu akıllısıyla cahiliyle bütün Müslümanlar bilirler. Kıskançlık konusuna gelince, İbn Abbas halifeye, "İblis de Adem-

'i kıskandı ve biz de İblis'in kıskandığı Adem'in evlâtlarıyız." demiştir. Burada İbn Abbas yüce Allah'ın şu ayetine işaret eder: "Gerçek şu ki:

Allah, Adem'i, Nuh'u, İbrahim ailesini ve İmran ailesini âlemler üzerine seçti; onlar birbirlerinden (türeme tek) bir zürriyettir. Allah işitendir, bilendir."[165] Yani Haşim Oğulları, İblis'in kıskandığı kimsenin evlâtlarıdırlar; çünkü onlar Allah'ın seçkin kullarıdır ve evlâtlar da babalarını örnek

edinmelidirler. Sonunda halife öfkelenip artık İbn Abbas'ın imalı sözlerine tahammül etmeye güç yetiremediğinden dedi ki: "Yazıklar olsun! Andolsun Allah'a siz Haşim Oğulları var olduğunuz müddetçe kalpleriniz kıskançlık, hile ve iki yüzlülükle doludur." İbn Abbas da ona şöyle cevap verdi: "Yavaş ol ey Emirü'l-Müminin! Allah'ın kendilerinden çirkinlikleri giderip tertemiz kıldığı insanların kalplerini kıskançlık ve iki yüzlülükle tavsif etme; çünkü Resulullah'ın (s.a.a) kalbi de Haşim Oğulları'nın kalbindendir." Biz burada öfke ve nefret kokan Ömer'in sözlerini açıklamaktan

sakınıyoruz. Ama İbn Abbas'ın sözü açıkça şu ayete işaret eder: "Ey Ehlibeyt, gerçekten Allah, sizden kiri (günah ve çirkinliği) gidermek ve sizi tertemiz kılmak ister."[166] Ve halife İbn Abbas'ın bu sözleri karşısında cevapsız kalınca onu kovarak, "Yeter ey İbn Abbas! Uzaklaş buradan!"

diyor. İbn Abbas da kalkıp gitmek isteyince, halife güya onu gözeterek, "Kal!" diyor. İbn Abbas da kabul ediyor. Çünkü Ömer onun halifesi olduğu için aralarındaki konuşma güzel bir şekilde son bulmalıdır. Kureyş hilâfeti, kabilenin diğer fertleri gibi Haşim Oğulları'nın hilâfete geçmesini istemiyordu. Bu konu, Hums bölgesinin valisinin ölümünden sonra Ömer'le İbn Abbas arasında geçen diğer bir konuşmadan anlaşılmaktadır. Bu konuşmada Ömer, İbn Abbas'a diyor ki:

- Ey Abbas oğlu! Hayır işleyen ve iyi bir kişi olan Hums valisi öldü; iyiler sayı bakımından azdırlar; ben senin de onlardan biri olmanı ümit ederim. Fakat senin hakkında içimdeki bir şey beni rahatsız etmektedir. Söyle bakayım valiliğe ne dersin?

- Benimle ilgili içindekileri söylemedikçe önerini kabul etmem.

- Ne demek istiyorsun?

- Benim hakkımda düşündüklerin korkulacak bir şeyse, senin gibi ben de korkmak isterim. Ondan sakınmış isem de günahsız ol duğumu bilmeyi dilerim. Ondan sonra senin önerini kabul ederim. Senin yapmaya karar verdiğin bir işi yapmadığına az rastladım ben.

- Ey İbn Abbas! Sen vali olunca ölümümün gelip çatmasından ve sonra da senin, "Şimdi bizim sıramızdır, bize gelin, bizim etrafımızda toplanın." demenden korkuyorum. Sakın böyle bir durum meydana gelmesin! Bu konuşmanın, Ömer'in hayatının son zamanlarında veya hayatının son ayında vuku bulduğu sanılmaktadır. Çünkü Buharî kendi senediyle İbn Abbas'tan şöyle kaydeder: Ben, içlerinde Abdurrahman b. Avf'ın da bulunduğu muhacirlerden bir gruba Kur'ân öğretiyordum. Bir gün Mina'da Abdurrahman'ın çadırındaydım. Abdurrahman, son haccına gelmiş olan Ömer'in yanından çadıra dönünce bana dedi ki: Ey İbn Abbas, keşke bugün Emirü'l-Müminin Ömer'in yanına gelen adamı bir görseydin. O adam halife Ömer'e dedi ki: "Ey Emirü'l-Müminin! Falancanın, Ömer ölürse ben filan adama biat edeceğim; vallahi Ebu Bekir'e biat aceleye ve oldu bittiye getirilen hesaplanmamış bir işti dediğini duydun mu?" Ömer bu söze öfkelenerek, "Ben Allah'ın izniyle yarın halka konuşarak onları, hükümetlerini gasp etmek isteyen bu adamlardan sakındıracağım." dedi. Abdurrahman dedi ki, ben Ömer'e dedim ki: "Ey Emirü'l-Müminin! Sakın bu işi yapmayın. Şimdi hac mevsimidir. İnsanlar her taraftan toplanacaklar. Sen konuşmaya başlayınca etrafında toplanacak, yanındakileri uzaklaştıracaklar. Ben, içindekileri söylemenden ve halkın onları anlamayarak gereğini yerine getirmemelerinden ve senin maksadını başka bir şeye tabir etmelerinden korkuyorum. Sabret de Medine'ye, Resulullah'ın hicret ettiği eve ve sünnetinin beşiğine dönelim. Orada fakihleri ve kavmin ileri gelenlerini toplayarak istediğin şeyi tam bir kuvvet ve güçle söyle de bilginler söylediklerini anlasınlar ve maksadını bilsinler."

Ömer dedi ki: "Doğru söylüyorsun, vallahi Medine'ye döndüğümüzde ilk toplantım bu olacak." İbn Abbas der ki: Zilhicce ayının sonunda Medine'ye döndük. Cuma günü öğle vakti sevinçli bir şekilde aceleyle mescide gittik. Said b. Zeyd b. Amr b. Nufeyl'in minberin kenarında oturduğunu gördüm.

Ben de onun yanında oturuyordum, öyle ki dizlerim onun dizlerine değiyordu. Çok geçmeden Ömer b. Hattab geldi. Ömer'i gördüğümde Said'e, "Bugün halife, hilâfeti boyunca söylemediği bir şeyi söyleyecek!" dedim. Said, "Sen bunu nereden biliyorsun?" diye bana itiraz etti. Ömer minbere çıktı. Müezzinler susunca ayağa kalkarak Allah'a hamd u sena ettikten sonra şöyle konuştu: Bugün söylenmesi gereken bir şeyi söylemek istiyorum, kim bilir ecelim yakınlaşmış olabilir. O hâlde sözlerini anlayanların eleştirisi olursa söylesinler; fakat maksadımı anlamadığından

korkan olursa, bana yalan isnat etmeye hakkı yoktur... Bana aranızdan birinin, "Vallahi eğer Ömer ölürse falan adama biat edeceğim." dediğini bildirdiler. Ebu Bekir'e biatin aceleye ve oldu bittiye getirilen, hesap edilmemiş bir iş olduğunu söyleyen o adamın sözleri sizi aldatmasın. Bu doğrudur, Ebu Bekir'e biat böyleydi; fakat yüce Allah bu aceleciliğin şerrini giderdi. Ayrıca sizin aranızda, Ebu Bekir gibi boyunlar kendisine itaatle bükülen bir kimse de yoktu. Bundan böyle birisi Müslümanlarla müşavere etmeden biat ederse, ne onun böyle bir şeye hakkı vardır ve ne de ondan biat alanın; her ikisi de ölümü hak etmiş olurlar. Ömer hutbesinin son bölümünde yine vurgulayarak demiştir ki: "Ne onun böyle bir şeye hakkı vardır ve ne de ondan biat alanın; her ikisi de ölümü hak etmiş olurlar."[167] Hayret! Kime biat edilmesini istiyordu ve kim sözleriyle halifeyi

öfkelendirdi de halife böyle konuştu. İbn Ebi'l-Hadid Şafiî her iki ismin üzerinden perdeyi açarak şöyle demiştir: "Eğer Ömer ölürse falan adama biat edeceğim." diyen, Ammar b. Yasir'di. Ammar, "Eğer Ömer ölürse Ali'ye biat edeceğim." demişti. Ömer'i öfkelendirerek hutbesinde öyle konuşmasına sebep olan söz budur.

Bu Hutbe Üzerine

Ömer'in sözlerinden anlaşılıyor ki, o kendisinin ölümünden sonra hilâfetin Kureyş'in elinden çıkmasından ve Müslümanların (sahabe ve tâbiîn) kendisinin hükümetini istemediği birine biat etmelerinden korkuyordu; o adam da Emirü'l-Müminin Ali'dir (a.s). Bu nedenle atik bir hareketle böyle bir hareketin önünü alarak, "Bundan böyle kim Müslümanlarla müşavere etmeden birine biat ederse, ne onun böyle bir şeye hakkı vardır, ne de ondan biat alanın; her ikisi de ölümü hak etmiş olurlar." dedi. Bu sözleri söylenenin kendisi, Ebu Bekir'den sonra Müslümanlarla müşavere etmeden hilâfete geçmiştir! Her hâlükârda o böyle bir plânla kendisinden sonra hükümetin Kureyş'in elinden çıkmasını güçlü bir şekilde önledi. Fakat az bir zaman sonra, yaralı bir şekilde ölüm yatağına düştüğünde, Kureyş'in ileri gelenlerinden altı kişinin kendi aralarından birini hilâfete seçmelerini emretti, son kararı ve genel muvafakati da Abdurrahman b. Avf'a bıraktı. Abdurrahman ise böyle bir halifeye biati Allah'ın kitabına, Resulullah'ın sünnetine ve Şeyheyn'in (Ebu Bekir'le Ömer) siretine uymakla şartlandırdı. Bunu da Osman kabul etti, fakat Ali (a.s) kabul etmekten sakındı. Çünkü onlar Ali'nin (a.s), Allah'ın kitabını ve Resulullah'ın (s.a.a) sünnetini Ebu Bekir'le Ömer'in siretiyle bir düzeyde tutmayacağını biliyorlardı.

Kitabımızın önceki sayfalarına müracaat edecek olursak, Ömer'in, Sa'd b. As el-Emevî'nin yakın akrabalarından olan kendisinden sonraki halifeden açıkça haber verdiğini görürüz. Sa'd'ın dediğine göre daha sonraları onun Osman b. Affan olduğu anlaşıldı. Yine daha fazla inceleyecek olursak, Ebu Bekir'in Osman'la olduğu bir sırada ona şöyle yazmasını söylediğini görürüz: "Bu, Ebu Bekir'in Müslümanlarla ahdidir. Ama sonra..." Ebu Bekir

bunu söyledikten sonra bayıldı ve Osman onun sözünü kendisi şöyle tamamladı: "Ama sonra, Ben kendi yerime Ömer b. Hattab'ı seçtim!" Ebu Bekir ayılınca Ömer'in hilâfeti konusunda Osman'ın yazdıklarını teyit ederek imzaladı. Çünkü bu atama daha önceden kararlaştırılmıştı.

Yakubî, Osman'dan sonra hilâfet hakkında şöyle yazar: Osman şiddetli bir hastalığa tutulmuştu. Hamran b. Eban'ı çağırtarak kendisinden sonraki halifeye bir hüküm yazmasını ve onun isminin yerini boş bırakmasını istedi. Daha sonra Osman boş bırakılan yere kendi eliyle Abdurrahman b.

Avf'ın ismini yazıp ağzını kapayarak Hamran aracığıyla onu Ebu Süfyan kızı Ümmü Habibe'ye gönderdi. Hamran yolda Osman'ın hükmünü açıp okuduktan sonra Abdurrahman b. Avf'ın yanına gidip olanları ona bildirdi. Abdurrahman bunu duyunca öfkelenerek dedi ki: "Ben Osman'ı herkesin gözü önünde halife ettim; o beni gizlice mi kendi yerine seçiyor?" Bu haber Medine halkına ulaştı ve Emevîler bu habere çok öfkelendiler. Sonunda Osman Hamran'ı çağırtarak ona yüz kırbaç vurdurdu ve onu Basra'ya sürgün etti. Bu olay, Abdurrahman'la Osman arasında düşmanlık yarattı. Bunun sonucunda Abdurrahman, oğluyla Osman'a şöyle bir haber gönderdi: Ben geçmişte üç açıdan senden üstün olduğum hâlde sana biat ettim...[168]

Bu olaydan, Osman b. Affan'dan sonra hilâfete Abdurrahman'ın geçmesinin kararlaştırılmış olduğu anlaşılmaktadır. Fakat Abdurrahman Hicrî 31 veya 32 yılında Osman'la arası iyice açılmış olduğu hâlde vefat etti.[169] Böylece Kureyş'in hâkim gücü Ümeyye Oğulları ile diğer Kureyş boyları arasında ihtilâf çıktı. Osman'a karşı kıyam eden muhaliflerinin başını Teym soyundan Ümmü'l-Müminin Aişe çekiyordu. Nihayet Osman Medine'deki evinde muhacirle ensarın gözleri önünde öldürüldü. [170] Osman'ın ölümünden sonra hükümet halkın eline geçti ve geçmişte ettikleri bütün biatlerden kurtuldular. O zaman Emirü'l-Mü minin Ali'ye (a.s) yöneldiler ve onun etrafında toplanarak başta Resulullah'ın (s.a.a) ashabı olmak üzere Hz. Ali'ye biat ettiler. Hilâfete Emirü'l-Müminin Ali (a.s) geçince, kendinden önceki halifelerin döneminde Kureyş'in ele geçirdiği bütün imtiyazları iptal ederek beytülmalin taksiminde ve sosyal konumlarda Kureyş'in başlarıyla, Arab'ıyla-Acem'iyle diğer Müslümanlar arasında eşitliği sağladı. Kureyş, İmam Ali'nin (a.s) hilâfetinden dört ay sonra her taraftan güçlerini seferber ederek Cemel Savaşı'nı meydana getirdi ve Osman'ın kanını talep etme bahanesiyle Mervan b. Hakem, dün halkı Osman'ı öldürmeye tahrik eden Osman'ın zorlu düşmanları Talha'yla Zübeyir, doğrudan doğruya, Osman'ın öldürülmesine fetva veren Aişe'nin komutasında bu savaşı İmam Ali'ye (a.s) dayattılar. Çok geçmeden Kureyş İmam'a (a.s) karşı Sıffin Savaşı'nı başlattı! Osman'ın kanını talep etme adıyla bu iki savaş Hz. Ali'ye dayatıldı ve böylece Kureyş, Medine dışında Müslümanların zihnini karıştırdı. Sonra "Hakemeyn Olayı"nın peşinden Haricîler İmam'a (a.s) karşı kıyam ettiler. Bu nedenle İmam Ali (a.s) defalarca Kureyş'in kendisine yaptığı zulümden yakınmıştır. Bunun bir örneğini İmam Ali'nin (a.s), kardeşi Akil'e yazmış olduğu mektupta bulmak mümkündür. İmam

(a.s) bu mektupta şöyle yazıyor: Dalâlete meyleden, ayrılık ve ihtilâfı seçen, kendisi dalâletin karanlığında yaşayan ve hakka varmayı zorlaştıran

Kureyş'i kendi hâline bırak. Onlar benden önce Resulullah'a (s.a.a) karşı savaşmakta birleştikleri gibi, bana karşı savaşmakta da ittifak ettiler. Kureyş bana ait olan mükâfatı benden aldı, akrabalık bağını kopardı. Annemin oğlunun (Resulullah) otoritesini benden zorla aldı.[171] İmam Ali'ye (a.s) onlardan birisi, "Ey Ebutâlib oğlu!" dedi, "Sen bu işe gerçekten de pek sarılmışsın." İmam ona cevaben şöyle buyurur: Andolsun Allâh'a, siz benden fazla sarılmışsınız; (hilâfete lâyık olma açısından) benden fazla da uzaksınız ondan. Benimse hem ona ihtisasım var, hem de daha yakınım, daha lâyığım, ona. Ben hakkımı aradım, istedim; sizse onunla benim arama girdiniz; engel oldunuz, ona karşı da benim yüzüme vurdunuz.

Onu delille, orda bulunanların önünde hırpalayınca dona kaldı; bana ne cevap vereceğini bilmez bir hâle düştü! Allâh'ım! Kureyş'ten hakkımı al benim. Onlara yardım edenlerden hakkımı al benim. Bunu istiyorum, yardım diliyorum senden; çünkü onlar, yakınlığımı inkâr ettiler; pek büyük

olan derecemi küçülttüler; bana âit olan işte, benimle kavgaya giriştiler. Sonra da dediler ki: "Hakkı almak da var, vermek de![172] Diğer bir hutbesinde de şöyle buyuruyor: Allah'ım, Kureyş'ten hakkımı senden istiyorum; onlara karşı senden yardım diliyorum. Resulullah'a (s.a.a) olan yakınlığımı inkâr etiler, elimdeki kabı baş aşağı çevirdiler; başkasından fazla lâyık olduğum işte, hakkım olan mevkide benimle kavgaya giriştiler. Hak alınır da, verilir de; istersen gamlara batarak dayan; istersen esef ederek öl, dediler! Baktım, gördüm ki ehlibeytimden başka ne bir yardımcı

var bana, ne bir yar ve yaver. Onların tehlikeye düşmelerini reva görmedim. Gözlerime toz toprak dolmuştu; gözlerimi yumdum; ağzımın kanını dertle, elemle yuttum; zehirden acı olan bıçaklarla doğranmaktan çetin bulunan bu işe dayandım.[173] Sonunda İmam Ali (a.s) Kûfe Mescidi mihrabında Haricîlerden biri tarafından öldürüldü ve hicretin 40. yılında Muaviye hükümeti tamamen ele geçirerek o yılı birlik ve kaynaşma yılı anlamında "Ammu'l-Cemaat" diye adlandırdı; fakat gerçekte o yıla Kureyş'in kaynaşma yılı anlamında "Ammu'l-Cemaat Li-Kureyş" adı verilmeliydi. Sonra Muaviye yirmi yıl saltanat sürdükten sonra hicretin altmışında öldü.

* * *

Bunlar Kureyş'in, İmam Ali'nin (a.s) hilâfete geçmesini istemediklerini gösteren bazı örneklerdir; Resulullah'ın (s.a.a) hadislerinin yayılmasının yasaklanışı da bunun diğer bir örneğidir. Şimdi hadisin yasaklanışını inceleyelim.

Kureyş'in, Resulullah'ın (s.a.a) Hadislerinin Yazılmasını Önleyişi

Amr b. As'ın oğlu Abdullah der ki: Ben, Resulullah'tan (s.a.a) duyduğum her şeyi yazıyordum. Fakat Kureyşliler yazmamı engelleyerek dediler ki:

"Sen Resulullah'tan (s.a.a) duyduğun her şeyi yazıyorsun musun? Oysa, Peygamber de beşerdir. O da hoşnut olarak ve öfkelenerek konuşur!" Bunun üzerine artık duyduklarımı yazmayı bıraktım. Fakat bunu Resulullah'a (s.a.a) söylediğimde o, parmağıyla ağzına işaret ederek, "Yaz." dedi, "Canım elinde olan Allah'a andolsun ki, buradan haktan başka bir şey çıkmaz." Kureyş, Resulullah'ın (s.a.a) hadislerinin yazılmasını engellemesinin

sebebini açıkça beyan etmiştir. Yani Resulullah (s.a.a) birine kızmış veya birinden hoşnut olduğu hâlde konuşmuş olabilirdi! Birinci durumda Resul-i Ekrem'in hadisi onun utanç duymasına ve adının kötüye çıkmasına sebep olurdu. Oysa Kureyş'in inat ve azgınlığı hakkında Resulullah'ın (s.a.a) neler söylediğini ve onları ezmek için inen ayetleri tefsir ettiğini bilmekteyiz. İkinci durumda ise, Resulullah'ın (s.a.a) hadisi, birinin hakkında açık bir nas olarak kalacaktı; oysa Kureyş kendisi hakkında böyle bir nassın yayılmasını istemezdi! İşte bu nedenle Resulullah'ın (s.a.a) hayatının son anlarında vasiyetinin yazılmasına engel oldular. Resul-i Ekrem (s.a.a), "Gelin sizin için bir şeyler yazayım da benden sonra asla sapmayın." buyurdu. Fakat Ömer dedi ki: "Resulullah'a ağrıları galip gelmiştir! Sizin aranızda Allah'ın kitabı vardır; o size yeter!" Yine dediler ki: "Ona ne oluyor? Sayıklıyor!" Bu engelleme, hilâfete geçmesini istemedikleri birinin hakkında Resulullah'ın (s.a.a) nassının yayılmasından korktukları içindi. Bu nas yayılacak olsaydı, peygamberlikle hilâfet onun ailesinde toplanmış olurdu! Kureyş'in bu endişesinden dolayı Ömer kendi hilâfeti döneminde Resulullah'ın (s.a.a) hadislerinin yazılmasını engelledi ve ashabın Resul-i Ekrem'den (s.a.a) yazdıkları hadisleri toplayarak hepsini yakıverdi!

Resulullah'ın (s.a.a) hadislerinin yazılmasının yasaklanışı, Emevî halifesi Ömer b. Abdülaziz zamanına kadar devam etti; diğer işler de bu şekildeydi. Bu konuda kitabımızın ikinci cildinde "halifeler döneminde hadis yazımının yasaklanması" bölümünde genişçe bahsedeceğiz. Fakat şimdi Hulefa-i Raşidin'den sonra Kureyş halifelerinin o kerahet ve düşmanlıklarını sergilemek için izledikleri siyaseti inceleyeceğiz.


Kureyş'in ve Ümeyye Oğulları'nın Siyaseti



Muaviye'nin Döneminde

Câhiz, Muaviye döneminde Kureyş hilâfetinin siyasetine kısaca değinmiş ve İbn Ebi'l-Hadid onu kitabında şöyle kaydetmiştir: Ebu Osman Câhiz[174] der ki: "Muaviye Irak, Şam ve diğer bölgelerin ahalisine Ali'ye (a.s) küfretmelerini ve ondan berî olmalarını emretti! Bunun üzerine Müslümanların

minberlerinde ve hutbelerde Ali'ye (a.s) küfredildi! Ali'ye (a.s) küfür ve lânet etme Ömer b. Abdülaziz zamanına kadar yaygın bir sünnet hâline gelmişti. Fakat Ömer b. Abdülaziz hilâfet kürsüsüne oturunca ona küfretmeyi yasakladı." Câhiz, Muaviye'nin, cuma hutbelerinin sonunda şöyle dediğini vurgular: Allah'ım! Ebu Turab (Ali) senin dininde mülhit olmuş, yolundan insanları azdırmıştır. Ona şiddetle lânet et. Onu acılı bir azaba düşür! Bu kelimeler İslâm topraklarının dört bir yanına yayıldı. Ömer b. Abdülaziz dönemine kadar İslâm minberlerinde söylenen bunlardı! Taberî şöyle diyor: Muaviye, Muğiyre b. Şu'be'yi hicrî 41'de Kûfe valiliğine atadı. Fermanı yazınca şöyle dedi: "Senden birkaç şeyi yapmanı istiyordum, fakat zekâ ve yeteneğine güvenerek onları sana bırakıyorum. Ama bir konuyu ihmal etmiyorum, o da şudur: Sakın Ali'ye küfredip hakkında kötü şeyler söylemekten gafil olma. Osman'a acıyıp onun için rahmet ve bağışlanma dilemeyi unutma. Ali dostlarında kusur aramayı, onu kötülemeyi ve Osman'ın taraftarlarını övüp kendine yaklaştırmayı ihmal etme!" Muğiyre dedi ki: "Denedim ve denendim. Senden önce diğerlerine de çalıştım, onlar tarafından kınanmadım. Şimdi bir kez daha deneniyorum. Bakalım ne olacak: Övülecek miyim, kınanacak mıyım?" Muaviye: "Övülecek ve methedileceksin inşallah." dedi!![175] İbn Ebi'l-Hadid, Medainî'nin el-Ehdas adlı eserinden şöyle nakleder: Muaviye, Ammu'l-Cemaat yılında İslâm topraklarının dört bir yanındaki valilerine şöyle bir genelge gönderdi: "Kim Ebu Turab ve ailesinin fazileti hakkında bir şey rivayet ederse, ben artık ondan berîyim." Bu hükümle, Emirü'l-Müminin'in (a.s) taraftarlarından olan Kûfe halkı birçok zorluklarla karşılaştı.[176] Muaviye, tekrar ülkenin dört bir yanındaki valilerine şöyle yazdı:[177] Ali ve ehlibeytinin taraftarlarından olan hiç kimsenin şahitliğini kabul etmeyin. Kendi bölgenizdeki Osman taraftarlarını ve onun faziletini rivayet edenleri bularak kendinize yakınlaştırın, onları ağırlayın ve onların Osman'ın faziletleri hakkında rivayet ettiklerini, isimlerini, babalarının isimlerini ve kabilelerini yazarak bana gönderin. Valiler Muaviye'nin bu emrini uygulama yolunda, Osman'ın fazileti hakkında Resulullah'ın (s.a.a) dilinden rivayet edenlerle hadislerini Muaviye'nin sarayına yansıtıyorlardı. Muaviye de onun karşısında


Dipnotlar

---------------------------------------

[156] - bk. el-İstiab, Abdurrahman'ın biyografisi, c.2, s.393; Usdu'l-Gabe, c.3, s.306; el-İsabe, c.2, s.400; Şezeratu'z-Zeheb, Hicrî 53. Yıl Olayları. Yine buna yakın olarak bk. Müstedrek-i Hâkim, c.3, s.476.

[157] - Hamevî'nin Mu'cemu'l-Buldan'ında şöyle geçer: Habeşî, Mekke'nin aşağısında, altı mil uzaklığında bir dağın ismidir. Abdurrahman b. Ebu Bekir orada ansızın ölmüş, halk cenazesini Mekke'ye kadar omuzlarında taşımıştır. Kız kardeşi mezarının baş ucuna gelerek iki beyt şiir okumuştur.

[158] - Abdurrahman b. Ebu Bekir'in hayatı için bk. el-İstiab, el-İsabe'nin haşiyesi, c.2, s.393.

[159]- Müstedrek-i Hâkim, s.3, s.476. Yine Telhis-i Müstedrek-i Zehebî'de, "Habeşî" sözcüğünde geçer.

[160]- bk. Ehadisu Ümmü'l-Müminin Aişe, "Muaviye'yle Birlikte" bölümü

[161]- Muhammed: 9

[162]- Her iki konuşma Tarih-i Taberî'de, Hicrî 23. Yıl Olayları, c.1, s.30-32 ve Avrupa baskısı, c.1, s.2768-2772'de ve Tarih-i İbn Esîr, c.3, s.24-25'de kaydedilmiştir.

[163] - Ahzâb: 36

[164] - Muhammed: 9. Salih amellerin boşa çıkmasını Akaidu'l-İslâm adlı kitabımızda, "Amellerin Karşılığı" bölümünde açıkladık. İsteyenler oraya müracaat edebilirler.

[165] - Âl-i İmrân: 33-34

[166]- Ahzâb: 33

[167]- Sahih-i Buharî, c.4, s.119-120, "Racmu'l-Hablâ Mine'z-Zina" babı, Kitabu'l-Hudud. Biz Ömer'in hutbesinden konumuzla ilgili bölümünü bu kitabın önceki bölümlerinden aldık.

[168] - Tarih-i Yakubî, c.2, s.169.

[169] - el-Evail, Ebu Hilâl el-Askerî, 1407 Avrupa baskısı, s.129; Şerhu Neh-ci'l-Belâğa, İbn Ebi'l-Hadid, Muhammed Ebu'l-Fazl İbrahim incelemesi, c.1, s.169.

[170] - bk. Ehadisu Ümmü'l-Müminin Aişe, 1408 Beyrut baskısı, s.87-162, "Fî Ahdi's-Sahreyn" bölümü.

[171]- Şerhu Nehci'l-Belâğa, Muhammed Abduh, mektup: 36; el-Ağanî, c.15, s.44.

[172] - Şerhu Nehci'l-Belâğa, Muhammed Abduh, hutbe: 167 ve Dr. Subhi Salih çalışmasıyla basılan Nehcü'l-Belâğa'da ise hutbe: 172, Beyrut baskısı.

[173] - Şerhu Nehci'l-Belâğa, Muhammed Abduh, hutbe: 212. Bunun baş tarafı Sekafî'nin el-Garat adlı eserinde, s.392'de geçer.

[174]- Şerhu Nehci'l-Belâğa, İbn Ebi'l-Hadid, 57. hutbenin şerhi, c.1, s.56, hic-rî 1378, birinci baskı. Ebu Osman Cahiz Ömer b. Bahr el-Leysî el-Basrî, lügatçi ve nahivcidir. Cahiz Nasibî meyilliydi. Ebu Cafer İskafî ve Şeyh Mufid'in reddettikleri "Osmaniye" kitabı onun eserlerindendir.

[175]- Tefsir-i Taberî, "Hicretin 51. Yılı Olayları" bölümünde, c.6, s.108; Tarih-i İbn Esîr, c.3, s.302.

[176] - Şerhu Nehci'l-Belâğa, İbn Ebi'l-Hadid, Mısır, birinci baskı, c.3, s.15-16.

[177] - Muaviye'nin bu mektubuna Ahmed Emin de Fecru'l-İslâm'da yer vermiştir, s.275