EHL-İ BEYT VE EHL-İ SÜNNET EKOLLERİ
 

Yine der ki: Yüce son peygamberin, âlemlerin rabbinin tertemiz peygamberi Muhammed'in (s.a.a) kardeşi, Peygamber'in vasisi, yardımcısı, şeref ve yüceliğin ileri geleni Haydar Ali'dir.[130] Yine Musul'un müftüsü Muhammed Habibe'l-Ubeydî (öl. 1383 hicrî), İngilizler Irak'ı işgal edip kendilerini Irak ve Iraklıların vasisi, kayyımı bilirken, Irak halkının Miladî 1920 inkılabı günlerindeki birinci haykırışında şiirler okuyarak onların boş iddialarını reddetmiştir. Bu şiirlerde şöyle geçer: Ey Batı! Şaşırtıcı bir iddiada bulunursun sen; bizim "Vasi" dışında ne başka bir vasimiz ve ne de kayyımımız yoktur.

* * *

İncil ve Kur'ân'a andolsun ki, biz her kayyımı ve yöneticiyi kabul etmeyiz; kanımızdan büyük seller oluşsa bile. Zehra'nın eşi Vasi'den sonra İngiliz'in vasiliğine teslim olur muyuz biz? Irak topraklarında Zehra oğlu Ebu Abdullah (Hüseyin) uğruna en yüce insanların kanları döküldü; şimdi Resulullah'ın torunu Hüseyin'den sonra İngiliz yönetimine teslim olur muyuz biz?! Ey Resulullah'ın Ehlibeyt'inin sevgilileri! Irak ülkesi namert ve alçakların toprakları mı olacak? Oysa bu topraklar Resulullah'ın mirasıdır. Acaba yüce imamlarımızdan sonra İngilizlerin yönetimine mi teslim olacağız biz? İkinci haykırışında da şöyle demektedir: Yine, yer ve göktekiler bilsinler ki, Vasi'nin izleyicileri ondan başka hiçbir vasiyi resmen tanımayacaktır.

* * *

Resulullah'la ahdimizi bozup, utanç kaynağını satın almış oluruz, başkalarının yönetimini kabul edecek olursak biz. Vasi bize öfkelenmez mi, İngilizlerin yönetimini kabul edersek biz? Kıyamet günü rahmet Peygamber'ine, Zehra-i Athar'ın babasına, Kerbela şehidine ve Samerra'daki hidayet İmamı'na ne cevap veririz İngilizlerin yönetimini kabul edersek biz? Yine ikinci kasidesinde şöyle söylemektedir: Ne senin bize bir nispetin var, ne bizim sana. O hâlde senin yönetiminin ne anlamı var bize? Ey Londra çocuğu! Sen ne Alevîsin, ne Haşimî ve ne de Kureyşî. Müslüman ve Arap da değilsin. Ne bizim akrabalarımızdansın ne de doğululardan. O hâlde ne diye yöneticimiz olasın bizim? Muhtelif mezheplerden (Caferîlik, Hanefîlik, Şafiîlik, Zeydîlik) bahsetme bize. Tek olan Muhammedî din birbirimizin etrafına toplamıştır bizi. Öyle bir din ki, diğerlerinin yönetiminden

alıkor bizi. O hâlde ne diye yöneticimiz olasın bizim? Sizin tefrika yaratan siyasetinizden bıktık, usandık biz. Ve şimdi doğru yolumuzu bulduk biz. Ey dost elbisesi giyen düşman! Sen Vasi ve Ebu Bekir karşısında riyakâr bir yabancı dan başka bir şey değilsin. O hâlde ne diye yöneticimiz olasın bizim?[131]

* * *

Vasi ve vasiyet hakkında kaydettiklerimiz, hicretin birinci asrından on dördüncü asrına kadar Hilâfet Ekolü mensuplarınca kesin ve meşhur bir konuydu. Cemel Savaşı'nda Aişe'nin ordusundan Zıbbiy Kabilesi'nden bir adam kalkarak şöyle bağırmadı mı?: Biz Zıbbiy Oğulları, düşmanlarıyız Ali'nin; Öteden beri "Vasi" diye meşhur olanın! Evet, Ali'ye "Vasi" lakabını vermişlerdi. Onunla on bir oğlunu evsiyâ (vasiler) lakabıyla tanırlardı. Nitekim Abbasî halifesi Harun Reşid de iki oğlunun (Emin ve Me'mun) birbirine karşı savaşacaklarını Resulullah'ın (s.a.a) vasisinden nakletmişti. Ali'ye "Vasi" diyorlardı, oysa bu sözcüklerin anlamından haberleri yoktu. Fakat bunların anlamlarını düşünüp önemini anladıklarında, bazen tamamıyla inkâr ediyor, bazen gizliyor ve bazen de onu tahrif ediyorlardı. Biz, Allah'ın izniyle ilerideki bahislerde bunların hepsini inceleyeceğiz.


HİLÂFET EKOLÜ MENSUPLARININ VASİLİK RİVAYETLERİNİ GİZLEME VE TEVİLİ YOLUNDAKİ BÜYÜK ÇABALARI

"Vasilik" rivayetlerini gizlemeye çalışan ilk kişi, kendisinden nakledilen bir rivayetten anlaşıldığı üzere Ümmü'l-Müminin Ayşe'ydi. Fakat onun "vasilik"i inkâr eden bu rivayetinin kendisi, Emirü'l- Müminin Hz. Ali'nin (a.s) onun zamanında "vasi" diye meşhur oluşuna kesin bir tanıktır.


Aişe'nin Rivayeti, Ali'nin (a.s) Vasi Oluşuna Delildir

Emirü'l-Müminin Ali'nin (a.s) sahabe arasında "Resulullah'ın vasisi" diye meşhur olduğunu gösteren delillerden biri, Ümmü'l- Müminin Aişe'nin Sahih-i Müslim'de naklettiği şu rivayettir: Aişe'nin yanında Ali'nin Resulullah'ın (s.a.a) vasisi olduğu söylenince dedi ki: "Bu vasilik işi ne zaman oldu?... Resulullah'ı göğsüme veya yan tarafıma yaslamıştım. O, bir leğen istedi ve bana yaslanmış olduğu hâlde vefat etti. Fakat ben onun ne zaman öldüğünü fark etmedim. Bu durumda Resulullah onu ne zaman vasi tayin etmiş olabilir?!"[132] Ümmü'l-Müminin Aişe o günlerde, insanları, İmam Ali'ye karşı harekete geçirip, tarihte "Cemel Savaşı" diye adlandırılan savaşa katılmak için seferber etmeye ihtiyaç duyuyordu. Dolayısıyla bunun normal bir konuşma şeklinde olmadığını, aksine, Aişe'ye karşı İmam Ali'nin (a.s) "Resulullah'ın Vasisi" diye meşhur oluşuna dair açıklanan bir delil olduğunu görmekteyiz. Aişe'nin bu tutumu o tarihî olaylarla bağdaşmaktadır ve yine onun bu tavrı, o günlerde Hz. Ali'ye (a.s) karşı diğer tutumlarıyla da tamamen uyum içerisindedir. Nitekim İbn Sa'd'ın Tabakat adlı eserinde Resulullah'ın (s.a.a) hastalığında Aişe'den naklettiği rivayet

dikkat çekmektedir: Resulullah iki kişinin yardımıyla evden çıktı. Onlardan biri Fazl b. Abbas'tı, diğeriyse başkasıydı! Onun ayakları yerde sürünüyordu... Abdullah der ki: Aişe'nin bu sözünü İbn Abbas'a naklettiğimde dedi ki: Aişe'nin, ismini söylemediği ikinci kişinin kim olduğunu biliyor musun?" Ben, "Hayır." dedim. İbn Abbas, "O, Ali b. Ebu Talib'di. Aişe onun hakkında ağzından hayır bir söz çıkmasını bile istemiyor." dedi.[133] Ahmed b. Hanbel Müsned'inde şöyle yazar: Adamın biri Aişe'nin yanına gelerek Ali'yle Ammar hakkında kötü şeyler söyledi. Aişe dedi ki: "Ali hakkında sana bir şey söylemiyorum. Fakat Resulullah'ın Ammar hakkında, "Ammar iki şeyin arasında kalmaz; onların en iyisini seçer."buyurduğunu duydum.[134] Evet, Ümmü'l-Müminin Aişe Ammar'ı böyle savunup hakkında kötü şeyler söylenmesine engel olurken, Ali (a.s) hakkında kötü şeyler söylendiğinde susup ses çıkarmıyor! Aşağıdaki rivayet Sahih-i Müslim, Sahih-i Buharî'de ve diğer kaynaklarda kaydedilmiştir. Biz burada Müslim'den naklediyoruz: Aişe'den şöyle rivayet edilmiştir: Resulullah (s.a.v) birini sahabeden bir grubun başına geçirerek Medine dışında savaşa gönderdi. O adam, emri altındaki gruba namaz kıldırdığında daima Fâtiha Suresi'nden sonra İhlâs Suresi'ni okumakla yetiniyordu. O grup Medine'ye dönünce, bu durumu Resulullah'a (s.a.a) bildirdiler. Resulullah (s.a.v), "Niye böyle yaptığını kendisinden sorun." buyurdu. Ona bunun nedenini sorduklarında adam şöyle cevap verdi: "Tevhid (İhlâs) Suresi baştan sonuna kadar Allah'ın sıfatları olduğu için onu okumayı daha çok seviyorum." Resulullah (s.a.v) bunu duyunca, "Ona söyleyin ki Allah da seni seviyor." buyurdu.[135] Allah'ın sevdiği ve Aişe'nin ismini bile ağzına almayı uygun görmediği bu kişi kim olabilir acaba? Gerçekten, eğer o adam Aişe'nin babası Ebu Bekir veya Ömer ya da amcası oğlu Talha gibi onun akrabalarından ve yakınlarından biri olsaydı, Aişe yine o adamın ismini söylemez miydi?! Biz her ne kadar da Hilâfet Ekolü kaynaklarını araştırdıysak bu adamın kim olduğunu bulamadık; bu nedenle Ehlibeyt kaynaklarına müracaat etmek zorunda kaldık. Nihayet bu rivayeti Mec-mau'l- Beyan ve el-Burhan tefsirlerinde İhlâs Suresi'nin tefsirinde ve Şeyh Saduk'un (öl. 381) et-Tevhid kitabının "Kul Huvellahu Ehad'ın Anlamı"

babında bulduk. Bu rivayet şöyledir: Sahabeden olan İmran b. Husayn'dan şöyle nakledilir: Resulullah (s.a.a) bir grubu savaşa gönderdi, Ali'yi de onların başına geçirdi. Bu grup görevinden döndükten sonra Resulullah (s.a.a) olup bitenleri sorunca, "Her şey yolunda gitti; fakat Ali bizimle kıldığı namazların hepsinde İhlas Suresi'ni okuyordu." dediler. Resulullah (s.a.a) bunun sebebini Ali'den sorunca Ali, "Ben İhlâs Suresi'ni seviyorum." cevabını verdi. Bunun üzerine Resulullah (s.a.a), "Bu sevginden dolayı Allah da seni seviyor." buyurdu.[136] İki güçlü ve sağlam delil bu hadisin doğruluğunu onaylamaktadır:

1- Sahih-i Buharî'de ve diğer kaynaklarda, Ümmü'l-Müminin Aişe'nin rivayetinde İmam Ali'yi (a.s) "reculun" (bir kişi) diye andığı geçer. Nitekim yukarıdaki rivayetinde de böyle geçmiştir!

2- Sahih-i Buharî ve diğer kaynaklarda Resulullah'ın (s.a.a) Ali (a.s) hakkında "Allah onu seviyor." buyurduğu geçer. Nitekim yukarıdaki hadiste de "Allah seni seviyor." diye geçmiştir. Gördüğünüz gibi, Aişe. rivayetinde Ali'nin ismini söylemiyor ve onun yerine "bir kişi" diye geçiştiriyor. Hatta İmam Ali (a.s) hakkında bu kadarla yetinmeyerek daha ileri gidiyor. Onlardan bazıları şöyledir:

Aişe'nin, İmam Ali'nin (a.s) Şahadet Haberine Sevinmesi

Buraya kadar değindiklerimizden daha acısı Ebu'l-Ferec İsfahanî'nin Makatilu't-Talibiyyîn adlı eserinde Emirü'l-Müminin Ali'nin (a.s) şehadeti ve Aişe'nin buna sevinişi hakkında naklettiği rivayettir. O der ki: "İmam Ali'nin şehadet haberi Aişe'ye ulaşınca secdeye kapandı."[137] Yani bu müjdeden dolayı Allah'a şükretti! Taberî, Ebu'l-Ferec İsfahanî, İbn Sa'd ve İbn Esîr şöyle kaydederler: Aişe, Ali'nin şehit edildiğini haber alınca şöyle dedi: Asasını attı da sular değirmenden döküldü. Onun şahadetine, bir yolcunun gelmesiyle gözlerin aydınlanması gibi sevindim. Sonra Ali'yi kimin öldürdüğünü sorudu. Murad kabilesinden biri öldürdü dediklerinde Aişe dedi ki: Her ne kadar da onun kendisi uzaktaysa da, fakat ölüm haberini bir genç getirdi; (o gencin) ağzına toprak dolmasın (ölmesin). Orada olan Ümmü Seleme kızı Zeyneb, Aişe'ye, "Bunları Ali hakkında mı söylüyorsun?" dedi. Aişe ona, "Unuttuğumda bana hatırlatın!" şeklinde cevap verdi ve sonra da şu şiiri okudu: İkimiz arsında devamlı tatlı şiirler olurdu; nihayet ben ona sırt çevirdim de her toplantıda hikâyemiz sinek vızıltısı gibi söylendi.[138]

Aişe'yle Diğerlerinin Rivayetlerinin Mukayesesi


Ümmü'l-Müminin Aişe'nin, Emirü'l-Müminin Ali'ye (a.s) karşı bazı tutumlarını inceledik. Fakat Aişe'nin, "Resulullah ne zaman Ali'ye vasiyet etti?! Resulullah, göğsüme veya yan tarafıma yaslanmış olduğu hâlde vefat etti. Fakat ben onun ne zaman öldüğünü fark etmedim."[139] şeklindeki ivayetini ondan başka rivayet eden yoktur; hatta diğer rivayetler bununla çelişmektedirler. Örneğin: İbn Sa'd Tabakat'ında, "Resulullah'ın (s.a.a) Ali'nin (a.s) Kucağında Vefat Ettiğini Söyleyenler" babında şöyle yazar:

1- Ali b. Ebu Talib'den şöyle rivayet edilir: Resulullah (s.a.a) hastalığında, "Kardeşimi çağırın bana." buyurdu. Beni onun yanına çağırdılar. Hz. Peygamber, "Yanıma gel" buyurdu. Yakına gittiğimde bana yaslanarak konuştu; öyle ki bazen mübarek ağzının suyu yüzüme sıçrıyordu. O, öldükten sonra mübarek bedeni kucağımda ağırlaşıncaya kadar öyle kaldı...

2- Ali b. Hüseyin'den ise şöyle rivayet edilir: Resulullah (s.a.a) başı Ali'nin eteğinde olduğu hâlde vefat etti.

3- Şa'bî der ki: Resulullah (s.a.a) vefat edince başı Ali'nin kucağındaydı, onun cenazesini de Ali yıkadı...

4- Ebu Gatafan der ki: İbn Abbas'a, "Resulullah vefat edince başının birinin kucağında olduğunu kendi gözlerinle gördün mü sen?" diye sorduğumda, "Resulullah (s.a.a) Ali'ye yaslanmış olduğu hâlde vefat etti." cevabını verdi. Bunun üzerine dedim ki: "Urve, Aişe'nin, Resulullah vefat ettiğinde mübarek başı benim göğsümle boynum arasındaydı, o, bana yaslanmış olduğu hâlde vefat etti, dediğini nakleder!" İbn Abbas dedi ki: "Sen

de inandın mı?! Vallahi Resulullah (s.a.a) Ali'nin göğsüne yaslanmış olduğu hâlde vefat etti. Ali şahsen Hz. Peygamber'in cenazesini yıkadı..."

5- Cabir b. Abdullah el-Ensarî'den şöyle rivayet edilir: Ömer'in hilâfeti döneminde, bir gün hepimiz halifenin huzurunda oturmuştuk. O sırada Kâ'bu'l-Ahbar yerinden kalkarak Ömer'e, "Resulullah'ın dudaklarından çıkan en son kelime neydi?" diye sordu. Ömer, "Ali'den sorun." dedi. Kâ'b, "Ali nerde?" diye sordu. Ömer, "Ordadır, ondan sor." dedi. Kâ'b bu soruyu Ali'ye sorunca, Ali dedi ki: "Onu, göğsüme yaslamıştım. O da başını omzuma yaslamış olduğu hâlde "Namaz, namaz." diye buyurdu." Ka'b dedi ki: "Doğrudur, enbiyanın son sözü budur. Bunun için görevlendirilmişlerdir ve yine bu şekilde dirileceklerdir." Sonra Ömer'e dönerek, "Resulullah'a kim gusül verdi?" diye sordu. Ömer yine, "Ali'ye sor." dedi. Kâ'b Ali'ye sorunca dedi ki: "Resulullah'a ben gusül verdim. O sırada Abbas oturmuştu, Usame'yle Şekran da su getiriyorlardı."[140]

Eğer Resulullah (s.a.a) Aişe'nin dediğine göre onun göğsüne ve boğazının altına yaslanarak vefat etmiş olsaydı, kesinlikle Ömer, "Resulullah'ın son sözünün ne olduğunu Ümmü'l-Müminin Aişe'ye sor." der ve Kâ'b'ı Ali'ye göndermezdi. Bu rivayetlerden daha kat'î ve daha sağlam olanı, olayı kendi gözleriyle gören Peygamber'in eşlerinden Ümmü'l-Müminin Ümmü Seleme'nin rivayetidir. Ümmü Seleme der ki: Vallahi Ali, Resulullah'ın (s.a.a) son anlarına kadar onun yanındaydı ve ona herkesten yakındı. Sabahleyin Resulullah'ı görmeye gittiğimizde o, "Ali geldi mi? Ali geldi mi?" diyordu. Nihayet Fâtıma, "Sen onu bir işe gönderdin." dedi. Ali gelince ben Resulullah'ın (s.a.a) onunla özel bir işi olduğunu sandım, bu yüzden hepimiz kalkarak odadan dışarı çıkıp odanın dışında kapının yakınında oturduk. Ben kapıya diğerlerinden daha yakındım. Resulullah'ın (s.a.a) Ali'yi yanına alıp sessizce konuştuklarını gördüm. O gün Resulullah (s.a.a) vefat edinceye kadar böyle devam etti ve Ali son ana kadar onunla birlikteydi ve ona herkesten daha yakındı.[141] Abdullah b. Amr'ın rivayetinde ise şöyle geçer: Resulullah (s.a.a) hasta yatağında "Kardeşimi çağırın."

buyurdu. Ali gelince Hz. Peygamber, üzerindeki örtüyü Ali'nin üzerine örterek onu yanına aldı...[142] Emirü'l-Müminin Ali'nin (a.s) Resulullah'ın (s.a.a) vefatıyla ilgili sözlerinden biri de şudur: ...Seni kabrine yatırdım; senin ruhun boynumla göğsüm arasında kabzedildi. Gerçekten de biz Allah'tanız ve gerçekten de ona kavuşacağız.[143] Yine buyurmuştur ki: Allâh'ın salâtı ona ve soyuna olsun, Resulullah vefat ettiği zaman başı, benim göğsümdeydi; ellerimde ruhu çıkınca elimi yüzüme sürdüm. Onu yıkamaya kalktım, melekler yardımcımdı. Evde, çevresinde feryat yücelmişti. Meleklerin bir kısmı inmekte, bir kısmı çıkmaktaydı. Onu yatacağı yere koyuncaya dek onların sesleri; onların salavat getirişlerinin, namaz kılışlarının sesleri

kulağımdan gitmemişti.[144] Ümmü'l-Müminin Aişe'nin Rivayetlerinin İncelemesi Aişe'nin, Resulullah'ın (s.a.a) kendisinin kucağında vefat ettiğini

bildiren tek rivayeti, diğer sahabenin rivayetleriyle çelişmektedir. Bizce, daha önce dediğimiz gibi, Aişe bu rivayeti Basra Savaşı'nda, yani Ömer'le Osman'ın hilâfetinden sonra söylemiştir. Yine bu hadisin, Muaviye'nin hilâfeti dönemiyle uyum içerisinde olduğu da söylenebilir; çünkü o, halkı Emirü'l-Müminin Ali'nin (a.s) faziletlerini nakletmekten alıkoyup onunla çelişen şeylerin nakledilmesini emretti. Aişe'nin bu sözünün doğru olduğunu ve Resulullah'ın (s.a.a) onun göğsüne yaslandığı hâlde vefat ettiğini farz etsek bile, acaba sadece bu iddia, İmam Ali'nin (a.s) Resulullah'ın (s.a.a) vasisi olduğunu gösteren rivayetlerin tevatürünü yok edebilir mi? Acaba Resulullah (s.a.a) İmam Ali'ye (a.s) başka bir zaman vasiyet etmiş olamaz mı? Halbuki buna delâlet eden birçok rivayet vardır; örneğin Sünen ve Müsned'lerin yazarları İmam Ali'den (a.s) şöyle naklederler: Resulullah'la (s.a.a) iki özel görüşme zamanım vardı. Birini geceleyin ve diğerini de gündüz. Resulullah'ın (s.a.a) huzuruna çıktığımda namaz hâlinde olsaydı yavaşça öksürürdü...[145] Diğer bir rivayette şöyle der: Benim Resulullah'ın (s.a.a) yanında insanlardan hiç kimsenin sahip olmadığı bir makamım ve mevkiim vardı. Ben her sabah onun huzuruna gidiyor, öksürmezse selâm veriyordum...[146] Tarih-i İbn Asâkir'de Cabir b. Abdullah'tan şöyle nakledilir: Taif Savaşı'nda Resulullah (s.a.a) Ali'yle uzun bir süreydi gizli konuşuyordu. Sahabelerden biri, "Amcası oğluyla gizli konuşması ne kadar da uzun sürdü!" dedi. Bu söz Resulullah'a (s.a.a) ulaşınca şöyle buyurdu: "Onunla gizli konuşan ben değildim, onunla gizli konuşan Allah'tı." Bu rivayet başka bir şekilde şöyle gelmiştir: ...Uzun bir zaman onunla gizli konuştu. Ebu Bekir, Ömer ve diğerleri bu gizli konuşmayı seyrediyorlardı. Resulullah (s.a.a) yanımıza gelince aramızdan birimiz dedi ki: "Ya Resulullah! Bugün onunla gizli konuşman uzun sürdü!" Bunun

üzerine Resulullah (s.a.a), "Onunla gizli konuşan ben değildim, onunla gizli konuşan Allah'tı. " buyurdu.[147] Bu rivayetleri, kitabımızın "Peygamber'in İlimlerini Taşıyanlar" ve "Ehlibeyt Ekolü'nde İslâm Dininin Kaynakları" bölümünde naklettik.

Aişe'nin Rivayetiyle İmam Ali'nin (a.s) Sözünün Karşılaştırılması


Ümmü'l-Müminin Aişe'nin Resulullah'ın (s.a.a) hayatının son anlarıyla ilgili, "O, idrar etmek için bir leğen istedi, sonra ağırlaştı ve bana yaslanmış olduğu hâlde vefat etti..." şeklindeki rivayetinde yalnız kalmıştır ve ondan başka hiç kimse bunları rivayet etmemiştir. Bu rivayete, onunla diğerlerinin vahyin inişinin başlaması konusundaki rivayetini de ekleyin. Bu rivayette şöyle geçer: Resulullah'a (s.a.a) ilk olarak vahiy indiğinde ve Cebrail, Allah tarafından Alak Suresi'nin birkaç ayetiyle gelince, Hz. Peygamber, Cebrail'in şeytan olduğunu ve kendisiyle alay etmek istediğini düşünerek onun hakkında şüpheye kapıldı. Yine Kur'ân ayetlerinin, kâhinlerin kafiyeli ve uyaklı sözleri olabileceğini düşünerek şüphe etti! Sonunda Varaka b. Nevfel Nasranî, öyle olmadığını, onun Allah'ın peygamberi olduğunu ve Musa b. İmran gibi ona da vahiy indiğini söyleyip dayanak vererek onu bu tereddüt ve şüpheden kurtardı! Böylece Resulullah (s.a.a) rahatladı ve peygamber olduğunu anladı! Ve aynı şekilde Resulullah'ın (s.a.a) davranış ve siretiyle ilgili Hilâfet Ekolü'nün diğer hadisleri. Bu gibi hadisler, kitabın giriş konularında değindiğimiz gibi, bunların doğruluğuna inanan kimselerin zihninde Resulullah'ın (s.a.a) şahsı hakkında özel bir algılamaya yol açar ve Allah'ın peygamberlerinin en yücesinin makam ve mevkisini normal bir insandan bile aşağı düşürürler. İşte burada, "Muhammed kimdir? Muhammed de benim gibi bir insandı!" diyen, sözde bilgin Suudlu adama hak verilmektedir. Fakat vahyin ilk inişinde Hira dağında, Resulullah'ın (s.a.a) yanında olan bu pek büyük olayın tek şahidi Emirü'l-Müminin Ali (a.s), vahyin ilk inişini şöyle anlatır: O sırada bir inilti duydum. Resulullah (s.a.a) bana, "Bu, artık kendisine ibadet edileceği hakkında ümitsizliğe kapılan Şeytan'ın sesidir." buyurdu. Diğer bir rivayette ise şöyle geçer: Yüce Allah, daha süt bebeğiyken, en büyük meleklerinden birini gece gündüz dünyadaki ahlâkî faziletleri Resulullah'a (s.a.a) öğretmesi için görevlendirdi. Veya Resulullah'ın (s.a.a) vefatından söz ederken buyuruyor ki: Allâh'ın salâtı ona ve soyuna olsun, Resulullah vefat ettiği zaman başı, benim göğsümdeydi; ellerimde ruhu çıkınca elimi yüzüme sürdüm. Onu yıkamaya kalktım, melekler yardımcımdı. Evde, çevresinde feryat yücelmişti. Meleklerin bir kısmı inmekte, bir kısmı çıkmaktaydı. Onu yatacağı yere koyuncaya dek onların sesleri; onların salavat getirişlerinin, namaz kılışlarının sesleri kulağımdan gitmemişti.[148] Ehlibeyt Ekolü'ndeki Resulullah'ın (s.a.a) siretiyle ilgili bu gibi hadisler de bunların doğruluğuna inanan kimselerin zihninde kendilerine has etkilerini bırakacaktır. Bu durumda, her konuda gerçeklere ulaşmak için iki ekolün bütün hadislerini bir arada incelemedikçe, Müslümanlar birbirlerine yaklaşamayacaklardır. Allah'ın izniyle ancak böyle bir inceleme ışığında Müslümanların kardeşliği gerçekleşecektir. Şunu yine önemle vurguluyorum ki, her şeyden önce incelenmesi gereken konu, Resul-i Ekrem'in (s.a.a) siretini, tarihini ve onun yanında olma şerefine kavuşan kimselerin tarihini anlatan rivayetlerin mukayesesidir.

Aişe'den İki Ayrı Yerde, İki Çelişkili Hadis

İbn Asâkir şöyle nakleder: İki kadının Aişe'ye, "Ey Ümmü'l-Müminin! Ali'yi anlat bize." demesi üzerine Aişe dedi ki: Resulullah'ın kucağında vefat

ettiği, ellerinde ruhu çıkınca elini yüzüne süren, nerede defnedilmesi gerektiği konusunda ihtilâf çıktığında, "Allah katında en üstünü, Resulullah'ın vefat ettiği yerde defnedilmesidir." diyen adamın neyini sorarsınız? Onlar, "Öyleyse neden onunla savaşmaya kalkıştın?" diye sorduklarında,

"Bu, olmuş bitmiş bir şeydir; dünyadaki her şeyi feda ederek bunu telâfi etmek isterim." dedi. Aişe'nin bu sözü, Emirü'l-Müminin'in "Resulullah vefat ettiği zaman başı, benim göğsümdeydi; ellerimde ruhu çıkınca elimi yüzüme sürdüm." şeklindeki buyruğuyla uyum içerisindeyken yine kendisinin "Resulullah göğsüme ve çenemin altına yaslanmış olduğu hâlde ağırlaştı ve vefat etti!" şeklindeki birinci sözüyle çelişmektedir.

Yine İbn Asâkir Aişe'den şöyle nakleder: Resulullah'ın (s.a.a) ölümü yaklaşınca, "Bana sevgilimi çağırın." buyurdu. Hz. Peygamber'in emri üzerine Ali'yi çağırdılar. Resulullah'ın gözü Ali'ye takılınca üzerindeki örtüyü onun üzerine atarak onu kucakladı ve vefat edinceye kadar da öyle kaldılar.[149]

Aişe'nin bu hadisi de Abdullah b. Amr'ın şu sözüyle uyum içerisindedir: Resulullah hasta yatağında devamlı, "Ali'yi çağırın bana, Ali'yi çağırın bana..." diyordu. Ayrıca, Aişe'nin bu rivayeti yine kendisinin "Resulullah göğsümle boğazım arasında vefat etti." şeklindeki rivayetiyle çelişmektedir. Birbiriyle çelişen bütün bu hadislerin kaynağı Ümmü'l-Müminin Aişe'nin kendisidir. Bunun sebebi, de Aişe'nin İmam Ali'ye (a.s) karşı

farklı tutumlarda bulunması ve bu sözleri farklı açılardan söylemiş olmasıdır. Aişe'nin İmam Ali'ye Karşı İki Farklı Tutumu Resulullah'ın (s.a.a) vefatından sonra Ebu Bekir'e biat edildi, fakat Ümmü'l-Müminin Aişe'nin rivayetine göre, Ali'yle Haşim Oğulları Hz. Fâtıma (s.a) hayatta olduğu altı ay boyunca Ebu Bekir'e biat etmediler.[150] Biatten sonra da Osman'ın hükümetinin sonuna kadar Hz. Ali (a.s) siyaset sahnesinden uzak tutuldu. Osman'ın son zamanlarında Aişe ona Osman'dan sonra hilâfet amcası oğlu Talha'ya geçsin diye Talha ve Zübeyir gibi Osman'ın muhaliflerine önderlik yaptı.[151] Osman öldürülüp Müslümanlar Emirü'l-Müminin Ali'ye (a.s) biat ettikten sonra [ansızın yön değiştirerek Osman'ın taraftarı kesiliverdi ve onun kanını istemeye başladı. Bu yersiz suçlamayla] saldırıyı İmam Ali'ye yönelterek Cemel Savaşı'nı başlattı! Aişe bu savaşta yenilgiye uğrayınca, Emirü'l-Müminin Ali (a.s) onu Medine'ye geri çevirdi. Aişe Medine'de kaldı ve İmam Ali (a.s) şahadet şerbetini içinceye kadar ona kin besledi. Yukarıda da İmam- 'ın (a.s) şahadet haberine ne kadar sevindiğini gördük. Fakat Muaviye'nin döneminde İmam Ali'ye (a.s) karşı Muaviye'yle ortak hedefi güttüğünden, Muaviye'yle bir safta yer aldı. Nihayet bu dostluk ve samimiyet, Hucr b. Adiy'in Muaviye tarafından katledilmesiyle bozuldu. Ve Muaviye, oğlu Yezid'e biat almaya kalkışınca, Ümmü'l-Müminin Aişe'nin kardeşi Abdurrahman b. Ebu Bekir ona sert bir şekilde muhalefet etti. Muaviye'nin emriyle Hicaz valisi Mervan b. Hakem, Yezid'e biat almak için Resulullah'ın mescidinde "Emirü'l-Müminin Muaviye sizin hayrınız için hiçbir işten çekinmediğinden oğlu Yezid'i kendinden sonra halife tayin etti." dedi. Bunun üzerine Abdurrahman yerinden kalkarak ona hitaben şöyle konuştu: "Ey Mervan! Vallahi hem sen yalan söylüyorsun, hem Muaviye. Şimdiye kadar siz Muhammed'in ümmeti için hangi hayrı istediniz? Hayır, bir padişahın öldükten sonra yerine başka bir padişahı geçirmesi için, siz hükümeti saltanata dönüştürmek ve oğullarınıza miras bırakmak istiyorsunuz!" Mervan bu beklenmedik itirazla irkildi ve Ebu Bekir'in oğluna işaretle dedi ki: O kimse ki, anne ve babasına, "Öf size..." dedi."[152] Ayeti bunun hakkında inmiştir. Aişe, perde arkasından Mervan'ın sözünü duyunca orada yerinden kalkarak Mervan'a hitaben, "Mervan! Mervan!" dedi. Herkes sustu. Mervan da sesin geldiği tarafa döndü. Ümmü'l-Müminin Aişe sonra dedi ki: "Kur'ân'da Abdurrahman hakkında ayet indiğini sen mi söylüyorsun?! Vallahi yalan konuştun. O ayet Abdurrahman hakkında inmedi, aksine falan oğlu falan hakkında indi. Fakat senin kendin Allah'ın lânetinden bir parçasın!" Bir rivayete göre de, Ümmü'l-Müminin Aişe bağırarak şöyle dedi:

Vallahi Mervan yalan söyledi, o ayet Abdurrahman'la ilgili değildir; aksine Resulullah (s.a.a), Mervan babasının sulbündeyken onun babası Hakem'i lânetlemiştir. O hâlde Mervan yüce Allah'ın lânetinden bir parçadır.[153] Bu hadisi Buharî de kendi Sahih'inde farklı bir şekilde şöyle nakletmiştir: Muaviye tarafından Hicaz valiliğine atanmış olan Mervan, Yezid hakkında bir konuşma yaparak babasından sonra insanlardan onun hükümetini kabul edip ona biat etmelerini istedi. Fakat Abdurrahman b. Ebu Bekir "bir şey" söyledi de Mervan onu yakalamalarını emretti. Abdurrahman, Aişe'-nin evine sığınınca, Mervan'ın görevlileri onu yakalayamadılar. İşte burada Mervan, O kimse ki, anne ve babasına "Öf size..." dedi. ayetinin Abdurrahman hakkında nazil olduğunu söyledi. Aişe de perde arkasından bağırarak, "Yüce Allah Kur'ân'da benim özrüm dışında bizim hakkımızda bir şey söylememiştir." dedi![154] Böylece Buharî, Abdurrahman'ın "Hükümeti saltanat ve babadan oğula mirasa çevirmek istiyorsunuz..." şeklindeki sözünü, "bir şey"e dönüştürmüş ve Aişe'nin Mervan hakkındaki rivayetini de tamamen silmiştir. Oysa İbn Hacer Sahih-i Buharî'ye şerhinde (Fethu'l- Bârî) rivayetin tamamını nakletmiştir. Bu rivayette Resulullah'ın (s.a.a) Mervan'ın babasına lânet ettiği ve o sırada Mervan'ın da onun sulbünde olduğu geçer.[155] Buharî'nin bu gizlemesinin sebebi, Muaviye ve Yezid'in sözde Müslümanların halifesi sayılmasıydı. Buharî, bu nedenle insanların, Ebu Bekir'in oğlunun ağzından, o ikisinin, İslâm hilâfetini miras yoluyla babadan oğula geçen saltanata çevirdiklerini duymalarını istemiyordu! Yine Aişe'nin Mervan hakkındaki rivayetinin tamamını silmiştir. Çünkü Mervan sonraları Müslümanların hilâfet kürsüsüne oturmuş olduğundan, sözde Müslümanların halifesini kötüleyip alçaltan sözler söylemek doğru olmazdı! Buharî, kendi Sahih'inde böyle yapmış, halifelerle hükümete oturanları kötüleyen her şeyi silip atmıştır. İşte bu nedenledir ki Ehlisünnet ve Hilâfet okulu, onun kitabını Allah'ın kitabından sonra en sahih kitap olarak görmekte ve onu kendi ekollerinin hadisçilerinin önderi ve imamı bilmektedirler. Abdurrahman b. Ebu Bekir'in Ansızın Ölümü Muaviye, Hicaz halkından Yezid için biat alamayınca hac bahanesiyle, fakat gerçekte Yezid'e biati gerçekleştirmek için Medine'ye gitti. Bu konuda İbn Abdulbir, el-İstiab adlı kitabında şöyle nakleder: Muaviye minbere çıkarak Yezid'e biat meselesini söz konusu

etti. Muaviye'nin bu önerisine karşı Hüseyin b. Ali, Abdullah b. Zübeyir ve Abdurrahman b. Ebu Bekir konuşma yaparak itiraz ettiler. Abdurrahman dedi ki. "Hilâfet, bir padişah ölünce yerine başka bir padişahın geçmesi gibi miras yoluyla babadan oğula geçen bir olay değildir. Vallahi biz buna asla razı olmayız." Abdurrahman Yezid'e biatten sakınınca, Muaviye ona yüz bin dirhem gönderdi. Fakat Abdurrahman kabul etmeyip paraları


Dipnotlar

---------------------------------

[129] -Tahran Üniversitesi Merkez Kütüphanesi'nden fotoğrafı çekilmiş olan Feraidu's-Sımtayn kitabının ön sözünde, el yazması 2/b yaprakta, 1164, 1690 sayısında; ikinci beyitte "Ali" ismiyle "Vasi" sıfatını bir araya toplamıştır.

[130] - Feraidu's-Sımteyn kitabının birinci kısmında, 7/b yaprakta.

[131]-1920 İnkılâbının 50. Yılı Anısı: Malumat ve Müşahedat, Muhammed Ali Kemaluddin, Tezamun Basım Evi, hk. 1391, m. 1971, s.319-320.

[132]- Sahih-i Müslim, Şerh-i Nevevî, Kitabu'l-Vasiyyet, c.11, s.89; Sahih-i Buharî, Kitabu'l-Mağazî, "Marazu'n-Nebiy" babı, c.3, s.65 ve Kitabu'l-Vasiyyet, "el-Vesaya" babı; Fethu'l-Bârî, c.6, s.291; Müsned-i Ahmed b. Hanbel, c.6, s.32.

[133] -Tabakat, İbn Sa'd, Beyrut baskısı, c.2, s.232. Bu hadisin bir benzeri Sahih- i Buharî, "Marazu'n-Nebiy ve Vefatuh" babı, c.3, s.63'de şu şekilde geçer: İbn Abbas dedi ki: "Aişe'nin ismini söylemediği ikinci kişinin kim olduğunu tanıdın mı?" Ben, "Hayır." dedim. İbn Abbas dedi ki: "O Ali b. Ebu Talib'di." Buharî, İbn Abbas'ın sözünün devamında yer alan, "Aişe onun hakkında hayır bir söz konuşmak istemez." cümlesini silmiştir.

[134] -Müsned-i Ahmed b. Hanbel, c.6, s.113.

[135]- 1- Sahih-i Müslim, Kitabu Salâti'l-Müsafirîn, "Fazlu Karaati Kul Huvella-hu Ehad" babı, hadis: 263, s.557; Sahih-i Buharî, Kitabu't-Tevhid, "Mâ Câe Fî Duai'n-Nebi Ümmetehu Fî Tevhidillahi Tebareke ve Tealâ" babı, c.4, s.182.

[136]-- Mecmau'l-Beyan Tefsiri, Eminuddin Fazl b. Hasan et-Tabersî, öl. 548, Ahmed Arifuzzeyn tashihi, hk. 1333 İrfan-Sayda baskısı, c.10, s.567; el-Burhan Tefsiri, Seyyid Haşim Behranî, öl. 1107 veya 1109, üçüncü baskı, Kum, hk. 1394, c.4, s.521; Tevhid-i Saduk, hk. 1387 Tahran, s.94, hadis: 11. İmran b. Husayn Ebu Nuceyd el-Huzaî, Hayber yılında Müslüman oldu; Ömer onu fakih olarak Basra'ya gönderdi. Sahabenin en faziletlilerinden ve duası kabul görenlerindendir. Hicrî 52 yılında Basra'da vefat etti. bk. Usdu'l-Gabe, c.4, s.137-138.

[137]- Makatilu't-Talibiyyin, 1368 Kahire, s.43.

[138] - Tarih-i Taberî, hicretin dördüncü yılı olaylarında, Emirü'l-Müminin Ali'nin şahadetinin sebebi bölümünde, Avrupa baskısı, c.1, s.3466; Tarih-i İbn Esîr, Avrupa baskısı, c.3, s.331 ve birinci baskısı, c.3, s.157; Tabakat, İbn Sa'd, c.3, s.27; Makatilu't-Talibiyyin, s.42.

[139] - Sahih-i Buharî, Kitabu'l-Vesaya, birinci bölüm, c.2, s.84 ve Kitabu'l- Mağazî, "Marazu'n-Nebi ve Vefatuh" babı, c.3, s.63; Sahih-i Müslim, Kitabu'l- Vasiyyet, 19. bölüm, Sünen-i İbn Mâce, Kitabu'l-Cenâiz, 64. bölüm; Müsned-i Ahmed b. Hanbel, c.6, s.32, 64 ve 77; Tarih-i Taberî, c.1, s.1814. Bundan önce bu kitabın geçen bölümlerinde bazı kaynaklara değinilmiştir.

[140] - Yukarıdaki beş rivayet için bk. Tabakat, İbn Sa'd, "Men Kale Teveffa Resulullah Bi-Hücri Ali b. Ebitalib" babı, Avrupa baskısı, c.2, s.51

[141] - Müstedrek-i Hâkim, c.3, s.138. Hâkim der ki: "Bu hadis senet açısından sahih olmasına rağmen Buharî'yle Müslim kaydetmemişlerdir." Zehebî deTalhis-i Müstedrek'de bu hadisin sahih olduğunu itiraf eder. İbn Asâkir bunu "İnnehu Kane Ekrabu'n-Nasi Ahden Bi-Resulillah" babında, İmam Ali'nin hayatında, c.3, s.14-17'de çeşitli yollarla nakletmiştir. Yine bk. El-Musennef, İbn Ebî Şeybe, c.6, s.348; Mecmau'z-Zevaid, c.9, s.112; Kenzü'l-Ummal, ikinci baskı, Kitabu'l-Fezail, Fezailu Ali b. Ebitalib, c.15, s.128, hadis: 374; Tezkiretu Havassi'l-Ümme, "Hadisu'n-Necva ve'l-Vasiyet" babı, Ahmed b. Hanbel'in el- Fezail kitabından naklen.

[142] - Kenzü'l-Ummal, birinci baskı, c.6, s.392; Tarih-i İbn Kesir, c.7, s.359; Tarih-i İbn Asâkir, İmam Ali'nin hayatında, c.2, s.484, Beyrut basımı, hk. 1395.

[143] - Nehcü'l-Belâğa, 202. hutbe.

[144] - Nehcü'l-Belâğa, 197. hutebe.

[145] - Sünen-i İbn Mâce, Kitabu'l-Edeb, "el-İsti'zan" babı, hadis: 3708; Müsned- i Ahmed b. Hanbel, c.1, s.80.

[146] - Müsned-i Ahmed b. Hanbel, c.1, s.85 ve 107. Bunun genişçe açıklamasını, Ehlibeyt Ekolü'nde İslâm dininin kaynakları bölümünde işleyeceğiz.

[147] - Bu hadisi İbn Asâkir kendi Tarih'inde İmam Ali'nin (a.s) hayatı bölümünde, c.2, s.310-311 kaydetmiştir. İbn Kesir de onu kendi Tarih'inde, c.7, s.356'da nakletmiştir. Şerhu Nehci'l-Belâğa, birinci baskı, c.2, s.78'de şöyle geçer: O ikisi gizli konuşuyordu. O sırada Aişe odaya girerek şöyle dedi: "Ya Ali! Benim dokuz günden sadece bir gün hakkım var. Beni rahat bırakmayacak mısın Ey Ebu Talib oğlu?"

[148]- Bu hadisi, bu husustaki Ümmü Seleme ve diğer sahabenin hadisleri, teyit etmektedir.

[149]- Bu iki hadisi İbn Asâkir kendi Tarih'inde, c.3, s.15'de, Emirü'l-Müminin Ali'nin Hayatı bölümünde nakleder.

[150] - Bu hadisin kaynakları için bu kitabın "Sakife Olayı" bölümüne bakınız.

[151] - Bu olayın tafsilatı ve Aişe'nin Osman'la Muaviye'ye karşısında durması, yazarın "Ahadîsu Aişe" kitabında işlenmiştir.

[152] - Ahkaf: 17

[153] - Tarih-i İbn Esîr, c.3, s.199, hicrî 56. yılın olaylarında.

[154] - Sahih-i Buharî, c.3, s.126, Ahkaf Suresi'nin Tefsiri, "Vellezî Kale Li- Valideyhi" babı.

[155] - Fethu'l-Bârî, c.10, s.197-198; el-Eğanî, c.16, s.90-91'de onu tafsilatlı bir şekilde kaydetmiştir. Hakem b. As'ın hayatı el-İstiab, Usdu'l-Gabe, el-İsabe, Müstedrek-i Hâkim, c.4, s.481 ve Tarih-i İbn Kesir, c.8, s.89 ve el-İcabetu Fî- Me'stedrekethu Aişe Ale's-Sahabe'de geçer. Yine Abdurrahman b. Ebu Bekir'in hayatı için bk. Tarih-i Dımeşk, İbn Asâkir.