EHL-İ BEYT VE EHL-İ SÜNNET EKOLLERİ
 

O, hilâfeti, düz ve düzgün olmayan çorak bir yere attı; sözü sertti, insanı yaralardı; onunla buluşup görüşeni incitirdi. Meselelerde şüphesi çoktu; özür getirmesinin sayısı yoktu. Onunla konuşan, arkadaşlık eden, serkeş bir deveye binmişe benzerdi; burnuna geçen yularını çekse burnu yırtılır, yaralanırdı; bıraksa üstündekini helâk olma çukuruna götürür, atardı. Allah'ın bekasına andolsun, halk, onun zamanında ne edeceğini şaşırdı; yoldan çıktı; renkten renge boyandı; oradan oraya geldi durdu. Uzun bir zaman, çetin sıkıntılara düştüm; sabrettim; derken o da yoluna düzüldü; halîfeliği bir topluluğa bıraktı ki ben de bunların biriyim sandı... Allah'ım, sana sığınırım; ne de danışma topluluğuydu bu. Onlardan benim hakkımda, birincisiyle (Ebu Bekir'le) ne vakit bir şüpheye düşen oldu ki bu çeşit kişilere katıldım ben? Fakat inerlerken onlarla indim; uçarlarken onlarla uçtum; inişte, yokuşta onlarla bile oldum. İçlerinden biri, hasedinden gerçekten saptı; öbürü, damadı olduğundan ona uydu, benden yüz çevirdi;[507] öbürleri de öyle işler ettiler ki anmak bile çirkin. Derken kavmin üçüncüsü (Osman) kalktı; hem de bir hâlde ki iki yanı da yelle dolmuştu. İşi gücü, yediğini çıkaracak yerle yiyeceği yer arasında gidip gelmekti. Onunla beraber babasının oğulları da işe giriştiler; Allah malını ilk baharda devenin otları, çayırı çimeni yiyip sömürmesi gibi yediler, sömürdüler.

Sonunda onun da ipi çözüldü; hareketi tezce yaralanıp öldürülmesine sebep oldu, karnının dolgunluğu onu yüz üste devirdi; işini tamamladı gitti. Derken, halkın benim etrâfıma, sırtlanın boynundaki kıllar gibi üşüşmesi kadar beni üzen bir şey olmadı. Her yandan, birbiri ardınca çevreme üşüştüler. Öyle ki kalabalıktan Hasan'la Hüseyin, ayaklar altında kalacaktı neredeyse. Koyunların ağıla üşüşmesi gibi çevreme toplandılar; bu sırada elbisem bile yırtılmıştı. Ama işi elime aldıktan sonra bir bölük, biatten döndü; ahdini bozdu. Öbür bölük ok yaydan fırlar gibi fırladı, inancından vazgeçti; öbürleri de itâatten çıktı; sanki onlar, her türlü noksan sıfatlardan münezzeh Allah'ın, "İşte âhiret yurdu; biz onu, yeryüzünde yücelik ve bozgunculuk dilemeyenlere veririz ve sonuç, çekinenleridir."[508] buyurduğunu duymamışlardı. Evet, andolsun Allah'a, elbette duydular da, ezberlediler de; fakat dünya, gözlerine bezenmiş bir şekilde göründü, onun süsü hoş geldi onlara. Ama şunu da bilin ki andolsun tohumu yarana, insanı yaratana, bu topluluk, biat için toplanmasaydı, Allâh'ın, zâlimin doyup zulmetmemesi, mazlûmun aç kalmaması hakkında bilginlerden aldığı ahit olmasaydı hilâfet devesinin yularını sırtına atardım; ümmetin sonuncusunu, ilkinin kâsesiyle suvarır giderdim. Siz de anlamışsınızdır ki şu dünyânızın değeri, bir dişi keçinin aksırığından da değersizdir bence. Demişlerdir ki: Hutbelerinde söz, buraya gelince, Irak halkından biri kalktı, Hz. Ali'ye bir kâğıt sundu. Hz. Ali kâğıdı okumaya daldı. Okuyup bitince İbn Abbas, ey Müminlerin Emiri dedi, sözüne, bıraktığın yerden başlasan; Emirü'l-Müminin (a.s) buyurdular ki: Heyhât ey Abbas oğlu, bu, erkek devenin, esridiği zaman ağzına gelen bir köpüktü; geldi, gene geriye gitti. İbn Abbas, vallahi demiştir, bu sözün yarım kalmasına eseflendiğim gibi hiçbir söze eseflenmedim; Emirü'l-Müminin (a.s) ne olurdu, dilediği gibi söyleseydi. Hilâfet Ekolü mensupları, Hz. Ali'nin (a.s) bu gibi buyruklarını unutmuş veya kendilerini unutmuşluğa vurmuş ve sadece İmam Ali'nin (a.s) Muaviye ve onunla aynı düşüncede olanlara getirmiş olduğu delile sarılmışlardır. Oysa İmam, onlara kendilerinin kabul ettikleri


delille delil getirmek zorundaydı.


4- Zor ve Galebeyle Hilâfete Geçme Konusundaki İstidlalin İncelemesi
İslâm tarihini karıştıran herkes, Osmanlıların hükümetine kadar halifelerin hilâfet ve önderliğinin genelde zor ve galebe temeline dayandığını; aksinin ise Hz. Ali'nin (a.s) hükümetinde olduğu gibi çok az olduğunu bilir. Bu, dost ve düşmanın inkâr edemeyeceği bir konudur. "Allah'a ve kıyamet gününe iman eden bir kimsenin, ister muttaki olsun, ister fâsık olsun kılıç zoruyla İslâm ümmetinin başına geçip, hilâfet kürsüsüne oturan ve 'Emirü'l-Müminin' diye çağırılan kimseyi kendisine halife ve önder bilmeden sabahlaması câiz değildir." diyen ulemaya gelince… Onların İslâm toplumuna hükümet konusunda Allah'ın dininden ve kurallarından mı, yoksa vahşi ve yırtıcı hayvanlar için geçerli olan orman kanunlarından mı bahsettiklerini anlayamadık. Günümüzde Hilâfet Ekolü ulemasından bazıları, bugün Müslümanların bu konularda geçmiş ulemayla aynı fikirde olmadığını iddia etmekteler ve diğer bazıları da, "Bugün İslâm'ın feryadına koşmalıyız!"[509] demekteler. Biz geçmiş ulemanın söz ve yazılarını naklederken, günümüz alimlerinin itiraz ve eleştirilerine hedef olmamak için günümüzde Kâbe-i Mükerreme'nin, Allah'ın Beyti'nin, Resulullah'ın (s.a.a) mescidinin ve Haremi'nin bulunduğu Müslüman bir ülkenin okulları için basılmış olan bir kitabın fotokopisini getiriyoruz. (Bu kitabın kapak yazısı aynen şöyledir: "Hakaiku An Emirü'l- Müminin Yezid b. Muaviye" (Emirü'l-Müminin Yezid b. Muaviye Hakkındaki Bazı Gerçekler) Bu kitap Yezid'in övgüsü için yazılmış, onun övgüsü konusunda rivayetler nakletmiştir! Bir Yezid ki, Müslümanla rın kıblesi Kâbe'yi mancınıkla taşa tutmuş, yerle bir etmiş! Bir Yezid ki, Resulullah'ın (s.a.a) şehri, mescidi ve haremini, halkı kılıçtan geçirip, kadınlarına tecavüz etmeleri için üç gün üç gece askerlerine mubah etmiştir! Evet, bu kitap böyle bir yerde, Haremeyn-i Şerifeyn'de, Yezid b. Muaviye'yi savunmak ve övmek için yayınlanmış ve ders kitapları olarak okutulmaktadır! İleride Muaviye'nin oğlu, Ebu Süfyan'ın torunu ve Resulullah'ın (s.a.a) eski düşmanının telâfi edilmez cinayet ve facialarını, "Halife'- nin orduları Resulullah'ın (s.a.a) evine saldırıyı caiz görmektedirler." ve "Halifenin orduları Mekke'yi yerle bir etmek için Mekke yolunda" başlıkları altında genişçe işleyeceğiz.


Resulullah'ın (s.a.a) Sünnetine Muhalif Zalim Lidere İtaat

Hilâfet Ekolü'nün, imam ve lidere itaat etme bölümünde, Resulullah'ın (s.a.a) sünnetine muhalif zalim lidere karşı kıyamın haram olduğunu, ona itaatin farz olduğunu rivayet ettiklerini gördük. Fakat Ehlibeyt Ekolü'nde, Resulullah'tan (s.a.a) bu gibi rivayetlerle tamamen çelişen rivayetler nakledilmiştir. Örneğin Resulullah'ın torunu İmam Hüseyin (a.s) Hz. Peygamber'in şöyle buyurduğunu nakleder: Zalim bir liderin, Allah'ın haramını helâl ettiğini, ahdini bozduğunu, Resulullah'ın sünnetine muhalefet ettiğini, Allah kullarına karşı kötü davranıp zulmettiğini gören kimse, amelen veya diliyle ona karşı kıyam etmezse Allah Tealâ'ya onu o zalim liderle birlikte cehennem azabına atması hak olur.[510] Bu gibi rivayetleri Hilâfet Ekolü rivayetleriyle karşılaştırdığımızda, Hilâfet Ekolü'nün bu gibi rivayetlerinin, Emevîler saltanatının ilk dönemlerinde, hâkim gücü desteklemek ve teyit etmek için uydurulduğunu görmekteyiz. Bu hadisler, hadislerin yazılmaya başlandığı hicretin ikinci yılının başlarında Sihah ve Müsned kitaplarına geçmiş,[511] doğruluklarına ve onlara uyulması gerektiğine inanmışlardır! Sonra hadisçiler, kadılar, hatipler, cuma ve cemaat imamları ve

benzerlerinden oluşan saray alimleri, Şam ve Endülüs'te Emevî halifeleri, Bağdat'ta Abbasî halifeleri, Türkiye'de Osmanlılar, Mısır'da bölge yöneticileri, İran'da Selçuklular ve Gazneliler, Şam'da Kürtlere kadar hepsi onları rivayet edip doğruluklarını teyit etmişler; padişahlar da onları saraylarının mal ve mevkilerinden yararlandırmışlardır; onların izleyicileri de aynı yolu sürdürmüşlerdir. Böylece Müslümanlar iki gruba ayrıldılar: Biri padişah ve önderleri, mezheplerini tebliğ edenleri mal ve makamda boğan Hilâfet Ekolü; diğeri ise devlet makamlarını teyit için rivayet edilen bu gibi rivayet, düşünce ve içtihatlara karşı mücadele ettiği için onların düşünce ve görüşlerini İslâm toplumunda Resulullah'ın (s.a.a) gerçek sünnetinden uzak tutan, Müslümanlardan gizleyen, devlet makamlarından ve dönemin hâkim güçlerinden asırlar boyu mükâfat olarak idam, zindan, sürgün, yağmalanma, kitaplarının ve kütüphanelerin yakılmasından başka bir şey görmeyen[512] Ehlibeyt Ekolü'dür.[513] Bütün bunlardan sonra günümüzde gerçeklerden ne kadar bize ulaşmış olabilir?!


Özet


Benî Sâide Sakifesi toplantısında ister muhacirlerin, ister ensarın amelde ve sözde kullandıkları en sağlam mantık kabilecilik ve kavmiyetçilik mantığıydı. O gün Ömer, Ebu Bekir'e yapılan biati, oldu bittiye getirilen hesaplanmamış bir hareket saymıştır. Şûra meselesinde de Ömer, hilâfetin şûrayla olması gerektiğine dair Kur'ân'dan ve Resulullah'ın (s.a.a) sünnetinden bir delil göstermemiştir! Aksine, sadece şahsına özgü içtihadına dayanmıştır.

Ömer bu alanda içtihat ederek kendisinden sonraki halife ve emir sahibinin tayinini yalnız altı kişilik bir şûraya bırakmıştır! O, içtihat ederek bu altı kişinin hepsini muhacirlerden seçmiş, ensara hiç yer vermemiştir! Yine Ömer içtihat ederek kendisinden sonra seçilen halifenin tayinini sadece Abdurrahman b. Avf'a bırakmış ve diğerlerini bundan mahrum ederek, "İki kişi birini ve diğer iki kişi de başka birini seçecek olurlarsa Abdurrahman b. Avf'ın bulunduğu grup kazanır." demiştir! O, içtihat ederek, "Abdurrahman b. Avf biat olarak bir elini diğer eline sürerse ona uyun." demiştir! O hâlde Ömer'in içtihadını, İslâm hükümlerinin kaynaklarından biri olarak Allah'ın Kitabı ve Resulullah'ın sünnetiyle aynı düzeyde görenler, imamet ve hilâfetin, altı kişilik şûradan, beşinin, aralarından birine halife diye biat etmesiyle gerçekleştiğine inanırlar. Hilâfet Ekolü mensuplarının delil olarak getirdikleri "İşleri kendi aralarında şûra ile olanlar" ayeti, Allah ve Resulü'nden (s.a.a) bir hü küm olmadığı yerde müşaverenin iyi bir şey olması dışında bir şeye delâlet etmez. Çünkü eğer Allah Tealâ müşaverenin farz olduğunu bildirmek isteseydi, farza delâlet eden "kutibe aleykum" (size yazılmıştır), "ferezellahu" (size farz kılmıştır) veya "ceale" ve "vessa" vs. sözcüklerini kullanırdı. Resulullah'a (s.a.a) hitaben "İş konusunda onlarla müşavere et." ayetinden maksat, bu yolla bir meselenin hükmünü elde etmek değil, savaşlarda ve Müslümanları manevî olarak güçlendirmek, terbiye etmek veya müşrikler arasında şüphe uyandırmaktır ve bunların tümü şer'î hükmün nasıl uygulanacağını belirtmek içindir. Ayrıca, Hilâfet Ekolü uleması halife seçimi için oluşturulan şûranın nasıl bir şûra olması gerektiğini belirtmemiştir.

Oysa geçmişte meşhur şûranın Osman'ı nasıl hilâfete geçirdiğini gördük! Biat de zor kullanmayla, baskı uygulamayla ve celladın kılıcı altında olmamalıdır. Yine günah işlemek için olmamalı, Allah'a karşı günah işleyen kimseye yapılmamalıdır. Ashabın siretine gelince; bu da, İslâm'ın hükümlerinin kaynaklarından biri olarak Allah'ın Kitabı ve Resulullah'ın sünnetiyle aynı sırada yer alsaydı, onunla istidlal doğru olurdu, aksi durumda ashabın sireti hüccet ve delil değildir. Delil olarak gösterilen İmam Ali'nin (a.s) sözleriyse, hepsi karşı tarafı kabule zorlayan delillerdir. Tartışmada karşı tarafı susturmak için bu yöntemden yararlanmayı akıl sahibi bütün insanlar kabul ederler. Yine delil olarak ashabın icması gösterilecek olursa, Emirü'l- Müminin Ali'nin, İmam Hasan'ın ve İmam Hüseyin'in (a.s) bulunmadığı bir şûradan Allah Tealâ'nın razı olmayacağı apaçık bellidir; nitekim Hz. Ali'nin buyrukları da bunu teyit eder. "Kılıç zoruyla zafer elde edip güç kazanan kimse Emirü'l-Müminin olur; bu durumda ister takvalı olsun, ister zalim ve günahkâr, ona itaat farzdır." şeklindeki sözlere gelince, bu da hilâfet konusunda günümüze kadar aksi vuku bulmayan bir konudur; İslâm'da halifelerin tarihini inceleyenler onların hepsinin bu şekilde hilâfete geçtiğini görecektir. Bütün bunlar Hilâfet Ekolü'nün inanç, görüş ve delilleridir. Bu alanda Ehlibeyt Ekolü'nün inanç, delil ve görüşlerini ise şimdi inceleyeceğiz.


3. KONU EHLİBEYT EKOLÜ AÇISINDAN İMAMET

• Resulullah'ın (s.a.a) Kendisinden Sonraki Halifeleri Tayin Etmeye Verdiği Önem

• Resulullah'ın (s.a.a) Kendisinden Sonraki Veliyy-i Emr'i Tayin Eden Nasları

• Hilâfet Ekolü Mensuplarının Vasilik Rivayetlerini Gizleme ve Tevil Yolundaki Büyük Çalışmaları

• Halifelerin, Siyasetlerine Muhalif Olan Sünnetin Karşısında Tepkileri

• Seyf'in Hadislerinin Tarih-i Taberî'den Diğer Kaynaklara Geçmesinin Sebebi

• Hilâfet Ekolü'nde, Resulullah'tan (s.a.a) Sonra Ehlibeyt'in Önderliğine Dâir Diğer Naslar

• Vasi Tayininde Hz. Muhammed'le (s.a.a) Hz. Musa'nın (a.s) Ümmetinin Ortak Noktası

• Kur'ân-ı Kerim'de Velâyet ve Emir Sahipleri

• Ali (a.s) ve Evlâtlarından Olan İmamlar Resulullah'ın (s.a.a) Mübelliğleridir


İMAMET, İLÂHÎ AHİTTİR

Yukarıda "imamet" hakkında Hilâfet Ekolü'nün görüş ve delillerini inceledik. Fakat Ehlibeyt Ekolü mensupları Resulullah'tan (s.a.a) sonraki imamın günah ve hatadan masum ve korunmuş olmasını, bu makama Allah tarafından atanmış ve Resulullah (s.a.a) tarafından tayin edilmiş olmasını şart görürler. Nitekim Allah Tealâ Hz. İbrahim'e (a.s) hitaben şöyle buyurmaktadır: Seni şüphesiz insanlara imam kılacağım. "Ya soyumdan

olanlar?" dedi. O, "Ahdim zalimlere erişmez.' dedi.[1] Dolayısıyla, imamet ilâhî bir ahittir ve Allah Tealâ dininin hükümlerini peygamberi vasıtasıyla iblağ ettiği gibi, bu ahdini kimin üzerine bıraktığını da yine peygamberleriyle bildirir; ayrıca imamet ahdine zalimler ulaşamaz. Kendine ve diğerlerine zulmetmeyen kimseye ise "masum" denir. Dolayısıyla, imamet ilâhî bir ahit olup, imam seçimi Allah'a mahsustur. Bu arada peygamber de sadece bu atamayı tebliğ etmekle vazifelendirilmiştir. Masumiyet ise bunun gereğidir. İşte bu iki şart, Ehlibeyt İmamları'nda gerçekleşmiştir; şimdi bunu inceleyelim.


EHLİBEYT'İN MASUM OLUŞU

Allah Tealâ; Ehlibeyt, yani Muhammed, Ali, Fâtıma, Hasan ve Hüseyin (Allah'ın selâmı onların üzerine olsun) günahtan masumdur Allah ancak siz Ehlibeyt'ten her türlü kötülüğü uzaklaştırmak ve sizi tertemiz kılmak ister.[2] Tathir Ayeti'nin Nüzul Sebebi Abdullah b. Cafer b. Ebu Talib[3] şöyle rivayet eder: Hz. Resulullah (s.a.a) Allah'ın rahmetinin inmek üzere olduğunu görünce, "Çağırın gelsinler, çağırın gelsinler." Diye buyurdu. Safiye[4], "Kimi çağıralım ya Resulullah?" diye sorunca Hz. Peygamber (s.a.a), "Ehlibeyt'imi, Ali, Fâtıma[5], Hasan ve Hüseyin'i"[6] diye buyurdu. Onları çağırdıklarında Hz. Peygamber, abasını onların üzerine örttü ve ellerini gökyuzüne kaldırarak şöyle buyurdu: "Allah'ım! Bunlar benim Ehlibeyt'imdir. O hâlde Muhammed ve Âl-i Muhammed'e selâm gönder." Tam o sırada şu ayet nazil oldu: Allah ancak siz Ehlibeyt'ten her türlü kötülüğü uzaklaştırmak ve sizi tertemiz kılmak ister.[7]Ümmü'l-Müminin Aişe'nin[8] naklettiği rivayette siyah yünden olan bu abanın üzerinde hareket hâlindeki bir kervanın resmi olduğu geçer. Yine Vasile b. Eska'nın naklettiği rivayette Resulullah'ın (s.a.a) Ali'yle (a.s) Fâtıma'yı (a.s) karşısında, Hasan'la Hüseyin'i (a.s) de dizlerinin üzerinde oturttuğu kaydedilmiştir.[9] Yine Ümmü'l-Müminin Ümmü Seleme'nin naklettiği rivayette şöyle geçer:

Tathir ayeti benim evimde Resulullah'a (s.a.a) nâzil oldu. Bu ayet inince odada yedi kişi vardı: Cebrail, Mikail, Ali, Fâtıma, Hasan, Hüseyin ve Resulullah (s.a.a). Ben de o sırada odanın eşiğinde oturmuştum. Ayet inince ben Resul-i Ekrem'e, "Ya Resulullah, ben Ehlibeyt'ten değil miyim?" diye sorduğumda, Hz. Peygamber, "Sen sonu hayırlı olan bir kadınsın, sen Peygamber'in eşlerindensin." buyurdu.[10] İsmini andıklarımız dışında ileri gelen şu kişiler de Tathir ayetinin nüzul sebebini rivayet etmişlerdir: Abdullah b. Abbas,[11] Ömer b. Ebu Seleme (Resulullah'ın üvey oğlu),[12] Ebu Said Hudrî,[13] Sa'd b. Ebî Vakkâs,[14] Enes b. Malik[15] ve diğerleri.[16] İmam Hasan (a.s) Kûfe mescidinde[17] ve İmam Ali b. Hüseyin[18] Şam mescidinde halktan Tathir Ayeti'nin nüzul sebebine tanıklık etmelerini istemiştir.


Hz. Resulullah (s.a.a) ve Tathir Ayeti

Resulullah (s.a.a), Tathir Ayeti nazil olduktan sonra aylarca Ali'yle Fâtıma'nın evine giderek onlara selâm ettikten sonra yüksek sesle bu ayeti okuyordu. İbn Abbas der ki: Ben, dokuz ay boyunca Resulullah'ın (s.a.a) günde beş defa, namaz vakitlerinde Ali b. Ebu Talib'in evinin önünde

durarak, "Ya Ehlibeyt; esselâmu aleykum ve rahmetullahi ve berakatuh. Allah ancak siz Ehlibeyt'ten her türlü kötülüğü uzaklaştırmak ve sizi tertemiz kılmak ister. Allah size merhamet etsin, namaz vaktidir." dediğine kendim şahit oldum.[19] Ebu Hemra'dan da şöyle rivayet edilir: Resulullah (s.a.a), Medine'de sabah namazı vakitlerinde, ilk önce Ali'nin evinin önünde durur, ellerini kapının iki tarafına koyarak yüksek sesle evdekilere hitaben "Namaz vaktidir." der ve sonra da Tathir Ayeti'ni okurdu. Hz. Peygamber, sekiz ay boyunca bir defa bile böyle yapmadan namaza gitmedi.[20]

Ebu Berze de der ki: Ben yedi ay Resulullah'la (s.a.a) namaz kıldım. Bu müddet boyunca Hz. Peygamber namaz için evden çıktığında devamlı Fâtıma'nın evinin önünde durup Tathir Ayeti'ni okurdu.[21] Bu müddet Enes b. Malik'ten altı ay[22] ve diğerlerinden de daha farklı olarak rivayet edilmiştir. Bu ayette Allah Tealâ, özellikle Peygamber'inin döneminde masumların varlığını haber vermiş, Resulullah da (s.a.a) abasını onların

üzerine örterek ve aylarca ashabın gözleri önünde onların evlerinin önünde Tathir Ayeti'ni okuyarak fiilen onları tanıtmıştır. Tathir Ayeti ve Ehlibeyt hakkında Resulullah'tan (s.a.a) rivayet edilen amel ve buyrukları, onların masumluğuna en iyi ve en açık delildir. Yine tarihte de Ehlibeyt'in masumiyetiyle çelişen hiçbir şey yoktur. Oysa, İslâm tarihinin Hilâfet Ekolü uleması tarafından kaleme alındığını ve bu kitaplarda genellikle asırlar boyu halifelerin ilgi duyup rıza gösterdikleri konuların ele alındığını bilmekteyiz. Çünkü halifeler, Müslümanların Ehlibeyt'e yönelip halife diye onlara biat etmelerinden korkarak, hayatları boyunca bütün güçleriyle onların nurlarını söndürmeye çalışmışlardır. Bu nedenle Ehlibeyt İmamları'ndan bazılarını şehit etmiş, bazılarını zindana atmış, bazılarını da derbeder etmişlerdir; özellikle hiç yılmadan, Müslümanların minberlerinde, cuma namazı hutbelerinde Ehlibeyt Ekolü'nün ilk imamı Emirü'l- Müminin Ali'ye (a.s) lânet ve küfredilmesini emreden Emevî halifeleri bu konuda ellerinden geleni esirgememişlerdir. Ve tabii ki, bu arada Şiîler, onları sevenler, imamet ve velâyetlerine inananlar Emevîlerin öfke, azap ve işkencesinden güvende kalmamışlardır. Fakat bütün bunlara rağmen, Hilâfet Ekolü ulemasının yazmış olduğu bu İslâm tarihlerinde, Ehlibeyt İmamları'na en küçük bir yanlışlık, hata, günah ve sapma isnat edilmemiştir; bu ise Allah Tealâ'nın Ehlibeyt İmamları'nı her türlü günah, çirkinlik ve kötülükten uzak tuttuğuna ve onları tertemiz kıldığına dair inkâr edilmez apaçık delildir. Bu ise, Ehlibeyt Ekolü mensuplarının, Ehlibeyt İmamları'nın masum olduklarına dair ileri sürdükleri en önemli delildir. Şimdi Allah Tealâ'nın, Resulü (s.a.a) hakkında "O, hevadan (kendi

istek, düşünce ve tutkularına göre) konuşmaz. O (söyledikleri), yalnızca vahyolunmakta olan bir vahiydir."[23] buyurduğunu göz önünde bulundurarak,

o hazretten Ehlibeyt'in imameti hakkında nakledilen naslardan bazılarını inceleyelim.

RESULULLAH'IN (S.A.A) KENDİSİNDEN SONRAKİ HALİFELERİ TAYİN ETMEYE VERDİĞİ ÖNEM

Resulullah'ın (s.a.a) kendisinden sonraki imam ve halifeleri tanıtma konusundaki nasları incelemeden önce, onun kendinden sonraki halifeye duyduğu ilgi hakkında biraz bahsetmemiz yerinde olacak. Resulullah'tan (s.a.a) sonraki imamet ve önderliğin önemi ve hassasiyeti ne Resulullah'a (s.a.a) ve ne de etrafındakilere ve ashabına gizli olmayan en önemli meselelerdendir; Resulullah'ın (s.a.a) bi'setinin başından beri herkes bunu düşünmekteydi. Gördüğünüz gibi Benî Sa'saa kabilesinden olan Beyhare, kendisiyle kabilesinin İslâm'ı kabul etmek için, Resulullah'tan (s.a.a) sonra hilâfetin kendilerine bırakılmasını şart koşmuştu. Nitekim Havze-i Hanefî de Müslüman olması karşısında, Resulullah'tan (s.a.a) sonraki hilâfetin hatta çok az bir bölümünün kendisine bırakılmasını istemişti. Resulullah (s.a.a) bi'setinin başından beri devamlı kendisinden sonraki halifeyi düşünüyordu; özellikle İslâm toplumunun teşkili için izleyicilerinden biat aldığı ilk günde, onun bu hassas ve önemli konuya duyduğu ilgi apaçık belliydi. Resulullah'ın (s.a.a) kendisinden sonraki hilâfet konusundaki düşüncelerini Buharî ile Müslim kendi Sahih'lerinde, Neseî ve İbn
Mâce Sünen'lerinde, Malik el-Muvatta'da, Ahmed b. Hanbel Müsned'de ve diğerleri de kendi kitaplarında kaydetmişlerdir. Biz burada Buharî'nin kendi Sahih'indeki sözlerini naklediyoruz: Ubâde b. Samit der ki: "Biz Resulullah'a (s.a.a), (sıkıntı ve rahatlık anlarında,) üzüntü ve sevinç durumlarında emirlerine itaat edeceğimize, önderlik konusunda Ehlibeyt'iyle (a.s) kavga etmeyeceğimize dair biat ettik."[24] Ubâde b. Samit, Akabe-i Kübra biatinde[25] ensarın güven duyduğu on iki gözeticiden biriydi. O gün Resulullah (s.a.a) kendisine biat eden yetmiş küsur kişiden, Medine'de kendi grubunun sorumluluğunu üzerine almaları için kendi aralarından on iki güvenilir gözetici seçip kendine tanıtmalarını istemişti. Resul-i Ekrem (s.a.a) bu seçilenlere buyurdu ki: "Her alanda grubunuzun sorumluluğu sizin üzerinizedir. Sizler, İsa b. Meryem'in havarilerinin üstlenmiş oldukları vazifeyi üstlenmiş bulunmaktasınız..."[26] "Akabe'de biat konularından biri, Resulullah'tan (s.a.a) sonra önderlik hususunda onun Ehlibeyt'iyle kavga etmememizdi." Diyen Ubâde b. Samit bu on iki gözeticiden biridir. (En la yunaziu'l-emre ehleh.) Bu hadiste geçen ve Resulullah’ın (s.a.a) Akabe-i Kübra biatinde ensardan yetmiş iki erkek ve iki kadından biat alınca Ehlibeyt'iyle (a.s) kavga etmemelerini vurguladığı "el-emre" sözcüğünden maksat, Benî Sâide Sakifesi'nde,[27] ele geçirmek için kavga ettikleri hükümet ve önderliktir; oysa Allah Tealâ böyle bir hükümete liyakat ve ehliyeti olanları şöyle anmıştır: Ey iman edenler, Allah'a itaat edin; Peygamber'e itaat edin ve sizden olan emir sahiplerine de."[28] Resulullah (s.a.a) her ne kadar kendisinden sonraki ensardan olmayan imam ve halifeyi tanıtması hikmete aykırı olduğu için - çünkü o gün Resulullah'a biat eden bazılarının ruhî durumları bunu kabul etmeye hazır olmayabilirdi- burada, onu tanıtmamışsa da, ama daha sonraları imam ve emir sahibini tanıtınca onunla kavga etmeyeceklerine dair onlardan söz almıştı.

Yakınlara Uyarı

Resulullah (s.a.a), kendisinden sonraki önder ve emir sahibini, Akabe-i Kübra toplantısından daha küçük bir toplulukta, yakınlarını İslâm'ı kabul etmeye davet ettiği ilk günde tanıtmıştır. Bu konuyu, Taberî, İbn Asâkir, İbn Esîr, İbn Kesir, Muttaki Hindî gibi bazı hadisçiler ve tarihçiler kendi kitaplarında kaydetmişlerdir. Taberî kendi Tarih'inde bu konuyu Emirü'l-Müminin Ali'nin (a.s) dilinden şöyle kaydeder: En yakın hısımlarını (aşiretini) uyarıp korkut.[29] ayeti Resulullah'a (s.a.a) nâzil olunca Hz. Peygamber beni çağırarak buyurdu ki: "Ya Ali! Allah Tealâ bana, yakınlarımı uyarmamı ve onları sapmaktan korkutmamı emretti. Bunun güç gerektiren zor bir iş olduğunu gördüm; çünkü, bu konuda ağzımı açacak olursam, görmek istemediğim kötü bir hareketle karşılaşacağımı biliyorum. Dolayısıyla sessiz kaldım. Nihayet Cebrail gelerek, "Ya Muhammed! İtaat etmezsen Allah Tealâ seni azaplandıracaktır." dedi. Şimdi bize koyun budundan bir yemekle ayran hazırla. Sonra Abdulmuttalib Oğulları'nı davet et de onlarla konuşup Allah'ın emrini kendilerine ileteyim. Ben itaat ederek Resulullah'ın (s.a.a) emrini yerine getirdim ve sayıları -yaklaşık- kırk kişi olan, aralarında Ebu Talib, Hamza, Abbas ve Ebuleheb gibi Hz. Peygamber'in amcalarının da bulunduğu Abdulmuttalib Oğulları'nı o toplantıya davet
ettim. Bütün misafirler gelince Resulullah (s.a.a) onlar için hazırladığım yemeği sofraya getirmemi emretti. Ben de buyurduğu gibi yaptım. Sonra Resulullah (s.a.a) herkesten önce elini yemek tabağına uzatarak bir et parçası aldı. Hz. Peygamber, o eti dişleriyle birkaç parçaya ayırdıktan sonra bir tabağa attı. Daha sonra misafirlere dönerek şöyle buyurdu: Allah'ın adıyla başlayın. Misafirler yiyebildiklerince o yemekten doyasıya yediler;
öyle ki parmak izleri tabaklarında gözükmekteydi. Ali'nin canını elinde bulunduran Allah'a andolsun onların önüne bıraktıklarım, sadece birisinin iştahını doyurabilecek kadar azdı. Yemek bitince Resulullah (s.a.a) onlara ayran vermemi istedi. O ayrandan herkes içip susuzluklarını giderdiler. Vallahi o ayran onlardan sadece birisinin susuzluğunu giderebilecek kadar azdı. Sonra Resulullah (s.a.a) konuşmak isteyince Ebuleheb daha önce davranarak, "Arkadaşınız sizi fena hâlde büyüledi." dedi. Ebuleheb'in bu sözleriyle oradakiler ayağa kalktılar ve Resul-i Ekrem'in (s.a.a) konuşmasını beklemeden çıkıp gittiler. Onlar gittikten sonra Resulullah (s.a.a) bana buyurdu ki: "Ya Ali! Bu adam benden önce konuştu, gördüğün gibi ben onlarla konuşmadan dağılıp gittiler. Bu yaptığın yemekten tekrar hazırla ve yarın yine onları yemeğe davet et." Ben yine Resulullah'a (s.a.a) itaat ederek onları yemeğe davet ettim. O, önceki gibi yine yemeği getirmemi istedi; yemeği getirdiğimde önceki gün yaptığı gibi yaptı. Hepsi o yemekten doyasıya yediler. Sonra ayranı getirdim, hepsi içerek susuzluklarını giderdiler. Daha sonra Resulullah (s.a.a) şöyle konuştu: "Ey Abdulmuttalib Oğulları! Vallahi bütün Arapların arasında, akrabalarına, benim size getirdiğimden daha iyisini getirmiş olan bir genç yoktur. Ben sizin için dünya ve ahiret yurdunun hayrını getirdim ve Allah Tealâ bütün bu hayırları elde etmeniz için sizi O'na davet etmemi emretti bana. Şimdi bu önemli meseleyi yerine getirmek için hanginiz bana yardım edecek de aranızda benim kardeşim, vasim ve halifem olacak?" Hiç kimse Resulullah'ın (s.a.a) önerisini kabul etmedi; hepsi onu reddetti. Ben yaş bakımından hepsinden küçüktüm; yaşlı gözlerimle, "Ben." dedim. "Ya Resulullah! Bu konuda ben senin yardımcın olacağım." Bunun üzerine Resulullah (s.a.a) ensemden tutarak oradakilere dönüp şöyle buyurdu: "Bu sizin aranızda benim kardeşim, vasim ve halifemdir; o hâlde emrini dinleyin ve ona itaat edin." Oradakiler, kahkahalar atarak yerlerinden kalktılar ve evden çıkarken Ebu Talib'e dönerek, "Sana, oğluna itaat etmeni ve onun emrini yerine getirmeni emrediyor." dediler.[30] Bi'setin üçüncü yılında vuku bulan bu davet, Resulullah'ın (s.a.a) halkı açıkça İslâm'a ilk davetiydi. O, bu davette kendisinden sonraki imamı da akrabalarına ilk kez tanıtıyordu. Evet, Resulullah (s.a.a) hicretin üçüncü yılında böyle yaptı; fakat bu olaydan on yıl geçtikten sonra, İslâm toplumunun teşkili için ensardan biat alırken kendisinden sonraki imamın ismini ağzına almadı. Çünkü bu imam ensardan değildi. Ve o günün toplumu kabile ve kavmiyetçilik temeli üzerine kurulmuş olduğundan Resulullah'ın (s.a.a) onlardan kendi kabilelerinden olmayan birisi için biat alması, hikmet ve ileri görüşlülükle bağdaşmazdı. İşte bu nedenle Resul-i Ekrem (s.a.a) sadece biat, hükümet ve önderlik konusunda kendisinden sonraki emir sahibiyle kavga etmeyeceklerine dair onlardan söz almakla yetindi. Resul-i Ekrem (s.a.a), Bedir Savaşı'nda ashabıyla müşavere ettiği gibi ailevî toplantısında Kureyş'i uyarırken kendisinden sonraki vasisini ve halifesini akrabalarına tanıttı. Resulullah (s.a.a) o savaşın sonucunu bildiği ve toplantıdan sonra müşriklerin ileri gelenlerinin başlarının düştüğü yeri ashaba gösterdiği hâlde ilk önce "ne yapmalıyız." diye onlarla müşavere etti. Hz. Peygamber, burada da aynı şeyi yaptı. Yani, kendisine yalnız Hz. Ali'nin (a.s) yardım edeceğini bildiği hâlde, tebliğ konusunda kendisine yardım etmeyi, kendisinden sonraki vasi ve halifesinin tayini için şart koşup bunu kabul edenlerin ileri çıkmasını istedi. Fakat onların hepsi bundan sakınıp sadece amcası oğlu Ali buna hazır olduğunu ilân edince onun ensesini tutarak yukarıda söylediklerimizi dile getirdi; onlara da Ali'ye (a.s) itaat etmelerini ve emrini yerine getirmelerini emretti. Yukarıda söylenenleri göz önünde bulundurduğumuzda, Resul-i Ekrem'in (s.a.a) kendisinden sonraki imamet ve önderlik konusuna ne kadar önem verdiğini, yine Resulullah'ın (s.a.a) bu önderi bütün özellikleriyle tanıttığını, başka bir yerde kendisinden sonraki imam ve önderle kavga etmeyeceklerine dair halktan söz aldığını ve kendisinden sonra, hilâfete göz dikenlere karşı koyduğunu görmekteyiz. Şimdi, Resulullah'ın (s.a.a) kendisinden sonraki halife ve imamın tayinine ne kadar önem verdiğini anlamak için onun savaşlara giderken Medine'yi terk ettiğinde ne yaptığını ve Medine'de olmadığı birkaç gün için kendi yerine kimi, nasıl tayin ettiğini inceleyelim.

Savaşlarda Resulullah'ın (s.a.a) Medine'de Kendi Yerine Geçirdiği Şahıslar

Hicretin İkinci Yılı

Allah Tealâ, hicretin ikinci yılının safer ayında Resulullah'a (s.a.a) müşriklerle savaşmasını emretti. Bu nedenle Resul-i Ekrem (s.a.a) muhacirlerle birlikte, Kureyş'in ticaret kervanına saldırı düzenleyip o ayda Veddan ve Ebva'ya[31] kadar ilerledi.

1- Resulullah (s.a.a) Medine'den çıkınca on beş gün boyunca Hazrec kabilesinin reisi Sa'd b. Ubâde'yi bıraktı.

2- Aynı yıl rebiyülevvel ayında vuku bulan Bevat Gazvesi'nde, Evs kabilesinin reislerinden Sa'd b. Muaz'ı kendi yerine seçti.[32]

3- Kurz b. Câbir Fahrî, Medine etrafına baskın yaparak halkın mallarını çalıyordu. Resulullah (s.a.a) azat ettiği kölesi Zeyd b. Haris'i kendi yerine oturtarak Kurz'u takibe koyulup Safvan'a kadar ilerledi. Ama Kurz kaçmayı başardı ve yanındaki halkın mallarını da beraberinde götürdü.[33]

4- Cemaziyelevvel veya cemaziyelahir ayında Zu'l-Aşîre Gazvesi'nde Ebu Seleme el-Mahzumî'yi kendi yerine bırakarak Şam'a doğru hareket etmekte olan Kureyş kafilesine saldırmak için Medine'den çıktı. Fakat müşriklerin kafilesi kaçmaya muvaffak oldu ve kafilenin Şam'dan dönüşünde Bedir denen yerde savaş oldu.[34]

5- Bedr-i Kübra Gazvesi'nde gözleri kör olan İbn Ümmü Mektum'u Medine'de yerine geçirmiş ve kendisi bu gazvede on dokuz gün Medine dışında kalmıştır.[35]

6- Benî Kaynuka Gazvesi'nde Ebu Lubabe Ensarî'yi Medine'de kendi yerine bırakmıştır.[36]

7- Sevîk Gazvesi'nde Ebu Lubabe Ensarî'yi[37] kendi yerine geçirdi. Bu savaşta Resulullah (s.a.a) nezrini yerine getirmek amacıyla Mekke'den

dışarı çıkmış olan Ebu Süfyan'la savaşmak için Medine'den ayrılmış. Ebu Süfyan, Bedir Savaşı'nda öldürülen adamlarının intikamını

alıncaya kadar güzel kokulardan ve kadınlardan sakınmayı adamıştı. Dolayısıyla iki yüz atlıyla Medine üzerine hareket etti ve Urayz'a[38]

kadar da ilerledi. Yolda Resulullah'ın (s.a.a) kendisine doğru geldiğini haber verdiklerinde Mekke'ye doğru kaçarken ağırlık yapmasın diye un tulumlarını bırakarak kaçtılar. Bu yüzden bu savaşa "Un Savaşı" anlamında " Sevîk Gazvesi" ismi verildi.


Hicretin Üçüncü Yılı

8- Hicretin üçüncü yılının muharrem ayının on beşinde İbn Ümmü Mektum'u kendi yerine bırakarak Kerkeretu'l-Kudr Gazvesi'ne katılmak ve Selim'le Gatafan kabileleriyle savaşmak için Medine dışına çıktı. Bu kabilenin mensupları korkudan kaçınca malları Resulullah'ın

(s.a.a) eline geçti ve savaşmadan Medine'ye döndüler.[39]

9- İbn Ümmü Mektum'u cemaziyelahir ayında on gün kendi yerine bırakarak kendisi Selim Oğullarını takip etmek için Feran Gazvesi'nde

Medine'den çıkmıştır. Bu gazvede düşman korkudan kaçmış Müslümanlarla savaşma cesaretini gösterememiştir.[40]

10- Necd bölgesinde Zî Emer Gazvesi'nde Osman b. Affan'ı kendi yerine bırakarak Gatafan Kabilesi'yle savaşmak için Medine'den çıktı. Hz. Resulullah (s.a.a) bu savaşta on gün Medine'ye dönmedi. Düşman ise bir şey yapamadan kaçtı.

11- Uhud Gazvesi'nde İbn Ümmü Mektum'u bir gün kendi yerine geçirerek Medine'nin bir mil uzaklığındaki Uhud Dağı eteğinde müşriklerle

savaştı.

12- Hemrau'l-Esed Gazvesi'nde yine İbn Ümmü Mektum'u kendi yerine bırakarak yeni bir saldırı için Medine'ye doğru hareket eden Ebu Süfyan'la savaşmak için Medine'nin on mil uzaklığındaki Hemrau'l-Esed bölgesine gitti. Ebu Süfyan'la beraberindekiler kaçtılar; Resulullah (s.a.a) onların geri dönmeyeceklerinden emin olmak için orada üç gün bekledikten sonra Medine'ye döndü.


Hicretin Dördüncü Yılı

13- Benî Nadir Gazvesi'nde İbn Ümmü Mektum'u kendi yerine bırakarak Medine'nin iki mil uzağındaki Gars bölgesinde Benî Nadir Yahudilerini on beş gün kuşatmada tuttuktan sonra, onları oradan çıkardı.[41]

14- Üçüncü Bedir Gazvesi'nde Abdullah b. Revahe Ensarî'yi[42] on altı gün kendi yerine bırakarak, Uhud Savaşı'nda Ebu Süfyan'ın, bir yıl sonra Bedir'de Hz. Peygamber'le savaşmaya geleceği yönündeki sözü üzerine sekiz gün Bedir'de beklemiş, fakat bu maksatla Mekke'den hareket edip Asfan'a kadar ilerleyen Ebu Süfyan görüşünü değiştirerek Resulullah'la (s.a.a) savaşmadan Mekke'ye dönmüştür.


Hicretin Beşinci Yılı

15- Zatu'r-Rika[43] Gazvesi'nde Osman b. Affan'ı Medine'de on beş gün kendi yerine bırakarak kendisi o yılın muharrem ayının onunda Medine'den çıktı. Resulullah'ın (s.a.a) kendilerine doğru hareket ettiğini haber alan Araplar, onunla karşılaşma cesaretini gösteremeyerek kaçıp dağlara ve vadilere dağıldılar.

16- Dûmetu'l-Cendel Gazvesi'nde[44] İbn Ümmü Mektum'u kendi yerine bırakarak, kendisi Medine'den Şam'a doğru hareket hâlinde olan Müslümanların ticaret kafilesine saldıran Ekider b. Abdulmelik Nasranî'yle savaşmaya gitmiştir. Ekider kaçtı ve Resulullah (s.a.a) birkaç gün Dûmetu'l-Cendel'de kaldıktan sonra Medine'ye döndü. Bu, Resulullah'ın (s.a.a) Rumların bölgesindeki ilk gazvesi sayılıyordu.

17- Hicretin beşinci yılının şaban ayının ikisinde, Mureysi suyunun[45] kenarında vuku bulan Benî Mustalik Gazvesi'nde Zeyd b. Harise'yi kendi yerine bırakarak Medine'den çıkmıştır.

18- Hicretin beşinci yılında şevval veya zilkade ayında vuku bulan Hendek Gazvesi'nde, yine İbn Ümmü Mektum'u Medine'de kendi yerine bırakmış, kendisi Hendek'te Ahzab'la savaşmıştır.

19- Zilkade ayına yedi gün kala Medine yakınlarında vuku bulan Benî Kureyze Gazvesi'nde, Ebu Rahm Gıfarî'yi[46] kendi yerine seçerek,

kendisi on beş gün veya daha fazla Benî Kureyze'yi muhasara'da tutmuştur.


Hicretin Altıncı Yılı

20- Asfan[47] yakınlarındaki Benî Lehyan Gazvesi'nde[48] İbn Ümmü Mektum'u yerine bırakarak, on dört gün Medine dışında kaldıktan sonra Medine'ye dönmüştür.

21- İbn Ümmü Mektum'u beş gün kendi yerine bırakarak, Medine'ye iki günlük yol uzaklığında Zî Garad Gazvesi'ne[49] gitmiştir.

22- Hudeybiye Gazvesi'nde[50] de Ümmü Mektum'u kendi yerine bırakmıştır.


Hicretin Yedinci Yılı

23- Medine'nin 96 mil uzaklığındaki Hayber Gazvesi'nde Resulullah (s.a.a), Siba b. Urfute'yi[51] kendi yerine bırakarak savaş ve sulh yoluyla Hayber'in sağlam kalesini fethettikten sonra Vadi'l-Kura'ya doğru ilerledi ve orayı da kuşatarak fethetti. Daha sonra Şam'ın sekiz menzil uzaklığında ve Medine'yle Şam arasında yer alan Teyma ahalisi Hz. Peygamber'e (s.a.a) barış önerdi; Resulullah (s.a.a) da onların

önerisini kabul etti.

24- Yine Siba b. Urfute'yi Medine'de kendi yerine geçirerek zilkade ayının altısında Umretu'l-Gaza için Medine'yi terk etmiştir.


Hicretin Sekizinci Yılı

25- Mekke'nin Fethi'nde Ebu Rahm Gıfârî'yi kendi yerine seçmiştir.

26- Mekke'nin fethinden sonra Resulullah (s.a.a) Hevazin'e doğru giderek Huneyn Savaşı'nı[52] yapmıştır. Resul-i Ekrem (s.a.a) bu gazvede

Medine'de kendi yerine Ebu Rahm Gıfârî'yi bırakmıştı.

27- Medine'nin 90 fersah uzağında bulunan Tebûk Savaşı'nda, yerine Ali b. Ebu Talib'i bırakmıştır. Tebûk Savaşı, Resulullah'ın (s.a.a) son gazvesidir. Hayber gazvesiyle Vadi'l-Kura Gazvesi'ni iki gazve sayacak olursak Resulullah'ın (s.a.a) gazvelerinin sayısı 28'dir, aksi durumda 27'dir.

* * *

Resulullah'ın (s.a.a) Medine'de olmadığı durumlarda kendi yerine bıraktığı kimselerin isimlerini Mes'udî'nin el-İşraf ve et-Tenbih kitaplarının,

hicretin ikinci yılından sekizinci yılına kadar vuku bulan olaylar bölümünden naklettik. Elbette Mes'udî, Resulullah'ın (s.a.a) gazvelerde kendi yerine bıraktığı kimselerin isimleri konusunda bazı tarihçilerle ihtilâf etmektedir. Fakat Resulullah'ın (s.a.a), Tebûk Savaşı'nda Ali b. Ebu Talib'i (a.s) kendi yerine bırakmış olmasında Hanbelilerin imamı Ahmed b. Hanbel'le aynı görüştedir. Ahmed b. Hanbel kendi Müsned'inde Sa'd b. Ebî Vakkâs'tan naklen şöyle yazar: Resulullah (s.a.a) Tebûk Savaşı için Medine'den çıkınca, Medine'de kendi yerine Ali b. Ebu Talib'i (r.a) seçti. Ali, Hz.

Peygamber'e dedi ki: "Ya Resulullah! Ben her yerde sizin yanınızda olmak istiyorum." Resulullah buyurdu ki: "Sen bana nispetle, Harun'un Musa'ya nispetindeki gibi olmak istemez misin; ama benden sonra peygamber yoktur."[53]Buharî de Sahih'inde Sa'd b. Ebî Vakkâs'tan şöyle nakleder: Resulullah Tebûk'e doğru hareket edince, Medine'de kendi yerine Ali'yi tayin etti. Fakat Ali dedi ki: "Beni kadınlarla çocukların arasında mı bırakıyorsun?" Resulullah, "Bana nispetle, Harun'un Musa'ya olan nispetindeki gibi olmak istemez misin; şu farkla ki, benden sonra peygamber yoktur?" buyurdu.[54] Müslim de Sa'd b. Ebî Vakkâs'ın sözünü kendi Sahih'inde şöyle kaydeder: Resulullah (s.a.a) gazvelerinin birinde Medine'de yerine Ali b. Ebu Talib'i bıraktı. Ali, Resulullah'a dedi ki: "Ya Resulullah! Beni kadınlarla çocukların arasında mı bırakıyorsun?" Peygamber ona dedi ki: "Benim için Harun'un Musa'ya nispetindeki gibi olmayı istemez misin; şu farkla ki artık benden sonra peygamber yoktur?"[55]Böylece, Resulullah'ın (s.a.a) savaşlara katılmak amacıyla birkaç gün Medine'den çıktığında bile, birini kendi yerine tayin ettiğini ve kendisi olmadığı zaman içerisinde halkın ona müracaat etmesini istediğini görüyoruz. Hatta Resul-i Ekrem (s.a.a) bir gün veya birkaç saat için Medine'den çıktığında işleri yürütmesi için birini kendi yerine bırakıyordu. Yine Hz. Peygamber, Medine'ye bir mil uzaklıktaki Uhud Savaşı'nda bile, kendisi savaştayken halkın işleriyle uğraşması için birini kendisine halife etmiştir. Veya Hendek Savaşı'nda, Resulullah (s.a.a), kendisi Medine'deki Hendek'te Kureyş müşrikleriyle savaşırken halka işlerinde müracaat etmeleri için bir merci tayin etmiş, kendisi rahat bir kafayla savaşla meşgul olmuştur. Binaenaleyh, eğer Resulullah (s.a.a) birkaç saatliğine bile olsa veya kendisi Medine'de savaşırken yerine birini tayin ediyorduysa, ümmetini daimi olarak terk ettiğinde ne yapmıştır acaba? Gerçekten onları başsız ve perişan bir vaziyette bırakarak, onlar için bir merci tayin etmemiş midir?! Bu konuyu, kitabımızın ilerideki
bölümlerinde inceleyeceğiz.

[507] - Daha önce biz bu olayı en sağlam kaynaklardan naklettik. Şeyh Muhammed Abduh, şûra kelimesini şerh ederken şöyle yazar: Sa'd b. Ebî Vakkas, Abdurrahman b. Avf'ın amcası oğullarındandır ve her ikisi Benî Zühre'dendir. Sa'd, Ali'ye kin beslemeyi dayılarından miras almıştı. Çünkü annesi, Ümeyye b. Abduşems oğlu Ebu Süfyan'ın kızı Hamne idi ve Ali de elini Kureyş'in liderlerinin ve Ebu Süfyan ailesinin kanıyla boyamıştı. Abdurrahman ise Osman'ın eniştesiydi. Çünkü Osman'ın teyzesi, Ukbe b. Ebu Muayt kızı Ümmü Gülsüm onun eşiydi. Talha'nın da Osman'la arası çok iyiydi. Ayrıca Talha, Temim Oğulları'ndandı. Sakife'de Ebu Bekir'in hilâfeti konusunda Temim Oğulları'yla Haşim Oğulları arasında tartışmalar çıkmıştı. Bu yüzden Talha, Ali'ye sırt çevirerek Osman'ın tarafını tutuyordu. Ömer'in ölümünden sonra bunlar toplanarak müşavere ettiler. Müşaverede üç gruba ayrılınca oylamada Talha, Osman'ı destekledi. Zübeyr Ali'yi, Sa'd b. Ebî Vakkas ise Abdurrahman b. Avf'ın yanında yer aldı. Ömer demişti ki: "Şûra üç günden fazla sürmemelidir. İhtilâf çıkacak olursa Abdurrahman b. Avf'ın bulunduğu grubu destekleyin."

Böyle olunca Abdurrahman, Ali'ye dedi ki: "Allah'ın kitabı, Resulullah'ın sünneti ve ilk iki halifenin gidişatıyla amel edeceğine dair Allah'ın ahit ve sözleşmesi senin üzerine olsun." Ali, "Bilgim dahilinde gücüm yettiğini yapmam ümit edilir." dedi. Sonra Abdurrahman, Osman'a dönerek aynı şeyi ona söyledi. Osman hepsini kabul etti. Bunun üzerine Abdurrahman başını mescidin tavanına doğru kaldırarak, "Allah'ım, duy ve tanık ol. Allah'ım, ben üzerimde olan şeyi Osman'ın üzerine bıraktım." dedi. Sonra elini Osman'a sürerek, "Allah'ın selâmı senin üzerine olsun ya Emirü'l-Müminin!" dedi ve ona biat etti. Ali, endişeli ve üzgün bir hâlde oradan dışarı çıktı. Mikdad b. Esved, Abdurrahman'a, "Sen hak tarafını koruyan ve adil bir şahıs olan Ali'yi mi bıraktın?!" dedi. Abdurrahman ise, "Ey Mikdad, ben Müslümanlar için elimden geleni yaptım." cevabını verdi. Mikdad dedi ki: "Ben Kureyş'e şaşırıyorum; hakka hakemlik etmede kendisinden üstünü tanıtılmayan, bilinmeyen bir kişiyi bıraktılar." Abdurrahman, "Ben senin fitne çıkarmandan korkuyorum; Allah aşkına bitir artık." dedi. Osman'ın zamanında vuku bulan olayların asıl nedenleri onun akrabalarıydı. O zaman o, çeşitli şehirlere hükümet ediyordu. Sonuçta ashabın ileri gelenleri ona sırt çevirdiler. Bunun üzerine Mik-dad, Abdurrahman'a, "Bunun sebebi sensin!" dedi. Abdurrahman, "Ben böyle olacağını sanmıyordum; ama Allah şahit olsun ki onunla konuşmayacağım." cevabını verdi ve Osman'dan küsülü olduğu hâlde öldü. Öyle ki, Abdurrahman hasta yatağındayken Osman onu görmeye gittiğinde

Abdurrahman yüzünü Osman'dan çevirerek duvara döndü. "Allah daha iyi bilir ve hâkimlik O'na aittir.' dedi.

[508]- Kasas: 83

[509]- Mecelletu'l-Ezher, c.32, "el-Kutub" bölümü, h. 1380 yılında Abdullah b. Saba kitabının eleştirisinde basılmış olan 10. cildin 1150, 1151. sayfalarından.

[510] - İmam Hüseyin'in (a.s) Hürr b. Yezid-i Riyahî'ye karşı okuduğu hutbeden. bk. Tarih-i Taberî, İbn Esîr ve Maktel-i Harezmî.

[511] - Bu konuyu, inşaallah bu kitabın ikinci cildinde inceleyeceğiz.

[512] - İnşaallah bu konuyu, kitabımızın ilerideki bölümlerinde Moğolların İslâm ülkelerine saldırısını anlatırken genişçe inceleyeceğiz.

[513]- İnşaallah ileride bu konudan genişçe bahsedeceğiz.


Dipnotlar

--------------------------------------------

[1]- Bakara: 124

[2]- Ahzâb: 33

[3] -Abdullah b. Cafer Zülcenaheyn, Resulullah'ın (s.a.a) amcası oğludur. Annesi Umeys-i Has'emiye kızı Esma'dır. Cafer, annesiyle babası Habeşistan'a hicret ettiği yıl orada dünyaya gelmiş, sonra babasıyla birlikte Medine'ye hicret etmiştir. Abdullah, eli açık ve cömert bir kişi olduğu için "cömertlik denizi" anlamında "Bahru'l-Cud" diye lakaplandırılmıştır. O, "Cuhaf" yılı diye meşhur olan hicretin 80. yılında Medine'de vefat etmiştir. O yıl Mekke'ye büyük bir sel gelmiş, hacılara büyük can ve mal kayıpları vermiş, bütün mallarını ve develerini götürmüştü. Sihah kitaplarında ondan 25 hadis rivayet edilmiştir. Abdullah b. Cafer'in biyografisi için bk. Usdu'l-Gabe ve Cevamiu's-Sîre, s.282.

[4]-Safiye, İsrail Oğulları'ndan ve Hz. Harun'un soyundan Huyey b. Ehtab'ın kızıdır. Annesi, Benî Kureyze Kabilesi'nden Semuel kızı Birre'dir. Safiye ilk önce Beni'n-Nadîr Yahudilerinden Kenane b. Rabi'nin karısıydı. Kocası, Hayber Savaşı'nda öldürülünce Resulullah (s.a.a) ona, "Müslüman olursan seni kendi yanımda tutarım; Yahudilikte kalırsan ailenin yanına gitmen için serbest bırakırım." buyurdu. Safiye dedi ki: "Ya Resulullah! Sen beni İslâm'a davet etmeden önce senin tarafına geçip Müslüman olmuştum. Yahudilere bağılığım da yoktur. Babam ve kardeşim de kalmadı, o hâlde neden beni İslâm'la küfür arasında tercihte bırakıyorsun? Ben Allah ve Resulü'nü, serbest kalıp aileme gitmekten daha çok seviyorum." Böylece Safiye'nin iddet müddeti geçtikten sonra Resulullah (s.a.a) onunla evlendi. Safiye hicretin 52. yılında vefat etti. Sihah'ta ondan on hadis rivayet edilmiştir. Safiye'nin biyografisi için bk. Tabakat, İbn Sa'd, c.8, s.120-129 ve Cevamiu's-Sire, s.285.

[5]- Fatıma (s.a), Resulullah'ın (s.a.a) kızıdır. Annesi Ümmü'l-Müminin Hatice'dir. Usdu'l-Gabe ve el-İsabe kitaplarında Hz. Fatıma'nın (s.a) hayatını anlatırken şöyle geçer: Fatıma'nın künyesi "Ümmü Ebiha"dır. Hz. Resulullah'ın (s.a.a) soyu sadece onunla devam etmiştir. Resulullah (s.a.a) Fatıma'ya şöyle buyurmuştur: "Allah, senin gazabınla gazaplanır ve senin hoşnutluğunla hoşnut olur." Müstedrek-i Hâkim, c.3, s.153; Mizanu'l-İ'tidal, c.2, s.77 ve Tehzi-bu'tTehzib, c.12, s.441. Yine Sahih-i Buharî, "Menakıb-ı Fatıma" babı, c.4, s. 200, 201, 205'de Resulullah'ın (s.a.a) şöyle buyurduğu geçer: "Fatıma benim vücudumun bir parçasıdır; onu öfkelendiren, beni öfkelendirmiş olur." Sahih-i Müslim ve Sahih-i Tirmizî, Kitabu'n-Nikâh, "Zebbu'r-Reculi An İbnetihi" babı, c.3, s.177'de; Müsned-i Ahmed b. Hanbel, c.4, s.41 ve 328; Müstedreku's-Sahihayn, c.3, s.153'te diğer bir rivayette şöyle geçer: "Fatıma'yı inciten beni incitir." "Resulullah (s.a.a) Medine'den çıktığında sürekli görüştüğü son kişi Fatıma'ydı, Medine'ye döndüğünde ise ilk önce Fatıma'yı görmeye giderdi." Bu rivayet Müstedrek-i Hâkim, c.3, s.155 ve 156, c.1, s.489; Müsned-i Ahmed b. Hanbel, c.5, s.275; Sünen-i Beyhakî, c.1, s.26'da kaydedilmiştir. Sahih-i Buha-rî, "Farzu'l-Hums" babı, c.2, s.124'te Aişe'den şöyle nakledilir: "Resulullah'ın (s.a.a) vefatından sonra Fatıma, Ebu Bekir'den babasından geriye kalanlardan ve Allah Tealâ'nın Peygamber'e vermiş olduğu şeylerden kendi payına düşeni vermesini istedi. Ebu Bekir dedi ki: 'Resulullah, 'Biz miras bırakmayız; bizden geriye kalan mallar sadakadır!' buyurmuştur.' Fatıma, Ebu Bekir'in bu sözüne kızdı ve ölünceye kadar onunla konuşmadı. Fatıma, Resulullah'tan sonra altı ay yaşadı." Yine Sahih-i Buharî, "Gazvetu Hayber" babı, c.3, s.38'de şöyle geçer: "Fatıma vefat edince eşi Ali, Ebu Bekir'e haber vermeden ona geceleyin gusül verdi ve cenaze namazını kılarak defnetti. Fatıma, Ali'nin iftihar kaynağıydı. Ama Fatıma ölünce kavmin ileri gelenleri Ali'den yüzlerini çevirdiler; öyle ki nihayet Ali, Ebu Bekir'le uzlaşmak zorunda kaldı." Bu konuyu Sahih-i Müslim, Kitabu'l-Cihad, c.5, s.154; Müsned-i Ahmed b. Hanbel, c.1, s.9; Sünen-i Beyhakî, c.6, s.300'de kaydetmişlerdir. Usdu'l-Gabe'de de şöyle geçer: "Fatıma, kendisine Esma'nın gusül vermesini ve hiç kimsenin yanına gelememesini vasiyet etti. Fatıma ölünce Aişe geldi, ama Esma onu kovdu." Yazar: Bugüne kadar Fatıma'nın mezarının nerede olduğu belli değil. Sihah kitaplarında ondan 18 hadis nakledilmiştir. bk. Cevamiu's- Sire, s.283.

[6]- Hasaneyn (Hasan'la Hüseyin) Fatıma'nın (s.a) oğulları ve Resulullah'ın (s.a.a) torunlarıdırlar. Hasan (a.s), hicretin üçüncü yılında ramazan ayının ortasında, Hüseyin ise hicretin dördüncü yılında şaban ayının üçünde dünyaya gelmiştir. Resulullah (s.a.a) şöyle buyurmuştur: "Hasan'la Hüseyin cennet gençlerinin efendileridirler. Babaları onlardan daha üstündür." bk. Sünen-i İbn Mâce, "Fezailu Ashabı Resulillah" babı; Müstedreku's-Sahihayn, c.3, s.167 ve diğer kaynaklar. Hicretin kırkıncı yılında babasının şahadetinden sonra İmam Hasan'a (a.s) biat edildi. Hilâfet müddeti altı aydan biraz fazladır. Bu müddetten sonra İmam Hasan (a.s) İslâm'ın yüce maslahatı için Muaviye'yle sulh etti. Muaviye, oğlu Yezid için biat almaya kaklışınca hicretin ellinci yılında onu zehirletti. bk. Ahadîsu Ümmi'l-Müminin Aişe, c.1, s. 251-266. İmam Hüseyin (a.s), hicretin altmışıncı yılında Yezid'e biat etmekten sakınarak tarihî sözünü buyurdu: "Yezid gibi biri başa geçecek olursa İslâm'a veda etmek gerekir." Nihayet Yezid'in ordusu hicretin 61. yılının muharrem ayının onunda onu Kerbela'da şehit etti. bk. el-Luhuf, İbn Tavus. Sihah kitaplarında İmam Hasan'dan (a.s) 13 hadis ve İmam Hüseyin'den (a.s) 8 hadis nakledilmiştir. bk. Cevamiu's-Sire, s.284 ve 286; Takribu't-Tehzib, c.1, s.168.

[7] -Ahzâb: 33 - Müstedreku's-Sahihayn, c.3, s.147.

[8] -Aişe, Ebu Bekir'in kızıdır. Annesi Ümmü Ruman'dır. Biset'in dördüncü yılında dünyaya gelmiş, hicretin on sekizinci ayında Resulullah'la (s.a.a) evlenmiştir. Hicretin 57 veya 58 ya da 59 yılında vefat etmiş, Ebu Hüreyre onun cenaze namazını kılmıştır. Sihah kitaplarında ondan 2210 hadis rivayet edilmiştir. bk. Ehadisu Ümmü'l-Müminin Aişe. Aişe'nin Tathir Ayeti'nin nüzul sebebi hakkındaki rivayeti şu kaynaklarda geçer: Sahih-i Müslim, c.7, s.130, "Fezailu Ehlibeyt" babı; Müstedreku's-Sahihayn, c.3, s.147; bu ayetin tefsiri Taberî (İbn Cerir) tefsiri ve ed-Dürrü'l-Mensûr (Suyutî) tefsiri; Mubahele Ayeti'nin tefsiri el- Keşşaf (Zemehşerî) tefsiri ve Râzî tefsiri; Sünen-i Beyhakî, c.2, s.149.

[9] -Vasile b. Eska' el-Leysî, Resulullah (s.a.a) Tebûk Savaşı için hareket edince Müslüman oldu. Onun Resulullah'a (s.a.a) üç yıl hizmet ettiği ve hicrî 83 veya 85 yılında Dımeşk'te veya Beytulmukaddes'te vefat ettiği geçer. Sihah kitaplarında ondan 56 hadis nakledilmiştir. Biyografisi için bk. Usdu'l-Gabe, Cevamiu's-Sîre, s.279. Tathir Ayeti hakkında onun naklettiği hadis şu kaynaklarda geçer: Sünen-i Beyhakî, c.2, s.152; Müsned-i Ahmed b. Hanbel, c.4, s.107 ve Müstedreku's-Sahihayn, c.2, s.416 ve c.3, s.147; Mecmau'z-Zevaid, c.9, s.167; İbn Cerir ve Suyutî kendi tefsirlerinde bu ayetin tefsirinde; Usdu'l-Gabe, c.2, s.20.

[10] -Ümmü Seleme'nin naklettiği rivayet Tefsir-i Suyutî'de, bu ayetin tefsirinde, c.5, s.198-199'da geçer. Ondan diğer bir rivayet de Sünen-i Tirmizî, c. 13, s.248; Müsned-i Ahmed b. Hanbel, c.6, s.306; Usdu'l-Gabe, c.4, s.29 ve c.2, s.297; Tehzibu't-Tehzib, c.2, s.297'de geçer. Bir rivayeti de Müstedrek-i Hâkim, c.2, s.416 ve c.3, s.147; Sünen-i Beyhakî, c.2, s.150; Usdu'l-Gabe, c.5, s.521 ve 589; Tarih-i Bağdad, c.9, s.126'da geçer. Diğer bir rivayeti Müsned-i Ahmed b. Hanbel, c.6, s.292'de kaydedilmiştir.

[11] -Abdullah b. Abbas'ın naklettiği rivayet şu kaynaklarda kaydedilmiştir: Müsned-i Ahmed b. Hanbel, c.1, s.330; Hasais-i Neseî, s.11; er-Riyazu'n-Nazi-ra, c.2, s.269; Mecmau'z-Zevaid, c.9, s.119 ve 207; Suyutî'nin ed-Dürrü'l-Mensûr'unda, bu ayetin tefsirinde.

[12] -Ömer b. Ebu Seleme b. Abdulesed Ebu Hafs el-Mahzumî, Resulullah'ın (s.a.a) eğitiminde büyümüştür. Annesi Ümmü Seleme'dir. O, Habeşistan'da dünyaya gelmiş, Cemel Savaşı'nda Hz. Ali'nin (a.s) safında yer almış, İmam Ali (a.s) onu Bahreyn ve Fars'a vali tayin etmiştir. O, hicrî 83 yılında ölmüştür. Kütüb-i Sitte'de ondan 12 hadis rivayet edilmiştir. Biyografisi için bk. Usdu'l- Gabe, Cevamiu's-Sîre, s.284. Tathir Ayeti'nin nüzul sebebi hakkında naklettiği hadis Fezailu'l-Hamse, c.1, s.214, Sünen-i Tirmizî'den naklen, c.2, s.209'da geçer.

[13] - Ebu Said el-Hudrî'nin naklettiği rivayet bu ayetin tefsirinde Tefsir-i İbn Cerir ve Suyutî'de ve yine Tarih-i Bağdad, c.10, s.278; Mecmau'z-Zevaid, c. 9, s.167 ve 169'da kaydedilmiştir. Ebu Said el-Hudrî'nin ismi Sa'd'dır. Malik el Hazrecî'nin oğludur. Resulullah'ın (s.a.a) hadislerinin hafızlarından biri olan Ebu Said, hicrî 54 yılında ölmüştür. bk. Usdu'l-Gabe, c.5, s.211.

[14] -Sa'd b. Ebî Vakkas: Malik b. Ehyeb el-Kureyşî ez-Zührî, annesi Süfyan b. Ümeyye kızı Hamne'dir. O ilk Müslümanlardan olup Resulullah'ın (s.a.a) bütün savaşlarına katılmıştır. Irak savaşına, Celula Savaşı'na, Mısır ve Kûfe'-nin fethine katılmıştır. Hz. Ali'ye biat etmekten ve Muaviye'nin ısrarına rağmen Hz. Ali' ye küfretmekten sakınmıştır. Muaviye, oğlu Yezid için biat alırken onu zehirleyerek öldürmüştür. Kütüb-i Sitte'de ondan 271 hadis rivayet edilmiştir. Biyografisi için bk. Usdu'l-Gabe; Sahih-i Müslim, c.7, s.120; Ehadi-su Ümmü'l-Müminin Aişe, c.1, s.356. Tathir Ayeti'yle ilgili naklettiği rivayet Hasais-i Neseî, s.4-5 ve Sünen-i Tirmizî, c.13, s.171-172'de geçer.

[15] - Enes b. Malik'in Tathir Ayeti hakkında naklettiği rivayet Sünen-i Tirmizî, c.13, s.248 ve Mecmau'z-Zevaid, c.9, s.206'da kaydedilmiştir.

[16] - Kutade, bu ayetin tefsirinde Tefsir-i İbn Cerir ve Tefsir-i Suyutî'de; Atiye, Usdu'l-Gabe, c.3, s.413'te hayatı anlatılırken; Muakkal b. Yesar, Sünen-i Tirmizî,c.13, s.248'de...

[17] -İmam Hasan'ın halktan şahit olmalarını istemesi, Müstedreku's-Sahihayn, c.3, s.172, Mecmau'z-Zevaid, c.9, s.146 ve 172'de geçmiştir.

[18] - Ali b. Hüseyin'in annesi Yezdgerd-i Sasanî'nin kızıdır. Onun doğumunda annesi ölmüştür. (Zemahşerî'nin Rabiu'l-Ebrar'ının 10. bölümü, c.2. Necef'in Emirü'l-Müminin kütüphanesinde 2059. sırada bu kitabın el yazması mevcuttur.) Annesinin ölümünden sonra onun bakımını babasının Gazale ismindeki cariyelerinden biri üzerine almıştır. İmam Ali b. Hüseyin, İmam Hüseyin'in şahadetinden sonra onu evlendirmiştir. (Uyun-ı Ahbar-i Rıza, c.2, s.128) İmam Seccad Ali b. Hüseyin hicrî 95 yılında Medine'de şehit edilmiştir. Sihah kitaplarında ondan birkaç hadis nakledilmiştir. İmam Seccad'ın halktan Tat-hir Ayeti'- ne tanıklık etmelerini istemesi Tefsir-i Taberî'de geçer. Biyografisi Vefeyatu'l- A'yan, c.2, s.429 ve Tarih-i Yakubî, c.2, s.303'te kaydedilmiştir.

[19] -Bu ayetin ve "ehline emret." (Tâhâ, 132) ayetinin tefsirinde İbn Abbas'ın naklettiği rivayet, Suyutî'nin ed-Dürrü'l-Mensûr'unda kaydedilmiştir.

[20] -Ebu'l-Hamrâ, Resulullah'ın (s.a.a) azat ettiği köledir. İsmi Hilâl b. Haris veya İbn Zafer'dir. Tathir Ayeti hakkında naklettiği rivayet, hayatı anlatılırken el-İstiab, c.2, s.598; Usdu'l-Gabe, c.5, s.174, Mecmau'z-Zevaid, c.9, s. 168'de geçer.

[21] -Ebu Berze Eslemî'nin isminde ihtilâf vardır. O, hicrî 60 veya 64 yılında Basra'da vefat etmiştir. Sihah kitaplarında ondan 20 veya 46 hadis nakledilmiştir. Biyografisi için bk. Usdu'l-Gabe, Cevamiu's-Sîre, s.280 ve 283. Tahtir Ayeti hakkında naklettiği hadis Mecmau'z-Zevaid, c.9, s.169'da nakledilmiş ve bu müddeti on yedi ay belirtmiştir; bu hatanın o hadisi yazanlardan kaynaklandığı sanılmaktadır.

[22] -Enes b. Malik'ten nakledilen rivayet, Müsned-i Ahmed b. Hanbel, c.3, s.252; Teyalesî, c.7, s.274, hadis: 2509; Usdu'l-Gabe, c.5, s.521 ve İbn Cerir Taberî ve ed-Dürr'ül-Mensûr tefsirlerinde bu ayetin tefsirinde kaydedilmiştir.

[23] -Necm, 3-4

[24]- Sahih-i Buharî, Kitabu'l-Ahkâm, "Keyfe Yubayiu'l-İmamu'n-Nas" babı, c.4, s.163, hadis: 1. Hadiste parantez içine aldığımız "sıkıntı ve rahatlık anlarında" tabiri için bk. Sahih-i Müslim, Kitabu'l-İmâre, "Vücubu Taati'l-Ümera Fî Gayri Masiyetin ve Tahrimuha Fi'l-Masiyet" babı, hadis: 41 ve 42. Yine Sünen-i Neseî, Kitabu'l-Biat, "el-Biatu Alâ Ella Nunazia'l-Emre Ehleh" babı; Sünen-i İbn Mâce, Kitabu'l-Cihad, "el-Bey'" babı, hadis: 2866; el-Muvatta, Malik, Kitabu'l- Cihad, "et-Terğibu Fi'l-Cihad" babı, hadis: 5; Müsned-i Ahmed b. Hanbel, c.5, s.314 ve 316, 319 ve 321 ve c.4, s.411. Ubade b. Samit'in hayatı, Siyeru A'lami'n-Nübelâ, c.2, s.3 ve İbn Asâkir'in Tehzib'inde, c.7, s.207-219'da geçer.

[25]- Ubade'nin biyografisi için bk. el-İstiab, c.2, s.412 ve Usdu'l-Gabe c.3,s.106-107.

[26]- Tarih-i Taberî, Avrupa baskısı, c.1, s.1221.

[27]- Bu kitabın, muhacirle ensarın Kabile Savaşları, Sakife ve Ebu Bekir'e Biat bölümlerine müracaat ediniz.

[28]-Nisâ: 59. İleride bu ayetin tefsirini Resulullah'tan (s.a.a) nakledeceğiz.

[29]- Şuarâ: 214

[30]- Tarih-i Taberî, Avrupa baskısı, c.1, s.1171-1172; Tarih-i İbn Asâkir, Muhammed Bâkır Mahmudî incelemesi, c.1, İmam'ın biyografisinde; Tarih-i İbn Esîr, c.2, s.222; Şerhu Nehci'l-Belâğa, İbn Ebi'l-Hadid, c.3, s.263; Tarih-i İbn Kesir, c.3, s.39. Bu kitapta Resulullah'ın (s.a.a) İmam Ali (a.s) hakkındaki buyruğunu silerek yerine "böyle, böyle" yazmıştır. Kenzü'l-Ummal'da ise Muttaki Hindî, c.15, s.100, 115 ve 116 ve s.130'da şöyle kaydeder: "Benden sonra kardeşim, arkadaşım ve sizin önderiniz." Yine es-Siretu'l-Halebiyye, Beyrut, el-Mektebetu'l-İslâmiye, c.1, s.285.

[31]- Ebva, Medine'den 23 mil uzakta bir kasabaydı. Resulullah'ın (s.a.a) annesi Âmine'nin mezarının bulunduğu Feraz civarında bir yerdi. Veddan da Ebva'nın altı mil uzaklığında, Cuhfe mahallelerinden bir kasabaydı. (Mu'ce-mu'l-Buldan, Hamevî)

[32]-Bevat, Şam yolu üzerinde Cuheyne Dağları'ndan Medine'nin 96 mil uzaklığında bir yerdir. Bu gazvede, Resulullah (s.a.a) açıkça ashabının kabile duygularını gözetmiştir.

[33]- Bu gazve, o yılın rebiyülevvel ayında Bevat Gazvesi'nden sonra vuku buldu. Safvan, Bedr etrafında bir çöldür. Şunu da hatırlatalım ki, Kurz daha sonra Müslüman oldu, Mekke'nin Fethi'nde Resulullah'ın (s.a.a) safında yer aldı ve orada da öldürüldü. bk. İbn Hazm'ın Cemhere'si, Benî Muharib b. Feh-r'in soyunu sayarken; el-İsabe, biyografisini anlatırken

[34]- Zu'l-Aşîre, et-Tenbih kitabında yazıldığı üzere Medine'nin 108 mil uzağında, Yenbeğ bölgesinde bir yerdir. Ebu Seleme el-Mahzumî'nin ismi Abdullah b. Abdulesed'dir. Annesi, Abdulmuttalib kızı ve Resulullah'ın (s.a.a) halası Birre'dir. Ebu Seleme ilk önce Habeşistan'a, daha sonra Medine'ye hicret etti ve Bedir Savaşı'na katıldı. Uhud Savaşı için de hareket ettiyse de eceli bu fırsatı vermedi ve hicretin üçünde cemaziyelahir ayında öldü. Biyografisi Usdu'l-Gabe'de kaydedilmiştir.

[35] -Resulullah (s.a.a), ramazan ayının üçünde Medine'den ayrılmış, ramazan ayının on yedisi cuma günü Bedir Savaşı'nda müşrikleri yenilgiye uğratmıştır.

[36] -Tarihçiler şöyle yazar: Yahudiler Medine'ye ilk girişlerinde Medine'nin alçak bölgelerine yerleşmişlerdi; fakat daha sonra havanın kötü olması sebebiyle şehrin yüksek bölgelerine göçtüler. Beni'n-Nadîr Buthan'a ve Benî Kureyze ise Mehzur'a yerleştiler. Beni'n-Nadîr bağlar ve taşla sağlam evler yapmaya başladı; fakat Resulullah (s.a.a) savaşarak onları oradan çıkardı. (bk. Mu'cemu'l-Buldan, "buthan" ve "mehzum" maddeleri)

[37] -Ebu Lubabe lakabıyla bilinen Beşir veya Rüfaa b. Abdulmünzir, Akabe Biati'ndeki on iki gözeticiden biriydi. Biyografisi Usdu'l-Gabe'de geçer.

[38] -Urayz, Medine çölüne denirdi. bk. Mu'cemu'l-Buldan, "Urayz" maddesi.

[39] -Karkaratu'l-Kudr, Irak'tan Mekke'ye sekiz günlük yol üzerinde Benî Selim Kabilesi'nin toplandığı merkezdi. Hz. Resulullah (s.a.a) muharrem ayının on beşinde oraya girmiştir. (bk. Mu'cemu'l-Buldan, "karkara" maddesi)

[40]-Feran, Mecaz'a bağlı bir bölgede Selim Oğulları kabilesinin merkeziydi. (bk. Mu'cemu'l-Buldan, "feran" maddesi)

[41]- Benî Nadîr Yahudilerinin evleri, Medine'nin iki mil uzağındaki Kuba kasabasında Gars Kuyusu'nun yanındaydı. Kuba ismini de o kuyunun isminden almışlardır. (bk. Mu'cemu'l-Buldan, "gars" ve "kuba" maddeleri)

[42] -Abdullah b. Revahe el-Ensarî el-Hazrecî, Akabe Biati'nde Benî Hâris kabilesinin gözeticisi olarak Resulullah'a (s.a.a) tanıtıldı. Abdullah b. Revahe Resulullah'ın (s.a.a) bütün savaşlarına katılmıştır; Mute Savaşı'nda Resulullah'ın (s.a.a) kumandanlarından biriydi ve sonunda şehadet derecesine ulaşmıştır. Biyografisi için bk. el-İstiab ve Usdu'l-Gabe.

[43] -Zatu'r-Rika', Sa'd ve Şakre tarafında Nuhayl bölgesinde kırmızı, siyah ve beyaz lekeleri olan bir dağın ismidir. Bu gazve et-Tenbih ve el-İşraf kitaplarında genişçe anlatılmıştır.

[44] -Dûmetu'l-Cendel, beş fersah genişlikte Cendel'de sağlam bir kaleydi. Dımeşk'e yedi menzil ve Medine'ye on beş günlük yol uzaklığında bulunmaktaydı. bk. Mu'cemu'l-Buldan, "Dûme" maddesi. Bu gazvenin ayrıntıları için bk. Mes'udî'nin et-Tenbihu ve'l-İşraf'ı, 5. Yılın Olayları.

[45] -Mureysi, Ferğ yolu üzerinde, Medine'ye sekiz bord uzaklıkta bir suyun ismidir.

[46] -Ebu Rahm-i Gıfârî'nin ismi Kulsüm b. Hasin'di. Hz. Resulullah'ın (s.a.a) Medine'ye gelmesinden sonra Müslüman olmuştur. O, Uhud Savaşı'nda, boğazına bir ok isabet etmesi sonucu yaralanmıştır; Hz. Resulullah (s.a.a) onun yarasını mübarek ağzının suyuyla tedavi etmiştir. Biyografisi için bk. Usdu'l-Gabe.

[47] -Afsan, Mekke'yle Medine arasında bir yerdir; Asfan'ın tam olarak nerede bulunduğu konusunda ihtilâf vardır. Mu'cemu'l-Buldan, "Asfan" maddesi.

[48] -Lehyan Oğulları Kabilesi'nin soyu İbn Hazm'ın Cemhere'sinde, Mısır, 1382 yılı baskısı, s.196-198'de geçer.

[49] -Hayber yolunda olup Medine'ye yakın olan Z Garâd'da Uyeyne b. Hısn el-Fezarî'nin yağma yapması üzerine Hz. Resulullah (s.a.a) onunla savaşmak için Medine'den çıkmıştır. Daha geniş bilgi için bk. Mes'udî'nin el-İşraf ve't-Tenbih.

[50] -Resulullah (s.a.a) zilhicce ayının biri pazartesi günü Umre yapmak için Mekke'ye doğru hareket etti; fakat müşriklerin engellemesiyle karşılaşınca Mekke'nin dokuz mil uzaklığındaki Hudeybiye'de ikamet ederek ashabından ölünceye kadar savaşmaları ve direnmeleri için biat aldı; ama müşriklerin elçisi gelince savaşı bırakıp barış yaptılar. Barış maddelerinden biri, Müslümanların o yıl Medine'ye dönüp Mekke'ye gelecek yıl gelmeleriydi.

[51] -Resulullah (s.a.a) Hayber ve Teyma'ya gittiğinde onu Medine'de kendi yerine geçirmişti. Biyografisi için bk. Usdu'l-Gabe.

[52] -Huneyn, Mekke'ye üç günlük yol uzaklığında Zi'l-Mecaz tarafında bir derenin ismidir.

[53] -Müsned-i Ahmed b. Hanbel, c.1, s.177.

[54] -Sahih-i Buharî, Kitabu Bed'i'l-Halk, Gazvetu Tebûk babı, c.3, s.58.

[55] -Sahih-i Müslim, Kitabu Fazaili's-Sahabe, hadis: 32; Müsned-i Ahmed b. Hanbel, c.1, s.173, 182 ve 330 ve c.4, s.153; Müsned-i Ebu Davud, c.1, s.29; Hilyetu'l-Evliya, Ebu Nuaym, c.7, s.195 ve 196; Tarih-i Bağdad, c.11, s.432; Hasais-i Neseî, s.8 ve 16; Tabakat, İbn Sa'd, c.3, k. 1, s.15.