EHL-İ BEYT VE EHL-İ SÜNNET EKOLLERİ
 


c) İslâmî Naslarda Ulu'l-Emr

Resulullah'ın (s.a.a) hadislerinde, hükümet ve liderlik anlamında "el-emr" sözcüğü çok geçer; inşaallah biz ilerideki sayfalarda bu konudan bahsedeceğiz. Fakat burada bir kez daha Resulullah'ın (s.a.a) Beyhare Amirî'ye verdiği cevabı özetle naklediyoruz: Emr [hükümet ve liderlik] Allah'ındır; onu istediğine verir. Kur'ân-ı Kerim'de ise şöyle geçer: Ey iman edenler! Allah'a itaat edin; Peygamber’e itaat edin ve sizden olan ulu'l-emre de.[476] İster Arap lügatinde, ister Müslümanların örfünde, ister Kur'-ân ve sünnetteki İslâm'ın açık naslarında olsun "emr" kelimesinden maksat Müslümanlara imamet ve liderlik yapmaktır. Dolayısıyla "ulu'l-emr" kelimesini Müslümanların adlandırması ve İslâmî ıstılah kabul edip onu Resulullah'tan (s.a.a) sonra imam ve lider olan kişi olarak görmesinin bir sakıncası yoktur. Buna binaen, bu konuda iki ekol arasında hiçbir ihtilâf yoktur; asıl ihtilâf konusu, "ulu'l-emr"in kim olduğundadır. Ehlibeyt Ekolü mensupları, "ulu'l-emr"den maksat masum imamlar olduğu için onların bu makama Allah Tealâ tarafından atanmış olmaları ve her türlü günah ve çirkinlikten arınmış bulunmaları gerektiğine inanmaktadır. (Yeri geldiğinde bu konudan genişçe bahsedeceğiz.) Fakat Ehlisünnet ve Hilâfet Ekolü mensupları "ulu'l-emr"in Müslümanların, hükümet ve liderliğine teslim olup, kendisine biat ettikleri kimse olduğuna inanır, dolayısıyla kendisine biat edilen kimseye itaat etme ve onu ulu'l-emir bilmenin farz olduğunu ileri sürerler. Yine buna dayanarak Yezid b. Muaviye gibi birine itaat ederek Kerbela'da Resulullah'ın (s.a.a) torunu ve ciğer paresi İmam Hüseyin'i (a.s) şehit edip, Ehlibeyt'ini esir ettiler! Bu halifeye itaat etmeleri sonucu Resulullah'ın (s.a.a) şehri Medine'yi üç gün üç gece yağmalayıp,

halkın namusuna tecavüz etmeyi helâl görerek Müslümanların kıblesi Kâbe'yi mancınık güllelerine hedef ettiler! İnşallah bunların her birini yeri geldikçe inceleyeceğiz.


7- Vasi ve Vasiyet

Vasi ve vasiyet sözcükleri ve bu sözcüklerden türeyen diğer kelimeler Arapça'da şu anlamlara gelir: Musi (vasiyet eden), ölümünden sonra belirttiği bir işin yapılmasını isteyen kimsedir. Kendisinden bir işin yapılması istenen kimseye "vasi" ve istenen şeye ise "vasiyet" denir. Böyle bir istek bazen "vasiyet" terimiyle ve bazen de bu kelimenin diğer türevleriyle ifade edilir. Örneğin, vasiyet eden kendi vasisine, "Sana, benden sonra aileme veya eğitim merkezime şu işleri yapmanı vasiyet ediyorum." der veya vasiyet anlamı taşıyan bir kelime kullanarak; örneğin, "Benden sonra ailemin sorumluluğunu ve eğitim merkezimin idaresini üzerine almanı ve şöyle yapmanı istiyorum." der. Bazen vasiyet eden vasiyetini diğerlerine bildirir, örneğin, "Ben falancaya vasiyet ettim." veya "benim vasim filancadır." der. Tabii bu anlamı taşıyan başka bir sözcük de kullanabilir; örneğin, "Filancadan yapmasını istedim." veya "Falancayla anlaştım." ya da "Filan işi falancanın üzerine bıraktım." vb. diyebilir. Bütün bunlar bir anlama gelir. Arapça'da "vasi" ve "vasiyet" terimi ve bunların türevlerinin özetle anlamı budur. Kur'ân-ı Kerim'de ve Resulullah'ın (s.a.a) sünnetinde de bu anlamda kullanılmıştır. Örneğin Allah Tealâ Kur'â-n-ı Kerim'de şöyle buyuruyor: Sizden birinize ölüm gelip çattığı zaman, eğer geride bir hayır bırakmışsa, anaya, babaya ve yakın akrabaya bilinen (uygun ve meşru) bir tarzda vasiyette bulunması yazıldı... Bunun yanında, kim, vasiyet edenin haksızlığa eğilim göstereceğinden ya da günaha düşeceğinden kor-kup da ikisinin (tarafların) arasını bulup düzeltirse, artık ona da günah yoktur...[477] Yine buyuruyor ki: Ey iman edenler! Sizden birinize ölüm gelip çattığı zaman, vasiyet hazırlanışında, aranızda içinizden adaletli iki kişiyi (şahit tutun).[478] Nisâ Suresi'nin 11. ve 12. ayetlerinde de bu konu işlenmiştir. Resulullah'ın (s.a.a) sünnetinden ise Buharî ve Müslim'in Sahih'-

lerinde kaydettikleri şu hadisi örnek getirebiliriz: Bir Müslüman, vasiyet edecek bir şeyi olduğu hâlde vasiyet yazmadan iki geceyi geçiremez.[479] Vasiyetin İslâm fıkhında birtakım hükümleri de vardır. Bütün bu söylediklerimiz göz önünde bulundurulduğunda "vasi" ve "vasiyet" terimlerinin İslâmî ıstılahlardan olduğu anlaşılır. Ama ileride Tevrat ve İncil'de örneklerini göreceğimiz gibi peygamberlerin vasiyeti, kendilerinden sonra dinlerini insanlara ulaştırmaları ve ümmetinin sorumluluğunu üzerlerine almaları için vasilerine yaptıkları bir ahittir. Bu ümmete de Resulullah (s.a.a), kendisinden önce gelip geçen peygamberler gibi davranmış, dinini tebliğ etmesi ve ümmetinin sorumluluğunu üzerine alması için Hz. Ali'yi (a.s) kendine vasi tayin etmiş, yine onun aracılığıyla ondan sonraki on bir imama da bu vasiyeti etmiş ve bunu bazen "vasi", "vasiyet" sözcükleri ve bunların türevlerini kullanarak ve bazen de bu anlamı veren diğer sözcüklerle Müslümanlara bildirmiştir. Bu vasiyet sonucu, Hz. Ali (a.s) "vasi" lakabını almış ve bu adla tanınmıştır. Biz ileride Resulullah'ın (s.a.a) kendisinden sonra vasi tayin etmesi hakkında elimize ulaşan nasları inceleyeceğiz. Ayrıca bu naslara inanmayıp, Resulullah'ın (s.a.a) kendisinden sonra Müslümanların başlarına gelecek olanlara ve hükümet konusuna ilgisiz kaldığına ve hiç kimseye vasiyet etmediğine inananların sözlerini de genişçe ele alacağız inşallah.


HİLÂFET EKOLÜ'NÜN GÖRÜŞLERİNİN İNCELENMESİ

Yukarıdaki yedi ıstılahı inceledikten sonra iki ekolün hilâfet ve imamet konusundaki delillerini incelemek kolaylaşacaktır. Şimdi daha önce de olduğu gibi ilk önce Hilâfet Ekolü'nün görüşlerinin değerlendirmesini yapalım.

Hilâfet Konusunda Ömer ve Ebu Bekir'in Görüşü

Daha önce de değindiğimiz gibi Ebu Bekir, (Benî Sâide Sakifesi'nde) şöyle dedi: Kureyş dışında hiç kimse bu hükümete lâyık değildir. Çünkü Kureyş soy ve boy açısından Araplar arasında yüce bir mevkie ve merkeziyete sahiptir. Bu yüzden ben size hükümet için her ikisi de Kureyş'ten olan Ömer'le Ebu Ubeyde'den birini öneriyorum. O hâlde hangisine isterseniz biat edin![480] Ömer ise kendi hilâfeti döneminde Ebu Bekir'e biat konusunda şöyle demiştir: Ebu Bekir'e biat, oldu bittiye getirilen bir işti; geldi ve geçti." sözü sizleri kendinizle meşgul etmesin; gerçi böyleydi ve Allah onun şerrini uzaklaştırdı. Ama bugün sizin aranızda boyunların kendisine uzandığı Ebu Bekir gibi birisi de yoktu! Eğer ileride biri Müslümanlarla müşavere edip onların görüşlerini almadan insanlardan biat almaya kalkışırsa, ne onu ve ne de biat edeni önemsemeyin; bu durumda ikisi de ölümü hak etmiştir.[481]

İki Halifenin Görüşünün Değerlendirmesi

Biz burada ilk önce Ebu Bekir'in Benî Sâide Sakifesi'ndeki istidlalini inceleyecek, daha sonra Ömer'in kendisinden sonra hilâfet için ileri sürdüğü şûra plânına değineceğiz. Ebu Bekir'in Benî Sâide Sakifesi'nde söz konusu ettiği istidlali hakkında şunu söyleyebiliriz: O gün bu mücadelenin yöneticilerinin istidlalleri, kavmiyetçilik ve kabile taassubu çerçevesindeydi; çünkü: Resulullah'ın (s.a.a) cenazesini yerde bırakarak Sa'd b. Ubâde'-yi hükümet ve hilâfete geçirmek için Benî Sâide Sakifesi'nde toplanan ensar, Sa'd'ın diğerlerinden üstün olduğunu ve hilâfete ancak onun lâyık olduğunu söylemiyorlardı; aksine diyorlardı ki: "Muhacirler sizin topraklarınızda ve sizin elinizin altında yaşıyorlar. Dolayısıyla onların hiçbirinin size baş kaldırmaya ve efendilik gütmeye hakkı yoktur. Onun için siz ensar çaba gösterip hükümeti ele geçirin." Ensar gibi Benî Sâide Sakifesi'ne ulaşan Kureyş muhacirleri de kavmiyetçilik mantığıyla yola çıkarak diyorlardı ki: "Araplar arasında Kureyş'in yüce bir makamı ve mevkisi var. Biz Resulullah'ın (s.a.a) kabilesinden ve onun ailesindeniz.

Onun hükümetini ele geçirmek için kim bizimle savaşmaya kalkışabilir?!" Veya ensardan olan o adam "Bir kişi bizden ve bir kişi de sizden önder olsun." ya da Kureyş'ten olan bir muhacir, "Hükümet bizim olsun, vezirlik ve müşavirlik de sizin." cevabını veriyordu. Bütün bunlar kavmiyetçilik ve kabile taassubu düşüncelerinin belirtileridir. Kavmiyetçilik meselesi, Evs kabilesinden olan Useyd b. Huzeyr ve orada hazır olan kabilesinin diğer fertlerini, yakın geçmişte vuku bulmuş olan Beas Savaşı'nı hatırlayarak Hazrec kabilesinin kendilerine sulta kurmasından endişelenip, onların hükümete geçmesini önlemeye yöneltti ve bunun sonucunda şöyle dediler: Vallahi eğer Hazrec kabilesi yalnız bir kere size hükümet edecek olursa, her zaman size karşı övünecek ve hükümette size bir pay vermeyecektir. O hâlde kalkıp Ebu Bekir'e biat etin. Sonunda Eslem kabilesinin katılmasıyla Kureyş muhacirleri başarıya ulaştılar. Çünkü o sırada erzak almak için Medine'ye gelmiş olan ve Medine sokaklarını doldurup taşıran bu kabilenin Ebu Bekir'e biat etmesi Kureyş muhacirlerinin ensara karşı başarısını kesinleştirdi. İşte bu nedenle olacak ki, Ömer haklı olarak, Ebu Bekir'e biatin oldu bittiye getirilen ve hesap edilmemiş bir iş olduğunu söylemiştir!

Her durumda iki rakibin Benî Sâide Sakifesi'nde ileri sürdüğü istidlalden sarf-ı nazar edecek olursak, hükümet ve hilâfeti ele geçirmek için vuku bulan olaylar bundan ibarettir. Ama halife seçimi için Ömer'in söz konusu ettiği şûra olayını Allah'ın izniyle ileride inceleyeceğiz.

Hilâfet Konusunda,


Hilâfet Ekolü Mensuplarının Görüşü

Hilâfet konusunda, Ehlisünnet ve Hilâfet Ekolü mensuplarının görüşünü iki maddede özetlemek mümkündür:

1- Hilâfet şu şekillerde meydana gelir:

a- Şûra yoluyla. b- Biat yoluyla. c- Hilâfetin şekillenmesinde ashabıntutumunu izleyerek. d- Zor ve güç kullanarak.

2- Biatten sonra, günah işlese bile halifeye itaat farzdır.


Şimdi bu konuları inceleyelim.



1- Şûra İstidlalinin İncelenmesi

Halife seçiminde şûrayı ileri süren ilk kişi ikinci halife Ömer b. Hattab'dır. Ömer şûrayı ileri sürerken İslâm'da hükümetin şûrayla olması gerektiğine dair ne Allah'ın Kitabından ve ne de Resulullah'ın (s.a.a) sünnetinden bir delil göstermemiştir. Elbette Ehlisünnet ve Hilâfet Ekolü mensupları daha sonraları, imam ve halife seçimi için şûra teşkilinin doğruluğunu Allah'ın Kitabından iki ayete dayandırmış, bazı önemli konularda Resulullah'ın (s.a.a) ashabıyla müşavere etmesini ve yine Emirü'l-Müminin Ali'nin (a.s) bu alandaki buyruğunu delil göstermişlerdir. Biz burada ilk önce bu alanda ileri sürülen delilleri, daha sonra Ömer'in emriyle teşkil olan şûranın niteliğini inceleyeceğiz.


Kitap ve Sünnet'te Şûranın Delili

Ehlisünnet ve Hilâfet Ekolü'nün şûrayla halife seçiminin doğruluğunu ispatlamak için ileri sürdükleri ayetlerden biri, Allah Tealâ'nın müminler hakkında, "İşleri kendi aralarında şûra ile olanlar"[482] şeklindeki buyruğu, diğeri ise, "İş konusunda onlarla müşavere et."[483] ayetidir. Sünnetteki delilleri ise Resulullah'ın (s.a.a) önemli işlerde ashabıyla müşavere etmiş olmasıdır. Hilâfet Ekolü'nün, şûranın doğruluğu için ileri sürdüğü birinci delil olan, "İşleri kendi aralarında şûra ile olanlar" ayetinin hemen peşinden Allah Tealâ'nın, "Ve kendilerine rızık olarak verdiklerimizden infak edenler" ayeti yer almaktadır. Ayetteki bu iki cümle, infak ve müşaverenin farz oluşunu değil, bunların iyi şeyler olduğunu göstermektedir. Diğer taraftan, müşavere ve diğerlerinin görüşünü almak Allah ve Resulünün emrinin bulunmadığı konularda doğrudur. Allah Tealâ Kur'ân-ı Kerim de şöyle buyurur: Allah ve Resulü, bir işe hükmettiği zaman, mümin olan bir erkek ve mümin olan bir kadın için o işte kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur. Kim Allah'a ve Resulü'ne isyan ederse, arık gerçekten o, apaçık bir sapıklıkla sapmıştır.[484] İleride imamet hakkında Allah ve Resulü'nün (s.a.a) buyruklarına ve onların bu buyruklarının olduğu yerde ise müşaverenin yersiz olduğuna değineceğiz. "İş konusunda onlarla müşavere et." ayetine gelince, bu ayetin Âl-i İmrân Sûresi'nin, Resulullah'ın (s.a.a) savaşları ve Allah Tea-lâ'nın bu savaşlarda müminlere nasıl yardım ettiğiyle ilgili ayetleri arasında (139'dan 166'ya kadar) nâzil olan yüz elli dokuzuncu ayeti olduğunu hatırlatmakta yarar var. Bu ayetlerin bazıları müminlere, özellikle savaşçı müminlere hitap ederek onlara öğüt vermekte, bazılarında ise Resul-i Ekrem'e (s.a.a) hitap etmektedir. Meselâ buyuruyor ki: Allah'tan bir rahmet dolayısıyla, onlara yumuşak davrandın. Eğer kaba, katı yürekli olsaydın onlar çevrenden dağılır giderlerdi. Öyleyse onları bağışla, onlar için bağışlanma dile ve iş konusunda onlarla müşavere et.

Eğer azmedersen artık Allah 'a tevekkül et. Şüphesiz Allah, tevekkül edenleri sever.[485] Bu ayette müminlerle müşavere etmekten maksat, onlara yumuşak davranmak ve sevgi göstermektir; yoksa Hz. Resulullah'ın (s.a.a) onların emir ve görüşlerine itaat etmesi emredilmemektedir. Tam aksine Allah Teâla açıkça Resul-i Ekrem'e (s.a.a), "Eğer azmedersen artık Allah'a tevekkül et." buyuruyor. Yani kendin karar verdiğin zaman artık Allah'a tevekkül et ve kendi görüşüne uy. Yine bütün bunlardan anlaşılan şudur: Müşavere savaşta yapılması iyi ve beğenilir bir iştir.[486] Resul-i Ekrem'in (s.a.a) sahabelerle yapmış olduğu müşaverelerin tümü de savaşlardaydı; ileride bunlara değineceğiz inşallah.


Hz. Resulullah'ın (s.a.a) Sahabelerle Müşaveresi

a) Bedir Savaşı

Resul-i Ekrem (s.a.a) sadece savaşlarda ashabın görüşünü alırdı. Bunlardan en önemlisi Bedir Savaşı'nda vuku buldu. Şöyle ki: Resulullah (s.a.a) sahabeleri, Ebu Süfyan'ın liderliğinde Şam'dan gelen Kureyş'in büyük ticaret kervanının yolunu keserek, mallarını müsadere etmeleri için seferber etti. Sonuçta Resulullah (s.a.a) ker vanı ele geçirmek için işten anlayan 313 kişiyle birlikte Medine'den hareket etti. Ama Hz. Peygamber'in asıl hedefi savaşmak değildi. Bu haberi duyan kervan başı Ebu Süfyan, yolunu değiştirerek kervanı sapa yoldan Mekke'ye götürdü ve durumu Mekkeli Kureyş'e bildirip onlardan yardım istedi. Ebu Süfyan'ın bu isteğine karşı, tam teçhizatlı bin kişi, Müslümanlarla savaşmak için hareket etti. Ebu Süfyan'ın kendisini ve ticaret kervanını Müslümanlardan kurtaran atik hareketi, Resulullah'ı (s.a.a) iki seçenek arasında bıraktı: Ya selamet yolunu tutarak Medine'ye dönmeli ya da sayı ve silâh açısından kendi ordusuyla mukayese edilmeyecek, tepeden tırnağa silâhla donanmış olan düşman

ordusuyla savaşmalıydı. İbn Hişâm kendi Sire'sinde bu olayı şöyle anlatır: Tam teçhizatlı Kureyş ordusunun ticaret kervanlarını himaye etmek için Mekke'den hareket ettiğini Resulullah'a (s.a.a) haber verdiler. Bunun üzerine Hz. Peygamber, sahabelerle müşavere edip durumu onlara anlattı. Herkesten önce Ebu Bekir ayağa kalkıp güzel bir konuşma yaptı. Sonra Ömer kalkarak o da güzel konuştu. Ömer'den sonra Mikdad sözü aldı...[487] İbn Hişâm, Mikdad'ın sözlerini ve onun peşinden ensarın görüşünü tam olarak nakletmesine rağmen Ebu Bekir'le Ömer'in ne söylediğini kaydetmemiştir! Müslim de kendi Sahih'inde şu kadarıyla yetinmiştir: Ebu Bekir konuştu; fakat Resulullah yüzünü ondan çevirdi. Peşinden Ömer kalkarak konuştu, Resulullah (s.a.a) yüzünü ondan da çevirdi.

Daha sonra Mikdad kalkarak konuştu... [488] Müslim de Ebu Bekir'le Ömer'in neler söylediklerini ve Resulullah'ın (s.a.a) yüzünü neden onlardan çevirdiğini söylememiştir! İbn Hişâm ve Müslim, böylece bu iki sahabenin sözlerini nakletmekten sakınmış, rivayetin tamamını kaydetmemişlerdir! Fakat bu iki kitabın söylemediklerini söyleyen ve olayı nispeten tam olarak kaydeden kaynaklar vardır. Biz burada Meğazi-i Vakidî ve İmtau'l-Esma-i Makrizî'ye müracaat ederek olayın tamamını bu ikisinden naklediyoruz. Vakidî diyor ki: Ömer kalkarak şöyle dedi: "Ya Resulullah! Vallahi, Kureyş bütün izzet ve azametiyle sana yönelmiştir; vallahi Kureyş izzet ve şeref bulduğu gönden bu yana alçaklık görmemiştir, isyan ve küfür yolunu tuttuğu günden itibaren iman etmemiş ve hakka teslim olmamıştır. Vallahi Kureyş büyükleri asla sana boyun eğmez, izzet ve gurur bineklerinden inmezler; aksine sana karşı amansız bir savaş yaparlar. O hâlde, her şeyden önce kendini böyle bir savaşa hazırla ve onlarla savaşabilecek bir ordu seferber et." Bunun üzerine Mikdad b. Amr kalkarak şöyle dedi: "Ya Resulullah! Allah'ın emriyle ilerle; biz de senin yanındayız. Vallahi biz sana peygamberlerine, Sen ve Rabbin gidip savaşın. Biz burada duracağız. diyen İsrail Oğulları gibi söylemeyiz. Aksine diyoruz ki, sen ve Rabbin gidip onlarla savaşın. Biz de senin yanında onlarla savaşacağız. Seni hak olarak peygamberliğe seçen Allah'a yemin ederim, eğer bizleri çekip Birku'l-Gimad'a da götürsen seninle geleceğiz." Resulullah (s.a.a) Mikdad'a aferin dedi ve hakkında hayırlı duada bulundu. Daha sonra oradakilere dönerek, "Ey insanlar! Görüşünüzü bana söyleyin." buyurdu. Resul-i Ekrem'in burada ensara hitap ettiği apaçık bellidir. Çünkü Hz. Peygamber, ensarın böyle bir durumda ve Medine şehri dışında kendisine yardım etmeyeceğini sanıyordu. Zira onlar, Medine'de Resulullah'ı (s.a.a) kendilerini ve evlâtlarını savundukları gibi savunacaklarına söz vermişlerdi. İşte bu yüzden Resulullah (s.a.a) "Görüşünüzü söyleyin." buyurdu. Bunun üzerine Sa'd b. Muaz kalkarak, "Ensar adına ben cevap veriyorum dedi. Galiba siz bizden cevap bekliyorsunuz?" Resulullah (s.a.a), "Evet." buyurdu. Sa'd dedi ki: "Ya Resulullah! Galiba sana özel bir konuda vahiy indi ve

sen onun için Medine'den çıktın. Oysa biz gerçekten sana iman ettik, seni doğruladık, senin getirdiklerinin doğru olduğuna tanık olduk ve sana sadık kalacağımıza dair de ahitleştik. Öyleyse ya Resulullah! İlerle; seni hak olarak peygamberliğe gönderen Allah'a yemin ederim ki, denizin dibine insen bile biz de peşinden denizin dibine ineriz ve bizden bir kişi bile sana itaatsizlik etmez. O hâlde istediğin kişiyle birlikte ol ve istediğini de bırak. Bizim mallarımızdan da istediğin kadarını al; çünkü biz senin aldığına bize bıraktığından daha fazla seviniriz. Canım elinde olan Allah'a an-dolsun geçmişte hiçbir zaman böyle bir yol almış değilim ve bundan haberim de yok. Buna rağmen, biz düşmanlarımızla karşılaşmaktan korkmuyoruz. Bizler savaşta canından geçen, sabırlı ve yiğit işileriz. Yakın zamanda Allah bizden sana öyle bir şey gösterir ki gözlerin aydınlanır."

Vakidî, Muhammed b. Salih'ten, o da Asim b. Ömer b. Katadeden ve o da Muhammed b. Lebid'den Sa'd'ın şöyle devam ettiğini nakleder: "Ya Resulullah! Biz geride seni bizim kadar seven, sana itaatte en küçük bir şüpheye düşmeyen erler bıraktık. Onlar Allah yolunda cihada katılmayı arzu ederler. Onlar senin düşmanla karşılaşacağını bilselerdi asla Medine'de kalmaz, seninle gelirlerdi. Fakat onlar, sizin düşmanla savaşmak için

değil, ticaret malını ele geçirmek için Medine'den hareket ettiğinizi sandılar." "Şimdi biz, dinlenmeniz için size yüksek bir yerde gölgelik hazırladık. Atınızı da hazırladıktan sonra düşmanla karşılaşacağız. Allah, düşmana karşı bize zafer verip bizleri izzete ulaştırırsa arzumuza kavuşmuş oluruz; aksi durumda sen atına binerek Medine'deki diğer dostlarına gidersin." Bunun üzerine Resulullah (s.a.a) onun hakkında hayır dua bulunarak, "Allah bundan dolayı sana hayır versin ey Sa'd!" dedi. Sa'd'ın bu konuşmasından sonra Resulullah (s.a.a) şöyle buyurdu: "Allah'ın bereketiyle hareket edin; Allah bana ikisinden birine ulaşacağımı vaat etmiştir; vallahi onların başlarının düştüğü yeri görüyor gibiyim." Râvi şöyle diyor: Resulullah o gün bize, "Burası falancanın başının düşeceği yerdir, burası filancanın başının düşeceği yerdir." diyerek onların başının düşeceği yeri gösterdi. Böylece sahabeler ticaret mallarının ellerinden çıktığını ve yakında düşmanla savaşacaklarını anladılar. Sonra Resuli Ekrem'in (s.a.a) konuşmasıyla kalpleri güçlendi ve düşmana galip geleceklerine ümitle baktılar.[489] Evet, Resulullah'ın (s.a.a) Bedir Savaşı'nda sahabelerle bu şekilde

müşavere edip onlardan ne yapmaları gerektiği konusunda görüşlerini belirtmelerini istedi. Halbuki daha önce Allah Tealâ onların düşmanla savaşıp zafere ulaşacaklarını ve düşmanın başlarının düşeceği yeri de kendisine bildirmişti. Onlar savaşmayı kabul edince Resulullah (s.a.a) bunu ashaba da söyleyip, düşmanın her birinin başının yuvarlanacağı yeri onlara gösterdi. Resulullah (s.a.a) bütün bunları göz önünde bulundurarak ashabıyla müşavere ettiyse, onların görüşlerinden yararlanmak istediği için değil, onlara karşı sevgi ve yumuşaklık göstermek, Kureyş kervanının mallarının ellerinden çıktığını ve ticaret mallarını ele geçirmek hükmünün savaş hükmüne dönüştüğünü bildirerek, Medine' den başka heveslerle çıkanları düşmanla savaşa hazırlamak içindi.

b) Uhud Savaşı

Resul-i Ekrem (s.a.a) Bedir Savaşı'nda ashabıyla işte bu şekilde müşavere etmiş, yine Uhud Savaşı'nda da ashabıyla müşaverede bulunmuştur.

Vakidî Meğazî'de ve Makrizî İmtau'l-Esma'da Resulullah'ın (s.a.a) bu savaşta ashabın görüşüne saygı gösterip onların istediği gibi hareket ettiğini vurgulayarak şöyle kaydederler: Resulullah (s.a.a) minbere çıkarak Allah'a hamd ve sena ettikten sonra şöyle buyurdu: "Ey insanlar! Dün gece bir rüya gördüm. Rüya aleminde sağlam bir zırh giymiştim; ama Zülfikar'ın keskin ağzı kırılmıştı. Başı kesilmiş bir inek yere yığılmıştı, sanki terkime bir koç almıştım." Halk, "Ya Resulullah! Bu rüyanın tabiri nedir?" diye sordu. Resulullah (s.a.a) şöyle buyurdu: "Sağlam zırh Medine'dir; o hâlde Medine hisarında kalın. Kılıcımın ağzının kırılması bana yönelecek olan hüzün ve kederdir. Başı kesilmiş olan bir ineğin yere yığılmış olması, ashabımdan birçoğunun öldürüleceği anlamına gelir. Terkime bir koç almış olmam ise düşman güçlerini bozguna uğratıp onları ortadan kaldıracağımız anlamındadır." Diğer bir rivayette Resulullah'ın (s.a.a) şöyle buyurduğu nakledilir: Kırılmış kılıcım akrabalarımdan birinin öldürülmesi anlamına gelir... Görüşünüzü bana söyleyin. Ama Resul-i Ekrem'in (s.a.a) kendi görüşü Medine'de kalmaktı. Abdullah b. Ubey ve muhacir ve ensarıyla ashabın ileri gelenleri bu görüşü uygun gördüler. Bunun üzerine Resulullah (s.a.a) buyurdu ki: "Kadınlarla çocukları yüksek yerlere ve sağlam evlere yerleştirin. Düşman şehre girecek olursa, onlardan daha iyi tanıdığınız Medine sokaklarında onlarla savaşın; evlerin damlarından onların üzerine taş ve tuğla atın." O günün Medine'si çeşitli bölümlere ayrılıyordu, dört bir yanı sağlam bir hisar sayılan yüksek duvarlarla çevrilmişti. Fakat kavmin ileri gelenlerinin de kabul ettiği Resulullah'ın (s.a.a) önerisi karşısında Bedir Savaşı'nı görmeyen ve sadece o savaştaki yiğitlikleri duyan bazı Müslüman gençler, düşmanla Medine dışında savaşmayı ve Allah yolunda şehadeti istediler. Dolayısıyla, "Savaş için bizi Medine'den dışarı götürün!" dediler. Resulullah'ın (s.a.a) amcası Hamza, Sa'd b. Ubâde, Nu'man b. Malik b. Sa'lebe ve ensardan diğer bir grup dediler ki: "Ya Resulullah! Biz düşmanın, onlardan korkarak Medine'den dışarı çıkmadığımızı sanmasından ve bu düşüncenin onların bize karşı küstahlaşmasına neden olmasından kor kuyoruz. Sen Bedir Savaşı'nda üç yüz küsur kişiyle onlara saldırdın, Allah Tealâ da seni onlara galip etti. Ama şimdi bizim sayımız çok fazladır ve biz düşmanla karşılaşmayı bekliyor, Allah'tan böyle bir günü bize göstermesini arzuluyorduk.

Allah Tealâ da bizi isteğimize kavuşturdu ve düşmanı kendi ayağıyla ayağımıza getirdi; o hâlde neden Medine'den dışarı çıkıp onlarla savaşmayalım?" Hamza da dedi ki: "Kur'ân'ı sana indiren Allah'a yemin ederim ki, bugün Medine dışında düşmanla savaşıncaya kadar hiçbir şey yemeyeceğim." Hamza, cuma ve cumartesi günleri oruç tutardı; o günde cumaydı ve Hamza yine oruçluydu. Ebu Said-i Hudrî'nin babası Malik b. Sinan, Nu'man b. Malik b. Sa'lebe ve İyas b. Avs b. Atik de düşmanla Medine dışında savaşılmasından yana konuştu. Resul-i Ekrem (s.a.a) onların Medine'den dışarı çıkma konusundaki ısrarlarını ve Medine'de kalmak istemediklerini görünce görüşlerini, kabul etti. Birlikte cuma namazı kıldılar. Resulullah (s.a.a) onlara öğüt verdi, onları canla-başla düşmanla savaşmaya teşvik etti ve direnecek olurlarsa zafere kavuşacaklarını bildirdi. Halk sonunda Medine'den dışarı çıkacakları için çok sevindi; ama birçokları da bu kararı beğenmediler. Resul-i Ekrem (s.a.a) ikindi namazını da cemaatle yerine getirdikten sonra insanlar her taraftan toplandılar, "Avali" sakinleri de Medine'ye ulaştılar. Kadınlarla çocukları yüksek yerlere, sağlam evlere yerleştirdiler. Resulullah (s.a.a) da Ömer ve Ebu Bekir'le birlikte eve gidip, onların yardımıyla sarığını sardı ve giyinip kuşandı. Halk Resulullah'ın (s.a.a) evinden minberine kadar sıraya geçmiş onun gelmesini bekliyordu. O sırada Useyd b. Huzeyr'le Sa'd b. Muaz da ulaşarak halka dediler ki: "Sizler gökyüzünden Resulullah'a (s.a.a) emir geldiğini ve kendisine doğru yolun gösterildiğini bildiğiniz hâlde canınızın istediği şeyi Resulullah'a (s.a.a) söyleyip onu Medine'den çıkmaya zorladınız. İşleri ona bırakın ve onun emrini yerine getirin, onun isteğine göre hareket edin." O sırada Resulullah (s.a.a) savaş elbisesi giymiş, kılıcını kuşanmış ve başına sarığını sarmış olduğu hâlde evden dışarı çıkarak onlara karıştı. Peygamber (s.a.a) evden çıkınca, savaş için Medine'den çıkmaya ısrar eden İslâm savaşçıları şöyle dediler: "Ya Resulullah! Bize sana muhalefet etmek yakışmaz, sen kendi görüşüne göre hareket et; biz de senin emrine itaate hazırız." Fakat Resulullah (s.a.a) buyurdu ki: "Ben daha önce bunu size söyledim, ama siz kabul etmediniz. Şimdi savaş elbisesi giydikten sonra, yüce Allah onunla düşmanları arasında hükmedinceye kadar onu çıkarmak Peygamber'e yakışmaz. Şimdi emirlerimi yerine getirip Allah'ın emriyle hareket edin ve bilin ki sabırlı olursanız zafer sizin olacaktır."

Kim bilir; Resulullah'ın (s.a.a), ashabın, müşriklerle Medine dışında savaşma yönündeki ısrarını kabul etmesinin nedeni belki de şudur: Eğer onların bu önerisini kabul etmeyecek olsaydı; bu, onların üzerinde telâfi edilmeyecek kötü sonuçlar bırakıp, savaşta cesaret yerine zaaf ve gevşeklik göstermelerine sebep olabilirdi. Sahabeler, Resulullah'ın (s.a.a) görüşünü kabul ettikten sonra Hz. Resul'ün (s.a.a) onları reddetmesinin sebebini de Hz. Peygamber'in kendisi açıklamıştır. Resul-i Ekrem (s.a.a) son olarak Hendek Savaşı'nda ashabın görüşüne uygun hareket etmiştir. Şöyle ki:

c) Hendek Savaşı

Vakidî ve Makrizî Hendek Savaşı hakkında şöyle yazmışlardır: Resulullah (s.a.a) sahabelerle müşavere etti. Peygamber, çoğu zaman savaş konusunda sahabelerle müşavere ederdi... Bu savaşta Selman-i Farsî'nin önerisiyle Medine'nin çevresine hendek kazdılar... Vakidî ve Makrizî savaşın son günlerinde Resulullah'ın (s.a.a) yaptığı diğer bir müşaveresiyle ilgili olarak şöyle kaydederler: Resul-i Ekrem'le (s.a.a) sahabîler, on günden fazla düşmanın muhasarası altında kaldı; nihayet muhasaranın uzamasıyla işleri zorlaştı. Bunun üzerine Resulullah (s.a.a) şöyle dua etti: "Allah'ım! Müslümanların yok olmasını istemiyorsan, senin yardımını ve ahdine vefa etmeni istiyorum." Sonra Hz. Peygamber, düşman ordusu arasında ihtilâf çıkarmak için Gatafan kabilesinin başlarından Uyeyne b. Hisn ve Haris b. Avf isminde iki kişiye haber gönderip, Medine'nin o yılki hurma ürününün üçte birini alarak kendilerini ve kabilelerini savaştan çekmelerini istedi. Fakat Uyeyne'yle Haris mahsulün yarısını önerdiler; bunu da Resulullah (s.a.a) kabul etmedi. Sonunda üçte bire razı oldular ve anlaşmayı yazıp imzalamak için kendi kabilelerinden on kişiyle birlikte gizlice hendekten geçip Resulullah'ın (s.a.a) huzuruna çıktılar.


Osman b. Affan'ın sözleşmeyi yazması için kağıt kalem getirdiler. Abbad b. Bişr zırh giymiş, silâhlarla kuşanmış ve savaşa hazır bir hâlde Resulullah'ın (s.a.a) arkasında durmuş, Uyeyne ise zafer sarhoşluğuyla Resulullah'ın (s.a.a) karşısında oturmuş, ayaklarını uzatmıştı! O sırada Useyd b. Huzeyr içeri girdi. Uyeyne'nin bu terbiyesizliğini görünce bağırarak dedi ki: "Hey maymun herif! Ayaklarını topla. Sen Resulullah'ın (s.a.a) karşısında ayaklarını mı uzatıyorsun?! Vallahi eğer Resulullah (s.a.a) burada olmasaydı iki yanını mızrakla birbirine dikerdim." Sonra Resul-i Ekrem'e (s.a.a) dönerek şöyle dedi: "Ya Resulullah! Bu iş ilâhî bir emirse yerine getir; yok Allah'ın emri değilse, vallahi biz bunlara kılıcımızdan başka bir şey tattırmayacağız." Tekrar Uyeyne'ye dönerek, "Ne zamandan beri bizim mallarımıza göz diktin?" dedi. Useyd'in bu sözlerinden sonra Resul-i Ekrem (s.a.a) Sa'd b. Muaz'la Sa'd b. Ubâde'yi çağırtarak bir köşede onlarla müşavere etti. Onlar dediler ki: "Eğer bu iş Allah'ın emriyse yerine getir ve eğer kendi isteğinse yine biz senin emrine tâbiiz; fakat eğer bizim görüşümüzü istiyorsan, uygun görürsen bunlara kılıç darbesinden başka bir şey vermelim." Bunun üzerine Hz. Resulullah (s.a.a) şöyle buyurdu: "Arapların birleşerek bizimle savaşa geldiğini görünce, onları sizinle savaşmamaya razı edeyim, dedim." Ama onlar dediler ki: "Ya Resulullah! Vallahi cahiliye döneminde bunlar yoksulluk ve açlıktan çöldeki fareleri yemek zorunda kalsalardı bile bizim malımıza tamah etmeye cüret edemezlerdi; bir tek hurma elde etmek için ya parasını verirlerdi ya da onu sadaka olarak verirdik onlara. Şimdi Allah Tealâ bize seni göndermiş, senin gibi bir peygamberle bizi şereflendirip, hidayet etmiştir; şu hâlde bu alçak ve liyakatsiz insanlara nasıl bir şey veririz?! Biz onlara kılıç darbesinden başka bir şey vermeyiz." Bunun üzerine Resul-i Ekrem (s.a.a), "Anlaşmayı yırtın." buyurdu. Bu durumu gören Sa'd hemen yazılanları yırttı. Peşinden Uyeyn ve Haris yerlerinden kalktılar. Resulullah (s.a.a) hendeğin dışında da yüksek bir sesle onlara "Gidin." dedi, "Bizimle sizin aranızda yalnız kılıç hükmedecektir." Resul-i Ekrem, Hendek Savaşı'nda sahabelerle bu şekilde müşaverede bulundu. Resulullah'ın (s.a.a) sahabelerle konuşmasından, düşman ordusundaki kabileler arasında ihtilâf yaratmak istediği anlaşılmaktadır. Özellikle Resulullah (s.a.a) onlarla müzakeresinin sonunda yüksek sesle, "Gidin; bizimle sizin aranızda yalnız kılıç hükmeder." buyurmuş ve bu haber yayılarak Kureyş'e ulaşmış, böylece Gatafan kabilesiyle Kureyş arasına ihtilâf düşmüştü. Vakidî ve Makrizî bu olayın devamında şöyle eklerler: Resulullah (s.a.a) Nuaym b. Mes'ud'un, Kureyş'le Kureyze Oğulları kabileleri arasında ihtilâf düşürmesine müsaade etti. O da bu kabileler arasına ihtilâf düşürünce onların yenilgiye uğramasına sebep oldu.[490] Buraya kadar Resulullah'ın (s.a.a) sahabelerle müşavere etmesi sırasında müşavereden hedefinin, bu şekilde doğru görüşe varmak değil, geçmişte de olduğu gibi doğru oylama yöntemini pratik olarak ashaba öğretmek olduğu anlaşılmaktadır. Resul-i Ekrem'in (s.a.a) Bedir Savaşı'nda sahabelerle müşaveresi de bu hedefe yönelikti.

Çünkü Allah Tealâ çok önceden savaşın sonucunu ve düşmanın yenilgiye uğrayacağını Resul'üne bildirmiş, onların Kureyş'le savaşıp zafere ulaşacaklarını haber vermişti. Nitekim Resulullah (s.a.a) bunu müşavere toplantısının sonunda ashabına bildirmiş, Kureyş'in ileri gelenlerinin düşeceği yerleri bir bir onlara göstermiştir. Buna binaen, Resulullah'ın (s.a.a) bu savaşta müşavereden asıl hedefi, Müslümanlara, doğru müşavere yöntemini öğretmek, onları, görüşlerini emirleri altındakilere, "fermanımız budur." şeklinde bildiren zalim padişahların davranışlarından sakındırmaktı. Yukarıda zikri geçen ayetin baş tarafı da apaçık bir şekilde bunu bildirmektedir bize: Allah'tan bir rahmet dolayısıyla, onlara yumuşak davrandın. Eğer kaba, katı yürekli olsaydın onlar çevrenden dağılır giderlerdi. Öyleyse onları bağışla, onlar için (Allah'tan) bağışlanma dile ve (savaşta gönüllerini almak için) iş konusunda onlarla müşavere et...[491] O hâlde burada müşavere, yumuşaklık ve insanların gönlünü almanın en bariz örneklerinden biridir. Bu durum, ayetin başında geçtiği gibi, Allah Tealâ'nın rahmet ve lütfunun belirtisidir. Buna binaen, Resulullah'ın (s.a.a) müşavereden asıl hedefi, Uhud Savaşı'nda olduğu gibi, bazen Müslümanları ruhen eğitmek ve bazen yumuşaklık gösterip ashabın gönlünü almaktı. Uhud Savaşı'nda Resulullah (s.a.a) onların görüş ve isteğine göre davrandı; düşmanla savaşmak amacıyla Uhud'a doğru hareket etmek için savaş elbisesini giydi. O zaman Medine'den dışarı çıkarak düşmanla şehrin dışında savaşmaya ısrar eden Müslümanlar bu yaptıklarından pişman olarak, "Ya Resulullah! Sen neyi uygun görürsen onu yap; sana karşı muhalefet etmek bize düşmez." dediler. Fakat Resul-i Ekrem (s.a.a) onlara, "Ben daha önce dedim, ama siz kabul etmediniz; şimdi ise düşmanla savaşmak için savaş elbisesini giydikten sonra Peygamber'e yüce Allah kendisiyle düşman arasında hükmedinceye kadar onu çıkarması yakışmaz." cevabını verdi. Bu olayda Resulullah'la (s.a.a) ashabın arasında geçen konuşmalardan şu anlaşılmaktadır: Eğer Resulullah (s.a.a) ashabın ilk önerisini kabul etmeyip, düşmanla savaşmak için Medine dışına çıkmasaydı, bu hareket kötü sonuçlar doğurur, Müslümanların moralleri bozulur, vazifelerini yerine getirmede gevşeklik göstermelerine sebep olur ve artık düşmanla isteyerek savaşmazlardı. İşte bu yüzden Resulullah (s.a.a) doğru olmadığını bildiği hâlde onların görüşlerini kabul ederek savaş için Medine'den dışarı çıktı. Fakat Hendek Savaşı'nda Resulullah'ın (s.a.a) müşavereden hedefi müşrikleri yanıltmaktı. Resulullah (s.a.a) bu hareketiyle hedefine ulaşarak düşmana ağır bir darbe indirdi.


2- Biat İstidlalinin İncelenmesi

Daha önce söylenenlerden anlaşıldığı üzere biat, zor ve baskı uygulayarak ve kılıcın gölgesi altında değil, gönül rızasıyla yapılan bir alış veriş gibidir. Ve yine günah ve Allah'ın emrine ters düşen bir iş için ve günahkâr kimseye biat doğru değildir. Ayrıca İslâm'da Resulullah'tan (s.a.a) sonra alınan ilk biatin Ebu Bekir'e yapılan biat olduğu, Ömer'e yapılan biatin de Ebu Bekir'e yapılan biatin doğruluğuna dayandırıldığı açıklık kazandı. Çünkü Ömer'e, Ebu Bekir'in emri gereğince biat edilmiştir. Yine, Ömer'e biatin doğru olması temeli üzerine Osman'a biat de doğru olabilirdi. Çünkü Ömer halka, şûra üyelerini oluşturan Kureyş'ten Abdurrahman b. Avf'ın biat ettiği altı kişiden birine biat etmelerini, muhalefet edeni ise idam etmelerini emretmişti! Ve yine Ebu Bekir'e biatin, Benî Sâide Sakifesi'nde ortamın oluşturulmasıyla ve izdihamları Medine sokaklarını kapatan Eslem kabilesinin yardımı ve biatiyle gerçekleştirildiği ve onun hükümetinin bu şekilde tespit edildiği bilindi. Ebu Bekir'e biatten sakınanların Hz. Fâtıma'nın (s.a) evine sığınmaları bahanesiyle onun evini yakmaya kalkıştıkları, Hz. Fâtıma (s.a) hayatta olduğu müddetçe Haşim Oğulları’nın Ebu Bekir'e biat etmedikleri, cinlerin, Ebu Bekir ve Ömer'e biat etmediği için Sa'd b. Ubâde'yi kalbine gömdükleri iki okla öldürdükleri(!) açıklığa kavuştu.

Buraya kadar Medine'de alınan biati inceledik, fakat bu konu Medine sınırları dışında tamamen farklıydı. Çünkü Medine dışında Ebu Bekir'e biat etmeye, ona ve görevlendirdiği kişilere zekât ve vergi vermeye yanaşmayanlar, kendilerini celladın kılıcına teslim etmiş olur, çoluk çocukları esir edilir ve varına yoğuna el konulurdu!! Mürtet oldular diye Resulullah'ın (s.a.a) ashabından ve amillerinden olan Temim kabilesinden Malik b. Nüveyre'yle1 ailesinin ve diğer Arap kabilelerinin başlarına gelenler bunların en açık örneğidir. Şimdi bu konuda bahsedeceğiz.

Mürtet Olma veya Ebu Bekir'in Hilâfetinin Kabullenilmesi

Malik b. Nüveyre[492] ve ailesi uyumuşlardı. Ansızın Halid b. Velid'in emrindeki askerler tarafından kuşatıldılar. Malik'le beraberindekiler korkudan silâha sarıldılar, askerler, "Biz Müslümanız." diye bağırdılar, onlar da, "Biz de Müslümanız!" cevabını verdiler. Askerler, "Doğru söylüyorsanız silâhınızı bırakın." dediler. Onlar silâhlarını bırakarak Halid'in askerleriyle birlikte namaza durdular.[493] Ama namazdan sonra Halid'in emrindeki askerler onları tutuklayıp Halid'in yanına götürdüler! Halid, Malik'in boynunu vurmalarını emretti. Bunun üzerine Malik, çok güzel olan karısına işaret ederek, "Bu kadın mı benim ölümüme sebep oluyor?" dedi. Halid, "İslâm'dan çıktığın için seni Allah öldürüyor!" cevabını verdi. Malik, "Biz Müslümanız ve dinine sadık kişileriz." dedi. Ama Halid'in bir işaretiyle emri yerine getirilmiş Dırar'ın kılıcı Malik'in boğazında sesi kesmiş ve başsız bedenini yere sermişti. Malik'in öldürülmesinden sonra Halid'in emriyle onunla arkadaşlarının başları bir kazana destek yapılarak yakılmıştı. Sonra Halid, daha Malik'in bedeni defnedilmeden, o gece onun genç eşiyle -iddet gözetmesini beklemeden- evlendi!!![494] Kinde kabilesinin mensuplarının da suçu şuydu: Ebu Bekir'in Kinde kabilesindeki görevlisi Ziyad b. Lübeyd el-Beyazî, o kabileden olan bir gencin çok sevdiği dişi bir deveyi zekât

olarak aldı. O genç her ne kadar Ziyad'ın o deveden vazgeçerek yerine başka bir deve almasını rica ettiyse de, Ziyad o deveye zekât diye işaret koymuş olması bahanesiyle kabul etmedi.[495]Genç yılgın ve ümitsiz bir hâlde Ziyad'ın yanından ayrılıp Kabile başlarından Harise b. Serake adlı birine yakınarak Ziyad b. Lübeyd'in, kendisinin çok sevdiği deveyi zekât olarak alıp ona işaret koyduğunu, dolayısıyla onun giderek Ziyad'la konuşmasını ve onun yerine başka bir deve almasını istedi. Harise kabul etti ve o gençle birlikte Ziyad'ın yanına giderek, "Ne olur bu gence lütufta bulun, onun devesinin yerine başka bir deve al" dedi. Ziyad, "O deveye zekât işareti koydum; bu imkânsızdır." dedi! Bu konuşmalardan sonra Ziyad'la Harise tartıştılar, sonuçta Harise öfkelenerek gidip zekât olarak alınan develerin içinden o gencin devesini çekip çıkararak o gence verdi ve "Deveyi al git; seni rahatsız eden olursa benim kılıcımla karşılaşır." dedi. Sonra Ziyad'a dönerek dedi ki: "Resulullah (s.a.a) hayatta olduğu müddetçe biz ona itaat

ediyorduk. Ondan sonra da onun Ehlibeyt'inden birisi başa geçecek olsaydı biz yine itaat ederdik; ama Ebu Kuhafe'nin oğluna itaat etmeyiz. Ebu Bekir'in bizim üzerimizde ne itaat hakkı vardır, ne de biat." Harise daha sonra okuduğu bir şiirde şöyle dedi: Aramızda oldukça itaat ettik Resulullah'a Hayret şu Ebu Bekir'e itaat edenlere! Kinde kabilesinin başlarından diğer biri olan Haris b. Muaviye de Ziyad'a dedi ki: "Sen bizi öyle birinin itaatine davet ediyorsun ki ona itaat ne bize farzdır ve ne de size." Ziyad, "Doğru söylüyorsun; ama biz hilâfete Ebu Bekir'i seçtik!" dedi. O sırada Haris şöyle dedi: "Söyle bakalım, nasıl oldu da siz Resulullah'ın (s.a.a) hilâfetine geçmeye herkesten evlâ olan Ehlibeyt'ini bıraktınız, oysa Allah Tealâ Kur'ân'da buyuruyor ki: "Akrabalar (mirasta) Allah'ın Kitabına göre, birbirlerine (mirasta) önceliklidir."[496] Ziyad, "Muhacir ve ensar kendileri için neyin daha hayırlı olduğunu senden daha iyi bilirler!" dedi. Haris dedi ki: "Hayır vallahi; Resulullah'ın Ehlibeyti'nin hilâfete geçmesine sizin kıskançlığınız engel oldu. Resulullah'ın ölümünden sonra birini ümmetine önderlik etmesi için yerine oturtmadığına kalbim tanıklık etmiyor."

Daha sonra sert bir şekilde öfkeyle Ziyad'a, "Bizim aksimize konuşuyor, soğuk demiri dövüyorsun; git buradan." dedi ve bu şiiri okudu:

İtaat edilecek olan tek kişi Resulullah'tır ki, geçip gitmiştir / Allah'ın salatı ona olsun, kendisinden sonra halife bırakmamış!!! Durumu müsait görmeyen Ziyad, zekât olarak almış olduğu develeri kendisinden önce Medine'ye gönderdi. Daha sonra kendisi Medine'ye giderek Ebu Bekir'le görüşüp olup bitenleri ona anlattı. Bunun üzerine Ebu Bekir onun emrine dört bin asker vererek Kinde kabileleriyle savaşa gönderdi. Ziyad Hadremût'a gitti ve yol üzerinde rastladığı Kinde kabilelerine baskın yapıp erkekleri kılıçtan geçiriyor, çoluk çocuklarını esir alıyordu. Ziyad, Benî Hind Kabilesi'ne saldırarak erkeklerden birçoğunu öldürdü kadınlarla çocuklarını esir etti. Yine her şeyden habersiz evlerinde uyumuş olan Benî Akil kabilesine de saldırdılar, kadınların feryadı, Ziyad ve beraberindekilerin amansız saldırısını erkeklere bildirmişti. Bu yıldırım hızıyla yapılan saldırıda kabilenin erkekleri Ziyad b. Lübeyd'in güçleri karşısında bir saat ancak dayanabildiler, sonunda kaçmak zorunda kaldılar. Ziyad da kadınlarla çocuklarını esir edip, varlarını yoklarını yağmaladı. Yine Ziyad gece yarısı Benî Hacer kabilesine saldırıp iki yüz kişiyi kılıçtan geçirdi, elli kişiyi zincire vurdu, çoluk çocuklarını esir etti, diğerleri de kaçtılar. Bu arada Kinde kabilelerinin başlarından biri olan Eş'as b. Kays, Ziyad'a karşı koydu, sonunda Tim şehrinde Ziyad'ı muhasara etti ve yağmaladığı bütün malları geri alarak sahiplerine verdi, esir alınmış olan kadınlarla çocukları da serbest bıraktı. Bu haberler Ebu Bekir'e ulaşınca Eş'as'a bir mektup yazarak onun hakkında lütufta bulunacağını vaat etti. Eş'as mektubu alınca

Ebu Bekir'in elçisine dönerek dedi ki: "Senin arkadaşın, kendisine muhalefet ettiğimiz için bizi küfürle suçlarken, neden suçsuz ailem ve akrabalarımın kanını dökmüş olan arkadaşını küfürle suçlamadı?" Ebu Bekir'in elçisi, "Evet doğrudur." dedi: "Sen kâfir oldun; Allah seni Müslümanlara muhalefet etmenden dolayı kâfir saymıştır." Eş'as'ın amcasının oğullarından bir genç, bu sözleri duyunca yerinden fırlayarak bir kılıç darbesiyle Ebu Bekir'in elçisinin başını vurdu. Eş'as da onun bu hareketini överek onayladı! Fakat Eş'as'ın taraftarları onun bu hareketinden rahatsız olarak ondan yüz çevirdiler ve iki bin askerden başka diğerleri onu yalnız bıraktılar. Ziyad b. Lübeyd de kendisinin muhasara edilişini, Eş'as'ın taraftarlarından birinin halifenin elçisini öldürmesini ve diğer meseleleri Ebu Bekir'e bildirdi. Halife Müslümanlarla müşavere ederek Eş'as'a karşı yapılması gerekeni araştırdı. Ebu Eyyub Ensarî dedi ki: "Kindiler sayı bakımından çokturlar, birleşecek olurlarsa çok büyük bir güç oluştururlar. Bu yıl ordularının onları rahatsız etmesini engellersen onlar da seninle uzlaşabilirler ve gelecek yıl mallarının zekâtını kendi istekleriyle verirler." Ebu Bekir, "Vallahi onlar Resulullah'ın kendileri için tayin etmiş olduğundan devenin bir ayağının bağı kadar bile az verecek olurlarsa teslim oluncaya kadar onlarla savaşırım." dedi! Daha sonra İkrime b. Ebu Cehil'e bir mektup yazarak ondan Mekkelilerin yardımıyla Ziyad'ın yardımına koşmasını ve yol üzerindeki kabileleri de Eş'as'la savaşa ve kendilerine yardıma davet etmesini istedi. İkrime halifenin bu emriyle Kureyş'ten iki bin askerle, taraftarları ve aralarında sözleşme olan kabilelerle Ma'rib'e doğru hareket etti. Bu hareketten çok üzülen Diba ahalisi, "Akrabalarımız ve kendileriyle sözleşmemiz olan Kindîleri düşmanla baş başa bırakarak burada sessiz oturmamız yakışır mı bize?!" diyerek ayaklandılar ve hızlı bir hareketle hükümet merkezini işgal edip Ebu Bekir'in görevlisini oradan çıkardılar. Sonra İkrime'yi meşgul ederek onu akrabalarıyla savaşmaktan alıkoymaya karar verdiler. Bu haber Ebu Bekir'i çok öfkelendirdi.

Dolayısıyla İkrime'ye bir mektup yazarak yol üzerinde Diba ahalisine saldırarak iyice ezmesini ve esirlerini de Medine'ye göndermesini emretti. Bu emir üzerine İkrime Diba'ya saldırdı; amansız bir savaş yaptılar; sonunda İkrime Diba ahalisini muhasara etti. Diba ahalisi zekât vererek sulh etmek istediyse de İkrime bunu kabul etmeyip onların teslim olmaları gerektiğini söyledi! Onlar da teslim olmak zorunda kaldılar. İkrime zafer sarhoşluğuyla onların kalesine girdi, kabile başlarını ve ileri gelenlerin ellerini bağlayıp başlarını vurdu, kadınlarla çocuklarını esir etti, mallarına el koydu ve geri kalanlarını da Medine'ye gönderdi. Ebu Bekir esir düşen erkekleri idam edip kadınlarla çocukları da bölüştürmek istiyordu. Fakat Ömer, "Ey Resulullah'ın halifesi! Bunların hepsi Müslümandır ve gerçekten İslâm'dan çıkmadıklarına dair yemin etmektedirler." dedi. Bunun üzerine Ebu Bekir onları zindana attı ve Ebu Bekir ölünceye kadar zindanda kaldılar.

Ömer halife olunca onları serbest bıraktı. İkrime, Diba halkının işini bitirdikten sonra Ziyad'ın yardımına koştu. Eş'as da bu olayları duyunca sayı bakımından askerinin az olması nedeniyle Necir kalesine sığındı, kadınlarıyla taraftarlarını orada topladı. Eş'as'ın haberi, Ebu Bekir'in elçisinin öldürülmesiyle onun etrafından dağılanlara ulaşınca amca oğullarını düşmanın muhasarasında yalnız bıraktıkları için kendilerini kınadılar ve tekrar savaşmak için harekete geçtiler. Ziyad, Kindîlerin kendileriyle savaşmaya geldiğini haber alınca çok kızdı. Fakat İkrime dedi ki: "Sen Eş'as'la taraftarlarını muhasarada tut, Kindîlerle ben savaşayım." Ziyad, İkrime'nin görüşünü benimseyerek, "Fakat onları ele geçirirsen hiçbirini sağ bırakma." dedi. İkrime ise, "Ben bu yolda ne gerekiyorsa yapacağım." cevabını verdi. İkrime yola koyuldu. Nihayet Kindîlerle karşılaştılar. Aralarında kanlı ve zorlu bir savaş başladı. Savaş süresi içerisinde, sonunda kimin zafere ulaşacağı belli değildi. Diğer taraftan, Eş'as öylece Ziyad'ın muhasarasındaydı ve Kindîlerin son hareketinden haberi yoktu. Muhasaranın uzaması onunla taraftarlarını açlık ve susuzluktan dize getirmişti. Dolayısıyla Ziyad'dan kendisi, ailesi ve taraftarlarından yüce makama sahip on kişi için aman istedi. Eş'as'ın teslim olma şartları yazılıp imzalandı! Bu olaydan sonra, Ziyad, Eş'as'ın mektubunu İkrime'ye gönderdi. İkrime de onu Kindîlere göstererek Eş'as'ın teslim olduğunu haber verdi. Kindîler de bu haberi alınca İkrime'yle savaşmaktan vazgeçerek geri döndüler. Fakat Eş'as teslim olduktan sonra Ziyad kaleye girerek teslim olma şartlarını görmezlikten gelerek kaledeki savaşçıları tutup ellerini bağlayarak cellada teslim etti! Nihayet ona bütün esirleri Medine'ye göndermesini emreden Ebu Bekir'in mektubu ulaşınca geri kalanları zincirlere vurarak Ebu Bekir için Medine'ye gönderdi. [497] Ebu Bekir'e böyle biat edildi. Ömer'in, "Oldu bittiye gelen, hesap edilmemiş bir iş" olarak tanımladığı ve Ömer'le Osman'ın hilâfetlerinin dayandığı ve kendisiyle istidlal edilen biat budur.


3- Ashabın Ameliyle İstidlalin İncelemesi

Ashabın ameli, sîret ve davranışlarını delil olarak sunmak ancak, onun da Kur'ân-ı Kerim ve sünnet gibi başlı başına İslâm hükümlerinin kaynaklarından biri olması durumunda doğru olur. Resulullah hakkında inen "Andolsun, sizin için, Allah'ı ve ahiret gününü umanlar ve Allah'ı çokça zikredenler için Allah'ın Resulü'nde güzel bir örnek vardır."[498] "Peygamber size ne verirse artık onu alın, sizi neden sakındırırsa artık ondan sakının."[499] ayetlerin benzeri ashapla ilgili inmiş olsaydı, bu durumda onlarla istidlal yerinde olurdu; aksi durumda ashabın amel ve gidişatı bize hüccet olamaz. Ayrıca, sahabelerden hangilerine uymamız gerektiğini de bilemiyoruz! Çünkü onlardan bazılarının amel ve davranışları diğer bazılarının davranışıyla çelişmektedir. Ulema hilâfetin nasıl gerçekleşmesi ve kimin nasıl halife olması gerektiği konusunda ihtilâfa düşmüştür; bazıları, bir kişinin biatiyle hilâfetin gerçekleştiğine inanırken (Resulullah'ın amcası Abbas'ın, Hz. Ali'ye (a.s), "Uzat elini sana biat edeyim de halk da sana biat etsin." dediği gibi), bazıları, Ebu Bekir'e biatin aceleye ve oldu bittiye getirilen hesaplanmamış bir olay olduğunu söyleyen Ömer'in görüşünü kabul ediyor ve bazıları da, meşru ve hak halife olan Ali b. Ebu Talib'e kılıç çeken Muaviye'nin fetvasını benimsiyorlar!! Yukarıda söylediklerimizi göz önünde bulundurarak bu alanda daha fazla değerlendirmede bulunmaya gerek görmüyoruz. Emi-rü'l-Müminin Hz. Ali'nin (a.s) Nehcü'l-Belâğa'daki buyruğuyla yapılan istidlal ise şundan ibarettir:

Şûra, Biat ve Ashabın Ameliyle İstidlalde Delil Olarak Nehcü'l-Belâğa'nın Gösterilmesinin İncelemesi
Ehlisünnet ve Hilâfet Ekolü'nün bilginlerinden bazıları, şûra, biat ve ashabın amelini izlemenin doğruluğuna Seyyid Razî'nin Nehcü'l- Belâğa'nın Mektuplar bölümünde kaydetmiş olduğu bir rivayeti delil göstermektedirler. Nehcü'l-Belâğa'da, Hz. Ali'nin (a.s), Muaviye'ye hitaben yazmış olduğu bu mektup şöyledir: Ebu Bekir, Ömer ve Osman'a biat edenler aynı şekilde bana biat ettiler. Orada (Medine'de) olanların seçme hakkı yoktu, olmayanların da kabul etmemeye hakkı yoktur. Şûra, muhacir ve ensarın salahiyet alanındadır; onlar bir kişinin hilâfetinde ittifak eder, onu imam ve önder seçerlerse böyle bir seçim (Allah Tealâ'yı) memnun eder. Dolayısıyla, bir kimse, kusur arama ve bidat çıkarma bahanesiyle ona itaatsizlik ederse onu yola getirirler, biri kabul etmeyip direnirse, müminlerin yolundan başka bir yol tuttu, diye onunla savaşırlar. Allah Tealâ da onu sırt çevirdiği şeyde kendine bırakır.[500] Bunlar, Hz. Ali'nin (a.s) bu mektupta muhacir ve ensarın biat, şûra ve icmasıyla istidlal etmesinden dolayı, Hz. Ali'nin, bu yollarla hilâfet ve imametin gerçekleşebileceğini kabul ettiğine delil gösterirler. Buna cevabımız şudur: Seyyid Râzî, bazen Hz. Ali'nin (a.s) hutbe ve mektuplarından sadece fesahat ve belagatın en yüce mertebesinde bulduğu bölümü seçiyor, gerisini almıyordu. Seyyid Râzî, İmam'ın bu mektubunda da aynı yöntemi kullanmış, mektubun tamamını nakletmemiştir. Nasr b. Müzahim bu mektubun tamamını Sıffin adlı kitabında kaydetmiştir. Bu mektup şöyledir: Bismillahirrahmanirrahim Ama sonra, Medine'de bana yapılan biat, Şam'da seni de uymaya zorunlu kılar. Çünkü Ebu Bekir, Ömer ve Osman'a biat edenler, aynı şekilde bana da biat ettiler. Dolayısıyla orada olanların seçme, olmayanların ise itaatsizlik ve kabul

etmemeye hakkı yoktur. Şûra ve oylama muhacirlerle ensarın salahiyeti alanındadır; onlar bir kişinin hilâfetinde ittifak eder, onu imam ve önder seçerlerse, böyle bir seçim Allah Tealâ'yı hoşnut eder. O hâlde, kusur arama veya nefsi istekleri bahanesiyle onların emrine itaatsizlik edeni yola getirirler, kabul etmeyip direnirse de müminlerin yolundan başka bir yol tutmuş olduğu için onunla savaşırlar; Allah Tealâ da onu kendi isteğine bırakır ve onu kötü bir ikamet yeri olan cehenneme atar. Kesindir ki, Talha'yla Zübeyir bana biat ettikten sonra biatlerini bozdular; onların biatlerini bozmaları itaatsizlikti. Dolayısıyla, onlara zor gelse de hak yerine otursun ve Allah'ın isteği aşikâr olsun diye ben onlarla savaştım. O hâlde sen de diğer Müslümanların kabul ettiği şeyi kabul et; senin için daha çok istediğim şey, senin beladan uzak olmandır. Fakat eğer kendin kendini belaya düşürürsen bu durumda seninle savaşır ve Allah'tan sana karşı yardım dilerim.

Osman'ın katilleri hakkında da sözü uzattın! O hâlde sen de Müslümanların doğrultusunda ilerle ve onların hükmünü bana bırak da seninle onların arasında Allah'ın Kitabı üzerine hükmedeyim. Fakat senin tasarladığın, çocuğu sütten almak için kullanılan hiledir; çünkü kendi canıma andolsun, nefsin hevasını karıştırmadan ona akıl gözüyle bakacak olsaydın, Osman'ın kanında beni Kureyş'in en suçsuzu bulurdun. Şunu da bil ki sen Tulaka'dansın;[501] hilâfete ve müşavere toplantısına katılmaya lâyık olmayanlardansın. Şimdi ben, muhacirlerden imanlı bir kişi olan Cerir b. Abdullah'ı sana ve senin yolun üzerindeki diğer kumandanlara gönderdim. O hâlde sen de biat et. Allah'tan başka kuvvet sahibi yoktur.[502] Bu mektupta Hz. Ali (a.s), Muaviye'yle fikirdaşlarına, kendilerini kabul etmeye zorunlu bildikleri şeyle delil getirmektedir. Çünkü Hz. Ali (a.s), Muaviye'ye diyor ki: Medine'de bana yapılan biat, Şam'da da seni kabul etmeye zorunlu kılar. Nitekim Medine'de Osman'a yapılan biati de Şam'da olduğun hâlde kabul etmeye mecbur olmuştun. Aynı şekilde, Medine'de Ömer'e yapılan biat, orada olmayanları uymaya mecbur ettiği gibi bana yapılan biat de senin gibi Medine dışında olanları uymaya mecbur eder. İmam Ali (a.s), Muaviye ve onun Hilâfet Ekolü'nden olan fikirdaşlarına, o gün kendilerini kabul etmeye zorunlu gördükleri delillerle böyle cevap vermiştir. İnsanın karşısındakine, onun kabul ettiği yolla cevap vermesi gerektiği bütün insanların ittifak ettiği bir konudur. Diğer taraftan Hz. Ali'nin (a.s) mektubunda şöyle geçer: "Onlar bir kişinin hilâfetinde ittifak eder de onu imam ve önder seçerlerse bu seçim Allah'ı hoşnut eder (kâne zâlike lillah-i rızen)."[503] Bazı kitaplarda "seçenleri hoşnut eder anlamında" "Kane zâlike rızen" geçer. Bu durumda biat, oy verenlerin serbest olarak oy vermeleriyle olmalıdır, kılıç zoru, tehdit ve baskıyla değil!! Fakat, "Bu Allah'ı hoşnut eder." tabiri olursa, Hz. Ali'nin (a.s) evlâtları Hasan'la Hüseyin'in (aleyhimasselâm) de içinde bulunduğu ensar ve muhacirlerin hepsi bir konuda ittifak ederlerse şüphesiz Allah da ondan razı ve hoşnut olacaktır. Ayrıca, Hilâfet Ekolü mensupları, delil olarak İmam Ali'nin (a.s) Nehcü'l-Belâğa'daki bu buyruğunu gösterirken, Seyyid Râzî'nin o kitapta kaydettiği İmam Ali'nin (a.s) diğer buyruklarını neden unutmuş veya kendilerini unutmuşluğa vurmuşlardır?!

Örneğin Nehcü'l- Belâğa'nın Hikmetler bölümünde şöyle geçer: Hz. Ali (a.s) Benî Sâide Sakifesi'nde olup bitenleri duyunca şöyle sordu: Ensar ne dedi?, "Bir kişi sizden ve bir kişi de bizden halife seçilsin dediler." şeklinde cevap verdiler. İmam, "O hâlde neden Resulullah'ın (s.a.a), onların iyilerine iyilik edin, kötülerini ise affedin, buyurduğunu söylemediniz." dedi. "Bu ensara karşı nasıl delil olabilir?" diye sorduklarında, İmam, "Eğer ensarın hükümete geçmeye hakkı olsaydı, Resulullah'ın (s.a.a) bu konuda tavsiye etmesi yersiz olurdu." Buyurdu ve sonra, "Peki Kureyş ne dedi?" diye sordu. Dediler ki: "Hilâfet Resulullah'ın şeceresidir -onun için hilâfet bize düşer-." dediler! İmam Ali (a.s), "Şecereyle delil getirdiler; ama onun meyvesini[504] zayi ettiler!!" buyurdu. Veya Hz. Ali'nin (a.s) yine o bölümdeki şu buyruğu: Hayret! Resulullah'ın (s.a.a) halifesi olmak için sahabe olmak yetiyor da, hem sahabe, hem akraba olmak yetmiyor mu?!![505] Seyyid Râzî bunun peşinden İmam Ali'nin (a.s) bu konuda şöyle bir şiiri olduğunu söyler: Eğer şûrayla onlar halife olduysa, bu nasıl şûradır ki onda görüş sahipleri yoktu? Eğer Resulullah'la (s.a.a) akraba olman sebebiyle diğer rakiplerine delil getiriyorsan, Peygamber'e senden daha yakın olan başkaları var.Hz. Ali'nin (a.s) bu konudaki bütün buyrukları "Şıkşıkiyye" diye meşhur olan şu hutbesinde geçer: Andolsun Allah'a ki, Ebu Kuhafe'nin oğlu, onu bir gömlek gibi giyindi. Oysa daha iyi bilirdi o, ben hilâfete nispetle değirmen taşının mili gibiydim. Hilâfet benim çevremde dönerdi.Sel (Resulullah'ın (s.a.a) bilgisi) benden akardı. Hiçbir kuş, uçtuğum yere uçamazdı. Hilâfetle arama bir perde çektim; onu koltuğumdan silkip attım. Düşündüm; kesilmiş elimlehamle mi edeyim; yoksa bu kapkaranlık körlüğe sabır mı edeyim? Hem de öylesine bir körlük ki ihtiyarları tamamıyla yıpratır; çocuğu kocaltır; inanan da Rabbine ulaşıncaya dek bu zulmette zahmet çeker. Gördüm ki sabretmek daha doğru. Sabrettim; ettim ama gözümde diken vardı, boğazımda kemik vardı; mirâsımın yağmalandığını görüyordum. Birincisi (Ebu Bekir), onu falâna (Ömer'e) verip gitti (sonra A'şâ'nın şu beytini okudu:) "Bugün deveye binmişim; yolculuk zahmetine düşmüşüm / Câbir'in kardeşi Hayyan'la bulunduğum günle bugün kıyaslanır mı hiç?" Ne de şaşılacak şey ki yaşarken halkın kendisini bırakmasını teklif ederdi;[506] ölümünden sonra yerine öbürünü geçirdi. Bu iki kişi hilâfeti, devenin iki memesi gibi aralarında paylaştılar.



Dipnotlar

-----------------------------------------------

[476]- Nisâ: 59

[477]- Bakara: 180-182

[478] - Mâide: 106

[479]- Sahih-i Buharî, Kitabu'l-Vasiyet, c.2, s.83; Sahih-i Müslim, Kitabu'l-Vasiyet, -Nevevî Şerhi-, c.11, s.74.

[480]- Sahih-i Buharî, Kitabu'l-Hudud, "Recmu'l-Hablâ" babı.

[481]- Sahih-i Buharî, Kitabu'l-Hudud, "Recmu'l-Heblâ" babı.

[482] - Şûrâ: 38

[483] - Âl-i İmrân: 159

[484] - Ahzâb: 36

[485] - Âl-i İmrân 159

[486] - el-Mağazî, Vâkıdî, Dr. Marisdon Cuns incelemesi, c.2, s.580.

[487]- Sire-i İbn Hişâm, c.2, s.253.

[488]- Sahih-i Müslim, Kitabu'l-Cihad ve's-Siyer, "Gazvet-u Bedr" babı, c.3, s.1403.

[489]- el-Mağazî, Vâkıdî, Oksford baskısı, c.1, s.48-49; İmtau'l-Esma, Makrizî, s.74-75.

[490]- el-Mağazî, Vâkıdî, c.12, s.477-480; İmtau'l-Esma, Makrizî, s.235-236.Kureyze Oğulları kabilesinden Nuaym b. Mes'ud yeni Müslüman olmuştu.Kendi kabilesiyle Kureyş'in, onun Müslüman olduğundan haberleri yoktu.Kureyze Oğulları Medine'nin içinden Kureyş'le Resulullah'a (s.a.a) karşı savaşmak üzere anlaşınca Nuaym, Kureyze Oğulları'yla Kureyş arasında Müslümanların lehine iki taraflı dost rolünü oynadı. Meşhur görüşe göre, Nuaym'ın çalışmaları

sonucu nihayet bu iki kabile birbirlerine karşı olumsuz düşünmeye başladılar; böylece Müslümanlar Kureyze Oğulları'nın iç yüzünü ve kendilerine karşı besledikleri düşmanlığı anladı. Kureyş de Kureyze Oğulları'nın yardımından ümitsizliğe kapılıp rezil bir şekilde geri döndü. (Mütercim)

[491]- Âl-i İmrân: 159

[492]- Malik b. Nuveyre'nin biyografisi için bk. el-İsabe, c.3, s.336, sayı 7698.

[493]- Tarih-i Taberî, Avrupa baskısı, c.1, s.1927-1928; Tarih-i Yakubî, Beyrut baskısı, c.2, s.131.

[494]- Tarih-i Ebu'l-Fida, s.158; Vefeyatu'l-A'yan, Vesime'nin biyografisinde; Fevatu'l-Vefeyat; diğer kaynaklar ve rivayetin detayıyla ilgili bk. Abdullah b. Saba, Beyrut baskısı, 1403, c.1, s.185-191.

[495]- Futuhu'l-Buldan, Ridde-i Benî Velia ve Eş'as b. Kays.

[496]- Enfâl: 75

[497]- Bu olayı özetle şu kaynaklardan naklettik: Futuhu'l-Buldan, Belazurî, Ridde-i Benî Velia ve Eş'as b. Kays el-Kendî hakkında, s.122-123; Mu'cemu'l-Buldan, Yakut Hamevî, "Hadremut" sözcüğünde; Futuh-. İbn A'sem, c.1, s.57-58. Bu olay tam olarak Abdullah b. Saba kitabında, c.2, s.393-410'da kaydedilmiştir.

[498] - Ahzâb: 21

[499]- Haşr: 7

[500]- Şerhu Nehci'l-Belâğa, İbn Ebi'l-Hadid, Altıncı Kitap, "el-Muhtar Min Kutub-i Mevlana Emiri'l-Müminin" babı.

[501]- Resulullah, (s.a.a) Mekke'nin fethinde, karşısında teslim olmaktan başka çaresi kalmayan kâfirleri ve Kureyş'in ileri gelenlerini affetti ve o günden itibaren onlara, serbest bırakılanlar anlamında "Tulaka" denildi.

[502]- Nasr b. Müzahim'in "Sıffin" adlı eseri, 1382 Kahire baskısı, s.29.

[503]- Nehcü'l-Belâga, Kahire-İstikamet baskısı, "Allah" kelimesinde.

[504] - "Meyve"den maksat Resulullah'ın (s.a.a) Ehlibeyti'dir.

[505] - Nehcü'l-Belâğa, "Hikmetler" bölümü, hadis: 185, Muhammed Ebulfazl İbrahim incelemesi.

[506] - Ebu Bekir'in kendisine biat edilmeden önce, "Bırakın beni; ben sizin en hayırlınız değilim." dediği nakledilir.