EHL-İ BEYT VE EHL-İ SÜNNET EKOLLERİ
 

b) Resulullah'tan (s.a.a) Şifâ Dilemek

Resulullah'ı (s.a.a) aracı kılmayı ve şefâatçi kılmayı her zaman meşru ve câiz gören Müslümanlar, bunun hatta gerek Resulullah (s.a.a) yaratılmadan önce, gerek Hz. Peygamber'in hayatında ve gerekse irtihalinden sonra kıyamet gününde yüce Allah'ın rıza ve hoşnutluğuna mazhar olduğunu ileri sürer ve iddialarını şu delillere dayandırırlar:

1-Resulullah'ı (s.a.a) Yaratılışından Önce Aracı Kılmak

Onlardan bir grup, bu cümleden Hâkim, Müstedrek kitabında Ömer b. Hattâb'dan şöyle nakleder:
Hz. Adem (a.s) hata işleyip evlâyı terk edince, başını göğe kaldırarak, "Allah'ım;" dedi, "Muhammed'in hakkı için beni affet." Yüce Allah ona, "Sen Muhammed'i yaratmadan önce onu nasıl tanıdın?" buyurdu. Adem, "Allah'ım;" dedi, "Beni kendi elinle yaratıp bana özel ruhundan üflediğin için başımı kaldırdığımda arşın temeline "La ilâhe illellah, Muhammedun Resulullah." yazıldığını gördüm ve herkesten çok sevmediğin bir ismi, kendi isminin yanında anmayacağını bildim." Allah, "Doğru söyledin ey Adem!" buyurdu, "Ben onu bütün mahluklarımdan daha çok seviyorum. Bana onun adına ant verdiğin için seni affettim. Çünkü eğer Muhammed olmasaydı, ben seni affetmezdim."[61] Yine Taberânî bu rivayeti naklederek sonunda "O, peygamberlerin sonuncusu ve senin evlâtlarından olacaktır." cümlesini eklemiştir. Hadis bilimciler ve müfessirler, "Allah katından yanlarında olan (Tevrat)ı doğrulayıcı bir kitap geldiği zaman, -ki bundan önce küfredenlere karşı fetih istiyorlardı- işte bilip tanıdıkları gelince, onu inkâr ettiler. Artık Allah'ın lâneti kâfirlerin üzerinedir."[62] ayetinin tefsirinde şöyle yazarlar:
Medine ve Hayber Yahudileri İslâm'ın zuhurundan önce Arap müşriklerinden olan Evs, Hazrec ve diğer kabilelerle savaştıkları zaman Hz. Muhammed'in (s.a.a) ismini aracı kılıyor, işlerinin kolaylaşmasını ve düşmana karşı zafer kazanmalarını arzuluyorlardı. Çünkü onlar daha önce Resulullah'ın ismini Tevrat'ta görmüşlerdi; kâfirlerle savaşınca onun ismini aracı kılıyor ve şöyle duada bulunuyorlardı: "Ey Allah, ders almamış (okuma-yazması olmayan) Peygamber'inin hürmetine bizi düşmanlarımıza galip getirmen için senden yardım diliyoruz." veya "Allah'ımız; Peygamber'inin isminin hatırına bizi zafere ulaştır." diyorlar[63] ve zafere de ulaşıyorlardı. Ama yüce Allah onlara Tevrat ve İncillerindekileri doğrulayan Kur'ân'ı nazil edince ve daha önce tanıdıkları kimse, yani Hz. Muhammed (s.a.a) aralarında zuhur edince, hakkında hiç şüphe etmedikleri hâlde İsrail Oğulları'ndan olmadığı için onu inkâr edip kabul etmediler.[64]

2- Hz. Resulullah'ı (s.a.a) Hayattayken Aracı Kılmak

Ahmed b. Hanbel, Tirmizî, b. Mâce ve Beyhakî, Osman b. Huneyf'ten, kör bir adamın Resulullah'ın (s.a.a) huzuruna gelip ısrarla şöyle dediğini naklederler: Hakkımda dua et ve Allah'tan bana şifa vermesini, gözlerimi görür bir hâle getirmesini iste." Resulullah (s.a.a) "İstersen dua ederim; ama bu hâline sabretmen senin için daha iyidir." buyurdu. Adam, "Hayır, sen dua et." dedi. Bunun üzerine Resulullah (s.a.a) güzel bir şekilde abdest alarak Allah'a şöyle dua etmesini buyurdu: "Allah'ım, rahmet peygamberin olan Muhammed vasıtasıyla sana yöneliyor ve senden istiyo rum. Ey Muhammed, ben sana yöneliyor ve senin aracılığınla hacetimi vermesi için Allah'a iletiyorum. Allah'ım; onun benim hakkımdaki şefâatini kabul buyur.[65] Beyhakî ve Tirmizî bu hadisin sahih olduğunu söylemişlerdir.

3- Resulullah'ı (s.a.a) Hayatından Sonra Aracı Kılmak

Taberânî, el-Mu'cemu'l-Kebir'de Osman b. Huneyf'ten bahsederken şöyle yazar:
Adamın biri isteğini gidermesi için defalarca halife Osman'a müracaat etmiş, ama Osman ona ilgi göstermemiş, istediğini ona vermemişti. Nihayet o adam Osman b. Huneyf'le görüşerek ona yakındı. Osman b. Huneyf ona dedi ki: "Abdesthaneye giderek abdest aldıktan sonra mescide gel; iki rekât namaz kılarak şöyle de: 'Allah'ım; rahmet peygamberin olan Muhammed'in vasıtasıyla sana yöneliyor ve senden istiyorum. Ey Muhammed, ben sana yöneliyor ve senin aracılığınla hacetimi vermesi için Allah'a iletiyorum.' Daha sonra hacetini iste." O adam giderek Osman b. Huneyf'in söylediklerini yerine getirdikten sonra Osman b. Affân'a gitti. Bu defa hizmetçi gelerek elinden tutup onu içeride olan Osman'ın yanına götürdü. Osman onu kendi yanında oturtup samimi bir şekilde ne istediğini sordu. Adam isteğini söyleyince, Osman ihtiyacını gidererek ona, "Şimdiye kadar böyle bir şey istememiştin; bundan böyle ihtiyaç duyduğunda bize müracaat et." dedi.[66]
Hz. Resulullah'ın (s.a.a) Amcası Abbâs'tan Şefâat Dileme
Sahih-i Buharî'de Ömer b. Hattab'ın kurak geçen yıllarda yağmur duası için dışarı çıkıp Resulullah'ın (s.a.a) amcası Abbâs b. Abdulmuttalib'i de kendisiyle birlikte götürdüğü ve yağmur yağması için onu şefâatçi kılıp şöyle dediği nakledilir: "Allah'ım, biz Peygamberimizi aracı kılıyoruz, o hâlde bize yağmur yağdır; biz Peygamberimizin amcasını aracı kılıyoruz, o hâlde bize yağmur yağdır." Bu duâdan sonra yağmur yağardı.[67] Elbette Resulullah'ın (s.a.a) amcası Abbâs'ı aracı kılmak, onun Resulullah'ın (s.a.a) amcası olması dolayısıylaydı, yoksa onun şahsına özgü hususi bir özelliği yoktur.
* * *
Resulullah'ın (s.a.a) sünnetindeki bu gibi hadisleri göz önünde bulundurduğumuzda peygamberlerin, özellikle onların sonuncusu olan Resul-i Ekrem'in (s.a.a) bu özellikleri hakkında hiçbir şüphe kalmıyor; bilhassa yüce Allah'ın onlara vermiş olduğu o makam ve mevki ve onların diğerlerinden üstün kılınmış olması, bu konuya daha da açıklık kazandırmaktadır. Şimdi peygamberlerin özellikleri konusunda farklı görüşlerin ortaya çıkmasına sebep olan etkenlere değinelim.

Resulullah'ın (s.a.a) Özellikleri Konusundaki İhtilâfların Kaynağı

Yukarıda geçen mütevatir hadisler, Resulullah'ın (s.a.a) özelliklerini apaçık belirtmesine rağmen bu özellikler hakkındaki ihtilâfın nasıl meydana geldiği herkesin kafasını kurcalamaktadır. Bu sorunun cevabı şudur: Maalesef yukarıdaki hadislerin yanı sıra bazı kaynaklarda Resulullah'ın (s.a.a) makam ve mevkisini hatta sıradan bir insandan bile aşağı düşüren rivayetlere rastlıyoruz. Bundan dolayı, onların doğruluğuna inanan kimselerde Resulullah'a (s.a.a) karşı yukarıda geçen mütevatir hadislerin tam aksine ne denli farklı bir bakış açısı oluşturduğunu anlamak mümkündür. Burada sözü uzatmamak için peygamberlerin en üstünü ve sonuncusu Resulullah (s.a.a) hakkında rivayet edilen hadislerden sadece birkaç örnekle yetiniyor ve bu kadarının basiret sahipleri için yeterli olacağına inanıyoruz:
1- Buharî, Sahih'inde şöyle yazar:

Resulullah (s.a.a) peygamberlik makamına ulaşmadan ve kendisine vahiy nazil olmadan önce, çıktıkları bir dağ gezisinde, Zeyd b. Amr b. Nufeyl'in önüne içinde etli bir yemek bulunan bir sofra açtı. Zeyd o yemeği yemekten çekinerek, "Ben kesildiğinde Allah'ın ismi anılmayan hayvanın etini yemem." dedi.[68]
Bu rivayete göre Zeyd, Cahiliye zamanında Resulullah'tan daha faziletli ve üstün olmalı!! Zira o, Cahiliye döneminin yanlışlarını (putlara kesilen eti yemek gibi) biliyor ve onlardan kaçınıyordu; ama ileride Allah'ın en son ve en faziletli resulü olacak kimse bunu bilmiyor veya bildiği hâlde yapıyordu!!
2- Buharî ve Müslim kendi Sahih'lerinde şöyle kaydederler:

Cebrâil nazil olarak Resulullah'a (s.a.a) Alak Suresi'nin birkaç ayetini indirince, Resulullah (s.a.a) korku içinde ve titreyerek
eve koştu ve eşi Hatice'ye, "Ben (bana bir şeyler olduğundan) korkuyorum." dedi. Hatice ise, "Tam aksine; müjdeler olsun, Allah seni hiçbir zaman alçaltmaz." dedi. Daha sonra onu o dönemde Hıristiyan olan Varaka b. Nevfel'in yanına götürdü ve Resulullah (s.a.a) başından geçenleri ona anlattı. Varaka, "Bu, Musa'ya da nazil olan Namus-u Ekber'dir." dedi.[69]
Bu rivayetten anlaşıldığına göre Hıristiyan Varaka, doğrudan doğruya vahiy ve Cebrail'le irtibatta olan ve vahiy yoluyla yüce Allah 'ın muhatabı olan Resulullah'tan (s.a.a) vahiy ve Cebrail konusunu daha iyi biliyordu ve Resulullah'ı kendi hedefi ve yürüdüğü yolun doğruluğu konusunda mutmain kılan da o oldu!
Hatta, İbn Sa'd'ın Tabakât'ındaki rivayetine göre, eğer Varaka ve onun sözleri olmasaydı, Resulullah (s.a.a) o durumdan kurtulmak
için kendini dağdan aşağı atacaktı!!
Taberî de kendi kitabında şöyle yazar:
Resulullah (s.a.a) o durumda, "Ben bedbaht veya şair ya da deli oldum; vallahi Kureyş benim hakkımda böyle bir yargıda bulunmaya fırsat bulamayacak!" diyordu.[70] Yani Kureyş benim hakkımda böyle konuşmaya başlamadan önce ben hayatıma son vereceğim!
3- Buharî ve Müslim kendi Sahih'lerinde şöyle kaydetmişlerdir:

Resulullah (s.a.a), (ara sıra) öfkelenir ve hak etmediği hâlde bazılarına küfreder, onlara lânet ve eziyet ederdi. Bu yüzden Resulullah (s.a.a) yüce Allah'tan bu çirkin davranışlarını, haksızlık yaptığı o kimseler hakkında rahmet ve temizlik vesilesi kılmasını istedi.[71]
4- Buharî ve Müslim yine şöyle kaydederler:

Bir Yahudi Resulullah'ı (s.a.a) büyülemişti. O Yahudinin büyüsü Resulullah'ı (s.a.a) öylesine etkilemişti ki, yapmadığı bir işi yaptığını sanıyordu.[72]
5- Başka bir yerde yine Müslim ve Buharî şöyle derler:

Resulullah (s.a.a) hurma ağaçlarını döllendirmeyle meşgul olan bir grubun önünden geçerken onlara, "Onları döllendirmemeniz daha iyidir." dedi. Resulullah'ın (s.a.a) bu sözü üzerine döllendirmeden vazgeçerek hurma ağaçlarını kendi hâllerine bıraktılar. Bunun üzerine o yıl ağaçları meyve
vermez oldu. Bunu Resulullah'a (s.a.a) söylediklerinde, "Dünyanızla ilgili işi siz daha iyi bilirsiniz." buyurdu.[73]
6- Buharî ve Müslim yine kendi Sahih'lerinde şöyle yazarlar:

Resulullah (s.a.a) ensardan bazı kızların söylediği şarkıyı dinlediği bir esnada, Ebu Bekir içeri girip onları tersleyerek dağıttı.[74]
7- Müslim kendi Sahih'inde şöyle kaydeder:

Resulullah (s.a.a) mescitte gösteri yapan Habeşlilerin gösterilerini seyretmesi için Âişe'yi omuzlarına bindirmişti. O sırada Ömer çıkagelip gösteri yapanlara bağırarak onları dağıttı.[75]
Bu olayın devamı Tirmizî'nin rivayetinde şöyle geçer:
Ansızın Ömer yetişti. Oradakiler Ömer'i görünce dağılıverdiler. Bunun üzerine Allah Resulü "İns ve cin şeytanlarının Ömer'den kaçtığını görüyorum." buyurdu!![76]
Diğer bir rivayette ise şöyle geçer:
Resulullah'ın (s.a.a) gazvelerden birinden dönüşünde, siyah bir cariye Hz. Peygamber'in karşısında tef çalarak şarkı söylemeye başladı. O sırada Ömer gelince cariye (onun korkusundan) tefi altına saklayarak onun üzerinde oturdu! Resulullah (s.a.a) Ömer'e, "Hiç şüphesiz Şeytan senden korkuyor ey Ömer!" dedi.[77]
8- Buharî ve Müslim kendi Sahih'lerinde Âişe'den şöyle naklederler:
Resulullah (s.a.a) mescitte Kur'ân okuyan bir adamı dinliyordu. Ansızın, "Allah bu adamı rahmetine mahzar kılsın; falan sûreden eksilttiğim falan ve filan ayeti bana hatırlattı." buyurdu![78]
* * *
Yukarıda geçen hadislerde gördük ki: Ömer'in amcası oğlu Zeyd b. Amr b. Nufeyl, Resulullah'tan (s.a.a) çok daha takvalıdır! Çünkü o putlar için kurban edilen hayvanın etini yemekten çekindiği hâlde Resulullah (s.a.a) çekinmeden yiyordu! Hıristiyan olan Varaka b. Nevfel, Resulullah'a (s.a.a) gelen kimsenin Cebrail olduğunu bildiği hâlde Resulullah'ın (s.a.a) kendisi bunu bilmiyordu! Hatta cine çarpılmış olmaktan ve Kur'ân ayetlerinin
de onların kafiyeli sözleri olmasından korkuyordu! Yahudilerin büyüsü Resulullah'ta etkili oluyor; öyle ki yapmadığı bir işi yaptığını sanıyordu!
Kur'ân'ın bazı ayetlerini unutarak Kur'ân'dan eksiltiyor, nihayet sahabeden birinin okuması üzerine hatırlıyordu! Hurma ağaçlarını döllendirmemelerini emrediyor, daha uygun gördüğü bu işi yaparken hurma ağaçları meyve vermeyince, siz dünya işlerinizi benden daha iyi bilirsiniz diyordu! Resulullah (s.a.a) ensardan birinin birkaç cariyesinin şarkısını dinlerken Ebu Bekir oyun ve eğlenceden nefret ediyor! Veya Hz. Peygamber, Ömer'e, "Şeytan da senden kaçıyor!" diyordu! Yukarıda geçen rivayetler ve benzerleri şunu söylemek istiyor: Zeyd b.
Amr cahiliye döneminde Resulullah'tan (s.a.a) daha takvalı ve daha üstündü. Varaka b. Nevfel de İslâm'ın zuhurundan sonra vahiy ve Cebrail'i Hz. Peygamber'den daha iyi tanıyordu! Ebu Bekir ve Ömer yüce Allah'ın emirlerinin icrası konusunda Resulullah'tan (s.a.a) çok daha itinalıydı; onlar oyundan ve boş işlerden nefret ediyorlardı! Resulullah'ın (s.a.a) unuttuğu ayeti mescitte okuyan sahabenin hafızası Hz. Peygamber'in hafızasından daha kuvvetliydi! Resulullah (s.a.a) da diğer insanlar gibi bir insandır ve yüce Allah onu Yahudilerin hile ve sihirlerinden korumamıştır! O da her insan gibi sebepsiz yere insanlara öfkelenip hiçbir suçları yokken onları incitiyor, lânetliyor ve sövüyordu (haşa)![79] Bu gibi hadislerin sahih olduğuna inananlar, ister istemez daha önce işaret ettiğimiz yüce Allah'ın son peygamberine vermiş olduğu özellikleri beyan eden ve onu göz alıcı faziletlerle diğer insanlardan üstün kılan hadislerin muhtevasından tamamen farklı bir algılama içerisine girecektir.
İşte bu durumda "Muhammed kim oluyor ki? Muhammed de benim gibi bir insandı ve şimdi ölmüştür!" diyen ve güya aydın geçinen Suudluya hak vermemek mümkün değil!! Şimdi fazilet hadislerinin tam aksine bir algılama oluşturan bu gibi hadislerle içtihat ederek, Kur'ân'da ismi geçen ve altında ashabın Resulullah'a (s.a.a) biat ettiği kutlu ağacı kesmelerini emreden halife ve sahabe Ömer b. Hattab'ın davranışlarını ekleyin![80] Ama Hz. Ali'nin (a.s) Kâsıa Hutbesi'ndeki buyrukları Resulullah'ın (s.a.a) faziletlerinde şüphe uyandıran ve Hz. Peygamber'in makam ve mevkisini aşağı düşüren bütün bu hadisleri reddetmektedir.
İmam Ali (a.s) bu hutbede şöyle buyuruyor: O sütten kesildiği andan itibaren Allah, meleklerinden pek büyük bir meleği ona eş etmişti; o melek gece-gündüz, ona yücelik yolunu gösterirdi; âlem ehlinin en güzel yollarını öğretirdi. Ben de her an, devenin yavrusu, nasıl anasının ardından giderse onun ardından giderdim; o, her gün bana huylarından birini öğretir, ona uymamı buyururdu. Onu ben görürdüm, başkası görmezdi.
O gün İslâm, Allah'ın salâtı ona ve soyuna olsun, Resulullah'la Hatice'den başkasının evinde yoktu; ben de onların üçüncüsüydüm. Vahiy ve peygamberlik nurunu görürdüm, peygamberlik kokusunu duyardım. Ona vahiy gelirken Şeytan'ın feryadını duydum da, "Ya Resulullah dedim, bu feryat nedir?" Buyurdu ki: "Bu feryat eden Şeytan'dır; kendisine insanların kulluk etmesinden ümidini kesti artık. Sen benim duyduğumu duymaktasın, gördüğümü görmektesin; ancak sen peygamber değilsin…"[81] Bizim anlayamadığımız nokta şudur: Resulullah (s.a.a) peygamberlik damgası omzuna işlenmiş olduğu, kitap ehli kendisini bununla tanıdığı hâlde, o kendisini ve ne olduğunu nasıl tanımadı; içinde bulunduğu ortamı nasıl bilemedi?![82] Yine bu gibi rivayetleri, Resulullah'ın (s.a.a) peygamberliğinin delillerinden olan rivayetler ve onda peygamber olmadan önce görünen faziletler reddetmektedir.
Hadis ve tarih kitaplarında kaydedildiği üzere amcası Ebutâlib'le birlikte Şam'a ilk yolculuğu, Hatice tarafından ticaret için gönderilmesi, bir rahibin onun peygamber olacağını haber vermesi, iki yolculukta başının üzerinde bir bulutun durup gölge etmesi ve yanındakilerin hepsinin buna tanık olması gibi;[83] veya peygamberlik makamına ulaşmadan önce zuhur edeceğine dair Tevrat'ta geçen Ehlikitab'ın sözleri[84] ya da Resulullah (s.a.a) peygamber olmadan önce ağaçların ve taşların kendisine selâm etmesi gibi…[85] Hz. İsa'nın (a.s) yıllar önce geleceğini haber verdiği ve yüce Allah'ın Kur'ân'da sözünü "Benden sonra ismi Ahmed olan bir peygamberin müjdeleyicisiyim."[86] diye naklettiği hâlde bu peygamber nasıl kendini tanımaz?! Ehlikitap hakkında "Bizim kendilerine Kitap verdiklerimiz, onu, çocuklarını tanır gibi tanırlar."[87] buyrulduğu hâlde, yine, "Onlar ki, yanlarında Tevrat'ta ve İncil'de (geleceği) yazılı bulacakları ümmi haber getirici olan peygambere uyarlar."[88] buyrulduğu ve başkalarının onu bu şekilde tanıdığı hâlde, o kendisini nasıl tanımaz? İleride İslâm dininin kaynakları hakkında ele alacağımız bahislerde İslâm ümmetinin başına geçen yöneticilerin, hilâfet makamını insanların gözünde peygamberlik makamından daha üstte gösterme doğrultusundaki çabalarını geniş bir şekilde inceleyeceğiz. Burada ise sadece bunun bir örneğine, yani Haccâc b. Yusuf-i Sekafî'nin metoduna işaretle yetineceğiz: Haccâc, Abdulmelik Mervân tarafından Kûfe valiliğine atandığında Medine'de Resulullah'ın (s.a.a) türbesini ziyaret edenleri eleştirerek şöyle diyordu: Bir avuç tahta parçası ve çürümüş kemiklerin etrafına dönenlere yazıklar olsun! Onlar neden Emirü'l-Müminin Abdulmelik Mervan'ın sarayının etrafına dönmezler ki? Onlar hilâfet makamının O'nun gönderdiği Peygamber'in makamından üstün olduğunu bilmezler mi?![89] Bugün bazılarının peygamberlik makamını küçük düşürdüklerini, peygamberlik makamına küstahlık ve hakaret ettiklerini görüyorsak; bu, gerek Resulullah'ın (s.a.a) makamını sıradan bir insanın makamına düşüren rivayetleri nakletmekle olsun, gerek Kur'ân-ı Kerim'in ayetlerini tevil etme yoluyla olsun ve gerekse Müslümanları önceden belirtmiş oldukları hedefe yönelten diğer çalışmalarla olsun geçmiş asırlardaki bu gibi çalışmaların sonucudur. İşte bu çalışmalardan birisi de peygamberleri ve Allah'ın sâlih kullarını anma programları düzenleme hakkında ileri sürmüş oldukları görüşlerdir.

PEYGAMBERLER VE ALLAH'IN DİĞER SÂLİH KULLARINI ANMA PROGRAMLARI DÜZENLEMEK HAKKINDA

Bugün Müslümanlar arasında devre dışı bırakılmak istenen konulardan biri de peygamberler, evliyaullah ve Allah'ın sâlih kullarının doğum, zafer, vefat vb. münasebetlerle anılması meselesidir. Hac farizasının gerçekte geniş çaplı yapıcı ilâhî bir anma programı oluşuna istinaden, konuyla ilgili bazı örneklemeleri aktarmayı faydalı buluyoruz.
1- Makâm-ı İbrahim

Yüce Allah Kur'ânı Kerim'de "İbrahim'in durduğu mekân olan o yeri,
namaz mahalli edinin."[90] Buyurmaktadır. Makam-ı İbrahim hakkında Sahih-i Buharî'de özetle şöyle geçmektedir: Hz. İbrahim ve İsmail (Allah'ın selâmı onların üzerine olsun) Kâbe'yi bina ederken Hz. İsmail taş getiriyor, Hz. İbrahim de temel atıyordu. Böylece duvarların temeli tamamlanmış
oldu. Hz İsmail, bugünkü makam taşını getirip babasının ayağının altına koydu, Hz. İbrahim bu taşın üzerinde durarak temelin üzerine duvar yapmaya başladı. Hz. İsmail taş getirmekte, Hz. İbrahim de duvar örmekteydi, böylece duvarlar tamamlanmış oldu. Bir diğer rivayette de şöyle denilir: Duvarlar yükselince, yaşlı adamın (Hz. İbrahim) boyu yetişmediğinden, oğlu bir taş getirip ayağının altına koydu. Böylece Hz. İsmail taş getiriyor, Hz. İbrahim de duvarı örüyordu.[91] Bu vakadan da anlaşılacağı üzere ve ayette de açıkça belirtildiği gibi yüce Allah, Hz. İbrahim'in (a.s) Kâbe yanındaki ayak taşının ardında namaz kılınmasını emretmek suretiyle Hz. İbrahim'in (a.s) anlamlı bir şekilde anılmasını irade buyurmuştur ki, bizzat Alemlerin Rabbinin emretmiş olduğu bu âmelin şirk telakki edilmesi mümkün değildir.
2- Safâ ve Merve

Bakara, 158'de yüce Allah şöyle buyurmaktadır: Şüphesiz Safâ'yla Merve Allah'ın işaretlerindendir; böylece kim Ev'i (Kâbe'yi) hacceder veya umre yaparsa, bu ikisi sa'yde bulunmalıdır. Bu konuda Buharî'de geçenler özetle şöyle: Hz. İbrahim (a.s), Hâcer'le oğlu İsmail'i Mekke'de yalnız
bırakıp gittikten sonra; çok geçmeden yanlarındaki su bitti; Hâcer'le minik İsmail pek susamıştı. İsmail'in susuzluktan ağlamasına dayanamayan Hâcer, kendisine yardımcı olabilecek birini bulmak ümidiyle Safa tepesine çıktıysa da kimseyi bulamadı. Safâ'dan indi, düzlüğe çıkınca telaşlı ve aceleci adımlarla karşıdaki Merve tepesine ilerledi ve tepeye tırmandı, ama kimseciklere rastlayamamıştı yine. Böylelikle Hâcer susuzluktan ölmek üzere olan yavrusunu kurtarabilmek amacıyla Safâ'dan Merve'ye; Merve'den Safâ'ya yedi kez gidip geldi. İbn Abbâs, Hz. Peygamber-i Ekrem'in (s.a.a), "İşte bu nedenledir ki insanlar, Safâ'yla Merve arasında sa'y eder, gayret gösterip çaba harcarlar." buyurduğunu rivayet eder.[92] Görüldüğü üzere Allah (c.c) Hz. Hâcer'in Safâ'yla Merve arasındaki yedi kere gidip gelerek gösterdiği çabayı takdirle karşılamakta ve Hâcer'in bu anısını yaşatmak için söz konusu ameli, hac ibadetlerinden saymaktadır. Ayrıca, Hâcer'in Safâ'yla Merve arasındaki aceleci ve telaşlı, ama ümitli adımlarla yürümesi olan "her-vele yürüyüşü" nü bu merasimin müstehaplarından biri olarak belirlemekle, sâlih bir kul olan Hz. Hâcer'in anısının daima yaşatılması gerektiğini vurgulamaktadır.
3- Şeytan'ı Taşlama

Ahmed b. Hanbel ve Teyâlisî'nin Müsnedlerinde Hz. Resulullah'ın (s.a.a) şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: Cebrail, İbrahim'i son Cemre'ye (Cemre-i Akabe) götürdü. Burada Şeytan İbrahim'in karşısına çıktı. İbrahim şeytana 7 küçük taş parçası atarak onu uzaklaştırdı ve Şeytan kayboldu. Orta Cemre'ye (Cemre-i Vustâ) ulaştıklarında yine karşısında Şeytan'ı gören İbrahim, aynı şekilde yedi küçük taş parçası atarak onu uzaklaştırdı. İlk Cemre'ye (Cemre-i Ûlâ) varınca yine şeytan çıktı karşısına, bu kez de yedi taş parçası atarak uzaklaştırdı Şeytan'ı.[93] Bu nedenledir ki yüce Allah Hz. İbrahim'in (a.s) bu davranışını hac merasiminin şartlarından saymış ve böylelikle onun daima bu amelle anılmasını sağlamıştır.
4- Kurban Kesme

Yüce Allah Hz. İbrahim'le İsmail'in (a.s) kıssalarını anlatırken şöyle buyurur: ...Biz de onu -İbrahim'i- halîm, sabırlı ve metin bir çocukla müjdeledik. Böylece çocuk, onun yanında konuşabilecek çağa erişince -belli ölçüde serpilip olgunlaşınca- İbrahim ona "oğlum." dedi, "Rüyamda seni boğazlı-yorken gördüm, ne dersin buna?!" -Oğlu İsmail- dedi ki: "Babacığım, emrolunduğun şeyi yap, beni sabredenlerden bulacaksın inşaallah." Sonunda ikisi de -Allah'ın emrine ve takdirine- teslim oldu; -babası, İsmail'i kurban etmek için- yere yatırdı. Bu sırada biz ona "Ey İbrahim, sen emredileni yaptın, hiç şüphesiz biz, ihsanda bulunanları böyle ödüllendiririz." diye seslendik. Ve ona, bü-yük bir kurbanı fidye olarak verdik.[94] Böylece yüce Allah Hz. İbrahim'in (a.s) bu ihlaslı ve samimi davranışını pek takdir edip O'nun rızası için oğlu İsmail'i kurban etmeye hazır olan Hz. İbrahim'e bir koç göndermiş ve bu emsalsiz fedakarlık örneğini haccın farizalarından sayarak hacıların Minâ'da kurban kesmelerini emredip Hz. İbrahim'in (a.s) anısının daima ve olanca canlılığıyla yaşatılmasını irade buyurmuştur. Görüldüğü üzere "Makam-ı İbrahim"de Hz. İbrahim'in ayaklarındaki bereket ve kutsallık, taş üzerinde ayak izine dönüşmüş ve yüce Allah bu anının daima canlılığını koruması için mezkur makamı hac menâsikinden saymıştır. Böylelikle Beytullah'a gelen hacılar, Hz. İbrahim'in (a.s) ayak bastığı yerde Allah'a secde edip namaz kılmaktadırlar ki, bu da çok anlamlıdır. Yine bunun gibi kutlu ve bereketli bir diğer davranışı da Hz. Âdem'de (a.s) görmekteyiz:
5- Hz. Âdem'in (a.s) Anısını Canlı Tutma

Bazı rivayetlerde yüce Allah'ın zilhicce ayının dokuzuncu günü akşamı "Arafat" denilen yerde Hz. Adem'in tövbesini kabul edip onu bağışladığı geçer. Bu nedenle Hz. Cebrail (a.s) güneş batmak üzereyken Hz. Adem'i Meş'ar'e götürdü ve Adem o geceyi orada geçirdi. Hz. Adem o gece Meş'ar'de Allah'a ibadet etti, tevbesini kabul ettiği için Rabbine şükürde bulundu. Ertesi gün (ikinci gün) sabahleyin vahiy meleği onu Minâ'ya götürdü; Âdem (a.s), tövbesinin kabul edilip günahlardan temizlenmiş olmasına binâen -bunu bir anı olarak daima anıp yaşatmak için- o gün orada saçlarını kesti. Yüce Allah da bu kutlu günü Adem ve evlâtları için bayram ilân etti ve Âdem'in (a.s) bu iki günde gerçekleştirdiği amelleri kıyamet gününe kadar hac menâsikinin değişmez kurallarından saydı. İşte bu nedenledir ki Beytullah'ı ziyaret eden hacılar, tövbe ve günahlarının affedilmesine karşılık âlemlerin Rabbine şükranda bulunarak zilhiccenin 9. günü öğleden akşama kadar Arafat'ta bulunurlar; o günün gecesini Meş'aru'l-Haram'a giderek orada Allah'ı zikrederler, onuncu günde ise Minâ'da saçlarını tıraş ederler. Allah (c.c) Hz. İbrahim, İsmail ve Hâcer'in (a.s) amellerini de bunlara ekleyerek tamamını "hac amelleri" olarak kararlaştırmıştır. Görüldüğü gibi hac amellerinin tamamı, Allah'ın sâlih kullarının bu tür eylemleri ve bu eylemlerin zaman ve mekânlarının saygı ve takdirle anılması ve böylelikle söz konusu eylem ve davranışların süreklilik ve canlılığının korunmasıdır. Burada insanların uğursuz amellerinin yapılan mekâna yansımasına da bir örnek vermek istiyoruz:
Bir Ümmetin Uğursuzluğunun ve Kötülüğünün İzleri

Sahih-i Müslim'de şu ilginç olay nakledilmektedir: Resul-i Ekrem efendimiz (s.a.a) ordusuyla Tebük Savaşı günlerinde Semud kavminin harabeleri yakınındaki Hicr denilen mıntıkada konakladı. Hz. Peygamber'in ashabı, Semud kavminin kuyusundan su çekip içtiler; bu suyla hamur yoğurdular, yemek pişirdiler. Allah Resulü (s.a.a) meseleyi öğrenir öğrenmez yemeklerin yere dökülmesini ve hamurların da develere yedirilmesini emretti. Sonra da orduyu hareket ettirip Hz. Salih'in devesinin su içtiği kuyunun yanında mola verdirdi. Ayrıca, Allah'ın gazabına uğramış olan bu kavimden geriye kalan harabelerde oturulmamasını buyurarak "Onların başına gelenlerin sizin başınıza da gelmesinden korkarım." buyurdu.[95] Yine Müslim Resulullah'ın (s.a.a) şöyle buyurduğunu yazar: "Kendine zulmetmiş olanların evine girmeyin; (mecbur olursanız) ağlayarak -veya ağlar bir hâlle- girin ki onların başına gelenler sizin de başınıza gelmesin." Hz. Resulullah (s.a.a) bunları söyledikten sonra hızla oradan uzaklaştı. Buharî, olayın bu kısmını şöyle anlatır: ...Hz. Resulullah (s.a.a) böyle buyurduktan sonra başına bir örtü çekerek aceleyle o vadiden uzaklaştı... Ahmed b. Hanbel de "...Hz. Resulullah (s.a.a) sözlerini bitirir bitirmez, bineğinden inmeksizin ridasını başına çekip..." ibaresiyle aynı olayı Müsned'inde zikretmektedir.[96]
Mekânın Uğurlu ve Uğursuz Olmasının Kaynağı

Semud kavminin yaşadığı mıntıka ve onların su kuyularının uğursuz olarak adlandırılmasının yegane nedeni, elbette ki bizzat Semud kavmi ve bu kavmin çirkin amellerinden başka bir şey değildir. Söz konusu bölge, Semud kavminin adını taşıdıkça, Allah Resulü'nün (s.a.a) döneminde olduğu gibi bugün de "uğursuz" bilinecek ve bu etki, Allah istediği zamana kadar öylece sürüp gidecektir. Hz. Salih'in devesinin su içtiği pınarın uğurlu ve teberrüke değer sayılmasının yegâne nedeni de yine bizzat o mübarek deve değil midir? Bu pınar da "uğurluluk" vasfını o güne değin sürdürmüş olup ilâhî takdirin belirlediği bir geleceğe kadar sürdürmeye de devam edecektir. Kaldı ki, yüce Allah indinde Hz. Salih'in (a.s) devesinden daha aziz olan Hz. İsmail (a.s) ve yine o devenin su içtiği pınardan daha uğurlu olan "Zemzem Suyu" için de durum aynıdır; "Zemzem"in halâ süregelen ve kıyamete değin de sürecek olan uğur, kutluluk, bereket ve değerliliğinin yegâne sebebi, bizzat Hz. İsmail (a.s) değil midir? Yine yüce Allah'ın bazı vakit ve günleri kutlu, uğurlu ve mübarek saymasının nedeni, o günde sâlih kullarına ettiği lütuf ve ihsandan kaynaklanmaktadır. Bunun bir örneği cuma gününün kut-luluk ve bereketidir.
Cuma Gününün Kutluluk ve Bereketi

Sahih-i Müslim'de şöyle geçer: Yüce Allah Hz. Âdem'i (a.s) cuma günü yarattı ve yine cuma günü onu cennete soktu…[97] Bu ve benzeri şekilde, yüce Allah'ın bu günde sâlih kullarına ettiği lütuflardan dolayıdır ki cuma gününe kutluluk ve bereket kazandırmış ve cumanın "uğurlu" bir gün olarak tanınmasını sağlamıştır.
Ramazan Ayının Kutluluk ve Bereketi

Yüce Allah Kur'ân-ı Kerim'de şöyle buyurmaktadır: Ramazan ayı, insanlar için hidayet olan ve doğru yolu ve hakla batılı birbirinden ayıran apaçık delil ve belgeleri - kapsayan- Kur'ân onda (ramazan'da) indirilmiştir.[98] Ve yine Allah, (c.c) Kadir Suresi'nin 1-3. ayetlerinde "Biz Kur'ân'ı Kadir gecesi indirdik... Kadir gecesi bin aydan daha hayırlıdır." buyurur. Kadir Gecesi'nde Kur'ân'ın Resul-i Ekrem efendimize (s.a.a) nâzil olması, bu gece ve onun bulunduğu ramazan ayına özel bir değer ve kutluluk kazandırmış, bu mübareklik ve kutluluk, günümüze değin sürmüş ve kıyamete değin de sürecektir. Görüldüğü üzere Allah'ın sâlih kullarının amellerine şehadette bulunan zaman ve mekânlar, bu nedenden ötürü haklı olarak kutlu, uğurlu ve bereketli sayılmışlardır. Bu sâlih kulların söz konusu Sâlih amelleri işledikleri mekân ve zamanı uğurlu ve bereketli kabul edip o zaman ve mekânlarda söz konusu amelleri tekrarlamak suretiyle bu amelleri anmamız ve böylelikle sürekli onların değerini ve canlılığını korumamız emredilmiştir ki bu da, söz konusu taklit ve anma neticesinde bizim de aynı şeylerden etkilenip o doğrultuda hareket etmemizi sağlayacak; başka bir deyişle o amellerin bereket ve kutluluğundan nasiplenmemize neden olacaktır. Bu nedenledir ki iki cihan serveri Hz. Resulullah'ın (s.a.a) doğum günü, yüce Allah'ın Resulullah'ı Mescidu'l-Haram'dan Mescid-i Aksâ'ya götürdüğü ve İsrâ Gecesi (Mirac Gecesi) diye bilinen gece, Allah Resulü'nün peygamberlikle görevlendirildiği Bi'set Günü... gibi İslâmî anlam, işaret ve mesajlar taşıyan mübarek zaman ve günlerin önemle anılması ve bu günlerin anısının özel program ve merasimlerle daima canlı tutulup süreğenliliğinin korunması, insanlar üzerinde fevkalâde yapıcı ve eğitici etkiler bırakmaktadır. Bahsimizi noktalarken, meselâ Hz. Resulullah'ın (s.a.a) mübarek doğum günü veya Bi'set yıldönümünde Allah'ın rızasını umarak ve Hz. Peygamber'in yolunu izleyip sünnetine daha sıkı sarılmayı hedefleyerek yapılan anma programları ve -sevabının ona ulaşacağı ümidiyle Allah rızası için ihsanda bulunup yemek verme ve insanları davet etme gibi hayra yönelik- merasimlerin İslâm ümmetine hayır ve fayda sağlayacağını bir kez daha belirtiyor; bunların sahih İslâmî kaynaklarda belirtildiği şekilde tertiplenmesinin mutlaka faydalı olacağını, bu programların, bazı tasavvufçularca sonradan icat edilen hurafe ve bid'atlerden temizlenmesi gerektiğini de önemle hatırlatıyoruz.

PEYGAMBERLERİN MEZARLARI ÜZERİNE BİNA YAPMAK VE ORALARI İBADETGÂH EDİNMEK

Bazı Müslümanlar, birtakım rivayetlere dayanarak peygamberlerin mezarlarının üzerine bina yapmanın haram olduğunu iddia etmektedirler.
Bu rivayetlerden önemli olan iki tanesi şöyledir:
1- Hz. Ali'den (a.s) şöyle nakledilmiştir: Resulullah (s.a.a) bir cenaze töreninde ashabına şöyle
buyurdu: "Aranızda Medine'ye giderek bütün putları kırmaya, bütün mezarları yerle bir etmeye, bütün resimleri yok etmeye hazır olanınız var mı?"
Sahabeden biri, "Ben hazırım, ya Resulullah!" dedi. O adam Medine'ye gitti; ama halkın (kendisine zarar vermesinden) korkarak bir şey yapamadan geri döndü. Bunun üzerine Ali (a.s), Resulullah'a (s.a.a), "Ben gideyim mi, ya Resulullah (s.a.a)?" dedi. Resulullah da, "Sen git, ya
Ali!" buyurdu. Böylece Ali gitti ve bir müddet sonra geri dönerek, "Bütün putları kırdım, bütün mezarları yerle bir ettim ve bütün resimleri ortadan kaldırdım ya Resulullah (s.a.a)!" dedi.[99] Bu rivayet, hadis kitaplarında çeşitli şekillerde geçer; biz bunların arasından en kapsamlı olanını naklettik.
Bu Rivayete Eleştiri
Birincisi, Resulullah (s.a.a) şahsen -ileride değineceğimiz rivayetlere göre- annesinin mezarını ziyaret ederek kabrinin başında ağlamış ve beraberindekiler de onunla birlikte ağlamıştır; oysa Resulullah (s.a.a) daha altı yaşındayken Medine'de annesini kaybetmişti. Bu hesaba göre Allah Resulü kırk yıl kadar bir zaman geçtikten sonra Mekke'den Medine'ye hicret edince annesinin mezarını ziyaret etmeye muvaffak olmuştu. Bu kadar uzun bir zaman geçmesine rağmen annesinin mezarının belirtileri yok olmamıştı; aksi takdirde onu bulamazdı. Şimdi soru şu: Eğer İslâm dini mezarları yer seviyesine indirmeyi ve yükseltmemeyi emretmişse o hâlde neden Hz. Resulullah (s.a.a) annesinin mezarını yer seviyesine indirmelerini, üzerindeki belirtiyi kaldırmalarını emretmedi? İkincisi, Medine halkından bir grup Müslüman olduktan sonra Resulullah (s.a.a) o güne kadar kendisine ulaşan hükümleri tebliğ etmesi için Mus'ab b. Umeyr'i Medine'ye gönderdi. Medine halkı hac törenlerini yerine getirmek için Medine'den dışarı çıktıklarında, Müslümanlar Akabe'de toplanarak gizlice Resulullah'a (s.a.a) biat ettiler. O zamanlar İslâm dini Medine'ye tamamen yayılmamıştı. Nihayet Resulullah (s.a.a) Medine'ye hicret etti ve üç gün sonra Ali (a.s) de kendilerine ulaştı. Onun Medine'ye nasıl girdiği meşhurdur. Resulullah (s.a.a) Medine'de Yahudi kabileleriyle (Benî Kurayza, Benî Nadir ve Benî Kaynuka) sözleştikten sonra hükümetinin dairesini yavaş yavaş tüm Medine'ye genişletti ve tedricen bütün Medine sâkinleri Müslüman oldular. Bu durumda Resulullah ne zaman ve hangi cenaze töreninde Ali'ye (a.s) Medine'ye giderek bütün putları kırmasını, mezarları yerle bir etmesini ve bütün resimleri yok etmesini emretmiştir?!
Ayrıca, söz konusu rivayette birinci elçinin Resulullah (s.a.a) sahabelerle birlikte cenaze törenindeyken Medine'ye gittiğini; ama korkarak bir şey yapamadan geri döndüğü, daha sonra da Hz. Ali'yi bu iş için gönderdiğini ve onun da gidip söylenenlerin hepsini uyguladıktan sonra, daha Resulullah ve ashabı cenaze merasimindeyken geri döndüğü söylenmektedir! Böyle bir şey aklen ve mantıken nasıl mümkün olabilir?! Üçüncüsü, hadisin devamında Emirü'l-Müminin Ali'nin (a.s) Ebu'l-Hiyâc Esedî'ye, "Resulullah (s.a.a) bana bütün mezarları yerle bir etmemi ve putları kırmamı emretti; ben seni bu işle görevlendiriyorum." [100] dediği nakledilmektedir. Açıktır ki, İmam Ali'nin (a.s) Ebu'l- Hiyâc'a böyle bir emri vermesi ancak kendi hilâfeti döneminde olabilir. O zaman da şu soruyla karşılaşıyoruz: Hz. Ali, Ebu'l-Hiyâc'ı bu iş için ne zaman gönderdi? Kendi hilâfeti döneminde ve kendisinden önceki üç halifenin dönemde ve o kadar fetihlerden sonra mı? Yoksa ondan önce mi? Ayrıca putları kırması ve kabirleri yerle bir etmesi için onu hangi beldeye gönderdi? Eğer İslâmî beldelerden birisi ise, o dönemde İslâm beldelerinden hangisinde put vardı? Hele hele Medine de böyle bir şeyin olması mümkün mü? Bunları göz önünde bulundurmalıyız. Bu iki hadisin doğruluğunu kabul etsek bile, bunları Resulullah'ın (s.a.a) ve Hz. Ali'nin (a.s) şirk beldelerinde putperestlerin kabirlerinin belirtilerini yok etmeyi emrettikleri şeklinde yorumlamalıyız. Bunun ise İslâm topraklarında Müslümanların kabirlerini yerle bir etmekle hiçbir ilgisinin olmadığı açıktır.
2- Bazı Müslümanların, mezarların üzerine bina yapmanın haram olduğuna delil gösterdikleri diğer bir hadis ise Resulullah'tan (s.a.a) nakledilen şu rivayettir: Allah'ım, benim kabrimin put olmasına müsaade etme; peygamberlerinin kabirlerini mescit edinenlere Allah lânet etsin. İkinci bir rivayette ise Resulullah, peygamberlerin kabirlerini mescit edinenleri açıkça tanıtarak şöyle buyurur: Allah Yahudileri kahretsin; onlar peygamberlerinin kabirlerini mescit edindiler.[101]
Bu Hadise Eleştiri
İsrail oğulları Mısır'dan dışarı çıkıp denizin karşı tarafına geçip "Tih" denilen malum çölü geride bırakarak Filistin'e ulaştıktan sonra, "Beytulmukaddes" onlara ibadet yeri olarak seçildi; onun dışında ibadet ettikleri başka bir yer yoktu. İsrail Oğulları'nın hükümdarı olan Hz. Süleyman'ın (a.s) döneminde onun adına "Süleyman'ın Heykeli" denilen bir saray yaptılar. Durum böyleyken, yukarıdaki rivayetin bahsettiği ve Yahudilerin mescit edindikleri peygamberlerinin mezarları nerdeydi? Oysa Beytulmukaddes ve beldesi, Müslümanların ve Hz. Resulullah'tan (s.a.a) önceki Arapların devamlı gezip gördükleri bir yerdi. Mezarları meşhur olan ve bilinen meşhur ve büyük peygamberleri, Hz. İbrahim Halil'in (a.s), Hz. Musa b. İmran'ın vs. mezarlarının ise Yahudiler tarafından put edinildiğini biz, hiçbir yerde görmüş, duymuş ve okumuş değiliz. Bir kabrin put edinildiğini farz etsek bile, bunun mezarlara saygı duymak ve kabirleri ziyaret etmekle hiçbir ilgisi yoktur. Bir kabri put edinmek, namaz kılarken onu Kâbe gibi kıble edinmek demektir; bu ikisi arasında büyük bir fark vardır. Bütün bu kaydettiklerimizde ve bundan sonra değineceklerimizde Resulullah'ın (s.a.a) hadisleri hakkında hiçbir şüphe yoktur; bu konuda Allah'a sığınırız. Şüphe edilen ve incelenmesi gereken konu, yüce Allah'ın kendilerini sapmadan, yanılmadan ve unutkanlıktan korumadığı hadis râvileridir.

Mezar, İbadet Yeri

Resulullah'ın (s.a.a) türbesini ibadet yeri edinmenin doğruluğunu kabul edenlerin delili şudur, Beytullah'ın etrafını tavaf edenler Hicr-i İsmail'i de tavaf etmekte ve onun duvarını kutlu sayıp, ondan da hayır ve bereket ummaktadırlar; oysa İslâm ümmetinin bütün âlimleri Hz. İsmail'in ve annesi Hâcer'in mezarlarının orada olduğunda icma etmişlerdir. Sire-i İbn Hişâm, Tarih-i Taberî, İbn Esîr ve İbn Kesir'de şöyle geçer: İsmail, annesi Hâcer'in kabrinin yanı başında ve Hicr'de defnedilmiştir (İbn Hişâm). İbn Esîr'in tabiri ise şöyledir: İsmail, kendisini Hicr'de annesinin yanı başında defnetmelerini vasiyet etti.[102] İbn Sa'd da Tabakât'ında şu rivayetlere yer vermiştir: Hiç şüphesiz İsmail yirmi yaşındayken, annesi Hâcer vefat etti vefat ettiği sırada doksan yaşındaydı. İsmail onu Hicr'de defnetti. İsmail ise babasından sonra vefat etti ve Hicr'in Kâbe'den yana olan semtinde annesinin yanına defnedildi. Diğer bir rivayeti ise şöyle nakletmektedir: İsmail'in mezarı, oluğun altında Beyt ile rükün arasındadır.[103] Kelâî ise el-İktifâ kitabında özetle şöyle yazmaktadır: Hâcer, İsmail ve İsmail'in oğlu Nâbit Hicr'de defnedilmişlerdir.[104] Yine İbn Cübeyr Sefernâme'sinde Hz. İsmail ve annesi Hâcer'in hakkında şöyle yazar: İsmail'in kabri, oluğun altında, Hicr'in içinde ve Kâbe'nin duvarının yakınında olup mihrap şeklinde yeşil renkli küçük bir mermer taşla belirtilmiştir.
Onun bitişiğinde daire şeklinde yeşil bir mermer taş da vardır; her iki taş çok güzel ve çekicidir. Bu taşların arasında eritme motifine yapışmış olan altına çok benzeyen muarrak gibi sarı lekeler göze çarpmaktadır. Hz. İsmail'in kabrinin yanı başında ve Irakî rüknün yakınında annesinin mezarı yer almış ve bir buçuk karış büyüklüğünde yeşil bir mermerle belirtilmiştir. Hacılar bu iki yerde namaz kılarak onlardan hayır ve uğur umarlar, tabi bu konuda haklıdırlar da. Çünkü bu iki zatın defnedildikleri yer Beytu'l-Atik ve Kâbe'nin bir bölümüdür. Yüce Allah onları daima nurlu kılmıştır ve onların mezarlarına namaz kılanlara hayır ve bereket verir. Bu iki mezar arasında yedi buçuk karış kadar bir mesafe vardır.[105] Bunlar Ehlisünnet ve Hilâfet Ekolü'nün kitaplarında geçenlerdir. Bu alanda Ehlibeyt âlimlerinin naklettikleri ise şu kitaplarda geçer: el-Kâfi, (Merhum Kuleynî'nin eseri, öl. 329 hicrî kamerî), Men La Yahzuruhu'l-Fakih ve İlelu'ş-Şerâyî', (Merhum Şeyh Saduk'un eseri, öl. 381 hicrî kamerî), el-Vâfi (Merhum Feyz Kâşânî'nin eseri, öl. 1089 hicrî kamerî), Bihâru'l-Envâr (Merhum Allame Meclisî'nin eseri, öl. 1111 hicrî kamerî). Örneğin Kuleynî el-Kâfi'de şöyle nakletmektedir: İsmail ve Hâcer'in kabri Hicr'dedir...[106] Peygamberlerin çoğunun kabri Hicr'dedir...[107] Hicr'de üçüncü Rükn'ün yanı başında İsmail'in kızları defnedilmiştir.[108] Yine Ebu Bekir Fakih, Resulullah'tan (s.a.a) şöyle nakleder: Ümmetinin zulmünden kaçan her peygamber Kâbe'ye sığınır ve ölünceye kadar orada Allah'a ibadet ederdi. Hud, Şuayb ve Salih Peygamber'in kabri Zemzem'le Makam arasındadır; Kâbe'nin içinde üç yüz peygamber, Rükn-i Yemânî'yle Hacerü'l-Esved arasında ise yetmiş peygamber defnedilmiştir. [109] Yine peygamberlerin mezarlarına bina yapılmasının doğruluğunu kabul edenlerin diğer bir delili de şudur: Resulullah'ın (s.a.a), Ebu
Bekir ve Ömer'in kabirleri vefatlarından bugüne dek üzeri örtülü bir binanın içerisinde yer almıştır. Eğer bu haram olsaydı bu kadar zaman içinde Müslümanlar buna nasıl izin vermişlerdir? Yine şu ayetleri de delil olarak göstermektedirler: İbrahim'in makamını namaz yeri edinin.[110] (Onları bulanlar) Kendi aralarında durumlarını tartışıyorlardı, (bir kısmı) dedi ki: "Onların üstüne bir bina inşa edin."[111] Vahhabîler, peygamberlerin, imamların ve sahabelerin kabirlerini ziyaret eden Müslümanlara, "kabre ve ölülere tapanlar" derler. Yukarıda değindiklerimizi göz önünde bulundurduğumuzda, aslında bu zavallılar farkında olsunlar veya olmasınlar, Hz. Resulullah'a (s.a.a), ashabına ve Hirc-i İsmail'in etrafını tavaf eden bütün peygamberlere "kabre ve ölüye tapanlar" demekteler. Çünkü Hicr-i İsmail'de Hâcer'in, İsmail'in ve Hz. İsmail'in oğullarının ve ondan önceki
diğer birçok peygamberin kabri vardır. Kabrin üzerine bina yapmak konusunda birbiriyle çelişen hadisler veya daha doğrusu bu hadisleri anlamadaki farklılıklar, bu ihtilâfın menşei hâline gelmiştir.

İSLÂM'DA ÖLEN İÇİN AĞLAMAK

Andolsun, sizin için, Allah'ı ve ahiret gününü umanlar ve Allah'ı çokça zikredenler için Allah'ın Resulünde güzel bir örnek vardır.[112]
Hz. Resulullah'ın (s.a.a) Ölen için Ağladığına Dair İslâm Metinlerinde Geçen Rivayetler

1- Resulullah'ın (s.a.a) Sa'd b. Ubâde'nin Hastalığında Ağlaması

Sahih-i Müslim'de şöyle geçer: Abdullah b. Ömer der ki: Sa'd b. Ubâde hastalanmış, yatıyordu. Hz. Resulullah efendimiz (s.a.a) Abdurrahman b. Avf, Sa'd b. Ebî Vakkâs ve Abdullah b. Mesud'la birlikte onu ziyarete gitti. Sa'd'ın kendisinden geçtiğini görünce, "Öldü mü?" diye sordu. Ölmediğini söylediler. Resulullah (s.a.a) ağladı, orada bulunanlar da ağladılar. Sonra Resul-i Ekrem (s.a.a) orada bulunanlara hitaben şöyle buyurdu.
"Dikkat etmez misiniz?! Yüce Allah, ağladığı veya üzüldüğü için kimseyi kınamaz; ama (mübarek dillerine işaret ederek) bunun için kınar -veya gerekirse- rahmetine boğar."[113]

2- Hz. Resulullah'ın (s.a.a), Oğlu İbrahim'in Ölümünde Ağlaması

Sahih-i Buharî'de Enes'ten şöyle rivayet edilmiştir: Hz. Resulullah'la (s.a.a) birlikte bir grup Müslüman, (Resulullah'ın eşi ve oğlu İbrahim'in annesi) Hz. Mâriye'nin evine gittik. Hz. Resulullah'ın (s.a.a) minik yavrusu İbrahim can vermek üzereydi. Hz. Peygamber'in gözleri doluverdi. Abdurrahman b. Avf, Hz. Resulullah'a dönerek - Sen de mi ya Resulullah?! diye sordu. Hz. Resul-i Ekrem (s.a.a): - Ey Avf'ın oğlu! Ağlamak Allah'ın rahmetindendir. Göz yaşlarım dökülmekte, yüreğim yanıp kavrulmakta şimdi; ama Allah'ın rızasına aykırı düşecek bir şey söylemiyorum. diye buyurdular. Hz. Peygamber, bu sırada yüzünü minik İbrahim'e çevirip ona hitaben şöyle buyurdu: - İbrahimciğim! Yokluğun bizi pek üzmekte, hicranın bize keder vermektedir. İbn Mâce'nin Sünen'inde, Hz. Peygamber'in bunları söyleyerek minik İbrahim'in üzerine kapanıp ağladığı nakledilir.[114]

3- Hz. Resulullah'ın (s.a.a), Torununa Ağlaması

Sahih-i Buharî'de şöyle geçer:
Hz. Resulullah'ın (s.a.a) kızlarından biri ona haber göndererek oğlunun ölmek üzere olduğunu ve mümkünse hemen gelmesini istedi. Hz. Resulullah (s.a.a) aralarında Sa'd b. Ubâde'nin de bulunduğu bir grup sahabeyle birlikte kızının evine gitti. Kesik kesik soluk alan ve son nefesini vermek üzere bulunan yavrucağı Hz. Peygamber'in kollarına bıraktılar. Allah Resulü'nün (s.a.a) ağladığını gören Sa'd:
"Ey Allah'ın Resulü, ne oluyor size?!" diye sorunca, Hz. Peygamber: "Bu, yüce Allah'ın, kullarının kalbine yerleştirdiği bir rahmettir. Allah sevecen, merhametli ve yufka yürekli kullarına rahmet ve şefkatte bulunur."[115] diye buyurdu.

4- Hz. Resulullah'ın (s.a.a), Sevgili Amcası Hz. Hamza'ya Ağlaması

İbn Sa'd'ın Tabakât'ında ve Vâkıdî'nin Meğazi'sinde özetle şöyle
yer alır: Uhud Savaşı sonrasıydı. Ensarın bulunduğu mahalleden, şehitlerine ağlayan Müslümanların sesi duyuluyordu. Hz. Resulullah'ın gözleri doldu: "Hamza'nın, ağlayacak kimsesi de yok!" buyurdu. Hz. Resul-i Ekrem'in (s.a.a) bu sözünü Sa'd b. Muâz duymuştu; Benî Abduleşhel kadınlarına haber göndererek Hz. Resulullah'ın (s.a.a) evinde toplanmalarını istedi. Kadınlar gelip oturdular. Hz. Hamza'ya yas tutup ağladılar. Onların mersiye ve ağlama seslerini duyan Peygamber (s.a.a) onlar için hayır duada bulundu ve yas meclisi tamamlandıktan sonra onları uğurladı.
O tarihten sonra ensar kadınları arasında, ölülerine ağlamadan veya onun yasını tutmadan önce Hz. Hamza'nın (r.a) şahadetini anarak ona gözyaşı dökmek âdet olup gelenekleşti.[116] Ayrıca, Hz. Resulullah (s.a.a), sevgili anneleri Amine Hatun'un (r.a) mübarek mezarı başında ağlamış, hatta onunla birlikte yanındakilerde kendilerini tutamayıp ağlamışlardır.[117]

5- Resulullah (s.a.a) Ölü Evine Yemek Temin Edilmesini Emrediyor

Cafer'in şehadet haberi geldiğinde Hz. Resulullah (s.a.a) "Cafer-'in âilesine yemek pişirin; onlar yaslıdır, bu gibi şeylerle uğraşacak durumda değildirler." buyurdu.[118]

6- Hz. Resulullah (s.a.a) Yas Süresini Belirtiyor

Mütevatir rivayetlerle nakledilen bir hadiste Hz. Resulullah'ın (s.a.a), kadının, kocası dışındaki ölülerine 3 gün, kocası içinse Kur'ân'da da belirtildiği üzere 4 ay 10 gün yas tutmasını buyurduğu geçer.[119]

7- Hz. Resulullah'ın (s.a.a) Cafer b. Ebutâlib'e (r.a) Ağlaması

Sahih-i Buharî'de şöyle geçer: Hz. Resulullah (s.a.a) Zeyd, Cafer ve Abdullah b. Revâhanın şahadet haberi gelmeden önce onların şahadetlerini haber vererek yaslarını tuttu ve şöyle buyurdu: "Sancağı Zeyd aldı. Zeyd şehit oldu, Cafer aldı! O da vurulup şehit düştü, İbn Revâha aldı, o da şehit düştü…!" Hz. Resulullah (s.a.a) bu haberleri verirken mübarek gözlerinden yaşlar süzülmekteydi.[120] Hz. Cafer b. Ebutâlib'in biyografisi hakkında el-İstiâb, Usdu'l-Gâbe, el-İsâbe, Tarih-i Taberî ve diğer kaynaklarda geçen metinlerin özeti mealen şöyledir: Cafer'le arkadaşları şehit düşünce, Hz. Resulullah (s.a.a) Cafer'in evine gitti, onun çocuklarını çağırıp yanına oturttu, onları öpüp kokladı, ağlayarak sevip okşadı. Cafer'in eşi Esma, Anam babam sana feda olsun ya Resulullah, ne oldu, neden ağlıyorsunuz? Cafer'le arkadaşlarından bir haber mi var yoksa?!" diye sorunca Hz. Peygamber-i Ekrem (s.a.a), "Evet, onlar bugün şehit düştüler!" diye buyurdu. Esma, olayı şöyle nakletmektedir: "Bu haberi duyunca elimde olmaksızın çığlık atıp kalktım, yüksek sesle ağlıyordum, komşu kadınları etrafıma toplandı, ağlaşıyor, ağıtlar yakıyorduk. Bu sırada Fâtıma, "Eyvahlar osun! Ne oldu amcama?!" diye ağlayarak içeriye girdi. Hz. Resulullah (s.a.a), "Cafer gibi birine elbette ki ağlanır!" buyurdular.

8- Hz. Resulullah'ın (s.a.a), Torunu İmam Hüseyin'e (a.s) Ağlaması

a) Ümmü'l-Fazl Hadisi:
Müstedrekü's-Sahiheyn, Tarih-i İbn Asâkir, Hârezmî'nin Mak-tel'ive diğer İslâmî kaynaklarda Haris'in kızı Ümmü'l-Fazl'dan şöyle rivayet edilir:
Hz. Resulullah'ın (s.a.a) huzuruna vararak:
- Ey Allah'ın Resulü! Dün gece kötü bir rüya gördüm, dedim.
Gördüğüm rüyayı sorunca; çok ürkütücü olduğunu söyledim.
Bunun üzerine Hz. Peygamber, tekrar buyurdu:
- Rüyanı anlat.
- Rüyamda, sizin vücudunuzdan olan bir parça et kollarımdaydı!...
Hz. Resulullah (s.a.a) gülümsedi:
- Korkmana gerek yok, hayırdır. Allah'ın izniyle kızım Fâtıma bir erkek evlât getirecek dünyaya, o bebeği senin kucağına verecekler. Hz. Resulullah'ın (s.a.a) bu tabirinden sonra çok geçmeden Hz. Fâtımatü'z-Zehrâ (s.a) doğum yaptı ve Hz. Hüseyin'i (a.s) getirdi dünyaya; tıpkı Hz. Resulullah'ın (s.a.a) önceden buyurmuş olduğu gibi, bebeğin bakımını bana verdiler! Bir gün Hz. Resulullah (s.a.a) girdi içeriye, bebeği onun
kollarına bıraktım. Biraz sonra Hz. Peygamber'in ağladığını fark ettim, telaşla atıldım:
- Ya Resulullah! Anam babam sana feda olsun, ne oldu?
Hz. Peygamber, yaşlı gözlerle cevap verdiler:
- Cebrail (a.s) gelerek ümmetimin bu yavrumu şehit edeceğini haber verdi bana!
- Bunu mu?! Hüseyin'i mi?!
- Evet bunu, Hüseyin'i!... Hatta mezarının kırmızı renkli toprağından da biraz getirip verdi bana!" Hâkim, bu hadisi aktardıktan sonra şöyle yazar: "Şeyheyn'in (Buharî ve Müslim'in) belirlemiş olduğu kurallara göre bu hadisi şerif kesinlikle sahihtir; ama her nedense kendileri bu sahih hadisi aktarmamışlardır!"[121]
b) Cahş Kızı Zeyneb Hadisi:
İbn Asâkir'in Mecmau'z-Zevâid'inde, İbn Kesir'de ve diğer tarih kaynaklarında Cahş kızı, Zeynep'ten şu hadis rivayet edilir: Hz. Resulullah'ın (s.a.a) benim evimde olduğu bir gündü; henüz yürümeye başlamış olan minik Hüseyin de benim yanımdaydı. İşle meşgul olduğum bir sırada minik Hüseyin Hz. Peygamber'in odasına girdi, engellemek için içeri koştuysam da, Hz. Peygamber, "Ona engel olma." buyurdular. ...Derken, Hz. Peygamber (s.a.a) namaza durdu. Kıyamda Hüseyin'i kucağına alıyor, rükû ve secdeye varmadan önce onu yavaşça yere bırakıyordu. Namazını bitirdikten sonra oturup ağlamaya başladı, ellerini açıp dua etti. Duasını bitirince:
- Ya Resulullah, bugüne değin hiç görmediğim bir davranıştı bu! (namazda Hüseyin'i kucağınıza almanız) dedim.
Hz. Peygamber, şöyle buyurdular:
- Cebrail inerek, ümmetimin şu yavrumu öldüreceğini haber verdi bana! Cebrail'den, Hüseyin'imin şehit düşeceği yerin toprağını bana getirmesini istedim, o da kırmızı renkli bir toprak getirdi bana..."[122]
c) Âişe'nin Rivayet Ettiği Hadis:
Abdurrahman oğlu Ebu Seleme'den naklen: İbn Asâkir, Maktel-iHârezmî, Mecmau'z Zevâid ve diğer büyük kaynaklarda, Abdurrahman oğlu Ebu Seleme'nin, Âişe'den naklettiği şu hadis geçer: Hz. Resulullah (s.a.a) minik Hüseyin'i kucağına almış, dizine oturtmuştu, bu sırada Cebrail inerek:
- Bu senin evlâdın mı? diye sordu. Hz. Resulullah (s.a.a), "Evet." diye cevap verince Cebrail (a.s) şöyle dedi:
- Ümmetin senden sonra onu öldürecek. İstersen, öldürüleceği yeri gösterebilirim! Hz. Resulullah (s.a.a) göstermesini isteyince Cebrail, Hz.
Peygamber'e Tef arazisinin toprağını gösterdi. " Aynı rivayet bir başka yerde de "Cebrail Tef arazisini gösterdi ve oradan aldığı bir miktar toprağı Hz. Peygamber'e vererek "işte bu, onun katledileceği yerin toprağıdır!" dedi. şeklinde geçer.[123]
d) Ümmü Seleme Rivayeti:
Müstedrekü's-Sahiheyn, Tabakât-ı İbn Sa'd, İbn Asâkir Tarihi ve diğer güvenilir kaynaklarda Abdullah İbn Vahab'dan şöyle rivayet edilir: Ümmü'l-Müminin Hz. Ümmü Seleme (radıyallahu anhâ) bana şöyle dedi: Hz. Resulullah (s.a.a) bir gece uyumak için yatağına girdi; ama çok geçmeden tedirgin ve rahatsız bir hâlde yataktan kalktı. Tekrar uzanıp uyudu; ama çok geçmeden aynı şekilde yeniden uyandı. Bu defa, ilk hâlinden biraz daha farklıydı. Üçüncü kez uyandığında yine rahatsızdı; ama bu kez avucunda kırmızı renkli bir toprak vardı, sevgiyle öpüyordu bu toprağı! Dayanamayıp sordum:
- Ya Resulullah, bu ne toprağı böyle?
- Cebrail (a.s), Hüseyin'imin Irak topraklarında öldürüleceğini haber verdi bana; onun öldürüleceği yerin toprağını göstermesini istedim; işte bu, o topraktır!" Hâkim, bu hadisin sonunda şöyle yazar: "Bu hadis, Buharî ve Müslim'in koyduğu kural ve şartlara göre tamamen sahih ve doğru
olduğu hâlde her nasılsa Buharî de Müslim de bu hadisi aktarmamışlardır!!"[124]
e) Enes b. Mâlik'in Rivayet Ettiği Hadis
Ahmed b. Hanbel'in Müsned'inde, Taberânî'nin Mu'cemu'l-Kebir'inde İbn Asâkir Tarihi'nde ve diğer birçok önemli kaynakta, Enes
b. Mâlik'ten şöyle rivayet edilir: Mukarreb meleklerden olan "Katar" meleği Hz. Resulullah'la (s.a.a) görüşebilmek için yüce Allah'tan izin istedi. Yüce Allah izin verdi. O gün Ümmü Seleme'nin (r.a) günüydü. Hz. Resulullah (s.a.a) Ümmü Seleme'ye (r.a) kapıda oturmasını ve kimseyi içeriye almamasını buyurdu. Ümmü Seleme der ki: "Ben kapının önünde oturmuştum, bu sırada Hüseyin b. Ali geldi, kapıyı açıp doğru Hz. Peygamber-i Ekrem'in (s.a.a) odasına girdi. Hz. Peygamber, onu kucağına alıp şefkatle öpmeye başladı. Melek, "Onu seviyor musun?" diye sordu, Hz. Peygamber, "Evet." diye buyurunca, melek, "Ümmetin onu öldürecek, istersen öldürüleceği yeri göstereyim sana!" dedi. Hz. Peygamber, göstermesini isteyince o melek kırmızı renkli, kuma benzer bir miktar toprak verdi Peygamber'e. Ümmü Seleme, bu toprağı Hz. Peygamber'den alıp itinayla sakladı. Sabit şöyle yazar: "Biz oraya 'Kerbela.' deriz."[125] Peki bütün bu delillere rağmen bu konudaki ihtilâfın kaynağı nedir? Bu ihtilâfın kaynağı yine Sahih-i Buharî ve Sahih-i Müslim gibi bazı kitaplarda nakledilen bazı rivayetlerdir. Biz önce bu rivayetleri nakledip, daha sonra cevabına geçeceğiz:

Dipnotlar

-------------------------------

[61]- Müstedrek-i Hâkim, "Tarih" kitabı, "el-Be's" kitabının son kısmı, c.2, s.615; Mecmau'z-Zevâid, c.8, s.253; Meraği'nin "Tahkiku'n-Nusret kitabı, s.113 -114 Taberânî'den naklen.
[62]- Bakara, 89
[63]- Rivayetlerden anlaşıldığı üzere onlar genelde bu gibi dualar ediyorlardı; bu da onların Resulullah'ı (s.a.a) aracı kıldıklarını gösterir.
[64]- Delailu'n-Nübüvve, Beyhakî, s.343-345, Bakara Suresi 89. ayetin tefsirinde; Tefsir-i Taberî, c.1, s.324-328; Tefsir-i Nişaburî -haşiyesinde-, c.1, s.333; Müstedrek-i Hâkim, mezkur ayetin tefsirinde, c.4, s.263; Tefsir-i Süyutî, Ebu Nuaym'ın Delailu'n-Nübüvvet'inden, Tefsir-i Muhammed b. Abdulhamid; Tefsir-i
Ebu Muhammed Abdurrahman b. Ebu Hatem b. İdris-i Razi; Tefsir-i Ebubekir Muhammed b. İbrahim-i Munzir en-Nişaburî ve diğer mütevatir rivayetler.
[65]- Müsned-i Ahmed b. Hanbel, c.4, s.138; Sünen-i Tirmizî, Kitabu'd-Deavat, c.13, s.80-81; Sünen-i İbn Mâce, Kitabu İkameti's-Salat ve's-Sünneti Fiha, "MaCae Fi Salati'l-Hacet" babı, s.441, hadis: 1385; İbn Esîr, kendi senediyle Usdu'l-Gabe'de, Osman b. Huneyf'in biyografisinde; Beyhakî Tahkiku'n-Nusre'den naklen; Tahkiku'n-Nusre, s.114. Biz özellikle Ahmed b. Hanbel'in sözünü naklettik; çünkü şefâati kabul etmeyenler genelde İbn Teymiyye ve uhammed b. Abdulvehhab'ın izleyicileridirler ve onların hepsi de Ahmed b. Hanbel'in izleyicisidir.
[66]- Tahkiku'n-Nusret, s.114-115, el-Mu'cemu'l-Kebir'den naklen.
[67]- Sahih-i Buhârî, Kitabu'l-İstiska, "Sualu'n-Nas el-İmame el-İstiska İza Kahetu" babı, ve "Fezail Ashabi'n-Nebi" kitabı, "Menakıbu'l-Abbas b. Ebdulmuttalib" babı, c.1, s.12 ve c.2, s.200; Sünen-i Beyhakî, Kitabu'l-İstiska, "elİstiska Bi-Men Turca Bereketu Duaihi" babı, c.3, s.352
[68]- Sahih-i Buhârî, "Zebaih" kitabı, "Mâ Zubihe Ale'n-Nusubi ve'l-Esnam" babı, c.3, s.207; Müsned-i Ahmed b. Hanbel, c.2, s.69 ve 86. Zeyd b. Amr b. Nufeyl, Ömer'in amcasının oğlu ve kayınbabasıdır. Zeyd'in hayatı, oğlunun (Said) hayatında el-İstiab'da, c.2, s.4'te kaydedilmiştir.
[69]- Sahih-i Buhârî, "Bedu'l-Vahy" babı, hadis: 252; Müsned-i Ahmed b. Hanbel, c.6, s.223 ve 233. Biz bu hadisi özetle naklettik. "Nakş-i Eimme Der İhya-i Din" kitabının dördüncü cildinde hadis, tarih ve tefsir kitaplarında kaydedilen Resulullah'ın (s.a.a) bi'setiyle ilgili hadisleri inceleyip değerlendirdik ve bu konudaki sahih hadisi kaydettik.
[70]- Tarih-i Taberî, Avrupa basımı, c.1, s.1150.
[71]- Sahih-i Buhârî, Kitabu'd-Deavat, "Kavlu'n-Nebi (s.a.a) Men Azeytuhu" babı; Sahih-i Müslim, Kitabu'l-Birri ve's-Sıla, "Men Leanehu'n-Nebi (s.a.a) ve Leyse Lehu Ehlen" babı.
[72]- Sahih-i Buhârî, Kitab-u Bedi'l-Halk, "Sıfatu İblis ve Cunudihi" babı ve Kitabu't-Tıbb, "Hel Yestahrecu's-Sihr" babı, "Edeb" kitabı, "İnnellahe Ye'muru Bi'l-Adl" babı, Kitabu'd-Deavat, "Tekriru'd-Dua" babı; Sahih-i Müslim,"es-Sihr" babı.
[73]- Sahih-i Müslim, "Fezail" kitabı, "Vücub-u İmtisali Mâ Kalehu Şer'an Dune Mâ Zekerehu Min Meaişi'n-Nas..." babı; Sünen-i İbn Mâce, "Telkihu'n-Nahl" babı.
[74]- Sahih-i Buhârî, Kitabu Fezaili Ashabi'n-Nebi, "Makdimu'n-Nebi (s.a.a) ve
Ashabihi el-Medine" babı ve "İydeyn" kitabı, "Sünnetu'l-İydeyn Li-Ehli'l-İslâm"babı; Sahih-i Müslim, "Salatu'l-İydeyn" kitabı, "er-Ruhsatu Fi La'b-i Yevmi'l-İyd" babı.
[75]- Sahih-i Müslim, "Sahatu'l-İydeyn" kitabı, "er-Ruhsatu Fi'l-le'bi'llezi La Masiyete Fihi Fi Eyyami'l-İyd" babı, hadis: 18, 19, 20, 21, 22.
[76]- Sünen-i Tirmizî, Ebvabu'l-Menakıb, "Menakıbu Ömer" babı.
[77]- Sünen-i Tirmizî, Ebvabu'l-Menakıb, "Menakıbu Ömer" babı; Müsned-i Ahmed b. Hanbel, c.5, s.353. Biz bu gibi hadisleri ve bunların ortaya çıkmasına sebep olan etkenleri "Nakş-i Eimme Der İhya-i Din" kitabının 2,3,4 ve 5. cüz'ünde ele alıp inceledik.
[78]- Sahih-i Buhârî, "Şehadat" kitabı, "Şehadetu'l-A'ma ve Nikâhuh" babı; Sahih-i Müslim, "Fezailu'l-Kur'ân, "el-Emr-u Bi-Teahhudi'l-Kur'ân" babı, hadis: 224; Sünen-i Ebu Davud, "Tetavvu" kitabı, "Refu's-Savt Bi'l-Kur'ân Fi Sa-lati'l-Leyl" babı, hadis: 133 ve Kitabu'l-Huruf ve'l-Kıraat, birinci bab, hadis: 3970
[79]- Ehlisünnet okulunun hadisleri Resulullah'ın (s.a.a) makam ve mevkisini sıradan bir insandan daha aşağı düşürdüğünden, (uydurma garanik hadisi gibi - bu hadisin temelsiz olduğunu Nakş-i Eimme Der İhya-i Din kitabımızın dördüncü cildinde ispatladık-) öyle ki, bu hadislerden vahye ve Kur'ân'a şüphe düşürülebileceğinden Hıristiyan tebliğcilerden bazıları, İslâm alanında tartışırken özellikle Ehlisünnet hadislerine istinad etmiş ve Ehlibeyt okulu hadislerine yanaşmamışlardır.
[80]- Bu alanda daha geniş bilgi için bk. İbn Ebi'l-Hadid-i Mu'tezilî'nin Şerh-u Nehci'l-Belâğa kitabı, c.1, s.59. Şifau's-Sudur, s.27. Maksat, Hudeybiye barışında altında "Bi'at-ı Şecere"nin gerçekletiği ve Allah-u Teâlâ'nın o bi'ata katılan müminlerden hoşnut olduğunu belirttiği ağaçtır.
[81]- Şerh-u Nehci'l-Belâğa, Muhammed Abduh, hutbe: 192.
[82]- Sahih-i Buhârî, "el-Menakıb ve'l-Merza ve'l-Edeb" kitabı; Sahih-i Müslim, "Fezail" kitabı, "İsbatu Hatemi'n-Nübuvvet" babı; Sünen-i Ebu Davud, Ki-tabu'l-Libas; Tirmizî, "Menakıb" kitabı; Müsned-i Ahmed b. Hanbel, c.2, s.223 ve c.3, s.434 ve 442 ve c.5, s.35, 77, 82, 90, 95, 98, 104, 340, 341, 354, 438, 442, 443 ve c.6, s.329.
[83]- Tabakât-ı İbn Sa'd, Avrupa basımı, c.1, k. 1, s.73, 76, 83, 98, 99, 100, 101, 109, ve c.3, k. 1, s.153; Sahih-i Buhârî, "Bedu'l-Vahy Min Ahbar-i Herkul An Ashhbihi" kitabının son kısmı; Sünen-i Tirmizî, "Menakıb" kitabı, "Ma Cae Fi Bed'i'n-Nübüvve" babı, c.13, s.106; Sire-i İbn Hişâm, c.1, s.194, 203 ve yine bk. c.1, s.231, 239 ve 251.
[84]- Sahih-i Buhârî, "Buyu" kitabı, "Kerahetu's-Sehb Fi'l-Esvak" babı, c.2, s.10 ve Kitabu't-Tefsir, "Tefsir-i Suret'il-Feth" babı ve "Fezailu'l-Kur'ân" kitabı, birinci bab; Tabakât-ı İbn Sa'd, Avrupa baskısı, c.1, s.123 ve c.1, k. 2, s.17, 87, 89; Sünen-i Tirmizî, "Menakıb" kitabı, birinci bab, Sünen-i Daremî, el-Mukaddime, birinci bab; Müsned-i Ahmed b. Hanbel, c.2, s.174 ve c.3, s.467; Tabakât-ı İbn Sa'd, c.1, k. 1, s.64, 103, 104, 106, 108, 111.
[85]- Sahih-i Müslim, "Fezail" kitabı, "Nesebu'n-Nebi" babı, s.1782, hadis: 2; Müsned-i Ahmed b. Hanbel, c.5, s.89, 95, 105; Müsned-i Tayalisi, hadis: 781; Tabakât-ı İbn Sa'd, c.8, s.179. Ağacın selâm etmesi ise şu kaynaklarda geçer: Sünen-i Daremî, üçüncü bab; Tabakât-ı İbn Sa'd
[86]- Saff, 6
[87]-Bakara, 146 ve En'âm, 20
[88]- A'râf, 157
[89]- Şerh-u Nehci'l-Belâğa, İbn Ebi'l-Hadid, c.15, s.242; el-Kâmil, Muber-red, en-Nehza yayınları, Mısır basımı, s.222. Bu olay hakkında daha geniş bilgiye bu kitabın üçüncü cildinde yer vereceğiz.
[90]- Bakara, 125
[91]- Sahih-i Buhârî, Kitabu'l-Enbiya, "Yüzeffun Neslan Fi'l-Meşy..." babı, c. 2, s.158-9.
[92]- Aynı eser, s.158 ve Mu'cemü'l-Buldân, Zemzem Maddesi ve Taberî Tarihi ve İbn Esîr'de Hz. İsmail'in (a.s) kıssası kısmında.
[93]- Müsned-i Ahmed c.1, s.306 ve buna yakın ifadelerle, s.127'de de geçer. Ayrıca: Müsned-i Teyâlisî 2696. hadis ve Mu'cemü'l-Buldan, "Kâbe" kelimesinin altında, Taberî Tarihi'yle İbn Esîr'de de Hz. İbrahim (a.s) ve İsmail'in (a.s) kıssaları.
[94]- Sâffât, 101-107
[95]- Sahih-i Müslim, "ez-Zühd ve'r-Rekâyık" kitabı "Lâ tedhulû Mesâkine'llezîne Zalemu Enfusehum..." babı 40. hadis'ten özetle. Müsned-i Ahmed c.2, s.117 ve Sahih-i Buhârî, Meğazi kitabı "Nüzulu'n-Nebi el-Hacer..." babı, Taberî Tarihi, Avrupa baskısında Semud Kavmi'yle ilgili haberde, c.1, s.250.
[96]- Müsned-i Ahmed b. Hanbel, c.2, s.66.
[97]- Sahih-i Müslim, Kitabu'l-Cuma, "Fazlu'l-Cuma" babı, 17 ve 18. hadisler
[98]- Bakara, 185
[99]- Müsned-i Ahmed b. Hanbel, c.1, s.87, 89, 96, 110, 128, 139, 145 ve 150; Müsned-i Teyalisî, hadis: 96 ve 155.
[100]-Müsned-i Ahmed b. Hanbel, c.1, s.89 ve 96.
[101]-Müsned-i Ahmed b. Hanbel, c.2, s.246.
[102]- Sire-i İbn Hişâm (Mısır baskısı), c.1, s.6, Tarih-i Taberî (Avrupa baskısı), c.1, 352, Tarih-i İbn Esîr (Avrupa baskısı), c.1, s.89, Tarih-i İbn Kesir, c.1, s.193, Mu'cemu'l-Buldân, "hicr" Maddesi.
[103]-İbn Sa'dın Tabakât'ı, c.1, s.25 (Avrupa baskısı); İbn Sa'd'ın kitabındaki üç rivayeti özetleyerek naklettik.
[104]- el-İktifâ Fi Meğazi'l-Mustafa ves-Selâsetü'l-Hulefâ, Henry Mase tashihi, Cezayir- Cevl Kıryunol baskısı, Cezair, 1931 m., s.119. Kelâî, Ebu Rabiî' Süleyman b. Musa b. Salim el-Himyerî, 565 hicrî kamerî yılında dünyaya gelmiş ve 634 yılında ölmüştür.
[105]- İbn Cübeyr, Muhammed b. Ahmed b. Cübeyr-i Kenanî Endulusî, 540 veya 539 rebiyülevvelinin onunda cuma akşamı dünyaya gelmiş ve 616 yılının şaban ayının 27 veya 29'unda salı akşamı İskenderiye'de vefat etmiştir. İbn Cübeyr, güçlü bir edebiyatçı ve şairdi. İyi davranışlı bir zat ve Endülüs'ün fıkıh ve hadis alimiydi. İbn Cübeyr, "Sefername" adlı kitabında iki yıl üç buçuk ay süren hac yolculuğunu genişçe kaleme almıştır. İbn Cübeyr'in bu yolculuğu 578 yılının şevval ayının 19'u pazartesi günü başlamış, 581 yılının muharrem ayının 22'sine kadar devam etmiştir. İbn Cübeyr bu yolculuğu boyunca Mısır, Arabistan, Irak, Suriye, Sakaliye vs. bölgelerini gezmiş, gördüğü şehirler ve konakladığı yerler hakkında bilgi vermiştir. Burada İbn Cübeyr'in Sefername'sinden kaydettiklerimizi Doktor Hüseyin Nassar'ın tahkikiyle (s.63) 1374 yılı Mısır baskısından aldık. İbn Cübeyr'in hayatı kitabının nsözünde geçer.
[106]- Furu-i Kâfi, Kitabu'l-Hac, "Haccu İbrahim ve İsmail (a.s) ve Benauhu-mael-Beyt..." babı, c.4, s.210, hadis: 14, Darü'l-Kütibi'l-İslâmîyye baskısı, Tahran 1391 kamerî; Men La Yahzuruhu'l-Fakih, Kitabu'l-Hacc, "İlelu'l-Hacc" babı, c.2, s.125-126, hadis: 13, Darü'l-Kütübi'l-İslâmîyye baskısı, 1390 ve "Nu-ketun Fi Hacci'l-Enbiya-i ve'l-Murselin" babı, c.2, s.149, hadis: 8; el-Vâfi, Ki-tabu'l-Hacc, "Haccu İbrahim ve İsmail (a.s)" babı, c.8, s.28; Biharu'l-Envar, Ki-tabu'n-Nübüvve, "Ehvalu Evlad-i İbrahim (a.s) ve Ezvacihi ve Binaü'l-Beyt" babı, c.5, s.143, hadis: 41 ve c.5, s.144, hadis: 54.
[107]- Furu-i Kâfi, Kitabu'l-Hacc, "Haccu İbrahim" babı, c.4, s.210, hadis: 15; Biharu'l-Envar, Saduk'tan naklen, Kitab'un-Nübüvve, "Ahvalu Evlad-i İbrahim" babı, c.5, s.142, hadis: 40 ve "Ahbaru Evlad-ı İbrahim" babı, c.5, s.144, hadis: 5; el-Vâfî, Kitabu'l-Hacc, "Haccu İbrahim" babı, c.8, s.28.
[108]- Furu-i Kâfi, Kitabu'l-Hacc, "Haccu İbrahim" babı, c.4, s.210, hadis: 16; el-Vâfi, Kitabu'l-Hacc, "Haccu İbrahim" babı, c.8, s.28; Biharu'l-Envar, c.5, s. 144, hadis: 56.
[109]-Muhtasaru Kitabi'l-Buldan, Ebubekr Ahmed b. Fakih el-Hemdanî, Leiden Biril baskısı, 1302 kamerî, s.17.
[110]-Bakara, 125
[111]-Kehf, 21
[112]- Ahzâb, 21
[113]-Sahih-i Müslim, 2, 636, "Cenâiz" kitabı, 6. bab.
[114]- Sahih-i Buhârî, "Cenâiz" kitabı, "Kavlu'n-Nebi İnna Bike Le-Mah-zunûn" bâbı, c.1, s.158 ve Sahih-i Müslim, Kitabu'l-Fezâil, "Rahmetuhu Bi's-Sibyan ve'lİyâl, c.62 ve Sünen-i İbn Mâce, Kitabu'l-Cenâiz, "Mâ Câe Fi'n-Na-zari İle'l-Meyyit" babı, c.1, s.473, 1475. hadis ve Tabakât-ı İbn Sa'd, c.1, böl: 1, s.88 ve Müsned-i Ahmed c.3, s.193.
[115]- Sahih-i Buhârî, Kitabu'l-Cenâiz, "Kavlu'n-Nebi Yuezzebu'l-Meyyit Bi Ba'zi Bukai Ehlihi Aleyh..." bâbı, ve Kitabu'l-Merzâ, "İyadetu's-Sübyan" bâbı c.4, s.3, Sahih-i Müslim, Kitabu'l-Canâiz, "el-Bukau Ale'l-Meyyit" bâbı, s.636, hadis: 11 ve Sünen-i Ebî Davud, Kitabu'l-Cenaiz, "el-Bukau Ale'l-Meyyit" babı, c.3, s.193,
hadis: 3125 ve Sünen-i Nesâî, Kitabu'l-Cenâiz, "el-Emru Bi'l-İhtisa-bi Ve's-Sabr, c.1, s.246; Müsned-i Ahmed, c.2, s.306 ve c.3, s.83, 88, 89.
[116]- İbn Sa'd'in Tabakât'ında Hz. Hamza'nın Hayatı, Dar-ı Sadır, Beyrut baskısı. 1377, c.3, s.11. Daha geniş şekilde: Vâkıdî'nin Meğazi'si, c.1, s.315-317 ve İmtau'l-Esma, c.1, s.163 ve Müsned-i Ahmed, c.2, s.40 ve Tarih-i Taberî. Ayrıca İbn Abdulbir'in el-İstiab'ında ve İbn Esîr'in Usdu'l-Gabe'sinde aynı konu, Hz. Hamza'nın biyografisi kısmında özetle geçer.
[117]- Sünen-i Nesâî, Kitabu'l-Cenâiz, "Ziyaretu Kabri'l-Müşrik" babı, c.1, s.267; Sünen-i Ebî Davud, Kitabu'l-Cenâiz, "Ziyaretu'l-Kubur" babı, c.3, s.218, hadis: 3234 ve Sünen-i İbn Mace, Kitabu'l-Cenâiz, "Ma Câe Fî Ziyareti Ku-buri'l- Müşrikîn" babı, c.1, s.501, hadis: 1572.
[118]- Sünen-i İbn Mace, Kitabu'l-Cenâiz, "Ma Câe Fi't-Taâm Yub'es İlâ Ehli'l-Meyyit" babı, c.1, s.514, hadis: 1610 ve 1611 ve Sünen-i Tirmizî, Kitabu'l-Cenâiz, "Ma Câe Fi't-Taâm Yusneu Li-Ehli'l-Meyyit" babı, c.4, s.219'da bu hadisin hasen ve sahih olduğu kayıtlıdır. Yine Sünen-i Ebî Davud, Kitabu'l-Ce-nâiz, "Sun'atu't-Taâm Li-Ehli'l-Meyyit" babı, c.3, s.195, hadis: 3132 ve Müs-ned-i Ahmed b. Hanbel, c.1, s.205 ve c.6, s.370.
[119]- Sahih-i Buhârî, Kitabu'l-Cenâiz, "Hidadu'lMer'eti Alâ Gayri Zevciha" babı, c.1, s.154 ve Talâk Kitabı, "Teheddu'l-Müteveffa Anha Zevcuha Erbatate Eşhurin ve Arşen" babı, c.3, s.189 ve 68. bab ("el-Kuhlu Li'l-Hadde" babı) ve "el-Kıstu Li'l-Hâdde İnde't-Tuhr" babı ve "Telebbusu'l-Hadde Siyabe'l-Asb" babı ve "Velleziyne Yeteveffevne minkum ve Yezerûne Ezvacen" babı, c.3, s.189, 190
ve Sahih-i Müslim, Talâk Kitabı, "Vücubi'l-İhdad Fî İddeti'l-Vefat ve Tahrimuhu Fî Gayri Zalike İllâ Selasete Eyyam" babı, s.1124-1128 hadis: 1486, 1487, 1490, 1491 ve Sünen-i Ebî Davud, Talâk Kitabı, "Hidadu'l-Müteveffa Anha Zevcuha" babı, c.2, s.290, hadis: 2299 ve "Fî-Ma Tectenibu-hul'-Mu'tedde Fî İddetiha" babı, c.2, s.291, hadis: 2302 ve Sünen-i Tirmizî, Talâk ve Liân Kitabı, "Ma Câe Fî İddeti'l-Müteveffa Anha Zevcuha" babı, c.5, s.171, 174 ve Süneni Nesâî, Talâk Kitabı, "İddetu'l-Müteveffa Anha Zevcuha", "el-İhdad", Sukutu'l-İhdad Ani'l Kitabiyyeti'l-Müteveffa Anha Zevcuha", Ter-ku'z-Ziyneti Li'l-Haddeti'l-Müslime Dûne'l-Yahudiyyeti ve'n-Nasraniyye", "Ma Tectenibu'l-Hâddetu Mine's-Siyabi'l- Musabbeğa" ve "el-Hızabu Li'l-Mer'eti" bapları ve Sünen-i İbn Mâce, Talâk itabı,
"Hel Tehuddu'l-Mer'etu Alâ Gayri Zevcihâ" babı, c.1, s.374, ha dis: 2087 ve 2087 ve Sünen-i Daremî, Talâk Kitabı, "İhdadu'l-Mer'eti Ale'z-Zevc, c.2, s.167 ve el-Muvatta, İbn Malik, Talâk Kitabı, hadis: 101, 105 ve İbn Sa'd'in Tabakât'ı, c.4, 1. bölüm, s.27, 28 ve c.8, s.70 ve Müsned-i Ahmed, c.5, s.8, c.6, s.37, 184, 249, 281, 286, 287, 324, 325, 326, 369, 408, 462 ve Müsned-i Tayâlesî, s.1587, 1589, 1591.
[120]- Sahih-i Buhârî, "Peygamber'in Ashabının Faziletleri" kitabı, "Halid b. Velid'in Menkıbesi" babı, c.2, s.204
[121]- İbn Asâkir Tarihi, hadis: 630-631 ve Mecmau'z-Zevâid, c.9, s.179 ve Maktel-i Harezmî, c.1, s.159 ve s.162'de farklı deyişle; Tarih-iİbn Asâkir, c.6, s.230 ve c.8, s.199 ve el-Emali, Şecerî, s.188 ve el-Fusulu'l-Mühimme, İbn Sabbağ el-Mâlikî, s.145 ve er-Ravzu'n-Nezîr, c.1, s.89 ve es-Savâik, s.115 ve bir başka baskısında da, s.190 ve Kenzü'l-Ummâl, eski baskı, c.6, s.223 ve el-Hasâisu'l-Kübrâ, c.2, s.125. Ehlibeyt kaynaklarından ise: Musiru'l-Ahzân, s.8; el-Luhuf, İbn Tavus, s.6 ve 7.
[122]-İbn Asâkir Tarihi, hadis: 629; Mecmau'z-Zevâid, c.9, s.188; Kenzü'l-Ummâl, c.13, s.112; İbn Kesir Tarihi, c.8, s.199. Ehlibyet kaynaklarından ise: el-Emâlî, Şeyh Tusî, c.1, s.323, Musiru'l-Ahzan, s.7-10 (ki bunun sonunda çok önemli bilgiler de verilmektedir) ve el-Luhuf, s.7- 9.
[123]- Tabakât, İbn Sa'd, hadis: 269 ve İbn Asâkir Tarihi, İmâm Hüseyin'in (a.s) hayatı, hadis: 627 ve Maktel-i Harezmî, c.1, s.159 ve Mecmau'z-Zevâîd, c.9, s.187- 8 ve Kenzü'l-Ummâl, c.13, s.108 ve eski baskısında, c.6, s.223 ve es-Savâiku'l-Muhrika, İbn Hacer, s.115 ve diğer bir baskıda, s.119; Hasâis, Su-yutî, c.2, s.125 ve Cevahiru'l-Kelam, Karaoğlu, s.117. Ve Ehlibeyt mektebi kaynaklarından ise: Şeyh Tusî'nin el-Emâli'sinde, c.2, s.325 ve Şecerî'nin E-mâli'sinde,
s.177'de tafsilatlı şekilde geçmektedir.
[124]- Hâkim, Müstedrek'üs-Sahihayn, c.4, s.398 ve Taberânî'nin Mu'cemu'l- Kebir'i, hadis: 55 ve Tarih-i İbn Asâkir, hadis: 619 ve 621 ve İbn Sa'd'in Tabakât'ında Hz. İmam Hüseyin'in (a.s) Şerhihâli kısmında, hadis: 267 ve Zehebî'nin İslâm Tarihi, c.3, s.11 ve Siyeru'n-Nubelâ, c.3, s.194 ve 195 ve Maktel-i Hârezmî, c.1, s.158, 159'da özetle ve Zahairu'l-Ukbâ, Muhibbuddin Taberî, s.148, 149 ve Tarih-i İbn Kesir, c.6, s.230 ve Kenzü'l-Ummâl, Mattaki-i Hindî,
c.16, s.266.
[125]- Müsned-i Ahmed, c.3, s.242, 265 ve Tarih-i İbn Asâkir, hadis: 615 ve 617 ve Taberânî'nin Mu'cem'i, hadis: 47; Harezmi'nin Maktel'i, c.1, s.160-162; Zehebî'nin İslâm Tarihi, c.3, s.10; Siyeru'n-Nubelâ, c.3, s.194; Zehairu'l-Ukbâ, s.146, 147; Mecmau'z-Zevâid, c.9, s.187 ve s.190'da "hasen" olarak adlandırılan bir başka senetle geçer. Tarih-i İbn Kesir, c.6, s.229'da da şöyle geçer: "Biz,
Hüseyin'in Kerbelâ'da öldürüleceğini duymuştuk." Yine Kenzü'l-Ummal, c.16, s.266; es-Savâik, s.115; Ebu Nuaym'in ed-Delail'i, c.3, s.202; el-Mevahibu'l-Ludeniyye, Kastalanî, c.2, s.195; Süyutî'nin Hasâis'i, c.2, s.25. Ehlibeyt okulu kaynaklarından ise: Şeyh Tusî'nin (öl. 460 hk.) Emâli'si, Nu'man baskısı, Necef, 1384 hicrî kamerî, c.1, s.221. (Burada "meleklerin büyüklerinden biri" şeklinde geçiyor.)