EHL-İ BEYT VE EHL-İ SÜNNET EKOLLERİ
 

EHL-İ BEYT VE EHL-İ SÜNNET EKOLLERİ

ALLAME MURTAZA ASKERÎ

BİRİNCİ CİLT BİRİNCİ BÖLÜM

İTHAF

Bismillahirrahmanirrahim
Allah'ın selâmı, rahmeti ve bereketleri senin üzerine olsun ey Asrın İmamı!
Ey efendim, ey Resulullah'ın (s.a.a) torunu!
Bu naçiz çabamı sana hediye ediyorum.
"Ey aziz! Bize ve âilemize darlık dokundu, değersiz de bir sermaye ile geldik; ama sen bizim için tam bir ölçü ver, bize tasadduk eyle; çünkü Allah, tasad-duk edenleri mükâfatlandırır."
Ey cömert ve kerim olan! Günahlarımızı bağışlaması, bizden ve milletimizden sıkıntı ve kederi gidermesi için, Allah
Tealâ'nın huzurunda bize şefaatçi ol.
Doğrusu O, esirgeyen ve bağışlayandır.
Küçük Hizmetçiniz Murtaza Askerî
Kur'ân-ı Kerim:
"Sözü dinleyen ve onun en güzeline uyan kullarımı müjdele! İşte onlar Allah'ın kendilerini doğru yola ilettiği kimselerdir ve onlardır
aklıselîm sahipleri." (Zümer, 17-18)

KİTABIN İÇERİĞİNE BİR BAKIŞ

Elinizdeki kitabın giriş bölümü, Ehlibeyt ve Hilâfet Ekolleri'nin ihtilâf kaynaklarını açıklığa kavuşturmakta ve kitabın konuları iki bölümden oluşmaktadır.
Birinci bölümde iki ekolde İslâm dininin kaynakları ve İslâm inanç ve hükümlerinin temelini oluşturan bu kaynaklara ulaşmanın yolları ele alınmış ve bu bölüm beş konuda incelenmiştir:
1- Sahabeler konusunda Ehlibeyt ve Hilâfet Ekolleri'nin görüşleri.
2- İki ekolün, İslâm dini ve gerçek İslâm'a ulaşmanın kaynağı olan imamet ve hilâfet konusundaki görüşleri.
3- İki ekolün, İslâm dininin kaynakları hakkındaki görüşleri ve bunun iki kısma ayrılışı:
a) İki ekolün Kur'ân-ı Kerim hakkındaki görüşü.
b) İki ekolün Resulullah'ın (s.a.a) sünneti hakkındaki görüşü ve Hilâfet Ekolü'nün içtihat ve reyle amel etmeyi İslâm dininin kaynaklarından biri sayıp, onu Kur'ân-ı Kerim'le ve Resulullah'ın (s.a.a) sünnetiyle aynı derecede görmesi. Daha sonra İslâm dininde ve Hilâfet Ekolü'nde ona ulaşmanın yolu geniş bir şekilde incelenmiştir.
4- Resulullah'ın (s.a.a) sünnetinden içtihat ve reyle amel etme sonucu meydana gelen sapmalara karşı İmam Hüseyin'in (a.s) kıyamı.
5- İmam Hüseyin'in (a.s) kıyamından sonra Ehlibeyt İmamları'nın, Resulullah'ın (s.a.a) sünnetini İslâm toplumuna iade etmeyi başarması ve ardından Ehlibeyt Ekolü'nün Hz. Resulullah'ın (s.a.a) sünnetini yayma konusunda yaptığı faaliyetler. Bundan sonra Ehlibeyt Ekolü'nde, İslâm dininin kaynakları ve onu elde etmenin yoları incelenmiş ve son olarak iki ekolün düşüncesinin temelleri ele alınmıştır.

GİRİŞ

Yüce Allah rububiyeti gereğince, insanlar için bir din koymuş, insanların hayatlarını ona göre düzenlemelerini ve onun kurallarına uyarak insanî kemal derecelerine ulaşmalarını istemiştir. Dolayısıyla peygamberleri vasıtasıyla onları "İslâm" diye adlandırdığı[1] bu kurallara yönlendirmiştir. Aynı şekilde tüm varlıkların ruhuna, kendilerinin fıtrat ve yaratılışlarına uygun olan ve onları kemale ulaştıracak olan düzenler koymuş veya onları, ilham ya da sarih ve net bir şekilde açıklama yoluyla bu süreci kat etmeğe yönlendirmiştir.[2]
Başından beri Allah'ın peygamberlerinden biri ölünce, o ümmetin güç sahipleri ve zenginleri, o Peygamber'in getirmiş olduğu dinin kendi istekleriyle çelişen bazı bölümlerini tahrif ediyor veya saklıyor, onun yerine kendi uydurdukları tahrif edilmiş hüküm ve kuralları yerleştiriyor, onu da Allah ve Peygamber'ine isnat ediyordu. Nihayet yüce Allah başka bir peygamber göndererek dinini yeniliyor, saptırılmış ilke ve kuralları kaldırıyordu. Yüce Allah Hz. Muhammed'i (s.a.a) peygamberliğe seçip beraberinde Kur'ân'ı gönderince ve ona akait ve hükümlerden ibaret olan İslâm'ın esaslarını muhkem ayetlerle nazil edince, Kur'ân'da Resulullah'a (s.a.a) nâzil olan şeylerin detaylı açıklamalarını da insanlara bildirmek için ona vahyetmiştir.[3] Peygamber (s.a.a) de İslâm'ın kanunlarını, meselâ namazın kılınış tarzını, rekatlarını, oruç ve şartlarını, sakınılması gereken şeyleri, Kâbe'nin tavafını, tavaf sayısını, başlangıç ve bitiş noktasını ve diğer farzları, müstehapları, haramları ve mekruhları insanlara öğretti. Böylece bunlarla Müslümanların elindeki "Nebevî hadisler" oluştu. Yine yüce Allah, İslâm'ı Resulü'nün siretinde uyguladı ve insanların ona uymasını emretti: "Andolsun... Allah'ın Resulü'nde güzel bir örnek vardır."[4] Resulullah'ın (s.a.a) hadis ve siretlerinin toplamına "Sünnet" ismi verilmiş ve Allah ve Resulü de bu sünnete uymamızı emretmiştir.[5] Böylece yüce Allah, İslâm'ı Kur'ân ve Peygamber'inin sünneti yoluyla insanlar için tamamlamış; ama Resulullah (s.a.a.) irtihalinden önce Müslümanları kendisinden sonraki sapıklıklardan haberdar etmiş, önceki ümmetlerin başına gelenlerin İslâm ümmetinin de başına geleceği konusunda Müslümanları uyarmış ve "Önceki ümmetlerden biri bir kertenkele deliğine girmişse bile bu ümmette de birisi kalkarak böyle yapacaktır." diye ikaz etmiştir![6] Bu ümmetteki tahrif meselesine gelince; yüce Allah'ın kendisi, Kur'ân'ı her türlü tahriften koruyarak şöyle buyurmuştur: "Hiç şüphesiz, zikri (Kur'ân'ı) biz indirdik; onun koruyucuları da gerçekten biziz."[7] Başka bir yerde ise şöyle buyurmaktadır: "Bâtıl, ona önünden de, ardından da gelmez. (Çünkü Kur'ân,) hikmet sahibi, çok övülen (Allah)'tan indirilmedir."[8]
Ama hadis ve sîret olarak elimizde bulunan sünnete gelince; yüce Allah onu tahriften korumamıştır. Resulullah'tan (s.a.a) nakledilen elimizdeki hadisler arasındaki ihtilâf ve çelişkiler bunun en açık göstergesidir. Resulullah'ın (s.a.a) hadislerindeki bu ihtilâf ve çelişkiler, âlimlerden bazılarını bu ihtilâfları halletmeye sevk etmiş ve "Tevil- Muhtelefi'l-Hadis"[9], "Beyân-u Müşkili'l-Hadis"[10] ve "Beyân-uMüşkili'l-Âsâr"[11] gibi kitapların ortaya çıkmasına sebep olmuştur. Resulullah'tan (s.a.a) nakledilen hadislerdeki ihtilâflardan dolayı Müslümanlar Kur'ân-ı Kerim'i anlama konusunda ihtilâfa düştüler ve tarih boyunca aralarında hiç bitmeyen farklılıklar, ihtilâflar günümüze kadar devam etti. Ayrıca, muhtelif kavimlerden oluşan Müslümanların, diğer milletlerden olan çeşitli din ve inançların mensuplarıyla görüşmeleri de Müslümanların İslâm'ı anlamada daha çok ihtilâfa düşmelerine sebep oldu. Nitekim onlardan bazıları ellerindeki sahih hadisleri ve Kur'ân ayetlerini kendi görüş, anlayış ve reylerine göre yorumlamaya başladılar. Bu da aralarına ayrılık düşmesine, kendilerine muhalif olanların görüşlerini dinlememelerine sebep oldu ve nihayet birbirlerini tekfir edecek kadar ileriye götürdü onları. Bütün bunları iç kargaşaların etkenleri olarak sayabiliriz. Ama bunların yanında, bunlara yardımcı olarak tahrifle uğraşan dış etkenler de vardı. Şimdi bunları görelim:

Yıkıcı Dış Etkenler

Hadis, siyer ve tefsir kitaplarından oluşan İslâmî kaynaklarda tahrif ve tahribe yol açan faktörlerden bir kısmını oluşturan hâricî etkenleri şöyle sıralayabiliriz:
1- Ka'bu'l-Ahbar ve Temimu'd-Dârî gibi bazı Ehlikitap râvilerine ait rivayetlerin, İslâmî kaynaklara sızması.
2- Yine İbn Ebi'l-Avcâ ve Seyf b. Ömer et-Temimî gibi zındıkların uydurup İslâmî kaynaklara ve çevrelere sızdırdıkları rivayetler.[12]
3- Son zamanlarda sömürgeci kâfir güçler, Müslüman ülkelere ve İslâm'a karşı en korkunç ve en yıkıcı silâhlarını kullanmaya başladılar. Bu da Yahudi ve Hıristiyan bilginlerinin, müsteşrik (oryantalist) adı altında İslâmî kaynaklarımızdaki zaaflarımızı bulup, onlarla İslâm'a karşı savaşmak üzere görevlendirilmeleriydi. Onlar bu görevlerini yerine getirmek için İslâm kaynaklarından fihristler hazırladılar ve elde ettiklerini çok dikkatli bir şekilde yayınladılar. Böylece kaynaklarımızın bütün içeriklerini elde ettiler. Ondan sonra çeşitli kitaplardan İslâm'ın çehresini çirkin gösteren (Garânik masalı gibi) yalan ve uydurma konuları seçerek onları "Dâiretu'l-Meârifi'l-İslâmî" [İslâm Ansiklopedisi] ve "Muhammed Siyasî Peygamber"gibi o dönemde beğeni kazanan güzel, göz alıcı isimlerle yayınladılar.[13] Fakat mütecaviz sömürgecilerin İslâm'a karşı açtıkları savaş bundan daha acı ve daha tehlikeli idi. Çünkü onlar, kendi fikrî ekollerinde yetişen uşaklarını, kendi düşünce ve medeniyetlerinin tebliğcilerini
İslâm topraklarına gönderdiler, ellerindeki bütün kitle iletişim imkânlarını onların faaliyetlerinin hizmetine vererek onları İslâm ülkelerinde aydın, ilerici, İslâm'ın ıslah edicileri vb. çekici isimlerle meşhur ettiler. Sömürgeci güçlerin ellerinde yetişen bu grup, dıştan ithal ettikleri görüş ve düşünceleri, sömürgecilerin kendilerine vermiş olduğu çeşitli basın yayın araçlarıyla güzel bir şekilde, çekici ve aldatıcı isimlerle Müslümanlar arasında yaydılar. Hindistan'daki Aligere İslâmî Üniversitesi'nin kurucusu Sir Seyit Ahmed Han, genç neslin üstadı ismiyle tanınan Ahmet Lütfî, Mısır'da Kasım Emin, bunlara ilişkin birkaç örnektir. Benzer şeyleri İran'da, Irak'ta ve diğer İslâm beldelerinde de yaptılar. Tabii ki, bu dışarıdan ithal edilen aydınlarla İslâm'ın gerçek koruyucuları arasında çatışma çıkacak, sömürgeciler ve uşakları müsteşriklerin talebelerini savunacaklardı. Bunların İslâm'a karşı açmış oldukları savaşta kullandıkları en keskin silâh, İslâm'a getirdikleri yeni tanımlamalar, İslâm tarihinde yaptıkları tasarruflar ve İslâmî şahsiyetleri kafalarına göre tanıtmalarıydı. Bunun bâriz örneklerini Sir Seyit Ahmet Han'ın yazmış olduğu sözde Kur'ân tefsirinde veya Corci Zeydan'ın yazmış olduğu hikâye ve romanlarda bulmak mümkündür.
Evet bunların ve müsteşrik üstatlarının bütün çabaları, tek hedefe yönelmekteydi, o da bunlardan birisinin deyişiyle, "Dini, ancak din kılıcıyla katletmek mümkündür!" Bu hedefe ulaşmak için sömürgecilerin uşakları ve müsteşriklerin elinde yetişen kimseler, Kur'ân'ı tefsir ediyor, Resulullah'ın (s.a.a) hadislerini açıklıyor, Resul-i Ekrem'in (s.a.a) ve Ehlibeyt İmâmları’nın sîretlerini yazıyorlardı. Bunlar çalışmalarında sürekli olarak Kur'ân'ın ve hadisin gayb âlemiyle ilişkisini inkâr etmeye ve onu insanın fıtratından kaynaklanan tabii bir şeymiş gibi göstermeye çalışıyorlardı. Bazen imalı bir şekilde, bazen de açıkça tüm İslâm kanunlarının kendi zamanına uygun olduğunu, İslâmî kuralların kendi döneminde ileri ve o günün insanlarına yararlı olduğunu; ancak, zaman gereklerine ve insanların ihtiyaçlarıyla uyum sağlaması açısından, bugün İslâm hükümlerinde köklü bir reforma ve kanunlarının yeniden gözden geçirilmesine gerek duyulduğunu dile getirirlerdi. Bunlar bu aldatıcı ve gizli silâhla, İslâm ve Müslümanlar için, sömürgecilerin uşaklığını yapan politikacılardan ve onların İslâm ülkelerinde başa geçirdikleri hükümdarlardan çok daha ehlikelidirler! Çünkü bunlar İslâm'ı tanıtma ve İslâm'ı zamanın gerekleriyle uzlaştırma adı altında, İslâm'ın gerçeklerini tahrif ederek bizim İslâmî inanç ve düşüncelerimizle savaşmaktadırlar.
Bütün bunlardan şu sonucu elde etmekteyiz: Bugün Müslümanlar, İslâm'a inen ağır akidevî darbelerden sonra, İslâmî vahdeti korumayı gerekçe göstererek, bütün bu fikrî sapıklıkların karşısında sessiz kalma tavrını benimseyen bazı ateşli Müslümanların görüşünün aksine, bütün İslâm fırkalarının görüşlerini derinlemesine incelemeye, bu alanda araştırma yapmaya ve onları her türlü bulaşıklık ve tahriften arındırmaya muhtaçtırlar. Bunların bahsettikleri vahdet, bütün Müslümanları tekfir eden ve sadece kendilerini Müslüman görüp diğer bütün Müslümanları müşrik sayan Hâricîlerin varlığıyla nasıl gerçekleşebilir acaba? Halife Osman, Emirü'l-Müminin Ali (a.s), Ümmü'l-Müminin Âişe, Talha, Zübeyir, Muaviye, Amr b. As ve bunların beraberindekilerden uzak duran, bunlardan nefret eden, bütün Müslümanlara lânet eden Hâricîlerle[14] vahdet nasıl mümkün olabilir?! Müslümanlar arasında, Resulullah'ın (s.a.a), Ehlibeyt İmâmları'nın (a.s) ve diğer Müslümanların mezarlarını ziyaret etmek, onlarla teberrük edinmek, onları şefâatçi kılmak, onlarla yüce Allah'a tevessül etmek isteyen kimseleri müşrik sayan, onları İslâm'ın dışında ve bid'at ehli olarak gören kimselerle sağlıklı bir vahdet nasıl gerçekleşebilir? Evet bu düşünce tarzına göre bütün Müslümanlar –hicretin üçüncü yılından bugüne kadar- müşrik sayılırlar. Bu düşüncelerinden dolayı da Hira mağarası yolunda ve benzeri mukaddes mekânlarda yapılmış olan bütün camileri ve mukaddes binaları, Müslümanların imamlarının, müminlerin annelerinin (Resulullah'ın zevceleri), Resulullah'ın (s.a.a) amcasının ve amcasının oğlunun, ashabının ve hatta Uhud şehitlerinin mezarlarını yıkıp yerle bir ettiler! Bunlar, dünya Müslümanlarının çoğunluğuna karşı yaptıklarını, Yahudilere ve Hıristiyanlara yapmıyor; üstelik onlarla dostluk anlaşması imzalıyor ve onlara "müşriksiniz" demiyorlar! Oysa onların ibadet merkezlerinde haç ve Hz. İsa'yla Hz. Meryem'in (a.s) putları vardır ve onlar açıkça Hz. İsa'yı (a.s) rabb olarak addetmekte ve Allah'ı üç ilahtan biri olarak saymaktadırlar.
Diğer taraftan, bu ve benzeri konular, bir Müslümanın kişisel meseleleri türünden konular (namazda elleri bağlayıp bağlamama veya abdestte ayakları yıkama veya meshetme durumu buna bir örnektir. Hanefî, Şafiî ve Hanbelî fıkhında namazda ellerin bağlanmasına, Ehlibeyt Ekolü'nde ve Mâlikî fıkhında ise ellerin iki yana salınması gerektiğine hükmedilmiştir) değildir ki, her Müslüman diğerinden farklı olarak taklit veya içtihat yoluyla kendisine sabit olan hüküm gereğince amel edebilsin ve bütün bu farklılıklara rağmen İslâm toplumunda bir arada yan yana yaşayabilsin. Zira bu tür konular, İslâm toplumunun temellerinin dayandığı meselelerdendir.
Yani bir toplum, ya bu inanç ve düşünce temellerine dayanmalı ve diğeri yok edilmeli, ya da diğer düşünce temellerine dayanılarak bu yok edilmelidir. Aynı şekilde bu konular, dinle alakası olmayan birtakım siyasî meseleler de değildir ki İslâmî vahdeti korumak için görmezlikten gelinsin. "Ve Câe Devru'l-Mecus" (Mecusilerin Devri Başladı…) gibi kitapları takma veya gerçek isimlerle ve milyonlarca tirajda bastırıp dağıtanların ve bunları finanse eden bazı devletlerin, İslâm ümmetinin büyük bir kısmını İslâm'dan çıkmakla suçlamalarını; aynı şekilde, akıl almaz paralar harcayıp, dünyanın dört bucağına tebliğciler göndererek, okullarda, medreselerde, üniversitelerde, camilerde ve mümkün olan her yerde, kendi malum düşüncelerini yayarak kendileri dışında kalan bütün Müslümanları müşrik olarak tanıtmalarını, sadece siyasî gerekçelerle açıklamak asla mümkün değildir. Hatta bunları, "Müslümanlar arasına ayrılık düşürmek için sömürgeci güçler tarafından ortaya atılmıştır." şeklinde değerlendirip "O hâlde Müslümanların maslahatı için bunları görmezden gelip susalım." demenin de bir mantığı yoktur. Zira bu düşünceler, bizzat Hanbelîlerin imamı Ahmed b.
Hanbel'in (öl. 240 hicrî) ve onun izleyicilerinden olan İbn Teymiyye'nin (öl. 728 hicrî) döneminden itibaren, hatta onlardan da önce yayılmış ve bugüne kadar İslâm toplumunda varlığını sürdürmüştür. Yüz binlerce Müslümanın katledilmesi, İslâm topraklarının çeşitli bölgelerinde ve çeşitli dönemlerde kütüphanelerin yakılması, bu iddiamızın açık delilidir. Elbette bu durumdan, çeşitli devletler veya sömürgeci güçler de siyasî amaçları doğrultusunda yararlanmış, halâ da yararlanmaktadır. Buna bir çare bulunmadığı ve bu bozuk düşüncenin kökü İslâm toplumundan kazınmadığı sürece, bu durum böylece devam edecektir.
Belirttiğimiz gibi, bunlar tespit edilmiş inançlar olduğundan bu acı olay karşısında susmak, İslâmî vahdeti, yakınlaşmayı ve uyumluluğu sağlamayacağı gibi; bu yarayı daha da derinleştirecek, ayrılığı daha da arttıracak ve bunun tedavisini daha da güçleştirecektir. Şimdi bu iddiamızı daha geniş bir şekilde izah edip delillendirmek için, İslâm ümmeti arasında gördüğümüz bazı ihtilâflı konuların etkilerine ve sonuçlarına değinmek istiyoruz.

MÜSLÜMANLARIN ARASINDAKİ İHTİLAFLI KONULAR VE SONUÇLARI

Müslümanların birbirlerini tekfir etmelerine dair zikrettiğim ve daha sonra zikredeceğim hususların tümüne, basılıp yayınlanan kitaplarda, çeşitli İslâm ülkelerine yaptığım seyahatlerde ve özellikle de hac ziyaretlerimde ve çeşitli İslâmî fırkalara mensup Müslüman âlim ve düşünürlerle yaptığım görüşmelerde şahsen tanık oldum.
Mekke'ye İlk Yolculuğum

Mekke-i Mükerreme'ye ilk yolculuğumu, Kral Abdülaziz Âl-i Suud döneminde yapmıştım. Irak hacılarından oluşan kâfilemiz, Arabistan'ın Ramah şehrine vardığında, orada 24 saat konaklamıştı. Bu süre zarfında, konakladığımız bölgedeki camide cemaat namazlarına katılıyor, oranın ahalisiyle birlikte namaz kılıyorduk. Biz, o şehirden ayrılırken, oranın ahalisinden bazıları da etrafımızda toplanarak bizim hareketimizi izliyordu.
Aralarından, oranın ileri gelenlerinden ve aydınlarından olduğu her hâlinden belli olan biri çıkıp hemşerilerini muhatap alarak, bizlere işaret etti ve âvâmî lehçesiyle, "Bunların hepsi müşriktir... Bunlar Hasan ve Hüseyin'e ağlıyorlar..." dedi. Sonra beni göstererek sözlerini şöyle sürdürdü: "Bu adam da bunların imamı ve önderidir. Elime düşseydi başını keser, kanını içerdim." Aramızdan biri, "Biz niçin müşrikmişiz?! Bizler, hacca gittik, Resulullah'ın (s.a.a) mezarını ziyaret ettik ve..." diye itiraz etti. Bunun üzerine o adam öfkeyle, "İşte bu sözlerinle sen müşrik oldun; Ebu Suud'un babası bile artık seni elimden kurtaramaz. Muhammed kim oluyor ki? Muhammed de benim gibi bir insandır ve şimdi de ölmüştür!" dedi. Iraklı hacı, bu tehditten korktu ve titreyerek, "Öyleyse ne diyelim?" dedi. Arap, "Allah'tan başka hiç kimse, yarar veya zarar dokunduramaz, de!" dedi. Iraklı hacı da aynı sözleri tekrarladı.
Ama bu arada kâfilemizdeki hacılardan başka biri, o Suudî'ye hitaben, "Muhammed de senin gibi miydi?" dedi. Suudî, "Evet, Muhammed de benim gibi bir insandı ve şimdi ölmüştür." diye cevap verdi. Hacı, "Muhammed'e (s.a.a) Kur'ân iniyordu, sana da iniyor mu?" dedi. Suudlu adam bu sözlerin karşısında cevapsız kaldı ve biz de bineklerimize binerek süratle oradan uzaklaştık. Şunu da söyleyeyim ki, bizim kafilemizde Irak'ta ikamet eden Suudî Arabistanlı bir hacı da vardı. Kafilemiz sınıra ulaştığında gümrük memuru bizimle birlikte olan Arabistanlı adamın pasaportunu görünce bağırarak, "Sen İslâm topraklarından ayrılıp küfür ve şirk topraklarına mı gittin?" dedi. Bunun üzerine adam, elinden aldığı pasaportunu geri vermesi için görevliye rica edip yalvarmaya başladı. Adam çok yalvardıktan sonra görevli pasaportunu geri verdi.
Mekke'ye İkinci Yolculuğum

İkinci kez Mekke'yi ziyarete gittiğimde Irak uleması İslâm hükümlerini uygulamak için büyük çaba gösteriyor, kendi haklarını alması için İslâm ümmetini camilerde ve toplantılarda bilinçlendiriyor, teşvik ediyor ve İslâmî olmayan kanunlara açıkça karşı çıkıyordu. Biz o sırada, dünyanın dört bir yanında Müslümanların İslâm hükümlerini ihya etmek doğrultusundaki hareketlerini izliyor ve bunlarla ilgili haberleri var gücümüzle yaymaya çalışıyorduk. Cezayir halkının Fransa'ya karşı kıyamını destekliyor, Filistinlilerin kıyamına bütün maddî ve manevî gücümüzle katkıda bulunmaya çalışıyorduk. Hıristiyan Habeşlilere karşı Eritre halkının kıyamını izleyerek onu destekliyor, İslâm hükümlerinin tekrar hâkim kılınması için bu gibi durumlarda Müslümanlara ümit verilmesi, onlara yardım edilmesi ve aradaki ihtilâfların unutulması gerektiğine inanıyorduk. Yine 1382 şevvalinin yirmi beşinde İran ulemasıyla tağut Şah rejimi arasında Kum Feyziye Medresesi'nde çatışma başlayınca[15] biz bu mukaddes kıyamı büyük bir müjde kabul ederek tüm gücümüzle onu destekledik ve kendimizi elimizdeki bütün imkânlarla birlikte ona yardım etmeye adadık. Diğer âlimlerle birlikte Bağdat'ta bu büyük İslâmî hareketi yüceltmek için üç gece büyük toplantılar düzenledik.
Bu toplantılarda onun etkilerini ve sonuçlarını açıklayan konuşmalar yapıldı. Böyle bir ortamda hac ziyaretine gittik. Bu yolculukta tüm Müslüman ülkelerde İslâm'ı ihya için Müslümanların vahdet ve birliğini şiar edinmiştim.
Plânım ise İslâm uleması önderliğinde İran Müslüman halkı tarafından gerçekleştirilen İslâmî kıyamın yaygınlaşmasıydı; ben bunu öneriyordum. Bu yolculukta, İran'da böyle bir kıyamı gerçekleştiren etkenleri Müslümanların ileri gelenlerine ve bilginlerine açıklayarak onları da harekete ve kıyama teşvik ediyordum. İslâm'ın hüküm ve kanunlarına dönmek için başlatılan İslâmî hareket ve kıyam, dünyanın neresinde zafere ulaşırsa, bunun, dünyanın dört bir yanında etki bırakacağını açıklıyordum. Bütün bu faaliyetlerde tek arzum, İran Müslüman halkının başına gelen musibetlere ve onların hedefinin hepimizin ortak hedefi olduğuna dair sözlerimi duyacak, anlayacak bir kulak bulmaktı! Ben bu yolculukta Suriye'de İhvanu'l-Müslimin'in önderiyle, Mekke'de Said Ramazan'la, Arafat'ta Eritre inkılapçılarının önderi Muhammed Adem'le, Ürdün ve Beytulmukaddes'te Filistin aydınlarıyla, gazetecilerle, İslâm ulemasıyla ve hatipleriyle, İslâmî hareketlerin önderleriyle, yine Ebu'l-Hasan Nedvî ve o dönemlerde Pakistan İslâmî cemiyetler genel başkanı olan Ebu'l-A'lâ Mevdudî'yle ve diğerleriyle görüşüp konuştum. Faaliyetlerim, Medine'de İran İslâm inkılabını desteklemek için hacılar arasında dağıtılmak üzere hazırlanmış olan bildirilerin yazılmasıyla başladı. Ben o zaman o bildirilerin metninde ve dağıtılmasında bazı düzeltmeler yapmıştım.
O bildirilerde İran İslâm kıyamının boyutlarını saymış, tağutların ve onların uşaklarının İran halkına yapmış olduğu zulümleri ve o hükümeti kâfirlerin başa geçirdiğini, onların gayr-i İslâmî ülkelerin uşakları olduklarını ifade etmiş ve Müslümanları, İranlı Müslümanların yardımına koşmaya davet etmiştik. Ben bu bildirilerin Meş'aru'l-Haram'da hacılar arasında dağıtılması için bayram gecesini uygun görmüştüm. Ama zilhiccenin yedisinde bildirilerin dağıtımıyla görevli olan kimsenin onların bir bölümünü Mescidu'l-Haram'da hacılara dağıttığını ve ardından Harem'- deki Suudî görevlileri tarafından tutuklandığını, bütün bildirilere de el konulduğunu duydum. Bayram günü, Irak ve İran uleması olarak toplandık, o dönemde Suudî Arabistan veliahdı olan Faysal'la görüşüp tutuklanan görevlimizin serbest bırakılmasını ve bildirilerin de geri verilmesini istedik. Ben bu fırsattan yararlanarak Faysal'a hitaben şöyle dedim: Ülkenizde Kur'ân hükümlerini uyguladığınızı iddia eden sizin hükümetiniz de, İslâm hükümlerini uygulamak ve ülkelerinin kanunlarını İslâm hükümlerine uygun hale getirmek için kıyam eden diğer Müslümanlara yardım etmeli ve küfür hükümlerini uygulamayı isteyen güçlere karşı çıkmalıdır.
Yine Mekke'yi onların elinden kaçanlara sığınak etmeli ve onlara yardım etmelidir. Nitekim, "Kendileri için birtakım yararlara şahit olsunlar..." ayeti de bunu buyurmaktadır. Daha sonra Kum Feyziye Medresesi'nde İran İslâm ulemasının kıyamını açıkladım ve o kıyamın boyutlarını elimden geldiği kadar izah ettim. Bu arada bu kıyam karşısında Müslüman liderlerin vazifelerini, özellikle Suudi hükümetinin vazifesini saydım ve konuşmamın sonunda Müslümanlardan yardım talebimizle ilgili bildirileri Harem-i Şerîf'te dağıtan ve bu yüzden tutuklanan görevlimizin durumuna değindim. Ardından aramızda bazı konuşmalar geçti ve nihayet onun serbest bırakılması sağlandı. Hac amellerini yapıp Mekke'ye döndükten sonra mahallî gazetelerde cuma günü "Hindî Camisinde" Üstat Mevdudî'nin bir konuşma yapacağı ve bütün üslümanların davetli olduğuyla ilgili bir bildiri yayınlandı.[16] Biz de yatsı namazından sonra onun konuşmasını dinlemek için o toplantıya katıldık.
Mevdudî konuşmasında İslâmî hayatın topluma yeniden kazandırılması için Müslümanlara sekiz öneride bulundu. Üstat Mevdudî'nin konuşmasından sonra ben kürsüye çıkarak onun sözlerini takiben şöyle dedim: "Bugün Müslümanlar, İslâmî hareketlerinde üç şeye muhtaçtırlar: Birincisi, asrı saadetten on dört asır geçmesinden ve İslâm tarihinde yaşanan onca olaydan sonra, İslâm kaynaklarından hükümleri nasıl elde edeceğimizi, hadis ricalini tanımayı, hadis ve sünneti gerektiği gibi anlamayı bize sağlayacak yepyeni ve geniş bir araştırmaya ve artık sadece gözü kapalı bir şekilde geçmişleri taklit ile vakit geçirmeyi bırakmaya muhtacız. İkincisi, İslâm topraklarına saldıran sömürgeciler, Müslümanların arasına ihtilâf düşürmeyi, onların birliğini yok etmeyi ve bu yolla dünyanın herhangi bir noktasında gerçekleşen İslâmî hareketi kolayca ezmeyi başarmıştır. Bu arada Cezayir halkının Fransa'ya karşı ayaklanmasını, Eritre Müslümanlarının Habeşlilere karşı olan direnişini ve İran ulemasının yabancıların uşağı olan ve onlar tarafından başa geçirilen tağuta karşı olan kıyamını geniş bir şekilde açıklayıp Müslümanların mutlaka onlara yardım etmeleri gerektiğini vurguladım. Üçüncü olarak dedim ki: "Bugün Ebuzer, Ammar ve Sümeyye'nin imanı gibi bir imana muhtacız."
Ardından o büyük insanların İslâm yolunda bu Mekke'de ne gibi işkencelere tahammül ettiklerini açıklamaya çalıştım. Benim çeşitli İslâm temsilcileriyle görüşmelerim ve Bağdat ulemasından şu özelliklere sahip olan birinin Medine-i Münevvere'de olduğu haberi, Medine'de İslâm Üniversitesi müdürü Abdülaziz b. Baz'a ulaştı; "Bağdat uleması" kelimesinden, benim Ehlisünnet âlimlerinden biri olduğumu sanmış olacak ki bu yüzden beni yeni kurulmuş olan Medine İslâm Üniversitesi'ni görmeye davet etti. Bu amaçla Irak Üniversitesi hocalarından, ileri gelenlerinden ve âlimlerden bir grupla birlikte oraya gitmemiz için üniversitenin arabalarından birkaçını bizi almak üzere gönderdi. Söz konusu üniversite hocaları oranın büyük salonunda toplanmış bizi bekliyorlardı; içeri girdiğimizde sıcak bir şekilde bizi ağırladılar.
Salon çok kalabalıktı, hatta üniversite öğrencileri de bizi görmek için pencerelerin arkasına toplanmışlardı. Onlar bizi ağırladıktan sonra, ben kalkarak bir konuşma yaptım. Allah'a hamd ve senadan sonra Irak ulemasının onlara selâmını söyledim. Medine-i Münevvere İslâm Üniversitesi'nin kuruluşundan dolayı tebriklerimi ve bundan duyduğum sevinci ifade ettim. Ardından şu konuşmayı yaptım:
Resulullah (s.a.a) bu kutlu şehre girince muhacirlerle ensar arasında kardeşlik bağları kurdu; bu kardeşlik bağları üzerine büyük İslâm toplumunu bina etti. Şimdi siz burada tahsil gören kırk beş ülkenin öğrencilerini bulundurarak Resulullah'a (s.a.a) uyabilir, İslâm'a ve Müslümanlara o büyük
hizmeti tekrar gerçekleştirebilirsiniz. Onlar yeryüzünün çeşitli noktalarında, sömürüyle ve mütecaviz güçlerle mücadele hâlindeler. Onlardan bazıları, sömürgeci güçlerin çizmeleri altında inlemekte, bazıları da sömürgecilerin başa geçirmiş oldukları uşaklarının pençesinde, sömürgecilerle ve uşaklarıyla mücadele etmektedirler.
Cezayir Müslümanları Fransa' ya karşı savaşmakta, belâlara ve musibetlere katlanmaktadır. Eritre'de inkılapçı savaşçılar, Habeş İmparatoru Haile Selasiye ile savaş hâlindeler; bu yüzden ağır darbeler alıyorlar. İran İslâm uleması kâfir sömürge güçlerini İslâm topraklarından çıkarmak ve topraklarına İslâm hükümlerini geri getirmek için tağuta ve sömürgeci efendilerine karşı boş elleriyle kıyam etmiş ve başlarına şu ve şu belalar gelmiştir... Ben, Müslümanların tefrika ve ayrılıkları sonucu başlarına gelen acı geçmişleriyle ilişki kurup, yeteri kadar açıkladım ve çeşitli örnekler getirerek konuşmamı bitirdim. Sonra konuşma sırası gözleri görmeyen konuğumuz Şeyh İbn Baz'a geldi. Ben konuşurken ona, benim Ehlibeyt Ekolü mensupla rından ve o ekolün ulemasından biri olduğum söylenmiş olacak ki yerinden kalkarak birkaç defa öksürdükten sonra, "Siz müşriksiniz! Önce Müslüman olun, sonra Müslümanlardan sizinle vahdet olmalarını isteyin." dedi. Bu sözleri duyunca damarlarımda kanım kaynadı. Çaresiz onunla tartışmaya başladım. Aramızda çok sözler geçti; ama yeri olmadığı için burada onlara değinmiyorum.[17]
* * *
Mekke'ye yapmış olduğum çeşitli yolculuklarımda Mekke ve Medine'nin Cuma hutbelerini ve cemaat imamlarının vaazlarını çok dinlemişimdir; bazen akşamla yatsı namazı arasında çeşitli hatiplerle konuşmak için Hiyf Mescidi'ne gidiyor, dinleyici olarak Mekke'de düzenlenen Râbıtatu'l-Alemi'l-İslâmîye toplantılarına katılıyordum. Yolculuklarımda, Mısırlı bilginlerle, özellikle el-Ezher, Lübnan, Körfez ülkeleri, Hindistan, Pakistan gibi diğer Müslüman ülkelerden gelen bilginlerle konuşuyor, önerilerimi onlara söylüyor ve bazen de onlardan söylenmeyecek şeyler duyuyordum. Ben Müslümanların çeşitli gruplarının ileri gelenlerine ve bilginlerine önerilerimi sunarken, Müslümanların ihtilâf konularını araştırıp onların nereden kaynaklandığını incelemeden ve bu ihtilâfları kaldırmaya çalışmadan onların arasında vahdet ve birliğin sağlanamayacağı sunucuna vardım. "(Bunu her şeyden) haberi olan Allah gibi sana (hiç kimse) haber veremez."[18] Dolayısıyla ihtilâfları kaldırmak için iki ekol arasındaki ihtilâflı konuların nereden kaynaklandığını incelemek zorunda olduğumuzdan, burada bu ihtilâflı konulardan birkaçına değiniyoruz. Daha sonra ihtilâflı konuları yok etmenin doğru yollarından bahsedeceğiz. Konuya yüce Allah'ın bazı sıfatlarıyla ilgili ihtilâflara değinerek başlıyorum.

ALLAH'IN BAZI SIFATLARI VE BU ALANDAKİ İHTİLÂFIN KAYNAĞI

Müslümanlardan bazıları şuna inanmaktadır: Yüce Allah insanı kendi suretinde yaratmıştır![19]
Allah'ın eli ve parmakları,[20] ayağı ve bileği vardır![21] Yüce Allah kıyamet günü mübarek ayağını cehennem ateşine bırakacak veya ona sokacak, bunun üzerine cehennem "kattu, kattu, kattu" (yeter, yeter, yeter) diye inleyecek.[22] Allah'ın özel bir yeri vardır. Yer değiştirir. Bir yerden diğer bir yere gider; çünkü Resulullah'tan (s.a.a) bu konuda şöyle nakledilir:
Rabbimiz varlıkları yaratmadan önce yalnızdı, altında ve üstünde havadan başka bir şey yoktu. Hiçbir varlık yoktu ve arşı suyun üstündeydi.[23]
Yine şöyle nakledilir:
-Mübarek parmaklarını kubbe şekline getirerek- Allah'ın arşı göklerde böyleydi ve arş (Allah'ın vücudunun ağırlığından O'nun altında) sürücünün altında olan devenin üstündeki ağaç takımı ve malzeme gibi ses çıkarır,[24] gıcırdardı!
Yine nakledilir ki:
Yüce Allah her gecenin son vakitleri dünyanın göğüne inerek şöyle der: "Benden ricası olan var mı ki ricasını yerine getireyim, isteği olan yok mu ki isteğini vereyim."[25]
Yine şöyle buyurduğu nakledilir:
Yüce Allah şaban ayının on beşinci gecesi dünyanın göğüne gelir ve kullarını bağışlar.[26]
Kıyamet gününü tavsif ederken şöyle buyurmuştur:
Yüce Allah o gün, cehenneme hitap ederek, "Doldun mu?" diye sorar. Cehennem, "Yine var mı? Halâ yer var." der. Bunun üzerine yüce Allah mübarek ayağını cehenneme koyar, cehennem bağırarak "kattu, kattu" (yeter, yeter) der.
Bu konu başka bir rivayette şöyle geçer:
Yüce Allah ayağını cehenneme koymadıkça cehennem dolmaz. Ayağını koyduğunda ise cehennem, "Kattu, kattu" diye bağırır. O zaman cehennem dolar ve cehennem ehli birbirlerinin üzerinde döner![27]

Yüce Allah'ı Görme Hususunda

Resulullah'ın (s.a.a) kıyamette yüce Allah'la görüşeceğini ve Hz. Peygamber'in kendisinin bu konuda şöyle buyurduğunu rivayet etmişlerdir: Müminler, diğer peygamberlerin şefâatinden ümitsizliğe kapılınca, şefâat ümidiyle bana gelecekler. Ben de giderek yüce Allah'la görüşmek için izin alacağım! Bana izin verilecek. Allah'ı görünce secdeye kapanacağım ve...
Nihayet şöyle der:
Günahkârlara şefâat edecek ve yüce Allah'tan onları bağışlamasını isteyeceğim. İsteğim kabul edilecek ve benim için bir miktar belirtecek. Ben onların hepsini cennete soktuktan sonra geri döneceğim. Yine gözüm yüce Allah'a takılınca secdeye kapanacağım.[28]
Yine Hz. Peygamber'in (s.a.a) şöyle buyurduğunu rivayet etmişlerdir:
Yüce Allah kıyamet günü kulları hakkında Davûd'la görüşmek için aşağı inecektir.[29]
Yine şöyle buyurmuştur:
Sizler apaçık Allah'ınızı göreceksiniz.[30]
Yine şöyle buyurduğu rivayet edilir:
Müslümanlar hiç rahatsızlık duymadan Ay'ı gördükleri gibi kıyamet günü tanrılarını göreceklerdir.[31]
Diğer bir yerde de şöyle buyurduğu rivayet edilir:
Yüce Allah o gün kullarına hitaben "Herkes dünyada taptığı şeyin peşi sıra gitsin." buyuracak. Bir grup güneşin peşine, bir grup ayın peşine, bir grup da tâğutların peşine gidecekler; sonunda bu ümmet ve içlerinden münafık olanlar kalacaklar! O sırada yüce Allah onların tanımadıkları bir şekilde aralarına gelerek, ben sizin Allah'ınızım, diyecek. Onlar, senden Allah'a sığınırız, biz rabbimiz gelinceye kadar buracıkta kalacağız ve o gelince biz onu tanırız, diyecekler. Bunun üzerine yüce Allah onların tanıdığı bir şekilde gelerek gözlerine görünecek ve ben sizin Allah'ınızım, diyecek. İnsanlar da, evet, sen bizim Allah'ımızsın, diyecekler ve onun peşine takılacaklar…[32]
Diğer bir rivayete göre: Kıyamet günü Allah'ın emriyle herkes mabudunun peşine gittikten sonra, Allah'a tapan kötü ve iyi kullardan başka hiç kimse kalmayacak. O sırada yüce Allah insanların görmediği bir şekilde aralarına gelerek, "Neyi bekliyorsunuz? Her ümmet kendi mabudunun peşi sıra gitsin." diyecek. Bunun üzerine insanlar, "Biz kendi Allah'ımızı, kendisine taptığımız rabbimizi bekliyoruz." diyecekler. Yüce Allah, "Ben sizin Allah'ınızım." diyecek. Ama insanlar iki üç defa bağırarak, "Biz Allah'ımıza ortak koşmayız." diyecekler. Yüce Allah, "Acaba Allah'ı tanıyabilecek bir belirtiniz mi var sizin?" diye soracak. İnsanlar, "Evet, ayak bileği bizim belirtimizdir.", diyecekler!! Bunun üzerine Allah ayak bileğini gösterecek ve insanlar onu görünce secdeye kapanacaklar. Başlarını secdeden kaldırdıklarında Allah'ın yüzü değişecek ve onu ilk gördükleri şekilde görecekler. O zaman yüce Allah, "Ben sizin Allah'ınızım." diyecek. İnsanlar da, "Evet, sen bizim Allah'ımızsın." diyecekler.[33]

Yüce Allah'la Cennette Görüşmek

Resulullah'ın (s.a.a) cennetteki müminler hakkında şöyle buyurduğunu rivayet etmişlerdir:
Adn cennetinde, müminlerin Allah'larıyla görüşmelerine Allah'ın mübarek yüzündeki Kibriya örtüsünden başka hiçbir şey engel olmaz.[34]
Yine buyurmuştur ki:
Cennetlikler cennete girince yüce Allah onlara şöyle hitap edecek, "Bundan daha fazla bir şey istiyorsanız vereyim size?" Cennetlikler derler ki: "Yüzlerimizi ak etmedin mi, cennete sokup cehennem ateşinden kurtarmadın mı, bundan fazla ne bekleyebiliriz ki senden?" O sırada perdeler kenara çekilecek, yüce Allah'ın yüzü görünecek ve cennetlikler yüce Allah'ın yüzünü görmenin kendilerine verilen her şeyden daha iyi olduğunu bileceklerdir.[35]
Yine Hz. Peygamber'in şöyle buyurduğunu rivayet ederler:
Cennetlikler cennet nimetleri içindeyken onların üzerine bir ışık parlayacak. Başlarını kaldırdıklarında başlarının üzerinde yüce Allah'ı görecekler. O zaman yüce Allah onlara, "Siz cennetliklere selâm olsun." buyuracak. Allah'ın Kur' ân'da, "Çok esirgeyen Rab'den onlara bir de sözlü selâm (vardır.)" buyruğu da buna delâlet eder. Daha sonra Allah cennetliklere, cennetlikler de cennet nimetlerinden hiçbirine ilgi duymadan
Allah'a bakarlar. Nihayet Allah yüzünü onlardan gizler; ama nuru ve bereketi öylece cennette kalır.[36]
Yine şöyle buyurduğu rivayet edilir: Yüce Allah'ın katında cennetliklerin en değerlisi ve en azizi her sabah ve akşam yüce Allah'la görüşen kimsedir. Daha sonra Hz. Peygamber, şu ayeti tilavet etti: "O gün birtakım yüzler ışıl ışıl parlar. Rablerine bakıp durur."[37]
Başka bir yerde şöyle buyurduğunu rivayet ederler: Cennetlikler yüce Allah'la görüşmeye gidecekler ve Allah da arşını onlara gösterecek. Yüce Allah cennet bahçelerinden birinde kendisini onlara gösterecek, onlarla konuşacaktır ve Allah'ın kendisiyle konuşmayan kimse kalmayacaktır; nihayet Allah onlardan birine, "Ey Falanca, şu filan işleri yaptığın günü hatırlıyor musun?" diye soracak. O da, "Rabbim, diyecek, halâ beni affetmedin mi?" Allah, "Evet...!" diyecek. O zaman biz kendi evimize döneceğiz. Eşlerimizle karşılaştığımızda bize, "Hoş geldin! Gidişinden çok daha güzel, güzel kokulu, nurlu döndün!" diyecek. Biz ise, "Bugün Allah'ımızla görüştük, bu kadar güzel ve beğenilir bir şekilde eve dönmemiz yerindedir, diyeceğiz.[38] Kıyamet günü yüce Allah'la görüşme ve onun endamıyla ilgili rivayet edilen birçok hadisten, bu kadarıyla yetiniyoruz. Çünkü burada ihtilâf kaynaklarının hepsini nakletmek değil, sadece onlardan bazı örnekler vermek istiyoruz. Şimdi bu hadislerin tevilindeki ihtilâfı inceleyelim.

Bu Hadislerin Tevilindeki İhtilâf

Bazı Müslümanlar, bu hadislerin zâhirî anlamlarını esas alarak bunlara inanmanın, Allah'a ve O'nun zatının birliğine imanın bir göstergesi olduğunu kabul eder ve bunları Allah'a cismiyet gerektirmeyecek şekilde yorumlayanlara, "Muattiletu'sSıfât" (sıfatları tatil
edenler) derler. Müslim, söz konusu hadisleri Sahih'inin "İman" kitabında ve Buharî ise "Tevhid" kitabında kaydetmiştir. İbn Huzeyme[39] ise bu konuda "Et-Tevhidu ve İsbât-ı Sıfâti'r-Rabb-i Azze ve Celle, Elletî Vesafe Bihâ Nefsehû Fî Tenzilihî ve Alâ Lisâni Nebiyih..." adında ayrı bir kitap
yazmıştır. Bu kitapta işlenilen konuların bir bölümünün ana başlıkları, kitabının sonunda şöyle geçer:
- Allah İçin Nefsin İspatı (İsbâtu'n-Nefsi Lillah)
- Allah İçin Yüzün İspatı (İsbâtu'l-Vechi Lillah)
- Allah İçin Suratın İspatı (Bâbu Zikr-i Sûret-i Rabbinâ Celle ve Alâ)
- Allah İçin Gözün İspatı (Bâbu İsbâti'l-Ayn Lillah Celle ve Alâ)
- Allah İçin İşitme ve Görmenin İspatı (Bâbu İsbâti's-Simâi ve'r-Ru'yeti Lillahi Celle ve Alâ)
- Yaratıcı İçin Elin İspatı (Bâbu İsbâti'l-Yedi Li'l-Hâliki'l-Bârî Celle ve Alâ)
- Allah İçin Ayağın İspatı (Bâbu Zikr-i İsbâti'r-Ricli Lillahi Azze ve Celle)
- Bütün Müminlerin Allah'a Bakacaklarının İspatı (Bâbu Zik-ri'l-Beyân Ennellahe Yenzuru İleyhi Cemiu'l-Müminin)
- Bütün Müminlerin Allah'ı Yalnız Bir şekilde Göreceklerinin İspatı
(Bâbu Zikri'l-Beyâni Enne Cemie'l-Müminin Yerevnellahe Yev-me'l-Kıyâmet-i Muhalliyen Bih).
Yine İmam Hafız Osman b. Said Dâremî'nin (öl. 280 kamerî) Cehmiyye'ye reddiye olarak yazmış olduğu kitabın bazı bölümlerinin
başlıkları şunlardan ibarettir:
- Rabbin Arş Üzerine Yerleşmesi ve Göğe Yükselmesi ve Yaratıklardan Ayrı Oluşu (Bâbu İstivâi'r-Rabb-i Ala'l-Arşi ve İrtifâihi İle's-Semâi
ve Beynunetihi Mine'l-Halk)
- Allah'ın Şaban'ın Yarısında İnişi (Bâbu'n-Nüzûl-i Leylete'n-Nısf-i Min Şabân)
- Arefe Gününde İnişi (Bâbu'n-Nüzûl-i Yevme'l-Arefe)
- Rabbin Kıyamet Gününde Hesap İçin İnişi (Bâb-ı Nüzûli'r-Rabb-i Yevme'l-Kıyâmet-i Li'l-Hisâb)
- Allah'ın Cennet Ehli İçin İnişi (Bâbu Nüzûlillah-i Li-Ehli'l-Cenne)
- Görme Bâbı (Bâbu'r-Ru'yet).[40]
Zehebî[41] de "el-Uluvvu'l-Ali Li'l-Aliyyi'l-Gaffâr" isminde bir kitap yazmış ve bu kitapta yüce Allah'ın en yüksek yerde olduğunu anlatan birtakım ayet ve hadisleri toplamıştır. Peşinden de sahabe, tâbiîn, ulema ve hadisçilerin sözlerini naklederek bunu teyit ettirmeye çalışmıştır.

Yüce Allah'ı Görme ve O'nun Bazı Sıfatları Hususundaki İhtilâfın Kaynağı

Buraya kadar yüce Allah'ın sıfatları hakkında bazı Müslümanların görüşünü naklettik. Bunların karşısında bu inanç ve görüşleri reddederek, "Gözler O'nu idrak edemez; O ise bütün gözleri idrak eder..."[42] ayetini okuyan Müslümanlar yer almaktadırlar. Onlar, karşı tarafın delil olarak sunduğu "O gün yüzler ışıl ışıl parıldar. Rablerine bakıp durur." ayetine, "O gün yüzler şendir ve Rableri-nin emrini beklerler." şeklinde mana vermektedirler. Bu ayette geçen "nâzıra" kavramı, bekleme anlamındadır ve ayette "Emr" kelimesi gizlidir. Tıpkı Hz. Yakub'un evlâtlarının, babalarına, "İçinde olduğumuz şehre (şehrin ahalisine) sor."[43] cümlesinde "Ehl" kelimesinin gizli olduğu gibi.
Yoksa şehrin taşı toprağı kastedilmemiştir; zaten böyle bir şey makul da değildir. Aynı şekilde zâhiren Allah'ın cismi olduğu anlaşılan diğer ayetleri de cismiyetle örtüşmeyecek şekilde tevil etmektedirler. Bu grupta yer alan Müslümanlar, bu inanca sahip olanlara ve Allah'ın cismi olduğunu sananlara, Allah'ı, yaratıklarına benzetenler ve Allah'ın cismi olduğuna inananlar anlamında "Mücessime" ve "Müşebbihe" derler. Bunlar İmam Cafer Sadık'tan (a.s) şöyle rivayet ederler: Allah'ın, arşın üstünde olduğunu söyleyenler, Allah'ı mahmul (taşınan) ve Arş'ı ise hâmil (taşıyan) sanmışlardır. Oysa hâmil (taşıyan), mahmulden (taşınandan) daha güçlü olmalıdır. Yine Allah'ın bir şeyin içinde veya bir şeyin üzerinde olduğuna inanan veya Allah'ın olmadığı bir şey ve bir yerin olduğunu veya bir şeyin O'nu kendisiyle meşgul ettiğini sanan, O'nu, yaratıklara benzetmiş ve öyle tavsif etmiş olur. Oysa Allah
her şeyi yaratandır, O asla bir şeyle mukayese edilemez ve insanlara benzetilemez. Allah'ın olmadığı bir yer yoktur, O'nun özel ve belli bir yeri de yoktur.[44] Yine buna tanık olarak Hz. Ali'nin (a.s) şu buyruğunu gösterirler: Yüce Allah aşağı inmez, aşağı inmeye ihtiyacı da yoktur. Bunun aksini söyleyenler Allah'a fazlalık ve noksanlık isnadında bulunmuş olur.
Çünkü hareket eden her şeyin kendisini bir harekete geçirene veya kendisiyle hareket edeceği şeye ihtiyacı vardır; Allah'ın ise bunların hiçbirine ihtiyacı yoktur. Dolayısıyla Allah'ın sıfatlarını sayarken, O'nu bir şeyle sınırlandıracak, fazlalık ve noksanlıkla, bir şeyle harekete geçirilme, bir şeyle hareket etme, aşağı inme, oturma ve kalkma gibi şeylerle tanıtmaktan kaçının.[45] Yine delil olarak İmam Rıza'nın (a.s) hadisini gösteriyorlar. Hz. İmam, kendisine, "Yüce Allah Hz. Musa'yı kendisiyle vasıtasız konuşmaya ve Hz. Muhammed'i (s.a.a) kendisini görmeye muvaffak etmiştir." diyen râvîye cevap olarak şöyle buyurmuştur: Böyle olsaydı, yüce Allah'ın "Gözler O'nu idrak edemez; O ise bütün gözleri idrak eder.", "Onlar ise bilgi bakımından O'nu kavrayıp kuşatamazlar.", "O'nun benzeri gibi olan hiçbir şey yoktur." buyruklarını bütün varlıklara bildiren kimdi? Bunları Muhammed (s.a.a) bildirmedi mi? Râvi, "Evet, o ulaştırdı." deyince, İmâm (a.s) şöyle buyurdu: Öyleyse Allah tarafından geldiğini söyleyen ve O'nun emriyle insanları "Gözler O'nu idrak edemez." buyuran Allah'a davet eden kimsenin kendisi, "Ben bu gözlerimle Allah'ı gördüm, O'nu iyice gördüm, O da insan suretindedir."
Diyebilir mi? Niçin utanmıyorsunuz?! Resulullah bir konuyu Allah tarafından insanlara tebliğ ettikten sonra kendisi onun aksini yapmış olabilir mi?! Zındıklar bile Resulullah'a (s.a.a) böyle bir iftirada bulunmadılar. Râvî, "Yüce Allah Kur'ân'da, 'Andolsun, onu bir de diğer inişte görmüştü.' buyurmuştur." dedi. İmâm, "Bu ayetin peşinden Resulullah'ın (s.a.a) ne gördüğünü belirten başka bir ayet de gelir. O ayette şöyle geçer:
Onun gördüğünü gönül yalanlamadı. Yani Muhammed'in gözlerinin gördüğünü gönlü yalanlamadı. Daha sonra Hz. Peygamber'in gözlerinin gördüğü şeyi bildirir: Andolsun, o, Rabbinin en büyük ayetlerinden olanını gördü. Burada Allah'ın ayetlerinin onun zatından farklı olduğu anlaşılmaktadır. Yine, Onlar ise bilgi bakımından O'nu kavrayıp kuşatamazlar. buyurmuştur. Açıktır ki, gözler O'nu görecek olursa, miktarına ve niteliğine dair bilgi edinilmiş olur."
Bunun üzerine Ebu Kurre İmam'a, "Öyleyse siz bu rivayetleri kabul etmiyor musunuz?" diye sorunca, İmam, "Kur'ân'a aykırı olan rivayetleri yalanlarım." buyurdu.[46] Böylece Ehlibeyt İmâmları zâhirleri Allah'la görüşülebileceğini ve O'nun cisim olduğunu düşündüren ayetlerin tefsirini beyan ederek Kur'ân ayetlerinde geçen ayak bileği, el, arş ve benzerlerinden veya "Allah insanları kendi şeklinde yaratmıştır."[47] diyen hadisten maksadın ne olduğunu açıklamışlardır. Biz burada onların hepsini nakletmedik. Çünkü burada maksadımız iki ekolün bütün delillerini açıklamak değil, sadece iki ekolde Allah'ın sıfatları konusunda birbiriyle çelişen, her biri Kur'ân ayetlerini kendi görüşüne göre tefsir eden ve böylece iki ekol arasında ihtilâf çıkmasına sebep olan hadislerden örnekler sunmak istedik.
Gelecek bölümde, peygamberlerin özellikleri ve yüce Allah'ın onlara özgü kıldığı bazı hususlar hakkındaki ihtilâflara ve bunların kaynaklarına değinmeğe çalışacağız.

PEYGAMBERLERİN ÖZELLİKLERİ VE ALLAH'IN ONLARA ÖZGÜ KILDIĞI HUSUSLAR HAKKINDAKİ İHTİLÂFLAR VE KAYNAKLARI

Bazı Müslümanların peygamberler hakkında görüşleri şu şekildedir:
Peygamberlere ait şeylerden ve onlardan bize kalan hatıralardan hayır ummak ve onların türbelerini ibadet yeri edinmek şirktir. Onların mezarının üzerine türbe yapmak şirk seviyesindedir. Onların ve Allah velilerinin doğumları dolayısıyla anma programları düzenlemek, günah, bid'at ve haramdır. Allah'tan başkasını O'na aracı kılmak şirk sayılır; Resulullah'ın (s.a.a) vefatından sonra ondan şefâat ummak İslâm dinine aykırıdır. Bunların karşısında yer alan grup ise kendi görüşlerinin ispatı için aşağıdaki delilleri ileri sürmektedirler:
a) Hz. Peygamber'den Kalan Şeylerle Teberrük Etmek

Bunlar, Peygamber'e ait şeylerden hayır ve bereket ummanın meşruiyetini bütün hadis kitaplarında kaydedilmiş olan mütevatir hadislere dayandırmaktadırlar. Binaenaleyh sahabeler, Resulullah'ın (s.a.a) hayatı döneminde Hz. Peygamber'e ait olan şeylerle teberrük ediyorlardı; böyle yaparken de bizzat Allah Resulü'nün bu alandaki sarih emrine uyuyorlardı. Yine bu sahabeler, Resulullah'ın (s.a.a) vefatından sonra onun eserlerinden ve anılarından hayır ve bereket umuyorlardı. Aşağıda bunlardan bazı örnekler vermekle yetineceğiz:

1- Hz. Peygamber'in Ağzının Suyuyla Teberrük

Sahih-i Buharî'de, Meğâzî kitabının "Mâ Kile Fî Livâi'n-Nebî" (Peygamber'in Sancağı Hakkında Söylenenler) babında, Sehl b. Sa'd'dan
naklen Resulullah'ın (s.a.a) Hayber Savaşı'nda şöyle buyurduğu nakledilir:
Ben yarın bu sancağı öyle birinin eline vereceğim ki yüce Allah Hayber'in kapısını onun eliyle açacaktır. O, Allah ve Resulü'nü sever, Allah ve Resulü de onu severler." Râvî der ki, gece boyunca insanlar, yarın Resulullah'ın (s.a.a) sancağı kimin eline vereceğini düşünüyordu. Sabah erkenden sahabeler Resulullah'ın (s.a.a) etrafını sardı. Her biri Resulullah'ın (s.a.a) sancağı kendisine vermesini umuyordu. Tam bu
sırada Resulullah (s.a.a), "Ali nerede?" diye sordu. "Ya Resulullah, gözleri ağrıyor." dediler. Bunun üzerine Resulullah (s.a.a) Ali'yi yanına getirmesi için birini gönderdi...[48]
Buharî bu rivayetin gerisini "el-Cihad-u ve's-Seyr" kitabında şöyle nakleder:
Resulullah'ın (s.a.a) emriyle Ali'yi getirdiler. Peygamber, Ali hakkında hayır duada bulundu ve ağzının suyundan biraz gözlerine sürdü. Ali'nin gözleri âdeta hiç rahatsız olmamış gibi ansızın iyileşti.[49]
Müslim de bu olayın gerisini Seleme b. Ekva'dan şöyle nakleder:
Ali'nin yanına giderek gözleri şişkin olduğu hâlde onu, Resulullah'ın (s.a.a) huzuruna getirdim. Peygamber ağzının suyundan Ali'nin gözlerine sürdü ve o, göz ağrısından kurtuldu. Sonra Resulullah (s.a.a) sancağı onun eline verdi.[50]

2- Hz. Peygamber'in (s.a.a) Abdest Suyuyla Teberrük

Sahih-i Buharî'de Enes b. Mâlik'ten şöyle rivayet edilir:
Resulullah'ın (s.a.a) yanındaydım. İkindi namazı vakti olmuştu ve insanların abdest için suları yoktu. Resulullah'ın abdest alması için, ona bir kap su getirdiler. Hz. Peygamber elini o kaba soktuktan sonra herkesin o sudan abdest almasını emretti. Ben kendi gözlerimle Resulullah'ın armaklarından
su kaynadığını gördüm; o sudan oradakilerin hepsi abdest aldı.[51]
Yine Buharî Câbir b. Abdullah'tan şöyle nakleder:
Bir gün ikindi namazı vakti Resulullah'la (s.a.a) oturmuştuk; abdest için su çok azdı; onu da bir kaba dökerek Resulullah'a getirdik. Resulullah (s.a.a) elini o kaba sokup parmaklarını açarak, "Abdest almak isteyenler, abdestlerini alsınlar, bereket Allah'tandır." buyurdu. Ben gözlerimle Allah
Resulü'nün parmaklarının arasından su kaynadığını gördüm. Oradakilerin hepsi o sudan abdest aldılar, içtiler. Ben şahsen o kaptan bir miktar su içtiğim için asla pişman değilim, bundan dolayı kendimi kınamıyorum. Çünkü o suyu hayır ve bereket kaynağı olarak görüyorum. Râvi der ki: Câbir'e, "O gün kaç kişiydiniz?" diye sorduğumda, "O gün bin dört yüz kişiydik." dedi... (Diğer bir rivayete göre "Bin beş yüz kişiydik." demiştir.)[52]

3- Hz. Peygamber'in Başının ve Göğsünün Suyuyla Teberrük

Buharî, Hudeybiye antlaşması olayında Urve b. Mes'ud'dan Resulullah (s.a.a) ve ashabı hakkında şöyle kaydetmiştir:
Vallahi Resulullah (s.a.a) ağzından ve burnundan dışarı attığı bir şeyi insanlar kapışıyor, onları başlarına, yüzlerine ve bedenlerine sürüyorlardı. Resul-i Ekrem (s.a.a.) abdest aldığı zaman insanlar onun abdest suyuyla teberrük etmek için nerdeyse birbirlerini öldüreceklerdi.[53]

4- Hz. Peygamber'in (s.a.a) Saçıyla Teberrük

Müslim, Sahih'inde şöyle kaydeder:
Resulullah (s.a.a) Mina'ya geldi. Şeytan'ı taşlayıp kurban kestikten sonra, başını tıraş edip saçını insanlar arasında bölüştürdü.
Diğer bir rivayette ise şöyle geçer:
Resulullah bir berber istedi; berber gelip Peygamber'in saçını tıraş etti. Resulullah (s.a.a) tıraş edilen saçlarını Ebu Talha'ya vererek onu halk arasında bölüştürmesini istedi.[54]
Yine Enes'ten şöyle nakleder:
Ben bizzat, bir berberin Resulullah'ın (s.a.a) saçını tıraş ettiğini, sahabelerin ise Hz. Peygamber'in etrafında döndüğünü ve bir saçını bile yere düşürmediklerini gördüm.[55]
Usdu'l-Gâbe'de Halid b. Velid'in hayatı bölümünde şöyle geçer:
Halid b. Velid İranlılarla ve Rumlarla yaptığı savaşlardan ve Dimeşk'in kapısını açmasından dolayı çok ün kazanmıştı. O savaşta başına taktığı sarığa Resulullah'ın (s.a.a) saçından bir tel yerleştirmişti. Onun bereketiyle savaşa gidiyor ve zafer kazanıyordu.
Usdu'l-Gâbe, el-İsâbe ve el-Müstedreku Ale's-Sahiheyn kitaplarında şöyle geçer:
Halid b. Velid Yermuk Savaşı'nda sarığını kaybedince, bazılarını onu bulup kendisine getirmeleri için görevlendirdi. Görevliler gidip eli boş gelince, onları gönderip sarığını bulmalarını tekrar söyledi. Nihayet onlar Halid'in sarığını bulup getirdiler; bu, çok eski ve yıpranmış bir sarıktı. Halid etrafındakilerin şaşkın bakışlarını görünce şöyle dedi: Resulullah (s.a.a) umre yaptıktan sonra saçını tıraş etti. İnsanlar saldırarak Hz. Peygamber'in saçlarını topladı. Ama ben diğerlerinden daha çabuk davranarak Resulullah'ın başının ön kısmının saçını aldım ve bu sarığıma yerleştirdim. Dolayısıyla bu sarığımı ve içindeki saçı yanıma almadan hiçbir savaşa katılmıyorum; bunun bereketiyle savaşta zafere de kavuşuyorum.[56]
Yine Buharî Sahih'inde şöyle kaydeder:
Resulullah'ın (s.a.a) eşi Ümmü Seleme'nin yanında Peygamber'e ait bir miktar saç vardı. Birisi göz ağrısına tutulduğunda, bir kabın içine biraz su koyarak Ümmü Seleme'nin yanına gönderir, o da Resulullah'ın (s.a.a) saçının kıllarını o suya değdirirdi ve o su hastaya şifâ vesilesi olurdu.[57]
Yine Sahih-i Buharî ve diğer kaynaklarda Ubeyde'den şöyle rivayet edilir:
Resulullah'ın (s.a.a) saçının bir kılına sahip olsaydım, benim için bütün dünyadan ve dünyadakilerden daha iyi olurdu.[58]

5- Hz. Resulullah'ın (s.a.a) Okuyla Teberrük

Buharî Hudeybiye antlaşması hakkında şöyle yazar:
Resulullah (s.a.a) ashabıyla birlikte Hudeybiye yakınlarında bir su birikintisinin başında indiler. Yanındakiler ihtiyaçlarını gidermek için sudan az az alıyorlardı, nihayet gölcüğün suyu bitti. Bunun üzerine susuzluktan dolayı Resulullah'a (s.a.a) yakındılar. Resulullah (s.a.a) okluğundan bir ok çekerek onu o gölcüğe sokmalarını emretti. Râvi der ki, "Vallahi oku soktukları yerden su kaynamaya başladı ve oradakiler orada oldukları müddetçe onun suyundan alıp içiyorlardı.[59]

6- Hz. Resulullah'ın (s.a.a) Elinin Yeriyle Teberrük

el-İsâbe kitabında Hanzala'nın hayatı bölümünde ve Ahmed b. Hanbel'in Müsned'inde nakledilen bir rivayet özetle şöyledir:
Hanzala der ki: "Büyükbabam beni Resulullah'ın (s.a.a) huzuruna götürerek, "Benim büyüklü küçüklü çok sayıda evlâdım var; bu onların en küçüğüdür; evlâtlarım için dua eder misiniz?" dedi. Resulullah (s.a.a) elini benim başıma koyarak, "Allah sana bereket versin (veya ona bereket versin)." buyurdu. Râvi der ki: "Ben, yüzü şişen bir adamı ve memeleri şişmiş olan bir hayvanı Hanzala'nın yanına getirdiklerini ve Hanzala'nın elinin içine tükürerek onu başına sürdüğünü ve 'Allah'ın adıyla bu eli Resulullah'ın (s.a.a) elinin yerine sürüyorum ve ondan hayır ve bereket umuyorum.' dediğini ve daha sonra da elini hastanın şişen yerine sürdüğünü ve hemen oracıkta onun şişinin indiğini gördüm."[60]
Aynı râvinin sözleri el-İsâbe kitabında şöyledir:
...Bismillah diyor, elini kendi başına, Resulullah'ın (s.a.a) elini sürdüğü yere sürdükten sonra hastanın şişkin yerine sürüyordu
ve böylece onun şişkinliği kayboluyordu.
* * *
Evet, Resulullah'ın (s.a.a) bereket ve feyzi, güneşin yere ışıldaması ve gülün gönlü okşayan kokusunun ruhlara işlemesi gibi etrafındakilere
ulaşıyordu. Hayır ve bereket, devamlı Hz. Peygamber'le birlikteydi ve bir an ondan ayrılmıyordu:
İster küçük bir bebekken olsun, ister büyüdükten sonra, ister yolculukta olsun, ister olmasın, ister gece, ister gündüz, ister Halime Sa'diyye'nin çadırında süt bebeği iken, ister ticaret için Şam'a gittiğinde, ister muhâcir olarak Ümmü Ma'bede'nin çadırında oturduğu zaman, ister Medine'de önderlik unvanı aldıktan sonra; bütün hallerde Allah'ın hayır ve bereketi kendisinden ayrılmıyor ve etrafındakileri de kapsamına alıyordu. Yukarıda değindiğimiz noktalarla, Resulullah'ın (s.a.a) bütün hayır ve bereketlerini sayıp bitirmek istemedik. Çünkü onları hiçbir araştırmacı sayıp bitiremez. Aksine, akıl sahiplerine, hak aşıklarına, hakkın yanında olan ve doğruluğa tanıklık edenlere bu kadarının yeterli olacağını umduğumuz için bunlara birer örnek olmaları bakımından değindik. Şimdi, Allah'ın izniyle, Resulullah'tan (s.a.a) şifa dileme konusuna değinecek ve daha sonra yüce İslâm Peygamberi'nin diğer insanlardan seçkin olan özelliklerine yer vereceğiz.

Dipnotlar

-----------------------------------------

[1]- Kur'ân-ı Kerim'de şöyle geçer: "Hiç şüphesiz, Allah katında kabul edilen) din, İslâm'dır." (Âl-i İmrân, 19) Yine şöyle geçer: "Kim İslâm'dan başka bir din ararsa, asla ondan kabul edilmez." (Âl-i İmrân, 85)
[2]- Kur'ân'da öyle geçer: "Rabbinin yüce ismini tesbih et. Ki O, yarattı, bir düzen içinde biçim verdi. Takdir etti, böylece yol gösterdi. Yemyeşil otlağı çıkardı. Ardından onu kuru, kara bir duruma soktu. Sana okutacağız, sen de unutmayacaksın." (A'lâ, 1-6)
Yine: "Bizim Rabbimiz, her şeye yaratılışını veren, sonra doğru yolunu gösterendir." (Tâhâ, 50) Yine: "Rabbin bal arısına vahy (ilham) etti: Dağlarda, ağaçlarda ve onların kurdukları çardaklarda kendine evler edin." (Nahl, 68) Yine: "(Rabbiniz) güneşe, aya, yıldıza kendi buyruğuyla baş eğdirendir." (A'râf, 54) Yine: "Onlardan öyleleri vardır ki, dillerini kitaba doğru eğip bükerler, siz onu (bu okur göründüklerini) kitaptan sanırsınız diye. Oysa o kitaptan değildir. Bu Allah katındandır, derler. Oysa o, Allah katından değildir. Ve onlar, kendileri de bildikleri hâlde Allah'a karşı (böyle) yalan söylerler." (Âl-i İmrân, 78) Ve yine: "Siz Müslümanlar,) onların (Yahudilerin) size inanacaklarını umuyor musunuz? Oysa onlardan bir bölümü, Allah'ın sözünü işitiyor, (iyice algılayıp) akıl erdirdikten sonra, bile bile değiştiriyorlardı." Yine bk. Bakara, 42, 146, 195, 176; Âl-i İmrân, 178; Nisâ, 46; Mâide, 13-15, 41 ve 59-61.
[3]- Allah-u Teâlâ buyuruyor ki: "(Onları) apaçık deliller ve kitaplarla (gönderdik). Sana da zikri (Kur'ân'ı) indirdik ki, insanlara kendileri için indirileni açıklayasın ve onlar da iyice düşünsünler, diye." (Nahl, 44)
[4]- Ahzâb, 21
[5]- Yüce Allah, "Andolsun... Allah Resulü'nde güzel bir örnek vardır." (Ahzâb, 21) ayetinde Resulullah'ın (s.a.a) siretini izlemeyi ve "Peygamber size ne verirse artık onu alın, sizi neden sakındırırsa artık ondan sakının." (Haşr, 7) ayetinde Hz. Peygamber'in hadisine göre amel etmeyi emretmiştir.
[6]- Bu alandaki hadisler, "Yüz Elli Uydurma Sahabî" kitabımızın ikinci cildinin giriş bölümünde, beşinci bahsinde geniş bir şekilde verilmiştir. Bu alanda yine bk.
a) İkmalu'd-Din (Şeyh Saduk), s.576. Aynı kitaptan naklen Meclisî, Biharu'l-Envar'ın 1. cildinde, s.3'te. Yine Tebersî'nin Mecmau'l-Beyan tefsirinde ve Gazir Celâü'l-Ezhan kitabında "Siz, gerçekten tabakadan tabakaya bineceksiniz." ayetinin tefsirinde.
b) Sahih-i Buhârî'nin Kitabu'l-Enbiya bölümü, "Men Zukire An Benî İsrail"bölümü, c.2, s.171, hadis: 3 ve Kitabu'l-İ'tisam-i Bi'l-Kitab-i ve's-Sünne, "Kavlu'n-Nebi: Le-Tetbeunne Sünene Men Kane Kablekum", c.4, s.168, hadis: 1 ve 2;Fethu'l-Bârî Bi-Şerhi'l-Buhârî, c.17, s.63-64.
c) Sahih-i Müslim, -Nevevî Şerhi- c.16, s.219.
d) Sünen-i İbn Mâce, hadis: 3994.
e) Müsned-i Teyalisî, hadis: 1346 ve 2178.
f) Müsned-i Ahmed, c.2, s.327, 367, 450, 511, 527 ve c.3, s.84, 94 ve c.4, s.125 ve c.5, s.218 ve 340.
g) Mecmaü'z-Zevâid, c.7, s.261 Taberânî'den naklen.
h) Kenzü'l-Ummâl, c.11, s.123, Taberânî'nin Evsat'ından ve Hâkim'in Müstedrek'inden naklen.
i) Suyutî, ed-Dürrü'l-Mensûr kitabında, Âl-i İmrân Suresi'ndeki "Dağılanlar gibi olmayın." ayetinin tefsirinde, Hâkim'in Müstedrek'inden naklen.
[7]- Hicr, 9.
[8]- Fussilet, 42.
[9]- İbn Kuteybe, Abdullah b. Müslim'in eseri (öl. 280 veya 268 hicrî yılı).
[10]- İbn Fevrek, Muhammed b. Hasan'ın eseri (öl. 406 hicrî).
[11]- Tehavî diye meşhur olan Ebu Cafer Ahmed b. Muhammed el-Ezüdî'nin eseri (öl. 331 veya 332 hicrî).
[12]- Ehlikitab'ın hadislerinin İslâm kaynaklarına yayılması ve yine zındıkların bozuculuklarını "Nakş-i Eimme Der İhya-i Din" kitabının sekizinci cildinde, müsteşriklerin bozuculuklarını aynı kitabın üçüncü ve dördüncü cildinde okuyabilirsiniz. Ayrıca, zındıkların bozuculukları "Yüz Elli Uydurma Sahabî" kitabının girişinde
genişçe kaydedilmiş, Seyf b. Ömer et-Temimî'nin tahrif ve hakaretleri bu kitabın "Tarih ve Hakikatler" bölümünde ve yine "Abdullah b. Saba Masalı" kitabında incelenmiştir.
[13]- Elbette her dönemde hakka teslim olan müsteşrikler olmuştur, ancak sayıları çok azdır.
[14]- Hâricîler şimdi de Arap Yarımadası'nın doğu bölgelerinde ve Kuzey Afrika'da dağınık olarak varlıklarını sürdürmektedirler.
[15]- Hicrî şemsî yılı, 1342 (M. 1963) Kanlı 15 Hordad Kıyamı
[16]- Mevdûdî'nin açılış toplantısı için davet edilmiş olduğu Râbıtatu'l-Âlemi'l-İslâmîye Kongresi'nde konuşması kararlaştırılmıştı. Ama buna müsaade etmedikleri için konuşmasını "Hindî Camisi"nde yaptı.
[17]- Bu yolculuktaki konuşmalarıma değinmemin sebebi, sunduğum plânda ve tasarladığım hedefte ne kadar samimi olduğumu bir nebze olsun ortaya koymak içindi. Bugün yıllar geçtikten sonra halâ bazen o olayları ve o adamın konuşmalarını hatırladığımda acı uymaktayım ve gözlerimden yaşlar akmaktadır.
[18]- Fâtır, 14
[19]- Sahih-i Buhârî, Kitabu'l-İstizan, "Bedu'l-İslâm" babı; Sahih-i Müslim, Kitabu'l-Cenne ve Sıfat-ı Naîmiha, "Yedhulu'l-Cennete Akvamun Ef'idetuhum Mislu Ef'ideti't-Tayr" bölümü, hadis: 28 ve Kitabu'l-Birr, "en-Nahy An Darbi'l-Vech" bölümü, hadis: 15; Müsned-i Ahmed, c.2, s.244, 251, 365, 323, 424, 462, 569.
[20]- Sahih-i Buhârî, Zümer Suresi tefsiri, c.2, s.122 ve Kitabu't-Tevhid, "Kavlullah Li-ma Haleqtu Bi-Yedî" bölümü, c.4, s.186 ve "Vucûhun Yevmeizin Nadire" bölümü, c.4, s.192; Sahih-i Müslim, Kitab-u Sıfati'l-Kıyamet-i ve'l-Cenne" kitabı, hadis: 19, 21, 22.
[21]- Sahih-i Buhârî, Kalem Suresi 43. ayetin yani "Yevme Yukşefu An Sakin" ayetinin tefsiri ve Kitabu't-Tevhid, "Vucuhun Yevmeizin Nadire" ayetinin tefsiri bölümü, c.4, s.189.
[22]- Sahih-i Buhârî, Kâf Suresi tefsiri, Kitab-ı Tevhid, "İnne Rahmetellahi Karîbun Mine'l-Muhsinin" bölümü, c.4, s.191; Sünen-i Tirmizî, Kitab-u Sı-fati'l-Cenne, "Ma Cae Fi Hulud-i Ehli'l-Cenneti ve Ehli'n-Nar" babı; Sahih-i Müslim, Kitabu'l-Cenneti ve Sıfat-ı Naimiha ve Ehliha, "en-Nar-u Yedhulu-ha'l-Cebbarûn ve'l-Cennetu Yedhuluha'z-Zuafa" bölümü, hadis: 35, 36, 37, 38.
[23]- Sünen-i İbn Mâce, el-Mukaddime, "Ma Enkereti'l-Cehmiyye" bölümü, hadis: 182; Sünen-i Tirmizî, Hûd Suresi tefsiri, "el-Ema" kelimesi "Leyse Ma-ehu Şey" diye tefsir edilen birinci hadis; Müsned-i Ahmed, c.4, s.11-12.
[24]- Sünen-i Ebî Davud, Kitabu's-Sünne, "Fi'l-Cehmiyye" bölümü, hadis: 4726; Sünen-i İbn Mâce, "Fi Ma Enkereti'l-Cehmiyye" babı; Sünen-i Daremi, Kitabu'r-Rekaik, "Fi Şa'ni Saat-i ve Nuzuli'r-Rabbi Teâlâ" babı; Kitabu't-Tev-hid, Muhammed b. Abdulvehhab; Minhacu's-Sünne, İbn Teymiyye.
[25]- Sahih-i Buhârî, Kitabu't-Teheccüd, "ed-Dua ve's-Salat Fi Ahiri'l-Leyl" babı ve Kitabu't-Tevhid, "Yurîdûne an Yubdilû Kelâmellah" babı, Kitabu'd-De-avat, "ed-Dua Nisfu'l-Leyl" babı; Sahih-i Müslîm, Kitabu'd-Dua, "et-Terğib-u Fi'd-Dua ve'z-Zikri Fi Ahiri'l-Leyl" babı; Sünen-i Ebu Davud, Kitabu's-Sünne, "Fi'r-Reddi Ale'l-Cehmiyye" babı, hadis: 4733; Sünen-i Tirmizî, Kitabu's-Salat, "Ma Cae Fi
Nuzuli'r-Rabb İle's-Semai'd-Dünya Kulle Leyletin" babı, c.2, s.233 ve 235 ve Kitabu'd-Deavat, "Haddeseni'l-Ensarî" babı, c.13, s.30; Sünen-i İbn Mâce, Kitabu İkameti's-Salat, "Ma Cae Fi Eyyi Saati'l-Leyl Afdal" babı, hadis: 1366; Sünen-i Daremî, Kitabu's-Salat, "Yenzilullah İle's-Semai'd-Dünya" babı; Muvatta-ı Mâlik, Kitabu'l-Kur'an, bab: 30; Müsned-i Ahmed, c.2, s.264, 267, 282, 419, 433, 487, 504, 521 ve c.3, s.34 ve c.4, s.16.
[26]- Sünen-i Tirmizî, Ebvabu's-Savm, "Ma Cae Fi Leyleti'n-Nisfi Min Şaban" bölümü, Kitab-u İkameti's-Salat, "Ma Cae Fi Leyleti'n-Nisfi Min Şaban" babı; Müsned-i Ahmed, c.2, s.433.
[27]- Her iki rivayet Sahih-i Buhârî'de c.3, s.128, Tevhid kitabı, "Vucuhun Yevmeizin Nazire" babı, c.4, s.191'de Kâf Suresi'nin tefsirinde Ebu Hüreyre'-den nakledilmiştir. Yine Enes'ten, Hadisu'l-Kadem, Tevhid kitabı, "ve Huve'l-Azizu'l-Hekim, Subhane Rabbike..." ayeti babı, c.4, s.129; Sünen-i Tirmizî, Ki-tabu'l-
Cenne, "Ma Cae Fi Hulud-i Ehli'l-Cenneti ve Ehli'n-Nar" babı, c.10, s.29 ve Müsned-i Ahmed, c.2, s.396.
[28]- Sahih-i Buhârî, Kitabu't-Tevhid, "Li-ma Halektü Bi-Yedî" bölümü, c.4, s.185 ve "Vucuhun Yevmeizin Nazire" bölümü, c.4, s.190 daha genişaçıklamayla.
[29]- Sünen-i Tirmizî, Kitabu'z-Zuhd, "Ma Cae Fi'r-Riya ve's-Sum'e" bölümü, c.9, s.229.
[30]- Sahih-i Buhârî, Kitabu't-Tevhid, "Vucuhun Yevmeizin Nazire" bölümü, c.4, s.188.
[31]- Sahih-i Buhârî, Kitabu't-Tevhid, "Vucuhun Yevmeizin Nazire" babı ve Kitabu's-Salat, "Fazlu Salati'l-Asr" babı ve "Babu Vakti'l-İşâ İla Nisfi'l-Leyl" babı ve Kitabu't-Tefsir, "Kâf Suresi" babı; Sahih-i Müslim, Kitabu's-Salat, "Fazlu Salateyi's-Subhi ve'l-Asr ve'l-Muhafezeti Aleyhima" babı; Sünen-i Tir-mizî, Kitabu Sıfati'l-Cenne, "Ma Cae Fi Ru'yeti'r-Rabbi Tebareke ve Teâlâ" babı, c.10, s.18 ve 20.
[32]- Sahih-i Müslim, Kitabu'l-İman, "Marifetu Tariki'r-Ru'yet" bölümü; Sahih-i Buhârî, Kitabu't-Tevhid, "Vucuhun Yevmeizin Nazire" bölümü, c.4, s.188 ve yine Kâf Suresi tefsiri.
[33]- Sahih-i Müslim, Kitabu'l-İman, "Marifetu Tariki'r-Ru'yet" bölümü, hadis: 229, metindeki alıntı aynen bu kaynaktan alınmıştır; Sahih-i Buhârî, Nisâ Suresi tefsiri, "İnnellahe La Yezlimu Miskale Zerretin..." ayeti, c.3, s.80, bu kaynakta özetle gelmiştir. Kitabu't-Tevhid, "Vucuhun Yevmeizin Nazire" bölümü, c.3, s.189. Allah'larıyla görüşenler O'nun yüzünü gördükleri gibi, özellikle kendileriyle rableri arasında ayak bileğinde olan belirtiyi bize anlatsaydılar minnettar olurduk!
[34]- Sahih-i Buhârî, Kitabu't-Tevhid, "Vucuhun Yevmeizin Nazire" bölümü, c.4, s.191; Sahih-i Müslim, Kitabu'l-İman, "İsbatu Ru'yeti'l-Müminin Fi'l-Ahi-reti Rabbehum" bölümü, hadis: 296.
[35]- Sahih-i Müslim, Kitabu'l-İman, "İsbatu Ru'yeti'l-Müminin Fi'l-Ahireti Rabbehum" bölümü, hadis: 297.
[36]- Sünen-i İbn Mâce, Kitabu'l-Mukaddime, "Fi-Ma Enkereti'l-Cehmiyye" bölümü, hadis: 184.
[37]- Sünen-i Tirmizî, Kitabu'l-Cenne, "Ru'yetu'r-Rabb" babı, c.10, s.18-19
[38]- Sünen-i Tirmizî, Ebvabu Sıfâti'l-Cenne, "Ma Cae Fi Sevki'l-Cenne" bölümü, c.10, s.16; Sünen-i İbn Mâce, Kitabu'z-Zuhd, "Sıfat-u Ehli'l-Cenne" bölümü, hadis: 4336, s.1451.
[39]- Hafız-ı Kebir, İmamu'l-Eimme Muhammed b. İshak b. Huzeyme (öl. 311 hicrî), hadis ilminde Buhârî ve Müslim'in hocasıydı. Mezkur kitap, hicrî 1378'de Kahire'de Mektebetu'l-Kulliyati'l-Ezheriyye tarafından basılmış ve yazarın hayatı bu kitabın önsözünde kaydedilmiştir.
[40]- Leiden baskısı, 1960 miladî.
[41]- İmam Hafiz Şemsuddin Muhammed b. Ahmed b. Osman b. Kaymaz ez-Zehebî'dir (öl. 748 hicrî). Zehebî'nin kitabı Medine-i Münevvere'nin Selefiyye Yayınevi, Babu'r-Rahmet tarafından basılmış, 1388 hicrî yılında ikinci baskısını yapmıştır.
[42]- En'âm, 103
[43]- Yûsuf, 82
[44]- Usul-i Kâfi, Kitabu't-Tevhid, "Arş ve Kürsü" babı, c.1, hadis: 7 ve "Hareket ve İntikal" babı, hadis: 3 ve 9; Tevhid-i Saduk, "Nefyu'l-Mekân ve'z-Zaman ve'l-Hareke Anhu" babı, hadis: 9, 10, 12 ve "Kane Arşuhu Ala'l-Ma" babı, hadis: 1, "er-Rahman Ale'l-Arşi'steva"nın anlamı babı, hadis: 5, 6, 7, 8; Bi-haru'l-Envar,
yeni baskı, Kitabu't-Tevhid, "Nefyu'l-Cism ve's-Sureti ve't-Teşbihi ve'l-Hululi ve'lİttihad" babı, c.3, s.87, hadis: 23.
[45]- Usul-i Kâfi, Kitabu't-Tevhid, "Hareket ve İntikal" bölümü, hadis: 1; et-Tevhid, Şeyh Saduk, "Nefyu'l-Mekân ve'z-Zaman ve'l-Hareket-i Anhu Teâlâ" bölümü, hadis: 18; Biharu'l-Envar, Kitabu't-Tevhid, "Nefyu'z-Zamani ve'l-Mekân ve'l-Hareketi ve'l-İntikal Anhu Teâlâ" bölümü, c.3, s.311, hadis: 25.
[46]- et-Tevhid, Şeyh Saduk, s.111-112 özetle. Yine bk. Biharu'l-Envar,
Kitabu't-Tevhid, "Nefyü'r-Ru'yeti ve Te'vilü'l-Ayât" bölümü, c.4, s.31, hadis: 14; Usul-i Kâfi, Kitabu't-Tevhid, "Fi İbtâli'r-Ru'ye" bölümü, hadis: 2.
[47]- Yüce Allah'ın sıfatları hakkında Usul-i Kâfi (Kitabu't-Tevhid), et-Tev-hid, Şeyh Saduk ve Uyun-u Ahbari'r-Rıza kitaplarına müracaat ediniz.
[48]- Sahih-i Buhârî, Kitâbu'l-Meğâzi, "Gazvetu'l-Hayber" babı, c.3, s.35 ve Kitabu'l-Cihad ve's-Seyr, bab: 102, c.2, s.108 ve "Ma Kîle Fi Livâi'n-Nebi" babı, c.2, s.111 ve "Men Esleme Ala Yedihi Reculun" babı, c.2, s.115 ve "Fezailu Ashabi'n-Nebi" kitabı, "Menakıbu Ali b. Ebitalib" babı, c.2, s.199; Sahih-i Müslim, "Fezailu's-Sahabe" kitabı, "Min Fezaili Ali b. Ebitalib (r.a)" babı, hadis: 32 ve 34 ve "Gazvetu Zi Kerd ve Gayriha" babı, hadis: 132; Sünen-i Tirmizî, "Menakıb"
kitabı, "Menakıbu Ali b. Ebitalib" babı, c.13, s.172.
[49]- Sahih-i Buhârî, "Duau'n-Nebi İle'l-İslâm" babı, c.2, s.107.
[50]- Sahih-i Buhârî, "Kitabu'l-Cihad ve's-Seyr, hadis: 132.
[51]- Sahih-i Buhârî, "el-Vuzu" kitabı, "İltimasu'l-Vuzui İza Haneti's-Salat" babı, c.1, s.31.
[52]- Sahih-i Buhârî, Kitabu'l-Eşribe, "Şurbu'l-Birket ve'l-Mai'l-Mübarek" ba-bı, c.3, s.219; Sünen-i Neseî, Kitabu't-Tahare, "el-Vuzu Mine'l-İna" babı, c.1, s. 25; Müsned-i Ahmed, c.1, s.402; Sünen-i Dâremî, Abdullah b. Ömer'den naklen, "Ma Ekremellahu en-Nebiyye (s.a.a.) Min Tefciri'l-Mai Min Beyn-i Asabi-ihi" babı, c.1, s.15.
[53]- Sahih-i Buhârî, "Şurut" kitabı, "eş-Şurut-u Fi'l-Cihad ve'l-Musalahati Mea Ehli'l-Harbi ve Kitabetu'ş-Şurut" babı, c.2, s.82 ve Kitabu'l-Vuzu, "el-Bu-zak ve'l-Muhat ve Nehvuhu..." babı, c.1, s.38 ve "İsti'mal-u Fazli Vuzui'n-Nas ...", c.1, s.33; Müsned-i Ahmed, c.4, s.329 ve 330.
[54]- Sahih-i Müslim, Kitabu'l-Hac, "Beyanu Enne's-Sünnete Yevme'n-Nehri En Yermiye Sümme Yenhere Sümme Yahlika ve'l-ibtidau Fi'l-Halki Bi'l-Cani-bi'l-Eymeni Mine'r-Resi'l-Mehlûk, hadis: 323, 324, 325, 326, Sünen-i Ebu Da-vud, Kitabu'l-Menasik, "el-Halku ve't-Taksir" babı, c.2, s.203, hadis: 1981; Ta-bakât-ı İbn Sad, c.1, s.135; Müsned-i Ahmed, c.3, s.111, 133, 137, 146, 208, 214, 239, 256, 287 ve c.4, s.42; el-Meğazi, Vâkidî, s.429.
[55]- Sahih-i Müslim, Kitabu'l-Fazail, "Kurbu'n-Nebi (s.a.a) Mine'n-Nas ve Teberrükuhum Bihi" babı, s.1812, hadis: 74.
[56]- el-Müstedrek, Hâkim, Kitabu'l-Marifeti's-Sahabe, "Menakıb-ı Halid" babı,
c.3, s.299. Ayrıca bk. Halid b. Velid'in hayatı, Usdu'l-Gabe, el-İsâbe ve özetle Kenzü'l-Ummâl, Müsned-i Ahmed'in haşiyesinde, c.5, s.178; Tarih-i İbn Kesir, c.7, s.113.
[57]- Biz bunu özetle Sahih-i Buhârî, Kitabu'l-Libas, "Ma Yuzkeru min Şeyb" babı, c.4, s.27'den naklettik.
[58]- Tabakât-ı İbn Sa'd, c.6, s.63; Sahih-i Buhârî, Kitabu'l-Vuzu, "el-Maul-lezi Yuğselu Bihi Şe'ru'l-İnsan" babı, c.1, s.31.
[59]- Sahih-i Buhârî, "Şurut" kitabı, "eş-Şurutu Fi'l-Cihadi ve'l-Musalahatu Mea Ehli'l-Harbi ve Kitabetu'ş-Şurut" babı, c.2, s.81, Kitabu'l-Meğazi, "Gazve-tu'l-Hudeybiyye" babı; Tabakât-ı İbn Sa'd, c.3, s.29 ve "Zikru Alamatin Ba'de Nüzuli'l-Vahy", c.1, k. 1, s.118; Meğazi-i Vakidî, s.248.
[60]- Müsned-i Ahmed b. Hanbel, c.5, s.68. Bu olay geniş bir şekilde el-İsâbe kitabında, Hanzala'nın hayatı bölümünde kaydedilmiş ve sonunda bu rivayetin diğer senetlerle de geldiğini hatırlatmıştır.