İkinci Fâtıma Hz. Mâsume
 

Harem-i Şerif'te altın, gümüş, mine ve ayna işlemeleri; nesh, nestalik, şikeste, kûfi ve süls gibi hat sanatları ve buna benzer onlarca zarif sanat sergilenmiş, bu güzellikler Harem'in hemen hemen her köşesine en güzel şekliyle işlenmiştir.[265]
İran İslam devriminin ardından Hz. Mâsume'nin mukaddes hareminde maddî ve manevî değişiklikler oldu. Mescid-i Âzam Harem-i Şerif ile birleştirildi. Ayetullah Burucerdî'nin (r.a) mezar-ı şerifi Mescid-i Bâlaser'e dahil edildi.
Gerçektende Harem'in bütün işlerinde özel bir manevî hava görülmektedir. Bu manevî görüntülerden biri, televizyondan da naklen yayınlanan taklit mercilerinin ve alimlerin katılımıyla gerçekleştirilen Hz. Mâsume'nin türbesinin içinin tozlarının silinmesi sahnesidir. Bu melekutî sahne, aynı zamanda Hz. Mâsume'nin (s.a) ağabeyi İmam Rıza'nın (a.s) harem-i şerifinde yapılan, o hazretin türbesinin temizlenmesi sahnesini anımsatmaktadır.
Sözün kısası şu ki: Hz. Mâsume'nin (s.a) görkemli haremi, bütün ihtişamıyla Kum şehrinin hemen hemen merkezinde yer almaktadır. O, bu toprakların bedendeki ruhu ve parlayan güneşi; İslam ülkelerinden gelen on binlerce meftun aşığın ziyaretgâhı olmuştur.
Âşura, Erbaîn, Nevruz vb. gibi özel gün ve bayramlarda Harem ve etrafı, uzaktan-yakından gelen bu kutsal dergâhın insanlarıyla dolup taşmaktadır.

Harem-i Şerif'te Yazılı Olan Bazı Hadis ve Şiirler

Harem-i Şerif'in toplam alanı 13527 m2dir. Kubbe, eyvan ve avlular ise 1914 m2'lik bir alan üzerine inşa edilmiştir. Bu binaların birçok yerinde çeşitli hatlarda yazılar yazılmış; ayetler, şiirler ve hadisler işlenmiştir. Şimdi, bunlardan birkaç örnek sunuyoruz:
Kubbenin üst kısmında, Fethali Han tarafından okunduğu rivayet edilen ve nestalik hattıyla yazılan bir şiirde şunlar yazılıdır:
Sina'nın bağrından Musa'ya görünen ateş misin?
Yoksa (İmam) Musa'dan altın bir parça mısın?
Musa b. Cafer'in ciğerparesi Fatıma
Dergâhının toprağı amberdir hurilerin saçına
Yasin'in bahçesinde taze bir gülsün sen
Tâhâ'nın sinesinde aşikâr ayetsin sen
Mustafa'nın seçkin güneşinden bir nursun
Zehra'nın ismetli semasında Zühre yıldızısın[266]
Hicrî 1240 yılında türbeye konulan zerihin üzerinde de yine Fethali Şah'a ait bir şiir mevcuttur. Bu şiir, aynı zamanda, Hz. Mâsume'nin Harem-i Şerifi'nde yedi muhterem hâtunun defnedildiğini doğrulamaktadır.
Harem'in kuzeybatısında, kadınlar mescidine açılan kapının üzerinde yer alan bir yazıtta da Vefa'ya ait şu beyitler göze çarpar:
Ne mutlu şu yüce eve ki, ululuk ve asaletten
Aşıklarının kıblesi oldu, arzuların Kâbe'si geldi
Musa b. Cafer'in ciğerparesi'nin türbesi bu
Nuruyla Musa'yı bir kez daha görünür kıldı
Zehra'nın adaşı namus-u nebi, ismet-i kübra bu
İstikbal, izzet ve hayâ dolu bir semâ geldi
İtaat üzere Vefa, dize yazdı, kapıya tarih oldu
Bu kapı ve bu dergâh, izzet ve ikbal ehlinin tavaf yurdu oldu

>Harem-i Şerif'teki Bazı Ayet ve Rivayetlerden Yazıtlar

Harem'deki bazı yazıtlarda ayet, hadis ve dualar göze çarpmaktadır. Bu yazıtlardan biri de Altın Eyvan'ın dış yüzüne süls hattıyla yazılan şu rivayettir:
“Zemahşerî el-Keşşaf adlı tefsirinde ve Sâlebî, Keşfu’l-Beyan tefsirinde Resulullah'ın (s.a.a) şöyle buyurduğunu nakleder:
‘Bilin ki kim Muhammed ve Ehl-i Beyt’inin sevgisi üzere ölürse, şehit olarak ölmüştür. Kim Muhammed ve Ehl-i Beyt'inin sevgisi üzere ölürse, bağışlanmış ve kemale ermiş bir mümin olarak ölmüştür. Kim Muhammed ve Ehl-i Beyt'inin sevgisi üzere ölürse, ölüm meleği Nekir ve Münker onu cennetle müjdeler. Kim Muhammed ve Ehl-i Beyt'inin sevgisi üzere ölürse, Allah, kabirden cennete ona iki kapı açar. Kim Muhammed ve Ehl-i Beyt'inin sevgisi üzere ölürse, Allah onun kabrini rahmet meleklerinin ziyaret yeri kılar. Ve kim Muhammed ve Ehl-i Beyt'ine kin ve düşmanlık üzere ölürse, kıyamet günü onun anlına ‘Allah’ın rahmetinden uzaktır!’ yazılır. Kâfir olarak ölür ve cennetin kokusunu alamaz. Doğru buyurdu Allah Resulü.”
Bu rivayetin ardından da şu satırlar yazılıdır:
“Allah’ım! Muhammed Mustafa'ya, Murtaza Ali’ye, Fatıma Betül’e, Peygamber'in iki torunu Hasan ve Hüseyin'e, Zeynelabidin Ali’ye, Muhammed Bâkır’a, Cafer Sadık’a, Musa Kâzım’a, Ali Rıza’ya, Muhammed Taki’ye, Ali Naki’ye, Hasan ez-Zeki’ye, ve kıyam edecek olan hüccetimiz asrın imamı Hz. Mehdi'ye selam gönder! Bunlar hidayet önderleri, karanlıkları aydınlatan ışıklardır. Onların velayetini kabul ettim ve düşmanlarından da beriyim."

Harem-i Şerif'teki Diğer Yazıtlar

Muhtelif renkli çini kerpiçlerle süslenmiş türbenin üzerinde beş yazıt bulunmaktadır:
1- Nash hattıyla, Ayete’l-Kürsi
2- Altın yaldızlı nash hattıyla, birçok ayet
3- Kûfi hattıyla, ayetler
4- Altın yaldızlı nash hattıyla, Tebareke Suresi
5- Muhammed b. Ebu Tâhir b. Ebu Hüseyin’in hattı ve işçiliğiyle, kabartmalı nash hattıyla, bir başka Kurân ayeti.
Harem-i Şerif'in yüzeyini oluşturan çini işlemelerde de yukarıdan aşağıya doğru Yasin, Rahman, Tebareke, Hel Eta ve Kadir sureleri bulunmaktadır. Bunların yanı sıra işlemelerde bazı hadisler de göze çarpmaktadır. Aşağıdaki rivayetler, bunlardan bazılarıdır:
“Kim dilini başkalarının yüzünü kızartmaktan korursa, Allah da kıyamet günü onun suçlarını görmezden gelir.
“Kim anne ile çocuğunun arasını açarsa Allah da kıyamet günü cennet ile onun arasını açar.”
“Güzel soru ilmin yarısıdır.”
“Zina fakirliği doğurur.”
“Kardeşine yardım edenin yardımcısı Allah’tır.”

Kubbenin Altınla Kaplanması

Daha önce de değinildiği gibi, Hicrî 457 (veya 457) yılında Büyük Tuğrul'un veziri Ebulfazl İrakî, Şeyh Tûsî’nin teşviki sonucu türbeyi yenileyerek Harem'e büyük bir kubbe yaptı. Bu kubbe, Safevîler döneminde gerçekleştirilen bakım ve onarım işlerine kadar aynı şekliyle kaldı.
Hicrî 1218 yılında Kacar padişahı Fethali Şah, on iki bin kerpiç kullanarak kubbeyi yeniledi ve üzerine altın kaplama yaptırdı. Bunun maliyeti o dönemin parasıyla yüz bin tümeni buldu. [267]
Hicrî 1421 yılı itibarıyla bugün, o dönemden günümüze kadar geçen 203 yıl zarfında bu kubbe aynı kaplamayla ışıl ışıl parlamaktadır.
Harem-i Şerif'in yetkili müdürü Ayetullah Mesudî tarafından, kubbenin yeniden yapılmasının gündeme geldiği son zamanlarda bir bildiri yayımlanmıştır. Bu bildiri, özetle şöyledir:
"Bir gün kubbeyi yakından görmek istedim. Kubbeye çıktığımda, bazı kaplamalarının kalktığını, alt döşemelerin yıprandığını gördüm. Olayı incelemeleri için uzmanları çağırdım. Onlar da bu şekliyle kubbeyi onarmanın mümkün olmadığını, bakır ve altın kaplamaların tamamen kaldırılarak yerine yeni bir kaplamanın yapılması gerektiğini söylediler.
İncelemeler sonucu kubbeden çıkacak altının ağırlığının 20 kg. olduğu, yeniden yapılması için ise 10 ton bakıra ve 200 kg. 24 ayar altına (yaklaşık olarak 2.5 milyar tümen) ihtiyaç duyulduğu anlaşıldı.[268]
Özel bir toplantıda bu konu yine gündeme geldiğinde ben, bunu yapmaya gücümüz olmadığını, en azından benim ömrümün buna yetmeyeceğini söyledim.
Bu konu özel bir toplantıda görüşüldüğü için katılımcılardan başka kimse toplantıda söylenenlerden haberdar değildi.
Konu hakkında görüşünü almak için büyük taklit mercii Ayetullah Uzma Muhammed Taki Behcet’in (Allah uzun ömür versin) yanına gittim. Selam verip hallerini sorduktan sonra henüz bir şey demeden bana dönerek ‘Niçin Hz. Mâsume'nin kubbesini yapmıyorsunuz? Kubbe eskimiş durumda, tamire ihtiyacı var! Siz başlayın, Allah onun masrafını gönderir ve size de uzun ömürler verir” dedi.
Çok şaşırmıştım. Çünkü toplantımız özeldi ve kimseye haber vermemiştik. ‘Çok masraflı bir iş ve şu an bizim buna imkânımız yok’ dedim.
Birkaç gün sonra Ayetullah Behcet beni çağırdı. Yanına gittiğimde, ‘İşe başlayın! Yüce Allah parasını gönderecek. Siz bu konuyu Ayetullah Hameneî'ye iletin ve olaydan onu da haberdar edin’ dedi. Ayetullah Hameneî’nin yanına giderek konuyu ona da açtım. Bunun üzerine, ‘Ayetullah Behcet ne derse kabul ediyorum’ dedi.
Neticede, Ayetullah Hameneî bu işi onayladıktan sonra kubbeyi yaptırmak için kolları sıvadım ve gereken hazırlıklara başladık. Tekrar Ayetullah Behcet’in huzuruna vardım. İşe başlamak için 10 milyon tümen ve bir miktar altın verdi. Bu hareket, azmimi daha da artırdı. Büyük bir istekle işe başlamaya karar verdim. İnşallah Hicrî Şemsî 1380 yılında (Miladî 2001, Mart ayının sonlarına doğru) işe başlayacağız. Eğer bir engel olmazsa ve gerekli olan altını temin edebilirsek, işi bitirmek için yaklaşık olarak dört yıla ihtiyacımız olacak."[269]
Bu olayda dikkat çeken şey, arif ve takva sahibi bir taklit mercii olan Ayetullah Uzma Behcet’in imamzâ-delerin nurani türbelerini güzel bir şekilde yapıp korumak için bizi teşvik etmesi ve konuya gösterdiği önemdir. Bu konuda Resul-i Ekrem'in (s.a.a) İmam Ali’ye buyurduğu şu hadis, bizleri daha da mutlu etmektedir:
“Ey Ali! Kim sizin kabrinizi âbat eder ve bunu kendine ahdederse, Beytu’l-Mukaddes’i yapması için Hz. Süleyman'a yardım etmiş gibi olur.”[270]
Yazar der ki: “Bugün (Yaz, 2001 Miladî), kubbenin eski altınlarının önemli bir bölümü söküldü. Ustalar kubbeyi yeniden yapmaya başladılar. Diğer taraftan Harem-i Şerif'in yetkili müdürlüğünden onarım için gerekli olan bütçenin sağlandığı duyuruldu.

Türbenin İlk Zerihinin Hazırlanması

Hicrî 605 tarihinde, Âl-i Muzaffer hânedanının önde gelen isimlerinden Emir Ahmed b. İsmail, çini alanında dönemin en iyi çini ustası Muhammed b. Ebu Tâhir Kâşikar’ı, Harem'in çini işleri için görevlendirdi. Ebu Tâhir, 8 yıl boyunca bu işle meşgul oldu ve Hicrî 613 tarihinde türbenin çini işleri sona erdi.
Hicrî 950 yılında Safevî padişahı Tahmasib, türbenin etrafını yedi renkli çini tuğlalarla çevirdi. Böylece hem türbenin görünmesi sağlanmış oldu hem de ziyaretçilerin içine nezirlerini rahatlıkla atabilecekleri küçük aralıklar (pencereler) bırakıldı.
Birkaç yıl sonra Şah Abbas’ın isteği üzere bu zerihin[271] üzerine beyaz ve şeffaf çelikten yapılmış yeni bir zerih daha yerleştirildi.
1230'da Kacar padişahı Fethali Şah, aynı zerihi gümüşle kapladı. Zaman aşımı neticesinde bu zerih eskidi ve 1280'de hazineden alınan gümüşler eski gümüşe ilave edilerek yine bir zerih yapıldı.
Bu zerih birkaç kere daha tamir edildi ve ya yenilendi. Hicrî 1368 yılında Harem-i Şerif'in sorumlu müdürlüğü türbenin şeklini değiştirmeye karar verdi ve yerine yeni bir zerih monte edildi.

Zerihin Yenilenmesi Neden Gerekli?

Aradan yaklaşık olarak 40 yıl geçtikten sonra ziyaretçi akınlarının çokluğu ve teberrük alma duyguları nedeniyle türbenin gümüş zerihinde yeniden yıpranmalar baş gösterdi.
Öte yandan türbenin iç tarafındaki ahşap iskeletin de yaklaşık yüz yıl kadar geçmişi vardı. Özellikle gül suyuyla yıkandığı ve türbenin etrafındaki gümüşlerden bazıları yıprandığı için ziyaretçilerin ellerini yaralıyordu. Dökülen kanın yıkanması sonucu zerih gitgide yıprandı ve çürüdü. Bu yüzden değiştirilmesi gerekiyordu.

Zerihi Değiştirme Girişimleri

Bu sebeplerden dolayı Miladî 1997 yılında Harem-i Şerif'in sorumlu müdürü Ayetullah Mesudî, türbeyi değiştirmeye karar verdi. Aynı yıl, türbe konusunda uzman olan Üstat Hacı Hüseyin Perveriş İsfahanî ile anlaşma sağlandı ve yeni türbenin yapımına başlandı. Ama Hacı Hüseyin'in ilerleyen yaşı ve hastalığı nedeniyle işler yaklaşık olarak altı ay tamamen durdu.
Hâl böyle olunca İsfahanlı ustalar çağrıldı. Neticedeş iş Üstat Hacı Muhammed Hüseyin Abbas Pür İsfahanî’ye havale edilerek bir yeni anlaşma daha yapıldı.

Yeni Zerihteki Değişiklikler

Üzerinde Hz. Mâsume'yi metheden şiirlerin bulunduğu zerihin üst bölümü toplatılarak üzerine altın işlemeler yapıldı. Zerihin üst tarafı ile ziyaretçilerin kullandıkları parmaklıklar daha önce gümüştendi. Bu bölüm de altından yapıldı. Yaklaşık beş bin topçuk ve makara (zıvana çubuğu) dan oluşan gözenekler, öncekine nazaran daha da kalınlaştırıldı. Bu bölüm için 200 kg. halis gümüş satın alındı. Yaklaşık 330 bin mıskal 92 ayar gümüş kullanıldı. Bu oran, eski zerihte 93 bin mıskal idi.
Zerihin çürüyen ayakları, en iyi kuru çınar ağaçlarıyla yenilendi. Kısacası zerih, öncekine nazaran daha sağlam ve daha dayanıklı oldu. Şekil olarak eski zerihle fazla bir farkı olmayan yeni zerih, daha çok dayanıklılığı için yenilendi. Beş yıl içerisinde yapımı tamamlanan yeni zerih, toplam 300 milyon tümene[272] mal olmuştur.

Yeni Zerihin Montajı

Yeni zerihin tamire girdiği dönemlerde mezar-ı şerif ziyarete kapatılmıştı. Bu yüzden halk, şevk ve heyecanla yeni zerihin tamamlanmasını bekliyordu. Nihayet, Gadir-i Hum bayramına tekabül eden 3 Mart 2002 (Hicrî 1422) tarihinde, manevî bir havada, alimler, fakihler, taklit mercileri ve ziyaretçilerin sevinç gösterileri arasında Ayetullah Uzma Behcet'in de katılımıyla yerine monte edildi.

Hz. Mâsume Hakkında Bir Şiir

Ayetullah Uzma Vehîd Horasanî, Hz. Mâsume için şöyle bir şiir yazmıştır:
Ey aklın kızı, Din'in kız kardeşi
Sen izzet ve şeref cevherisin
İsmet, seninle gezer her dem
Ey yanında ilim ve amel bulunan
Sen ey insanlık tâcının cevheri
Ey hatemiyetin kutlu mührü
Şeytan "Kum" deyince kalkmıştı
Sonra da senin tahtını Kum'a koymuşlardı
Cennet oldu burası, Havva'nın mekânı
İlahî nâmusun yeri işte burası
Senin Harem'inde akıl mat olur
Türbenin toprağıyla can hayat bulur
Burada saklı beden, bilsen kimindir
Cihanın bedeninde yüce bir candır
Nur saçan bu ay, ışıldayan hilal
Kum ile Horasan'dan yansıyan bir ışıktır
İran'ın her yanı nurani ruhlarla doldu
Işık saçan bu iki nura lamba oldu
Bu haremlerden dile artık ne dilersen
Cevabı Allah'tan gelir, arştan ve kürsüden
Herkes bir ümitle kapına varır
Vahidî'yse onlardan daha muhtaçtır

Türbenin Tozunun Alınması Geleneği

Harem-i Şerif'in sınırları içerisinde birçok muhterem mekanlar bulunduğundan buraya "Harem" (hürmete şâyan) denilmiştir. Bu yüzden, rivayetlerde belirtilen ziyaret âdabına uyarak Harem-i Şerif'in ihtiramını hakkıyla gözetmemiz gerekmektedir.
Bilindiği üzere, zerihin bir bölümü Muhammedî dinin aşıkları tarafınca bu sönmeyen yıldıza adanan nezirlere ayrılmıştır. Pencereciklerden zerihe atılan nezirler, ister istemez burada tozların birikimine neden olur. Bu nedenle birkaç gün içerisinde tozunun alınması gerekir. Bu, gereklilikten de öteye, zamanla geleneğe dönüştürülmüştür. Türbe temizlenirken Kuran-ı Kerim ayetleri okunur, methiyeler söylenir, mersiye ve ağıtlar yakılır.
Zerihin kapısı aralandığında adeta ihrama bürünmüş beyaz elbiseli grup girer içeriye. Gaye, sadece görünürdeki tozları almak değil, o manevî havanın hazzına varmaktır. Onlar, yüce Allah'a dua ederek "Ey Fatıma, bize cennette şefaat et" cümlelerini zemzeme ederek yaşlı gözlerle ve huşû içerisinde türbeyi temizlerler. Nezirler toplanıp toz alındıktan sonra kabr-i şerif gül suyuyla yıkanır. Son olarak ziyaret namazı kılınır ve onun ardından da Hz. Mâsume'den kıyamet günü şefaatçi olması için Allah ile aralarında vesile olması istenir.

III. BÖLÜM

ª Cemkeran Camii
ª İmamzâdelerin Türbeleri
ª Kum'un Görmeye Değer Yerleri

Hz. Mehdi (a.f) Hükümetinin Önemli Merkezlerinden Biri Kum'dur

Kum şehri, daha İslamiyet'in I. yüzyılında Şia'nın merkezlerinden biriydi. Bu yüzden birçok imamzâde, imam yakınları ve imam dostları Kum'a yerleşmişti. Hz. Mâsume'nin gelmesiyle bu bölge daha çok önem kazandı. İslam ve Şia kültürü gelişerek yayıldı.
Bu yüzden Kum şehri, daha işin başında Şia'nın önemli bir merkezi hâline geldi. İlim Havzası'nın kurulması ve hızla gelişmesiyle birlikte bu merkez zamanla daha da genişledi ve kalıcı oldu.
İmam Sadık (a.s) bir hadisinde şöyle buyurmuştur: "Bilin ki benim ve benden sonra evlatlarımın haremi[273] Kum'dur."[274]
Bu hadisten alınan sonuca göre, İmam Sadık'tan (a.s) İmam Mehdi'ye (a.f) kadar yedi imamın hareminin Kum olduğu anlaşılmaktadır. Antik eserlerden de anlaşıldığı üzere Kum, eskiden olduğu gibi şimdi de mezhebî ve siyasî açıdan çok önemi konuma sahip bir şehirdir. Hz Mehdi'nin (a.f) zuhuru için zemine hazırlamaya gayret gösterenler, asla Caferî fıkhının merkezi olan bu şehri unutmamalı, her gün buraya yönelik katkılarını biraz daha artırmalıdırlar.
Hz. Mehdi'nin (a.f) dünyaya hakim olacak hükümetinin merkezinin Kum olduğunu gösteren birçok rivayetler vardır. İmam Mehdi'nin (a.f) emriyle tesis edilen Cemkeran Mescidi de bunun kanıtlarındandır.
Cemkeran Mescidi (İmam-ı Zaman Camii) hakkında ayrıntılı bilgiye geçmeden önce Kum şehrinin Hz. Mehdi (a.f) hükümetiyle olan bağlantısını doğrudan veya dolaylı olarak gösteren rivayetlerden bazılarını okuyucularımızın mütalaasına sunuyoruz:
1- İmam Sadık (a.s): "Kum ehli bizim yârenlerimizdir."[275]
2- İmam Kâzım (a.s): "Kum'dan bir kişi kıyam edecek ve halkı hakka davet edecek. Bir grup, ona katılacak. Demir gibi dayanıklıdırlar. Olayların şiddetli tufanı onları sarsmaz. Savaştan yorulmaz ve korkmazlar. Allah'a tevekkül ederler. Artık çekinenlerindir mutlu son.[276]
3- Affan Basrî der ki: Bir gün, İmam Sadık (a.s) bana, "Kum'a niçin Kum denildiğini biliyor musun?" diye sordu. "Allah, Resulü ve siz daha iyi bilirsiniz" dedim. Bunun üzerine şöyle buyurdu: "Çünkü Kum halkı, Muhammed hânedanının Kaim'inin [Hz. Mehdi (a.f)] çevresinde toplanır. Onunla birlikte kıyam eder, onun yanında savaşır ve ona yardım eder."[277]
4- İmam Sadık (a.s) ilmin Kûfe'den, Kum'a göçeceği, oradan da dünyanın dört bir yanına yayılacağı anlattıktan sonra sözünü şöyle tamamladı: "Allah'ın hücceti Kum ehli (sakinleri) vesilesiyle herkese tamam olacak. Öyle ki, dinin ve ilmin ulaşmadığı (en küçük) kara parçası kalmayacak ve sonra Hz. Kaim (İmam Mehdi) zuhur edecek."[278]
5- İmam Sadık (a.s) Kum'u ve halkını methettikten sonra şöyle buyurdu: "Bilesiniz ki Kum ehli, bizim Kaim'imizin (İmam Mehdi) yardımcısı ve hakkımızın savunucusudur."[279]
6- İmam Ali (a.s) Kum'u yad ederken şöyle buyurdu: "Baba, anne, dede, nine, amca ve hala bakımından insanların en hayırlısı olan (Hz. Mehdi'nin) yardımcıları, bu şehirden çıkacak."[280]
7- İsra Suresi 5. ayette, Allah-u Taâla şöyle buyurur:
"O iki vaatten birincisi gelip çattığında size, azap etmede çetin, kuvvetli kullarımızı göndeririz de (zalimleri bulmak için) yurdunuza girip sizi araştırırlar ve bu, (Allah'ın) kesin bir vaadidir."
İmam Sadık (a.s) bu ayeti okuduktan sonra üç kere "Vallahi onlar Kum ehlidir" buyurdular.[281]
Mezkur ayet, İmam Mehdi'nin (a.f) zuhurunu ve onun cesur ve kahraman yardımcılarını haber vermektedir. Nitekim, Kum halkını zuhur için ortam hazırlayan cesur bir halk olarak tanıtan İmam Sâdık (a.s), sözü edilen ayetin tefsirinde şöyle buyurmuştur: "İlk vaat, İmam Hüseyin'in kanının intikamının alınacağı vakittir. İmam Hüseyin'in intikamını alacak olanlar, Mehdi (a.s) henüz zuhur etmeden kıyam edeceklerdir."[282]
8- Bir ara İmam Kâzım'ın (a.s) yanında Kum'dan ve Kum halkının Hz. Mehdi'ye (a.f) olan bağlılığından söz açıldı. İmam Kâzım (a.s) onlara dua etti ve şöyle buyurdu: "Cennetin sekiz kapısı vardır. Bunlardan biri Kum ehlinindir. Onlar bizim en iyi Şiîlerimizdir. Allah, bizim velayetimizi onların hilkatine yerleştirmiştir."[283]
9- İmam Ali (a.s) Kum halkına hayır duada bulunup onları methettikten sonra şöyle buyurdu: "Onlar din ehli, velayet taraftarı, ibadeti bütün iyi kullardır. Allah'ın selamı, rahmeti ve bereketi onlara olsun." [284]
10- "Kum, Kaim'in (a.f) yârenlerinin toplandığı yerdir" ve "Kum, Fatımîlerin (Şiîlerin) sığınağıdır"[285] şeklindeki rivayetlerden de anlaşıldığı üzere, İmam Mehdi aşıkları ve dostlarıyla dolu olan Kum, zuhur döneminde o hazretin sağlam bir kalesi olacaktır. [286] Nitekim, "Mecmau'l-Ensari'l-Kaim" lakabı da Kum'un eski lakaplarından biridir.
İmam'ın zuhurunun ardından Kum yine kıyam ve kan şehri olacak, İmam, Mekke ve Kûfe'den sonra burayı dünya hükümetinin önemli merkezlerinden biri yapacaktır.

Cemkeran Mescidi

Cemkeran Mescidi'nin tesisi, 17 Ramazan 293 Hicrî'ye yani, 1129 yıl önceye dayanır.[287]
Şeyh Saduk[288] ile aynı dönemde yaşayan Tarih-i Kum[289] yazarı Hasan b. Muhammed b. Hasan Kummî (Şeyh Fazıl), Şeyh Saduk'un teliflerinden olan Munisu'l-Hazin fî Marifeti'l-Hak ve'l-Yakin kitabından naklen, Cemkeran Mescidi'nin tesisi hakkında şöyle der:
Salih ve takvalı biri olan Şeyh Hasan b. Müslih Cemkeranî der ki:
Hicrî 293 yılında, Ramazan ayının 17. günü Salı akşamıydı. Evimde uyuyordum. Gece yarısı (daha önce tanımadığım) bir grup evime geldi ve beni uyandırarak "Kalk ve Asrın İmam'ı Hz. Mehdi'nin emrine itaat et! Seni istiyor" dediler.
Hazırlanıp dışarı çıktım. Kapıda değerli şahsiyetler vardı. Selam verdim, selamımı aldılar. Hoş geldin, dediler ve beni, bugün Cemkeran Mescidi'nin bulunduğu yere götürdüler. Üzeri güzel bir halıyla örtülü genişçe bir taht ve onun üzerinde de yaklaşık otuz yaşlarında bir genç vardı. Tahttaki yastıklara yaslanmış oturuyordu. Hemen önünde de bir ihtiyar, elindeki kitaptan ona bir şeyler okuyordu. Beyaz ve yeşil elbiseli yaklaşık altmış kadar kişi, bu gencin etrafında namaz kılıyorlardı.
Hızır (a.s) olduğunu öğrendiğim ihtiyar beni tahta oturttu. Ardından İmam Mehdi (a.f) [tahta oturan genç] öz adımla beni çağırarak şunları söyledi:
"Git ve Hasan b. Müslim'e de ki: Sen birkaç yıldır burada ekin ekiyorsun, biz de bozuyoruz. Beş yıldır burada ziraat yapıyorsun. Bu yıl yine ekin ektin. Bir an önce buranın kazancını bize iade et. Böylece o kazançla buraya mescit inşa edilsin. Hasan b. Müslim'e buranın mukaddes bir yer olduğunu söyle. Yüce Allah bu mekânı diğer mekânlardan seçmiş ve buraya değer vermiştir. Sense buraya el koyup kendi topraklarına kattın. Allah, tembih olasın diye iki oğlunu senden aldı. Ama sen uslanmadın. Bu işi bırakmazsın tahmin etmediğin bir yerden Allah'ın belasın üzerine inecektir."
"Ey efendim ve Mevla'm! Bunun için bana bir işaret vermelisiniz. Aksi takdirde halk, söyleyeceklerime inanmaz" dedim.
Bunun üzerine İmam, şöyle cevap verdi: "Seyit Ebul Hasan'ın yanına git ve Hasan b. Müslim'i getirmesini söyle. Arazinin bu gelirlerini ondan alsın ve mescit yapımı için ustalara versin. Yine bizim mülkümüz olan Erdahal yakınlarındaki Rehak'ın gelirlerini de alarak mescidin geri kalan masraflarını karşılasın. Bundan böyle Rehak'ın yarı gelirini de bu mescide vakfettik. Artık her yıl onun gelirini bu mescidin yapımında kullanabilirler.
Halka, buraya gelmelerini ve buraya değer vermelerini söyle. Burada dört rekât namaz kılsınlar. İki rekâtını 'mescidin tahiyyet namazı' niyetiyle kılsınlar. Her rekâtta 1 kez Fatiha, 7 kez İhlas Suresi okusunlar. Rükû ve secde zikirlerini 7 defa okusunlar. Sonra da iki rekât Sahib-i Zaman Namazı kılsınlar. Her rekâtta Fatiha Suresi'ni, 'iyyake nâbudu ve iyyake nestain' cümlesini 100 kere tekrar etmek sûretiyle okusunlar. Rükû ve secdelerde zikirleri 7 kere okusunlar. Namazdan sonra bir kere "la ilahe illallah" desinler ve sonra Hz. Fatıma (s.a) tesbihatını okusunlar. Daha sonra secdeye giderek yüz kere Peygamber ve Ehl-i Beyt'ine selam göndersinler. Kim bu iki namazı kılarsa, Kâbe'de namaz kılmış gibi olur."
Bunları işitince kendi kendime "Burayı sıradan bir yer bilirdim, oysa Sahib-i Zaman (a.f) mescidiymiş" diye söylendim.
O sırada İmam, bana gitmem için işaret etti. Biraz yürümüştüm ki tekrar çağırdı ve şöyle dedi:
"Çoban Cafer Kaşanî'nin sürüsünde bir keçi var, onu satın almalısın. Parasını halk temin ederse, koyunu onların parasıyla alırsın. Vermeyecek olsalar, kendin öde. Yarın gece (Salı'yı Çarşamba'ya bağlayan gece) o keçiyi getir ve burada (mescidin yanında) kes. Etini, Çarşamba günü (18 Ramazan) hastalara, özellikle de ağır hastalara dağıt. İnşallah Allah hepsine şifa verecektir.[290] Keçinin özelliklerine gelince; alaca renkli, bol yünlüdür. Bir dirhem büyüklüğünde siyah beyaz yedi benek bir yanında, dört benek de diğer yanındadır."
İşaretleri aldıktan sonra hareket ettim. İmam, yine beni çağırdı ve "70 (veya yedi gün) burada kal…" buyurdu.
Hasan b. Müslih, sözlerine şöyle devam ediyor:
Evime döndüm. Gece boyunca uyuyamadım. Sabah oldu. Namazı kıldıktan sonra Ali b. Münzir'in yanına gittim. Başımdan geçenleri ona da anlattım. Birlikte mescidin olduğu yere gittik. Ali b. Münzir, "Allah'a ant olsun ki İmam'ın (a.f) buyurduğu alametin hepsi burada" dedi. Gerçekten de mescidin sınırlarının kazık ve zincirlerle belirlenmiş olduğunu gördük.
Bu olayın ardından Ali b. Münzir ile Seyit Ebul Hasan'ın yanına gittik. Evine vardığımızda hizmetçileri; "Siz Cemkeran'dan mı geliyorsunuz?" diye sordu. Şaşırmıştık. Aynı edayla "Evet" dedik. "Seyit Ebul Hasan sabahtan beri sizi bekliyor" dediler.
İçeri girip selam verdik. Çok sıcak bir şekilde selamımızı aldı ve beni, ihtiramla iyi bir yerde oturttu. Konuşmamıza fırsat vermeden söze başladı ve şunları anlattı:
"Ey Hasan b. Müslih! Uyumuştum. Rüya aleminde biri bana 'Sabahleyin Cemkeran'dan Hasan b. Müslih adında biri sana gelecek. Onun dediklerine inan ve sözünü kabul et. Çünkü o, bizim sözümüzü sana iletecek. Kesinlikle reddetme' dedi. Rüyamın ardından hemen uyandım. Şu ana kadar da seni bekliyordum."
Hasan b. Müslih, olayı tüm detaylarıyla Seyit Ebul Hasan'a anlatır. Hâli vakti yerinde olan Seyit Ebul Hasan Rızaî,[291] hizmetçilerine atların hazırlanması emreder. Bir süre sonra atlara binerek Cemkeran'a doğru hareket ederler. Yolda çoban Cafer'e rastlarlar. Cafer'e ait sürü de yolun kenarındaki otlakta otlamaktadır. Hasan b. Müslih, sürünün içerisine girer ve İmam'ın (a.s) anlattığı alametleri taşıyan bir keçinin kendisine doğru geldiğini görür. Keçiyi yakalar ve parasını ödemek ister. Cafer, "Allah'a ant olsun ki bu keçiyi ilk kez görüyorum" der. Hasan b. Müslih ısrar etse de Cafer parayı almaz. Keçiyi daha önce belirlenen yere getirirler ve orada keserler.
Seyit Ebul Hasan mescidin sınırlarını belirleyen kazık ve zincirleri Kum'a getirerek evinde sakladı. Ağır hastalar gelip bu zincirlere sarılır ve şifa bulurlardı.
Ebul Hasan, Kum'un Museviyan Mahallesi'nde (bugünkü Âzer Caddesi) oturuyordu. Burada vefat ettikten bir süre sonra çocuklarından biri hastalandı. Babasının odasına girip kazık ve zincirlerin bulunduğu sandığı açmak ve böylece onlara dokunarak şifa bulmak istedi. Ancak sandığı açtığında içinin boş olduğunu gördü.[292]

Hz. Ali'nin Cemkeran Hakkında Gaybî Haberi

Emirü'l Müminin Ali'nin (a.s), Hicaz ve Kûfe'de Kum diye bir şehrin varlığı henüz bilinmiyorken Cemkeran Mescidi'nin kuruluşundan 253 yıl önce onun hakkında haber vermiş olması, gerçekten de ilginç bir olaydır. Envaru'l-Muşa'şaîn yazarı Merhum Katuziyan, Hulasâtu'l-Buldan'dan, o da Şeyh Saduk'un Munisu'l-Hazin adlı eserinden naklen şöyle der:
Bir gün Hz. Ali (a.s), Peygamber efendimizin (s.a.a) seçkin sahabelerinden biri olan Huzeyfe b. Yeman'a şöyle buyurdu:
"Ey Yeman'ın oğlu! Zuhurun başlarında Muhammed hânedanının Kaim'i (İmam Mehdi) Kum denilen bir yerde ortaya çıkacak, [293] halkı hakka davet edecek, doğudan batıya herkes ona yönelecek ve İslam yeniden hayat bulacaktır… Ey Yeman'ın oğlu! Bu topraklar kutsaldır ve bütün çirkinliklerden temizlenmiştir...
Onun sancağı, Cemkeran adlı bir mescidin yanında bulunan beyaz bir dağa dikilir. O, bu mescidin minaresinin altından çıkar..."[294]

Ayetullah Necefî Mer'aşî'nin Cemkeran Mescidi Hakkındaki Görüşleri

Büyük taklit mercii Merhum Ayetullah Uzma Seyit Şahabuddin Necefî Mer'aşî (ö. 1311 H.) Cemkeran Mescidi'nin kuruluşu hakkında şunları söylemiştir:
"Bu mescid-i şerif, Hz. Mehdi'nin (a.f) gaybetinin ilk dönemlerinde kurulmuştur.[295] Eski yazılarda Sahib-i Zaman Mescidi, Cemkeran Mescidi ve Hasan b. Müslih Mescidi olarak da anılmıştır. Bu isimlerin tümü özel nedenlerle bırakılmıştır…[296]
Hz. Mehdi (a.f) burada defalarca görülmüştür. Büyük alim ve muhaddis Şeyh Saduk, Mûnisu'l-Hazin kitabında mescidin kuruluş macerasını ve faziletlerini detaylarıyla anlatmıştır. Sonraları Şeyh Saduk bu mescidi onarmış, Safevîler döneminde de birkaç kez tamirden geçmiştir. Çok sonraları Ayetullah Uzma Şeyh Abdülkerim Hâirî'nin önderliğinde bir kez daha tamir edildi.
Şahsen hakir bir kul olarak kendim de defalarca oranın kerametini gördüm. Kırk Çarşamba gecesi (Salı'yı Çarşambaya bağlayan gece) orada kalmaya muvaffak oldum ve isteklerimi aldım. Bu mescidin, Allah'ın teveccüh ettiği ve bereketini nazil ettiği bir yer olduğu konusunda hiç şüphe yok. Bu mescit, İmam-ı Zaman'a nispet verilen Kûfe'deki Sehle Mescidi'nden sonra yine o hazrete isnat edilen en güzel/ en iyi mekânlardan biridir."[297]

Cemkeran Mescidi'nde İmam Mehdi ile Mülâkat

Rivayetlere göre, başta alim ve salih kişiler olmak üzere birçok kişi İmam Mehdi'yi (a.f) görme saadetine ermişlerdir. Bunlardan bazıları kitaplarda nakledilmiştir. Biz, kısaca burada, büyük taklit mercilerimizden olan Ayetullah Uzma Seyit Muhammed Rıza Gulpaygânî, Ayetullah Uzma Mer'aşî Necefî ve Ayetullah Sâfî Gulpaygânî'den nakledilen mülakatlarla yetiniyoruz:
Ayetullah Bafikî'nin İmam Mehdi ile Görüşmesi
Ayetullah Muhammed Takî Bafikî, İran'ın önde gelen seçkin ulemasındandır. Rıza Han döneminde, tesettür yasağına karşı gösterdiği mücadeleden dolayı Kum şehrinden Rey'e sürgün edildi. Miladî 1944'te, 72 yaşındayken Rey'de vefat etti. Cenazesi Kum'a getirildi ve Hz. Mâsume'nin türbesinde, Mescid-i Bâlaser'de toprağa verildi. Kum'un ileri gelen alimlerinden biri, Ayetullah Uzma Seyit Muhammed Rıza Gulpaygânî'nin dilinden şöyle nakleder:
Ayetullah Abdülkerim Hâirî'nin taklit merciliği ve Havza'daki önderliği döneminde dört yüz kadar talebe İslamî İlimler Havzası'nda toplanmıştı. Bunlar, Ayetullah Hâirî'nin öğrencilere verdiği bursun sorumlusu olan Ayetullah Bafikî'den kışlık abâ istiyorlardı. Ayetullah Bafikî, olayı Merhum Ayetullah Abdülkerim Hâirî'ye iletti. O da, "Ben dört yüz abâyı nereden alayım?" diye yanıt verdi. Ayetullah Bafikî de "Asrın imamı Hz. Mehdi'den (a.f) alırız, efendim!" deyince Ayetullah Hâirî, "Benim o hazretten alma imkânım yok!" diye cevap verdi. Fakat Ayetullah Bafikî sözünde ısrarlıydı. "İnşallah ben alırım" dedi.
Perşembe akşamı Ayetullah Bafikî Cemkeran Mescidi'ne gitti ve İmam (a.f) ile görüştü. Cuma günü Ayetullah Abdülkerim Hâirî'ye "İmam Mehdi (a.f) Cumartesi günü dört yüz abâ vermeyi kabul buyurdular" dedi.
Ertesi gün tüccarlardan birinin dört yüz abâ getirdiğini ve talebelere dağıttığını gördüm.
Bir müjdeyle aşıkların hüznü son bulacak
Gece karanlığının ardından gök seherle aydınlanacak
Ey dil! Azalt artık acı hicran günlerini şikâyeti
Şühût ve şükür günlerinden daha tatlısı gelecek
Ey Yâkup, dökme eteğine artık, gözyaşı nehirlerini
Güler yüzlü yitik Yusuf, seferden dönecek

Necefli Alime İmam Mehdi'nin (a.f) Yol Göstermesi

Bir grup güvenilir şahıs, Merhum Ayetullah Uzma Seyit Şahabuddin Hüseynî Mer'aşî Necefî'nin şunları anlattığını rivayet etmiştir:
Bir süreliğine Necef'ten Kum'a gelen alimlerden biri, başından geçen bir olayı bana şöyle anlattı:
Bir sorunum vardı. Cemkeran mescidine gittim. Manevî bir havada kalbimde olanları İmam Zaman'a (a.f) arz ettim. Sorunumun halli için yüce Allah ile aramda vasıta olmasını istedim. Bu niyetle düzenli olarak Cemkeran'a gittim. Ama sonuç alamadım. Bir gün yine o mescitte namaz kılarken kırık bir kalple İmam Zaman'a (a.f) şöyle seslendim: "Ey efendim! Sizin huzurunuzda ve sizin evinizde başkasına tevessül etmem çirkin olmaz mı? Siz, benim İmam'ımsınız! Sizin olduğunuz yerde Kerbela sancaktârı Hz. Abbas'a dahi tevessül etmem ve onu vasıta edinmem doğru olur mu?"
Rahatsızlığın şiddetiyle yarı uykulu bir hâle girmiştim. Ansızın mümkünât aleminin kalbi nur yüzlü Hz. Mehdi'yi (a.f) gördüm. Hemen selam verdim. Selamımı aldıktan sonra şöyle buyurdular: "Çirkin olmadığı gibi, bundan asla rahatsızlık duymam. Hatta sana Kerbela sancaktârı Hz. Abbas'a ne şekilde tevessül etmen gerektiğini söyleyeyim. O'na tevessül etmek istediğinde, "Ya Ebe'l-Gavs edriknî" [Ey kendisine sığınanların babası, yardıma gel ve bana yardım et!] şeklinde hitap et.
O da, İmam Mehdi'nin (a.f) tavsiyesine amel etti ve sonuç aldı.

Başka Bir Görüşme ve Kum'da İmam Hasan Camii'nin Kurulması Olayı

Merhum Ayetullah Uzma Gulpaygânî'nin (r.a) damadı ve günümüzün önde gelen taklit mercilerinden Ayetullah Uzma Hacı Şeyh Lütfullah Sâfî (Allah ömrünü uzun etsin), şöyle anlatır:
Dönemimizde gerçekleşen ilginç ve gerçek olaylardan biri de şudur:
Kum sakinlerinin ve Tahran-Kum arası yolculuk yapanların da bildiği üzere, bu yol üzerinde Kum'dan Tahran'a giden bir yolcuya göre yolun sağında yer alan ve eskiden Kum'un sınırlarının dışında kalan bir arazi vardır. Kum'un önde gelenlerinden Hacı Yedullah Recebiyân, bu arazi üzerinde görkemli bir mescit yaptırmıştı. Mescid-i İmam Hasan adını verdiği bu mescitte hâlen dahi cemaat namazları kılınmaktadır.[298]
22 Recep 1398 Hicrî'de, Çarşamba akşamı, mescidin inşa macerasını Hacı Recebiyân'ın evinde ve bazı muhterem şahsiyetlerin huzurunda, uzun yıllardır Tahran'da ikâmet eden değerli alim Hacı Ahmed Askerî Kirman-şahî'nin dilinden bizzat işittim. Olayı şöyle anlattı:
"Yaklaşık 17 yıl önce, bir Perşembe günüydü. Sabah namazını kılmış, takibatını yerine getiriyordum. Kapı çalındı, açtım. Oto tamircisi üç genç arabayla gelmiş, 'Bugün günlerden Perşembe; lütfen bizimle Cemkeran Mescidi'ne gelin, birlikte dua edelim. Şer'î hacetlerimiz var' diyorlardı.
O zamanlar gençlere Namaz ve Kurân konulu dersler veriyordum. Üçü de bu derslere katılan gençlerden idi. Tekliflerini işitince utanarak başımı aşağı eğdim. "Ben neyim ki?" dedim. Israr ettiler. Tekliflerini geri çevirsem doğru olmazdı. Bu yüzden arabalarına bindim. Kum'a doğru hareket ettik.
Eski Tahran yolunda bugünkü binalar yoktu. Sadece sol tarafta Ali Seyyah Kahvehanesi denilen eski bir kervansaray vardı. Bugün Hacı Recebiyân'ın yaptırdığı İmam Hasan Mücteba Mescidi'nin birkaç adım gerisinde aracımız bozuldu.
Gençlerin üçü de oto tamircisiydi. Hemen kaputu açarak arabayla ilgilenmeye başladılar. Ali adlı gençlerden birinden ayak yolu için biraz su aldım. Bugünkü mescidin bulunduğu yere doğru ilerledim. Beyaz tenli, güzel yüzlü bir Seyit'le karşılaştım. Kaşları çatma, dişleri bembeyazdı. Yanağında da bir ben vardı. Sırtında ince bir abâ, başında özellikle Horasanlıların kullandığı yeşil bir sarık ve ayaklarında sarı terlik vardı. Sekiz-dokuz metreyi bulan elindeki çubukla yerleri çiziyordu. Kendi kendime, "Sabah sabah caddenin kenarında, elinde uzun bir çubukla ne yapıyor bu adam? Dost var, düşman var!" diye söylendim. Daha sonra ona dönerek; "Delikanlı! Devir top, tüfek, atom devri. Sopayla işin ne? Git dersini oku!" dedim. Sonra da tuvalet ihtiyacı için uygun bir yer aradım ve buldum. Oturacağım sırada, aynı genç "Askerî efendi, orada oturma, ben orayı işaretledim, orası mescittir" dedi.
Beni nereden tanıdığını, ismimi nerden bildiğini akıl edip de soramamıştım. Büyüğüne itaat eden çocuk gibi "Peki!" dedim ve oradan kalktım. Eliyle işaret ederek "Şu tepenin arkasına git!" dedi.
Dediği yaptım ve kendi kendime bir plan kurdum. Döndüğümde seyidi karşıma alıp sorular soracak ve "git dersini oku" diyecektim. Bu amaçla kafamda üç soru hazırladım:
1- Kum'un 8-9 kilometre dışındaki bu yerde cinler ve melekler için mi mescit yapıyorsun? Ders okumadan mimar mı olmuşsun?
2- Henüz mescit olmamışken burada hacet gidermenin ne sakıncası var?
3- Bu mescitte cinler mi namaz kılacak, melekler mi?
Bu soruları zihnimde hazırladıktan sonra yanına gittim. Ben selam vermeden o selam verdi. Selamını aldım. Elindeki sopayı yere saplayıp beni bağrına bastı. Elleri beyaz ve yumuşaktı. Onunla şaka yapmak istedim.
Tahran'da seyitlerden biri yaramazlık yaptığında hep, "Bugün Çarşamba değil ki!" derdim. Bunu düşünerek seyide:
- Bugün günlerden Çarşamba değil, Perşembe! Güneşin altında işin ne? dedim.
- Bugün Perşembe, Çarşamba değil, diyerek tebessüm etti. Sonra da "Sen şu üç sorunu sor hele!" dedi. Kalbimden haberdar olduğu o an aklımın ucundan dahi geçmemişti.
- Ey Peygamber evladı! Sabahın erken saatlerinde dersini bırakıp caddenin kenarına koşmuşsun. Tankın, topun ve atomun hüküm sürdüğü bu devirde elindeki mızrakla ne yapıyorsun? Gidip dersini okusan daha iyi olmaz mı? diye sordum.
Gülümsedi. Başını aşağı eğerek:
- Mescit projesi çiziyorum, dedi.
- Cinlere mi, meleklere mi, diye sordum.
- İnsanoğluna, dedi. Burası mâmurlaşacak.
-Söyle bakalım, henüz buruda mescit yapılmamışken niçin ayak yoluna gitmeme müsaade etmedin? dedim. Eliyle projeye işaret ederek:
- Hz. Fatıma'nın evlatlarından biri burada şehit edildi. Ben çevresini belirledim. Burası mihrap olacak. Şu gördüğün yer de o şehidin kanının döküldüğü yerdir. Burada müminler namaz kılacaklar. Orası da tuvalet olacak. Çünkü orada da Allah ve Resulü'nün düşmanları ölmüştür, dedi.
Daha sonra bana dönerek:
- Burası da Hüseyniye olacak ve Hüseyin'in (a.s) adı anılacak, dedi.
İmam Hüseyin'in (a.s) adını söyler söylemez ağlamaya başladı. Elimde olmaksızın ben de ağladım. Sonra yine eliyle işaret ederek:
- Şu arka taraf da kütüphane olacak. Kitaplarını verecek misin? dedi.
- Ey Peygamber evladı, üç şartla veririm, dedim. Evvela, eğer yaşarsam…
- İnşallah.
- İkinci olarak; eğer burası mescit olursa…
-Aferin.
- Üçüncü olarak; tek kitap da olsa, gücümün yettiği kadar yardım ederim. Ama artık evine dön. Bunları da unut, dedim.
Tebessümle tekrar bağrına bastı beni.
- Bunu kim, ne zaman yapacak, diye sordum.
- "Yedullah fevka eydîhim"[299] (Allah'ın eli onların elinin üzerindedir), dedi.
- Ben onca ders okudum, yani Allah'ın eli bütün ellerden yukarıda mı, dedim.
- Mescidi tamamlanmış görürsen benden yana burayı yapana selam söyle, dedi.
Beni tekrar bağrına basarak "Allah hayrını versin" dedi. Caddeye çıktım. Araba tamir edilmişti. Nasıl olduğunu sordum. "Sen gelince çalışmaya başladı" dediler. Yakıcı güneşin altında kiminle konuştuğumu sordular. "Elinde on metre uzunluğundaki sopayla o büyüklükteki seyidi görmediniz mi?" dedim. "Hangi Seyit" diye sordular. Şaşırarak arkama dönüp baktım. Seyit orada değildi. Az önceki yerin dümdüz bir yer olduğunu ve tepeciklerin kaybolduğunu görünce oldukça şaşırdım. Ansızın kendime geldim. Sanki uykudan yeni uyanmış gibiydim. Arabada oturdum ve olayı onlara da anlatmadım. Harem-i Şerif'e gittim. Öğle ve ikindi namazını nasıl kıldığımı bilmiyorum. Daha sonra Cemkeran Mescidi'ne gittik. Öğlen yemeğini yiyip namaz kıldık. Arkadaşlar benimle konuşuyorlardı ama ben onlara nasıl cevap verdiğimi bilmiyordum. Bir tarafımda ihtiyar, diğer tarafımda da genç biri oturuyordu. Artık kendimi tutamayıp hüngür hüngür ağlamaya başladım. Cemkeran'a has iki rekâtlık namazı kıldım. Ardından yüz selamı göndermek için secdeye varmak istediğimde güzel kokulu bir seyidin, "Askerî efendi, selamun aleykum" deyip yanıma oturduğunu fark ettim.
Ses tonu sabahki seyidin sesinin aynıydı. Bana nasihatte bulundu. Secdeye giderek selamı ve selam zikrini okumaya başladım. Ama kalbim onun yanındaydı. Başımı kaldırıp "Efendim, siz nerelisiniz ve benim adımı nereden biliyorsunuz?" diye sormak istedim. Ama secdeden doğrulduğumda onu göremedim.
Yanımda duran ihtiyara "Az önce benimle konuşanı gördün mü?" diye sordum. "Hayır" dedi. Gence de sordum, o da görmediğini söyledi.
Adeta bir deprem sarsıntısı yaşıyor gibiydim. Ansızın irkildim ve o seyidin İmam Mehdi (a.f) olduğunu anladım. Bir anda yığılıp kaldım. Arkadaşlar beni dışarı götürdüler. Yüzüme su serpip ne olduğunu sordular.
Kısacası, namazımı kılarak hızla Tahran'a döndük. Merhum Ayetullah Cevad Horasanî, Tahran'a geldiğinde yanına gittim ve olayı anlattım. Seyidin özelliklerini sordu. Bütün özelliklerini söyledikten sonra,"Gördüğün seyit Hz. Mehdi'ymiş (a.f). Ama, şimdilik sabret; eğer orası mescit olursa, demek ki doğrudur" dedi.
Bir süre önce dostlarımdan birinin babası vefat etmişti. Cami ehli arkadaşlarla birlikte cenazeyi Kum'a götürdük. Yolda aynı yere ulaştığımızda iki büyük sütunun yerden yükseldiğini gördüm. "Buraya ne yapıyorlar?" diye sorduğumda, "Hacı Hüseyin Ağa Suhanî'nin çocukları burada Mescid-i İmam Hasan Mücteba (a.s) adlı bir mescit yaptırıyorlar" dediler.
Kum'a girdik. Cenazeyi Bağ-ı Beheşt Mezarlığı'nda toprağa verdik. Yerimde duramıyordum. Arkadaşlara, "Siz yemek yiyinceye kadar ben gelirim" deyip oradan ayrıldım. Bir taksi tutarak Hacı Hüseyin Suhanî'nin çocuklarının dükkanına gittim. "Mescidi siz mi yaptırıyorsunuz" diye sordum. "Hayır, biz yaptırmıyoruz" dediler. "Öyleyse kim yaptırıyor?" diye sorduğumda "Hacı Yedullah Recebiyân" dediler.
Yedullah kelimesini duyunca kalbim hızla atmaya başladı. Zira İmam, "Yedullah Fevka eydîhim" ayetini okumuştu. Sandalye getirdiler, oturdum. Ter içinde kalmıştım. "Demek ki İmam'ın Yedullah'tan kastı buymuş" diye düşündüm. O güne kadar kendisini hiç görmemiştim, tanımıyordum da. Geri dönüp olayı Merhum Ayetullah Şeyh Cevad'a anlattım.
Gördüğüm olayın doğru olduğunu, bu nedenle Hacı Yedullah'ı görmem gerektiğini söyledi. Dört yüz cilt kitap satın alıp Hacı Yedullah'ı bulmak için tekrar Kum'a gittim. Adresini buldum. Bir dokuma atölyesi vardı. Atölyeyi bulup görevliden onu sordum. Evine gittiğini söyledi. Telefon etmelerini ve Tahran'dan gelen birinin kendisiyle görüşmek istediğini iletmelerini rica ettim. Telefon ettiler. Telefonu Hacı Yedullah kaldırmıştı. Tahran'dan geldiğimi, bu mescit için dört yüz cilt kitap vakfettiğimi ve kitapları nereye bırakmam gerektiğini söyledim. Hacı Yedullah, bunu niçin yapmak istediğimi ve kendisiyle daha önce bir tanışmışlığımız olup olmadığını sordu. "Efendim, ben sadece dört yüz cilt kitap vakfetmişim" dedim. Niçin vakfettiğimi söylemem için ısrar edince telefonda anlatmamın mümkün olmayacağını söyledim. Bunun üzerine, "Gelecek Perşembe, akşamüzeri, kitapları şu adrese getir" dedi ve adres verdi: Çahar Rah-i Şah, Kuçe-i Sergird Şükrullahî, No: 3.
Adresi alır almaz Tahran'a döndüm. Kitapları paketledim ve Perşembe günü arkadaşlardan birinin arabasıyla tekrar Kum'a döndüm. Doğruca Hacı Yedullah'ın evine gittim. "Bu şekilde kabul edemem, meselenin aslını bilmem gerek" deyince başımdan geçenleri tamamen anlattım ve kitapları takdim ettim. Sonra sözünü ettiğimiz mescide giderek önünde iki rekat İmam Zaman (a.f) namazı kıldım ve ağladım.
Hacı Yedullah, kütüphaneyi tıpkı İmam'ın bana gösterdiği şekilde yaptırmıştı. Hacı, bana orayı göstererek:
- Allah hayrını versin, sen ahdine vefa ettin, dedi.
İşte, İmam Hasan Mücteba (a.s) Mescidi'nin kısaca öyküsü bu.
Buna ilave olarak bu mescitle ilgili Hacı Recebiyân'ın anlattığı ilginç olayı da kısaca nakledeceğiz:

Yedullah Recebiyân'ın İlginç Öyküsü

Hacı Recebiyân başından geçen olayı şöyle anlattı:
Genelde Perşembe günü, akşam saatlerinde mescit çalışanlarının ücretleri toparlanır ve ödenirdi. Aynı akşam, mescidin ustası Ekber efendi, işçilerin maaşını almak için gelerek, "Bugün bir seyit geldi, şu elli tümeni mescide verdi. Mescidi yaptıran kişi başkasından para almıyor, dedim. Ama o sert bir şekilde, 'Sana bunu al diyorum! O, bunu alır' dedi. Ben de parayı aldım. Üzerinde 'İmam Hasan Mücteba Mescidi içindir' yazıyor" dedi.
Birkaç gün sonra sabah erkenden bir kadın geldi. Yoksulluktan dolayı sıkıntıları olduğunu ve iki yetime baktığını söyledi. Elimi cebime attım, cebimde hiç para yoktu. Evdekilerden de almak aklıma gelmedi. Daha sonra yerine bırakırım düşüncesiyle mescidin elli tümenini ona verdim. Adres verip tekrar geldiği takdirde yine yardım edeceğimi söyledim. Kadın, parayı aldı ve gitti. Adres vermeme rağmen bir daha hiç gelmedi. Bir süre sonra ben o elli tümeni vermemen gerektiğini anlamış, pişman olmuştum.
Bir sonraki Cuma Ekber usta yine maaş için gelmişti. Bana:
- Eğer kabul edeceğinize dair söz verirseniz size bir şey söylemek istiyorum, dedi.
- Söyle, dedim.
- Eğer kabul ederseniz söylerim, dedi.
- Yapabileceğim bir şeyse olur, dedim.
- Yapabilirsiniz, dedi.
Epey ısrar edince söz verdim. Meğer, o da elli tümeni istiyormuş:
- Seyidin verdiği şu elli tümen vardı ya, onu bana verir misin? dedi.
- Ekber usta! Yaramı tazeledin. Sen o elli tümeni bana verdikten sonra ben de onu yardıma muhtaç bir kadına vermiştim, çok pişmanım, dedim.
Recebiyân daha sonra bize dönerek, "O gün bugündür, aradan iki yıl geçmesine rağmen belki o elli tümene rastlarım düşüncesiyle elime geçen bütün paraları kontrol ediyorum" dedi ve ardından hikâyesine devam etti:
Ekber ustaya, "Geçen hafta naklettiğin olayı tamamen anlatmamıştın. Şimdi iyice anlatmanı istiyorum" dedim. O da başından geçen bu olayı şöyle anlattı:
«O gün, yaklaşık üç buçuk sularıydı. Hava oldukça sıcaktı. Yanımda birkaç işçiyle bu sıcakta çalışıyorduk. Ansızın mescidin kapılarından birinden içeri bir beyefendi girdi. İlgi çekici nuranî bir siması vardı. Çok vakarlı ve heybetliydi. Elim iş tutmaz oldu. Durmak ve sadece onu seyretmek istedim.
Caminin etrafını gezmeye başladı. Daha sonra üzerine çıkıp çalıştığım tahtanın yanına geldi. Abâsının altına elini götürerek bir miktar para çıkardı ve bana dönerek:
- Bunu al ve mescidi yaptırana ver, dedi.
- Efendim! Bu mescidi yaptıran kişi başkasının parasını kabul etmiyor; sizden bunu alacak olursam muhtemelen rahatsız olabilir, dedim.
- Sana al diyorum! O, bunu alır, dedi. Kireçli ellerimle hemen parayı aldım. Dışarı çıktı. Kendi kendime:
- Bu sıcak havada böylesi muhterem bir zat nereden gelmiş olabilir?" diye sordum. İşçi arkadaşlardan Meşhedî Ali'yi görevlendirerek onu takip etmesini, neyle geldiğini ve nereye gittiğini öğrenmesini istedim. Aradan epey bir zaman geçmesine rağmen Meşhedî Ali henüz gelmemişti. Ne yapacağımı şaşırmıştım. Yüksek sesle "Meşhedî Ali!" diye bağırdım. Mescidin sütunlarının arkasından cevap verdi.
- Nerde kaldın, ne yapıyorsun? dedim.
- O muhterem zâtı temâşâ ediyorum, dedi.
Yanıma çağırdım, geldi.
- Seyit efendi başını aşağı eğerek çıktı gitti, dedi.
- Neyle, arabası mı vardı? diye sordum.
- Hayır, hiçbir şeyi yoktu, sadece başını eğip gitti,dedi.
- Peki sen ne bekliyordun? diye sordum.
- Hiiç, onu temâşâ ediyordum, dedi.»
Hacı Recebiyân daha sonra bize dönerek şöyle dedi:
"İşte bu, elli tümenin hikâyesiydi. Ama inanın, bu elli tümen mescidin işlerini o kadar etkiledi ki anlatamam. Ben bile mescidin bu şekilde tamamlanacağına ve tek başıma masraflarının üstesinden gelebileceğime inanmıyor-dum. Ama bu elli tümen elime geçtikten sonra hem kendi işlerimde hem de mescidin işlerinde bunun etkisi olduğunu fark ettim."[300] (Hikâyenin sonu.)
Ayetullah Sâfî der ki:
Her ne kadar anlatılanlar, hikâyeyi yaşayan kimse dışında diğerleri için mescidin projesini çizen ve Cemkeran Mescidi'nde konuşan seyidin İmam Mehdi olduğuna delil sayılmasa da, Muhaddis Nurî'nin en-Necmu’s-Sakib adlı eserinin 9. bölümünde de açıkladığı gibi, bu tür olayların ve mukaşefelerin meydana gelişi, en azından Şiîler için hem mektebin doğruluğuna delalet etmektedir, hem de İmam Mehdi'nin (a.f), Şiîlerine olan dolaylı veya dolaysız inayetlerini gözler önüne sermektedir. Bu tür olayların bir bölümü içinde bulunduğumuz bu asırda meydana gelmiş ve gelmektedir. İnşallah Allah’ın yardımıyla, özellikle de asrımızda o hazretle görüşme şerefine nail olanların yaşadıklarını müstakil bir kitapta toplayacağız.[301]

Cemkeran Mescidi'nin Bugünkü Durumu

Ayetullah Uzma Necefî Mer’aşî'nin de anlattığı üzere bu mescit, İmam Mehdi'nin (a.f) emriyle Hicrî 293'te Hasan b. Müslih ve Seyit Ebul Hasan tarafından inşa edilmiş, sonraları Şeyh Saduk (r.a) [ö. 381 H.] tarafından tamir edilmiştir. Safevîler döneminde birkaç kez daha onarılan Cemkeran Mescidi, son olarak Ayetullah Şeyh Abdülkerim Hâirî döneminde de birçok kez bakımdan geçmiştir.
Gencine-i Âsar-ı Kum kitabında şöyle yazılıdır:
"Hicrî 1167 yılında Mirza Ali Ekber Kummî tarafından (Cemkeran Mescidi'ne) etrafı çevrili bir avlu, bir minare ve çeşitli çini işlemeler yanı sıra genel bir tamirat yapıldı. Bu tamiratın ardından, uzun bir aradan sonra bir kez daha restorasyondan geçirilerek süslemeler eklendi.
Kum şehrinin güneydoğusunda yer alan Cemkeran, şehir merkezine 5 km. uzaklıkta bulunan Kum’un en eski köylerinden biridir. Sahib-i Zaman Mescidi ise, köyün yaklaşık 500 m. ötesinde, güneydoğusunda yer alır."
Elinizdeki kitabın yazarı olarak, bu mescidi Miladî 1972 yılından bu yana gerek iç görünümünün, gerekse dış görünümünün her geçen gün biraz daha güzelleştiğini; mescidin, gözle görülür bir şekilde gelişip büyüdüğünü gördüm. Bugün, bünyesinde bulunan birkaç mescit, Hüseyniye, yatakhane, avlu ve dev bir kütüphanesiyle geniş bir alana yayılan büyük bir ibadethâne ve sosyal bir tesis hâline gelmiştir.
Yurt içinden ve yurt dışından gelen ziyaretçilerin akınıyla Çarşamba geceleri (Salı'yı Çarşamba'ya bağlayan geceler) Cemkeran, adeta hac döneminde Arafat ve Mina çölünde toplanan kalabalığı anımsatır. On binlerce İmam Mehdi (a.f) aşığı, bu günlerde bu kutsal yere gelerek münacat ve duayla meşgul olurlar.
Kum şehrinin gelişmesi, şehrin neredeyse Cemkeran'a kadar büyümesine sebep olmuştur. Şimdilerde trafiğe açılan "Harem'den Harem'e Caddesi" ( Hz. Mâsume'nin hareminden Cemkeran Mescidi’ne) bu gelişmenin en güzel örneklerindendir.

Cemkeran Mescidi’ne Has Ameller

Cemkeran Mescidi’nde yapılacak ameller; 4 rekât namazdan ibarettir. İki rekâtı Tahiyyet Namazı ve diğer iki rekâtı ise İmam-ı Zaman Namazı'dır. Tahiyyet Namazı'nın kılınma şekli şöyledir: Her rekâtta Fatiha sûresinden sonra 7 defa İhlas sûresi okunur. Rükû ve secde zikirleri de 7 defa tekrarlanır.
Diğer iki rekâtlık İmam-ı Zaman namazı ise şöyle kılınır: Birinci ve ikinci rekâtlarda, Fatiha sûresinin “İyyake nâbudu ve iyyâke nestaîn” ayetine gelindiğinde, burası 100 kere tekrar edilir ve sonra Fatiha’nın geri kalan kısmı tamamlanır. İhlas sûresi, bir kere okunur. Rükû ve secdede okunan zikirler de 7 kere okunur. Namaz bittikten sonra bir kere “lâ ilahe illallah” denir.[302] Sonra Hz. Zehra Tesbihâtı (34 kere Allah-u Ekber, 33 kere Elhamdulillah, 33 kere Subhanallah) okunur. Daha sonra secdeye gidilerek 100 kere Peygamber (s.a.a) ve Ehl-i Beyt’ine (a.s) salavat ve selam gönderilir.[303]
Ayetullah Burucerdî, Seyit Muhammed Taki Hansarî, Seyit Muhammed Rıza Gulpaygânî, Ayetullah Hüccet, Ayetullah Sadr, Ayetullah Necefî Mer'aşî ve daha birçok taklit mercii, Cemkeran Mescidi’ne ve amellerine çok önem verirler, bu yolda birçok hâcet ve isteklerine ulaşırlardı. Ayetullah Seyit Hansarî, Cemkeran Mescidi’ne genellikle yürüyerek gider ve oranın amellerini yerine getirirdi.
Güvenilir alimlerden biri, Ayetullah Burucerdî’nin şöyle dediğini rivayet eder: "Cemkeran Olayı ve İmam Mehdi (a.f) ile görüşme, uyanıkken gerçekleşmiştir. (Buna göre) Cemkeran’a ait iki namazı oraya giriş kastıyla kılınız."
Cemkeran mescidi büyüdüğünden, asıl sınırları dışındaki bölümlerde kılınan namazlar (bazı alimlerin buyurduğu üzere) sevap ümidiyle kılınmalıdır. Bu nedenle namazları asıl mescitte kılmak daha iyidir.

KUM ŞEHRİ'NDE TÜRBELERİ OLAN MEŞHUR İMAMZADELER

İmam Rıza (a.s), Hicrî 200 yılında Memun’un zorunlu davetiyle Medine’den Horasan’a geldi. Memun da siyaset gereği hükümetin veliahtlığını İmam'a bıraktı. Bu yüzden birçok imamzâde ve seyit, İmam Rıza (a.s) ile görüşmek arzusuyla Hicaz'dan İran’a geldi. Ne var ki burada Ehl-i Beyt düşmanlarıyla karşılaştılar. Birçoğu şehit oldu. Kurtulanlar ise, o dönemde Şia'nın ve Ehl-i Beyt dostlarının merkezi olan Kum şehrine yerleşip hayatlarının sonuna kadar orada yaşadılar. Meşhur görüşe göre, Kum'a yerleşen imamzâde sayısı 444'ü bulmuştur.
Safevî padişahlarından Büyük Şah Abbas döneminin meşhur yazarlarından Ahmed Razî'nin, Kum hakkında yaptığı geniş açıklamasında, Kum şehrinde bulunan imamzâdelerin sayısının 444'ten daha fazla olduğunu bildirmiştir.
Ehl-i Beyt şairlerinden Şeyh Zeki Bağban da bu konuda kaleme aldığı bir şiirinde şöyle der:
Dört yüz kırk dört asil, hepsi de eşraftan
Hakkın emriyle metfun onlar, sedefin içinde inci gibi
Murtaza Ali'nin evlatları bunlar, Allah'ı hakkıyla tanıyanın
Fark gözetme Kum, Kâbe ve Necef arasında
Can verir akıl ehli, Kum uğruna[304]
Biz burada, kısaca vasıtasız veya bir-iki vasıtayla imama ulaşan meşhur imamzâdelerden bazılarının hayatlarına değinecek ve bu konuda bazı açıklamalarda bulunacağız.
Hz. Mâsume'yi ziyaret edenlerin Kum'daki İmam evlatlarını unutmamaları, Ehl-i Beyt'e saygıyı gösteren en güzel erdemlerdendir. Zira onları ziyaret etmek ve saygı gösterisinde bulunmak demek, Ehl-i Beyt'i ziyaret etmek ve onlara saygı göstermek demektir.

Hz. Mâsume'nin Haremi Şerif'inde Defnedilen İmamzâdeler

Hz. Mâsume'nin Harem-i Şerif'ine defnedilen muhterem hanımların varlığından daha önce söz etmiştik. Bu muhterem hanımların yanı sıra, Hz. Mâsume'nin türbesinin çevresinde metfun olan birçok değerli imamzâde ve seyit vardır. Çok önceleri bu mezar-ı şeriflerin her birinin kendine has kubbesi vardı. Türbenin alanın genişlemesiyle bu kubbeler kaldırıldı ve Harem'e dahil edildi. Bu imamzâdeler şunlardan ibarettir:
1- İmam Sadık evlatlarından Seyit Ebul Hasan [Hüseyin b. Hüseyin b. Cafer b. Muhammed b. İsmail b. İmam Sadık].
2- İmam Zeynelabidin evlatlarından Hamza b. Ahmed.
3- Ebu Cafer Muhammed b. Hamza.
4- Ebul Kâsım Ali b. Muhammed b. Hamza.
5- Ali b. Hamza.
6- İmam Zeynelabidin evlatlarından, Ebu Ali Ahmed el-Hatib eş-Şecerî.
7- Ebu Cafer Muhammed b. Ahmed.
8- Ebu Muhammed Hasan b. Ahmed.
9- Ebu Ali Ahmed b. Hasan.
Bu seyitlerin hepsi, mâsum imamların evlatlarının önde gelen isimlerindendir.[305]

Musa Muberka

Hicrî 259 yılında Kum’a ilk gelen imam evlatlarındandır. İmam Cevad'ın (a.s) öz oğludur.[306] Kabr-i şerifi, Kum’un Âzer semtinde bulunan “Makbere-i Çehel Ahterân”ın yanında, "Şehzâde Musa Muberka Türbesi"[307] adıyla meşhurdur. Hicrî 296 yılında, 22 Rebiyülahır Çarşamba akşamı vefat etmiştir. Bugün, türbesinde görkemli bir kubbe ve bir de avlu bulunmaktadır.
Musa Muberka, çok değerli ve saygın bir şahsiyetti. Muhaddis Nurî, Bedr-i Muşa'şa adlı kitabında onun hayatından söz ederken İmam Rıza’ya (a.s) varan bütün seyitlerin onun soyundan geldiğini kaydeder.

Dipnotlar

------------------------------------------

[265]- Bu konuda daha fazla bilgi için Rahnema-i Kum'a ve Gencine-i Âsar-ı Kum'un birinci cildine müracaat ediniz.
[266]- Kitapta yer alan şiirlerin tamamı, Türkçeleştirilmiştir. Orijinal beyitler değillerdir. Çev.
[267]- Daha fazla bilgi için bkz: Hz. Mâsume Çeşme-i Cûşan-ı Kevser.
[268]- 2.5 milyar tümen, (Miladî 2004 yılı itibarıyla) yaklaşık 3 milyon dolar eder. Çev.
[269]- Peyam-ı Astâne Yayınları,23 Âzer 1379 H. Ş. tarihli sayısı, s.4.
[270]- Bihar, c.100, s.121.
[271]- Zerih: Mezarı çevreleyen demir parmaklıklara denir. Çev.
[272]- 300 milyon Tümen, Miladî 2004 yılı itibarıyla yaklaşık 400 bin dolar etmektedir. Çev.
[273]- Hadiste geçen "Harem"den kasıt, türbe veya mezar olarak algılanmamalıdır. Daha önce de belirtildiği üzere harem kelimesinin asıl anlamı "hürmete ve ihtirama şayan yer"dir. Buna göre hadisteki mana; "Ehl-i Beyt dostlarının bize ve yakınlarımıza hürmet ettiği ve edeceği güven ve huzur yurdu Kum'dur" şeklin olmalıdır. Çev.
[274]- Bihar, c.60, s.216.
[275]- Bihar, c.60, s.214.
[276]- Bihar, c.60, s.216.
[277]- Bihar, c.60, s.216; Tarih-i Kadim-i Kum, s.100.
[278]- Bihar, c.60, s.212. Bu rivayet, Kum halkının İmam Mehdi ile (a.f) olan bağlarını ve zuhurunun ardından Kum’un İmam’ın dünyayı kapsayan adalet hükümetinin merkezlerinden biri olacağını açıkça beyan etmektedir.
[279]- Bihar, c.60, s.218; Tarih-i Kadim-i Kum, s.93.
[280]- Tarih-i Kadim-i Kum, s.90; Bihar, c.60, s.217.
[281]- Bihar, c.60, s.216.
[282]- Tefsir-i Burhan, c.2, s.406.
[283]- Bihar, c.60, s.216.
[284]- Bihar, c.60, s.228; Mecalisu’l-Müminin, c.1, s.83.
[285]- Sefinetu’l-Bihar, c.2, s.447.
[286]- Nitekim, İmam Ali (a.s) da Kum'un, zuhurdan sonra Hz. Mehdi'nin (a.s) hükümet yerlerinden biri olacağını doğrulamıştır.
[287]- Ayetullah Nurî, Müstedrek’de Cemkeran Mescidi'nin 373 H. K. yılında kurulduğunu yazar ve 293 yılında kurulduğunu reddeder. (Necmu's-Sakıb, s.215. (Cennetu'l-Me'va, s.47) Buna delil olarak da Şey Saduk’un 90 yılından önce (yani 381 yılında) vefat ettiğini söyler. Ancak, anlaşılan şu ki, Hacı Nurî bir hata yapmıştır. Çünkü Şeyh Saduk IV. yüzyıldan 90 yıl önce vefat etmiştir, III. yüzyıldan değil. Buna göre, Cemkeran Mescidi'nin kuruluş tarihi yine 293 yılıdır. (Ruh-i Mucerred, s.292'den alıntı.)
[288]- Ebu Cafer Muhammed b. Ali b. Bâbeveyh Kummî, Şeyh Saduk ismiyle meşhurdur. 381 H. K. yılında vefat etmiştir. Kabri, Rey şehrindedir. Fıkıh, hadis, rical, kelam ve diğer dallarda yaklaşık 500 cilt kitap yazmıştır. Bu büyük şahsiyetin hayatı hakkında daha geniş bilgi için bkz: Bihar, c.1, s.35-42.
[289]- Bu kitap, Hicrî 378'de telif edilmiştir.
[290]- Cemkeren merasimlerinin Salı'yı Çarşamba'ya bağlayan gecelerde yapılmasının sebebi, muhtemelen bu olaydan kaynaklanmaktadır.
[291]- Türbesi, eski meydana yakın olan Azer Caddesi'ndeki Çehel Ehteran'da, bir sokak içindedir. Şiîlerin ziyaret yerlerinden biridir. (Gencine-i Âsar-ı Kum, c.2, s.362)
[292]- Bihar, c.53, s.230'da Hasan b. Muhammed b. Hasan Kummî-’nin Tarih-i Kum kitabından naklen gelmiştir. O da Şey Saduk’un Munisu’l-Hazin kitabından nakletmiştir. Ayetullah Hacı Nurî, Tarih-i Kum kitabını muteber bilmektedir. (Bihar, c.53, s.233)
Ayrıca Cemkeran’ın kuruluşu ve bununla ilgili gelişen olaylar, şu kaynaklarda da nakledilmiştir: en-Necmu’s-Sâkıb, s.212; Cennetu'l-Me'vâ, s.42; Cemalu’l-Usbû, s.280; Bihar, c.53, s.233; Müstedrekü’l-Vesail, c.3, s.432; Mikyalu’l-Mekarim, c.2, s.563; İlzamu’n-Nasib, c.2, s.58; Kelimet’un Tayyibe, s.337; Nasiru’ş-Şeriat, Tarih-i Kum, s.60; ez-Zeria, c.23, s.282.
[293]- Burada maksat, İmam’ın sonraki aşamalardaki merkezidir. Şüphesiz İmam’ın ilk merkezi ve kıyamının başlayacağı yer Mekke ve Allah’ın evinin yanıdır.
[294]- Envaru’l-Muşa’şaîn, c.2, s.190-194.
[295]- Cemkeran Mescidi, Küçük Gaybet döneminde İmam’ın (a.f) özel vekili Osman b. Said zamanında (17 Ramazan 293 h.k yılında) inşa edilmiştir.
[296]- Önceden meşhur olan ama şu anda pek kullanılmayan adlarından biri de Kademgah-ı İmam-ı Zaman'dır (a.f).
[297]- Ber Setiğ-i Nur, (Ayetullah Mer'aşî Necefî'nin hal tercümesi) s.94-95; Cemkeran Mescidi hakkında daha ayrıntılı bilgi için bkz: Sima-i Sahibu’z-Zaman, Mehdi Hairî.
[298]- Merhum Ayetullah Sutûde Erakî, bu mescitte birkaç yıl cemaat namazı kıldırmıştır.
[299]- Feth, 10.
[300]- Bu olay, aynı zamanda el-İmam Mehdi Mine’l-Mehd İle’z-Zuhur, Allame Merhum Seyit Muhammed Kâzım Kazvinî, s.323'te de yer almıştır.
[301]- Pâsuh Be Deh Porseş, Ayetullah Şeyh Lütfullah Safî Gulpaygânî, s.31-44.
[302]- Metinden anlaşıldığı kadarıyla şöyle denilmelidir: “La ilahe illallah vahdehu vahdeh.”
[303]- Bihar, c.53, s.231.
[304]- Babu’r-Rıdvan, c.203.
[305]- Daha fazla bilgi için bkz: Gencine-i Âsar-ı Kum, c.1, s.396.
[306]- Musa b. Muberka’nın kız kardeşleri; Zeyneb, Ümmü Muhammed, Meymune ve kızı Bureyhiyye ondan sonra Kum’a geldiler. Kabirleri Hz. Mâsume'nin Harem-i Şerifi’nin kenarındadır.
[307]- Musa, güzel yüzlü, nuranî çehreli biriydi. Bu yüzden yüzünü kapardı. Bu nedenle de ona Musa Muberka demişlerdir.