İkinci Fâtıma Hz. Mâsume
 

Cebrail'e 'Ey dost, bu kimin sarayı?' diye sordum. ‘Bu saray, amcazâden ve vasisin Ali b. Ebu Talib'indir. Ali Şiası dışında tüm insanlar, kıyamette yalın ayak ve çıplak bir hâlde gelirler. O gün insanlar annelerinin adıyla çağrılırlar. Ama Ali Şiîleri, babalarının adlarıyla çağrılırlar' dedi.
Ey dost, bu sözün anlamı nedir, diye sordum. Bunun üzerine şöyle dedi: Şiîler, Ali'yi sevdiklerinden asil ve soylu olarak doğarlar.[214]
3- Hz. Mâsume birkaç vasıtayla Hz. Peygamber'in (s.a.a) halası Safiye'den şöyle nakleder: “İmam Hüseyin (a.s) dünyaya geldiğinde Hz. Peygamber (s.a.a) bana, "Ey halacığım, çocuğumu bana getir" dedi. Henüz onu yıkayıp temizlemediğimi söyleyince, ‘Sen mi onu temizleyeceksin!? Şüphesiz, yüce Allah onu pak ve temiz kılmıştır’ buyurdu.”[215]
4- Hz. Mâsume, Sâve'de hastalandığında “Beni Kum'a götürün. Çünkü babamdan işittim; 'Kum, bizim Şiîlerimizin merkezidir' buyurdular.[216]
5. Hicrî 1306 yılında Mısır'da basılan el-Lulu's-Semine Fi’l-Âsari'l-Mûninatü’l-Merviyye kitabında şöyle rivayet edilir:
Musa b. Cafer’in kızı Fatıma (Mâsume), Cafer b. Muhammed es-Sadık’ın kızı Fatıma'dan, o da Muhammed b. Ali el-Bâkır’ın kızı Fatıma’dan, o da Ali b. Hüseyin es-Seccad’ın kızı Fatıma'dan, o da Ebu Abdullah el-Hüse-yin’in kızı Fatıma’dan, o da Emirül Müminin'in (İmam Ali) kızı Zeyneb'den, o da Allah Resulü'nün (s.a.a) kızı ve annesi Fatıma Zehra'dan şöyle nakleder: Hz. Peygamber (s.a.a) şöyle buyurdu: "Bilesiniz ki, kim Muhammed Ehl-i Beyt’inin sevgisi üzere ölürse şehit olarak dünyadan göçmüştür."[217]
Üstte nakledilen beş rivayetten anlaşılan şudur ki; Hz. Mâsume, mesajlarıyla Şianın haklılığını tebliğ etmiş, Ali (a.s) Şiasına olan sevgisini açıkça beyan etmiş ve Şianın kutsal ideallerini korumaları için mükafatlarını açıklayarak onları inançlarında sağlamlaştırmıştır.

6- Hz. Mâsume'nin Haremi Hz. Zehra'nın (s.a) Mezarının Tecelligâhıdır

Merhum Ayetullah Uzma Necefî Mer'aşî şöyle anlatır: Babam merhum Ayetullah Allame Seyit Mahmud Mer'aşî, Necef’te yaşıyordu. Ninesi Hz. Fatıma Zehra'nın (s.a) mezar-ı şerifinin yerini bulmayı çok istiyordu. Bu yüzden Hatm-i Mücerreb’[218] duasını yerine getirmeye karar verdi. Hz. Zehra'nın kabrinin yerini bir şekilde öğrenmek için düzenli olarak kırk gece bu duayı tekrarladı.
Kırkıncı gece, duayı hatmetti. Allah’a tevessül edip yakardıktan sonra yatağına girerek uyudu. Rüyasında İmam Bâkır’ı [veya İmam Cafer Sadık'ı] (a.s) gördü.
İmam ona rüyada, "Ehl-i Beyt’in kerimesine tevessül et” buyurur. Merhum, "Ehl-i Beyt’in kerimesi"nden kastın Hz. Zehra (s.a.) olduğunu zannettiğinden "Evet, kurban olayım! Zaten ben de Hz. Zehra’nın kabr-i şerifinin yerini tam olarak öğrenmek ve onu ziyaret etmek istediğimden bu duayı kırk gece hatmettim" der.
Bunun üzerine İmam (a.s) şöyle buyurur: Benim maksadım Hz. Mâsume'nin Kum'daki kabr-i şerifidir. Bazı maslahatlar gereği Allah, Hz. Zehra'nın kabrinin daima gizli kalmasını istedi. Bu yüzden Hz. Mâsume'nin kabrini de Hz. Zehra'nın (s.a) kabrine tecelligâh kıldı. Hz. Zehra'nın kabrinin yeri bilindiği taktirde ne kadar azamet ve görkemi olmalıysa, aynı görkem ve azameti Allah, Hz. Mâsume'nin kabr-i şerifine vermiştir.
Bu rüya üzerine Merhum Ayetullah Seyit Mahmud Mer'aşî, uykudan uyandığında Hz. Mâsume'yi ziyaret etmek için Kum'a gitmeye karar verdi. Tüm aile fertleriyle birlikte Necef'ten Kum'a doğru yola çıktı. Hz. Mâsume’nin türbesini ziyaret ettikten sonra Necef’e geri döndü.[219]
Ayetullah Seyit Muhammed Mer'aşî Hicri 1338 yılında Necef’te vefat etti. Ama değerli oğlu Ayetullah Uzma Seyit Şahabuddin Necefî Mer'aşî, Kum'a gelerek Hz. Mâsume'nin Harem-i Şerif’i civarında 66 yıl İslamî ilimlerle meşgul oldu. Fıkhî, kültürel, sosyal, siyasal vb. hizmetlerden sonra Hicrî 1411 yılında, Sefer ayının 8. günü 96 yaşında Kum kentinde vefat etti. Kabr-i şerifi büyük ve eşsiz kütüphanesinin kenarında bulunmaktadır.
Bu ilginç ve istisna olay, Hz. Mâsume'nin azamet ve üstünlüğünü, ninesi Hz. Zehra'nın (s.a) mübarek varlığı bir yansıması olduğunu göstermektedir. Hz. Mâsume’nin türbesinin Hz. Zehra'nın kabri şerifinin manevi celal ve görkemine sahip olduğu anlaşılmaktadır.
Dikkat etmek gerekir ki bu rüyayı bir taklit mercii, müçtehit olan babasından nakletmektedir. Ayrıca Masum İmamı rüyada görmek, o rüyanın doğruluğunu gösterir.

7- Özel Ziyaretnâme

Hz. Mâsume'nin istisnai bir azamete sahip olduğuna dair şahitlerden biri de İmam Rıza'nın (a.s) Hz. Mâsume hakkında buyurduğu özel ziyaretnâmedir. Hz. Fatıma Zehra'dan (s.a) sonra, hakkında masum İmam tarafından ziyaretnâme naklolunan tek hatun, Hz. Mâsume’dir. Hz. Zeyneb, yüce bir makama sahip olduğu halde mâsum imamdan kendine has bir ziyaretnâme nakledilmemiştir. Aynı şekilde Peygamber ailesinden diğer büyük hanımlar için de böyle bir şey yoktur.
Allame Meclisî bazı ziyaret kitapları kanalıyla Ali b. İbrahim'den, o da babasından, babası da Saad Eş’arî Kummî'den şöyle nakleder:
“İmam Rıza'nın (a.s) hizmetinde idim. Bana, ‘Ey Saad, sizin orada (Kum'da) bize ait bir mezar var’ dedi. Saad, ‘Feda olayım! Acaba kastınız Musa b. Cafer'in kızı Fatıma mıdır?’ diyince, 'Evet. Kim onu hakkıyla, tanıyarak ziyaret ederse cenneti hak eder' buyurdular."
Daha sonra İmam Rıza (a.s) Hz. Mâsume'nin kabrinin nasıl ziyaret edileceğini Saad’a şöyle anlattı: Kabrin kenarına vardığında baş tarafında kıbleye dönerek dur ve 34 defa 'Allahu Ekber', 33 defa 'Subhanallah' ve 33 defa da 'Elhamdulillah' dedikten sonra şöyle söyle:
“Esselamu alâ Adem'e safvetillah ...”[220]
Bu ziyaretin bir diğer özelliği de, İmam Rıza (a.s)'ın buyurduğu gibi 34 defa tekbir, 33 defa tesbih, 33 defa da hamd söylenmesidir. Buna benzer bir emir, diğer ziyaretlerde görülmemektedir.
Ziyaretin 'Allahu Ekber' cümlesiyle başlamasının sebebi ise, ziyaretçinin bu iki dünya hatununu ziyaret ederken cânı gönülden yüce Allah’ın birliğine ve münezzeh olduğuna ikrar edip O’na şükrettikten sonra ziyarete başlanması gerektiğidir. Ziyaretçi, bu manevî hâliyle Hz. Mâsume ile irtibat kurmalıdır.
Bu, Allah'ın salih kullarının azamet ve üstün dereceleri karşısındaki en güzel haldir. Temiz bir ruhla, saf bir kalple, her türlü şüphe ve çirkinliklerden arınmış bir şekilde ziyaret etmeli ve bu vesileyle güzel sonuçlar almalıdır.

8- Mesaj İçerikli Lakapları

Hz. Mâsume hakkında iki çeşit ziyaretnâme nakledilmiştir. Birincisi Allame Meclisî'nin İmam Rıza’dan (a.s) naklettiği meşhur ziyaretnâmedir.[221]
Diğeri ise Şeyh Muhammed Ali b. Hüseyin Katuziyan’ın Envarü’Muşaşain[222] adlı eserinin 1. cildinde naklettiği ziyaretnâmedir. Bu ziyaretnâmenin bir bölümünde Hz. Mâsume'ye hitaben şöyle deriz:
“Selam olsun sana ey Tâhire (pakize), ey Hamîde (övülen), ey Berra (iyi huylu), ey Reşîde (kemale eren), ey Takiyye (takvalı), ey Nakiyye (temiz/ seçkin), ey Raziyye (liyakat sahibi) ve ey Merziyye (beğenilen)…[223]
Bu bölümde, Hz. Mâsume'nin her biri bir mesaj içeren lakaplarından sekizine değinilmiştir. Bunlar onun parlak hayatının sahip olduğu yüce değerleri anlatmaktadır. Zira onun bütün hayatı, amelleri, sözleri, düşünceleri; sadakat, temizlik, liyakat, irfan ile Allah’ın, Peygamberinin ve İmamların rızasını kazanmak üzere kurulmuştur.

9- Hz. Mâsume'nin Şefaati

Daha önce, İmam Cafer Sadık’tan, Hz. Mâsume'nin doğumu ve Kum şehrinde vefat edeceğine dair nakledilen rivayetin devamında şöyle gelmiştir:
"Adı, Musa (a.s) kızı Fatıma’dır. Onun şefaatiyle tüm Şiîlerimiz cennete girecektir."[224]
Bu rivayet, Hz. Mâsume'nin şefaatinin tüm Şiîleri kapsayacağını söylemektedir. Bu ise, o hatunun ne kadar büyük azamete sahip olduğunu göstermektedir.
İsfahan'ın Devletâbad kasabasının büyük alimlerinden Ayetullah Muhammed Nasirî Devletâbadî, babası Merhum Ayetullah Muhammed Bâkır Nasirî'den (ö. 1407 H.) şöyle nakleder:
Hicrî 1295 yılında Kum civarında kuraklık ve kıtlık oldu. Bu durum halkı bezdirdi. Sonunda içlerinden 40 dindar kişi seçerek Kum'a gönderdiler. Bunlar Hz. Mâsume'nin haremine giderek Allah'tan yağmur göndermesi için ona tevessül ettiler. Üçüncü gün onlardan biri, Merhum Ayetullah Uzma Mirza Kummî'yi (ö.1231 H.)[225] rüyasında görür. Ayetullah Mirza ona “Siz neden burada bekliyorsunuz?” diye sorar. O da “Bir süredir bölgemize yağmur yağmıyor. O yüzden buraya sığındık ve Hz. Mâsume’ye tevessül ettik” der.
Bunun üzerine Mirza Kummî şöyle der: Sadece bunun için mi burada toplandınız!? Bu önemli bir şey değil. Bu kadarı bizim de elimizden gelir. Bu gibi işlerde bize başvurun. Ama eğer tüm dünyanın şefaatini istiyorsanız, ancak o zaman kıyamet gününün şefaatçisi olan bu hâtuna (Hz. Mâsume'ye) tevessül edin.”

10- Hz. Mâsume'nin Mezarını Ziyaret Etmenin Sevabı

Hz. Mâsume'nin kabrini ziyaret etmenin mükâfatı hakkında mâsum imamlardan çok sayıda rivayet nakledilmiştir. Hz. Mâsume'nin azametini gösteren sekiz rivayeti burada naklediyoruz:
1- İmam Cafer Sadık (a.s) bir konuşmasında şöyle buyurdu: Kim onu (Hz. Mâsume’yi) ziyaret ederse cennet ona farz olur.[226]
2- Yine İmam Cafer Sadık (a.s) şöyle buyurdular: “Şüphesiz, onun ziyaretinin karşılığı, cenneti kazanmaktır.”[227]
3- Saad b. Saad Eş’arî şöyle der: Hz. Mâsume'nin kabrini ziyaret etmenin mükâfatını İmam Rıza'dan (a.s) sorduğum. Şöyle buyurdu: "Kim onu ziyaret ederse mükâfatı cennettir."[228]
4- Diğer bir yerde ise, İmam Rıza (a.s) şöyle buyurmuştur: "Kim hakkıyla ve makamını bilerek onu ziyaret ederse mükâfatı cennettir."[229]
5- İmam Rıza (a.s) diğer bir yerde şöyle buyuruyor: "Kim Mâsume'yi Kum'da ziyaret ederse, beni ziyaret etmiş gibidir."[230]
6- Şiîlerden biri İmam Rıza'nın (a.s) nuranî mezarını ziyaret için Horasan'a gitmişti. Ziyaret ettikten sonra Hemedan üzerinden Kerbela'ya doğru yola koyuldu. Yolculuk esnasında rüyasında İmam Rıza’yı gördü. İmam ona şöyle buyuruyordu: Kum'a uğrayıp kız kardeşimin mezarını da ziyaret etseydin ne olurdu?[231]
7- Mevla Haydar Hansarî, İmam Rıza’nın (a.s) şöyle buyurduğunu nakleder: Kim benim ziyaretime gelemezse Rey’de kardeşimi (Şah Abdulazim'in mezarının yanında bulunan Hamza’nın mezarını) veya Kum’da kız kardeşimi (Hz. Mâsume'yi) ziyaret etsin. Onları ziyaret eden beni ziyaret etme sevabına ulaşır."[232]

Kısa Bir Açıklama:

Açık bir dille Hz. Mâsume'nin yüce makamını ortaya koyan bu rivayetler, aynı zamanda birtakım önemli noktalara da işaret etmektedir.
Örneğin, onu ziyaret edene cennetin farz oluşu, bu ziyaretin karşılığının cennet olması, ziyaretçinin yerinin cennet olması, Hz. Mâsume’yi ziyaret etmenin İmam Rıza’yı (a.s) ziyaret etmeye eşit olması ve İmam Rıza’nın (a.s) Hz. Mâsume’nin ziyaretine gitmeyen Şiî’den onu ziyarete gitmesini istemesi, bu noktalardandır.
Nitekim, Hz. Mâsume'nin ziyaretini birden fazla imamımız tavsiye etmiştir. Naklolunan rivayetlere göre İmam Cafer Sadık, İmam Rıza ve İmam Cevad (a.s), Hz. Mâsume'yi ziyaret etmenin önemini vurgulamışlardır. Dikkat çeken bir nükte de İmam Sadık’ın, Hz. Mâsume henüz doğmadan ve hatta babası İmam Kâzım (a.s) dünyaya gelmeden önce bu tavsiyede bulunmuş olmasıdır.
Beşinci rivayette ilgimizi çeken bir konu da Hz. Mâsu-me'nin mezar-ı şerifini ziyaret etme mükâfatının mâsum imamı [İmam Rıza (a.s)] ziyaret etme mükâfatı kadar karar kılınmış olmasıdır.
Zeyd Şahham İmam Sadık'tan (a.s) “Sizlerden birini ziyaret edenin mükâfatı nedir?” diye sorduğunda İmam (a.s) şöyle buyurdu:
"Hz. Peygamber’i (s.a.v) ziyaret etmiş gibidir."[233]
İmam Rıza (a.s) şöyle buyurur: Gusüllü olarak beni ziyaret eden, annesinden doğmuş gibi günahlarından arınır."[234]

İlham Verici İki Nükte

1- Bunca makamın sebebi ne?
Hz. Mâsume hakkında yazılan onca sözden sonra, "Bunca makamın ne gereği var, niçin Hz. Mâsume diğer kız kardeşlerinden daha üstün?" şeklinde sorulabilir.
Ancak, cevap olarak şunu söylememiz gerekir ki, bu sorular Hz. Fatıma Zehra (s.a.) için de geçerlidir. Bu iki hâtun, ailevî ve zâtî üstünlüklerine ilaveten iman ve amel bakımından da seçkin şahsiyetlerdirler. Onlar bu doğrultuda ve kendi seçimleriyle yüce insanî değerlere ulaştılar; irfanları, maarif ve amelleriyle de insanlığı aydınlattılar.
Hz. Mâsume ilim, irfan, iman ve siyaset sahneleri yanı sıra velayet makamını savunma konusunda da seçkin bir şahsiyettir. Nitekim, bu uğurda da şehit olmuştur.
O, Kum'da kaldığı on yedi gün içerisinde Allah'a yakarmakla ve ibadetle meşguldü. Hz. Mâsume'nin korunarak günümüze kadar gelen bu ibadetgâhına Beytu'n-Nur adı verilir. Bugün burası, Kum'un Mir Meydanı’nda bulunan Settiye Medresesi'nde koruma altındadır.
Hz. Mâsume'nin 28 yıllık ömrü, bereketlerle doludur. Kum'da on yedi gün kalması Kum'un ilim merkezi haline gelmesindeki en büyük sebeplerden biridir. Bu ilim merkezi, şimdiye kadar İslam dünyasına on binlerce ilim adamı kazandırmıştır.
İmam Rıza’nın (a.s) sahabesi Zekeriya b. Adem ve İmam Hasan Askerî'nin (s.a) vekili Ahmed b. İshak'tan, Mirza Kummî, Ayetullah Şeyh Ebul Kâsım Kummî, Ayetullah Hâirî, Ayetullah Sadr, Ayetullah Seyit Muhammed Taki Hansarî, Ayetullah Hüccet, Ayetullah Burucerdî, Ayetullah Seyit Ahmed Hansarî, Ayetullah Gulpaygânî, Ayetullah Necefî Mer'aşî, Ayetullah Erakî, Allame Tabatabaî, Şehit Murtaza Mutahharî, Ayetullah Ruhullah Musevî Humeynî (Allah makamlarını yüksek etsin) vb. gibi seçkin şahsiyetlere kadar Kum'a daha sonra gelen taklit mercileri ve İslam düşünürleri, bunlardan bazılarıdır.
Bu seçkin şahsiyetler ve daha niceleri, Peygamber (s.a.a) hanedanının bilge hatunu Hz. Mâsume'nin Kum'daki varlığının bir bereketi olarak İlim Havzası'na merkeziyet kazandırmışlar ve bu şehri adeta bir fazilet şehrine dönüştürmüşlerdir.
Yüce Allah'ın rahmeti, tüm peygamberlerin, imamların (a.s), evliyaların ve gerçek mücahitlerin içten selamı velayet güneşinin parlak nuru ve sürekli akan Kevser membaının billur suyu o yüce hâtuna olsun.
Sözün kısası, insanı yüce makamlara ulaştıran, iman ve ameldir. İmam Bâkır (a.s) bu konuda şöyle buyuruyor: "Allah'a ant olsun ki takvası olmayan ve Allah'a itaat etmeyen bizim Şiî'miz değildir."[235]
Yine şöyle buyuruyor:
"Bizim velayetimize ancak iyi amel ve takvayla ulaşılır."[236]
2- İslam’ın ve Müslümanların kadına verdiği değer
Tarih boyunca bütün dinlerde aşırıcılık ve tefritle kadınlara zulmedilmiştir. Ancak İslam, tam ve adaletli bir şekilde kadınlara haklarını vermiş ve onları çöküşe götüren her türlü yapmacık şeylerden korumuştur.
Hz. Hatice, Hz. Fatıma, Hz. Zeyneb ve Hz. Mâsume gibi örnek kadınlardan övgüyle söz etmesi, en güzel ve içten duygularla onlara karşı saygı ve sevgi göstermesi, bu İslamiyet'in kadınlara verdiği değeri en güzel şekilde ortaya koymuştur. Bu değerler, bize şunu göstermektedir ki, semavî makamları elde etmenin yolu ne kadın veya erkek olmak, ne de siyah veya beyaz bir tene sahip olmaktır. Aksine, İslam'da ölçü, takva ve ameldir.
Hz. Mâsume'nin Kum'daki görkemli türbesine olan büyük ilgi ve saygı, İslam’ın kadınlara verdiği değerin bir örneğidir. İslam’ın kadınlara fazla değer vermediğini savunanlara cevap olarak amelen kanıtlanan bu saygı, örnek gösterilebilir.

Kuma yöneldi Gönül kuşum

Senin emin hareminde kaybolmuşum
Selam sana, ey seyitlerin teyzesi
Selam sana, ey ibadetlerin ruhu
Kum çölünün Kevser nurusun sen
Bu halkın kalbine hayat suyusun sen
Ey seyitlerin teyzesi, söyle, sen kimsin
Fatıma veyahut da ikinci Zeyneb misin
Kerbela yolundan mı döndün
Yoksa Rıza’nın ardından mı geldin…

HZ MASUME'NİN DERGÂHINDAN BAZI KERAMETLER

Keramet ve Tekvini Velayet

Büyük önem taşıyan velayet kısımlarından biri de "Tekvînî Velayet"tir. Tekvînî velayet, varlık aleminde yüce Allah’ın izniyle tasarruf yetkisine sahip olmak demektir. Hz. İsa (a.s), bu velayete sahip idi. Yani, varlık aleminde tasarruf hakkına sahipti. Kuran'da da geçtiği gibi, Allah'ın izniyle kâh çamurdan yapılan bir kuş heykeline üfleyerek can verebiliyor ve onu uçurabiliyor, kâh doğuştan kör olan birinin gözlerini açabiliyor ve hepsinden daha önemlisi, kâh ölüyü diriltebiliyordu.[237]
Hz. İsa'nın bu ilahî güce sahip olmasının nedeni, onun Allah'ın kâmil bir kulu, evliyası ve peygamberi olmasıydı. İnsan, Allah’a kâmil ve halis bir şekilde kulluk ederek O'nun kemal ve celal sıfatlarına mazhar olabilir.
İmam Cafer Sadık (a.s) bir konuşmasında şöyle buyurdu:
"Ubudiyet (Allah’a kulluk etmek) rububiyetin bırakıldığı bir cevherdir."[238]
Yani, kulluk (ubudiyet), insanı Allah'a o kadar yakınlaştırır ki nihayetinde insan, Allah'ın sıfatlarına mazhar olur ve O'nun izniyle varlık aleminde tasarruf edebilir.
Açıklama: Kulluk aşamalarını kat ederek rububiyete ulaşmak görünüşte çok ağır bir tabirdir. Çünkü bu cümlenin anlamı, “kulluktan ilahlık makamına ulaşmak” olur. Bu durumda da şöyle bir soru gündeme gelir: Acaba insan kulluk sınırından dışarı çıkabilir ya da ilahlık sınırına ulaşabilir mi?
Topraktan çıkma (insan) nerde, rab (olarak bilinenlerin) Rabbi nerede?
Üstat Şehit Murtaza Mutahharî, bu konuda şöyle der: "Dikkat edilecek bir husus şudur ki: İlahlık ile ilahî güçlere sahip olmak farklı şeylerdir. Yukarıdaki hadisten kasıt ise, insanın, Allah’a kulluk ederek O’nun izniyle bazı ilahî güçlere sahip olabileceğidir.”[239]
Yani insan, kulluğun büyük merhalelerini kat ederek tekvînî velayetin ruhuna sahip olabilir. O zaman mucizevî işler yapabilir ve ilginç kerametler gösterebilir. Burada, İmam Rıza’nın (a.s) kerametlerinden birine şahit olan bir kimsenin anlattıklarını örnek olarak göstermek mümkündür:
"Miladî 1942 yılında İştihard'da dünyaya gelen İranhanım adında bir kız kardeşim var. İranhanım, doğduktan bir süre sonra annesini kaybetti. İki yaşına girdiğinde de ayakta duramayacak bir hâle geldi. Hatta ellerini duvara dayayıp ayağa kaldırdıklarında bile yere düşüyordu.
Babam ve büyükannem bazı yakınlarla birlikte, 1945'te İmam Rıza’ya (a.s) tevessül için Meşhed'e doğru yola koyuldular.
Kış mevsimi olduğundan Harem pek kalabalık değildi. Babam ve büyükannem, kız kardeşimi türbenin kenarında bir yere oturttular. İmam’dan (a.s) bu hastaya özel bir lütufla nazar etmesini istediler. Sonra da ziyaret namazına durdular. O esnada kardeşim ayağa kalkarak türbeye doğru yürümeye başladı ve türbeye sarıldı. O andan itibaren tam olarak şifa buldu ve artık hiçbir şeye yaslanmadan yürümeye başladı.
İranhanım'ı İştihard'a geri getirdiler. Bütün yakınlar onun önceki hâlini bildikleri için çok şaşırmışlardı. Hepsi İmam Rıza’nın (a.s) bu lütfü karşısında sevinç gözyaşı döktü. Kız kardeşim bugün sağlıklı bir şekilde hayatına devam etmektedir."
Bu açıklamadan sonra artık şöyle diyebiliriz: Hz. Mâsume de Allah’a kul olma ve O’nu hakkıyla tanıma konusunda kemale ermiş ve manevî makamlara ulaşmıştır. Böyle bir insanın kendi velayet hakkından yararlanarak mucizevî işler ve kerametler göstermesi doğaldır.

Burada yüzlerce örnekler içerisinden birkaç örneği sizlere sunuyoruz:

1. Yolunu Kaybeden Bir Grup

İran İslam Cumhuriyeti henüz kurulmadan yıllar önce, Kum'a oldukça uzak şehirlerden birinden Hz. Mâsume'yi ziyaret maksadıyla yola koyulan bir grup, kışın dondurucu soğuğunda yollarını kaybetmişti. Her taraf karlarla kaplıydı ve vakit de akşamdı. Uçsuz bucaksız çölde ne yapacaklarını düşünüyorlardı. Bir taraftan vahşi hayvanlar, diğer taraftan da dondurucu soğuk onlar için büyük bir tehlikeydi. Araçları da yoktu. Çaresiz kalınca Allah'tan yol göstermesi ve onları tehlikeden koruması için Hz. Mâsume'yi vesile kıldılar.
Hz. Mâsume'nin Harem-i Şerifi’nin hizmetçilerinden Merhum Seyit Muhammed Razavî şöyle anlatır: O gece Harem'deydim. Biraz uyumuştum. Uykuda, Hz. Mâsume yanıma gelerek "Kalk, minarelerin lambalarını yak!" diye emir buyurdu. Saate baktım, gece yarısından biraz geçmişti ve henüz sabah ezanına dört saat vardı. Oysa her gün ezan vakti yaklaştığında minarelerin lambalarını yakardık. Bu yüzden yeniden uyudum. Hz. Mâsume'yi ikinci kez rüyamda gördüm. Bu sefer öfkeyle, "Kalk! Sana minarelerin lambalarını yak demedim mi" diye çıkışmıştı. Kalktım ve lambaları yaktım. Kar yağmış, her yeri beyaza bürümüştü. Ama Hz. Mâsume'nin emriyle niçin kandilleri erken yaktığımı anlayamamıştım.
Sabahleyin hava açılmış ve güneş çıkmıştı. Harem-i Şerif’ten geçiyordum. Ziyaretçilerden bir grubun aralarında şöyle konuştuklarını duydum. "Hz. Mâsume bize yardım etti. Ona ne kadar teşekkür etsek azdır. Harem-i Şerif’in minarelerinin lambaları yanmasaydı, Kum'un yolunu asla bulamazdık. Karlı ve soğuk gece karanlığında çölde donup kalacaktık."
O an rüyamın sebebini, Hz. Mâsume'nin niçin gece yarısı kandilleri yakmamı emrettiğini anladım.[240]
2. İmam Mehdi (a.f) Haremin Kenarında

Anlatılmaya değer olaylardan biri de şudur: Güvenilir biri olan Seyit Abdurrahim şöyle anlatır:
"Rüyamda Kum'un büyük mezarlığında kalabalık bir topluluk gördüm. Küçük çarşı tarafından gelen bir atlı oradan geçiyordu. Atlının arkasından bir şahıs, "O atlı İmam Mehdi'dir! (a.f)" diye bağırdı. Bu haberi duyunca çabucak arkasından gittim. İmam (a.s), haremin avlusuna varınca atından indi.
Avlu oldukça sakindi. İmam Mehdi (a.f) ve yanındaki şahıstan başka hiç kimse yoktu. Onları takip ettim. Yürüyerek Eski Avlu'ya geldiler. Atını tutmam için yularını bana verdiler. Kendi kendime 'Atı tutmak mı daha iyi, İmam ile birlikte olmak mı?' diye sordum. Atın yularını İmam'ın yanındaki şahsa vererek O'nu takip ettim. İmam, Harem'e girdi ve Hz. Mâsume'nin mezarının baş ucunda durdu. Hizmetçilerden kimse yoktu. Kendi kendime, 'İmam'ın (a.f) huzuruna varayım mı, varmayayım mı?' diye sordum. Türbenin kenarında durup İmam'ın (a.f) sesine kulak astım. Ama hiçbir şey anlamıyordum. Bir müddet sonra İmam, Harem'den dışarı çıktı. Ben de onun ardından dışarı çıktım ve yine onu takip etmeye başladım. Ama ansızın kayboldu. Her ne yaptıysam onu bulamadım. O saygıdeğer zâtın huzuruna varma saadetine eremedim."[241]
3. Çaresiz Hastaya Şifa

Tevatür yoluyla bize ulaşan gerçek olaylardan biri de şudur:
Hz. Mâsume'nin Harem-i Şerif’inin, Mirza Esedullah isminde ayaklarını hissetmeyen felç bir hizmetçisi vardı. Hatta ayak parmakları siyahlaşmaya başlamıştı. Hiçbir tedavi yolu sonuç vermediğinden doktorlar ayağının kesilmesi gerektiğini söylüyorlardı.
Çaresiz, o da bu gerçeği kabul etmek zorunda kalmıştı. Ameliyat için verilen vakitten bir gün önce kendi kendine, “Nasıl olsa yarın ayağımı kesecekler, bu gece Hz. Mâsume’nin Harem-i Şerif’inde kalayım ve tevessül edeyim” dedi.
Mübarek adlı biri, onu sırtına alarak Harem'e götürdü. Gecenin geç saatlerinde hizmetçiler Harem'in kapılarını kapattıklarında Hz. Mâsume’nin türbesine sarılarak hastalığından dolayı ağlayıp sızlamaya ve derdini anlatmaya başladı. İltimas ederek Hz. Mâsume'den, Allah'tan onun ayağını iyileştirmesini istemesi için istekte bulundu. Sabaha kadar yalvardı, yakardı. Henüz hava aydınlanmadan hizmetçiler gelmişlerdi. Onlar daha kapıyı açmadan Mirza Esedullah kapının ardından, "Kapıyı açın, kapıyı açın! Hz. Mâsume bana lütufta bulundu, şifa buldum!" diye bağırıyordu.
Kapıyı açtıklarında, Mirza Esedullah’ın çok sevinçli olduğunu ve hastalığının iyileştiğini gördüler. Mirza, nasıl şifa bulduğunu şöyle anlatır:
Saygıdeğer bir hanımefendi yanıma geldi ve bana "Neyin var?" diye sordu. "Ayağımdan hastayım, Allah'tan ölümümü veya şifamı diliyorum" dedim. Hanımefendi, eşarbının ucunu birkaç kez ayağıma sürdü ve "Allah sana şifa verdi" buyurdu. O an iyileştiğimi anladım. Artık ayağım ağrımıyordu. Kim olduğunu sorduğumda şöyle buyurdu: "Haremimin hizmetçisi olduğun halde beni tanımıyor musun? Ben Hz. Musa b. Cafer'in kızı Fatıma’yım."[242]
4. Şiddetli Sel Tehlikesi

Kum şehrinin coğrafi yapısını tanıyanlar, şehrin ortasından büyük bir nehrin geçtiğini bilir. Bu nehir, kilometrelerce mesafeden Gulpaygân ve Delican sınırlarını da içine alarak yağmur sularıyla birlikte Kum'a gelir ve buradan da Kum Gölü'ne dökülür.
Bu durumdan da anlaşılacağı gibi, zaman zaman aralıksız olarak yağan şiddetli yağmurlar, çok tehlikeli sellere yol açabilmektedir. Kum'un tarihine bakıldığında, bu nehrin asırlar boyu birçok zayiata sebebiyet gösterdiği göze çarpmaktadır.
Bu konuda şöyle bir olay yazılıdır: Vaktiyle Kum, çok büyük ve azgın bir selle karşı karşıya kalmıştı. Kum halkı evlerin ve binaların sel suları altında kalabileceği endişesiyle büyük bir tedirginlik yaşıyordu. Böyle bir anda meçhul bir elin ortaya çıktığı ve sele işaret ettiği görüldü. Bir anda azgın sular yavaşladı ve yönünü değiştirdi. Böylece tehlike uzaklaşmış oldu.[243]
Şeyh Zeki Bağban, meşhur Şerefname’sinde bu konuya yönelik yazdığı bir şiirinde şöyle der:
Azgın sel suları Kum'a geldiğinde
Takdirin sürüklediği yerden
Bilir misin kim onu uzaklaştırdı bu diyardan?
Mâsume idi O, yüce Mûsa'nın kızı
Kum'un dert ortağı, Allah resulünün zürriyetinden
5. Nakkare Sesleri

Vaktiyle Merhum Ayetullah Uzma Hacı Şeyh Abdülkerim Hâirî'nin taklit mercii olduğu dönemde (takriben 70 yıl önce) belden aşağısı tutmayan felçli bir şahıs vardı. Yürürken koltuk değneği kullanır, ayakları yerde sürünürdü. Kafkaslı olan bu kimseyi Kum halkının çoğu tanırdı. Ayaklarının şifası için Meşhed'e gitmişti ancak bir sonuç alamamıştı. Bu yüzden Hz. Mâsume'nin dergâhına yönelmiş, şifa bulmak için Kum'a gelmişti.
Bir Ramazan ayı gecesiydi. Ansızın şehirde nakkare sesleri yükseldi.[244] Halk bunun sebebini sorduğunda, ayaklarından sakat olan bir şahsın Hz. Mâsume'nin Harem'inde şifa bulduğunu söylediler.
Bir süre sonra o şahısın Kafkaslı olduğu anlaşıldı. Kafkaslıyı gördüklerinde ayaklarındaki sakatlığın iyileştiği ve rahat bir şekilde dolaştığı görüldü.[245]
6. Molla Sadrâ'nın Hz. Mâsume'ye Tevessülü

Molla Sadrâ ve Sadru’l-Müteellihin adıyla tanınan Sadruddin Muhammed b. İbrahim Şirazî, Safevîler döneminin önde gelen alim, hekim ve filozoflarındandır. Babasının ölümünden sonra Şiraz'dan İsfahan'a geldi. Şeyh Bahâî ve Mir Dâmad'dan ders alarak tahsiline devam etti. Zamanla dönemindeki filozofların iftihar kaynağı oldu. Hayatının uzun bir bölümünü Kum'un yakınlarında bulunan Kehek köyünde geçirdi. Hac ve Umre için defalarca Mekke'ye müşerref oldu. Hicrî 1050 yılında yedinci seferinden dönerken Basra'da vefat etti.
Önemli Arapça eserleri şunlardır: Esfar-u Erbaâ, Şerh-i Usul-u Kafi, Kitabu'l-Hidaye ve Şerh-u Hikmeti'l-Eşrak.
Dönemlerinin önde gelen meşhur üstat ve bilginlerinden Molla Muhsin Feyz Kaşanî ve "Şevarik, Meşarik ve Guher-i Murad" adlı eserlerin yazarı Mevla Abdürezzak Lahicî (Feyyaz lakabıyla meşhurdur) Molla Sadrâ’nın damadı ve öğrencileridir.
Bir gün Feyz Kaşanî'nin hanımı babası Molla Sadrâ'ya “Kız kardeşim mübalağa ifade eden Feyyaz'ın eşidir, ben ise Feyz'in eşiyim” diyince, Molla Sadrâ ona şöyle cevap verdi: “Senin kocanın lakabı daha iyi. Çünkü o, feyzin özüdür.”[246]
Molla Sadrâ ilmî bir konuda içinden çıkılamaz bir sorunla karşılaştığında Kehek'ten Kum'a gelir, Hz. Mâsu-me'yi ziyaret eder, iki alemin efendisine tevessül eder, bereket kaynağı Hz. Mâsume'nin manevî huzurundan faydalanarak ilmî sorununu çözerdi.[247]
Merhum Ayetullah Uzma Seyit Şahabuddin Mer'aşî Necefî devamlı şöyle derdi: Molla Sadrâ ne zaman ilmî bir problemle veya bilemediği bir şeyle karşılaşsa, Hz. Mâsume'nin hareminde o hatuna mütevessil olur, o iki cihan hatunundan yardım alır ve sorunlarını böyle hallederdi.[248]
7. Hakkın Gazâbı

Rıza Han’ın tesettür yasağı döneminde bir gün, Kum Emniyet Genel Müdürü, Hz Mâsume'nin haremine girerek tesettürlü hanımlara saldırdı ve çarşaflarını başlarından almak istedi.
Kadınların çığlık sesleri yükselince Harem’de bulunan Ayetullah Necefî Mer'aşî, emniyet müdürünü durdurmaya çalıştı. Bir süre tartıştılar. Tartışma sonrası Ayetullah Mer'aşî, emniyet genel müdürünün suratına çok sert bir tokat attı. Bu tokattan büyük rahatsızlık duyan ve bunu gururuna yediremeyen emniyet müdürü, Ayetullah Mer'aşî'yi ölümle tehdit etti.
Ertesi gün, bu küstah emniyet müdürü, Kum'da kapalı çarşılardan birinde gezerken çarşının çatısının bir bölümü üzerine çöktü ve müdür oracıkta can verdi.[249]
Bu olay Harem-i Şerif'te kadınların tesettürüne saldıran, Ayetullah Necefî Mer'aşî gibi üstün bir şahsiyeti ölümle tehdit eden küstah birine karşı Hz. Mâsume’nin göstermiş olduğu bir keramet olduğu kadar, aynı zamanda Ayetullah Necefî Mer'aşî'nin de kerametlerinden biridir.
8. Ayetullah Necefî’nin Dileği

Ayetullah Uzma Seyit Şahabuddin Necefî Mer'aşî şöyle anlatır:
“Sıkıntılarımın yoğun olduğu gençlik dönemlerinde, bir gün, evlenecek olan kızım için çeyizlik eşya almam gerekti. Ne var ki, bunun için maddî gücüm yoktu. Sıkıntılı halimle Hz. Mâsume'nin (s.a) türbesine gittim. Yaşlı gözlerle Hz. Mâsume'ye şöyle yakardım: ‘Ey hanımefendim, ey Mevla'm! Çektiğim zorluklarla neden ilgilenmiyorsun? Ellerim bomboşken kızımı nasıl evlendirebilirim?”
Ardından kırgın olarak eve döndüm. Mukaşefe aleminde kapının çalındığını işittim. Gidip kapıyı açtım, tanımadığım biriyle karşılaştım. Beni görünce ‘Hanımefendimiz seni çağırıyor’ dedi. Alelacele türbeye koştum. Avludan içeri girdiğimde iki cariye, Altın Eyvan'ı temizlemekle meşguldü. Yanlarına yaklaşıp bu temizliğin nedenini sordum. ‘Birazdan hanımefendimiz gelecek’ dediler. Çok geçmeden o da çıkageldi. Şekli ve endamıyla tıpkı annem Fatıma Zehra (s.a) gibiydi. Fatıma Zehra'yı (s.a) daha evvel üç kez rüyamda görmüştüm çünkü.
Hz. Mâsume'nin geldiğini görünce yanına giderek elini öptüm. Bana, ‘Ey Şahab! Biz sana ne zaman ilgi göstermedik de kınıyorsun bizi? Sen Kum’a geldiğinden bu yana daima bizim gözetimimizdesin ve inayetimiz altındasın’ dedi.
Uyandığımda Hz. Mâsume'ye karşı saygısızlık ettiğimi anladım. Hemen türbesine gidip özür diledim. Daha sonra hacetimin karşılığını aldım ve işlerim genişledi. Önümdeki zorluklar kolaylaştı, sıkıntıları aştım.[250]

Yeni Kerametler

Ne yazık ki, Hz. Mâsume'nin pak türbesinde gerçekleşen kerametler daha önceleri kaydedilmiyordu. Son dönemlerde yeni yönetimin gelmesiyle bu konular dikkate alınmaya başlandı. Bu konudaki hassasiyetlerinden dolayı mukaddes türbenin yönetimine teşekkür ederim.
Harem-i Şerif'in muhterem müdürlüğünde kayda geçen ve Hüccetül İslam Muhammed Nazarî tarafından bana sunulan notlardan yola çıkarak bu konuda gerçekleşen yeni kerametleri siz değerli okuyucularımızın mütalaasına sunuyorum:
9. Felçli Kızın Şifa Bulması

Gaflete bürünmüş gözlerin kendi zulmetine bakadurduğu bir zamanda Allah’ın feyyaz eli, Ehl-i Beyt’in keramet dolu bağrından yükselerek velayet aşıklarının yanık kalplerine velayet güneşi parlaklığıyla ışık saçtı. Bu olay, uzak bir geçmişin hikâyesi değil; günümüz tarihinde gerçekleşen taptaze bir olay. Tarih, 13 Mayıs 1994 ve günlerden Cuma…
Madde aleminin kapılarının kapandığı, ümit dolu gözlerin sadece sonsuz güce çevrildiği ve ondan çâre istendiği bir zamanda söz, artık lütuf, keramet, şefkat ve muhabbetten yanadır.
Evet, bir Cuma gecesi daha gaybın hazinelerinin açıldığını ve ilahî rahmetin bir yolcuya daha nasip olduğunu gördüm. O, ikâmet ettiği yer itibarıyla belki uzak yollardan gelmişti ama, gerçekte bu dergâha çok yakın bir yolcuydu. Evet o, Makü'ye bağlı Şût köyünde yaşayan 14 yaşında bir kız çocuğu idi. Son derece dindar olan bu kız, kısa konuşmamızda başından geçen olayı bana şöyle anlattı:
“Adım, R. E.. Makü’nün Şût köyünde oturuyorum. Dört ay önce bir soğuk algınlığı yüzünden her iki ayağım da felç oldu. Ailem beni Makü, Hoy ve Tebriz'in önde gelen hastanelerine götürdü. Doktorlar çeşitli filmler çekip bir sürü tahliller yaptı. Ama hiçbir çare bulamadılar. Sonunda ayaklarını kıpırdatamaz olmuştum.
11 Mayıs 1994 Çarşamba akşamı rüyamda beyaz ata binmiş, beyazlar giymiş bir kadının bana doğru geldiğini gördüm. Bana, ‘Niçin hastalığının daha başında, Kum’a benim yanıma gelmedin?’ diye sordu.
Bir anda kan-ter içinde rüyadan uyandım ve olayı amcamla halama anlattım. Onlar da hiç zaman kaybetmeden Kum’a gitmek için hazırlık yapmaya başladılar. 13 Mayıs Cuma günü, öğleden sonra saat 19:30'da Hz. Mâsume'nin haremine vardım. Namazı kıldıktan sonra Hz. Mâsume'nin ziyaretnâmesini okumaya başladım. Ansızın rüyamda gördüğüm hanımın sesini işittim. Bana,‘Kalk yürü! Sana şifa verdim’ diyordu. Önce dikkat etmedim. Ama aynı sesi aynı cümlelerle yeniden duydum. Bu sefer hareket etmeye çalıştım. Gerçekten kıpırdayabildiğimi fark ettim. Tüm bunlar, iki alem sultanının inayetiyle oldu.”
İşte bu, pak vücudu vasıtasıyla Kum diyarının kutsal bir yer hâline gelmesine; aşıkların ve hidayet yolcularının mekanı, gerçek ariflerin amellerinin kıblesi olmasına neden olan eşsiz mücevherin lütfünden bir esintiydi. Bu gerçeğin kalbi yanık aşıkların yorgunluğuna bir şerbet ve gaflet uykusunda olanların uyanmasına bir ışık olmasını temenni ederim.[251]
10. Bir Sinir Hastasına Esen Rahmet Rüzgârı

Bir kere daha hakkın rahmet eli Hz. Fatıma Mâsume-'nin mukaddes hareminden zahir olarak velayet aşıklarının hüzünlü kalplerine yardımcı oldu. Hayatının baharı, sonbahar rüzgârlarına kapılan kırık bir kalp, bir kez daha nurun misafiri olarak VIII. imamın kız kardeşini ilahî dergâhın şefaatine vesile kıldı.
Bu keramet, 23 Haziran 1994'te, Perşembe günü gerçekleşiyordu. Aynı gün, azılı teröristlerin İmam Rıza'nın (a.s) mukaddes haremine yerleştirdikleri bombanın patlaması sonucu, İmam Hüseyin'in (a.s) şahadet yıldönümü olan böyle bir günde, VIII. imamın kabrinin yanında toplanan yüzlerce Müslüman şehit olmuş veya yaralanmıştı.
Bahteran şehrinde yaşayan ortaokul öğrencisi P.M adlı kız çocuğu, bu olaydan birkaç gün öncesine kadar sıradan bir sinir hastasıydı. Uzun bir müddet tedavi olmuş ama, bir sonuç alınamamıştı. Nihayet, ümitlerin çaresizliğe dönüştüğü tedavilerin ardından, ailesiyle birlikte hacetler kapısı İmam Rıza'nın (a.s) türbesini ziyaret etmeye karar verdi. P. M.'nin annesi olayı şöyle anlatır:
"Kum'a vardığımızda kendi kendime ‘Önce İmam Rıza'nın (a.s) kız kardeşi Hz. Mâsume’yi ziyaret edelim. Eğer sonuç alamazsak, Meşhed'e İmam Rıza'ya (a.s) gideriz’ dedim.
Gece yarısı saat 02:00'de Kum şehrine vardık. Bir otel odası kiraladıktan sonra sabahleyin saat 09:00'da Harem'e gittik. Çok zor uyuyan ve krizi tutunca oldukça zorluk çıkaran kızımı da, Hz. Mâsume'ye tevessül ederek türbenin yanına götürdüm. Çok sakin bir şekilde yattı. Öğle ve ikindi namazından sonra Harem'i güzel bir kokunun sardığını fark ettim. O sırada kızımın sağ eli üç kez yüzüne çekildi. Rengi bir anda normale döndü. Bir ucunu türbeye bağladığım çarşafı kendiliğinden çözülüverdi. Zerihe düğümlediğim yeşil parça da açıldı. Ardından kızım çok sakin ve rahat bir şekilde uykudan uyanarak ‘Anne, neredeyiz?’ diye sordu. ‘Hz. Mâsume'nin Harem'indeyiz kızım’ diye cevap verdim. Sonra da ‘Anne, açım’ dedi. Bir anne olarak bu sözü duymayı ne kadar özlediğimi anlatamam. 'Harem’in dışına çıkıp etraftan bir şeyler alalım' dedim. O da kabul etti. Bir yandan ilerlerken, bir yandan da herhangi bir rahatsızlık hissedip hissetmediğini sordum. ‘Hayır, Allah’a şükür, iyiyim’ dedi. Hz. Mâsume'nin avlusundaki havuzun başına geldik. Yüzünü yıkadım. Gerçekten de tabiî hâline kavuşmuştu.
Bu yüzden Hz. Mâsume'ye teşekkür ederim. Dilerim yüce Allah bütün Müslüman hastalara şifa verir."
Ey Müslüman bacı ve kardeşlerim! Şunu bilin ki, temiz bir gönül ve saf bir kalple günahlardan uzaklaşarak, ilahi güce inanarak, mâsum imamlara ve Allah katında değerli olan insanlara tevessül ederek ilahî feyze ulaşmak mümkündür.[252]
11. Felçli Kızın Şifa Bulması

Miladî 1995 yılında, (Mart'ın ortalarında) Hz. Mâsu-me'nin doğum günü kutlanıyordu. Ehl-i Beyt’in kerimesi, ziyaretçilerinin kalbine bugün bir kez daha ümit ışığı saçacak; uzun bir müddet geniz rahatsızlığı çeken ve bu rahatsızlık neticesinde sağ ayağı felç olan 11 yaşındaki Mazenderanlı bir kız çocuğu için Allah'tan yine şifa isteyecekti.
Bu küçük kız, birçok doktorun yanında tedavi görmüş ama iyileşememişti. Hüzünlerle dolu bir geleceğe doğru ilerlediğine ve geleceğinin onu karanlığa sürüklendiğine inandığı bir anda temiz kalpli ve saf niyetli bu küçük kız, keramet sahibi Hz. Mâsume tarafından ziyaretine çağrıldı.
Aynı tarihte, bir Cuma akşamı ailesiyle birlikte Hz. Mâsume'nin pak Harem'ine vardı. Hüzünlü anne, sabaha kadar, hasta kızının yanında uyumadan bekledi. Bir yandan dua ediyor, bir yandan yakarıyor, sürekli İmam Musa b. Cafer’in kızı Hz. Mâsume'ye tevessül ediyordu.
Sabah ezanına yakın bir saatte, ayakta dahi durmaya gücü yetmeyen hasta kızının uykudan uyandığını ve bir şey olmamış gibi ayağa kalktığını gördü. Bu duruma şaşıran anne, kızını yürütmeye başladı. Çocuğunun sağlığına kavuştuğunu ve Ehl-i Beyt’in bu kerime hanımının lütfüne mazhar olduğunu anladı.
Bu küçük kızın sağlığına kavuştuğu kesin olarak anlaşıldıktan sonra Fatıma Mâsume'nin Kerametleri kitabında bu olay kaydedildi.
Evet, işte tüm bu kerametler, Allah'ın lütfünün ve inayetinin birer göstergesidir. Eğer bir insan ihlas ve yanık bir kalple adım atarsa, ilahî takdir gereği istekleri karşılanır. Resulullah'ın pak hânedanı, Meryem-i Âl-i Resul ve Ehl-i Beyt’in kerimesi Hz. Mâsume ise, Allah'a giden yolda sadece bir vesiledir.
Bu özel inayetlerin, bu nuranî türbenin tüm ziyaretçilerine nasip olmasını temenni ederiz.[253]
12. Şifa Kadehi

Burası, hürmete şâyan yüceler yurdu ve gaybe açılan gönül kapısıdır. Dua ve münacatlar arasında bazen bir nurun yükseldiği, ardından mübarek bir olayın gerçekleştiği, Ehl-i Beyt’in kerimesi Hz. Mâsume (s.a) tarafından özel bir teveccühle sorunlar içerisine boğulan bir ihtiyaç sahibinin elinden tutulduğu, neticede ihtiyaçlarının ve sorunlarının karşılandığı vesile yurdu işte burasıdır.
Bu kez de, yıllarca ayağı felçli olarak yaşamını sürdüren ama, hem kendisinin hem de ailesinin ümitlerinin yıkıldığı bir anda çaresizliğinin ardından bu hastanın nasıl sürur bulduğunu mütalaa edeceğiz.
Felçli hasta, ümitleri git gide sönmeye başlamışken yüzünü bu yüce türbeye çevirmişti.
Şâban ayının 15. günüydü [İmam Mehdi'nin (a.s) doğum günü] ve 15 Şâban bayramı kutlanıyordu. Felçli hasta, bayram kutlamalarının ardından sapasağlam, yürüyerek evine dönmüştü. Bu olayı kendi ağzından dinleyelim:
"Adım, E. M. Mazenderanlıyım. Meşhed'de ikâmet eden emekli bir memurum. Üç yıl boyunca bel ağrıları çekiyordum ve ayağımı hareket ettiremiyordum. Tedavi için oldukça para harcamama rağmen bir etkisi olmadı. Bu yüzden her şeyden ümidimi kestim.
Sürekli İmam Rıza'nın (a.s) pak türbesine gidiyor dua ve tevessül meclislerine katılıyordum. Ama o hazretin herhangi bir inayeti olmadı. Sonunda kutlu viladet ve imamet gününü kapsayan Şâban ayı geldi çattı. Herkes neşe ve mutluluk içerisindeyken ben ve ailem mutsuzduk.
Böylesi buruk duygularla İmam Rıza'nın (a.s) Harem'ine gittim. Hüzünlü bir kalple son sözümü dile getirerek şöyle dedim: Efendim! Siz, Müslüman olmayanlara dahi inayet ediyorsunuz. Niçin, Şiî olan, sizin feyiz ve kerametinize sarılan benim gibi birine teveccüh etmiyorsunuz? Efendim, ya cevabımı verirsiniz ya da kız kardeşiniz Hz. Mâsume'nin türbesine gider, sizi şikâyet eder ve onu vasıta edinirim, dedim.
O akşam rüyamda Hz. Mâsume'yi (s.a) gördüm. Tam takım bir hicap giymiş, nuranî bir peçe takmıştı. Bana, “Kum'a gel, hastalığına şifa vereceğim” diyordu. Uyandığımda rüyamı aileme anlattım. “Sanırım benim şifam Hz. Mâsume'ye havale edilmiş” dedim. Ama birtakım sebeplerden ve bazı zorluklardan dolayı kesin kararımı veremiyordum.
Birkaç gün geçti. Hz. Mâsume'yi yine rüyamda gördüm. Bu kez, ‘Niçin Kum'a gelmiyorsun?’ diyordu. ‘Siz ki benim durumumu biliyorsunuz! Nasıl geleyim? Eğer mümkünse burada şifa verin’ dedim. ‘Mutlaka Kum’a gelmen gerek’ diye cevap verdi.
Artık Kum'a gitmek için kesin karar almıştım. Şabân ayının 14. günü (26.10.1373 H. Şemsî ve 1995 Miladî) sabah saat 08:00'da, Hz. Mâsume'nin (s.a) Harem'ine vardım. Ziyaretten sonra yorgunluktan uyuyakalmışım. Rüyamda yine Hz. Mâsume'yi gördüm. Siyah bir çarşaf giymişti. Yüzünde de yeşil bir peçe vardı. ‘Hoş geldin oğlum! Şimdi sözüme vefa ediyorum, artık kalkabilirsin’ dedi. ‘Yapamam’ dedim. (Elindeki bardağı uzatarak) ‘Al şu bardaktaki çayı iç ve kalk!’ dedi. Dediğini yaptım. Uyandığımda ayakta durabileceğimi hissettim. Ayaklarımı yere basarak türbesine vardım ve olanca gücümle bağırdım: 'Baba! Hz. Mâsume bana şifa verdi.'
O vakit çevremdeki muhterem ziyaretçiler beni yanlarına alarak mukaddes türbenin sorumlu bürosuna getirdiler. Hz. Mâsume'ye tüm kalbimle teşekkür ediyor, yüce Allah’tan bütün Müslüman hastalara şifa vermesini temenni ediyorum. Allah’ın selamı, rahmeti ve bereketi üzerinize olsun.[254]
13. Nahçivanlı Bir Öğrenci

Ayetullah Nasir Mekarim Şirazî, şöyle naklediyor:
“Sovyetler Birliği dağıldıktan ve Müslüman cumhuriyetler özgürlüğüne kavuştuktan sonra, özellikle Nahçi-vanlı Şiîler, Kum İslamî İlimler Havzası'nda dinî eğitim almak üzere bir kısım gençleri Kum'a göndermek için ricada bulundular. İstekleri kabul edildi ve bu alanda büyük bir katılım oldu. Müracaat eden 300 kişi arasından dereceye giren 50 kişi Kum'a gönderildi. Ne var ki, katılımcılardan biri yüksek numara almasına rağmen, gözlerinde olan sorundan dolayı reddedilmişti. Babasının yoğun ısrarları sonucu, sorumlu müdür çaresiz onu da kabul etti.
Nahçivan'dan Kum'a hareket edecek olan talebe kafilesi için özel bir uğurlama merasimi hazırlandı. Öğrenciler için çekim yapılıyordu. Kameraman, çekim sırasında özellikle gözlerinden rahatsız olan gencin üzerinde odaklandı. Genç, gözündeki rahatsızlığı teşhir eden kameramanı fark edince bundan oldukça rahatsız oldu ve üzüldü.
Kafile Kum şehrine vardığında kararlaştırılan medreseye gidildi ve öğrenciler bu medreseye yerleştirildi. Nahçivan'daki olayı unutmayan genç, medreseye yerleştikten sonra Hz. Mâsume'nin (s.a) Harem'ine gitti. Samimi bir kalple ona tevessül etti. O halde uykuya daldı. Rüya aleminde bazı şeyler gördü ve uyandığında gözlerinin iyileştiğini anladı. Medreseye dönünce arkadaşları ve onu tanıyanlar bu gencin gözlerinin iyileştiğini görünce şaşkına dönmüşler, olaydan çok etkilenmişlerdi.
Bu olay üzerine öğrenciler topluca Hz. Mâsume'nin Harem-i Şerif'ine gittiler, saatlerce dua ve münacatla meşgul oldular.
Bu haber Nahçivan’a ulaşınca oradaki Şiîler şifa bulan bu gencin, insanların hidayeti ve Müslümanların inancının güçlenmesi için geri dönmesini rica ettiler.[255]

Ayetullah Erakî'nin Dilinden

Hz. Mâsume'nin mukaddes hareminin sorumlu müdürlüğü tarafından, bu büyük fakihin vefatından birkaç ay önce yanına gittik.[256] Hz. Fatıma Mâsume'nin (s.a) kerametlerinden bildiklerini nakletmesini istedik. Önce kendisi hakkında gerçekleşen kerameti sorduk. Ayetullah Uzma Şeyh Muhammed Ali Erakî (r.a) şunları anlattı:
14. Elimin İyileşmesi

1- Elim şişer, iltihaplanır ve çok kötü kaşınırdı. Bu yüzden devamlı yanımda teyemmüm toprağı taşımak zorunda kalırdım. Zira, abdest alamıyordum. Yapılan tedaviler de etkili olmuyordu. Hz. Mâsume'ye (s.a) tevessül ettim. Elime eldiven giymem konusunda ilham olundum. Öyle yaptım, iyileşti.
15. Felçli Bir Seyidin Şifa Bulması

Ayetullah Erakî’den başkaları hakkında gerçekleşen kerametleri sorduk. Şöyle devam etti:
2- Hacı Şeyh Abdülkerim Hâirî (r.a) döneminde, Hacı Cemal Hejber adında felçli bir seyit vardı. Muharrem ayının birinci gününden onuncu gününe kadar Ayetullah Hâirî tarafından Feyziye Medresesi'nde düzenlenen Âşura merasimlerine katılmak için yakın dostlarının sırtında buraya getirilir, merasimin ardından yine dostlarının sırtında evine götürülürdü.
Abdülkerim Hâirî’nin açık sözlü hizmetçisi Seyit Ali Seyf, bir gün ona ‘Eğer doğru söylüyorsan ve seyitsen niçin halka zahmet veriyorsun? Git, Hz. Mâsume'den (s.a) sana şifa vermesini iste!’ demiş, bu söz, Seyit Cemal’e çok derin etki etmişti. Bunun üzerine Harem'e giden Seyit Cemal, sarığının ucunu türbeye bağmış ve ‘Şifa buluncaya dek buradan gitmeyeceğim' demişti.
O gün uykuya daldı. Rüyasında şifa buldu ve eline bir parça kağıt verilerek ‘Bu kâğıdı Hacı Seyit Hüseyin Alevî’ye ver’ denildi. Uyanınca kâğıdın elinde olduğunu gördü. Ama kâğıdı açıp bakmaya cesaret edemedi. Soranlara, ‘Bu kâğıdı hiç kimseye, hatta Abdülkerim Hâirî’ye dahi vermem! Hacı Seyit Hüseyin’e vermeden kimseye göstermem’ diyordu. O günden bugüne kâğıtta ne yazıldığı bilinmiyor.
16. İmam Rıza'nın Hz. Mâsume'yi Tavsiye Etmesi

3- Hacı Şeyh Ali Tahranî’nin[257] Hacı Ali Şalfuruş adında tüccar bir kardeşi vardı. Şalfuruş, kardeşinin Necef’te tahsilini sürdürdüğü yıllarında her ay düzenli olarak ona 50 Tümen gönderirdi. Bu para, o zamanlar oldukça değerli bir meblağ idi.
Bu durum Şalfuruş ölünceye kadar devam etti. Nihayet Şalfuruş öldüğünde cenazesi Kum'a götürüldü. Hz. Mâsume'nin (s.a) haremindeki Büyük Avlu'nun kıble tarafında bulunan kendisine ait kabre defnedildi.
O günlerde Meşhed'de ikâmet eden Hacı Şeyh Ali Tahranî, telgraf vasıtasıyla kardeşinin ölümünden haberdar olunca kendi kendine “Şimdi de kardeşimin hizmetlerini telafi etme zamanıdır” diyerek, İmam Rıza'nın (a.s) haremine gitti ve türbenin ayak ucunda İmam'a şöyle yakardı: “Kardeşim ömrü boyunca bana hizmet etti. Bense bir kere dahi telafi edemedim. Sadece size geldim ve sizden vefat eden kardeşime yardım etmesi için Hz. Mâsume'ye tembih etmenizi istiyorum.”
Bu olaydan hiç haberi olmayan başka bir tüccar, rüyasında kendini Hz. Mâsume'nin (s.a) türbesini ziyaret ederken görür. Rüyada, İmam Rıza'nın (a.s), kız kardeşini ziyaret etmek ve Hacı Şeyh Ali Tahranî’nin kardeşine yardım etmesini istemek için Kum’a geldiğini duyar. Uyandığında bu rüyanın ne anlama geldiğini anlamaz.
Bunun üzerine rüyasını Hacı Şeyh Ali’ye anlatır. Hacı Ali ona der ki: “Senin rüya gördüğün akşam ben, İmam Rıza'ya (a.s) tevessül etmiştim. Bu yüzden senin rüyana etki etmiş. Gördüğün rüya, doğru bir rüyadır.”
Merhum Ayetullah Uzma Seyit Muhammed Taki Hansarî, bu olayı işittiğinde şöyle demişti: Bu rüyadan anlaşıldığı kadarıyla Kum, Hz. Mâsume'nin güvencesi altındadır. İmam Rıza'nın (a.s) olaya direkt olarak müdahale etmeyip, bu konuda Hz. Mâsume'yi tembih etmeye gelmesinin nedeni de bu olsa gerek.[258]
17. Hz. Mâsume'nin (s.a) Kendi Meddahına Lütfü

4- Kum şehrinin önde gelen hatiplerinden Ağa Hasan İhtişam (Merhum Seyit Cafer İhtişam’ın oğlu) ve babası, Şeyh İbrahim Sahib Zamanî-i Tebrizî’nin[259] dilinden şöyle naklederler:
“Biz, minber ehli olarak tatillerde bir araya gelir, karşılıklı mersiyeler okurduk. Bir gün rüyamda Hz. Mâsume'nin harem-i şerifine girmek istedim. Hz. Mâsume'nin Hz. Fatıma (s.a) ile türbede baş başa konuştukları için girişin yasak olduğunu söylediler. Bunun üzerine onlara, ‘Annem seyitti, ben onlara mahremim’ dedim. İçeri girmeme izin verdiler. İki hâtun da türbede oturmuş sohbet ediyordu. Hz. Mâsume'nin Hz. Zehra’ya şöyle söylediğini duydum: ‘Hacı Seyit Cafer İhtişam, benim için methiyede bulundu. Genelde bu methi Hz. Zehra hakkında okurdu."
Şeyh İbrahim, rüyasını Hacı İhtişam'ın da aralarında bulunduğu diğer arkadaşlarına anlattı. Hacı İhtişam, ‘O şiirden aklında olan var mı?’ diye sordu. Şeyh İbrahim, ‘Evet, şiirin sonunda 'Sen Musa b. Cafer’in kızısın' mısrası vardı' diye cevap verince Hacı İhtişam hüngür hüngür ağlamaya başladı ve ‘Evet! Benim şiirimde bu cümle vardı' dedi.
İhtişam, Kum’un önde gelen hatiplerinden ve etkin meddahlarından biriydi. Bütün mersiyelerinde kendisi de çok içten ağlardı.
Hacı İhtişam’ın oğlu Hasan İhtişam şöyle der: Ona, her ne kadar ‘Her şair şiirini bitirirken kendi adına dilek ve temennide bulunur. Sen de kendin için bunu yap!' dediysek de kabul etmedi. Sonunda yoğun ısrarlarımıza dayanamayarak şu şiiri okudu:
Ey Fatıma, aziz kardeşinin canı için
Lütfet İhtişam'a görkemli yeşil sarayı
Oğlu, gerçekten de yeşil saraya kavuştuğunu söyledi. Bunun nasıl olduğunu sorduklarında da şöyle dedi: "Ayetullah Mer'aşî’nin namaz kıldığı yeri yeşile boyamış ve yeşil mermerle döşemişlerdi. Daha sonra Hacı İhtişam’ın cenazesini mescidin bu bölümüne defnettiler."[260]
Bu dört örnek, büyük fakih Ayetullah Uzma Muhammed Ali Erakî’nin dilinden nakledilmiştir. Döneminin Salman’ı sayılan bu zât-ı muhteremin sözlerinde kesinlikle şüphe etmiyoruz.
18. Hz. Ebulfazl'ın İnayeti

Kadının biri uzun bir müddet ağır bir hastalığa yakalanmıştı. Yakınlarından, onunla ilgilenenlerden biri de onun bu hâline çok üzülüyordu.
Tedaviler hiç fayda etmemişti. Bütün umutları bir bir kaybolunca Hz. Mâsume'nin haremine sığınıp tevessül etmeye başladı. Bir müddet böyle devam etti.
Bir akşam, rüyasında Hz. Mâsume'yi gördü. Hazret, yanına gelerek ona şöyle demişti: “Hastanı türbeme getir! (Eliyle bir yeri işaret ederek) bu özel mekânda bırak. Amcam Hz. Abbas ziyaretime gelecek. Hastanın şifasını ondan isteyeceğim.”
Kadın, olayın devamını şöyle anlatır: Uyandığımda çok sevinçliydim. Hz. Mâsume'nin dediklerini aynen yerine getirip hastamı Harem-i Şerif'in özel bölümüne götürdüm. Hastamız orada oturunca iyi olduğunu hissetti. Bir süre sonra sevinçle “İyileştim, şifa buldum” diye bağırdı.[261]
19.Yeni Bir Keramet Daha

Hz. Mâsume'nin (s.a) Harem-i Şerif'inin sorumlu müdürü Ayetullah Mesudî, 21 Deymah 1380 H. Şemsî (2002 Miladî) Cuma günü sabah saat 09:30'da Kum şehrinin yerel televizyonunda yaptığı konuşmada şöyle diyordu:
“On beş gün önce Türkçe konuşan birkaç kişi ofisime geldi. Farsça bilmediklerinden bir tercüman çağırdık. 15 yaşında genç bir kız ve orta yaşlı bir anne karşıma geçip başlarından geçeni anlatmaya başladılar. Anne, ‘Bu, benim kızım. Bir yıldır psikolojik rahatsızlığı vardı. Doğal davranmıyordu’ dedi. ‘Belgeniz var mı?” diye sordum. İçerisinde film, reçete ve tahlil belgeleriyle birlikte doktorların raporlarının yazılı olduğu bir dosya sundu. Belgeler incelendi ve doğru olduğu anlaşıldı. Hepsi, kızın ciddi manada ruhsal sorunu olduğunu gösteriyordu.
Anne, olayı şöyle anlattı:
Bir gece kızım ansızın uykudan uyanarak, "Beni Kum'a görür" dedi. Biz, Zencan’a bağlı bir köyde yaşıyoruz. Durumumuz iyi olmadığından, "Kızım! Yol masraflarını karşılayacak paramız yok!" dedim. Kızım "O halde küpelerimi satın" dedi. Ben de kabul ettim ve küpelerini sattım. Bu parayla Kum şehrine hareket ettik. Sabah vakti Harem'e vardık. Türbeye yaklaşıp Hz. Mâsume'ye (s.a) tevessül ettim. Bir yandan ağıtlar okuyor, bir yandan ağlıyor, bir yandan da kızımın şifa bulmasını diliyordum. Kızım da ağlıyor, ağlarken dahi hastalığı yüzünden belli oluyordu. Ansızın kızımın bağırdığını gördüm. "Ne oldu?" diye sordum. "Burada on, on iki erkek gördüm; bana 'kalk' diyorlardı. Ben de onlara 'kalkamam’ diye bağırdım" dedi.
Bir süre sonra kızım eski hâline geri döndü ve sustu. Aradan bir süre daha geçmişti ki bu kez çığlık atarak ayağa kalktı ve "İyileştim!" diye bağırdı. Nedenini sorduğumda şöyle dedi: "O adamlar tekrar bana gelerek, ‘Bir hanımefendi gelecek ve sen onun eliyle şifa bulacaksın’ deyip gittiler. Çok geçmeden hanımefendi geldi. Bana ‘Kalk!’ diye buyurdu. ‘Yapamam’ dedim. Bunun üzerine ‘Kalk! Sen artık hasta değilsin’ dedi."
O sırada ofisimde bulunan kız ağlayarak şöyle dedi: “Ben, bir yıldır hiçbir şeyi anlamıyordum. Şimdi her şeyi anlıyorum.”
Kızın annesine dedim ki: “Belki de sadece şu an için iyi oldu, daha sonra eski rahatsızlığına geri dönebilir. Siz gidin, bir hafta sonra yeniden gelin ve durumu anlatın.”
Bu teklifimi kabul ettiler. Ben de yol masraflarını karşıladım. Bir hafta sonra Zencan’dan döndüler. Hasta olan kız, “Şifa bulduğum andan itibaren daha iyi oldum, hiçbir rahatsızlığım kalmadı” dedi.
O gün, Hz. Mâsume (s.a)’nın şifa verdiğine kesin olarak inandık. Bu olaydan halkı da haberdar etmeleri için hademelerden nakkâre çalmalarını istedik.
Bir süre sonra nakkareler çalındı ve halk, bu olaydan haberdar oldu.
20. Hz. Mâsume'nin (s.a) Şehitlere Hizmet Eden Kimseye İnayeti

Hz. Mâsume'nin (s.a) harem-i şerifinin hizmetçilerinden Seyit Ebulfazl Razavizâde şöyle anlatır:
“Savaşın başlarıydı. Şehit cenazelerini Hz. Mâsume-'nin Harem-i Şerif'ine getirirler, sonra defnedilecek yere götürürlerdi. Onların matem meclislerini elimden geldiği kadar, mersiye ve sinezenîlerle Allah rızası için canlı tutmaya çalışırdım.
Bir gece, Ehl-i Beyt (a.s) meddahlarından Eş'arî bana, “Seyit, Çarşamba günü Tevessül duası için Şeyhân Kabristanı'na gel, işim var” dedi. Oraya gittim. Dua merasiminden sonra “Annem, şehit kardeşimi rüyasında görmüş. "Seyit Ebulfazl öldü mü yoksa yaşıyor mu? diye seni sormuş" dedi. Annem de ona “Niçin onu soruyorsun?” diye sormuş. O da şöyle yanıt vermiş: “Şehitler kervanına katıldığımda hepsi benden seyidi sordular. Ona dua ettiler ve dediler ki: 'Seyit iyi bir insan. Şehitlerin cenaze merasiminde çok hizmet ediyor. Bu yüzden Hz. Mâsume (s.a) ve İmam-ı Zaman'ın (a.f) teveccühünü kazanmış. Biz ondan razıyız."

Hz. Mâsume'nin (s.a) Türbesinin Tarihçesi

Hz. Mâsume'nin (s.a) pak vücudu eskiden "Bablân" adı verilen bugünkü yerine defnedildiğinde Eş’arîler mezarın üzerine hasırdan gölgelik yaptılar. Hicrî III. yüzyılın ortalarında İmam Cevad'ın (a.s) kızı Zeyneb, buraya gelerek türbeye alçı, çimento ve taştan bir kubbe yaptırdı. Zamanla ilk kubbenin yanına iki kubbe daha yapıldı. Üçüncü kubbenin altına da İmam Cevad'ın (a.s) kızı Zeynep defnedildi.
Bu üç kubbe Hicrî 457 yılına kadar vardı. Aynı yıl büyük alim Şeyh Tûsî’nin (ö. 460 H.) teşviki ile Büyük Tuğrul'un veziri Mir Ebulfazl Irakî, bu kubbelerin yerine büyük bir kubbe yaptı.

Safevîler Dönemi

Türbe, Safevî hânedanlığına[262] kadar eski şekliyle kaldı. Yani o dönemler Hz. Mâsume'nin türbesi ve bugünkü eyvanları yoktu. Eski ve yeni avlular da henüz yapılmamıştı. Hz. Mâsume'nin (s.a) mukaddes türbesinin büyük bir bölümü Safevîler döneminde onarıldı.
Hicrî 925 yılında I. Şah İsmail, türbenin kuzeyinde yer alan Altın Eyvan'ı yaptırdı. Eski Avlu'nun (küçük avlu) da temelini attı. Şah İsmail’den sonra I. Şah Tahmasib, seramikten bir zerih yaptı. Eski avluya bitişik olan Feyziye Medresesi'nin güneyindeki eyvan da onun eseridir.
1077 yılında Şah Sufî, bugün Tabatabaî Mescidi adı verilen ve eskiden çatısı ve kubbesi bulunmayan kadınlar avlusunun kubbesini yaptı.
Türbenin güneyinde yer alan bu avlu, Şah Abbas, Şah Süleyman ve Şah Sultan Hüseyin'in mezarlarına giden özel yol oldu. Daha sonra Şah Abbas, türbeye beyaz çelikten bir zerih yaptırdı. Günümüzdeki zerih, aynı zerih olmakla beraber üzerine daha sonra gümüş kaplamalar ilave edilmiştir.

Kacarlar Dönemi

Safevî hânedanlığının ardından Kacarlar dönemine kadar[263] türbe ve etrafında önemli bir değişiklik olmadı.
Hicrî 1218 yılında Fethali Şah on iki bin kerpiç ile kubbeyi yenileyerek üzerini altınla kapladı. 1236 yılında da Mescid-i Bâlaser inşa edildi.
1275 yılında Şah Abbas’ın beyaz çelikten yaptırdığı zerihe gümüş kaplama yapıldı. 1276 yılında Şah İsmail Safevî Eyvanı, altınla kaplandı. Hicrî XIII. yüzyılın sonlarına doğru İbrahim Emin Sultan, Yeni Avlu'nun (büyük avlu) temelini attı. Daha sonra oğlu İran sadrazamı Mirza Ali Asker Han Atabey, Nasruddin Şah saltanatı sonlarına doğru Hicrî 1303 yılında avlunun inşasını tamamladı.[264]

Dipnotlar

-------------------------------------

[224]- el-Bihar, c.60, s.228.
[225]- Bu değerli alimin mezar-ı şerifi de Kum'da, Şeyhân Kabristanı'ndadır.
[226]- Bihar, c.48, s.317.
[227]- Bihar, c.60, s.219.
[228]- Uyûn-u Ahbari'r-Rıza, c.2, s.267.
[229]- Bihar, c.48, s.317.
[230]- Nasihu't-Tevarih, c.3, s.68; Riyahaynu'ş-Şeriat, c.5, s.35.
[231]- Envaru'l-Muşa'şaîn, c.1, s.212.
[232]- Zubdetu't-Tesanif, c.6, s.159.
[233]- Uyûn-u Ahbari'r-Rıza, c.2, s.262.
[234]- Aynı kaynak, s.260.
[235]- Usûl-u Kafî, c.2, s.74.
[236]- Aynı kaynak, s.75.
[237]- Âl-i İmran, 49.
[238]- Misbahu'ş-Şeriat, s.100.
[239]- Velahâ ve Velayethâ, Şehit Murtaza Mutahharî, s.73-82.
[240]- Astâne-i Mukaddese-i Kum yayınlarından aylık Kevser dergisinden naklen.
[241]- Envaru'l-Muşa'şaîn, c.1, s.212.
[242]- Envaru'l-Muşa'şaîn, c.1, s.216.
[243]- Aynı kaynak.
[244]- Önceden Kum’da nakkâre evi vardı şu anda Meşhed’dedir. O zaman mamul olarak ne zaman Hz. Mâsume’den bir keramet görülse Nakkâre çalarlar ve halkı bu önemli olaydan haberdar ederlerdi. Son dönemlerde bu sünnet yeniden yapılmaya başlanmıştır.
[245]- Bu konunun benzeri Merhum Ayetullah Muhakkik Dâmad tarafından nakledilmiştir. Bkz: Zindigani-i Hz. Mâsume, s.45).
[246]- Muntahabu't-Tevarih, s.495-496.
[247]- Fevaidu'r-Radaviyye, s.379.
[248]- Gencine-i Danişmendan, c.1, s.39.
[249]- Ber Setiğ-i Nur, (Ayetullah Mer'aşî'nin Hal Tercümesi), s.77.
[250]- Aynı kaynak, s.79.
[251]- Hz. Mâsume'nin Harem-i Şerifi’nin tebligat bölümü, 1373 H. Ş.
[252]- Hz. Mâsume'nin Harem-i Şerifi’nin tebligat bölümü, 1373 H. Ş.
[253]- Hz. Mâsume'nin Harem-i Şerifi’nin tebligat bölümü, 1375 H. Ş.
[254]- Hz. Mâsume'nin Harem-i Şerifi’nin tebligat bölümü, 1373 H. Ş.
[255]- Ayetullah Uzma Mekarim Şirazî ile yapılan bu röportaj, sesli ve görüntülü olarak kasete alınmıştır. Bu kaset, Hz. Mâsume'nin Harem-i Şerifi’nin kültür bölümünde mevcuttur.
[256]- Ayetullah Uzma Şeyh Muhammed Ali Erakî, 103 yaşında, 25 Cemadissani 1413 h.ş yılında vefat etmiştir. Kabr-i şerifi Hz. Mâsume'nin Harem-i Şerif’inde, Mescid-i Bâlaser’de bulunmaktadır.
[257]- Ömrünün son yılarında mukaddes Meşhed şehrine yerleşen, orda da vefat eden ve İmam Rıza'nın (a.s) kabrinin yanı başına defnedilen büyük İslam alimlerindendir. Necef şehrinde 50 yıl İslamî ilimler alanında tahsil gördü. Aynı zamanda Büyük Mirza’nın değerli öğrencilerindendir.
[258]- Hz. Mâsume'nin Harem-i Şerifi’nin tebligat bölümü, 1373 H. Ş.
[259]- Ehl-i Beyt hakkında okuduğu naat ve mersiyeleriyle tanınan ihlas sahibi biriydi. Merhum Abdülkerim Hâirî’nin dersinden önce birkaç dakika Nehcü’l-Belaga’dan hutbeler okur, ardında bir miktar da Ehl-i Beyt'in (a.s) musibetlerinden söz eder, ağıtlar okurdu.
[260]- Hz. Mâsume'nin Harem-i Şerifi’nin tebligat bölümü, 1373 H. Ş.
[261]- Çehre-i Dirahşân-i Kamer-i Benî Haşim Ebu'l-Fazl el-Abbas (a.s), c.3, s.374'ten naklen.
[262]- Safevîler H. 905 yılından 1135 yılına kadar (230 yıl) İran’da hüküm sürdü. Safevî padişahları sırasıyla şunlardır: I. Şah İsmail, I. Şah Tahmasib, II. Şah İsmail, I. Şah Abbas, Şah Sufî, II. Şah Abbas, Şah Süleyman, Şah Sultan Hüseyin, II. Şah Tahmasib, III. Şah İsmail, III. Şah Abbas. (Dairetu’l-Maarif-i Ferheng ve Hüner, s.778)
[263]- Kacarlar, Hicrî 1200 yılından 1339 yılında kadar İran’da hükümet etmişlerdir. Bu hanedanın padişahları da sırasıyla şunlardır: Muhammed Han, Fethali Şah, Muhammed Şah, Nasruddin Şah, Muzafferuddin Şah, Muhammed Ali Şah ve Ahmed Şah (Dairetu’l-Maârif-i Ferheng ve Hüner, s.778)
[264]- Gencine-i Âsar-ı Kum, c.1; Rahnema-i Kum, s.32-40.