İSLAM'DA KADIN
 



MESELENİN DOĞRU TAHLİLİ


Ferde veya içtimai zaruretlerden kaynaklanan çok kadınlı evlilik gibi meselelerin doğruluk veya yanlışlığını tek kadınlı evlilikle kıyaslama yoluyla tahlile kalkışmak doğru sonuçlar vermez.

Bu tür meselelerin doğru tahlili için her şeyden önce onları doğuran sebep ve faktörleri inceleyerek bunları ihmal etmenin ne gibi vahim sonuçlara yol açacağını anlamak gerekir.

Ardından, bizzat bu meselenin doğuracağı kusur ve sakıncaların da göz önünde bulundurulması ve bu merhaleden sonradır ki, meselenin her iki boyutunu ortaya koyacağı neticelerin genel bir muhasebesinin yapılması icap eder. Bu tür meselelerin gerçek haliyle tahlil ve incelenmesi ancak bu yolla mümkündür.

Meseleyi bir örnekle açıklamaya çakışalım, farz edin ki bizden "zorunlu askerlik" konusunda görüş belirtmemiz isteniyor... Eğer meseleye, sırf askerin ailesi açısından bakacak ve durumu onların menfaat ve temayülleri açısından inceleyecek olursanız varılacak sonuç şüphesiz: "Zorunlu askerlik kanunu iyi bir kanun değildir" şeklinde olacaktır. Öyle ya, hangi anneyle baba çocuklarının zorla kendilerinden uzaklaştırılıp askere götürülmesini ve canı kadar sevdiği evladının savaş meydanlarında kanlar içinde yerlere serilmesini ister...

Ne var ki bu tür meseleleri böyle bir mantık ve yöntemle incelemek bizi doğru sonuçlara götürmez. Meselenin doğru tahlili, bir aileyi evladından ayırma ve muhtemelen mateme boğmanın yanı sıra;

kendi vatanını müdafaa edecek askere sahip olmaması halinde bir ülkenin ne hale geleceğinin de düşünülmesi ve bu iki neticenin birlikte mütalaa edilmesi şeklinde olmalıdır. İşte o zaman bir grup vatan evladının ülkeyi korumak gayesiyle askere gitmesi ve asker ailelerinin de tabiatıyla bu durumun doğuracağı zorluklara göğüz germesi gerektiği anlaşılacak ve bunun yerinde ve makul bir karar olduğu kabul edilecektir.

Çok kadınlı evlilik için bir nevi ruhsat sayılabilecek şahsi ve sosyal zaruretlere değinmiştik. Genel bir muhasebe imkanına kavuşabilmek ve çok kadınlı evliliğe yöneltilen bazı eleştirilere asla katılmadığımız gibi bu tür evliliğin birtakım sakıncalar taşıdığını inkar usulünün doğuracağı kusur ve sakıncaları inceleyeceğiz şimdi. Çok kadınlı evlilik hususunda sayılabilecek pek çok kusur ve sakıncaları inceleyeceğiz şimdi. Çok kadınlı evlilik hususunda sayılabilecek pek çok kusur ve sakınca vardır ki biz bunları muhtelif boyutlarıyla, değişik açılardan kısaca ele almaya çakışacağız burada.


RUHİ AÇIDAN


Deniliyor ki: Karı-koca ilişkileri maddi ve fiziki ilişkilerden, yani birtakım ekonomik ve bedeni temaslardan ibaret değildir sadece... Mesele bundan ibaret olsaydı çok kadınlı evlilik kolayca izah edilebilirdi. Zira maddi bir fiziki işleri bireylere göre ayarlayıp birçok şahsa göre taksim etmek kabildir.

Ne var ki karı-koca ilişkilerinde asl olan ve asıl rol oynayan şey ruhi ve manevi irtibatlardır; aşk duygu ve sevgidir... İki tarafı birbirine gönül bağlar burada; aile yuvasında tarafların buluşup kavuştuğu merkeziyet noktası kalplerdir. Bütün diğer ruhi ve manevi şeyler gibi, aşk ve duygu da taksim kabul etmez, bölünüp bölüştürülemez...

Bunları bireyler arasında eşit ölçülerde dağıtmak, herkese "payına düşen kadarını" vermek mümkün değildir. Bir kalbi ortadan ikiye ayırmak ya da ki yerde rehine bırakmak nasıl mümkün olabilir Bir kalbi, "her şeyiyle" iki kişiye vermek mümkün müdür...Elbette ki hayır!... Aşk ve tapınma duyguları monist niteliklidirler; ortak ve rakip tanımazlar.

Buğdayla arpa gibi değildir ki belli ölçeklerle taksim edebilmek mümkün olsun! Kaldı ki bu duygular kontrol edilebilir şeyler de değildir. Diğer bir deyişle insanoğlu kalbinin avuncundadır, kalp insanoğlunun boyutu olan ve iki insan arasındaki ilişkiyi, iki hayvan arasındaki bütünüyle şehevi ve içgüdüsel ilişkiden farklı kılan şey ne bölünme ve taksim kabul eder ne de kontrolü mümkündür. Çok kadınlı evliliğin söz konusu menfi boyutlarından biri işte budur.

Bizce bu ifadelerde biraz abartma var; zira izdivaç ruhunun duygu ve sevgi olduğu ve kalbi duyguların insanın kendi elinde bulunmadığı doğrudur; ancak duyguların bölüştürülemeyeceği ve taksim edilemeyeceğini söylemek de şairane bir hayal, hatta biraz da mübalağa olmaktadır. Çünkü belli bir duyguyu tıpkı bir cisim gibi ki eşit parçaya ayırarak bölüştürmekten bahsetmiyoruz ki "ruhi eğilimlerin bölünme kabul etmez" olduğu söylenebilsin.

Burada mevzubahis olunan şey, insanoğlunun ruhi kapasitesidir; insan ruhunun iki eğilimi birlikte barındıramayacak kadar dar kapasiteli olmadığı apaçık ortadadır. On çocuğu olduğu halde onunu da taparcasına seven ve çocuklarının hepsi için fedakarlıkta bulunan nice babalar vardır.
Ancak, mesele şu şekilde ifade edilirse doğrudur elbette: "Aşk ve duygular, çok eşli evlilikte, tek eşli evlilikteki kadar çok olmamakta, doruğa ulaşan yüceliğiyle çok kadınlı evlilik bağdaşmaz. Tıpkı akıl ve mantıkla da bağdaşmadığı gibi...

Russell, "Evlilik ve Ahlak" adlı eserinde "insanların büyük çoğunluğu, aşkı, duyguların insaflıca bir değiş-tokuşu olarak telakki eder. Diğer deliller bir yana dursun, tek başına bu bile çok kadınlı evliliğin yanlış olduğunu ortaya koymaktadır" der.

Eğer duyguların değiş tokuşu insaflıca olacaksa bu ne diye "ferde münhasır olmayı" da gerektirsin Karşılıklı olarak birbirini seven bir babayla çocukları arasında ki insafı değil midir İnsaflıca olması bir tarafa, çok sayıda çocuğu olmasına rağmen bir babanın çocuklarına beslediği sevgi, onca çocuğun bir babaya beslediği sevgiden çok daha fazla bile olmaktadır.

Daha da şaşırtıcı olanı bunu söyleyen zatın erkeklere centilmen (!) davranıp kadınları hoş görmelerini, eşlerinin başkalarına aşık olmasını olağan karşılayıp bundan rahatsızlık duymamalarını tavsiye etmesi ve hanımlara da benzeri tavsiyelerde bulunuyor olmasıdır. Russell, karı-koca arasındaki duygu mübadelesinin hala insaflıca olduğunu söyleyebilecek mi acaba


EĞİTİM AÇISINDAN


"Kuma"lık öteden beri geçimsizliği çağrıştıran bir terim olmuştur. Kadının en büyük düşmanı kumasıdır. Çok kadınlılık, kadınların sürekli yekdiğeri aleyhine olmalarına, hatta kimi zaman kocaları aleyhinde de girişimlerde bulunmalarına sebebiyet vermekte; sevgi ve samimiyet ortanı olması lazım gelen aile muhitini savaş, kavga, çekişme kin ve intikam ortamına dönüştürmektedir.

Anneler arasındaki rekabet, kin ve düşmanlık duyguları çocuklara da sirayet etmekte ve neticede aynı evin çocukları arasında ayrılık gayrılıklar baş göstermektedir; çocukların ilk eğitim yuvası ve ilk okulları durumunda olan ve onlara sevgi ve iyilik aşılaması gereken aile ortamı, nifak ve hainliğin öğretildiği bir yuva haline gelmektedir.

Çok kadınlı evliliğin, bütün bu menfi eğitim etkilerini doğuran bir ortam olduğuna şüphe yok. Ne var ki bu etkilerin ne kadarının bizzat çok kadınlı evliliğin tabiatından ve ne kadının erkekle ikinci hanımının takındığı tavır ve sergilediği davranışlardan kaynaklandığını da hesaplamak gerekir. Biz yukarıda bahsi geçen arazların bütünüyle çok kadınlı evlilikten kaynaklanmadığı,bilakis bu evliliğin yanlış icrasından doğduğu kanaat indeyiz.

Bir kadınla bir erkek birlikte normal hayatlarını sürdürmekteyken erkeğin karşısına çıkan diğer onun aklını başından alıyor ve adam ikinci evliliğe niyetleniveriyor....Aralarında gizlice sözleşip anlaştıktan sonra adam nikahı bastırıyor. Derken bir gün ikinci kadın tıpkı ecel gibi, siniveriyor birinci kadının evine barkına.

Hem kocasını elinden alıyor hem yuvasını. Daha yerinde bir deyişle kadıncağızın "hayat"ına ani bir baskında bulunarak her şeyi alt-üst ediveriyor...Bu durumda ilk hanımın kin ve intikamdan başka bir tepki göstermeyeceği ortadadır.

Kocası tarafından hakarete uğrayıp horlanma kadar bir kadını üzecek ikinci bir şey yoktur. Bir kadın için en büyük yenilgi kocasının kalbini elinde bulunduramamak ve ona başkalarının sah iplendiğini görmektir. Erkek kendi başına buyruk ve keyfine düşkün bir davranış sergiler, ikinci kadın da onun evine "baskın" tertipleyen bir konum kazanırsa, ev sahibi hanımın bunu soğukkanlı ve anlayışla karşılamasını ummak elbette ki abes olacaktır.
Ancak, ev sahibi hanım, kocasının bu il için "ruhsatlı" olduğunu bilir ve kocasının ondan bıkmadığını,

ikinci evliliğin ona sırt çevirmek anlamına gelmediğine inanırsa; kocası ona karşı zorba, keyfine düşkün ve başına buyruk bir havaya bürünmez ve ona karşı daha sevecen ve daha saygılı davranırsa, aynı şekilde ikinci hanım da birinci hanımın birtakım haklara sahip olduğunu, bu haklara saygı göstermek ve çiğnememek gerektiğini göz önünde bulundurursa; bilhassa hepsi, aslında sosyal bir müşkülün halli yolunda bir adım atmakta olduklarını idrak eder ve bu önemli hususu unutmazlarsa ev içi rahatsızlıkların büyük ölçüde azalacağı açıktır.

Birden fazla kadınla evlenebilme kanunu, geniş bir sosyal bakıştan kaynaklanmış ileri bir kanundur. Binaenaleyh böyle bir kanunu icra edecek olanların da yüksek bir fikri düzeye sahip olması ve ileri seviyede bir İslami eğitim ve öğretimden geçmiş bulunması gerekir.

Tecrübe göstermiştir ki erkeğin keyfi olmayıp başına buyruk bir tavır sergilemediği ve kadının da, kocasının ikinci bir kadına ihtiyaç duyduğuna kanaat getirdiği durumlarda bizzat ev hanımı kadın bu işe talim olmuş ve kocası için ikinci bir hanım seçip eve getirmiş, mezkur rahatsızlıkların hiçbiri de vuku bulmamıştır. Meydana gelen rahatsızlıkların çoğu, bu kanunun icrasında kimi erkeklerin sergilemiş olduğu vahşice davranışlardan kaynaklanmaktadır.


AHLAKİ AÇIDAN


Kimlerine göre çok kadınlı evliliğe izin vermek, şehvet ve hırsa açık kapı bırakmak demektir. Bu, erkeğin şehvetperest olmasına yol açmaktadır. Halbuki ahlak, insanın şehevi eğilimlerini en aza indirmesini gerekli kılar. Zira insanoğlu, şehevi arzularını tatmin yoluna gittikçe şehvete olan düşkünlüğü de tabiatı gereği artar. Onun mizacı böyledir çünkü.

Montesquieu "Kanunların Ruhu" adlı eserindeki çok kadınlı evlilik konusunda şöyle der: "Fas kralının hareminde beyaz, sarı ve siyah ırktan olmak üzere her milletten kadın vardır. Ancak, bu adam halihazırdakinin iki katı kadına da sahip olsa yine de yeni kadınları olsun isteyecektir. Zira şehvetprestlik de tıpkı cimrilik ve pintilik gibidir, giderek artar, giderek daha şiddetli bir hal alır. Nitekim kişi altın ve mücevher sahibi oldukça altına olan hırsı daha da artar.

Öte yandan çok kadınlı evlilik, müstehcen gayri tabii cinsel ilişkileri de -eşcinsellik-öğretir insana. Bu tür ilişkilerin yaygınlık kazanmasına yol açar. Çünkü şehevi arzuları tatmin etmenin sınırları vardır. Bu sınır ve ölçünün aşılması, kuralsız ilişkilere götürür insanı. İstanbul'da vuku bulan bir ayaklanma sırasında sultanın sarayında bir tek kadının dahi mevcut olmadığı görüldü. Sultan eşcinseldi çünkü..."

Bu eleştiri iki açıdan ele alınabilir: Birincisi iyi ahlaklı olmanın şehevi eylemlere temelden bağdaşmadığı, binaenaleyh nefsin temiz kalması için şehevi isteklerin en aza indirgenmesi gerektiği yolundaki görüş; diğeriyse insanoğlunun tabiatı gereği, isteklerine kavuştuğu ölçüde isyankar olacağı, isteklerine karşı çıktığı ölçüde yatışacağı şeklindeki görüştür.

Önce birinci görüşü ele alalım; Bu görüş, kalenderlik ve çilekeşlik esasında dayanan ve Hine, Budist ve Melamilik okullarından etkilenmiş bulunan Hıristiyan ahlakı inançlarının telkin etmiş olduğu görüştür maalesef.

İslam ahlakı böyle bir esasa dayalı değildir. "Şehevi eğilimler azaldığı ölçüde ahlaki eğilimlerin artacağı ve şehvetin sıfıra indiği yerde otomatik olarak ahlakın da üst düzeye yükseleceği" şeklinde değildir İslam'ın görüşü... İslam'ın bu konudaki görüşü: "Şehevi eylemlerde aşırıya kaçmanın ahlakla bağdaşmayacağı" yolundadır.

Çok kadınlı evliliğin bir "ifrat" olup olmadığını anlamak için erkeğin, tabiatı gereği tek kadınlı tek kadınlı mı, yoksa çok kadınlı mı olduğuna bakmak gerekir.

Geçen bölümde erkeğin tek kadınlı bir evlilik tabatına sahip olduğu görüşüne katılan, çok kadınlı evliliği bir "sapıklık" veya "ifrat" şeklinde telakki eden hiç kimseye rastlanamayacağını; bilakis bugün pek çoklarının "erkeğin çok kadınlı bir evlilik mizacına sahip olduğu ve tek kadınlılığın tıpkı bekarlık gibi onun mizacına aykırı düşeceği" görüşünde olduğunu belirtmiştik.

Erkek mizacının çok kadınlı olduğu yolundaki görüşe katılmadığımız gibi, erkeğin tabiatı itibarıyla tek kadınlı olduğu ve çok kadınlılığın tıpkı eşcinsellik gibi erkeğin mizacına aykırı bir sapıklık sayıldığı görüşüne de karşıyız...

Çok kadınlı evliliğe şehvetperestlikle özdeş sayan Montesquieu gibilerini bu konudaki yegane ölçü ve kıstasları harem saraylarıdır. Bu tür yazarlar İslam'ın, çok kadınlı evliliği caiz görmekle Abbasi, Osmanlı....vb'lerinin harem saraylarına bir nevi ruhsat çıkarma gayesi güttüğünü sanırlar. Oysa ki bu tür sapmalara herkesten çok İslam karşı çıkmış ve çıkmaktadır. İslam'ın çok kadınlı evlilik uygulaması için gerekli gördüğü ön şartlar ve tespit etmiş olduğu sınırlar, şehvet düşkünü bir erkeğin bu eğilimi paralelindeki bütün hareket yeteneğini sırıra indirger.

İkinci görüşe gelince,,, İnsan tabiatının, tatmin oldukça azan, mahrum bırakıldıkça yumuşayıp eriyen bir yapıya sahip olduğu şeklindeki görüş, tıpkı bugün Freudizm yanlılarının savunmakta olduğunun tam karşı noktasında yer alan bir görüştür. Freudcülere göre insan tabiatı "tatmin olduğu ölçüde yatışır, mahrum bırakıldığı ölçüdeyse azgınlaşır ve isyan eder". Bu cihetle Freudçülar yüzde yüz bir serbestlikten yanadırlar.-özellikle cinsel konularda-Mevcut bütün ahlak kurallarının çiğnemesi gerektiğini savunurlar.

Keşke Montesquieu bugün sağ olsaydı...Sağ olsaydı da teorisinin Freudçularca nasıl alaya alındığını görseydi...
İslam ahlakı açısından yukarıdaki görüşlerin ikisi de yanlıştır. Tabiat ve mizaç denilen şeyin ikisi de yanlıştır. Tabiat ve mizaç denilen şeyin belli hak hudutları vardır, her şeyden önce bu hak ve hudutları bilmek gerekir. Tabiat, iki durumda her şeyi alt-üst eder: 1-Tamamiyle mahrum bırakılması halinde. 2-Tamamiyle serbest bırakması ve bağlayıcı bütün kural ve kayıtların önünden kaldırılması halinde...

Kısacası ne Monteşquieu gibilerinin iddia etmiş olduğu gibi çok kadınlı evlilik ahlaka mugayir, psikolojik huzuru bozucu ve nefsani temizliğe aykırı bir uygulamadır. Ne de Freud ve taraftarlarının propagandasını yaptığı gibi erkeğin tek kadınla veya ancak meşru ölçüler çerçevesinde sahip olabileceği kadınlarla yetinmesi bir ahlaki marazdır....


HUKUKİ AÇIDAN


Çok kadınlı evliliğe yöneltilen eleştirilerden biri de şu şekildedir: "Nikah akdi gereğince çiftler birbirine ait olur. Bunun sebebi, nikah akdi gereğince tarafların birbirlerine karı-kocalıkla ilgili hassalarına "malik" olmuş bulunmalarıdır. Binaenaleyh çok kadınlı evlilik gibi bir olayda ilk ve asıl "hak sahibi" olan birinci kadındır. Aynı sebeple, söz konusu erkekle ikinci bir kadın arasında-nikah hususunda-yapılacak bir antlaşma" yersiz ve haksız bir müdahale" mesabesindedir.

Mesela antlaşma konusu edilen erkeğin evlilikle ilgili hassaları-daha önce yapılan bir kontratla satılmış ve birinci kadının mutlak mülkiyetine girmiştir. O halde birinci planda rızası alınması ve muvafakat göstermesi icap eden taraf, birinci kadındır. Binaenaleyh çok kadınlı evliliğe izin verilecekse bunu her şeyden önce birinci kadının izim ve rızasına bağlamak gerekir;

kocasının ikinci bir kadınla evlenip evlenemeyeceğine karar verme hakkı gerçekte onundur. Birden fazla; yani ikinci üçüncü ve dördüncü bir kadın nikahlamak; tıpkı bir adamın belli bir malı daha önce resmen satmış olduğu halde ikinci, üçüncü ve dördüncü şahıslara da satmaya kalkışmasına benzer. Böyle bir satış muamelesinin geçerliliği, mülk sahibi olan birinci şahısta ikinci ve üçüncü şahısların rızasına bağlıdır. Aksi takdirde satıcı şahsın söz konusu malı başkalarının kullanımına sunması suçtur ve cezalandırılmalıdır."

Bu eleştiri, evliliğin hukuki tabiatını çıkarlar mübadelesine bağlama ve "eşlerden her birini, diğerinin karı-kocalı hassalarına maliki olarak görme" aslına dayanıyor. Bu, tartışılır bir düşünce tarzı olmasına rağmen biz burada bu tartışmaya girmiyor ve izdivacın hukuki tabiatının bu olduğunu kabul ettiğimizi farz ediyoruz.

Bu durumda söz konusu eleştiri ancak erkeğin bir eğlence ve değişiklik olsun gibi keyfi bir gayeyle çok kadınlı evliliğe kalkışması halinde geçerli olabilecektir. Nitekim evliliğin hukuki niteliği eşler arasında "karı-kocalık münasebetiyle ilgili hassaların karşılıklı mübadelesi" şeklinde kabul edilir ve kadın da, kocasının söz konusu münasebetler konusundaki bütün ihtiyaçlarını karşılamaya muktedir olursa erkeğin ikinci bir evlilikte bulunabilmek için geçerli hiç bir sebep ve "ruhsat" bulamayacağı apaçık ortadadır.

Fakat mesele, kocanın "keyfiliğinden" kaynaklanmıyor ve erkek, önceden kısaca belirtmiş olduğumuz "ruhsat"lardan birini taşıyorsa o zaman iş değişecek ve bu eleştiri tamamen "yersiz" olmayacak mıdır Mesela kadının kısır olması veya çocuk yapamayacak döneme girdiği halde kocasının çocuğa ihtiyaç duyması ya da kocasının makul isteklerine cevap veremeyecek bir hastalığa yakalanması pekala mümkündür. Bu durumda kadının hakkı, kocasının başka bir evlilikte bulunmasına elbette engel teşkil etmez.

Kaldı ki bütün bunlar çok kadınlı evlilikte bulunma ruhsatının sadece erkeğin şahsını ilgilendiren bir durum olması halinde geçerlidir. Sosyal bir mesele söz konusu olur, ya da kadın nüfusunun erkek nüfusa oranla daha fazla oluşu veya nüfusunun arması zaruretinin doğuşu gibi haller gündeme gelirse çok kadınlı evlilik bir sosyal görev konumu kazanacak ve meselenin görünümü değişiverecektir.

Bu gibi durumlarda toplumu fesada, fuhşa sürüklenmekten kurtarmak veya gerekiyorsa nüfus artışını sağlamak gayesiyle çok kadınlı evlilik bir vazife ve farz-ı kifayet haline gelir. Şer'i vazife ve sosyal mesuliyetin söz konusu olduğu bir durumda ferdin izin veya rızasının hiçbir anlam ifade etmeyeceği açıktır. Toplumda kadın nüfusunun gerçekten erkek nüfusunu aştığını veya toplumun nüfus artışına cidden ihtiyaç duyduğunu farz ediniz; bu durumda bütün erkekler ve evli kadınlar için bir vazife, bir farz-ı kifayet söz konusudur.

Toplumu bir krizden kurtarabilmek için evli kadınların bir takım fedakarlıklara katlanması gereken bir durum vardır ortada...Tıpkı toplumun geleceği için aziz evlatlarını gözden çıkarmak ve onları savaş meydanına göndermekle mükellef olan ana ve babaların askerlik ödevi karşısındaki sorumlulukları gibi...Bu ve benzeri meselelerde karar bir şahıs veya birtakım şahısların iradesine terk edilemez.

Erkeğin birden fazla evlilikte bulunabilmesi için ilk eşinin rızasını alması gerektiği, hak ve adaletin bunu gerektirdiği şeklinde düşünenler meseleye yalnızca bir zaviyeden yaklaşmakta, sadece erkeğin keyfi davranması ihtimalini göz önünde bulundurmakta, ferdi ve sosyal zaruretleri hiç hesaba katmamaktadırlar. Nitekim ferdi veya sosyal zaruretlerin söz konusu olmadığı durumlarda, birinci hanım izin verse dahi, birden fazla kadınla evlenmek zaten kabul edilir şey değildir.


FELSEFİ AÇIDAN


Çok kadınlı evliliğe felsefi açıdan yöneltilen eleştiri şudur: Çok kadınlı evlilik kadını, kadınla erkeğin birer insan olarak eşitliklerinden kaynaklanan kadınla erkeğin eşit oldukları" yolundaki temel felsefi gerçeğe aykırıdır. Zira kadın da erkek gibi bir insandır, her ikisi de eşit haklara sahiptirler.

Binaenaleyh ya her ikisine de çok eşli evlilik hakkı tanımalı, ya hiçbirine böyle bir hak verilmemelidir. Erkeğe birden fazla kadınla evlenme hakkı tanıyıp da kadına birden fazla kocayla yaşama hakkı vermemek erkeği kayırmaktır, ikisi arasında ayırım gözetmektir. Erkeğe dört kadınla evlenme hakkı vermek, bir kadının değerinin bir erkeğin değerinin ancak dörtte biri kadar olduğu manasına gelir. Bu ise kadına yapılabilecek en büyük hakarettir; hatta miras ve şahadette bulunma hususunda iki kadının miras hakkı ve şahadetinin bir erkeğinkine denk sayan İslami usule de aykırıdır.

Çok kadınlı evliliğe yöneltilen en zayıf ve en tutarsız eleştiridir bu... Söz konusu eleştiride bulunanlar, çok kadınlı evliliğin ferdi ve içtimai zaruretlerine zerrece dikkat göstermemiş ve meselenin keyif ve zevkten ibaret olduğunu zannederek "Erkeğin istekleri göz önünde bulundurulmuş da kadınınki neden göz ardı edilmiş efendim" diye itiraza kalkışmışlarıdır.

Çok kadınlı evliliğin sebepleri, ruhsatları ve bilhassa bekar kadınlar için onun evli kadın ve erkekler üzerinde bir hak durumuna getiren nedenler daha önceki bahislerimizde etraflıca ele almış olduğunuzdan burada onların tekrarına girmeyeceğiz.

Burada şunu söylemekle yetiniyoruz: Eğer çok kadınlı evlilik, miras ve şahitlik hususlarında İslam'ın hareket noktası ve felsefesinin temeli olan asıl unsur kadın haklarına lakayt davranmak ve onu aşağılamak olsaydı, keza insanlık ve insan olmanı doğurduğu haklar açısından İslam dini kadınla erkek arsında ayırım gözetseydi her durumda ve bütün şartlarda aynı şekilde görüş belirtmesi icap ederdi.

-Zira yukarıda sözü geçen felsefenin yaptığı şey tamamen budur.-Bir yerde kadın erkeğin yarısı kadar miras alacak derken başka bir yerde kadın erkeğin aldığı kadar miras alacak demez; bir yerde erkek dört kadınla evlenebilir derken başka bir yerde, mesela şahitlik hususunda, muhtelif hallerde muhtelif hükümlerde bulunmazdı. Bütün bunlardan da kolayca anlaşılabileceği gibi

İslam apayrı nedenlerden hareket etmiş ve yola çıkmıştır. Önceki konuların birinde miras konusunu ele almış, bir diğer konuda da insan olma ve bunun doğurduğu haklar açısından kadınla erkeğin eşit durumlarda görüşünün İslam nazarında insan haklarının birinci maddelerinden biri, daha yerinde bir deyişle bu işin alfabesi olduğunu belirtmiştik. İslam nazarında, kadın-erkek hakları mevzuunda eşitliğin de ötesinde birtakım meseleler vardır ki bunlara dakik bir şekilde uymak ve uygulamak icap eder.


ÇOK KADINLI EVLİLİKTE İSLAM'IN ROLÜ


İslam ne çok kadınlı evliliğe ilk kez bizatihi icap etmiş, ne de onu temelinden iptal edip kaldırmıştır. İcat etmemiştir, çünkü İslam'dan asırlar önce bu uygulama zaten vardı; onu bütünüyle kaldırma yoluna da gitmemiştir, zira İslam nazarında toplum, yegane çözüm yolu çok kadınlı evlilik olan birtakım sosyal problemlerle her an karşı karşıya gelebilir.

İslam'ın yaptığı şey, çok kadınlı evlilik geleneğini ıslah etmek olmuştur.

SINIRLAMA


Bu konudaki ilk ıslahı, çok kadınlı evliliği belli bir oranda sınırlamış olmasıdır. İslam'dan önce çok kadınlı evlilikte ve tür sınırlamalar yoktu, bir erkek isterse yüzlerce kadın alır, harem sarayları kurabilirdi. İslam buna izin vermedi. Bir erkeğin dörtten fazla kadınla evlenemeyeceğini bildirdi. Müslüman olmadan önce dörtten fazla karısı olan ve İslami kabul ettikten sonra fazlasını boşamak mecburiyetinde kalan niceleri olmuştur.
Bunlar arasında adı geçenlerden biri Geylan B. Eslemedir. Bu adamın on karısı vardı. Resul-ü erkem (sav) hanımlarından altısını boşattırdı ona....Keza Nevfel B. Muaviye'nin beş hanımı vardı. İslami kabullenmesi üzerine Hz. Peygamber (sav) ona, hanımlarından birini kesinlikle bırakması gerektiğini buyurdu.

Şia rivayetlerinde geçen bir hadisede de, Mecusi bir İranlının Hz. İmam Sadık (a.s) zamanında İslam'ı kabul ettiği, ancak bu sırada yedi kadınla evli bulunduğu anlatılır. Şimdi Müslüman olan bu adamın ne yapması gerektiği sorulduğunda, İmamın cevabı "üçüncü kesinlikle boşamalıdır." şeklinde olmuştur.

ADALET


İslam'ın bu konuda getirmiş olduğu düzenlemelerden biri de, adaleti şart koşarak kadınlar ve onların çocukları arasında ayrım gözetilmesini engellemek oldu. Kur'an-ı Kerim bu hükmü apaçık bir ifadeyle ortaya koyar ve şöyle buyurur: "Kadınlar arasında adaletle davranamayacağınızdan korkarsınız-yani onlara adil davranma hususunda kendinize tam olarak güvenmiyorsanız-biriyle iktifa edin."

İslam öncesi dünyada ister kadınlar, ister onların çocuklarına karşı olsun, asla adil davranılmıyordu. Geçen bahislerimizden birinde Cristien ve diğerlerinin araştırmalarından örnekler aktarmış ve bu kabilde olmak üzere Sasaniler dönemi İran'ında hem kadınlar, hem onların doğurduğu çocuklar arasında apaçık ayırım gözetildiğini;

kadınlardan bazıları kral kadın unvanı alır ve birtakım hukuki ayrıcalıklardan faydalanırken, bazılarının hizmetçi veya emektar kadın şeklinde adlandırıldığını ve kral kadınlara oranla daha az haklara sahip olduğunu belirtmiştik. Hizmetçinin doğurduğu çocuk erkek olursa babası onu evlatları arasına alıp kabul ediyor, kız olursa reddediyordu.

İslam bütün bu çirkin gelenekleri kaldırırdı, eşler veya onların çocukları arasında ayrım gözetilmesini yasakladı.
Will Dorant, "Medeniyet Tarihi" adlı eserinin 1. cildinde çok kadınlı evlilikten söz ederken; "Birinin serveti artacak olsa, çok sayıdaki çocukları arasında bölüşülecek olan bu servetten onların her birine az miktarda bir pay düşeceğini göz önünde bulundurarak hanımları arasında en çok sevdiği "sevgilisi" kadınla diğer kadınlar arasında ayrım gözetmeye başlar, böylece mirasın sadece "sevgilisi" nin çocuklarına kalmasını sağlardı." der.

Bu ifadeler kadınlarla onların doğurduğu çocuklar arasında ayrım gözetmenin geçmişte pek yaygın olduğu ve normal karşılandığını apaçık gözler önüne sermektedir. Ancak, W. Dourant'ın bu ifadelerinin devamında yer alan bir cümlesine şaşırmamak elde değildir:

"Çağdaş kuşağa gelinceye kadar bütün Asya kıtasında mevcut olan evlilik usulü bu minval üzeydi. Zamanla, em çok sevilen ve adına "sevgili" denilen göz ağrısı kadın, tek eşli evlilikteki "ferde münhasır kadın" konumu kazandı. Diğer kadınlarsa ya erkeğin fiziki metresleri oldular veya bütünüyle sahneden silindiler."

Will Dorant bunları söylerken İslam dini sayesinde, Asya'da eşler ve çocuklar arasında ayrım gözetme şeklindeki çirkin geleneğe 14 asırdan beri şeran son verilmiş olduğunu hiç hatırlamamış veya hatırlamak istememiştir. Bu nikahlı kadından başka gizlice birtakım metreslere de sahip olma, Asya'ya değil, Avrupa'ya mahsus geleneklerdendir. Son günlerde maalesef Avrupa'ya da sirayet etmeye başladı...

Velhasıl çok kadınlı evliliğe İslam'ın getirdiği ikinci düzenleme, eşler ve çocuklar arasında ayrım gözetilmesini yasaklamak olmuştur.
Eşler arasında ayrımı gözetmek ve birine sevgi gösterip diğerini ihmal etmek ne şekil ve surette olursa olsun İslam'da caiz değildir. Ulema arasında da bu hususta ittifak ve görüş birliği vardır.

Sadece bazı mezhep ve tarikatlar fıkhı görüşlerinde kadın haklarını ayırma gibi bazı şekillere büründürmüşlerdir ki bizce bu kesinlikle yanlış ve Kur'an-ı Kerimde geçen ilgili ayet-i kerimenin mefhumuna kesinlikle aykırıdır. Resul-ü Ekrem (s.a.a)den nakledilen, Şia ve Sünni Müslümanlarca da mükerreren rivayet edilen bir hadis-i şerif bu mevzudaki bütün şüpheleri ortadan kaldırmaktadır.

Hz. Resulullha (s.a.a) bu hadiste şöyle buyururlar: "Her kimin iki hanımı olur da onlar arasında adaletle davranmaz ve birine diğerinden daha fazla ilgi gösterirse, kıyamet günü vücudunun bir tarafı onu cehenneme sokmak için sürekli yere yapışır bir şekilde haşrolunacaktır."

Adalet, en yüce insani fazilettir; adaletin şart koşulması demek, en yüce ahlaki güce sahip olma şartının aranması demektir. Erkeğin bütün kadınlara karşı beslediği duygunun eşit bir miktar ve muayyen bir ölçüde olmaması cihetiyle kadınlar arasında hiçbir ayrımda bulunmaksızın adaletle davranabilmeyi becermesi gerçekten onun en zor görevlerinde biri durumundadır.

İslami savaşlar dönemi olan Medine döneminde birçok Müslüman kadının kocasız ve kimsesiz kaldığını ve Hz. Resul-i Ekrem'in (s.a.a) ömrünün son on yılına rastlayan bu dönemde birçok evlilikte bulunduğunu hepimiz biliyoruz.

Peygamberin (s.a.a)nikahlamış olduğu kadınlar genellikle çok yaşlı veya dul kalmış bulunanlardı ve çoğunun, ilk eşinden dünyaya gelmiş bulunan evlatları da vardı. Hz. Resul-ü Ekrem'in(s.a.a) bütün mübarek ömürleri boyunca nikahlamış oldukları yegane bakire kadın Ayşe'ydi. Ayşe daima bununla iftihar eder ve "Ben, peygamberin (s.a.a) hanımları arasında, peygamberden başka koca görmemiş bulunan tek kadınım." derdi.

Hz. Resul-i Ekrem (s.a.a) eşleri arasında tam bir adaletle davranır ve hiçbirine zerrece ayrıcalık gözetmezdi. Ayşe Hz. Resul-i Ekrem'in (s.a.a) eşlerine karşı nasıl davrandığını soran kız kardeşinin oğlu Urve b. Zübeyr'e "Peygamber-i Ekrem (s.a.a) hiçbirimiz diğerine tercih etmezdi" diye cevap verir ve şöyle ekler: "Hepimize karşı tam bir adalet ve eşitlikle davranırdı.

Bütün eşlerine uğrayıp hal-hatırlarını sormadığı günler pek azdır. Ancak o gün kimin sırası olursa olsun ona da tıpkı diğerlerine gösterdiği kadar ilgi gösterir ve aynı ölçüde hal-hatır sorardı. O gün kimin sırasıysa geceyi onun evinde geçirirdi; icabeder de sırası olmayan bir hanımının evine gitmek isterse mutlaka gelip öteki hanımından izin ister, o razı olursa gider, razı olmazca gitmezdi. Benden izin istediği zamanlar ben şahsen izin vermezdim kendisine"...

Hz. Resul-i Ekrem (s.a.a) vefatlarıyla sonuçlanan ağır hastalık dönemlerinde dahi tam adaletle davranmaya dikkatle önem göstermişlerdir. Ağır şekilde hastalanmış ve bütün takatini yitirmiş bulundukları halde hanımları arasındaki sıraya riayet etmiş olmak ve adil davranabilmek için hasta yatağını her gün hanımlarından birinin odasına taşırlardı. Ta ki bir gün bütün eşlerini bir araya çağırarak bir odada kalmasına izin vermelerini rica ettiler; onlar da Ayşe'nin evinde kalmasına izin verdiler.

Ali b. Ebu Talib, iki hanımı olduğu dönemlerde abdest almak istediğinde dahi, o gün sırası olmayan hanımının evinde almaz, sırası olan hanımının evine giderdi.

İslam, adalet şartına fevkalade ehemmiyet verir. O kadar ki, nikah sırasında, ikinci hanımla erkeğin, hanımın birinci hanımla eşit olmayan şartlarda yaşamayı kabul etmesi hususunda anlaşmaya varmalarını bile reddeder. Başka bir deyişle, İslam nazarında adalet erkeğin daha önce eşiyle anlaşarak omuzundan atabileceği bir mesuliyet değildir.

Böylece bir şartı nikah akdinde ne kadın koşabilir ne de erkek...İkinci kadın, filen kendi haklarından vaz geçebilir; fakat bunu hukuken nikah akdinde belirtemez; aynı şey birinci kadın için de geçerlidir, pratik uygulamada birtakım haklarından mahrum bırakacak bir şart koşamaz. İmam Bakır (a.s) "Erkek, yalnızca gündüz vakti ve belli saatlerde veya haftada ya da ayda bir gün eşinin yanına gitmeyi,

veyahut ta ona, diğer eşine verdiği kadar nafaka vermemeyi şart koşabilir mi Eğer önceden bu şartları koşar ve kadın da kabul ederse şeran caiz olur mu şeklindeki bir soruya "Hayır!" diye cevap verdiler.

"Bu tür şartlar öne sürmek doğru değildir. Her kadın nikah akdiyle birlikte ister istemez bir kadının sahip olması gereken tüm haklara sahip olmuş olur. Ancak şu var ki, nikah akdi vuku bulduktan sonra onu bırakmaması veya başka bir sebebe binaen kadın, kocasını memnun etmek için haklarından kısmen veya tamamen vazgeçebilir.

Bunca katı! (titiz) ahlaki kurallarıyla çok kadınlı evlilik erkek için bir şehvetperestlik ve eğlence vesilesi olmaktan ziyade "zor bir vazife" konumundadır. Şehvetperestlik ve keyfine düşkünlük, hiçbir kural ve kayda bağlanmaksızın arzularının peşinde olma ve onları tatminle uğraşmayı gerektirir. Hava ve heveslerin tatmini, ancak kişinin gönlünce yürümesi ve gönlünü de istek ve heveslerinin emrine vermesiyle mümkündür. Gönül ve "gönlün çektiği şeyler" akıl ve hesapla bağdaşmaz; disiplin, adalet ve mesuliyetin yürürlüğe girdiği noktadan itibaren "keyfilikler" ve "gönlünce davranışlar"a sahneyi terk etmek düşer.

Bu cihetle, İslami şartlarla yapılacak bir çok eşli ve evliliğin birtakım şehevi keyfiliklere hizmet eden bir unsura dönüşmesi asla mümkün değildir. Çok kadınlı evliliğe, şehvetlerinin tatmini yolunda kullandıkları bir araç haline getirenler gerçekte İslami bir kanunu birtakım çirkin emellerine "bahane" ve alet etmektedirler. Toplum bu gibileri gereğince cezalandırarak söz konusu kuralın suiistimal edilmesini önleme yetkisine sahiptir.


ADALETE UYMAMA KORKUSU


İnsafla düşünülecek olursa, çok kadınlı evlilikte İslami şartlara tam ve yeterince riayet edenlerin pek az olduğunu kabul etmek gerekir. İslam fıkhında "Eğer suyun, vücuduna zarar vereceğinden korkuyorsan abdest alma", veya "Orucun sana zarar vereceğinden korkuyorsan oruç tutma" gibi iki hükmü geçer. "Suyun bana zararlı olmasından korkuyorum,

abdest alayım mı almayayım mı" veya "Orucun bana zararlı olmasından korkuyorum, oruç tutayım mı tutmayayım mı" diye soran insanlara rastlamışsınızdır; bunlar tabii ki şeran haklı sorulardır ve bu "tedirginliği" taşıyanların abdest almaması veya mesela oruç tutmaması gerekir elbette....

Ancak, şer'i vazifelerin icrası konusunda duyulması caiz olan başka birtakım "tedirginlikler" daha vardır. Mesela "Eğer aralarında adaletle davranamayacağınızdan korkuyorsanız birden fazla kadın nikahlamayın" hükmü Kur'an-ı Kerim'in en sarih nasslarındandır!... Bu apaçık nassa rağmen, şimdiye değin bir kez olsun ...

Efendim, ben ikinci bir hanım nikahlamak istiyorum, fakat aralarında tam bir adalet ve eşitlikle davranamamaktan da korkarım; bu durumda ikincisini alsam mı yoksa almasam mı acaba" diye soran birine ben şahsen rastlamadım. Muhtemelen siz de öyle.....

Ne var ki, insanlarımıza bu pek kolay gelir. Adaletle davranamayacağını çok iyi bildiği, hatta zaten böyle davranamayacağı yolunda bir kararla yola çıkmış olduğu halde birden fazla kadın nikahlayan, üstelik bunu İslam adına yapıp işe şeriat kılıfı uyduran niceleri vardır....Bu tür çirkin davranışlarla İslam'ın adını lekeleyenler bunlardır işte!
Birden fazla kadınla evlenmeye kalkışanlar, bari sadece bu şarta olsun, haiz bulunsalardı mesele kalmazdı zaten.

HAREM SARAYLARI


Çok kadınlı evliliğin İslami konumlara bir eleştiri vesilesi haline getirilmesine yol açan uygulamalardan biri de geçmişteki "halife sultan"ların kurmuş olduğu harem saraylardır. Bazı Hıristiyan yazar ve misyonerler onca aşağılık şekliyle harem sarayların, İslami uygulama olan "şer'i çok kadınlı evlilik"le aynıymış gibi göstermeye çalışmakta ve İslam'ın sözünü ettiği çok kadınlı evliliğin, tarih sayfalarına karışmış bulunan "halife sultanların harem sarayları"dan başka bir şey olmadığı şeklinde biz zihniyet aşılamaktadırlar.

Batılıların düşünce, ve emellerini yorumlayıp adeta onların "duyguların tercümanlığını" yapan bazı yazarlarımız da maalesef aynı izden yürümekte ve ne zaman çok kadınlı evlilikten söz edilecek olsa hemen sözü harem saraylarına getirerek bu ikisini aynı kefeye koymaktadırlar. Bunların tamamen ayrı şeyler olduğunu idrak edebilecek kadar olsun düşünce ve kişilik hürriyetleri kalmamıştır zira...


DİĞER İMKAN VE ŞARTLAR


Adalet şartından başka, erkeğe düşen birtakım vazife ve şartlar daha vardır. Kadının erkek üzerinde birtakım maddi ve ekonomik haklara sahip olduğunu hepimiz biliyoruz; binaenaleyh ikinci bir nikahtan dem vuran bir erkeğin maddi ve ekonomik durumu bu masrafı karşılayabilecek güçte olmalıdır. (Ekonomik yeterlilik şartı tek kadınlı evlilikte de vardır; konunun dağılmaması için şimdilik bu konuya girmiyoruz.)
Gerekli şart ve vecibelerden biri de fiziki ve cinsel açıdan yeterli olabilmektir.

Kafi ve Vesail'de İmam Sadık (a.s) dan şu rivayet naklonulur: "Cinsel açıdan tatmin edemediği halde bir grup kadıncağızı etrafına toplayan bir erkek; bu kadınların zina ve fuhuşta bulunması halinde işlenen fuhuş ve zinanın günahını fiilen üzerine almış olur". Tarih, harem sarayları konusunda, cinsel mahrumiyetler sonucu baskı altında kalıp fuhuş ve zinaya sürüklenen nice genç kadınların hazin hikayelerinden söz eder; bunların çoğu neticede kanlı cinayetlerle noktalanmıştır.

Çok kadınlı evlilik veya "taaddüt-i zevcat" hususunda buraya kadar anlattıklarımızla çok kadınlı evliliği doğuran sebep ve faktörleri açıklamaya ve İslam'ın bu uygulamaya neden bir son vermeyip ona ne gibi sınırlar, şartlar ve kayıtlar tayin ettiğini belirtmeye çalıştık. Bu sohbetler sonucu, çok kadınlı evliliği kaldırmayıp onu-belli şart ve sınırlar dahilinde-caiz tanımakta İslam'ın kadını tahkir etmediği,

bilakis bu uygulamaya getirdiği sıhhatli ıslah ve düzenlemeler neticesinde kadına en büyük hizmeti vermiş olduğu; çok kadınlı evliliğe izin verilmesi halinde; özellikle öteden beri varola gelen "evlenmeye hazır kadın nüfusun evlenmeye hazır erkek nüfustan daha fazla olduğu" bir ortamda bu uygulamanın engellenmesi halinde kadın nüfusun en çirkin şekilleriyle erkeklerin oyuncağı haline geleceği ve erkeklerin onlara karşı bir "cariye" den bile daha kötü davranacağı anlaşılmış oldu.

Zira bir erkek, cariyesine karşı hiç olmazsa onun doğurduğu çocuğu resmen kabullenecek kadar bir mesuliyet taşır; metres hayatı ve gayri meşru diğer ilişkilerde ise bu kadar bile mesuliyet ve kayıt yoktur.

BUGÜNÜN ERKEĞİ VE ÇOK KADINLI EVLİLİK


Bugünün erkeği çok kadınlı evliliğe yanaşmamaktadır.
Neden acaba...
Eşine sadık kalmak ve tek kadınla yetinmiş olmak için mi, yoksa türlü kadınlara karşı beslediği ilgiyi en üst noktada tatmin edebilmesini sağlayacak sayısız kapıları ardına kadar açan günah ve çirkef yoluyla mı...

Günümüzde çok kadınlı evliliğin yerine ikame edilen şey günah ve çirkeftir erkeğin eşine sadakat göstermesi değil...
Bu sebepledir ki günümüz erkeği, bir takım mesuliyet ve vazifeleri de beraberinde getiren çok kadınlı evlilikten hiç mi hiç hoşlanmamaktadır. Dünün erkeği heva ve heveslerini tatmin etmek istediğinde günah yollarının genellikle kapalı olduğunu görerek çok kadınlı evliliğe başvuruyor ve ancak bu yoldan arzularını tatmin edebiliyordu. Ancak,

bunu yaparken pek çok mesuliyetlerini yerine getirmese de; eşleri ve onların doğurduğu çocuklarla ilgili birtakım ekonomik ve insani vazifelerini de yerine getirmeden de edemiyordu. Bu sorumlulukları ister istemez üstlenmek mecburiyetinde kalıyordu. Bugünün erkeğiyse bitmek tükenmek bilmez şehvet ve arzularına karşılık zerrece mesuliyet kabullenmeye yanaşmamakta, esasen bu hususta hiçbir mecburiyet ve zorunluluk da hissetmemekte ve neticede çok kadınlı evliliği karşı çıkmaktadır.

Bugünün erkeği ise daktilocu, sekreter...vb. yüzlerce isim altında kadınla gönül eğlendirmekte; üstelik bunun bütün masraflarını da çalıştığı özel şirkete ödetmekte veya devlet memuruysa devlet bütçesine yüklemektedir....Kendi cebinden beş kuruş dahi ödemeden hem de!..
Bugünün erkeği mehir,

nafaka, nikah boşanma...vb. protokollere hiç mi ihtiyaç duymaksızın gömlek değiştirir gibi sevgili değiştirmektedir.
Çok kadınlı evliliğe elbette ki karşı çıkacaktır; zira onun istediği an yanında olan sarışın veya kumral bir sekreteri vardır daima... Her birkaç yılda bir, bıktığında, onu başından atmakta ve yerine bir başkasını getirmektedir kolayca...
Bunca imkana sahipken çok kadınlı evliliğe ne hacet...

Çok kadınlı evliliğe şiddetle çıkanlardan biri olan Bertrand Russell'in hayatını okurken şu satırlara rastlarsınız:"Hayatının ilk yıllarında büyükannesinden başka önemli izler bırakan iki kadın daha oldu; bunlardan biri ilk eşi Alice, diğeriyse sevgilisi Ottoline Murrel'di. Murrel o yılların gözde yıldızlarının çoğuyla da sıkı ilişkileri vardı."


Böyle bir şahsın, çok kadınlı evlilik gibi onca sorumluluklar getiren bu uygulamadan pek hoşlanmayacağı açıktır.
Ne var ki sevgilisiyle olan ilişkisi, eşit Alice'den ayırdı onu sonunda... Bizzat Russell'in ağzından aktarılan bir cümle bu sevimsiz gerçeği şöyle ifade eder: "Bisikletle, şehrin yakınında bulunan yaylalardan birine doğru gittiğim bir öğle üzeri Aile'i artık sevmediğimi hissettim birden..."

BİTTİ