İSLAM'DA KADIN
 

Evet, çok kadınlı evlilik ilk kez İslam'dan oraya koyduğu bir uygulama tarzı değildir; bilakis İslam bu uygulamaya hem belli bir mahdudiyet getirerek limit koymuş (sayısını dörde indirmiş), hem de ağır şartlara bağlamıştır. Nitekim İslam'ı kabul eden kavimler arasında genellikle bu gelenek mevcuttu; ancak söz konusu kavimler, İslam'ı kabul etmekle, onun bu geleneğe getirdiği sınırlama ve şartlara da uymak zorunda kalmışlardır.


İRAN'DA ÇOK KADINLI EVLİLİK


Cristen Sen, "Sasaniler Çağı İranlı" adlı eserinin 346, sayfasında; "Sasaniler dönemi İran'ında çok kadınlı evlilik, aile hayatı kurmanın temel prensibi sayılırdı" der ve şunları ekler: "Pratik uygulamada erkeğin evlenebileceği kadın sayısı, onun gelir düzeyine bağlıydı. Eldeki belgelerden anlaşıldığı kadarıyla dar gelirli olan erkekler birden fazla kadınla evlenemiyordu. Aile reisi durumundaki erkek, o sülalenin başkanı olmasının kendisine kazandırdığı haklara sahipti.

Kadınlarından biri "sevgili" (*) unvanıyla "her hakkına sahip-bir kadın" olarak tespit edilir ve ona padışahzen-kral kadın veya kadınlarının kralı-ya da "üstün kadın denilirdi. Ondan daha aşağı derecede bir statüsü olan kadına ise emektar veya hizmetçi kadın anlamında "çeğerzen" denilirdi. Aile içinde iki ayrı statüye sahip bu iki kadını kanuni hakları da birbirininkinden farklıydı. Parayla satın alınan veya esir olarak elde edilen kadınlar da muhtemelen bu sınıfa ( çegerzen) dahildi.

Mevcut belgeler, bir erkeğin sahip olabileceği üstün kadın-padışahzen-sayısının belli bir sınırlamaya tabi tutulup tutulmadığını göstermiyor. Ancak pek çok hukuki konuşma ve tartışmada, iki padışahzen'e sahip erkeklerden söz edilmede...

Bu sınıftan olan her kadın "evin hanımı" unvanını taşıyordu. Muhtemelen her "ev hanımı"nın kendine ait ayrı bir evi vardı. Erkek, evin hanımı unvanını taşıyan seçkin karısı-veya karıları-na ömrünün sonuna kadar bakmak ve geçimini karşılamakla mükellefti. Buluğ yaşına varıncaya değin bütün erkek çocuklar ve evlenme çağına kadar bütün kız çocuklar da aynı hakka sahipti. Bunun istisnası çeğerzen-emektar veya hizmetçi kadın-statüsündeki kadınların çocuklarıydı; çakerzen'in ancak erkek evlatları baba evine mensup kabul edilirdi."

"Sasaniler'in Yıkılışından Emevilerin Çöküşüne Kadar ki Devirlerde İran'ın Sosyal Tarihi"nde (merhum Said Nefisi'nin eseri) "bir erkeğin evlenebileceği kadın sayısının sınırsız olduğunu belirti. Yunanlılara ait belgelerden anlaşıldığı kadarıyla bir erkeğin bazen birkaç yüz kadınla evli bulunduğu" nu da yazar.

Montesquieu, Kanunların Ruhu adlı eserinde Romalı tarihçi Akatiyas'tan naklen şöyle yazar: "Justinyen döneminde, Hıristiyanların eziyetine maruz kalan ve Hıristiyanlığı kabul etmek istemeyen birkaç Romalı filozof, Roma'dan kaçarak İran padişahı Hosrov Perviz'e sığınmışlardı. Burada onların dikkatini en fazla çeken husus, çok kadınlı evlilik gibi bir geleneğin yaygın bir şekilde geçerli olmasıydı. Buna ilaveten erkeklerin, başkalarına ait kadınlarla da ilişki kurmasıydı..."

(Burada Montesquieu'nun Hosrov Perviz isminde yanıldığını ve söz konusu Romalı filozofların İran padişahlarından Enuşirevan'a sığınmış olduğunu da belirtelim.)
Araplar arasında da çok kadınlı evliliğin sınırı yoktu. İslamcın çok kadınlı evliliği sınırlayarak belli bir limit getirmiş olması, dörtten fazla karısı olan Araplar için problem yaratmıştı. Mesela on tane karısı olan bir erkek, altısını bırakmak zorunda kalmıştır.

Görüldüğü üzere çok kadınlı evlilik geleneği, ilk kez İslam'ın ortaya koymuş olduğu uygulama değildir. Tam tersine, İslam bu geleneğe belli sınırlamalar getirmiştir. Onu birtakım şartlara ve prensiplere bağlamıştır. Ancak bütünüyle iptal de etmemiştir.

İnsan toplulukları arasında çok kadınlı evliliğin ortaya çıkış sebepleri neydi acaba Erkeğin zorbalık taslayıp kadına tahakkümde bulunmuş olması mı, yoksa kaçınılmaz bir takım özel zaruretler vardıysa bunlar nelerdi Coğrafi ve bölgesel iklim şartları mı,

yoksa başka türden faktörler miydi İslam bu geleneği neden bütünüyle kaldırmadı İslam'ın çok kadınlı evliliğe koymuş olduğu sınırlar nelerdi Kadın olsun, erkek olsun, bugünün insanının çok kadınlı evliliğe karşı kıyam etmiş olmasının nedeni nedir Bu, insani ve ahlaki birtakım sebeplere mi dayanıyor, yoksa başka nedenlerden mi kaynaklanıyor Bütün bunları gelecek bölümde açıklayacağız inşallah.


ÇOK KADINLI EVLİLİĞİN TARİHİ NEDENLERİ


Çok kadınlı evliliğin tarihi ve sosyal sebepleri nelerdir Doğulu kavimler gibi dünyanın pek çok kavmi arasında bu gelenek yaygın bir şekilde kabullenilmiştir Oysa, aynı gelenek bu batı kavimleri gibi bazı kavimleride asla kabul görmemiştir. Bu farklılığın sebebi nedir Üç çeşit çok eşlilik arasında çok kadınlı evlilik özel bir rağbet ve itibar görerek yayılmış; fakat çok eşliliğin diğer türleri olan çok kadınlı evlilik veya cinsel ortaklık (komünizm) itibar görmemiştir.

Ya hiçbir zaman pratiğe geçmemiş, ya da pek nadir olarak vuku bulmuştur. Bunun sebebi nedir
Bu sorulara cevap bulmadıkça, nedenleri yeterince araştırmadıkça çok kadınlı evlilik meselesine İslami bakış açısına yaklaşabilmek imkansızdır. Bu meseleyi günümüz insanının ihtiyaçları açısından inceleyebilmek de mümkün birçok yazar gibi mevcut sosyal ve psikolojik faktörleri bir kenara bırakalım. Çok kadınlı evliliğin sosyal ve tarihi sebebine yüzeysel olarak bakalım.

Bu durumda şu nakaratı tekrarlamak yeterli olacaktır. "Çok kadınlı evliliğin sebeplerini bilemeyecek ne var Apaçık ortada işte! Sebep, erkeğin zorbalık ve tahakkümü; kadının köleliğidir! Pederşahilik-ata erkillik-tir! Erkek, kadına zorla tahakkümde bulunduğu için kanun ve gelenekleri kadının aleyhine ve kendisinin lehine olacak şekilde düzenlemiş.

Neticede sırf kendi lehine olan çok kadınlı evliliği asırlar boyu gelenek adına sürdürmüştür. Ne var ki kadın erkeğin esiri ve kölesi durumunda olduğundan, kendi lehine olan çok erkekli evliliği gelenekleştirememiştim. erkeğin zorbalığının sonu olan günümüzde ise nice yanlış ayrıcalıkları çok kadınlı evlilik ayrıcalığı da yerini kadın erkek eşitliği ve karşılıklı haklara sahip olma anlayışına bırakmaktadır."

Bu, son derece sathi ve acemice bir düşünce tarzıdır...Ne çok kadınlı evliliğin yaygın bir şekilde uygulamaya geçmiş olmasının nedeni erkeğin zorbalık ve tahakkümüne dayanır, ne çok erkekli evliliğin rağbet görmeyip uygulanmaması kadının zaaf ve güçsüzlüğünden kaynaklanır. Keza bugün çok kadınlı evliliğin rağbetten düşmüş olması da erkeğin zorbalık devrinin sona ermesiyle açıklanamaz. Bugünün erkeği çok kadınlı evliliği bırakmış olmakla da bir avantajı kaybetmiş değildir.

Bilakis, kendi lehine ve kadının aleyhine olacak bir ayrıcalık kazınmıştır böylelikle.
"Kaba kuvvet ve güç"ün, tarihin seyrini değiştiren nice faktörden biri olduğunu inkar etmiyorum Keza erkeğin, güç ve kudretinden su istifadede bulunarak onu tarih boyunca kadının aleyhine kullanmış olduğunu da reddedecek değilim.

Ancak, bu kadar faktör sadece kaba kuvvet ve güçle sınırlanamaz. Bunlardan başka etken tanınmaması da yanlıştır. Özellikle kadınla erkeğin ailevi ilişkilerinde bunun yegane faktör olarak ele alınmasını da bir dar görüşlülük ve düşünce kıtlığı olarak değerlendiriyorum.

Yukarıdaki düşünce tarzını doğru kabul edecek olursak, Arapların cahiliye çağı ve Montesquieu'nun deyişiyle Malaya sahillerindeki Nair kabilesinde olduğu gibi çok kocalı evlilik uygulamasının nadiren vuku bulduğu dönemleri kadının güç kazandığı ve çok kocalı evliliği erkeğe zorla kabul ettirebildiği dönem olarak saymak gerekir.

Dolayısıyla de bu dönemleri kadının "altın çağı" olarak kabul etmek gerekir. Halbuki gerçek bunun tem tersi istikamette seyretmiştir. Arapların cahiliyet içinde yaşadıkları devirlerin, kadın için tam karanlık ve siyah bir dönem olduğunu biliyoruz. Keza Nair kabilesi hususunda da bizzat Montequieu'dan aktararak, kabilede çok erkekli evliliğin revaç bulmuş olmasının,

kadınların erkeklere karşı güç kazanması veya özel bir saygınlık görmelerinden kaynaklanmadığını belirtmiştik. Bunun kabile savaşçılarını askerlikten ibaret olan vazifelerini aksatmama ve bu gayeyle onların ailevi tutkular taşımasına engel olma maksadından kaynaklanmış olduğunu belirtmiştik.

Bütün bunlar bir tarafa; eğer çok kadınlı evliliğin yegane sebebi geçekten pederşahilik ve ataerkillik ise o zaman bu uygulamanın batı toplumlarında da yayılmış olmamasını neyle açıklayabilmek mümkündür Öyle ya; pederşahilik sırf doğuya münhasır bir evre miydi Batılılar öteden beri tam Hz. Meryem'in (s.a) kesip Hz. İsa'nın (s.a) biçtiği tarzda bir toplum muydu Yoksa batı toplumlarında kadın-erkek öteden beri var olan bir uygulama mıydı Kaba kuvvet denilen faktör batıda sırf adaletin akışında seyretmiş ve yalnızca doğu toplumlarında mı erkeğin lehine bir unsur olarak işlenmiştir!
Batılı kadın daha yarım yüzyıl öncesine kadar dünyanın en bedbaht kadınlarındandı. Kendi mülkü üzerinde dahi tasarruf hakkı taşımıyordu ve hukuken kocasının vasiyetine muhtaçtı.

Ortaçağ döneminde doğulu kadının batılı kadından çok daha iyi bir durumda olduğunu bizzat batılılar itiraf etmişlerdir. Gustow Luban "İslam medeniyeti çağında" der, "Kadınlara, Avrupalı kadınların çok uzun bir süre sonra elde edebildikleri bir konum kazandırılmıştır. Avrupalı kadınlarsa, ancak Endülüs Araplarının davranışlarının Avrupa'da yayılmaya başlamasından sonra böyle bir değer ve konuma kavuşabildiler....

Avrupalılar, kadınlara kibar davranmanın gereği yiğitlik ve mertliği ilk kez Endülüs Müslümanlarından öğrenmişlerdir, onları taklit etmişlerdir. Keza kadını zillet ve aşağılanmadan kurtarıp onu izzet ve iffetin doruğuna ulaştıran da, avamın zannetmiş olduğu gibi Hıristiyanlık değil, İslam dinidir. Zira ortaçağdaki başkan ve komutanlarımızın birer Hıristiyan olmalarına rağmen kadına hiç de saygılı ve nazik davranmamış olduğunu hepimiz biliyoruz...

Keza mevcut tarihi belgeler; atalarımızın Müslümanlardan yiğitlik ve kibarlığı henüz öğrenmemiş oldukları döneme değin başkan ve komutanlarımızın kadınlara karşı tam anlamıyla vahşice davranmış olduğunu açıkça gözler önüne sermektedir." Diğer yazar ve araştırmacılar da ortaçağ Avrupa'sında kadının durumunu tavsif ederken aşağı yukarı aynı ifadeleri kullanmışlardır.

Ortaçağ Avrupa'sında erkekler kadınlara tam bir tahakkümde bulunmuşlar. Ataerkil düzen bu mıntıkada doruğuna ulaşmıştır. Bütün bunlara rağmen aynı dönem Avrupa'sında çok kadınlı evliliğin yayılmamış olması neyle açıklanabilir

Gerçek şudur: Çok erkekli evliliğin sebebi kadının o dönemde bir güç ve fırsat üstünlüğüne sahip olması değildir. Çok erkekli evliliğin revaç ve rağbet bulmamasının nedeni kadının zaaf ve güçsüzlüğü de değildir. Çok kadınla evliliğin doğuda, revaç bulması erkeğin tahakküm ve zorbalığından kaynaklanmamıştır. Çok kadınlı evliliğin batıda revaç bulmaması da kadın-erkek eşitliğinin doğurduğu bir netice olmamıştır.


ÇOK KOCALI EVLİLİĞİN RAĞBET GÖRMEMİŞ OLMASININ NEDENİ


Çok kocalı evliliğin rağbet görmemiş olmasının nedeni; bu tür ilişkinin ne kadının, ne de erkeğin mizacına uygun düşmüyor oluşudur. meseleye erkek açısından bakacak olursak: Bu ilişki türünün erkeğin mizacına aykırı düşmesinin en önemli sebebi her şeyden önce onun tekelci (kadın yalnızca kendisine ait olması anlayışı) yapısına ters düşmesidir.

Babalık güveniyle bağdaşmayan bir durumda arz etmesidir. Evladına düşkün olan insanoğlu tabii, üremek ve çoğalmak ister; geçmiş ve gelecek nesillerle sağlam ve güvenilir bir bağı olsun ister. Kendisinin hangi evladın babası, hangi babanın evladı olduğunu bilmek, öğrenmek ister. Kadının birden fazla kocalı ilişkisi bu tabiat ve mizacıyla bağdaşmaz. Oysa ki erkeğin birden fazla kadınla evlilik bağı kurmasında ne erkek, ne de kadın için böyle bir sakınca doğmaktadır.

Kırk civarından kadın Ali b. Ebu Talibin (a.s) huzuruna varır. İslam'ın erkeğe çok kadınlı evlilik izni verdiği halde kadına çokkocalı evlilik izni vermeyişinin sebebini sorar. Bunun adalete aykırı bir ayrım olduğunu söylerler.

Ali (a.s) onların her birine içi su dolu birer küçük kap-veya bardak-verilmesini söyler. Orta yere konulan büyükçe bir kabı göstererek ellerindeki suyu bu kaba boşaltmalarını ister.

Kadınlar suyu boşalttıktan sonra "Elinizdeki kabı tekrar bu büyük kaptan doldurun; ancak, herkes daha önce kendi kabında bulunan suyu alsın"der. Kadınlar "Bu mümkün değil ki" derler, "Sular birbirine karıştı...Herkesin kendisine ait olanı teşhis edebilmesi imkansız..." Bunun üzerine Hz. Ali (s.a) "Eğer" buyurdular, "Bir kadının birden fazla kocası olursa ister istemez onlarla cinsel ilişkide de bulunacak ve gebe kalacaktır. Bu durumda dünyaya gelecek çocuğun, hangi erkeğin nesli olduğu nasıl tespit edilebilir..."

Evet, erkek açısından meselenin sakıncası bu; kadın açısından doğurduğu sakıncaya gelince; çok kocalı evlilik kadının hem tabiatına, hem menfaatine aykırı düşmektedir. Kadın, erkeği sırf onun cinsel isteklerine yarayan bir faktör olarak görmüyor ki "ne kadar çok olursa o kadar ala olur" denilebilsin... Kadın, erkeği; onun kalbini kazanmış olduğu bir varlık olarak görmek ister. Onun hamisi ve koruyucusu olsun ister. Onun için fedakarlıklarda bulunup zahmetlere katlansın ister.

Çalışıp çabalayıp para kazansın ve elde ettiği her şeyi karısına adasın. Onun derdine ortak olsun ister... Erkeğin bir "fahişe" ye verdiği para ve kadını-doğru yoldan-çalıp çabalayarak bizzat elde ettiği gelir ne kadının-erkeğin ihtiyaçların ın birkaç katı olan-ihtiyaçlarını karşılamaya yeter; ne de erkeğin can-u gönülden ve sırf sevgiye dayalı bir içgüdüyle ona harcadığı parasının-manevi-değeriyle karşılaştırılabilir. Kadının pek fazla olan gider ve masraflarını daima fedakarca karşılayan erkek olmuştur. Buna karşılı erkeğe iş ve mesleğinde moral ve destek sağlayan en önemli unsur da eşi ve çocukları, yani aile yuvası olmuştur.

Çok kocalı bir ilişkide kadının, bir erkeğin himaye, sevgi, koruma ve fedakarlık gibi tertemiz duygularını kendisine müteveccih kılması mümkün değildir. Bu cihetle çok kocalılık da tıpkı fahişelik gibi daima kadın tarafından nefretle karşılanmıştır. Binaenaleyh hem erkeğin hem de kadının istek ve eğilimlerine uygun bir ilişki türü değildir.


CİNSEL ORTAKLIĞIN YENİLGİSİ


Cinsel ortaklığın yenilgiye uğramasının nedeni de budur. Ne erkeğin belli bir kadına, ne de kadının belli bir erkeğe ait olduğu ve "tahsis olunma"nın her iki tarafta da ayaklar altına alındığı cinsel ortaklık, daha önce de belirtmiş olduğumuz gibi sadece yönetici tabakaya, yani filozof yöneticiler veya yönetici filozoflara mahsus olmak üzere Eflatun tarafından ortaya atılan bir görüştü. Bu görüş sadece başkaları tarafından kabul görmemekle kalmadı; bizzat Eflatunun kendisi de bir süre sonra bu görüşünden vazgeçmek zorunda kaldı.

Son bir yüzyılda, komünizmin ikinci babası Friedric Engels de bu teoriyi savunmuş ve salık vermiş, ancak komünizm dünyası bu öneriyi kabule yanaşmamıştır. Sovyetler Birliği'nin,

Engels'in cinsel ortaklık nazariyesini uygulama konusunda yaşadığı pek acı deney ve tecrübelerden sonra 1938 yılında aile lehine bir kanunu tasvip ettiği belirtilir. Tek eşli evliliği komünizmin resmi evlilik düzeni olarak kabul ettiği söylenir.

Çok kadınlı evlilik erkeğe kimi zaman birtakım avantajlar kazandırmışsa da, çok kocalı evlilik kadınlara hiç bir avantaj sağlayamamıştır ve sağlayamayacaktır. Bu farklılığın nedeni, erkeğin bizzat kadının şahsına; kadınınsa erkeğin kalbine, gönlüne ve onun fedakarlıklarına talib bulunuyor olmasıdır. İstediği kadına bizzat sahip olduğu sürece, bir erkek için,

o kadının kalbini kazanamamış olmanın pek önemi yoktur. Bu cihetle, çok kadınlı evlilikte bulunan bir erkek, bu yaptığıyla kadının kalbini kurmuş ve onun duygularını incitmiş olmasına ehemmiyet vermemiştir. Ne var ki kadın için aynı lakaytlık söz konusu değildir. Onun nazarında erkeğin gönlüne girmek ve onun duygularına hakim olmak fevkalade önemlidir. Bunları kaybedecek olursa, her şeyi kaybetmiş sayacaktır kendini...

Başka bir deyişle evlilik ve karı-koca ilişkisinde iki faktör rol oynar; bunlardan biri maddi, diğeriyse manevidir. Maddi olanı, gençlik dönemlerinde doruğuna tırmanan ve giderek düşüş kaydeden cinsel ilişkilerdir.

Manevi olanıysa, eşler arasındaki samimiyet, sevgi ve şefkat duygularıdır ki bu, cinsel duyguların tam tersine, giderek pekişir ve güçlenir. Kadınla erkek arasındaki önemli farklardan biri işte budur; kadınlar için ikinci faktör daha önemlidir (erkeğin tam tersine). Evlilik ve karı-koca ilişkisi bir kadın içinse genellikle maddi-veya en azından maddi ve manevi boyutların eşit olduğu-anlam taşır.

Bütün bunlar bir yana; önceki bölümlerde Avrupalı bir psikolog bayanın görüşlerini de sunarak belirtmiş olduğumuz gibi, kadın, önce rahminde sonra da kollarında çocuğu yetiştirdiği ve bu mesuliyetin ağırlığını bizzat yüklenmiş olduğu için onu, çocuğunun babası olarak erkeğin sevgi, samimiyet ve yakınlığına şiddetle ihtiyaç duyar bir hale getiren birtakım özel psikolojik hal ve vasıflar taşır. Hatta kadının kendi çocuğuna karşı beslediği sevgi bile, bu çocuğun babası ve onun dünyaya gelmesine sebebiyet veren faktör olarak bizzat kocasının ona karşı beslediği sevgi ve gösterdiği ilgiye bağlıdır büyük ölçüde...

Kadının bu ihtiyacı, ancak ve ancak tek kocalı evlilikte karşılanabilmektedir.
Binaenaleyh çok kadınlı evlilikte evliliği aynı terazilerde karşılaştırarak bu ikisini aynı şey kabul etmek yanlıştır. Çok kadınlı evliliğin dünyanın bazı yerlerinde uygulanmış olmasını erkeğin zorbalığı olarak yorumlayıp kadınların çokkocalı evliliği aynı şekilde uygulayamamış olmasını onların zaaf ve güçsüzlüğüne vermek apaçık bir yanlı bir hatadır.

Menuçehriyan hanımefendi İran Anayasa ve Medeni Kanunlarına Eleştiri adlı kitabının 34. sayfasında şöyle demekte: "Medeni kanun 1049. maddesi erkeğin, karısının izni olmadan baldızının kızı veya kayınbiraderinin kızıyla evlenemeyeceğini söyler. Yani eğer erkek, karısının kız kardeşinin veya karısının erkek kardeşinin kızıyla evlenme isterse, bizzat karısının rızasını almak zorundadır. Şimdi bir de kadının buna izin vermediğini düşünelim, o zaman ne olur "Hiç...Bu olmaz da öteki oluverir...

Erkek gider bir başkasını alır! Meseleyi bir de diğer kutuptan ele alalım ve mesela şöyle diyelim: "Kadın, kocasının rızası olmadan kocasının kız kardeşi veya erkek kardeşinin oğluyla (kocasıyla evli olduğu bir sırada) evlilik yapamaz...

" Mutaassıplar bunu duyduklarında kan beyinlerine sıçrayacak ve "Bu esasen insanlığa ters düşen bir öneridir! Kadının fıtratına aykırıdır!" diye feryadı basacaklardır. Buna cevap olarak "Bu önerinin, aslında kadının köleleştirilmesine ters düşen yegane öneri olduğu"nu söylemek gerekir. Bir malın nasıl ki birden fazla maliki yoksa-eğer olsa dahi mahsulü neticede bir elde toplanıyorsa-ülkemizde geçerli sarih ve zımmi kanunlara binaen kadın da bir mal sayıldığından birden fazla maliki olmasına müsaade edilmemektedir."

Bu bayan, aynı kitabın 73. sayfasında şöyle diyor:

"Bir erkek dört kadınla evlenebildiğine ve kadın da onun gibi bir insan ve onunla eşit olduğuna göre, erkeğe tanınan hukuki haklar kadına da tanınmalıdır diyoruz. Bu büyük ve küçük mantık önermelerinin getirdiği sonuç erkekler için dehşetengiz, beyinlerine sıçramakta, gözleri yuvalarından fırlayacakmışçasına bir öfkeyle "Kadının birden fazla kocası olur mu hiç!" diye feryadı basmaktadırlar. Biz, buna cevap olarak soğukkanlılıkla şöyle diyoruz: "Niçin erkek, birden fazla kadınla evlenebiliyor o zaman"

"Bunları söylerken ahlaki fesat yaymak, kadınların namus ve iffetini gereksiz görüp küçümsemek istemiyoruz. Ancak gayemiz, erkeklere, kadınlar konusundaki görüşlerinin zannettikleri gibi-hiç de sarsılmaz ve sağlam temellere dayanmadığını anlatmaktır. Kadınla erkek arasında hiçbir fark yoktur, birbiriyle eşit ve aynıdırlar. Eğer erkeklere sırf erkek oldukları için dört kadınla evlenme hakkın tanınıyorsa,

aynı hak kadınlara da tanınmalıdır. Akıl ve zekaca erkekten daha güçlü olmadığı farz edilse dahi duygusal ve nefsani tecellilerde kadının erkekten geri kalır bir yanı olmadığını itiraf etmek gerekir." Görüldüğü üzere yukarıdaki satırların yazarı, çok kadınlı evlilikle çok kocalı evliliği birbirinden ayırmamakta ve bu ikisi arasında hiçbir fark gözetmemektedir. Ona göre erkek güç sahibi olduğu için kendi çıkarlarına uygun düşen çok kadınlı evliliği yaygın hale getirip normalleştirmiştir.

Ancak kadın, hür olmadığı cihetle, "onun köleliğiyle bağdaşmayan yegane asıl durumundaki" çok kocalı evliliği bir türlü savunamamıştır. Bu bayana göre çok kadınlı evliliğin zaferinin ve çok kocalı evliliğin yenilgisinin nedeni erkeğin sahip veya "efendi", kadınınsa "köle" veya mal oluşudur. Erkek, kadının sahibi ve efendisi olduğu için pek çok kadın, yani pek çok mal alabiliyormuş. Ne var ki bir mal ve köle olduğundan ve bir köleninse birden fazla efendisi olamayacağından,

ona bu hürriyet tanınmamış ve çok kocalı evlilik nimetinden yararlanamamıştır!...
Halbuki bu hanımefendinin zannetmiş olduğunun tam tersine, bizzat çok kocalı evliliğin kabul görmemiş olması, erkeğin kadına bir "mal gözüyle bakmadığını göstermektedir. Zira bir malın icabından ortaklaşa kullanılması ve ortak mülkiyet denilen şey, insanoğlunun öteden beri kabul edip uygulaya gelmiş olduğu bir usuldür.

Binaenaleyh eğer erkek kadına bir mal ve meta gözüyle bakmış olsaydı; malda ortaklığı caiz bulduğu gibi kadında ortaklığı da caiz bulması ve normal karşılaması gerekirdi. Oysa hakikatte durum hiç de öyle değildir, çok kadınlı evliliğin, kadının bir meta olarak görülmüş olmasından kaynaklandığı şeklindeki bir görüş, elbette ki yanlıştır.

Dünyanın neresinde "Bir malın birden fazla sahibi olamayacağı" yolunda bir gelenek veya kanunu çıkarılmıştır ki tek kocalı evliliğin de ondan kaynaklanmış olabileceği iddia edilebilsin!

Söz konusu bayan diyor ki: "Kadınla erkek bir ve eşit olduğundan bir ve eşit haklara da sahip olmaları gerekir. Erkekler çok kadınlı evlilik hakkından faydalanıyorlar da, kadınlar ne diye çok kocalı evlilik hakkında faydalanamasın"

Bizce "Sizin en büyük hatanız, çok eşli evliliğin kadın ve erkek için bir "hak" olduğunu zannetmenizdir" diyoruz. Bilakis, çok kadınlı evlilik, kadınlara ait bir haktır, erkeklere ait değil. Bunu karşılık çok kocalı evlilik ne kadın, ne de erkek için bir "hak"tır; tersine, hem kadının maslahat ve menfaatine aykırıdır,

hem erkeğin...Gelecek konularımızda İslam'daki çok kadınlı evlilik kanununun kadın haklarını ihya ve sağlam bir düzene oturtma amacına yönelik olduğunu açılayacağız. Eğer erkeğin tarafını tutmak isteseydi İslam'ın da batı dünyası gibi hareket ederek erkeğin kendi nikahlı karısından başka kadınlarla da ilişkide bulunmasına göz yumup, meşru eşi ve çocuklarına karşı ona hiçbir taahhüdü zaruri görmemesi lazım geleceğini etraflıca açıklamaya çalışacağız.

Öte yandan çok kocalı evlilik kadının lehine bir durum da değildir ki-böyle bir evlilik yapamadığı için-hakkının çiğnendiği söylensin... Keza söz konusu yazar Erkeklere, kadın hususundaki görüşlerinin, hiçte zannettikleri gibi sağlam ve sarsılmaz temellere dayanmadığını anlatmak amacındayız" diyor.

Bu pek iyi olur... Zira bizim istediğimiz de budur zaten. Nitekim gelecek konularımızda, çok kadınlı evlilik hususunda İslam'ın savunduğu görüşün temel dayanaklarının neler olduğunu açılayacağız. Bu yazar ve görüş sahibi herkesten samimi ricamız; bu açıklamalar üzerinde yeterince mütalaada bulunduktan sonra görüşlerini bildirmeleridir. İslam'ın konuyla ilgili öne sürmüş olduğu görüşün sağlam ve sarsılmaz temellere dayanıp dayanmadığını dikkatle incelemeleridir.

Ben kendi namıma; İslam'ın bu konuda öne sürmüş olduğu görüşte en ufak bir boşluk ve sarsıntı bulunması halinde kadın hakları konusunda söylediklerimi şahsen geri alacağıma şeref sözü veririm.


ÇOK KADINLI EVLİLİĞİN TARİHİ SEBEPLERİ


Erkeğin şehvetperestlilik ve mutlak otoriterliği gibi faktörler, çok kadınlı evliliğin yegane sebebi olabilecek ölçüde yeterli ve makul değildir, bunun başka sebep ve faktörleri de vardır elbet. Zira şehvet düşkünü bir erkek için-çok kadınlı evlilik yerine, zamparalık ve benzeri yollara başvurarak "çok çeşitli" arzularını tatmin etmek daha kolaydır. Zira söz konusu-gayri meşru-ilişkilerde ne nikah mesuliyeti, ne de doğacak çocukların mesuliyetini üstlenmek söz konusudur.

Bu sebeple, çok kadınlı evliliğin revaç bulup normal karşılandığı toplumlarda şehvetperest erkeklerin zamparalık yapmasını engelleyen caydırıcı sosyal ve ahlaki engeller vardı. Bu tür erkekler çok eşliliğe mütemayil şehevi isteklerin; ancak birlikte olmayı diledikleri kadını resmen, nikahlama ve onun çocuklarının babalığını resmen üstlenme pahasına tatmin edebiliyorlardı. Ya da coğrafi, iktisadı, sosyal... vb. gibi (şehvet ve çok çeşitliliğe temayül dışında kalan) başka etken ve faktörler söz konusuydu.

COĞRAFİ FAKTÖRLER


Montesquieu ve Gustow Le Bon, coğrafi faktörler üzerinde ısrar ederler. bu düşünürlere göre doğu ülkelerinin sıcak iklime sahip olması, bu ülkelerde ister istemez çok kadınlı evliliği zaruri kılmıştır. Doğu ülkelerine hakim olan iklimlerde kadınlar erken yaşta buluğa erer ve erken de yaşlanırlar. Bu cihetle erkeklerin ikinci ve üçüncü bir kadına ihtiyaç duyması kaçınılmaz olur. Buna ilaveten, doğu iklimlerinde büyüyüp yetişmiş olan bir erkek cinsel açıdan güçlü bir bünyeye sahip olduğu için tek kadınla yetinmez.

Gustave Le Bon "İslam ve Arap Medeniyeti Tarihi" adlı eserinin 509. sayfasında şöyle der: "Bu geleneğin-çok kadınlı evlilik-ortaya çıkmış olmasında ki yegane etken, doğu ülkelerine hakim olan iklim getirdiği sebep ve faktörlerdir. Herhangi bir din değil....İklim ve ırk yapısı, bu konuda üzerinde daha fazla açıklamaya girmeye gerek dahi bırakmayacak ölçüde güçlü ve etkin faktörlerdir.

Öte yandan doğulu kadınların kendilerine has mizacı bünyeleri ve (gebelik, doğum, hastalık ve diğer rahatsızlıklar gibi etkenler), onları fazlaca kocalarında uzak durma mecburiyetinde bırakmıştır. Erkeklerin iklim ve ırk yapısı gibi bünye özellikleri itibariyle bu geçici ayrılığa tahammül edebilmeleri ise hemen hemen imkansız olduğundan, neticede çok kadınlı lüzumu doğmuştur".

Montesquieu, Kanunların Ruhu adlı eserini 430. sayfasında diyor ki: "Sıcak iklim şartlarına haiz ülkelerde kadınlar 8,9 ve ya on yaşında buluğa ermekte. Evlenir evlenmez de gebe kalmaktadırlar. Öyle ki, sıcak iklime sahip ülkelerinde evlilikle gebelik olayı arasında pek süre geçmez ve kadın hemen hamile kalıverir.

"Preıdu, İslam Peygamberinin (sav) hayatının anlatırken nikahladığını ve sekiz yaşında da zifafa girdiklerini nakleder. Bu cihetledir ki sıcak iklimlerde yaşayan kadınlar yirmi yaşında ihtiyarlar. Yani tam akil olgunluğa ulaşacakları sırada ihtiyarlayıverirler. Ilıman iklimlerde ise kadınlar uzun süre güzelliklerini koruyabilmekte ve daha geç yaşlarda buluğa ermektedirler. Keza evlendikleri zaman-doğulu kadınlara oranla daha tecrübeli durumdadırlar. Keza makul yaşlanmaktadırlar. Bu cihetledir ki kadınla erkek arasında bir eşitlik oluşmakta ve erkekler birden fazla kadınla evlilik yapmamaktadır...

Binaenaleyh çok kadınlı evliliğin Avrupa'da yasak, Asya'da ise meşru ve caiz olması tamamen iklim ve coğrafi şartlardan kaynaklanan nedenlere dayanır...."
Bunlar, makul izahlar değildir. Zira her şeyden önce, çok kadınlı evliliğin sırf sıcak iklim şartlarına haiz ülkelere mahsus bir gelenek olmadığı ortadadır. Mesela İran, iklim şartları itibariyle ılıman bir bölge olduğu halde çok kadınlı evlilik, İslam öncesinden beri bu ülkede uygulana gelmiştir. Montesquieu'nun "Sıcak iklimlerde yaşayan kadınlar yirmi yaşında ihtiyarlamış olurlar" şeklindeki ifadesi gerçekten uzak ve saçma bir iddiadır.

Daha da saçması, Preıdo'dan naklen Hz. Peygamberin (s.a.a) Ayşe'yi beş yaşındayken nikahlayıp sekiz yaşında onunla zifafa girdiğini söylemesidir. Oysa ki Hz. Resul-ü Ekrem'in (s.a.a) Hz. Hatice'yi nikahladığı sırada kendisinin 25, Hz. Hatice'nin de 40 yaşında bulunduğunu herkes bilir. Ayrıca; eğer yaşlanmaları ve erkeklerin cinsel güçlerinin fazla oluşu ise o zaman ne diye doğulu erkekler de batılı erkeklerin ortaçağ ve şimdiki çağda yaptığını yapmamışlardır.

Onlar gibi, cinsel isteklerini fuhuş ve zamparalık aracılığıyla tatmin yoluna gitmemişlerdir peki Zira bizzat Gustave Le Bon'un da itiraf etmiş olduğu gibi batı ülkelerindeki tek kadınlı evlilik geleneği sadece kanun kitaplarında yazılı bir formalite olup günlük hayatta asla buna riayet edilmemektedir.

Yine onun itiraf etmiş olduğu gibi doğu ülkelerindeki çok kadınlı evlilik, meşru ve kanuni bir ilişkidir. Yani erkeğin karısına ve çocuklarına karşı "kocalık" ve "babalık" mesuliyetlerini resmen üstlendiği bir ilişki olarak var olagelmiştir. Batı ülkelindeyse erkeğin bu mesuliyetleri kesinlikle üstlenmediği fuhuş ve metres türü bozuk ve gayri meşru bir ilişki şeklinde yürümüştür.


BATIDA ÇOK KADINLI EVLİLİK


Konumuzun bu noktasında bir de ortaçağda batı usulü çok kadınlı evliliğin durumu üzerine bizzat batılı bir tarih araştırmacısının görüşlerini naklederek kısaca bilgi vermenin faydalı olacağı kanaat indeyiz. Böylece çok kadınlı evlilik ve muhtemelen harem sarayları açısından doğuyu eleştiriye tabi tutan ve bunu,

batı karşısında doğunun utanılacak bir özelliği olarak telakki edenler; bu konuda doğuda vuku bulmuş olanların-birçok ayıp ve kusurlarına rağmen-batı ülkelerindeki uygulamalara kıyasla bin kez daha faziletli olduğunu göreceklerdir.

Will Dourant'ın "Medeniyet Tarihi"nin 17. cildinde "Ahlaki Gevşeklik" başlıklı bir bölüm vardır. W Dourant bu bölümde Rönesans devrinde İtalya'daki ahlaki yapıyı inceler. Yazarın 11. bölümde ele aldığı konu baştan sona ilginç ve okumaya değer tespitleri kapsıyor. Ancak biz burada söz konusu 11. bölümde "Cinsel İlişkilerde Ahlak" başlığıyla geçen kısmın kısa özetini vermekle yetineceğiz.

Will Dourant, konuya girmeden önce adeta kendi namına teessürünü bildirmek ve özür dilemek istercesine kısa bir girişte bulunmuş bir girişte şöyle diyor: "Halkın din adamları dışındaki kesiminin ahlaki yapısını incelemeye başlamadan önce erkeğin fıtri olarak çok kadınlı evliliğe mütemayil bir yaratılışa sahip olduğunu belirtelim.

Ancak, çok güçlü ahlaki kayıtlar, yeterince fakir olup yorucu bir meslekte çalışma ve karısının sıkı denetim ve gözetiminde bulunma gibi faktörlerin onu kadınlı evlilikle yetinmeye mecbur bırakabileceğini hemen hatırlatalım."
"Evli kadınla yapılan zina hadiselerinin Rönesans dönemine oranla ortaçağda daha az vuku bulduğu malum değildir. Nitekim ortaçağda bir marifetmiş gibi telakki edilip kahramanlıkla ödüllendirilen zina,

Rönesans döneminde de aynı şekilde tahsilli kesim arasında, eğitimden geçmiş bir kadının psikolojik büyüleyicilik ve zarifliğinin idealleştirilmesiyle yumuşatılmış ve makul bir ilişkiymişçesine telakki edilmiş oluyordu. Asil ailelerin kızları, kendi ailelerinden olmayan erkeklerden bir ölçüde uzak tutulmadaydı. Karı-koca hayatından önce namusunu korumanın meziyetleri kendilerine anlatılır, iffetli olma yolunda eğitilirlerdi. Hatta kimi zaman bu eğitim ve nasihatler o kadar etkili olmuştur ki, bir rivayete göre, tecavüze uğrayan bir genç kadın kendisini suya atarak boğulmuştur!

"Bu kadın mutlaka fevkalade bir istisnayı teşkil ediyordu. Zira bu olay üzerine bir piskopos onun heykelini dikmeye kalkışmıştır!"
"Evlilik öncesi gönül maceraları haddinden fazla vuku bulmuş olsa gerek. Rönesans İtalya'sının bütün şehirlerinde görülen sayısız miktarda gayri meşru çocuk, bu gerçeğin neticesidir.

Nitekim Rönesans çağı İtalya'sında, gayri meşru bir çocuğunun olmayışı o şahıs için büyük bir imtiyaz ve meziyet sayılır fakat oluşu da pek utanılacak bir hadise telakki edilmezdi. Bir erkek, evlenirken müstakbel hanımının gayri meşru çocuklarını da yanında getirmesini gayet normal karşılardı. Onların kendi evinde, onun çocuklarıyla birlikte büyümesini isterdi. Piç olmak, şahsın değer ve İtibarını sarsmıyordu. Toplumun ona vurduğu damga da pek önemli sayılmazdı.

Zira kilise papazlarından birine verilen bir rüşvetle meşruluk kazanmak kolayca mümkündü. Meşru veya diğer kanuni mirasçıların yokluğu durumunda şahsın gayri meşru oğulları pekala miras kalan mal-mülke, hatta kimi zaman taç ve tahta da sahip olabiliyordu. Mesela Nepal kralı 1. Alfanso'nun varisi 1. "Frente" bir piçti;

keza Nıkolevi 3'ün varis olarak tahta geçen Fransa kralı Leo Nel Lö Döste' de öyleydi. 2. pos 1459'da Fransa'ya geldiğinde, hepsi de piç olan yedi şehzade tarafından karşılanıp ağırlandı. Meşru oğullarla piç oğullar arasındaki rekabetler, Rönesans dönemindeki kargaşa ve keşmekeşlerin ana kaynaklarından birini teşkil eder..."


"...Eşcinsellik mevzuuna gelince; bunun yaklaşık eski Yunan örf ve geleneklerini yeniden canlandırma yolunda atılan adımların kaçınılmaz bir parçası olduğunu itiraf etmemiz gerekir."

"(San Bernardıno) Nepal bu iğrenç olay o kadar sık rastladı ki Nepal'i Sodam ve Gomore'nin akıbetine uğrama ihtimaliyle uyarmak zorunda kaldı. "Artino", bu sapıklığın Roma'da da yaygın bir şekilde mevcut olduğunu gördü.

Fuhuş konusunda da aynı şeyleri söyleyebilmek mümkün.... Papalık merkezi Roma'yı istatistik çakışmalarının hedefi olarak seçmeyi yeğleyen "İnfesura"nın naklettiğine göre 1490 yılında, 90 bin nüfuslu Roma'da resmi kayıtlarla tespit edilmiş sicilli 6800 fahişe vardı. Tabi bu rakam gizlice çalışan gayri resmi ve sicilsiz fahişeleri kapsamıyor. Yine bir istatistiğe göre 1509'da 300 bin nüfuslu bir şehir olan Venedik'te 11654 fahişe yaşamaktaydı. 15. yüzyıllarda, 15 yaşını doldurduğu halde henüz evlenmemiş olan kızlar, ailenin yüzkarası sayılıyordu.

16. yüzyılda, kızların yüksek tahsilde bulunabilmeleri için bu "utanç yaşı" 17'ye yükseltildi. Fuhuşun bunca yaygın olduğu bu ortamda onun getirdiği bütün kolaylıklardan faydalanan erkekler, ancak kayda değer ağırlıkta çeyize sahip bir kadınla karşılaştıklarında evlenmeyi akıllarından geçirirlerdi. Ortaçağ geleneklerindeki evlenme merasimlerine göre, eşler arasındaki sevgi ve aşkın iyi ve kötü günlerde birbirine yardımcı ve ortak olacak şekilde, evliliğin muhtelif merhalelerinde giderek artması arzu edilir, umulurdu ve çoğu evliliklerde bu arzu gerçekleşirdi. Ancak, yine de evli kadınlarla zina hadisesi pek yaygın ve revaçtaydı.

Toplumun üst kesimine mensup soylu ailelerdeki evlilikler genellikle siyasi veya iktisadi menfaatlere dayalı diplomatik evliliklerdi. Bu nedenle çoğu kocalar bir metresle yaşamayı kendileri için hak olarak görüyordu. Bunu fark eden eşleri ise meseleden rahatsızlık duysalar dahi genellikle olayı görmezden gelmeyi veya ses çıkarmamayı tercih ediyordu.

Orta sınıfa mensup erkekler arasında, zinayı meşru bir eylem olarak görenler de olmuştur. Makyavel ve dostlarının, çapkınlıklarıyla ilgili birbirlerine yazıp gönderdiklerinden anlaşıldığı kadarıyla, bu konuda kendi hayatlarından naklettikleri hatıra ve hadiselerden rahatsızlık duymadıkları ortadadır. Bu gibi hadiselerde kadın da kocasının yaptığına karşı misillemede bulunarak ondan intikam almak için aynı şeyi yaptığında genellikle kocası buna göz yumuyor ve meseleyi görmezden gelerek aşağıdan almayı yeğliyordu."

Evet... Batı insanı tarafından çok kadınlı evlilik doğu ülkeleri için sürekli bir ayıpmış gibi gösterilip bağışlanmaz bir suçmuşçasına tanımlanır. Bu insanlık dışı (!) uygulamanın doğuya has iklim yapısından kaynaklandığı iddia edilir. Kendi ülkelerinin iklim yapısının, onlara, kadınlarına ihanette bulunma ve tek kadınlı evlilikten öteye bir adım atma hakkı tanımadığını söyleyen batı insanının yaşamakta olduğu hayattan alınan birkaç örnek sadece bunlar...
Bu arada ister iyi, ister kötü olsun, çok kadınlı evliliğin batılılar arasında meşru bir şekilde mevcut olmayışının Hıristiyanlık diniyle hiçbir alakası olmadığını hemen hatırlatalım.

Hıristiyanlıkta aslında, çok kadınlı evliliği yasaklayan bir nass mevcut değildir. Bilakis, Hz. Mesih (as) Tevrat'ın hükümlerini onayladığı ve Tevrat'ta da çok kadınlı evlilik resmen tanınmış olduğuna göre, gerçek Hıristiyanlıkta çok kadınlı evliliğin caiz olduğu anlaşılmaktadır. Nitekim geçmişteki Hıristiyan büyüklerinin birden fazla nikahlıları olduğu söylenir. O halde batılıların, dini veya kanuni şekilde, çok kadınlı evlilikten kaçınmalarının başka sebepleri olsa gerektir.


AYBAŞI ADETLERİ


Kimileri de aybaşı adetleri ve bu rahatsızlık süresi boyunca kadının erkeğin istediklerini karşılamaya hazır olamayışı, keza gebelik ve doğumla gelen yorgunluk ve problemler ve kadının evlilik münasebetlerinden uzaklaşarak çocuk yetiştirme ve ev içi işlerle uğraşmaya eğilimli oluşunu çok kadınlı evliliğe sebep olarak gösterirler.

Will Dourant bu konuda şöyle der: "İlkel toplumlarda kadınlar çabucak yaşlanıverirler. Bu sebepledir ki kocalarını şehvet ve çocuk sahibi olma yolundaki eğilimlerinde bir azalmaya yol açmaksızın bebeklerine daha uzun bir süre süt verip bakımıyla ilgilenmek ve gebelikler arasındaki süreyi uzatabilmek gayesiyle bizzat kendileri, kocalarını ikinci bir evliliğe teşvik ederler.

Nitekim kendi işlerinin azalması ve yeni gelinin aileye yeni çocuklar getirip gelir ve kazancın artmasına yardımcı olması gayesiyle erkeklerin ilk kadınlarının onları yeni bir evlilikte bulunmaya teşvik ettiği çok görülmüştür."

Kadının aybaşı rahatsızlıkları ve doğum problemlerinin kadınla erkeği farklı cinsel durumlarda bıraktığı ve erkeği az veya çok, başka bir kadına yönelmeye sevk ettiği doğrudur. Ancak-bu iki sebepten hiçbiri tek başına çok kadınlı evliliği gelenekleştirebilecek ölçüde güçlü sebepler olamazlar. Bunun için, erkeğin zamparalık

ve benzeri gayri meşru yollarla şehevi tatminde bulunmasını engelleyecek birtakım ahlaki veya sosyal caydırıcı sebeplerin olması gerekir. O halde söz konusu iki etkin sebebin etkin olduğu yerde mutlaka,..erkek, "şehevi arzularını dilediğince tatmin edebilme serbestisi" bulamamış demekti, (aksi takdirde ikinci evlilik gibi bir külfete katlanacağı yerde, bu serbestiye binaen başka yollara sapardı).

KADININ DOĞUM YAPABİLME SÜRESİNİN KISITLI OLMASI


Bazılarına göre, kadının çocuk yapabilme süresi ancak hayatının belli yıllarıyla sınırlı olduğu, muayyen bir yaştan sonra kadının yaise dönemine (*) girdiği ve erkeğinse böyle bir sınırlamayla karşılaşmayacağı cihetiyle bu, çok kadınlı evliliğe yol açan etkenlerden biri olmuştur. Bu görüşü savunanlara göre kadın yeterince çocuk doğurmamış veya doğurduğu çocuklar telef olmuş iken günün birinde kaçınılmaz olarak yeise dönemine girmiş oluyordu.

Erkeğin çocuk istemesi, ancak hanımını boşamaya da razı olmaması, onu zorunlu olarak ikinci, belki de üçüncü bir evliliğe itti. Nitekim kadının kısırlığı da ikinci evliliklere sebep olmuştur.


İKTİSADİ FAKTÖRLER


Çok kadınlı evliliği iktisadı sebeplere dayandıranlar da olmuştur. Bunlara göre günümüzdekinin tam tersine, eski devirlerde fazla çocuk ve kadına sahip olma, erkeğin lehine bir durumdu. Erkekler çocuklarını ve karılarını köleler gibi çalıştırıyor, hatta kimi zaman çocuklarını satıyorlardı. Çoğu kimsenin köle oluş nedeni savaşlarda esir düşmüş olması değildir.

Bilakis, bizzat kendi babası onu köle pazarına getirmiş ve satmıştır.
Bu, çok kadınlı evliliğe yol açan faktörlerden biri olabilir. Zira erkek, ancak kadınla resmi evliliği kabullenerek fazla çocuğa sahip olma meziyetinden faydalanabilir; metres hayatı ve zamparalık erkeğe bu avantajı sağlayamaz. Ancak, çok kadınlı evliliğin geçerli olduğu her durum için bu faktörün bir sebep olarak kabul edilemeyeceğini de hemen hatırlatalım. Şöyle ki:

İlkel toplumların bu maksatla çok kadınlı evliliklerde bulunduklarını farz etsek dahi, bütün toplumların aynı sebeple aynı davranışı sergilemediği biliniyordu. Sanılanın tam tersine, dünün dünyasında çok kadınlı evlilik, halkın, ancak maddi açıdan refahta olan, zengin ve itibarlı kesiminde görülen bir hadiseydi. Genellikle padişahlar, emirler, komutanlar, din adamları ve tanınmış tüccarlar birden fazla evlilik yapabiliyorlardı.
Daha da önemlisi, bilindiği üzere bu kesimler kendi kadın ve çocuklarını maddi çıkarlar için kullanıyordu.

AİLE VE KABİLE NÜFUSUNUN ARTIŞ FAKTÖRÜ


Çok kadınlı evliliğe yol açan sebeplerden biri de, çok çocuğa sahip olma ve aile ve kabile fertlerini çoğaltma arzusu olmuştur.
Kadınla erkeğe farklı konumlar kazandıran hususlardan biri de bir kadının üretebileceği çocuk sayısının kısıtlı ve sayılı olmasıdır (tek kocalı veya çok kocalı evlilik kadının bu mahdudiyetin değiştiremez).

Halbuki bir erkeğin üretebileceği çocuk sayısı, genellikle nikahlayabileceği kadın sayısıyla orantılıdır. Bir erkeğin tek başına yüzlerce kadınla evlenerek kendi soyundan binlerce çocuğa sahip olabilmesi pekala mümkündür.

Bu günkünün tam tersine, sayıca kalabalık bir aile ve kabileye mensup olmak geçmişte önemli bir sosyal avantaj sayılmadaydı. Kabileler ve aşiretler, nüfus artışını sağlama ve nüfus azalmasını öneyebilme amacıyla her yola başvuruyorlardı. Halkın en çok övündüğü şeylerden biri, sayıca kalabalık bir kabileye mensup olmaktı. Sayıca kalabalık bir aile ve kabileye sahip olmanın tek yolunun çok kadınlı evlilik olduğu da apaçık ortadır zaten...

KADIN NÜFUSUNUN ERKEK NÜFUSUNU AŞMASI


Çok kadınlı evliliğe dair belirtilecek sebeplerden biri de -ki mevcut sebeplerin en önemlisidir-kadın nüfusunun erkek nüfusunu aşmasıdır.
Bebeğin kız olduğu doğumlar, bebeğin erkek olduğu doğumlardan daha fazla olmamış ve olmamaktadır...
Bazı ülkelerde muhtemelen kız bebek oranı erkek bebek oranını, aşmışsa; buna karşılık bazı ülkelerde de bunun tam tersi bir durumla denge sağlanmış ve erkek bebek oranı kız bebek oranını aşmıştır.

O halde kadın nüfusu erkek nüfusunu nasıl aşar
Evliliğe hazır kadın sayısının evliliğe hazır erkek sayısını aşmasının nedeni, daime erkeklerin verdiği telefatın kadınların telefatından çok daha fazla olmasıdır, erkek telefatının, çokluğu, tek kadınlı evliliğin geçerli olması halinde daima çok sayıda kadının meşru bir koca, meşru bir çocuk ve aile hayatından mahrum kalmasına sebep olmuş ve olmaktadır.

İlkel toplumlarda durumun bundan ibaret olduğu tartışma götürmez bir gerçektir. Daha önce Will Dourant'tan da nakletmiş olduğumuz gibi "İlkel toplumlarda, av ve savaşla uğraştıkları için erkeklerin hayatı sürekli tehlikedeydi; bu sebeple, erkekler kadınlardan daha çok telefat veriyordu. Kadın nüfusunun erkek nüfusunu aşması ya çok kadınlı evliliği zaruri kılıyor, ya da çok sayıda kadını bekar yaşamak zorunda bırakıyordu."


SEBEP VE NEDENLERİN TAHLİLİ


Çok kadınlı evliliğe yol açtığı düşünülebilecek tarihi sebep ve faktörler buraya saydıklarımızdan ibarettir. Ne var ki bunlardan bazıları çok kadınlı evliliğe yol açabilecek derecede bir sebep olmadığı halde gereksiz yere "sebep"ler arasında sayıla gelmiştir (coğrafi şartlar ve iklim gibi). Bunu bir tarafa bırakacak olursak,

ortada üç tür "neden" kalmaktadır. Erkeği çok kadınlı evliliğe iten sebeplerden biri, erkek için herhangi bir geçer ve makbul gerekçe sayılmayacak olan ve sırf zorbalığa, zulüm ve istibdada dayanan bir nitelik arz eder. Önceki bahislerimizde değinmiş olduğumuz "iktisadi neden" bu türe girmektedir.

Açıktır ki "çocuk satıcılığı", insanoğlunun en vahşi ve en zalim işlerinden biridir. Binaenaleyh böylesine vahşi ve zalim bir gaye için yapılan bir çok kadınlı evlilik de hiç şüphe yok ki en azından hizmet ettiği çirkin gaye kadar gayri meşru olacaktır.
İkinci tür sebep,

hukuki açıdan incelene bilinecek nitelikte olup erkek veya bütün toplum için bir "ruhsat" ve geçer sebep sayılabilir. Kadının kısır olması, yaise dönemine girmesi, erkeğin çocuk sahibi olmak istemesi, kabile veya ülkenin nüfus artışına ihtiyaç duyması...vb. bu tür sebeplerdendir. Cinsel doyum veya çocuk sahibi olama açısından kadınla erkeği eşit olmayan bir durum ve konuma düşüren tabii sebepler, genel olarak hukuki açıdan çok kadınlı ve evlilik için bir gerekçe ve "ruhsat" sayılabilir.

Ancak, yukarıda bahsi geçen sebepler arasında bir de üçüncü tür bir sebep var ki, ister geçmişte ister bugünkü dünyada olsun; erkek veya toplum için çok kadınlı evliliğe "ruhsat" olmaktan öte; kadın için bir "hak", erkek ve toplum içinse bir "vazife" doğurmaktadır: Kadın nüfusunun erkek nüfusuna daha çok olduğunu; evlenme çağına gelen kadınların, evlenme çağına gelen erkeklerden daha fazla olduğunu, üstelik kanunun sadece tek kadınlı evliliğe izin veren bir uygulamayı kabullendiğini farz edin.

Bu durumda birçok kadın kocasız kalacak ve meşru bir aile yuvası kurmaktan mahrum bulunacaktır ki, bu da birden fazla kadınla evlenmeyi bekar ve mahrum kadınlar için bir "hak", evli erkek ve kadınlar için de bir "vazife" haline getirir.

Evlilik, insanoğlunun en tabii haklarından biridir. Ne adına ve hangi gayeyle olursa olsun hiç kimse bu haktan mahrum edilemez. Her bireyin toplum üzerindeki haklarından biridir bu. Toplum, üyesi olan fertlerden bir grubun bu haktan mahrum kalmasına sebebiyet verecek bir uygulamaya giremez.
İş hakkı, beslenme hakkı; ev, eğitim, öğretim ve hürriyet hakkı bir insanın nasıl vazgeçilmez ve men edilmez en zaruri birincil hakları arasında yer alıyorsa, evlenme hakkı da aynı derecede tabii haklardan biridir.

Binaenaleyh kadın sayısının erkek sayısından fazla olduğu bir yerde evliliği tek kadınlı evlilikle sınırlayan bir kanun, yukarıda bahsi geçen tabii hakla çelişmekte ve kanun, insanoğlunun tabii haklarına aykırı düşmektedir.

Bunlar geçmişle ilgili konular, halihazırda ne demek gerekir Acaba, çok kadınlı evliliği meşru kılan, keza çok kadınlı evliliğe kadınlar için bir "hak" olarak resmiyet getiren sebep ve faktörler çağımızda da mevcut mudur, değil midir Bu sebeplerin bugün de varolduğunu farz etsek dahi, erkeğin ilk nikahlısı olan birinci kadının hakkı açısından mesele nasıl olacaktır

ÇOK KADINLA EVLİLİKTE -BEKAR-KADININ HAKKI


Çok kocalı evliliğin yenilgiye uğrayıp çok kadınlı evliliğin revaç bulmasının sebeplerini açılamış ve çok kadınlı evliliğin muhtelif faktörlerin etkisiyle revaç bulduğunu söylemiştir. Bunlardan bazısının, erkeğin zorbalık ve tahakkümcü anlayışından, bazılarının da üreme yeteneği olayında kadınla erkeğin yaş ve süre açısında ve sayıca kısıtlılığı bakımından birbirleriyle farklı konumlarda bulunmuş olmasından kaynaklandığını belirtmiştik.

Bu durumun çok kadınlı evlilik için erkeğe bir nevi ruhsat sayılabileceğini hatırlatmıştık. Ne var ki çok kadınlı evliliği kadın için bir "hak" ve erkek için bir "vazife" konumuna getiren özel bir sebep daha vardır ki tarih boyunca hep var olagelmiştir: Evlenebilecek kadın sayısının, evlenebilecek erkek sayısından çok daha fazla olması!...

Sohbetimizin uzamaması için, çok kadınlı evlilik hususundaki erkeğe bir nevi "ruhsat" sayılabilecek sebep faktörler mevzuuna girmiyoruz. Konumuzu, sadece "mevcut olması halinde çok kadınlı evliliği kadınlar için bir (hak) durumuna getirecek olan sebep" in tahliliyle sınırlıyoruz. Bu iddianın ispatı için her şeyden önce iki noktanın açıklığa kavuşması gerekir:

Birincisi, kesin ve dakik istatististiklerle, evliliğe hazır kadın sayısının evliliğe hazır erkek sayısından daha fazla olduğunu tespiti. İkincisi: Bu gerçeğin tespitinden sonra insani ve beşeri haklar açısından, bunun evlilikten mahrum kadınların evli kadın ve erkekler üzerindeki bir hakkı olduğunun belirlenmesi...

Birinci şıktaki istatistik açısından, günümüzde bu hususta nispeten doğru istatistikler yapıldığını sevinerek belirtelim. Bütün dünya ülkeleri her birkaç yılda bir nüfus sayımı yaparlar.

Gelişmiş ülkelerde gayet dakik bir şekilde yapılan bu sayımlarda sadece kadın ve erkek nüfusunun sayıca miktarı değil; aynı zamanda bu ikisinin çeşitli yaş kesitlerindeki nüfus oranı da tespit edilmiş olur. Yani, mesela 20-24 yaşları arasındaki genç kız ve erkeklerin (keza diğer yaşlarda) sayısı belirlenir. Birleşmiş Milletler Teşkilatı her sene neşretmiş olduğu nüfus yıllıklarında bu istatistikleri de vermektedir (söz konusu yıllıkların muhtemelen 16. sı basıldı)

BM'nin bu husustaki en son yayını 1964 yılı istatistikleriyle ilgili olan ve 1965'te yayınlanmış bulunanıdır.

İddiamızın ispatı için bir ülkedeki kadın sayısıyla erkek sayısının tespitinin yeterli olmayacağını da hemen belirtelim. Burada bizim için gerekli olan evlenme yaşına gelmiş kadın ve erkek nüfusu oranı arasında genellikle fark vardır. Bu, iki sebepten kaynaklanır: Birincisi, kız çocuklarının erkek çocuklarından daha erken buluğa ermesidir.

Bu cihetledir ki dünyanın hemen her ülkesinde kız çocuklarının resmi rüşt yaşı, erkek çocukların resmi rüşd yaşından daha az olarak kabul edilmiştir. Yine dünyanın her yerinde vuku bulan evliliklerde erkekler, ortalama 5 yaş daha büyük olmaktadır.

Esas ve gayet önemli olan diğer sebepse dünyaya gelen kız bebek sayısının erkek bebek sayısından daha fazla olmamsına hatta bazı ülkelerde kimi vakit bunun tam tersi bir vaka yaşanıyor olmasına rağmen, erkek türünde meydana gelen kayıp kadın türünde meydana gelen kayıptan daima daha çok olduğundan, evlenme yaşına gelindiğinde bu-orandaki -denge bozulmaktadır.

Kimi zaman bu sayı farkı büyük bir rakama ulaşmakta ve evlenme çağındaki kadın sayısı, evlenme çağındaki erkek sayısından çok çok fazla olmaktadır. Binaenaleyh bir ülkedeki kadın sayısıyla erkek sayısı genelde eşit, hatta genel bir istatistik açısında erkek sayısı daha fazla olduğu halde, evliliğe hazır, yani kanunen rüştünü ispatlama yaşına gelmiş bulunan erkeklerin,

rüştünü ispatlamış kadınlardan daha az olması da pekala mümkündür.
Birleşmiş Milletlerin 1964 yılına ait nüfus bilimi yayınının son sayısında verilen istatistikler bu gerçeği bütün çıplaklığıyla ortaya koymaktadır. Mesela söz konusu yayına göre Kore Cumhuriyeti'nin toplam nüfusu 26. 277.635 iken, bunun 13.145. 289'u erkek, 13. 132. 346'sı kadındır.

Yeni mevcut nüfusta, erkekler 12.943 kişi daha fazladır. bir yaşın altındaki çocuklardan 1-4 yaşları, 5-9, 12-14 ve 15-19 yaşlarına kadar bu rakam değişmeden (12.943) geliyor.

Söz konusu istatistik, yukarıda belirtilen bütün yaş gruplarında erkeklerin sayıca kadınlardan daha fazla olduğunu göstermektedir. Ne var ki 20' ile 25 yaşları arasında bu oran beklenmedik bir şekilde değişiveriyor. Bu yaş gruplarındaki toplam erkek sayısı 1. 083. 364 iken, aynı yaş grubundaki toplam kadın sayısı 1.110.051'dir!... Kadın ve erkeğin kanuni yaşı olarak kabul edilmiş olan bu yaşın üstüne çıktıkça kadın sayısının erkek sayısından daha fazla olduğu görülmektedir.