İSLAM'DA KADIN
 



BATIPERESTLER'İN PARLAK FİKİRLERİ



Bazı Batıperestler bu konun gündeme geldiği ve kadına mirastan daha az hisse verilmesini İslam aleyhine bir propaganda aracı olarak kullandıkları yerlerde gürültü koparmaya çalışır, mehir ve nafaka meselesini ortaya atarak "Kadına mirastan daha az pay verip sonradan bunu mehir ve nafakayla telafi etmeye çalışmak niye" der ve eklerler: "Sağdan kesip sola yamamanın ve lokmayı enseden çevirip ağıza koymanın ne alemi var Mirastan, kadınla erkeğe eşit pay verilse de sonradan bunu mehir ve nafakayla telafi etmeye gerek kalınmasa daha iyi olmaz mı sanki" derler.

Evvela şunu hemen belirtelim ki, kraldan daha kralcı olan bu zatlar sebebi sonuç, sonuysa sebep gibi görmüş ve bu ikisini birbirine karıştırmışlar. mehir ve nafaka, kadının miras konusundaki özel durumunun, gerektirmiş olduğu bir sonuçtur. İkincisi, bu efendiler hadiseye hakim olan yegane unsurun mali ve iktisadi boyut olduğunu sanmışlardır. Sır f malı ve iktisadi boyut söz konusu olsaydı, elbette ki mehir ve nafakaya gerek kalmayacaktı. Ya da kadınla erkeğin mirastan farklı paylar almaları lüzumu doğmayacaktı.

Ancak, daha önceki bahislerimizde de belirtmiş olduğumuz üzere İslam, bazısı tabii ve bazısı psikolojik olan belli sebepleri göz önünde bulundurmuş durumdadır. Bir taraftan, erkeğin tabiatı gereği tamamen muaf tutulmuş olduğu üreme meselesinin zorlukları ve doğurduğu ihtiyaç ve müşküller hep kadını muhatap almaktı; diğer taraftan servet kazanma ve ekonomik üretime katıkı hususunda kadın erkekten daha az güç ve imkan taşımaktadır. Bunlara ilaveten kadının özel ihtiyaç ve giderleri gelir gücüne oranla daha fazladır.

Üstelik kadınla erkeğin kendilerine mahsus apayrı psikolojik yapı ve ruhi bünyeleri vardır. Yani kadınla erkeğin psikolojileri söz konusu olmaktadır ki bu mesele, erkeğin kadın için sürekli "onun masraflarını karşılayan ve onun için harcamalarda bulunun" taraf olmasını gerekli kılar. Velhasıl bütün bu saydıklarımıza ilaveten, ailevi bağ ve ilginin artmasına ve güçlenmesine yardımcı olan daha nice hassas psikolojik ve sosyal noktalar vardır...

İslam dini bunları bütünüyle naza alarak mehir ve nafakayı gerekli prensipler olarak tespit etmiştir. Bu gerekli ve zaruri durum, dolaylı olarak erkeğin izafi harcamalarının artması şeklinde yansımıştır. İslam bu durumun telafisi ve dengenin saplanması gayesiyle erkeğin mirastan iki kat hisse alması gerektiğini bildirmiştir. Görüldüğü üzere mesele asla sırf ekonomik ve mali sebeplerden kaynaklanmış değildir. Bu cihetle "Kadına mirastan daha az hisse ayrılması ve sonra bunun telafisi oluna gidilmesine ne hacet var" şeklindeki sorular pek çarpık kalmaktadır.


SADRI-I İSLAM ZINDIKLARININ MİRAS MESELESİNE GETİRDİKLERİ ELEŞTİRİ


İslam nazarında mehir ve nafakanın sebep, kadının miras durumununsa bu sebebin doğurduğu bir netice olduğunu belirtmiştik. ilk dönemlerinden beri hep konuşulmuş ve gündemde olmuştur.
İbn-i Eb'l Avce H. 2. yüzyılda yaşamış Allah'a ve dine inanmayan biridir. Bu adam yaşadığı dönemin fikri serbestisinden faydalanarak il hadi düşüncelerini her zaman ve her yerde ifade etti. Hatta bazen Mescid'ül Haram veya Mescid'ün Nebi'ye gider ve devrin tanınmış alimleriyle Tevhid, mead ve İslam usulü üzerine tartışmalara girişirdi.

İşte bu şahsın İslam'a yönelttiği eleştirilerden biri de buydu: "Zavallı kadınlar, erkeklerden daha zayıf oldukları halde onların yarısı kadar pay alıyor mirastan... Bu insaf ve adalete yakışmaz" diyordu. İmam Cafer Sadık (s.a) bu adama şöyle buyururlar: "Kadına mirastan erkeğin hissesinin yarısınca düşmesinin sebebi İslam'da onun askerlik hizmetinden muaf tutulmasıdır.

Ayrıca mehir ve nafaka kadının lehine olacak şekilde erkeğe yüklenmiştir. Caninin yakınlarının diyet ödemesi gereken bazı "sehven işlenmiş cinayet" durumlarında kadın bu ödemeye katılmaktan ve diyet vermekten muaf tutulmuştur. Bu cihetledir ki, mirasta kadına erketen daha az bir hisse tanınmıştır.

Görüldüğü gibi İmam Sadık (a.s) kadının miras konusundaki özel durumunun mehir ve nafakayla, onu askerlik ve diyet vermekten muaf tutulmasından kaynaklandığını belirtmektedir. İmamların hemen hepsine buna benzer sorular sorulmuş ve hepsi de aynı cevabı vermişlerdir.


10.Bölüm:BOŞANMA HAKKI


Aile yuvasının yıkılma tehlikesi ve bunun doğuracağı kötü sonuçlar üzerinde asrınızda durulduğu kadar hiçbir asır ve devirde üzerinde durulduğu ve söz konusu kötü sonuçların ciddi tehdidine marul kalındığı görülmemiştir.

Kanun koyucular, hukukçular ve psikologla, mevcut bütün imkan ve araçları kullanarak evliliklerin daha kalıcı, daha sağlam ve sarsılmaz olmasını sağlama yolunda çaba sarf ediyorlar.

Ancak, Farsça'da "Her ne hikmetse sirkengebin safrayı artırdı bu kez" diye bir deyim vardır. Birçok çabaya karşılık toplumda evlilik temelleri güçleneceğine istatistiklere bakılırsa bunun tersi olmakta ve boşanma oranı her yıl giderek artmaktadır... Birçok aile şimdi her an yıkılma tehlikesiyle burun buruna yaşamaktadır.

Bir hastalıkla mücadele edildiğinde, bu hastalığı önleme ve ona karşı savaş verme çabaları arttıkça normalde söz konusu hastalığın sebep olduğu kayıp romanında girerek azalma olur. Hatta hastalığın kökü dahi kazınır. Oysa boşanma hastalığında bugün bunun tam tersi bir durum yaşanmaktadır...

MODERN HAYATTA BOŞANMA ORANININ ARTMASI


İnsan, geçmiş dönemlerde boşanma ve boşanmanın doğurduğu kötü sonuçlar boşanma vakıalarının önleme vb. Mevzular üzerinde daha az kafa yormuştur. Böyle olduğu halde boşanma vakaları ve yıkılan yuva sayısı günümüze oranla çok daha azdı.

Dünle bugün arasındaki en önemli farkın, boşanma sebeplerinin bugün artmış olması olduğu kesindir. Sosyal hayat günümüzde boşanmalara, aileler arasında anlaşmazlık ve yuva yıkılmalarına yol açan nedenlerin artmasına sebep olacak bir şekle girmiştir. Bilim adamları ve iyilikseverlerin bu yoldaki çabası şimdiye değin kayda değer bir sonuç vermemiştir. İnsanlığı tehlikeli bir gelecek maalesef beklemektedir!

Zen-i Ruz dergisinin 105. Sayısında, News Week dergisinden alınma "Amerika'da Boşanma" başlıklı ilginç bir makale yayınlandı. Makalede şöyle deniliyor:

"Amerika'da boşanmak, araba değiştirmek kadar kolaydır... Amerikalılar arasında boşanma hususunda kullanılan vecizelerin en meşhurları iki tanedir; bunlardan birinde "karı kocanın beraberliklerinin en zor şartlarda dahi sürdürmeleri, boşanmadan yeğdir"der. Bu sözün Cervantes'e ait olduğu ve 4 yüzyıl önce söylendiği biliniyor. İkincisiyse, Sami Kahen adlı birine ait olan ve 20. Yüzyılın 2. Yarısında söylenmiş bir söz: "İkinci aşk daha güzeldir!" Evet, Cervantes'inkinin tam tersi yönde bir slogan..."

Söz konusu makaleden anlaşıldığına göre "İkinci aşk daha güzel slogan ABS'de yapacağını yapmış... Bakın bu makalede ne diyor: Boşanma serabı yalnızca "yeni evliler"i değil, onların ana babalarını da, "yılların kökleşmiş evlilikleri"ni de kendisine çekmektedir şimdi.

Öyle ki, ikinci dünya harbinden bu yana Amerika'da boşanma sayısı yılda ortalama 400.000'den az olmamış ve bunun %40'ni 10 yıllık evlilikler, %13'ünü 20 yıldan fazla süren evlilikler teşkil etmiştir! Sayıları şimdi 2 milyonu aşan Amerikalı boşanmış kadınların yaş ortalamasıysa 45... Boşanan kadınların %62'sinin, boşandıkları sırada 18 yaşın altında çocuklar olduğu belirlenmiş... Bu kadınlar, Amerika'nın bugün yaşayan nesli..."

Söz konusu dergi daha sonra şöyle ekliyor: Amerikalı kadın, boşandıktan sonra kendisinin "hürden de hür" hissediyorsa da bu sevici uzun sürmüyor; genç olsun orta yaşlı olsun, boşanan ABDli kadın mutlu değil...

Bu mutsuzluğu psikolog ve ruh bilimcilerine müracaat eden boşanmış kadın sayısısın günde güne artan oranından anlamak; bu kadınların alkole müptela olmaları veya artan intihar oranlarına bakarak kolayca fark edebilmek mümkündür. Boşanana her dört kadından biri alkolik olmaktadır; boşanan kadınlar arasındaki intihar oranı evli kadınların tam üç mislidir. Kısacası Amerikalı kadın boşanma mahkemesinde ayrılmaz!...

Mahkemede kanunca "kazandıktan" sonra daha dışarıya adımını atmadan "boşanma sonrası hayat"ın sandığı gibi "cennet" olmadığını anlayıveriyor. Evliliği, doğa kanunlarından sonra insanlar arasındaki bağların en sağlamı olarak kabul etmiş bulunandır dünyanın, bu bağları parçalayan bir kadın hakkında iyi şeyler düşünmesi pek sor...

Böyle bir kadının toplumun sevmesi, ona tapınması, hatta gıpta etmesi mümkündür belki. Ancak o toplunun nazarında hiçbir zaman "Birisinin hayatına girdiğinde onu mutlu edecek bir kadın" değildir artık..."
Söz konusu makale bunları belirttikten sonra ortaya bir de soru atmakta "Artan boşanmaların sebebi karı koca geçimsizliği ve taraflar arasında ahlaki uyumsuzluk mu yoksa başak şeyler midir"

Boşanmaların sebebi, yeni kurulan evliliklerde "gençlerin geçimsizliği" olarak kabul edilecekse yıllarca birlikte yaşayabilmiş olan yaşını almış insanların boşanmasına de demeli Amerikan kanunlarının boşanmış kadına tanıdığı haklar hatırlanacak olursa bu sorunun cevabı gün gibi ortaya çıkacaktır:

On yıl, hatta yirmi yıl sürebilmiş olan evliliklerdeki ayrılmaların sebebi "geçimsizlik" değildir; bilakis, eski geçimsizliklere katlanmak istenmemesi ve daha fazla zevkler tadarak daha başka tadlar alınma istenmesidir. Hileliği önleyici haplar ve cinsel inkılap çağında; kadının alabildiğine yücelttiği bu devirde "Hayattan zevk alma ve gönünce keyif çatmanın, aile yuvasını ayakta tutmaktan yeğ" olduğu inancı bugün pek çok kadında kuvvet bulmuş durumdadır.

Yıllarca kavgasız gürültüsüz birlikte yaşamış, çoluk çocuk sahibi olmuş, birbirinin sevip ve derdini paylaşmış çiftlerde bile bir bakıyorsunuz kadın boşanma davası açmış!...

Kocasının maddi ve manevi durumunda hiçbir değişme olmadığı halde kadının bu davranışının sebep; günlük hayatın sıkıcı monotonluğuna düne kadar katlanmaya razı olmadı, ancak şimdi bu tontonluğa katlanmaya yanaşmak istememesidir... Bugünün Amerikalı kadını, dünün Amerikalı kadından daha havai ve keyfine düşkündür. Buna karşılık zorluklara tahammül açısından büyükannesinden daha direçsiz ve zayıftır."


İRAN'DA BOŞANMA


Boşanma oranının yükselmiş olması Amerika'ya mahsus değil, çağın genel hastalığı durumunda bir vakıadır. Batının yeni gelenek ve görenekleri nereye daha fazla sızabilmişse orada boşanma oranı da artmıştır. Mesela kendi İran'ımıza bakalım; şehirlerimizde boşanma vakıaları taşradan daha fazladır. Batılı adet ve alışkanlıkların diğer yerlere göre daha bir yaygınlık kazandığı Tahran'da ise bu oran bütün şehirlerdekinden daha yüksektir.

11512 sayılı İttilaat gazetesi İran'da evlilik ve boşanmalarla ilgili bir istatistik yayınlamıştı; ilgili yazıda şöyle deniliyordu: "Bütün ülke çapında resmi kayıtlarla gerçekleşen boşanmaların dörtte birinden daha fazla bir kısmı Tahran'a münhasır;

yani boşanma vakıalarının %27'si Tahran'a aittir. Halbuki Tahran'daki nüfus, ülke nüfusunun ancak %10'u kadardır. Tahran'da vuku bulan boşanma yüzdesi, genel olarak şehirdeki evlenme yüzdesinden fazladır. Tahran'da gerçekleşen evlilikler, bütün ülke çapındaki evliliklerin %15'ini teşkil ediyor."

AMERİKA'NIN "BOŞANMALARA YOL AÇAN" ORTAMI


Amerika'da boşanma oranının epey yükseldiğini söyledik. News Week dergisinin de ifade etmiş olduğu gibi bugünkü Amerikalı kadınlar zevk ve eğlenceyi aile yuvasının temellerinin korumaya yeğlemektedir. Söz buradan açılmışken bahsi biraz daha genişleterek "Amerikalı kadının niçin bu hale geldiği"ni inceleyelim birazda...

Bunun, ABD'li kadının "tıynet"yle alakalı olmadığı ve doğrudan doğruya sosyal sebeplere dayandığı ortadadır.
ABD'li kadına bu psikolojiyi kazandıran, onu bu yolda şartlandıran "ABD ortamı" olmuştur.

Batı perestlerimiz, İranlı hanımları ABD'li hanımların kat etmiş olduğu istikamete yöneltebilmek çabasındadırlar. Bu arzu gerçekleşecek ve bu çabalar meyvesini verecek olursa hiç şüphesiz, İranlı kadın ve İran aile yapısının kaderi de ABD'li kadın ve ABD aile yapısının kaderi gibi olacaktır.

Haftalık Bamşad Dergisi 66. Sayısında şöyle diyor: "İşi öyle bir safhaya vardırdılar ki, Fransızlar bile itiraz etmeye başlamış durumda, "Amerikalılar işin tadını iyice kaçırdılar artık" Frence Sair Gazetesinin büyük puntolarla geçtiği başlık şöyle: "Kaliforniya'nın 200 den fazla restoran ve garson kadınlar göğüsleri açık vaziyette çalışıyor!" Bu başlıktan sonra ilgili makalede şöyle yazmakta: Göğüsleri açıkta bırakan bir biçici çeşidi olan "monobikini San Francısko ve los Ancle'ta kadınların iş elbisesi olarak kabul edildi.

Newyork'ta sırf porno filmeler gösteren ve afişleri çırılçıplak kadın fotoğraflarıyla dolu onlarca sinema var; işte bu sinemalarda gösterilen filmlerden birkaçının adı: "Eşlerini değiş tokuş eden erkeler", "Ahlaka karşı çıkan kızlar". "Müstehcen iç çamaşırı"... vs. Kitap satan mağazaların vitrinlerinde, cildin arkasına çıplak kadın fotoğrafı olmayan pek az kitap bulursunuz. Klasikler bile bu tür fotoğraflar taşıyor... Kitaplar arasında en sık göze çarpası şunlar: "Amerikalı kocaların cinsel durumu", "Batılı erkeklerde cinsellik", "Yirmi yalın altındaki gençlerde cinsellik", "En yeni bilgilerle: Cinsel ilişkilerden yeni yöntemler"...vs!

Frence Sair gazetesinde söz konusu makalenin yazarı bunları belirttikten sonra meselenin bu noktaya varmış olmasında duyduğu hayret ve kaygıyı gizlemeyerek "Amerika nereye gidiyor" diye sormaktadır.

Bamşad dergisi daha sonra şöyle ekliyor: "Doğrusu; Amerika nereye giderse gitsin... Beni ilgilendiren ve üzen nokta, ülkenin bazı insanlarının şu koca dünyada bula bula Amerika'yı bulup onu örnek almalarıdır. Üstelik bundan bir de mutluluk duymalarıdır."

Bu ifadelerden de anlaşılacağı üzere bütün suç, laubalileşen ve zevk-ü sefa sürmeyi evine ve kocasına sadık kalmaya tercih eden Amerikalı kadında değildir. Asıl suçlu, mukaddes aile yuvasının temeline böylesine dinamit koyan sosyal muhit ve ortamdır.

Çağımızın öncüleri olduğunu iddia edenler boşanmaya sebep olan etkenlerin günden güne artmasına ve aile yuvalarının yıkılmasına yol açmakta. Bu yolda da birbirleriyle adeta yarış içerisindedirler. Diğer yanda da "Boşanma oranı niçin giderek artıyor!" diye feryat koparmaktalar.

Bu durum gerçekten pek şaşırtıcıdır... Hem boşanmaya yol açan etkenleri artır, hem de kanun gücüyle kalkıp buna engel olmaya alış... Bu ne perhiz bu ne lahana turşusu Demek elde değil gerçekten...


Teoriler


Şimdi meselenin köküne inmeye çalışalım ve önce teorik olarak boşanmanın iyi mi yoksa kötü mü olduğunu inceleyelim... Boşanma yollarını büsbütün açık bırakmak doğru mudur Aile yuvalarının birbiri ardına dağılıp gitmesi iyi midir Eğer bu sorulara iyidir ve doğrudur şeklinde cevap vereceksek o zaman boşanmaların artmasına yol açacak her olay ve akımın da iyi ve doğru olduğunu söylemek gerekecektir.

Yoksa boşanma yollarını büsbütün bağlama ve evlilik bağını zorla ebedileştirmek; bu mukaddes bağın gevşemesine yol açacak her sebebi ortadan kaldırmak mı gerekir... Bu ikisinin ortasında üçüncü bir yol da var mıdır Kanun, kadın ve erkeğe boşanmanın yollarını büsbütün bağlamamalı, icabında açık bir kapı bırakmalı. Boşanmanın da kimi zaman gerekli olacağının göz önünde bulundurmalı.

Bir yandan kanun büyün yolları bağlamazken bir yandan da toplum olarak elele verip karı koca arasındaki anlaşmazlıkların giderilmesi, yuvaların yıkılmasına yol açan sebeplerin ortaya çıkışının engellenmesi ve masum yavrucakların yuvasız kalmasın anelen olan sebeplerle mücadele edilmesi ve toplumun "boşanma sebeplerinin bizzat meydana getirmesi" halinde kanuni engellerin bir işe yaramayacağını bilmek mi gerekir...


Kanun boşanma yolunu açık bırakacaksa bunun ne şekilde olması daha doğrudur Bu yolu yalnızca erkeğe veya yalnızca kadına mı, yoksa her ikisine de mi açık bırakmalıdır İkinci şıkkın tercih edilmesi halinde kadın ve erkeğe açık bırakılan yolun aynı mı olması uygundur Yani kadınla erkeğin "yuvayı terk" yolları aynı mı olmalıdır Kadınla erkek için ayrı ayrı çıkış kapıları koymak daha mı doğrudur yoksa...

Boşanma konusunda başlıca beş teoriden söz edilebilir:


1- Boşanmaya hiç önem vermeyip boşanmayı engelleyici ve caydırıcı bütün ahlaki ve kanuni yaptırımlar ortadan kaldırmak.
Evliliğe sırf bir zevk alma aracı gözüyle bakanlar, aile müessesinin toplum için taşıdığı değer ve kutsallığı göz önünde bulundurmayanlar bunu savunur.

Öte yandan, karı koca bağları değiştikçe ve yeni ilişki ve yeni eşler söz konusu oldukça kadın ve erkeğin daha fazla zevk alacağına inananlar da bu teoriyi savunmaktadırlar. "İkinci: aşk daima daha hoştur" diyen birinin görüşü budur. Bu faraziyede hem aile yuvasının sosyal değeri unutulmuş, hem de ancak karı koca bağının devamı ve iki ruhun birleşerek tek bir ruh olması neticesinde doğan samimiyet, sevgi saadeti görmezden gelinmiştir.
Bu, söz konusu sahada öne sürülebilecek en saçma ve en tutarsız teoridir.

2- Diğer bir teori de "evliliğin kutsan bir antlaşma olduğu, kalpleri ve gönülleri birleştirdiğidir. Binaenaleyh böylesine bir antlaşmanın ebediyen korunması ve boşanma lügatının insanoğlunu sosyal hayat sözlüğünden kaldırılması zorunludur. Birbiriyle evlilik bağı kuran karı kocanın, onları ancak ölümün ayırabileceği inancında olması gerekir." Şeklindedir.

Bu, yüzyıllardır Katolik kilisesinin sabuna geldiği ve ne pahasına olursa olsun vazgeçmeye asla yanaşmadığı görüştür.
Bu teoriden yana olanların sayısı dünyada giderek azalmaktadır.

Günümüzde İtalya ve Katolik İspanya'dan başka bu kanunu uygulayan ülke kalmamıştır artık. İtalyan çiftlerin bu kanuna şiddetle karşı çıktığını, toplumun boşanma kanununun tasfiyesine çalıştığını biliyoruz. Başarısız evliliklerin içinde bulunduğu dayanılmaz durumu tahammüle daha fazla zorlamamasının istediklerini gazetelerden sürekli okuyoruz.

Geçenlerde, akşam gazetelerinden birine de Daily Expres'ten çevrilen "İtalya'da evlilik, kadının köleliği demektir." Başlıklı bir makale okudum. Bu makalede " Boşanma kanunun olmayışı sebebiyle halihazırda İtalyan halkının çoğu gayri meşru cinsel ilişkiler içerisindedirler." Denilmekte ve şöyle eklenmekteydi: "Halihazırda 5 milyondan fazla İtalyan, yaşadıkları hayatın tam bir günah ve gayri meşru münasebetlerle kirlenmiş bir yaşamdan başka bir şey olmadığı inancındadır."

Aynı gazetenin figaro'dan aldığı bir yazıda da şöyle deniliyor: " Boşanma yasağı, İtalyan halına büyük problemler doğurmakta... Pek çok İtalyan, sırf bu yüzden milliyetini değiştiriyor. Bir İtalyan müessesesinin geçenlerde kadınlara yönelik bir ankette "Boşanma kurallarının yürürlüğe girmesinin dini inançlara aykırı olup olmadığı" yolundaki sorusuna kadınlar tarafından verilen cevapların %97'si "Aykırı değildir" şeklinde..."

Ancak, bütün bunlara rağmen kilise görüşünde ısrar etmekte. Israrla, ailenin mukaddes bir kurum olduğu, ailevi bapların mümkün mertebe pekiştirilmesi gerektiğini öne sürmektedir.

Evliliğin kutsan bir kurum olduğu, evlilik bağlarının pekiştirilmesi ve her nevi marazdan uzak tutulması gerektiği doğrudur. Ancak bütün bunlar, her şeyden önce, söz konusu "bap"ın karı koca arasında fiilen oluşması halinde geçerli olabilir. Nitekim eşler arasında uyum sağlayabilmenin gerçekten imkansız olduğu durumlar da pekala ortaya çıkabilmektedir. Bu gibi hallerde eşlerin kanun gücüyle ve zoraki olarak birlikte tutmak ve buna "karı koca beraberliği" adını vermek kabil değildir.

Kilisenin de bu görüşünde yenilgiye uğrayacağı kesindir. Binaenaleyh kilise, ister istemez bu konudaki görüşlerinin değiştirecektir. Bu cihetle bu teori ve eleştirisi üzerinde daha ziyade durmayı lüzumsuz buluyoruz.

3- Boşanma mevzudaki diğer bir teori de evliliği ancak erkeğin iptal edebileceği, kadının böyle bir hakka asla sahip olmadığı şeklindedir. Geçmiş dönemlerin dünyasında böyle bir görüş yok değildi. Ancak bugün bu görüşü savunmaya kalkışacak kimsenin olacağını sanmadığımızdan bu teori üzerinde de daha fazla durmayı lüzumlu bulmuyoruz.

4- Bu teori şöyledir: "Evlilik kutsal, aile kurumu muhterem bir kurumdur. Ancak, özel durumlar halinde boşanma yolu kadın ve erkeğe açık bırakılmalı ve karıyla kocanın bu çıkmazdan çıkış yolu "aynı ve yanı şekilde" olmalıdır.

Aile hakkında kadınla erkeğin "benzer" haklara sahip olduğunu savunan ve buna da yanlış bir tabirle "hak eşitliği" adı verenler işte bu teoriden yanadırlar. Bunlara göre kadın için hangi kanun, kural, şart ve sınır geçerliyse erkek için de aynısı geçerli olmalı. Boşanma hususunda açılan yolun aynısı kasında da açılarak her ikisine aynı müeyyide uygulanmalıdır. Aksi takdirde zulmedilmiş ve taraflar arasında ayrımda bulunulmuş olacaktır.

5- Bu teoriye göre: "Evlilik kutsal, aile kurumu muhterem ve boşanma da pek çirkin ve nefret edilen bir hadisedir; toplum, boşanmaya yol açan sebeplerin ortadan kaldırmakla yükümlüdür. Ancak bütün bunlara rağmen kanun, başarısız evliliğin ve vuku bulabileceğini göz önünde bulundurmalı. Bu tür evliliklere boşanma yolunu kapamamalıdır.

Evlilik bağını sürdürmeme konusunda erkeğe de, kadına da açık bir kapı bırakılmalıdır. Ancak bunlar aynı değil, ayrı kapılar olmalıdır; keza kadınla erkeğin "benzer olmayan" hakları taşıdığı durumlardan biri de boşanma mevzuudur.
Bu İslam'ın ortaya koyduğu ve bugün halkı Müslüman ülkelerde eksik bir şekilde uyulan görüştür.

Boşanma (ll) Boşanma meselesi, çağımızda bütün dünyanın müptela olduğu bir müşküldür. Herkes bundan yakınmakta mevcut durumdan şikayet etmektedir. Medeni kanunlarında boşanmaya ait hiçbir müeyyidenin bulunmadığı durumlarda, bazı kimseler kaçınılmaz olarak yasanın başarısız ve uyumsuz evliliklerden kurtulamayışlarından yakınmaktadırlar.

Kanunlarında kadınla erkeğe eşit olarak boşanma hakkının tanındığı yerlerde ise insanlar, artan boşanmalardan ve feci yan tesirlerini de beraberinde getiren ayrılmalardan şikayet etmektedirler. Boşanma hakkının yalnızca ereğe verenlerin de ili açıdan şikayetleri var:

1- Yeni bir almaya heveslenip mertliğe sığmayan bir davranışla, yıllar boyu anı yastığa baş koyduğu; ömrünü, umutlarını ve gençliğini yuvasına adayan ve günün birinde sıcak yuvasının elinden alınacağını be bir kez notere gidilmek suretiyle boşanıp kendi yuvasından bomboş ellerle kapı dışarı edileceğini aklının ucundan dahi geçirmeyen bazı eşlerin bir defacık notere gitmek suretiyle hanımların kolayca boşayıvermeleri açmazı!...

2- Evliliği sürdürmenin imkansız olduğu hallerde bazı erkeklerin bu kanunda istifadeyle yine namertçe bir tavır sergileyip boşanmak isteyen kadıncağızı boşamaya yanaşmaması...

Karı koca anlaşmazlıklarının bazı özel sebeplerle "giderilemeyecek" raddeye vardığı durumlar pek sık görülmüştür. Bu durumlarda eşleri barıştırma yolundaki bütün girişimler sonuçsuz kalmaktadır. Eşler arasındaki şiddetli geçimsizlik karşılıklı nefrete dönüşmektedir. Karı koca fiilen birbirini terk edip ayrı yaşamaya başlamaktadırlar.

Akl-ı selim sahibi herkes, bütün bağların fiilen kopmuş olduğu böyle bir durumda bunun kanuni açıdan da tespitinden başka çıkar yol olmadığını, tarafların yeni bir evlilik kurabilmeleri için buna gerek olduğunu bilir. Ne var ki, bazı erkekler sırf işkence çektirmek ve bir ömür boyu karı koca hayatından eşlerini mahrum bırakmak için boşamaya yanaşmamaktadır. Kadını muallak vaziyette Kuran'ın da ifade etmiş olduğu gibi: "kel mualla" bırakmaktadırlar.

İslam ve Müslümanlıkla bir "isim" dışında alakası olmayan bu gibi şahıslar İslam adına ve İslam hükümlerini öne sürerek böyle davranışlar sergileyebilmektedirler. Bunlar İslami hükümlerin ruh ve özüne yeterince aşina olmayanların zihninde "boşanma meselesinin böyle olması İslam'ın mi emridir yoksa" şeklinde bir şüphe doğmasına yol açmışlardır.

Şüpheye uğrayan bu şahıslar kimi zaman "İslam dini gerçekten erkeklere, istediklerinde boşayarak ve istemediklerinde de boşamayarak kadına dilediğince azap verme hakkının mı vermiştir Üstelik bunu da dini ve kanuni hakkını kullandığı zannıyla, vicdan rahatlığıyla yapma izni mi vermiştir acaba" şeklinde itiraz yollu çıkışlar yapmakta ve şöyle demektedirler:

"Buna zulüm denmez mi Eğer zulüm dedikleri şey bu değilse nedir öyleyse! Siz -Müslümanlar- "İslam, zulmün her şekline ve her hal-ü kardan karşı dır... İslam kanunları adalet ve hak ölçülerine göre düzenlenmiştir" demiyor musunuz! O halde bu zulümse ve İslam kanunları da hak ve adalet ölçülerine göre tanzim edilmişse o zaman söyleyin bakalım, İslam bu gibi zulümleri önleme yolunda ne gibi tedbirler almıştır peki!"

Bu gibi davranışların zulüm olduğunda elbette şüphemiz yoktur. İleride de değineceğimiz gibi İslam bu gibi konular için tedbirler düşünmüş ve olayı kendi akışına bırakmamıştır. Ancak, burada gözden kaçmaması gereken zarif bir nokta var, oda şu: Bu gibi zulümleri engellemenin yolu nedir acaba... Acaba bu gibi zulümlerin işlenmesine yol açan yegane undur boşanma kanunu mudur ve bu kanunun değiştirilmesiyle söz konusu zulümler de engellenmiş mi olacaktır. Yoksa bu tür zulümlerin kökünü başka yerlerde aramak ve kanun değişiklikleriyle böyle zulümlerin engellenemeyeceği bilmek mi gerekir...

Sosyal meselelerin çözünü konusunda İslami görüşle diğer görüşler arasındaki temel farklardan bir de bazılarının, kanun koyma veya mevcut kanunu değiştirmek yoluyla her şeyin çözülebileceği şeklindeki tasavvurlarıdır. İslam, kanunların, ancak insanoğlunun kuru ve "sözleşmeye dayalı ilişkilerinde etkin olabileceğini, duygusal ilişkilerin söz konusu olduğu bir yerde ise, kanunun hiç bir yaptırım gücü olamayacağını anlatmaktadır.

Binaenaleyh bu gibi durumlarda başka faktörler, etkenler ve başka tedbirler de gerek duyulacağını göz önünde bulundurmuştur.
İslam'ın bu konuda, kanunun etkin olabileceği yere kadar kanundan istifade ettiğini ve bu hususta ihmalkar davranmamış olduğunu ispatlayacağız burada.

Mertliğe Sığmayan Boşamalar


Önce, günümüzün birince sırada yer alan meselesine, yani mertliğe sığmayan boşama vakalarına değinelim:
İslam, boşanmaya şiddetle karşıdır; Eşler arasında ayrılmaktan başka yolun kalmadığı durumlara mahsus olmak üzere "nihai bir çözüm yolu" olarak boşanmayı caiz bulmuştur. Sürekli evlenip boşanan ve tabiri caizse "boşar" olan erkekler İslam nazarında "Allah'ın düşmanı"dırlar.
Kafi'de şöyle bir hadise rivayet edilir:
Hz. Resulullah (s.a.a) adamın birisine
- Karın ne oldu Diye sordular. Adama cevap verdi:
- Boşadım.
- Ondan kötü bir davranış mı görmüştüm
- Hayrı, kötü bir şey yapmış değildi.
Bu olayın üzerinde çok geçmemişti ki adam tekrar evlendi.
Peygamber-i Ekrem (s.a.a) onu görünce:
- Başka bir kadınla mı evlendin Diye sordular, adam "evet" dedi. Bir süre sonra Hz. Peygamber (s.a.a) bu adamı görünce yine sordular:
- Yeni hanımın ne oldu
- Boşadım.
- Kötü bir şey mi yaptı
- Hayır.
Çok geçmeden tekrar karşılaştılar. Hz. Peygamber-i Ekrem (s.a.a):
- Tekrar evlenmişsin Buyurdular.
- Evet ya Resulullah
Bu konuşmanı üzerinden bir müddet geçmişti ki Hz. Peygamber (s.a.a) onunla görüşerek:
- Hanımın ne oldu Diye sordular.
- Onu da boşadım.
- Kötü bir şey mi yapmıştır
- Hayır.
Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.a) "Allah Teala", "Sürekli kadın değiştirmek isteyen kocaya ve sürekli koca değiştirmek isteyen kadına lanet eder ve onu düşman bilir." buyurdu.

Yine bir gün Hz. Peygamber-i Ekrem (s.a.a) Ebu Eyyub el- Ensari'nin, karısı ümmü Eyyub'u boşamak istediğini haber verdiler. Ümmü Eyyub'u tanıyan ve kocasının onu geçerli bir gerekçeyle boşamaya kalkışmadığını bilen Hz. Resulullah (s.a.a) "Ümmü Eyyub'u boşamak büyük günahtır" buyurdular.
Keza Hz. Resul-ü Ekrem (s.a.a): "Cebrail bana kadınlar hususunda o kadar önemli tavsiyelerde bulundu ki, hükmü kesinleşmiş zina dışında hiç bir sebeple kadını boşamanın reva olmayacağını düşündüm."

İmam Sadık (a.s) Peygamber-i Ekrem (s.a.a) den naklen rivayet etmiş olduğu bir hadiste şöyle buyurulmuş olduğunu söyler: "Allah indinde, içinizde evlilik yapılmış bir evden daha sevgili bir ev yoktur." İmam Sadık, bu hadis-i şerif-i naklettikten sonra şöyle buyurur: "Kuran'da boşanma kelimesinin sıkça geçmesi ve boşanmayla ilgili hükümlerin teferruatıyla açıklanmış olmasının sebebi, Allah Teala'nın boşanmaya düşman olmasındandır.
Tebersi Mekarim'ul Ahlak adlı eserinde Hz. Resulullah'tan (s.a.a) naklen şu hadis-i şerifi rivayet eder: "evlenin,ancak, boşanmayın; zira boşanma, Arş-ı İlahiyi titretir."

İmam Sadık (a.s) "Allah indinde hiç bir helal, boşanma kadar kınanmış ve lanetlenmiş değildir. Allah Teala çok boşananları düşman bilir."
Boşanma hususundaki bu hadis ve rivayetler sırf Şia kaynaklarına münhasır değildir. Ehl-i Sünnet kaynaklarında d benzeri rivayetlere sıkça rastlanır. Sünen-i Ebu Davud'da şu hadis-i şerif geçer: "Allah Teala boşanmada olduğu gibi, hiç bir şeyi, helal etmiş olduğu halde o kadar kınamamıştır."
Mevla'na da mesnevisinde Hz. Musa ile çoban hikayesini anlatırken bu hadis-i nebeviye işaret eder:

"Mümkün olduğunca ayrılma sakın. Boşanma kadar kınanmış ve var Onun indinde"
Keza dinin öcülerinin hayatına baktığınızda da bunu görürsünüz; mümkün mertebe boşanmadan kaçınmışlarıdır, boşanma pek nadir rastlanan bir olaydır onların hayatında... Söz konusu nadir olaylarda da gayet makul ve geçerli sebepler söz konusu olmuştur.

Mesela İmam Bakır(a.s)'ın bir hanımla izdivaç ettiği, bu hanımın imamın teveccühüne mahzar olduğu, ancak İmamın, bir gün onun "Nasibe" -veya Nasibiyye- olduğunu; yani Emri'el Mü'minin Hz. Ali'ye (a.s) buğz besleyen -putperest- bir zümreye mensup bulunduğunu anlaması üzerine söz konusu hanımı boşadığı vakidir.

İmam, bu hanımı sevmiş oldukları halde niçin onu boşadıkları yolundaki soruya "Cehennem ateşlerinde bir ateşin yanı başımda olmasını istemedim" cevabını vermişlerdir.


Kasıtlı Söylenti



Meselenin bu noktasında, aslı astarı olmayan ve cani Abbasi sultanlarınca kasıtlı olarak uydurulmuş bulunan, halk arasında da pek yaygın ve ancak, batıl bir söylentiye kısaca değinmenin lüzumlu olacağı inancındayız: Halk arasında yaygın olarak söylene gelen ve pek çok kitapta bahsi geçen söz konusu söylenti, Hz. Ali'nin (a.s) değerli oğlu Hz. Hasan'ül Mücteba'nın (a.s) pek çok evlilik ve boşanmada bulunduğu şeklindedir. Söz konusu söylentilerinin vefatında yaklaşık yüzyıl sonra ortaya atılmış olduğundan günümüzü gelinceye dek her tarafa yazılmıştır.

O Hazreti sevenler de meselenin aslını araştırmadan, böyle bir davranışın İslam nazarında çirkin olduğunu, binaenaleyh hacca yayan giden,bütün barlığını ömrü boyunca yirmi kezden fazla olmak üzere fakirler bölüşüp; yarısını kendisine ayırıp yarısını da bütünüyle fakirlere ve yoksullara bağışlayan Hz. İmam Hasan (a.s) gibi mutahhar ve muazzam bir şahsiyetle değil, ayyaş ve gafillerle bağdaşabileceğini göz önünde bulundurmadan söylentilere kanmış, inanıvermişlerdir.

Bilindiği üzere hilafetin Emevilerden Abbasilere geçtiği iktidar değişikliği döneminde İmam Hasan(a.s) evlatları (Hasaniler), Abbasilerin Saraylarında yer almaktan kaçınmışlardı. Abbasoğulları, hareketin başlangıcında Hasanoğulları'na saygı göstererek onları kendilerinden daha üstün ve hilafete daha layık görüyormuş gibi davrandılar. Ancak hareket tamamlanıp da hilafeti ele geçirince onlara ihanet ettiler ve kimini katlederek, kimini de zindanlara atarak Hasanoğulları'nın büyük bir çoğunluğunu ortadan kaldırdılar.

Abbasoğulları, politik amaçlarına varmak ve onları tezyif edebilmek gayesiyle Hasan oğulları aleyhinde yoğun propagandalara giriştiler. İşte o dönemde uygulanmış olan pek çirkin propagandaların biride iftira yöntemi oldu.

"Hasanoğulları'nın ceddi ve peygamberin (s.a.a) de amcası olan Ebu Talib Müslüman değildi ve Müslüman olmayarak dünyadan göçtü. Bizin ceddimiz ve Peygamberin (s.a.a) amcası olan Abbas ise Müslüman oldu ve Müslüman olarak öldü. Binaenaleyh Hz. Resulullah'ın (s.a.a) Müslüman amcasının evlatları olan bizler, onun kafir amcasının evlatları olan Hasanoğulları'ndan daha ziyade hilafet makamına layığız!" dediler. Bu yolda çok yoğun propagandalar yapılmış, büyük paralar harcanmış,

olmadık hikayeler uydurulmuştur. Hatta bugün bir Ehl-i Sünnet Müslümanları arasında bu propagandaların etkisiyle Ebu Talibin kafirliğine fetva veren bir grup vardır. Gerçi son yılarda Ehl-i Sünnet alimleri arasında bu mesele üzerinde araştırmalar yapıkmış ve tarihin karanlık sayfalarından biri daha aydınlığa kavuşmuştur. Ancak, taşıyanlar bugün de yok değildir.

Bu iktidar savaşında Abbasoğulları'nın Hasan oğulları aleyhine yaydıkları çirkin söylentilerden bir diğeri de şuydu: "Hasanoğulları'nın ceddi -Hz. Hasan-, babası Ali'den sonra halife oldu. Ancak kendisi eğlenceye ve kadına düşkün birisiydi. Sürekli bir kadın alıp diğerini boşamakla meşguldü. Bunun içinde halifeliği yürütemedi. Amansız rakibi Muaviye'den aldığı yüklüce bir para karşılığında halifeliği Muaviye'ye bırakıp keyfine baktı. Kadının birini boşayıp diğerinin almakla günlerini geçirdi...

Sevinerek belirtelim ki asrımızın kıymetli muhakkikleri bu konuya da el atmış ve araştırmalar sonucu bu yalanın da ilk kaynağını bulmuşladır artık. Söz konusu araştırmalar, bu yalanın ilk kez Mensur Devaneki'nin kadılık makamına tayin etmiş olduğu şahıstan duyulduğunu, bu kadının duyulduğunu, bu kadının, bizzat halife Mensurun emriyle, mezkur söylentiyi yaymakla görevlendirilmiş olduğunu ortaya koymuştur. Bir tarihçinin de söylediği gibi:

"Eğer İmam Hasan o kadar kadınla evlenmişse çocuklarının pek az oluşuna ne demeli
İmam (a.s) kısır olmadığına ve doğun kontrolü, çocuk düşürme... vb. Önlemler de o devirlerde mütedavil bulunmadığına göre -iddia edilen birçok evliliğe rağmen- pek az evlada sahip olması neyle açıklanabilir

Öte yandan, bazı safdil Şia hadisçilerine de şaşmamak elde değil. Bir taraftan "Allah Teala çok boşayıcıları lanetler ve onları düşman bilir "diye Hz. Resulullah'tan (s.a.a) hadisler ve mutahhar imamlardan birçok rivayetler nakletmekle, diğer taraftan da " İmam Hasan (a.s) çok boşayıcı bir erkekti" demektedirler. Bu şahıslar neticede şu üçünden birini tercih etmeleri gerektiğini düşünmemelidirler:

Ya " Boşanmanın hiçbir sakıncası yoktur ve Allah da fazla boşayıcı erkekleri kınamaz", veya "İmam Hasan (a.s), çok boşayıcı bir erkek değildi" ya da -neuzibillah- "İmam Hasan (a.s) İslam hükümlerine uymuyordu" demeleri ve bu üçünden birinde karar kılmaları gerekirdi. Oysaki bu efendiler hem boşanmanın kınandığı hadislerin sahih olduğunu kabul etmekte, hem İmam Hasan'ın (a.s) manevi ve kutsi makamı karşısında saygıyla eğilmekteler. Hem de bunların her ikisiyle de çelişerek İmam Hasan (a.s)ın çok boşayıcılığına dair nakillerde bulunmaktadırlar. Bunları da zerrece eleştirmeden meseleyi kapatıvermektedirler!

Hatta bazıları bu densizliği daha da ileri götürmekte bir beis görmez ve "Hz. Ali (a.s) de oğlunun bu davranışından rahatsızlık duymazdı. Nitekim bir gün camide halkı uyarıp, oğlum Hasan(a.s)a kız vermeyin zira kızınızı boşayıverir, demiş, ancak ahali: Ziyanı yok efendim, biz kızımızı Hz. Resulullah'ın (s.a.a) evladına nikahlamakla iftihar ederiz; canı isterse nikahlısını alıyor, istemezse boşayıverir... demişlerdir." Şeklinde sözüm ona nakillerden sıkılmazlar.

Bazıları, kızın ve kız ailesinin boşanmaya razı olması halinde, bunun boşanmanın "çirkinlik ve mezkur olma" özelliğini ortadan kaldırmaya yeteceğini ve boşanmanın, ancak "tarafların razı olmaması halinde" menfur ve çirkin bir davranış olacağını zannedebilir. Boşanmayı göze alarak beğendiği erkekle bir müddet birlikte yaşamanın tadını çıkarma isteyen bir kadın içinse boşanmanın hiç de "çirkin" ve "menfur" olmayacağını düşünebilirler.
Ancak, hakikat hiç de böyle değildir.

Kız ailesi ve bizzat kızın boşanmaya razı olması, boşanmanın "çirkinlik"ini azaltmış olmaz. Zira İslam'ın gözettiği gaye aile yuvasının kalıcı ve evlilik bağının sağlam olmasıdır. Eşlerin ayrılma hususunda mutabık olup olmamaları meselenin bu boyutunu pek değiştirmemektedir.
İslam'ın boşanmayı çirkin ve menfur bir hadise olarak tanımış olmasının sebebi sırf kadını gözetmiş ve onun rızasının alınmasını sağlamış olma için değildir ki akrabalarının ve kadının razı olması halinde boşanmanın çirkinlik ve menfurluluğu ortadan kalksın!...

Meseleyi ele alırken İmam Hasan (a.s) ile ilgili bu noktaya değinmemin sebebi, tarihi bir kişiliğe sahip insana yakıştırılmış tarihi bir iftirayı her zaman ve mekanda tekzip etmeyi bir insanlık görevi saymamdandır. Bunun yanında; Allah'tan habersiz bulunan bazılarının bu çirkin işe yeltenmeleri ve sonra da kalkıp Hz. Hasan'ı (a.s) öne sürmelerinin mümkün olması cihetiyledir.

Kısacası meselenin tartışma götürmeyen tarafı, İslam nazarında eşlerin boşanmasının "özü itibariyle" çirkin ve menfur olduğudur.

İslam, Boşanmayı Niçin Yasaklamamıştır

Meselenin bu noktasında "Madem ki boşanma bunca çirkin ve menfur bir hadisedir ve Allah Teala da bunu yapanı kendisine düşman bilmektedir, o halde İslam dini boşanmayı neden bütünüyle yasaklamamıştır" sorusu gündeme gelmekte ve bunun gibi şu sorular da zihinde belirivermektedir: İslam boşanmayı yasaklasa ve sadece muayyen özel durumlarda boşanmayı caiz kabul etse daha iyi olmaz mıydı Daha açık bir ifadeyle İslam,

boşanmayı birtakım şarlara bağlasa ve ancak bu şartların vuku halinde erkeğe eğer böyle olmuş olsaydı, kaçınılmaz olarak adli bir boyutu da olur ve karısını boşamak isteyen bir erkek, gerekli şartların vukuuna binaen önce mahkemeye delil göstermek zorunda kalırdı. Mahkemenin de bu delilleri geçerli ve yeterli bulması halinde karısını boşar, aksi takdirde boşayamamış olurdu...

Esasen "Allah indinde helallerin en kötüsü ve en kınanmış olanı boşamadır" cümlesinin maksat nedir Boşama eğer helalse kötü değildir; yok, eğer kötüyse o zaman da helal olmaması icap eder. Çirkin ve kötü olmayla "helal" olma, birbiriyle bağdaşmayan kavramlardır.
Bütün bunlar bir tarafa bir topluluk,

(yani mahkeme...vb. adına toplumun temsilcisi durumundaki bir topluluk) İslam nazarında, kınanmış ve çirkin karşılanmış olduğunu söylediğiniz boşanma meselesine, boşanmanın süratle yapılmasını önleyerek ereği boşanmadan caydırıncaya kadar davayı erteleyip durdurma veya bu evliliği sürdürebilmenin artık imkansız olduğu teşhisine vararak eşlerin ayrılmasın karar verecek kadar boşanma meselesine müdahalede bulunma hakkına sahip midir acaba...
Boşanma (lll)

Konumuzun buraya kadar ki bölümünde İslam'ın boşanma olayını şiddetle kınadığını, evlilik akdinin sürmesinden ve devanındın yana olduğunu belirterek "Boşanma bu kadar kötüyse İslam onu neden yasaklamamıştır İslam içki içme, kumar oynama, zulümde bulunma...vb. menfur olan her şeyi yasakladığı halde niçin boşanmayı da yasaklamamış ve bu konuda kanuni bir engel tayin etmemiştir Hem sonra,

boşanmanın çirkin bir helal olması da ne demek Ne biçim mantıktır bu ! Helal ise ne diye lanetlenmiş ve kınanmıştır Eğer lanetli bir şeyse o zaman nasıl helal edilmiştir İslam, bir yandan karısını boşayan erkeğe öfkeli bakışlarla bakarak onu kınayıp yermede, diğer yandan karısını boşamak istediğinde önüne kanuni engeller çıkarmamaktadır. Nasıl iştir bu!"gibi soruların pekala zihinden geçebileceğini hatırlatmıştık.

Bu soruların gayet yerinde ve makul olduğunu hemen belirtelim. Meselenin püf noktası da buradadır zaten. Evlilik ve karı koca hayatı doğal bir ilişkidir, sırf sözleşmeye dayalı değil... Tabiatın, bu ilişki için tespit etmiş olduğu özel konum ve kuralları vardır. Evlilik antlaşması, satış, kira, bağış, ipotek, vekalet... vb. gibi sosyal antlaşmaların tümünden farklıdır, söz konusu anlaşmalar sırf birtakım sosyal sözleşmelerden ibarettir.

Tabiat ve içgüdü denilen şeylerin bu sözleşmelerde hiçbir dahili yoktur. Keza tabiat ve içgüdü açısından bunlar için herhangi bir kanun da vazedilmiş değildir. Evlilik akdi ise bütün bunlardan farklı olarak taraflar arasındaki özel bir mekanizmaya sahip, doğal bir isteğe dayalı olarak tanzim edilmesi gereken bir antlaşmadır.


Bu cihetle evlilik akdinin, diğer akit ve sözleşmelerde görülmeyen bazı özel kurallar taşıyor olmasına şaşırmamak gerekir.

-----------------------------------------------------

-Sirkengebin veya Türkçe'de sirkence bin diye de geçen bu şerbet, sirkeyle bal karışımından yapılır ve safraya iyi geldiği -azalttığı- söylenir. Bu Farsça deyimi takriben "kına yaktık geline, siğil düştü eline" deyimi karşılıyor -Çev.-