İSLAM'DA KADIN
 




İSLAM'IN HUKUKİ DÜZENİNDE "MEHİR"


Bu hususta, görüş beyanında bulunanların ve özellikle sosyologların hakkında sükut ettiği beşinci bir merhale daha vardır... Bu merhalede erkek, evlilik sırasında bizzat kadının kendisine bir "hediye" sunmakta ve velisi bu armağan üzerinde hiçbir tasarruf hakkına sahip olamamaktadır. Kadın bu armağanı kabul etmekte, ancak sosyal ve iktisadi bağımsızlığını da korumaktadır.

Şöyle ki: Evvela, evleneceği erkeği kendi iradesiyle seçmektedir; babası veya erkek kardeşinin zorlamasıyla değil. İkincisi, baba evinde bulunduğu ve aynı şekilde kocasının evinde yaşadığı süre boyunca kimsenin onu kendi hizmetine sokmaya ve sömürmeye hakkı yoktur. Yağacağı iş ve vereceği emek karşılığında alacağı ücret başkasına değil; bizzat kendisine aittir. Keza hukuki işlemlerde erkeğin velayetine ihtiyacı da yoktur!

Bu merhalede, erkeğin kadından elde edebileceği yegane fayda evlilik süresince onunla birlikte olmak ve birleşebilmektir. Bu birlikteliğin sürdüğü evlilik müddeti boyunca da erkek, elinden geldiğince ve imkanı nispetinde onun geçimini sağlamakla mükelleftir.
Bu, İslam'ın kabul ettiği bir merhale ve safhadır.

Kadına ödenmesi gereken "mehir" in başka birine ait olmadığına dair pek çok ayet vardır. Öte yandan evlilik süresi boyunca erkek, kadının geçimini teminle mükelleftir. Kadın çalışıyor ve gelir elde ediyor olsa dahi bu durum erkeğin mesuliyetini kaldırmaz; kadının kazancı yine kendisine ait olur, babasına veya kocasına değil.

İşte bu noktada mehir ve nafaka meselesi bir muamma ve bilinmeze dönüşüvermektedir. Zira mehir kızın babasına ödendiğinde ve kız tıpkı bir köle gibi kocasının evine götürülüp kocasının sömürüsüne uğradığında mehrin felsefesi, kızı babasından satın almak ve nafakanın felsefesi de her mülk sahibinin kendi mülküne harcaması gereken masraflar idi.

Ancak, eğer kızın babasına hiçbir şey ödenmeyecek, kocası onu sömüremeyecek ve onu iktisadi çıkarları için kullanamayacaksa; öte yandan kadın ekonomik açıdan tamamiyle bağımsız olacak, hatta hukuki açıdan birilerinin velayeti altında bulunmasına gerek kalmayacaksa o zaman mehir ve nafaka ödemek niye!


TARİHE BİR BAKIŞ


Mehir ve nafakanın beşinci dönemde ne gibi bir felsefe taşıdığını öğrenmek istiyorsak, bundan önceki dört döneme tekrar kısa bir göz atmamız faydalı olacaktır. Gerçek şu ki; söz konusu dönem ve merhaleler hakkında söylenilenler ve yazılıp çizilenler bir dizi tahminden başka bir şey değildir. Nitekim bunlar ne tarihi gerçekler, ne de ilmi ve deneysel hakikatlerdir.

Bir yandan bazı ipuçlarının varlığı, bir yandan da insan ve kainat konusunda öne sürülen birtakım felsefi teoriler, tarih öncesi insanının hayatı üzerine bu gibi tahminlerde bulunulmasına zemin hazırlamıştır. Mesela -"anaerkil" dönem konusunda iddia edilenler, hemencecik inanı verilecek şeyler değildir. Keza babaların kız evlatlarını sattığı veya kadınların kocaları tarafından sömürüldüğü yolunda öne sürülenler de pek makul görünmemektedir.

Bu tahmin ve teorilerde dikkat çeken iki önemli nokta var: Birincisi, ilk dönem insanlarıyla ilgili tarihi geçmişin son derece vahşi ve acımasız bir tablo şeklinde tasvir edilmesi, insanların bu çağlarda insani duygulardan tamamen uzak bulunduğu imajının uyandırılmaya çalışılmasıdır.

İkincisi, genel hedeflerine varabilme yolunda tabiatın uygulamış olduğu fevkalade şaşırtıcı tedbirlerin bu konudaki rolünün görmezden gelinmiş olmasıdır...İnsan ve tabiat konusunda bir batılının böyle düşünmesi ve bu gibi görüşler taşıyor olması şaşırtıcı değildir. Ancak -eğer batı taklitçiliğinin büyüsüne kapılmamışsa- aynı görüşleri bir doğulunun taşıyamayacağı bilinmektedir.

Batılı, bazı özel sebepler nedeniyle insanı duygulara yabancıdır. Dolayısıyla insani duygular ve bunlardan kaynaklanan kıvılcımların tarihte önemli bir rol oynayabileceğine inanabilmek güç gelir ona. Batılı eğer ekonomik açıdan bir meseleye bakacak olursa göreceği tek şey ekmektir.

Bu durumda onun nazarında tarih, kendisine ekmek verilmedikçe hareket etmesi mümkün olmayan bir makine gibidir. Eğer meseleye cinsel açıdan bakacak olursa, insanlığı ve insanlık tarihini onca kültürel, siyasi, sanat, ahlaki, dini ve göz kamaştırıcı daha nice manevi yüceliklerine rağmen şekil değiştirmiş cinsel oyunlardan ibaret görecektir. Meseleye egemenlik ve üstünlük sağlama eğilimi açısından yaklaştığında da insanlık tarihini bir dizi kanlı katliamlar ve gaddarlıklardan ibaret sayacaktır.

Batılı ortaçağ dönemi boyunca din tarafından ve din adına işkencelere uğramıştır. Olmadık eziyetlere katlanmış ve diri diri yakılma sahneleri yaşamıştır. Bu cihetle din, tanrı ve bunları çağrıştıran her şeyden korkar bir haldedir. Tabiatın belli bir hedefe doğru ilerlediğini ve koca kainatın kendi başına bırakılmış bir sistem olmadığını anlatan birçok ilmi belirtileri bizzat müşahede etmiş olmasına rağmen "illet-i gai" dediğimiz yaratılışın nihai hedefini itiraf etme cüretini göstermemektedir.

Kadın-erkek ilişkilerinin geçmişinde elbette pek çok zulümler işlenmiş, sayısız gaddarlıklar yaşanmıştır. Kur'an bu hadiselerin en acımasız ve en korkuncunu zikretmiştir. Ancak sırf bu cihetle, tarihin baştanbaşa acımasızlık ve gaddarlıktan ibaret olduğunu söylemek de doğru değildir elbet...


MEHRİN GERÇEK FELSEFESİ


Bizce mehrin ortaya çıkışı, kadın-erkek ilişkiliğinde adalet ve dengeyi sağlamak, bu ikisi arasında sağlam ve sağlıklı bir bağ oluşturabilmek gayesiyle yaratılış nizamının özyapısına ustaca yerleştirilmiş bulunan tedbirler mekanizmasının bir sonucudur.

Mehrin ortaya çıkış sebebi, yaratılış nizamında kadınla erkeğin aşk hususunda birbiriyle tamamen farklı olan roller üstlenmiş olmasıdır. Arifler bunun bütün varlık alemine şamil bir durum olduğunu söylerler. "Aşk ve cezbe, bütün varlıklara ve bütün yaratılmışlara egemen bir asıldır" derler, "Yalnız, şu var ki, her varlık kendine has bir vazifeyi ifayla mükellef olduğundan diğerinden farklıdır; ateş "yanıp yakılma" bir yerde, "yapıp kurma" başka yerde yerleştirilmiştir."

Nitekim tanınmış şair Fahreddin Iraki diyor ki
Aşk sazının nasıl bir saz olduğunu kim bilebilir
Mızrabı dokuz feleği harekete geçirir onun.
Bu perdede bir sır vardır ki onu bilecek olsan
Hakikatin neden perdelenmiş olduğunu anlarsın.
Renkten renge giren ve her an şekil değiştiren"aşk"tır.
Bir yerde naz, bir başka yerde niyaz olarak gösterir kendini.
Aşık libasına bürünen her şey "yanıp yakılma"dır.
Maşuk libasına bürünmüş her şey de yapıp kurmadır."

Kadınla erkeğin farklarından söz ettiğimiz 14. makalede bu ikisinin birbirine karşı aynı tür duygular taşımadığını söylemiştik. Yaratılış kanunu gurur, güzellik ve ihtiyaçsızlığı kadına; ihtiyaç duyma, isteme, aşk ve serenadı da erkeğe vermiştir.

Erkeğin fiziki gücü karşısında kadının zayıflığı bu yolla dengelenmiş ve aynı sebep yüzünden öteden beri görücülüğe giden, yani ihtiyacı olduğunu dile getirmek zorunda kalan taraf hep erkek olmuştur. Daha önceki bahislerimizde, sosyologların ilgili görüşlerini zikretmiş ve onlara göre hem ataerkil, hem anaerkil dönemlerde muhatabın ayağına giden tarafın erkek olduğunu hatırlatmıştık.

Araştırmacılar, erkeğin kadından daha şehvetli olduğunu söylerler. İslami rivayetlerde ise erkeğin kadından daha şehvetli olmadığı, bilakis kadının daha şehvetli olduğu, ancak kadının, şehvete karşı daha mukavemetli ve güçlü yaratılmış olduğu geçer. Her ikisi de aynı kapıya çıkmaktadır bu görüşlerin.

Netice itibarıyla cinsel içgüdüler karşısında erkekler kadınlardan daha zayıftırlar. Bu özellik kadına, erkeğin peşinden gitmeme, ona çabucak teslim olmama güç ve şansı kazandırmış; erkeği de kadına onu ihtiyacı olduğunu dile getirmeye ve onun razılığını kazanmak için girişimde bulunmağa sürüklenmiştir. Bu girişimlerden biri de erkeğin kadını kendisiyle evlenmeye razı edebilmek veya kendisiyle evlenmeyi kabul ettiği için ona teşekkür etmek amacıyla kadına bir hediye vermesi olmuştur.

Neden öteden beri erkek tür, dişi türe ulaşabilmek için birbiriyle rekabete girişmiş, çatışmış ve dövüşmüş; ancak dişiler arasında erkeğe ulaşabilmek için bu kadar bariz bir hırs görülmemiştir.

Bunun sebebi, dişiyle erkeğin birbirine karşı aynı duygu ve eğilimi taşıyor olmayışıdır. İstek erkekten gelmiştir; talepte bulunma rolünü üstlenen taraf dişi değil, erkek tür olmuştur daima. Keza dişi tür, hiçbir zaman erkek türün gösterdiği kadar taşkın bir arzuyla onun peşine takılmamış, bilakis, erkek türe karşı daima ihtiyaçsız ve ilgisiz görünmüştür.

Mehirle kadının iffet ve namuslu oluşu arasında kök birliği, sebep müşterekliği vardır. Kadın, kendi fıtratından almış olduğu ilhamla erkeğe kolayca teslim olmaması ve tabiri caizse postu pahalıya bırakması gerektiğini sezmiş, idrak etmiştir.

Birtakım fiziki zayıflığına rağmen kadın, erkeği görücü olarak kendi ayağına çekebilmiş, erkekleri birbiriyle rekabete girişmek zorunda bırakabilmiştir. Erkekten kasten uzak durarak, romantik bir aşk yaratabilmiştir. Mecnunları Leylaların peşi sıra koşturabilmiştir. Kadının bir erkekle evlenmeyi kabul ederken bir sadakat ve vefa nişanesi olarak ondan bir hediye almasının sebebi de bunlardır işte.

Bazı vahşi kabilelerde, birden fazla seveni veya isteyeni olan genç kızların, onları birbiriyle düelloya mecbur ettiğini ve düelloyu kazananla evlenmeye razı olduğunu söylerler.Gazeteler, buna benzer bir hadisenin Tahran'da vuku bulduğunu yazdılar. Bir genç kız, ona aşık olan iki erkeğe, kendi huzurunda ateşsiz silahla düello yaptırmış...

Kuvvet derken "pazu gücü"nden başka şey düşünmeyen ve kadın-erkek ilişkilerinin geçmişini, hep erkeğin kadına zulmetmiş olduğu bir tarih olarak değerlendirenler için zayıf ve zarif bir yaratık olan kadının, güçlü ve sert yapılı karşı türün bireylerini böylesine kolaylıkla birbirinin canına düşürebileceğine inanmak imkansız gelebilir.

Ancak yaratılış nizamının ustaca tedbirlerine biraz da olsa aşina olan ve kadının bünyesinde meydana getirilmiş fevkalade şaşırtıcı ve esrarengiz "kadınca güç"le tanışık bulunanlar, bu tür şeylerin hiç de tuhaf olmadığını bilirler.

Kadının erkek üzerinde pek büyük etkisi olmuştur. Kadının erkeği etkilediği kadar erkek kadını etkileyebilmiş değildir. Erkek; kahramanlıklarının şecaat ve yiğitliklerinin, sanat ve dehasının büyük bir kısmını kadına ve onun incece "çekingenlik" ve "uzak duruşlar"ına borçludur; onun namuslu ve iffetli oluşuna, kendini ağıra satışına medyundur.

Her zaman kadın erkeği, erkek de toplumu yetiştirmiştir. Kadının iffet, haya ve çekingenliğini kaybetmesi ve erkek rolünde görünmek istemesi halinde ilkin kadın iptal damgası yemekte; ardından, erkek erkekliği ve mertliği unutmakta ve neticede toplum yok olmaktadır.

Kadının tarih boyunca kimlik ve kişiliğini koruyabilmesine, erkeğe kapılmamasına ve onu görücü olarak kendi ayağına çekmesine yarayan; uğruna erkekleri birbirine düşürüp birbiriyle savaştıran, bu yolda onları ölüme kadar götüren; ona iffeti, namus ve mahcubiyeti slogan edinerek vücudunu erkeklerden gizleyip esrarengiz görünmeyi öğreten;

erkeğe aşk ve ilham kaynağı olmasına, onda sanat tohumlarının yeşermesine, şecaat, cesaret ve deha tomurcuklarının açmasına sebep olan ve erkekte "aşk" ve "aşıklık" duygularını coşturarak onun kadın karşısında alçak gönüllü oluşuyla övünmesine yol açabilen "kadın gücü" ve ona mahsus "kadınca kudret", nikah sırasında erkeğe bir hediye verdirebilmeye, izdivaç sırasında mehir unvanıyla ondan bir armağan alabilmeye de pek âla muktedir olsa gerek...Mehri, yaratılış nizamında hazırlanan ve bizzat fıtrat tarafından düzenlenmiş bulunan tüzüğün bir maddesidir.


KURAN'DA MEHİR


Kur'an-ı Kerim, mehri beşinci merhalede söylemiş olduğumuz şekliyle icat etmiş değildir. Zira söz konusu dönemdeki haliyle mehir, tabiata hakim olan yaratılış nizamının bir icadıdır. Kuran'ın yaptığı şey mehri yeniden fıtri ve tabii durumuna getirmek oldu.Kur'an-ı Kerim, eşsiz bir incelik ve zarafetle "Kadınlarınızın mehirlerini bir bağış olarak verin" buyurur. Yani sizin tarafınızdan bir bağış ve hediye olan nikah akçesini kadınların baba veya kardeşlerine değil, bizzat kendilerine verin, der.

Kur'an-ı Kerim bu kısa cümlede üç temel noktaya değinmiştir:Evvela nikah akçesinden "sadaka" kelimesiyle söz etmiştir, "mehir" kelimesiyle değil... "Sadaka" kelimesi doğruluk, dürüstlük ve samimilik anlamını ifade eder "sıdı" kökünden türemiştir. Mehrin "sadak" veya "sadaka" adı verilmesi de, erkeğin sevgisinde "sadık" olduğunu göstermesi cihetiyledir.

Nitekim "Keşşaf" tefsirinin yazarı gibi bazı müfessirler bu noktaya değinmişlerdir. Aynı şekilde, Rağıb İsfahani'nin de, "Müfredatu Garib'il-Kur'an" adlı eserinde dediği gibi fakirlere yardım amacıyla verilen sadakaya "sadaka"denilmesi de bu işin, imanın sıdkını, doğruluğu gösterebileceği içindir.
İkincisi, ayetin Arapça tabirinde bu kelimeye "Hunne" zamiri eklenmiştir.

Bu da mehrin kadının anne veya babasına değil, bizzat kendisine ait olduğunu; onu büyütme, süt ve ekmek verme karşılığında anne ve babasına ödenecek bir ücret olmadığını belirtmek içindir.Üçüncüsü, "Nihle" kelimesini kullanmış ve böylece mehrin bir armağan, hediye ve bağıştan başka hiçbir unvan taşımadığını özellikle belirtmiştir.


HAYVANLARDAKİ DUYGUNUN İKİ TÜR OLUŞU


Bu durum insan türüne mahsus bir özellik değildir. İki cinslilik kanununun hakim olduğu her canlı türünde her iki cinsin de birbirine muhtaç olmasına rağmen, erkek cinsi daima daha fazla ihtiyaç duyacak şekilde yaratılmıştır.

Yani onun duyguları daha fazla "ihtiyaç duyma"ya meyillidir. Bu durum bir yandan erkek türün dişisinin rızasını kazanma yolunda girişimlerde bulunmasına yol açmış, diğer yandan iki tür arasındaki ilişkinin dengelenmesini sağlayarak erkek türün fiziki kuvvetini kötüye kullanmamasına, alçakgönüllü ve mütevazi davranmasına sebep olmuştur.

GAYRİ MEŞRU İLİŞKİLERDE ARMAĞAN VE HEDİYE


Kadınla erkek, birbirinin vücudundan gayri meşru bir şekilde zevk almak ve sözüm ona serbest aşktan faydalanmak istediğinde de hediye ve armağan veren taraf yine erkek olmaktadır. Nitekim dışarıda birlikte bir kahve veya bir çay içecek ya da yemek yiyecek olsalar, erkek, masrafı karşılamayı kendisine vazife bilmektedir. Kadın, erkeğin masrafını üstlenmeye ve onun için para harcamaya kalkışırsa, bunu erkek kendisine bir nevi hakaret sayar.

Genç bir erkek için zamparalık, paralı ve maddi imkanlara sahip olmayı gerektirirken, genç bir kız için aynı vakıa hediyeler almak için bir vesiledir. Gayri meşru ve kanunsuz ilişkilerde bile hakim olan bu adetler, kadınla erkeğin birbirine benzemeyen iki ayrı duygu taşıyor olmasından kaynaklanmıştır.


BATILININ FLÖRTÜ EVLİLİĞİNDEN DAHA TABİİDİR


İnsanlara eşit haklar sağlama adına aile hukukunun tabii yörüngesinden saptırılmış olduğu ve tabiat kanunlarının aksi yönünde hareket edilerek kadınla erkeği "benzer" konumlara getirilip aile hayatında bu ikisine benzer roller verildiği batı dünyasında da, sözleşmeli kanunların onları tabiatın yörüngesinden çıkaramadığı durumlarda ve serbest aşk ve flört söz konusu olduğunda erkek yine tabii görevini yapmaktadır.

Yani ihtiyaç duymakta, talep etmekte, bunun için para harcamakta ve masrafta bulunmaktadır; kadına hediyeler vermekte onun masraflarını karşılamaktadır.Halbuki batı usulü evlilik sisteminde, mehri yoktur ve nafaka açısından da kadına pek ağır mesuliyet yüklenir. Yani batı usulü flört ve aşk hayatı yaşama, batı usulü evlilikten daha tabii ve tabiatla daha uyumludur.

Mehir, kadınla erkeğin benzer olmayan yetenek ve hasletlerle yaratıldığını ve yaratılış kanununun fıtri ve tabii hukuk açısından bu ikisine, birbiriyle benzer olmayan senet ve belgeler verdiğini gösteren örneklerden biridir.


MEHİR VE NAFAKA(2)


Geçen bölümde mehrin ortaya çıkışındaki asıl sebebi izah ettik. Bunun, kadın-erkek münasebetlerinde yaratılış kanununun her iki türe farklı roller yüklemiş olmasından kaynaklandığını belirttik. Mehrin erkeğin haşin duygularından değil, onun şefkat ve merhamet duygularından kaynaklandığını açıkladık.

Meselenin kadınla ilgili boyutunun da onun zaaf ve iradesizliğinden değil, kendine has sakınma ve izzet duygusundan kaynaklandığını izah ettik. Mehrin, kadının değerini yüceltmek ve ona daha yüce bir konum kazandırmak gayesiyle yaratılış kanununca alınmış bir tedbir olduğunu gördük. Mehir, kadına kişilik kazandırır. Kadın için mehrin manevi değeri, onun maddi değerinden çok daha fazladır.

İSLAM'IN İPTAL ETTİĞİ CAHİLİYE PRENSİPLERİ


Kur'an-ı Kerim mehirle ilgili cahiliye prensip ve adetlerini iptal ederek ona başlangıçtaki tabii halini kazandırdı.
Cahiliye döneminde anne ve babalar mehri, çocukları için çektikleri zahmete karşılık kendi hakları bilir ve "başlık parası" kabul ederlerdi.
Keşşaf ve diğer tefsirlerde şöyle yazarlar.

"Cahiliye döneminde birinin bir kız çocuğu olduğunda, onu kutlar ve "Gözün aydın olsun, servetin arttı!" derlerdi. Bununla "bu kız çocuğunu kocaya verdiğinde epeyce başlık parası alacaksın!" denilmek istenirdi.

Cahiliye devrinde baba, babanın yokluğunda da erkek kardeş kendisine velayet hakkı tanımaktaydı. Kızı onun iradesiyle değil, kendi iradesiyle evlendirirdi. Öte yandan kızın mehrini kıza ait değil, kendine ait bir hak olarak görürdü. Bu nedenle de kızı değiş tokuş usulü bir mübadeleyle evlendirebiliyordu.

Bu nikah şöyleydi: Birisi, diğerine "Kızını-veya kız kardeşini-bana nikahlaman şartıyla kızımı-veya kız kardeşimi sana nikahlıyorum" der, o da kabul ederdi.Böylece kızlardan her biri diğerinin mehri sayılır ve biri, ötekinin baba veya kardeşine ait olurdu. Cahiliye dönemine mahsus bu nikaha "şığar" denilmedeydi. İslam dini bu geleneği batıl ilan etti. Nitekim Hz. Resul-i Ekrem (s.a.a) efendimiz "kız veya kız kardeşlerin değiş-tokuş -şiğar- İslam'da men edilmiştir" buyurmuşlardır.

İslami rivayetlerde babanın mehir üzerinde hiçbir hakkı olmadığı belirtilmekle birlikte nikah sırasında mehri dışında da olsa herhangi bir şeyin babaya verilmek üzere şart koşulmasının, mehir bizzat kıza verilmesi halinde bile, doğru olmayacağı bildirilmiştir. Yani, bu durumda dahi baba, kızının evliliğinden kendisine bir çıkar sağlama hakkına sahip değildir.

İslam, sosyologların deyişine göre henüz mübadele edilebilecek bir servetin söz konusu olmadığı çağlarda uygulanan "damadın kayınpederine çalışması" geleneğini de kaldırmıştır.Damadın kayınpederine çalışması adeti, sırf babanın kızı vesilesiyle bir çıkar sağlamak istemiş olmasından da kaynaklanıyor değildi; bu geleneğin dayandığı başka sebepler de vardı.

Muhtemelen o devrin medeniyetinin icap ettirdiği bir gereklilikti. Üstelik göründüğü kadarıyla o günkü haliyle zalimce bir davranış da değildi bu. Velhasıl eski çağlarda böyle bir geleneğin yürürlükte olduğu kesin.

Kur'an-ı Kerim'de geçen Hz. Musa ve Hz. Şuayb'in (s.a) kıssası böyle bir geleneğin varlığından söz eder. Hz. Musa (s.a) Mısır'dan kaçarken "Medyen" kuyusunun yanı başında koyunlarıyla bir köşede bekleyen Hz. Şuayb'in (s.a) kızlarını görür. Kimsenin onlara yardım etmemesi üzerine hallerine acır ve kuyudan su çekerek onların sürüsünü suvarır.

Kızlar evlerine vardıklarında hadiseyi babalarına anlatırlar. Şuayb (s.a) kızlarından birini Musa'nın (s.a) ardından yollayarak onu evine davet eder. Birbirleriyle tanıştıktan sonra Hz. Şuayb (s.a) bir gün Hz. Musa'ya (s.a) "İki kızımdan birini sana nikahlamak isterim, ancak sekiz yıl benim yanımda çalışman şartıyla... İstersen iki yıl da kendin ekleyebilirsin buna..." der ve Hz. Musa (s.a) da bunu kabul ederek Hz. Şuayb (s.a) damadı olur.

O dönemlerde bu bir gelenekti ve bu gelenek iki sebebe dayanmakdaydı: 1- Servetin olmayışı: Damadın evleneceği kız veya onun babasına yapabileceği yegane hizmet genellikle onlar için çalışmaktan ibaretti. 2- Çeyiz verme geleneği: Sosyologlara göre babanın kızına çeyiz vermesi, çok eskiden beri var olan bir gelenek ve örftür.

Baba, kızına çeyiz hazırlayabilmek için damadını ücretli olarak yanında çalıştırır veya ondan belli bir meblağı alırdı. Babanın, damadı yanında çalıştırması veya ondan bir şey alması, sonuçta kızın yararınaydı.

Velhasıl, İslam bu geleneği kaldırdı; kızı için harcamak istese dahi, kayınpederin mehri kendi malı olarak kabul etmeye hakkı yoktur. Mehri doğrudan doğruya kızın kendi malıdır, onu dilediği gibi harcayabilir.

Cahiliye döneminde, pratikte kadının kendi mehrinden mahrum kalmasına yol açan başka gelenekler de vardı. Kadının varislere miras kalması işte bu geleneklerden biriydi. Biri öldüğünde, oğulları veya erkek kardeşleri gibi mirasçıları onun geride kalan mülkünün varisi olduğu gibi, karısına da varis olurdu.

Şahıs öldüğünde, oğlu veya erkek kardeşi, ölünün zevcesi üzerindeki zevcelik hakkının devam ettiği inancıyla onun mirasçısı olarak kadını başkasına nikahlayıp mehri kendisi alır, ya da ölünün geçmişte vermiş olduğu mehre binaen yeniden mehri vermeksizin onu kendisine nikahlar ve bunu bir hak olarak bilirdi.

Kuran-ı Kerim, kadının miras olarak intikali geleneğini kaldırdı: "Ey (Resul ve Kuran'a)-inananlar! Size eş olmaya rıza göstermedikleri halde kadınları zorla miras olarak almanız helal değildir..." (Nisa: 19)

Kuran-ı Kerim başka bir ayette de, miras şeklinde olmayıp tarafların kendi rızasıyla olsa dahi erkek evladın, babasının eşiyle evlenmesini kesinlikle yasakladı: "Babalarınızın nikahladığı kadınları almayın..." (Nisa: 22)

Kuran-ı Kerim, kadınların mehrinin zayi olmasına yol açan her geleneği kaldırdı. Mesela bir erkek, eşinden soğuyup da ona karşı ilgisini kaybettiğinde ona kötü davranıp azap çektiriyor, böylece kadını boşanmayı kabul etmeğe zorlayarak ona verdiği mehrin tamamını veya bir kısmını geri alıyordu. Kuran'ı Kerim; "Apaçık kötülükte bulunmadıkları halde onlara verdiğinizin bir kısmını ele geçirmek için sıkıştırmayın onları..." Nisa:19 buyurarak bu davranışı yasakladı.

Bu geleneklerin bir diğeri ise şuydu: Bir erkek bir kadınla yüksek miktarda bir mehir vererek evleniyor, fakat ondan bıkıp bir başka kadınla evlenmeyi arzu ettiğinde biçare kadını fuhuşla suçlayıp, kadını lekeliyor ve onun baştan beri kendi karısı olmayı hakketmediğini, dolayısıyla evliliğin sona erdirilmesinin kaçınılmaz olduğunu ve mehir olarak ödediği her şeyi geri alması gerektiğini iddia ediyordu. Kur'an-ı Kerim bu çirkin adeti de kınayarak önlemiştir.


İSLAM'IN KENDİNE HAS BİR MEHİR SİSTEMİ VARDIR


İslam'ın kesin hükümlerinden biri de erkeğin, kadının mülkü ve işi üzerinde hiçbir hak sahibi olmadığıdır. Ne ona, "Benim için falan işi yap!" diye emir verebilir, ne de, mesela kadının kazanmış veya elde etmiş olduğu bir servet üzerinde, onun rızası olmadan tasarrufta bulunabilir... Bu açıdan kadınla erkek eşit durumdadırlar.

Hıristiyan Avrupa'da 20. yüzyılın başlarına kadar yaygın bir şekilde yürürlükte olan örfün tersine, İslam'da kadın, ticari ve hukuki işlemlerini yürütebilmek için kocasının velayeti altında değildir.

Alış veriş işleri ve ticari teşebbüsler hususunda vereceği kararlarda tamamen hür ve serbesttir. İslam, kocası karşısında kadına böylesine ekonomik bir bağımsızlık tanımış ve kocasına, kadının mülkü, işi ve ticari işlemleri ne müdahale hususunda hiçbir hak tanımamış olmasına rağmen yine de mehir usulünü kaldırmamıştır.

Bizzat bu, İslam nazarında mehrin, erkeğin daha sonra kadından faydalar elde edeceği ve onun fiziki enerjisini sömüreceği sebebine dayanmadığını apaçık gözler önüne sermektedir. Bu da gösteriyor ki, İslam'ın kendine has bir mehir sistemi vardır. Bu mehir sistemi ve felsefesini diğer mehir uygulamalarıyla karıştırmamak ve onlara yöneltilen halkı eleştirilerin bu sisteme yöneltilemeyeceğini unutmamak gerekir.

FITRAT DİNİ


Daha önceki bahsimizde de belirtmiş olduğumuz gibi Kur'an-ı Kerim mehrin bir hediye ve "nihle" (karşılıksız bağış) olduğunu vurgular, bu hediye ve bağışı gerekli bilir. Kur'an, insanoğlunun fıtratının rumuzuna tam bir dikkat göstererek riayet etmiştir. Kadınla erkeğin birbirine dostça ilgi duyma hususunda tabiatın onların uhdesine bırakmış olduğu rolleri unutmamaları için mehrin gerekli olduğunu hatırlatmıştır.

Kadının rolü, erkeğin sevgisine karşılık vermektir. Kadının sevgisinin, erkeğin sevgisine bir karşılık olması daha iyidir. Yani kadın ilk adımı atmamalıdır. Kadından başlayan bir aşk; yani önce kadın tarafından ortaya konulan ve erkek henüz onu istememişken kadının erkeğe

aşık olması şeklinde tezahür bulan bir aşk, daima yenilgi ve kadının gururunun incimesiyle sonuçlanır. Ama kadının erkeğin aşkına cevap vermesi şeklinde ortaya çıkan aşkta durum bunun tam tersinedir. Böylesine bir aşkta ne yenilgi söz konusudur, ne de kadının şahsiyetinin kırılması ve gururunun incimesi...

Sahi, kadının vefasız olduğu doğru mudur Sevgi konusunda verdiği sözde durmaz mı o Kadının aşkına güvenmemek mi gerekir
Bu hem doğrudur, hem de yanlış... Aşkta ilk adımı atan taraf kadın olduğunda bu yargı doğrudur. Yani eğer bir kadın bir erkeğe aşık olur ve ona gönlünü kaptırırsa, bu aşkın ateşi çabucak küllünü verir; böyle bir aşka da güvenmemelidir. Ancak kadının aşkı, bir erkeğin sadakatle ona duyduğu aşka karşılık tezahür eden "cevap" niteliğinde bir aşk olursa, yukarıdaki yargı yanlıştır.

Bu tür bir aşk, erkeğin duyduğu aşk soğumadıkça sona ermez. Bu durumda doğal olarak kadının aşkı da sona erecektir. Kadının fıtri aşkı, işte bu ikinci tür aşktır. Kadının "aşkta vefasız olduğu" yolundaki şöhret, yukarıda bahsi geçen birinci türdeki aşkı bağlar. İkinci türdeki aşklarda ise kadın vefalı oluşuyla ünlüdür.

Toplum, karı-koca bağlarının güçlenmesini istiyorsa, Kuran'ın göstermiş olduğu yolu izlemek zorundadır. Yani fıtratın kanunlarına uyarak aşk konusunda kadınla erkeğe düşen özel rolleri nazara almalıdır. mehir kanunu, tabiatla uyum sağlamaktan başka bir şey değildir. Zira mehir, aşkın erkek tarafından başladığının, kadınınsa ondan gelen aşka karşılık verdiğinin göstergesidir.

Gerçekte erkek kadının nezaket gösterip onun aşkına olumlu cevap vermesine kadına bir hediye takdim etmektedir. Bu yüzden genel bir nizamnamenin bir maddesi durumunda olan ve tabiatın usta elleriyle tedvin olunan mehir kanunun, kadın-erkek eşitliği adına lağvedilmemesi gerekir.

Yukarıda da belirtmiş olduğumuz üzere Kur'an-ı Kerim, o dönemin erkeklerinin hoşuna gitmemesine rağmen mehir konusundaki cahiliye adetlerini değiştirmişti. Mehir Kuran'ın getirmiş olduğu mehir, cahiliye döneminde yaygın olan şey değildi. Dolayısıyla, Kur'an mehre önem vermez; olsa da olur, olmasa da... diyemeyiz. Kur'an mehri pekala temelinden reddedebilir ve zamanın erkekleri de bundan pek memnun kalırdı... Ancak, Kur'an bunu yapmadı..


ELEŞTİRİLER


Mehir konusunda İslam'ın görüşlerini ortaya koyduk. İslam'ın mehir nasıl değerlendirdiğini açıkladık. Şimdi okuyucunun bir de bu İslami kanunu eleştirenlerin görüşlerini duyması yerinde olacaktır.

Bayan Menucehriyan, "İran Anayasa ve Medeni Kanununa Eleştiri" adlı kitabının "mehir" başlıklı bölümünde şöyle demekte: "Erkek, bir ev, bir bağ, bir at veya katıra sahip olabilmek için nasıl belli bir meblağ ödüyorsa, kadını satın alabilmek için de kesenin ağzını açmak zorundadır. Aynı şekilde, bir ev, bağ veya katır alırken onun güzelliği, çirkinliği, büyüklüğü, küçüklüğü ve verimliliği onun fiyatını nasıl etkiliyorsa, kadının fiyatı da onun güzelliğine, çirkinliğine, zengin veya fakir oluşuna göre değişivermektedir.

Pek şefkatli ve cömert olan kanun koyucularımız, kadının fiyatıyla ilgili 12 madde yazmışlardır. Gerekçeleri de, ortada belli bir meblağın olmaması halinde evlilik bağlarının çabucak gevşeyeceği, aile yuvasının yıkılma tehlikesiyle karşı karşıya kalacağıdır."
Bu hanımefendiden şunu soruyoruz:

Acaba mehir kanunu, batılılardan alınma bir kanun olsaydı, yine böylesine çirkin saldırılar ve iftiralara maruz kalacak mıydı Birine belli bir miktar para verilmesi, ille de onu satın almak için midir O zaman hediye, bağış, armağan, ihsan vb. şeylerin temelden kaldırılması gerekmez mi İran Medeni Kanununda kaydı geçen mehir kanununun kaynağı Kuran'dır.

Kur'an, mehrin bir armağan, hediye ve karşılıksız bağıştan başka hiçbir unvan taşımadığını açıkça bildirmektedir. Üstelik İslam, ekonomik kanunlarını öylesine tanzim etmiştir ki, bu dinin nizamında erkeğin, kadından ekonomik çıkar sağlamaya kesinlikle hakkı yoktur. Bu durumda mehir "kadının fiyatı" şeklinde değerlendirilebilir mi.

İranlı erkeklerin pratikte bugün kadınlarından ekonomik faydalar sağlamakta olduğunu söyleyebilirsiniz, buna ben de katılırım. Bu gün İran erkeklerinin çoğunun böyle olduğunu ben de kabul ediyorum; ancak bunun "mehir" kanunuyla uzak veya yakın herhangi bir alakası yoktur ki!... Erkekler, "karılarımıza, mehir ödediğimiz için tahakkümde bulunuyoruz! "demiyorlar ki!...

Hem İran erkeğinin karısına tahakkümde bulunmasının başka kökleri vardır... Halkı ıslaha çalışacağınıza ne diye fıtrat kanununu bozmakta ve fesatları artırmaktasınız sahi!.. Zatıalinizin bütün bu laflarla ulaşmak istediği bir tek gaye vardır: İranlı ve genelde her doğulu, daha rahat yutulabilir bir lokma durumuna gelmek için kendisini, kendi hayat felsefesini ve kendi insani kıstaslarını unutsun ve ecnebilerin şekil ve rengine bürünüversin!...
Menuçehriyan hanımefendi şöyle diyorlar:

Ekonomik bakımdan kadın da erkek gibi olursa ona nafaka, elbise ve mehir gibi şeyler verilmesine ne hacet kalır Bu öngörü ve tedbirler erkek için nasıl düşünülmüyor ve söz konusu edilmiyorsa o zaman kadın için de söz konusu edilmeyecektir."

Bu sözün iyice tahlil edildiğinde şu manaya geldiği anlaşılır: "Kadına mülkiyet ve ekonomik bağımsızlık hakların tanınmadığı eski devirlerde mehir ve nafaka bir yere kadar mantıklı karşılanabilir. Fakat eğer kadına ekonomik bağımsızlık tanınırsa-ki İslam bu hakkı tanımıştır kadına- bu durumda mehir ve nafakanın hiçbir geçerli manası kalmayacaktır."

Menuçehriyan hanımefendi, mehrin yegane gerekçesinin, kadının ekonomik haklarının elinden alınmasına karşılık eline bir şeyler geçmesini sağlamak olduğunu zannetmiş olmalıdırlar... Oysa bu hanımefendi, Kur'an ayetlerine kısaca bir müracaat edip, Kuran'ın mehir konusunda kullanmış olduğu terimler üzerinde biraz düşünseydi, Kur'an açısından mehrin asıl gerekçesinin ne olduğunu anlar ve ülkesinin inanmış olduğu semavi kitabın böylesine muazzam bir mantık taşıyor oluşuyla övünürdü.

Kırk Öneri'nin yazarı, Zen-i Ruz (Günün Kadını) dergisinin 89. sayısının 71. sayfasında kadının cahiliye devrindeki feci duruma ve İslam'ın bu yolda vermiş olduğu hizmetlere değindikten sonra şöyle diyor: "Kadınla erkek eşit olarak yaratılmış olduğundan birinin diğerine belli bir meblağ veya ücret ödemesinin mantıki bir açıklaması yoktur. Zira erkeğin kadına ihtiyaç duyuyor olması gibi, kadının da erkeğin varlığına ihtiyacı vardır. Yaratılış, onları birbirine muhtaç olarak yaratmıştır. Bu ihtiyaç konusunda kadınla erkek yekdiğeriyle eşit vaziyettedirler.

Binaenaleyh, birinin diğerine bir meblağ ödeme zorunda bırakılması mantıksız olacaktır. Ancak, boşanma yetkisi erkekte olduğundan ve kadın bu müşterek hayatta belli bir gelire sahip bulunmadığından; kocasının kişiliğine güveninin yanında ondan bir nevi mali bir güvence ve vesika talebinde bulunma hakkı da tanınmıştır kendisine!..."72. sayfada da diyor ki: "Medeni Kanunun "Erkek,istediği zaman karısını boşayabilir" şeklindeki 1133. maddesi düzeltilir, boşanma meselesi erkeğin istek ve keyfine bağlı bırakılmazsa mehri de varlığının gerekçesini yitirecek, geçersiz olacaktır."

Daha önceki bahislerimizde bu lafların tamamen kof olduğunu, hiçbir gerekçeye dayanmadığını ve mehrin mehrin bir "fiyat" ve "ücret" olmadığını, bilakis akıllıca bir mantığı olduğunu gördük. Yekdiğerine ihtiyaç duyma hususunda da kadınla erkeğin eşit bir konum ve durumda olmadığını ve yaratılış sisteminin bu ikisine iki farklı durum ve konum kazandırmış olduğunu açıkladık.

Bütün bunlardan daha da saçma olanı, mezkur yazarın mehrin gerekçesini, erkeğe verilen boşanma hakkı karşısında kadına verilen bir mali belge ve vesika olarak açıklamasıdır. Böyleleri ne "İslam, boşama hakkını ne diye erkeğe tanıdı ki, kadının da mali bir belgeye ihtiyacı olsun" diye sormak gerekir!...

Hem, bu sözün manası kısaca şudur aslında: Hz. Resul-i Ekrem'in (s.a.a) kendi eşleri için mehir tayin etmesinin nedeni, kendisi karşısında onlara mali bir belge ve güvence vermiş olmaktı. Keza Hz. Ali ile Fatime (a.s) evlenirken Hz. Resulullah'ın (s.a.a) Hz. Fatma'ya (s.a) mehir tayin etmesinin nedeni de yine Hz. Ali'den (s.a) mali bir vesika ve güvece almak istemesiydi!...

Eğer hakikaten mesele böyleyse o zaman Hz. Resulullah (s.a.a) kadınlara, kocalarının kendilerine tayin etmiş olduğu mehre karşılık onların da bu mehir tekrar kocalarına bağışlamasını tavsiye etmesine ne denilebilir Bu davranışın kendilerine nice sevaplar kazandıracağını bildirmesine ne buyrulur!... Keza Peygamber-i Ekrem'in (s.a.a) kadınların mehirinin mümkün mertebe fazla olmamasını salık vermelerine ne demeli!...

Bütün bunlar, erkeğin kadını için bir hediye ve armağan olarak mehir tayin etmesi ve kadının da bu mehir veya muadilini eşine bağışlamasının İslam Peygamberi (s.a.a) nazarında evlilik bağlarını güçlendirici ve karı-koca arasındaki sevgi ve ülfeti pekiştirici bir özellik taşıyor olmasından başka bir şey midir.

Eğer islamın görüşü, mehrin mali bir belge teşkil etmesi yolunda olsaydı, Kur'an-ı Kerim'in "ve ateunnisae saduka tihinne nihleten" ayet-i kerimesinde "nihle" (bir bağış) yerine "vesigaten" (bir belge) tabirini kullanması ve "ve ateunnisa e sadaka tihinne vesikaten" demesi gerekmez miydi
Bütün bunlar bir tarafta dursun, mezkur yazar Sadr-ı İslam'daki mehir örfünün, bugünkü mehir örfüyle aynı şey olduğunu sanmış... Günümüzde yaygın olan mehir geleneği daha ziyade zimmet ve tekeffül aslına dayanır.

Yani erkek, muayyen bir meblağı mehir olarak -ve resmi senetlerle- kadının nikah cüzdanında zikretmekte eşler arasında herhangi bir anlaşmazlık veya boşanma hali baş göstermedikçe, kadın bu mehir meblağını kocasından talep etmemektedir.

Evet, bu tür mehirlerin bir vesika ve senet konumu kazanması mümkündür. Ancak Sadr-ı İslam'daki geleneğe göre mehir olarak tayin edilen şey veya meblağ, peşinen kadına takdim ediliyordu. Binaenaleyh, İslam açısından mehir asla erkeğe karşı kadının elinde bir güvence vesikası değildir.

Hz. Resul-i Ekrem'in (s.a.a) hiçbir kadının mehirsiz olarak bir erkeğe nikahlanmasına razı olmadığı tarihi belgelerle sabit bir vak'adır. Aşağı yukarı aynı ifadelerle hem Sünni, hem de Şia kaynaklarda zikri geçen bir hadiseyi buna örnek verebiliriz:
Bir gün Hz. Resul-u Ekrem'in (s.a.a) huzuruna varan bir kadın, Peygamberin etrafını sarmış bulunan sahabenin de yanında:
- Ya Resulullah! Beni kendinize eş olarak kabul ediniz der.

Hz. Resul-i Ekrem (s.a.a) bu dilek karşısında hiçbir şey söylemeyip sükut eder, kadın da yerine oturur. O sırada orada bulunan ashabtan biri ayağa kalkarak:
- Ya Resulullah! der, Eğer siz nikahlamak istemiyorsanız ben bu kadını nikahlamaya hazırım.
Resulullah sorar:
- Mehir olarak ne veriyorsun
- Hiç... Hiçbir şeyim yok ki!...
- Öyle olmaz... Git evine bir bak bakalım; bu kadına mehir olarak verecek bir şeyler bulursun belki...

Adam evine gitti, bir süre sonra geri dönerek:
- Evimde hiçbir şey bulamadım. Dedi. Resulullah:
- Tekrar git, buyurdular, demir parçasından bir yüzük de bulsan yeter.

Adamcağız tekrar evinin yolunu tuttu. Çok geçmeden geriye dönerek evinde demir parçasından bir yüzük dahi bulunmadığını söyleyerek:
- Üzerimdeki elbiseyi şu kadına mehir edebilirim, dedi.

Bu sırada, onu tanıyan bir sahabe ayağa kalkarak:
- Ya Resulullah! dedi, Vallahi bu adamın sırtına giymiş olduğu elbiseden başka elbisesi yoktur; bari elbisesinin yarısını o kadına mehir edin!
Hz. Resul-i Ekrem:(s.a.a)
- Bu elbisenin yarısı kadının mehir olursa elbiseyi hangisi giyecek o zaman Biri giyindiğinde diğeri çıplak kalacak... Hayır, böyle olmaz... Buyurdular.

Kadına talip çıkan erkek yerine oturdu; kadın da bir köşede oturup beklemeye başlamıştı. Konu değişmiş, vakit ilerlemişti; damat adayı yerinden doğrulup gitmek üzereydi ki, Resulullah (s.a.a) onu yanına çağırdı:
- Sen Kur'an bilir misin
- Evet ya Resulullah, falan sureleri bilirim.
- Bu sureleri ezbere okuyabilir misin
- Evet...

- Pekala. Mesele halloldu öyleyse... Bu kadının nikahını sana kıyıyorum; mehri, senin bildiğin surelerdir, ona Kur'an öğreteceksin...
Böylece nikah kıyılmış oldu, adamcağız da eşiyle birlikte evinin yolunu tuttu...Mehir konusunda söylenecek daha pek çok şey var. Ancak biz şimdilik bu kadarıyla yetiniyoruz.


MEHİR VE NAFAKA(III)


Mehir ve mehrin felsefesi konusunda İslam'ın görüşlerini beyan ettik. Şimdi nafaka meselesini inceleyeceğiz. Ancak nafakanın da mehir gibi İslam'da özel bir konumu olduğunu ve İslam'ın bu meseleye de kendine has bir değerlendirme getirdiğini belirtelim. Bunun, gayri İslami bir dünyada yaşanmış ve yaşanmakta olan nafaka hadisesiyle aynı olmadığını önemle hatırlatalım.

Eğer İslam erkeğe, kadını her şeyiyle kendi hizmetine alma hakkı tanısaydı, emek ve kazanç mahsulüne, üretmiş olduğu sermayeye sahiplenme hakkı vermiş olsaydı erkeğin kadına nafaka vermesinin sebebini açıklamak pek kolay olacaktı. Zira bir hayvan veya bir insanı çalıştırarak onun işgücünden faydalanmak isteyen birisi elbette onun karnını da doyuracak ve ister istemez geçim masraflarını karşılayacaktır. Arabacı, atına arpa ve saman vermezse, at da ona yük taşıyamayacaktır elbet.

Ancak, İslam ne kadına bu gözle bakmış, ne de erkeğe böyle bir hak vermiştir... Bilakis, kadına "mülkiyet hakkı tanımıştır. Kadına servet kazanma hakkı tanımasının yanında erkeğe, kadına ait servet üzerinde hiçbir tasarruf hakkı vermemiştir. Üstelik, erkeği evin masraflarını karşılamakla da vazifelendirerek kadının, çocukların, hizmetçi ve aşçının, ev ve benzeri şeylerin tümünün masraflarını üstlenmekle yükümlü kılmıştır.

Neden Sebebi nedir bunun Batı hayranlarımız, maalesef bu gibi konularda zerrece olsun kafa yormamakta, gözü kapalı bir şekilde, batılıların kendi hukuki sistemlerine getrmiş oldukları eleştirilerin aynısını-ki bu eleştiriler onların sistemleri için geçerlidir de -İslam hukuk sistemine yöneltmektedirler.

Hakikaten 19. Yüzyıla kadar batıda kadına verilen nafakanın bir "gündelik ücret" ve "onun köleliğinin göstergesi"nden başka bir şey olmadığı doğrudur. Zira kadının bedavadan evin içişlerini idare ettiği ve hiçbir mülkiyet hakkı taşımadığı bir sistemde ona verilen nafaka, angarya çalıştırılan bir esire verilen günlük tayin veya yük hayvanına verilen günlük yem gibidir.

Ancak dünyada, erkeğin ev işlerini yürütmeyi ağır bir vazife olarak kadının omuzlarından kaldıracak, ona servet kazanma hakkı ve tam ekonomik bağımsızlık tanıyacak ve bunun yanında onu ev masraflarını karşılama mesuliyetinden de muaf tutacak özel bir kanunun çıkması halinde ister istemez başka bir felsefeyi nazara almak ve o felsefe etrafında yeterince düşünmek gerekir...


19.YÜZYILIN İKİNCİ YARISINA KADAR BATILI KADININ MALININ KULLANAMAMASI


Dr. Şaygan, "İran Medeni Kanununun Şerhi" adlı kitabının 362. sayfasında şöyle der:"Şia fıkhınca öteden beri tanına gelmiş olan "kadının kendi mal varlığı üzerinde tam tasarruf hakkına sahip oluşu","Yunan, Roma, Japon ve yakın bir geçmişe kadar daha pek çok ülkenin hukukunda mevcut değildi.

Söz konusu ülkelerin hukuki sistemlerinde kadın, henüz mümeyyiz olmayan bir çocuk veya akli dengesi yerinde olmayan birisi gibi hacir altındaydı. Kendi mal varlığı üzerinde tasarrufta bulunması kesinlikle yasaktı...

Kadının kişiliğinin yakın bir geçmişe kadar erkeğin kişiliğinin sultası altında bütünüyle eriyip gitmiş olduğu İngiltere'de ancak 1870 ve 1882'de "Evli kadının mülkiyet kanunu" adı altında çıkarılan kanunla kadının kendi malını kullanabilmesi mümkün olmuştur... Keza İtalya'da ancak 1919'dan sonra çıkarılan bir kanunla kadınlar "hacir altına alınanlar listesi"nden çıkarıldılar.

Almanya 1900 ve İsveç 1907 medeni kanunlarında kadın, kocasıyla aynı hukuki salahiyet ve yetkilere haizdir. Ancak, mesela Fransa ve Portekiz hukukunda evli kadın hala hacire alınmışlar arasındadır. Sadece 18 Şubat 1938 kanunu Fransa'da evli kadına getirilen mahcurluğu nispeten düzeltir gibi olmuştur."

Yukarıdaki ifadelerden de anlaşılacağı üzere Avrupa'da kocasının karşısında evli kadına ilk kez mali bağımsızlık tanınması (1882'de İngiltere'de) ve evli kadından mahcurluğun kaldırılması hadisesi üzerinden daha bir asır bile geçmiş değildir.

AVRUPA'NIN KADINA BİRDEN BİRE MALİ BAĞIMSIZLIĞINI TANIMIŞ OLMASININ SEBEBİ NEYDİ


Sahi, bunca önemli bir hadise nasıl oldu da bir asırda çabucak gerçekleşiverdi Avrupalı erkeklerin insanlık duyguları galeyana geldi de, birden, geçmişteki uygulamalarının pek zalimce olduğunu mu fark ettiler yoksa!

Bu sorunun cevabını Will Dourant'tan dinlemeli... Mezkur araştırmacı yazar "Felsefenin Lezzetleri" adlı kitabının 158. sayfasında, Avrupa'da kadının hürriyetine kavuşmasının nedenlerini inceleyen "Sebepler" başlıklı yazısında bu soruya açık bir cevap getiriyor. Söz konusu kitabın "Sebepler" başlıklı kısmını okuduğunuzda korkunç bir gelecekle karşılaşıveriyorsunuz:

Avrupalı kadın kendi hürriyet ve mülkiyet hakkını elde edebilmiş olmasını, insana değil, makineye borçludur. Avrupalı erkeklere değil, makinanın muazzam çarklarına teşekkür etmelidir. Zira kadının ekonomik hürriyet yolundaki kanunu meclisten geçirten güç Avrupalıların insaniyet anlayışı değil, daha az ücretle daha fazla kâr elde etmeyi daima şiar edinen fabrikatörlerin bitmek bilmez açgözlülük ve hırsıydı!...

Will Dourant bunu şöyle anlatıyor: Hıristiyanlık tarihinde daha eski olan bu saygıdeğer örf ve geleneklerin büyük bir hızla tersyüz olmasını neyle açıklayabiliriz Bu değişimin genel nedeni, makine aletlerindeki artış ve çoğalmadır. Avrupa'da kadın hürriyeti, sanayi devriminin getirdiği bir hadisedir.

Bir asır önce İngiltere'de erkeklere iş bulmak zorlaştı. Buna rağmen fabrika ilanları onlardan, kadınlarını ve çocuklarını fabrikalarda işe göndermelerini istiyordu!.. Eh, ne de olsa işverenler karılarını düşünmek zorun dalardı Topluma hakim olan ahlak ve gelenek kurallarıyla canlarının sıkılmasına izin verecek değillerdi elbet... Ansızın "milletin evini barkını başına geçirme" komplosunu hazırlayıverenler, 19. yüzyıl İngiltere'sinin vatanperver fabrikatörleriydi..."

"Büyükannelerimizin hürriyeti için atılan ilk adım 1882 kanunu oldu. Büyük Britanya'nın kadınları bu kanun gereğince, o tarihten itibaren fevkalade imtiyazlar elde ediyordu. Yani gelirleri veya kazandıkları para üzerinde bizzat tasarrufta bulunma hakkına sahiplerdi.

Bu yüce Hıristiyan kanunu, İngiliz kadınlarını fabrikalara çekmek isteyen Avam Kamarası'ndaki fabrika sahibi temsilciler tarafından çıkarılmıştı. İşte o tarihten bu yana, para kazanmanın dayanılmaz cazibesi, İngiliz kadınlarını kendi evlerinde ölesiye ve bir köle gibi çalışmaktan kurtarmıştır. Ancak bu defa el alemin mağaza ve fabrikalarında yine ölesiye ve bir köle gibi çalışmak durumunda bırakılmıştır."

Yazarın yukarıdaki ifadelerinde de açıkça ortaya koymuş olduğu gibi kadınların lehine bu adımı atanlar; gerçekte kendi menfaatlerini düşünmüş olan İngiliz fabrikatör ve sermayedarlarından başkası değildi...

----------------
- İftira ederek ve apaçık günaha girerek alır mısınız onu (mehri) hiç! (Nisa: 20)
- Nisa: 4