İSLAM'DA KADIN
 




UYUM MU,YOKSA MÜKEMMELLİK VEYA EKSİKLİKMİ


Hayretle karşıladığım hadiselerden biri de, kimilerinin kadın-erkek arasındaki fiziki ve ruhi yetenek farklılıklarını ısrarla kadının eksikliği, erkeğinse "mükemmel bir yaratılışa sahip oluşu " şeklinde tanımlamalarım yaratılış nizamının da belli maslahatlara binaen kadını "eksik" yaratmış olduğu gibi bir imaj uyandırılmaya çalışmalarıdır.

Kadının "eksik" yaratılmış olduğu meselesi biz doğu milleti arasında söz konusu olmadan çok daha önce batılılar arasında gündeme gelmiştir. Batılılar, kadını aşağılama, küçümseme ve "noksan" telakki etme hususunda ona aşırı derecede zulmettiler. Bazen din ve kilise ağzından "kadın, kadın olduğu için utanmalıdır" denildi. Bazen de "kadın, saçı uzun ve aklı kısa olan yaratıktır", "kadın, erkeğin ehilleştirdiği en son vahşi yaratıktır" ve "kadın, hayvanla insan arasındaki geçittir"... bu. vecizeler yakıştırdılar.

Daha da şaşırtıcı olanı bugün kimi batılıların 180 derecelik bir dönüş yaparak bir dereden su getirip erkeğin aşağılık, hor ve eksik; buna karşılık kadının üstün ve mükemmel tür olduğunu ispata kalkışmalarıdır.

Echlıe Montago'nun Zen-i Ruz dergisinde yayınlanan "Üstün Tür: Kadın" adlı kitabını okuyanlar, bu adamın, kadının erkekten daha üstün ve mükemmel bir yaratılışa sahip olduğunu ispatlayabilmek için ne saçmalıklar uydurduğunu bilirler. Bu kitap doğrudan doğruya birtakım tıbbi ve ruhi araştırmalarla bazı sosyal istatistikleri vermiş olduğundan, değerli bir eser sayılır.

Ne var ki yazar bizzat sonuç çıkarmaya çalıştığı ve kitabının adından da kolayca anlaşılan "maksadı"nı haklı gösterme çabalarına giriştiği yerden itibaren bu kitabı bir "saçmalıklar yığını"na dönüştürmüştür. Oysa ki geçmişte kadını aşağılayarak küçümsemiş olan zihniyet; geçmişteki hatayı telafi etmek gayesiyle kadına mal etmeye çalıştığı eksiklik ve çirkinlikleri ondan alarak erkeğe yüklemeye çalışmış ve karayı kömürle silemeye kalkışmıştır.

Sahi; kadınla erkeğin farklılıklarını birinin üstünlüğü ve diğerinin "eksik"liği şeklinde yorumlamaya ve neticede bazen erkeğin, bazen de kadının tarafını tutmak zorunda kalmaya ne lüzum var!...
Echlie Montago bir yandan kadını tür olarak üstün göstermeye çalışırken diğer yandan erkeğin elde ettiği üstünlük ve avantajların tabii değil, tarihi ve sosyal sebeplerden kaynaklanmış olduğunu ispata çalışmaktadır.

Sonuç olarak şunu söylemek gerekir: Kadınla erkek arasında var olan farklar birinin kemâli ve diğerinin eksikliği değil, bilakis, ikisi arasında kurulmuş bir denge ve "uyum"dan ibarettir.

Yaratılış kanunu bu farklılıklarla kadınla erkek arasında daha fazla uyum sağlamayı ve bekar yaşamanın kendi tabiat ve yaratılışları ilkesine aykırı olduğu ve kesinlikle "birlikte ortak bir hayat sürdürmeleri için" yaratılmış bulunan iki tür arasında tam bir ahenk kurabilmeyi amaçlamıştır. Söz konusu farklılıklar üzerine geniş açıklamalarda bulunacağımız gelecek bölümde bu nokta daha iyi anlaşılacaktır.


EFLATUN'UN NAZARİYESİ


Bu, ilk defa yaşadığımız çağda gündeme gelmiş olan yeni bir mesele değil; en azından 2400 yıllık bir geçmişi var. Nitekim bu mesele, Eflatunun "Cumhuriyet" adlı kitabında da aynı şekilde geçer.Eflatun tam bir sarahatle erkekle kadının benzer yeteneklere sahip olduğunu ileri sürer. Erkeklerin yüklenebileceği her vazifeyi kadının da yüklenebileceğini ve erkeğe verilen her hakkın pek âlâ kadına da verilebileceğini iddia eder.

Kadın konusunda 20. yüz yıl da ortaya atılan bütün yeni düşüncelere, hatta 20. yüzyıl insanına bile aşırı ve kabulü imkansız gelecek olan bütün nazariyelere Eflatunda rastlayabilirsiniz. Nitekim felsefe uzmanlarının bugün "felsefenin babası" şeklinde tanımladıkları bu düşünür hakkında hayrete kapılmalarına yol açan da onun bu görüşleridir.

Eflatun "Cumhuriyet"in beşinci bölümünde; "ortak kadın ve çocuklar; ırk ıslahı ve ideal bir nesil yetiştirilmesi için, bazı erkeklerle kadınların çocuk yapmasının önlenmesi, ancak belirli birtakım üstün niteliklere sahip kadınlarla erkeklere çocuk yapma hakkı tanınması gerektiği, çocukların aile dışındaki bir ortamda eğitilmesi ve kadınla erkeğin ancak gerekli gençlik enerjisine sahip oldukları dinamik yaşlarda çocuk yapmaya kalkışmaları gerektiği" hakkında konuşur.

Eflatuna göre erkekler nasıl savaş eğitimi görmekle yükümlü tutuluyorlarsa kadınlar da aynı vazifeyle yükümlü tutulmalıdır. Erkeklerin katıldığı bütün spor yarışmalarına kadınlar da katılmalıdır. Ancak Eflatun görüşlerinde, üzerinde durulması gereken iki nokta var. Birincisi, Eflatun ister fiziki, ister ruhi veya zeka açısından olsun, kadınların erkeklerden daha güçsüz olduğunu itiraf eder. Yani ikisinin yetenek açısından nitelikçe farklı olmadığını söylerse de, nicelikçe farklı olduklarını kabul eder.

Eflatuna göre erkekte mevcut olan her yetenek kadında da vardır. Şu farkla ki, kadınlar bu yeteneklerde erkeklerden güçsüzdürler. Ancak bu durum kadınla erkeğin birbirinden farklı meşgaleler edinmesi zaruretini doğurmaz.Nitekim Eflatun, kadının erkekten daha güçsüz ve zayıf olduğuna inandığından kendisinin erkek olarak dünyaya gelmiş olmasına şükreder ve şöyle der: "Tanrıya şükürler olsun; zira bir yunanlı olarak doğdum, başka bir ülkenin tebaası olarak değil; hür yarattı beni, köle olarak değil; erkek yarattı beni, kadın olarak değil."

İkinci nokta Eflatunun neslin ıslahı, kadınla erkeğin yeteneklerinin eşit şekilde yetiştirilmesi, kadın ve çocukların ortak olusu... vb. kanunlarda söylediği sözlerin tümü, "yönetici sınıf bilge yöneticiler" veya "yönetici bilgeler"e mahsustur. Eflatun demokrasiye karşı aristokrasiden yanadır. Binaenaleyh Eflatunun yukarıda bahsi geçen görüşleri "aristokrat tabaka"ya mahsustur; aristokratlar dışındaki sınıflar içinse Eflatunun daha başka görüşleri olduğunu hatırlatalım.


EFLATUN VE ARİSTO KARŞI KARŞIYA


Antikçağın Eflatundan sonra fikri sahada en tanınmış siması, onun öğrencisi olan Aristo'dur. Aristo "Siyaset" adlı eserinde kadın-erkek farklılığı konusundaki görüşlerini açıklar ve hocası Eflatunun bu mevzuuyla ilgili düşüncelerini şiddetle eleştirir. Aristo'ya göre kadın-erkek arasındaki fark sadece "nicel" değil, aynı zamanda "nitel" dir de! Aristo şöyle der: "kadınla erkek farklı yetenekler taşırlar; yaratılış kanununun bu ikisine tanımış olduğu hak ve yüklemiş olduğu vazifeler de pek çok sahada birbirinde" farklıdır.

" Aristo'ya göre kadınla erkeğin ahlaki erdemleri bile çoğu zaman yekdiğeriyle farklılık arz eder. Mesela erkek için erdem ve fazilet sayılan bir huy ve davranış kadın için pek ala erdem sayılmayabilir. Ya da tersine; kadın içlin erdem olan bir davranışın erkek için erdem sayılmaması da pek ala mümkündür.

Antikçağda, Aristo'nun öne sürmüş olduğu görüşler, hocası Eflatunun görüşlerini çürüttü. Daha sonra gelen düşünürler Aristo'nun görüşlerini Eflatununkine tercih ettiler.


GÜNÜMÜZ DÜNYASININ GÖRÜŞÜ


Buraya kadar aktardığımız görüşler dünkü dünyaya aitti; bakalım bugünkü dünya ne diyor Bugünün - yeni- dünyası yalnızca tahmin yetinmemekte; deney, gözlem, istatistiği bilgiler, somut rakamlar ve direkt mütalaalarla uğraşmaktadır.

Günümüz dünyasında geniş tıbbi araştırmalar, dakik psikolojik ve sosyal incelemeler neticesinde kadınla erkek arasındaki farklılıkların pek çoğu anlaşılmış durumdadır ki, bu farkların büyük bir kısmı dünün dünyasında anlaşılabilmiş değildi.

Dünkü insanlarımız erkekle kadını değerlendirirken sadece birinin iri diğerininse zarif bir vücuda sahip olduğunu, birinin haşin ve sert, diğerininse nazik olduğunu; birinin uzun, öbürünün kısa boylu, birinin kalın, diğerinin ince sesli ve birinin kıllı, öbürününse daha düzgün bir tene sahip olduğunu söyleyebiliyordu.

Bunun ötesine geçebilmiş düşünce ise kadınla erkeğin en fazla buluğ dönemindeki farklılıklarına değinmekte veya bu ikisinin akıl ve duygu itibariyle farklı olduğunu söyleyerek erkeği aklın, kadınıysa sevgi ve şefkatin timsali olarak tanımlamaktaydı.Ancak bugün bunlara ilaveten çok daha başka farklılıklar da keşfedilmiş ve kadınla erkeğin pek çok hususta farklı dünyalara sahip olduğu anlaşılmıştır.

Biz, konuyla ilgilenen araştırmacıların eserleri yardımıyla kadın-erkek arasındaki başlıca farkları belirtecek, bunların felsefesini ve hangi farkın tabiattan, hangi farkın tarihi, kültürel ve sosyal sebeplerden kaynaklanmış olduğunu incelemeye çalışacağız. Bu farklılıkların bir kısmının muhtasar bir tecrübe ve araştırmayla kolayca anlaşılabileceğini, bir kısmınınsa inkar edilemeyecek derecede açık ve aşikar olduğunu da hemen belirtelim.


"İKİ TÜRLÜLÜK"LER


Fiziki açıdan: Erkek genellikle büyük ve iri vücutlu, kadınsa daha çok küçük endamdadır; erkek uzun boylu, kadınsa kısa boyludur; erkek sesi sert, kalın ve haşin, kadının sesi ince ve okşayıcıdır; kadın fiziki açıdan süratle geliştiği halde erkeğin fiziki gelişmesi daha geç ve ağır gerçekleşmektedir.

Hatta cenin halindeki kız çocuğunun, erkek ceninden daha süratli geliştiği söylenir. Erkeğin kas gücü ve fiziki kuvveti kadından daha fazla; buna karşılık pek çok hastalığa karşı kadının direnç gücü erkekten fazladır. Kadın erkekten önce buluğ çağına gelir ve yine ondan önce üremeye yeteneğini kaybeder; öte yandan kız çocuğu, erkek çocuğundan daha önce konuşmaya başlar.

Normal bir erkek beyni, normal bir kadın beyninden daha büyük olmasına rağmen her birinin beyni kendi vücuduna göre kıyaslandığında erkek beyninin daha küçük olduğu görülmüştür. Erkeğin akciğerleri kadınınkinden daha fazla hava depolayabilmekte, öte yandan kadının nabzı erkeğinkinden daha hızlı atmaktadır.

Psikolojik açıdan: Erkeğin avcılık, spor ve benzeri hareket ve heyecan dolu faaliyetlere karşı ilgisi kadından daha fazladır. Erkek savaşçı ve kavgacı bir psikolojiye sahipken kadında barış ve eğlence duyguları daha ağır basar. Erkek daha saldırgan ve delidolu, buna karşılık kadın daha sakin ve usludur. Kadın kendisine ve başkalarına karşı sert davranmaktan hoşlanmaz, nitekim intihar oranı kadınlarda erkeklerden daha azdır. Hatta erkekler intiharın niteliği hususunda bile kadınlardan daha kaba ve haşindirler.

Erkekler bu konuda ateşli silah kullanır ve kendini asma veya yüksek bir binadan aşağıya atma yöntemlerine başvururken, buna karşılık kadınlar daha çok uyku hapı ve uyuşturucu ilaçlara tevessül etmektedirler.

Kadının duyguları erkekten daha coşkuludur, erkeğe oranla çok daha çabuk heyecanlanır. Yani kadın hoşlandığı veya korktuğu olaylar karşısında duygularının tesirine daha çabuk girmektedir, erkek ise ona oranla daha soğukkanlı bir mizaç taşır. Erkeğin tam tersine kadın, doğası itibariyle süs eşyalarına, süslenmeye, güzelleşmeye ve çeşitli moda ve kıyafetler kullanmaya meraklıdır.

Kadının duyguları erkeğinkine oranla daha az kalıcı ve daha çabuk geçicidir. Kadın erkekten daha ihtiyatlı, daha dindar, daha konuşkan, daha korkak ve gösterişe daha düşkündür. Kadın annelik duygusu taşır ve bu duygu çocukluk döneminde bile görülür onda. Kadının aileye ve aile yuvasının ehemmiyetine karşı beslediği şuuraltı ilgi ve aile bağına verdiği ehemmiyet erkeğinkinden daha fazladır.

Pozitif bilimler ve katıksız-kuru akli meselelerde kadın erkeğe ulaşamazken ressamlık, edebiyat... vb. gibi zevk ve duyguyla ilgili dallarda erkekten geri kalır tarafı yoktur. Erkek kadından daha fazladır saklama gücüne sahiptir; üzücü sırları içine atar, ketumdur. Nitekim erkekler sır saklama neticesinde meydana gelen hastalıklara kadınlardan daha fazla müptela olurlar. Kadın, erkekten daha yufka yüreklidir; bu yüzden de çabucak ağlayıverir veya kolayca baygınlık geçirir.

Birbirlerine besledikleri duygular açısından: Erkek kendi şehvet ve arzularının kölesidir, kadınsa erkeğin sevgisine kapılıverir. Erkek, beğendiği ve kendi tercih etmiş, kendi seçmiş olduğu kadını sever, kadınsa onun kıymetini bilen ve onu sevdiğini söyleyen erkeği sever. Erkek, kadının bizzat kendisine ulaşmak ve onun şahsına sahip olmak ister; kadınsa erkeğin gönlünü fethetmek ve kalbinden geçerek ona egemen olmak ister. Erkek kadına amirane bir şekilde egemen olmak, kadınsa kalbine girmek yoluyla ona nüfuz etmek ister.

Erkek, kadını almayı; kadınsa alınmayı ister. Kadının erkekten beklediği şey cesaret ve yiğitlik; erkeğin kadından umduğu şeyse güzellik ve alımlılıktır. Nitekim kadın, erkeğin himayesini kendisi için en değerli şey sayar. Kadın, şehvetine hakim olma hususunda erkekten çok daha güçlüdür; erkeğin şehveti ilkel ve saldırgandır, buna karşılık kadının şehveti tahrik edici, utangaç ve infialidir.


KADINLA ERKEĞİN FARKLARI(II)


Uzun yıllar boyunca kadın-erkek davranışlarını gözlemleyen ve bu konuda geniş araştırmalarda bulunan ABD'li tanınmış psikolog "Profesör Rick"in bu araştırmalarını derlediği ve kadınla erkek arasında sayısız farklar sıraladığı epeyce hacimli kitabından nakledilen görüşleri Zen-i Ruz dergisinin 90. sayısında yayınlandı Bu profesör "kadınla erkeğin dünyaları tamamen farklıdır; eğer bir kadın erkek gibi düşünemiyor ve davranamıyorsa bunun sebebi her birinin farklı dünyalara sahip oluşudur" demekte ve şöyle eklemektedir.

"Tevrat'ta, kadınla erkeğin aynı etten yaratıldığını yazar. Evet, her ikisi de aynı et ve kemikten yaratılmış olmasına rağmen farklı vücutlara ve farklı terkiplere sahiptirler. Ayrıca, bu iki yaratık, duygu bakımından da yekdiğeriyle tamamen farklıdır. İkisinin duygu bakımından aynı olması ve aynı olaylar karşısında aynı tepkileri göstermesi asla mümkün değildir.

Kadınla erkek, farklı cinsel yapıları gereği farklı davranışlar gösterir ve iki ayrı yıldız gibi iki farklı yörünge üzerinde hareket ederler. Birbirlerini anlayabilir, birbirlerini tamamlayabilirler; ancak hiçbir zaman ikisi "bir" olamazlar. Nitekim bu sebepledir ki kadınla erkek, yekdiğerinin huy ve karakterinden bıkıp usanmaksızın birlikte yaşayabilir ve birbirlerine aşık olabilirler."

Profesör Rick, kadınla erkeğin psikolojik davranışları üzerinde mukayese ve incelemelerde bulunmuş, birtakım farklılıklar tespit etmiştir. Bu farklılıklardan bazılarını şöyle sıralıyor:"Sürekli sevdiği kadının yanında kalmak ve bütün vaktini onun yanında geçirmek erkek için sıkıcıdır. Oysaki kadın için bütün vaktini sevdiği erkeğin yanında geçirmek kadar mutluluk verici hiçbir şey yoktur."

"Erkek, her zamanki halini sürdürmek ve olduğu gibi kalmak ister. Halbuki bir kadın her zaman yeni bir varlık olmayı ve her sabah daha değişik ve daha yeni bir çehre ve görünüşte yatağından doğrulmayı ister.""Bir erkeğin bir kadına söyleyebileceği en güzel cümle" sevgilim, seni seviyorum" dur; bir kadının sevdiği erkeğe söyleyeceği en güzel cümle ise "Seninle iftihar ediyorum" ifadesidir."

"Birkaç sevgilisi olmuş bir erkek, kadınlara ilgi çekici gelir. Fakat erkekler, kendilerinden başkasıyla birlikte bulunmuş olan kadınlardan hiç hoşlanmazlar."

"Erkekler yaşlanınca zavallılık ve bir kenara itilmişlik duygusuna kapılırlar; zira yegane dayanak ve güvencelerini, yani iş veya mesleklerini kaybederler. Yaşlı kadınlarsa durumlarından memnundurlar; zira onlara göre en iyi şeylere sahiptirler artık: Bir ev ve birkaç torun..."
"Kadınlar için mutluluk, bir erkeğin kalbini kazanmak ve bu kalbe bir ömür boyu sahip olabilmektir."

"Bir erkek, sevdiği kadının kendi din ve tabasına girmesini ister."

"Bir kadın için evlendikten sonra soyadını değiştirmek na kadar kolaysa, sevdiği erkek uğruna kendi din ve milliyetini değiştirmek de aynı ölçüde kolaydır."


HİLKAT HARİKASI


Kadınla erkek arasındaki farkların onların ailevi hak ve vazifelerinde de farklılıklar yaratıp yaratmadığı meselesi bir yana dursun; bu farklılıklar bizzat bir hilkat harikası ve yaratılış nizamının fevkalade şaheserlerinden biridir.

Bir tevhid ve Allah'ı tanıma dersidir. Cihanın hakimane ve müdebbirane nizamına ait bir ayet ve işarettir. yaratılış hadisesinin tesadüfi olmadığına ve tabiattaki vakaların körü körüne cereyan etmediğine dair en bariz misaldir. "Nihai sebep" aslını göz önünden bulundurmaksızın kâinatta cereyan eden vakaların yorum ve idrakinin mümkün olamayacağına ilişkin en büyük delil ve beyyinedir.

Muazzam yaratılış nizamı "tür"leri korumak ve böylece belirlenmiş hedefine varabilmek gayesiyle harikulade bir eser olan üreme mekanizmasını meydana getirmiştir. Bu nizamın fabrikası hem "erkek"tür üretir, hem "dişi"tür..

Nesillerin devamı ve türlerin bekâsı, özellikle de insanoğlunda bu iki tür arasında işbirliğini gerektirdiği için, yaratılış nizamı, inceye hesaplanmış bir plan ve bu iki üzmüştür arasında birlik ve vahdet bağı oluşturmuştur.

Her canlının hayatının devamı için belli bir ölçüde gerekli olan "bencillik" ve "çıkarcılık" duygularını onlardan hizmet, işbirliği ve fedakarlık duygularına dönüştürmüştür.

Onları yekdiğeriyle yaşamaya eğilimli kılmış, birlikte yaşama isteği aşılamıştır. Bu planın pratik uygulamada mutlaka başarılı olması ve iki türün can ve cisminin en iyi şekilde kaynaşabilmesi için aralarında fevkalade ilginç fiziki ve psikolojik farklılıklar yaratmıştır.

İşte onların birbirine eğilim duymasına, yekdiğerini sevip ona aşık olmasına yol açan asıl sebep de bu farklılıklardır. Nitekim eğer kadın, erkek vücudu, erkek psikolojisi ve her şeyiyle erkekçe bir mizaç taşımış olsaydı erkeği asla kendi hizmetine sokamaz ve onu visal ateşiyle yakıp tutuşturamazdı.

Aynı şekilde eğer erkek de kadınca duygular, kadınca bir ruh ve vücuda sahip olsaydı kadın için hiç de ilginç olmayacaktı. Onu hayatının kahramanı olarak telakki etmeyecekti. Kalbini fethederek onu avlayabilmeyi hayatının en büyük başarısı olarak değerlendirmeyecekti. Erkek dünyanın fatihi, kadın da erkeğin fatihi olarak yaratılmıştır.

Yaratılış kanunu, kadınla erkeği birbirini seven ve yekdiğerine karşı ilgi besleyen bir fıtrat üzere yaratmış, bu özelliği onların bünyesine aşılamıştır. Ancak kadınla erkek arasındaki bu tabii ilgi, onların herhangi bir eşya ve nesneye besledikleri ilgi nevinden değildir. Zira insanın eşyaya olan ilgisi, onun "bencillik"inden kaynaklanır.

Yani insan eşya ve nesneyi kendisi için ister, ihtiyacı olduğu için ister; bu eşyalara bir mal ve "meta" gözüyle bakar. İnsan eşyayı ister; ancak bu istek, eşyayı kendisi için kullanmak, kendi refah ve rahatı için onu feda etmek gayesini taşır. Erkekle kadın arasındaki zevciyet ilişkisi ise bunun tam tersidir; zevç ve zevce yekdiğerinin huzurlu ve mutlu olmasını ister; her biri diğeri için fedakarlıkta bulunur ve bunu yapmış olmaktan haz duyar.


ŞEHVETİ AŞAN BİR BAĞ


Bazı insanların şehvetle şefkat arasındaki farkı idrak edememesine şaşmamak elde değil. Böyleleri karı kocayı birbirine bağlayan sebebin sırf şehvet ve tamahtan, kullanma, faydalanma saikinden, insanoğlunu yiyecek, içecek, giyecek ve benzeri araç ve vesilelere bağlayan bağlardan ibaret olduğunu sanır, tabiatın yaratılış nizamında bencillik ve çıkarcılık duygularının yanı sıra başka bağ ve temayüllerin de var olduğunu bilmezler. Bu eğilimlerin bencillikten değil, doğrudan doğruya "kendinden başkasına temayül"den kaynaklandığını da bilmezler.

Fedakarlıklar, bağışlar ve başkalarının huzuru için sıkıntılara katlanmalar işte bu bağ ve bu temayüller neticesinde gerçekleşirler. İnsanların insaniyetlerini sergileyen de yine bu bağ ve eğilimlerdir. Hatta bunların bir kısmını, yani eş ve evlatla ilgili yönlerini hayvanlarda dahi müşahede edebilmek kabildir.

Böyleleri, bir erkeğin bir kadına bakışının, genç bir bekarın şuh bir kadına bakışı gibi olduğunu zannederler. Erkeklerin kadınlara sadece bu açıdan yaklaştığını, yani erkekle kadını birbirine bağlayan yegane bağın cinsel istek ve şehvetten ibaret olduğunu zannederler. Oysaki karı-koca bağının temelini teşkil eden bir bağ vardır ki şehvetin dışında ve ötesinde cereyan eder; şehveti aşan bir irtibattır bu. Kuran-ı Kerim bu bağdan "sevgi" ve "merhamet" adlarıyla söz eder ve şöyle buyurur:

"Onda sükun bulup durulmanız için size kendi nefislerinizden eşler yaratması ve aranızda bir sevgi ve merhamet kılması da Onun ayetlerindendir. Hiç şüphe yok ki bunda, düşünebilen bir topluluk için gerçekten ayetler-işaretler-vardır." (Rum-21)

Kadın-erkek ilişkisinin tarihini "kullanma", faydalanma" ve "sömürme" duygularıyla yorumlamak doğru değildir. Bu ilişkiyi sırf "yaşama kavgası"nah bağlamak gerçekten pek büyük bir yanılmasallar uydurulmuştur. Kadın erkek ilişkisinin tarihi üzerine kaleme alınan bazı yazılarda bu ilişkinin kaynağının "çelişki" ilkesiyle yorumlandığını gördüm.

Bunun tezat ilkesine dayandırıldığını da gördüm. Kadınla erkeğin "tarih boyunca birbiriyle çatışma içerisinde olan iki ayrı sınıf" şeklinde telakki edildiğini de gördüğümde hayrete kapılmaktan kendimi alamadım. Cehalet ve bilgisizliğin bu raddeye varmış olmasından elem duydum...

Babalarla evlatlar arasındaki ilişkinin tarihini "kullanma" ve "sömürme" duygularıyla yorumlamak nasıl kabil değilse, karı-koca bağının tarihini bu sairlerle yorumlamak da bir o kadar imkansız ve abestir.

Erkeğin daima kadından daha güçlü ve ona baskın çıkagelmiş olduğu doğrudur. Ancak, yaratılış kanunu erkeği öylesine hassalarla yaratmış ve ona öylesine bir mizaç vermiştir ki kölesine, hizmetçisine, maaş ve komşusuna pek ala reva gördüğü eziyetleri bu mizaç neticesinde kadınına reva görememiştir. Söz konusu eziyetleri sadece kadınına değil, evlatlarına da yapamayacak bir tıynet üzere yaratılmıştır.

Erkeklerin kadınlara yapmış olduğu eziyet ve sitemleri inkar edecek değilim elbet; benim karşı olduğum, bu eziyet ve sitemlere getirilen yorum tazıdır. Evet; erkekler tarih boyunca kadınlara eziyet etmiş, pek çok sitemlerde bulunmuşlardır. Ancak bu eziyet ve sitemlerin temel saik ve sebebi; aşırı ilgi duymalarına, gönülden sevgi besleyip daima istikbal ve mutluluk temennisinde bulunmuş olmalarına rağmen bizzat kendi evlatlarına yapmış oldukları zulümlerin sebebiyle aynıdır.

Hatta onun bizzat kendi nefsine karşı işlemiş olduğu zulümlerin sebebi de yine aynı saik ten kaynaklanır: Cehalet, taassup, adet ve alışkanlık... Evet, bu zulüm ve eziyetler "kendi çıkarını düşünme"nin değil, daha çok cehalet, taassup, adet ve alışkanlıkların doğurmuş olduğu sonuçlardır. Fırsat olursa münasip bir zamanda "kadın erkek ilişkilerinin geçmişi" meselesine etraflıca değineceğiz İnşallah.


KADINLA ERKEĞİN BİRBİRLERİNE KARŞI"BİR VE AYNI"DEĞİL,"DEĞİŞİK" DUYGULAR TAŞIYOR OLMASI


Kadınla erkeğin birbirine karşı duyduğu ailevi ilgi ve bağ, onların herhangi bir eşya ve nesneye karşı duydukları ilgiden farklıdır. Bu duygu, eşyalara olan ilgiden farklı olduğu gibi; tür olarak da yekdiğerininkiyle "bir ve "aynı" değildir. Yani erkeğin kadına karşı duyduğu ilginin türüyle, kadının erkeğe karşı taşıdığı ilginin türü birbirinden farklıdır.

Her iki taraf da karşılıklı olarak birbirlerini çekerler, ancak cansız maddelerin tam tersine, burada küçük cisim büyük cismi çeker. Yaratılış nizamı denilen muazzam mekanizma erkeği istem, talepte bulunma ve aşkın, kadın, ise mahbubiyet, sevilme ve maşukluğun mahzarı kılmıştır. Erkeğin duyguları hep "ihtiyaç duyuna", kadının duygularıysa "naz ve cilve yapma şeklinde olmuştur." Erkeğin duyguları "isteme"ye, kadının duyguları "istenme"ye yön eliktir.

Geçenlerde bir gazetede; intihar eden bir Rus kızının fotoğrafı yayınlandı. İntihar etmeden önce yazdığı bir mektupta "Şimdiye kadar hiç bir erkek öpmedi beni, o halde bu hayatı sürdürebilmem imkansız artık diyordu.

Bu nottan anlaşılacağı gibi bir erkeğin aşkını elde edememek ve bir erkek tarafından öpülmemek, bir genç kız için ağır bir yenilgi olarak telakki edilmektedir. Peki, genç bir erkek için de durum aynı mıdır O da bir genç kız tarafından öpülmeyince hayattan ümidini kesmekte midir Hayır; burada onu ümitsizliğe itecek sebep "öpülmemek" değil, bir genç kızı "öpmemiş olmaktır.

Will Dourant, konuyla ilgili teferruatlı bir bahisten sonra şöyle der: "Bir genç kızın belirgin meziyeti, onun tabii bir çekiciliği, yarı bilinçli zekilik ve becerikliliği yerine okumuşluğu ve ilmi yeteneği olacak olursa, bu genç kız koca bulma ve evlilik hususunda pek başarılı olamayacaktır. Üniversiteli kızların 60%'ı kocasız kalmaktadır.

Tanınmış bir bilim adamı olan bayan Monya Kovalosky, kimsenin kendisiyle evlenmeye yanaşmamasından şikayet ediyor ve şöyle diyordu: "Niçin kimse sevmiyor beni Pek çok kadından daha iyi olabilirim ben. Fakat buna rağmen nice basit ve alelade kadınlar sevilmekte ve kendilerine ilgi duyulmaktayken ben sevilmiyor ve cazip bulunmuyorum."

Görüldüğü gibi yukarıdaki hanımın "yenilgi duygusu" bir erkeğin yenilgi duygusuyla tamamen farklıdır. Onu üzen şey "sevilmiyor olmak"tır.
Oysaki bir erkek, seveceği bir kadını bulamamış veya eğer bulmuşsa ona kavuşamamış olması halinde bu "yenilgi duygusu" na kapılmaktadır.
Bütün bunların bir tek felsefesi, bir tek maksadı ve yorumu verdir:

Daha güçlü ve daha kalıcı bir bağ oluşturmak! Bu Bağ niçin! Kadınla erkeğin hayattan daha çok zevk almasını sağlayabilmek için mi Elbette ki yalnızca bunun için değil; bilakis insan topluluklarının temeli bu esas üzerine kurulmuş ve gelecek nesillerin eğitim temeli bu esas üzerine bina edilmiştir.


BİR BAYAN PSİKOLOGUN GÖRÜŞLERİ


Zen-i Ruz dergisinin 101. sayısında "Clıff Dalsoon" adlı bir bayan psikologun bazı psikolojik araştırma ve görüşlerine yer verilmiş. Bu hanım şöyle diyor:"Bir kadın psikolog olarak en büyük hobim, erkeklerin psikolojik yapısını incelemektir. Bir süre önce, kadınlar ve erkeklerin psikolojik davranışlarının sebeplerini ve bu davranışların nelerden kaynaklandığını incelemekle görevlendirildim. Çalışmalarım neticesinde şu bulguları elde ettim:

1- Bütün kadınlar, bir diğer şahsın nezaretinde çalışmayı tercih etmekte ve amir olmaktansa memur olmayı istemektedirler.

2- Bütün kadınlar, varlıklarının gerekli ve etkili olduğunu hissetmek istemektedir.

Bence kadınların bu psikolojik ihtiyaçları, duygularının etkisiyle davranmalarından kaynaklanıyor. Halbuki erkekler duygularıyla değil, akıllarıyla hareket etmektedirler. Kadınların zekaca erkeklerden farksız olduğu, hatta kimi zaman bu konuda onları geride bıraktığı çok görülmüştür. Ne var ki kadınların bir zaafı vardır ki o da pek coşkun bir duygusal yapıya sahip olmalarıdır.

Erkekler kadınlardan daha pratik ve gerçekçi düşünmekte, onlardan daha iyi karar ve hüküm vermekte, teşkilatlandırma, organize ve kumanda sahalarında onlardan daha başarılı olmaktadırlar. Binaenaleyh erkeklerin kadınlara olan psikolojik üstünlüğü, tabiatın onlara kazandırmış olduğu bir hassadır. Kadınların bu gerçeğe karşı çıkmaları neticeyi değiştiremeyecektir.

O halde hanımlar erkeklerden daha hassas ve duygulu oldukları için günlük hayatta erkeklerin nezaretine ihtiyaçları olduğu gerçeğini kabullenmelidirler. Kadınların hayatta en büyük gayesi geçimini sağlamaktır. bu gayelerine ulaşınca çalışma ve faaliyeti bırakırlar. Kadın, gayesine ulaşma yolunda tehlikelerle yüz-yüze gelmekten korkar. Kokuysa, onu giderebilmek için kadının başka birine ihtiyaç duyduğu yegane duygudur. Sürekli düşünmeyi gerektiren işler kadını yormakta ve bezdirmektedir..."


ACELEYE GETİRİLMİŞ BİR HAREKET


Avrupa'da kadının elinden alınan haklarının yeniden iadesi için başlatılan hareket; böyle bir şeyi akıl etmekte geç kaldıklarından dolayı aceleye getirildi. O sırada coşmuş bulunan duygular, bu konuda bilimin de görüş ortaya koymasına ve onun yol gösterici olmasına fırsat tanımadı. Bu nedenle yaşla kuru bir arada yandı. Söz konusu hareket kadını pek çok bedbahtlıklardan kurtardı.

Geri alınmış haklarının çoğunu iade etti. Kapatılmış bazı kapıları ona açtı. Ancak bu hareket kadın ve insanlık toplumu için yeni birtakım felaketleri de beraberinde getirdi. Bu kadar acele edilmemiş olsaydı kadın haklarının tahakkuku daha sağlıklı bir şekilde mümkün olacaktı. Bugünkü durumun tatsızlığıyla geleceğin son derece ürkütücü vaziyetini sezerek dehşete kapılan akl-ı sahibi bilim adamlarının feryadı arşa yükselmeyecekti.

Ancak, bilimin kendi yerini alması ve kadın hakları hareketinin geçmişte olduğu gibi hissiyat ve duygusallıktan değil, akıl ve düşünceden kaynaklanması ümidi var hala... Nitekim halihazırda bazı batılı bilim adamlarının beyan etmiş olduğu görüşleri, bu konuda ümitleri artırmaktadır. Bu arada, kadın-erkek ilişkileri konusunda batı taklitçilerini henüz tanıştığı ve şimdilik bu sahte zevklerin sarhoşluğunu yaşamakla meşgul olduğu şeyleri batının artık kusmaya başladığını da hemen hatırlatalım.


WİLL DOURANT'IN GÖRÜŞLERİ


Will Dourant, "Felsefenin Lezzetleri" adlı kitabının 4. bölümünde aile münasebetleri ve cinsel mevzular üzerine detaylı ve düzenli tespitlerde bulunmuştur. Okuyucunun, batılı bilim adamları arasında cereyan eden fikri akımları daha yakından tanıması ve böylece aceleci hükümlere varmaktan sakınması için bu kitabın bazı bölümlerini aşağıya alıyoruz.

Will Dorant, mezkur kitabının 4. bölümünün "Aşk" başlıklı 7. faslında şöyle diyor: "Aşkın ilk nağmeleri buluğ çağının gelmesiyle duyulmaya başlar. İngilizce de buluğ anlamına gelen "puberty" kelimesi latincede "tüy yaşı" anlamındaki kelimeden türemiştir.

Zira bu, erkek çocukların vücutlarının tüylendiği, özellikle erkek çocukların pek övündüğü göğüs tüyleri ve bin bir sabır ve nazla tıraş ettikleri bıyık ve sakal tüylerinin terlemeye başladığı yaştır. Başka faktörlerle dengeli olması şartıyla bu tüylerin nicelik ve niteliği muhtemelen türeme gücü ve cinsel güce bağlıdır.

Keza bu tüylerin en iyi durumda olduğu dönem, yaşama sevincinin doruğa ulaştığı dönemdir. Ses kalınlaşmasıyla birlikte görülen bu ani tüylenme hadisesi, erkek çocuğun buluğ çağında gözlemlenen ikinci derece cinsel özelliklerden biridir.

Tabiatın bu çağda kız çocuklarına vermiş olduğu enden ve davranış yumuşaklığıysa gerçekten şaşırtıcıdır. Doğumun daha rahat olması için bu çağda kalça genişlemekte, onu anneliğe hazırlamak ve süt vermeye elverişli hale getirmek için de göğüsler dolgunlaşmakta, büyümektedir. Bu ikinci derece özelliklerin ortaya çıkmasına neden olan şey nedir Bunun kimse bilmiyor. Ancak,Profesör Starlıng'in mezkur mevzuyla ilgili görüşleri epey taraftar bulmuş durumda.

Bu teoriye göre üreme hücreleri buluğ çağında yalnızca sperm ve yumurta üretmekle kalmazı aynı zamanda özel bir hormon salgılayarak onu kana geçirirler. Bu hormonlar, salgılanan canlıda cismi ve ruhi değişikliklere sebep olur. Bu yaşlarda yeni güçler kazanan yalnızca vücut değildir; ruh ve mizaç da bin bir türlü değişikliklere uğrar.

Roman Roland şöyle der: "Yıllar yılları kovalar ve hayatın belli bir noktasına gelindiğinde kadın ve erkeğin vücudunda tedrici değişiklikler görülmeye başlar. Bu değişikliklerin en önemlisi yiğitlik ve güçlülüğün, yumuşak yufka yürekleri etkileyerek heyecanlandırması; yumuşaklığın, incelik, zariflik ve letafetin de güçlülerin istek tutkularını uyandırmasıdır.

"Demosse: "Bütün erkekler yalancı, hileci, palavracı iki yüzlü, ve kavgacı; bütün kadınlar da kendini beğenmiş, gösteriş düşkünü ve haindirler" der ve şöyle ekler: Ancak, dünyada yalnızca bir tek şey vardır ki alabildiğine yüce ve mukaddestir: Bu eksik iki yaratığın birleşmesi!"

"Büyüklerde çiftini arama; erkeklerde ele geçirmek gayesiyle saldırı, kadınlardaysa kandırmak ve baştan çıkarmak için geriye çekilme şeklinde kendini gösterir. (Bunun istisnası da var tabii.) Erkek, mizacı itibariyle kavgacı ve avcı bir hayvan olduğundan davranışları da aktif ve saldırgandır. Kadın, onun nazarında, elde etmesi gereken bir kupa ve armağan gibidir. Çiftini arama hadisesi savaş ve mücadele; izdivaç hadisesi ise sahip ve egemen olmaktır."

"Kadının ziyadesiyle iffetli ve namuslu oluşu, neslin devamına ve üremeye hizmet eder. Zira onun mahcup ve çekingen tavrı, karşı cinsten münasip bir eş seçmede kendisine kolaylık sağlar. İffet ve namusluluk, kadına gelecekte çocuklarının babası olma şerefine nail olacak aşığını daha dikkatlice seçebilme imkanı kazandırır. Topluluk ve türün menfaatleri kadının diliyle konuşur, ferdin çıkarları ise erkek tarafından dile getirilir. Aşk oyununda kadın erkekten daha beceriklidir; zira onun şehveti, akıl gözünü kör edecek kadar şiddetli değildir."

"Darwin, çoğu türlerde dişinin aşka pek ilgi duymadığını gözlemlemiştir. Lomberzoo, Kışh ve Craft Ebingh şöyle derler: "Kadınlar daha çok erkeklerin (doğru-yanlışına bakmaksızın) övgülü sözlerine düşkündürler. Erkekler onların isteklerini yerine getirsin ister ve bu durumdan, cinsel ilişkiden daha fazla tad alırlar.

Lomberzoo "Kadının doğal sevgisinin temeli, onun anneliğinden kaynaklanan ikinci derece özelliklerinden biridir" der ve ekler: "Bir kadını bir erkeğe bağlayan duyguların hepsinin sebebi yalnızca fiziki ihtiyaçları değildir, bilakis onun duyguları inkıyat ve teslimiyetten (erkeğin himayesine girme) kaynaklanır. Bu içgüdüler, ortama intibak edebilmesi için meydana getirilmiştir onda."
Will Dourant, "Kadınlar ve Erkekler" başlıklı bölümde şöyle der:

"Kadının özel işi türün-insan türünün- devamına hizmet etmek, erkeğin özel göreviyse, kadına ve çocuğa hizmet etmektir. Başka uğraşlar da edinmiş olabilirler, ancak bunların tümü belli bir hikmet ve tedbir üzerinden bu iki ana göreve bağlı şekilde cereyan eder. Bu görev ve maksatlar-temel ve asli, ancak yarı bilinçlisidirler; tabiat, insan ve saadetin manasını onda gizlemiştir.

Kadının doğası savaşçı ve kavgacı değildir; daha çok "sığınmacı" eğilimler gösterir. Bazı canlı türlerinin dişilerinde savaşmak içgüdüsü muhtemelen hiç yoktur. Bir dişi eğer bizzat savaşa girişiyorsa bu yalnızca çocuklarını korumak gayesiyledir."

"..Kadın, erkekten daha sabırlı ve ondan daha dayanıklıdır. Hayatın tehlikeli ve buhranlı anlarında erkek kadından daha cesaretliyse de sayısız küçük ve daimi dirençleri erkeklerden daha fazladır... Kadının savaşçılığı başka bir görünümdedir; kudret karşısında -bu kudret bizzat onu kurban olarak seçse dahi- bir nevi tuhaf bir mazoşistlik zevk duygusuna kapılır.

"..Erkeğin erkeklik ve gücü karşısında kadının ötenden beri duymuş olduğu bu zevk kimi zaman çağdaş kadının ekonomik duygularına galebe çalmakta ve onun icabında cesur bir deliyle evliliği tercih etmesine sebep olmaktadır. Kadın, kumanda edebilen ve yönetmesini bilen bir erkeğe teslim olmaktan mutluluk duyar.

Eğer kadınlar günümüzde erkeklere daha az itaat ediyorlarsa bunun sebebi, bugünkü erkeklerin eskinin erkeklerine nispetle zayıf olmasıdır...Kadının ilgi sahası evi ve ailesidir, onun muhiti bizzat evidir. Kadın, tıpkı doğa gibi derin, ancak sınırlı evi gibi de mahsurdur aynı zamanda. İçgüdüsü, onu çok eski bir gelenek ve kurala bağlar.

Kadın ne zihinde deney ehlidir, ne de âdet ve alışkanlıklarda (bazı büyük hanımların bu konuda istisna olduğunu hemen hatırlatalım). Eğer kadın serbest bir aşk hayatına yöneliyorsa bunun serbestlik aradığı şeklinde anlaşılmaması gerektiği bilinmelidir. Bilakis, onun serbest aşk hayatına iten sebep, sorumluluk sahibi bir erkekle normal bir evlilik yapabilme umudunu yitirmiş olmasıdır.

Her ne kadar kimi zaman gençlik yıllarında birtakım siyasi terim ve anlamlara vurulanlar duygularını insanca olan her sahada geniş bir yelpazede açarsa da sadık bir koca bulduktan sonra bütün bu faaliyetlerden vazgeçer. Kendisini ve kocasını bu umumi faaliyetlerden uzak tutmaya ve kocasına "sadakat duygusunu kendi evinin sınırlarıyla sınırlaması yolunda" telkinde bulunmaya başlarlar.

Kadın, sağlam bir eğitim ve ıslahın ancak ve ortamında mümkün olduğunu bilir ve yakinen sezer; bunun için ayrıca düşünmeye ihtiyacı da yoktur. Kadın, hayalci ve derbeder erkeği, evine ve çocuklarına bağlı fedakar bir babaya dönüştürdüğü için insan türünün devamını ve korunmasını sağlayan bir faktör durumundadır.

Tabiat, devletlere ve kanunlara aldırmaz... Kadın da tabiatı gereği evine ve çocuklarına vurgundur. Bunları koruyabiliyorsa devletlere, hükümet ve iktidarlara karşı kayıtsızlık gösterir, aldırmaz... Bu temel kanunları değiştirmeye çalışanlara gülüp geçer. Eğer günümüzde tabiatın, aile yuvası ve çocuğu koruma hususunda yetersiz kaldığı sanılıyorsa bunun tabiatın yetersizliğiyle alakası olmadığı, bilakis kadının ne zamandan beridir tabiatı unutmuş ve ondan uzaklaşmış olmasından kaynaklandığı bilinmelidir.

Ancak, tabiatın bu zahiri yenilgisinin daimi olmadığını da unutmamak gerekir. İstediği anda, depolamış olduğu yüzlerce maslahata rahatça dönebilir. Sayıca bizden çok daha kalabalık olan kavim ve ırklar yok değildir; tabiat, kesin ve bilinmeyen devamını pek âlâ onlarla sağlayabilir.
Kadınla erkek arasındaki farklar ve bazı bilim adamlarının bu konuyla ilgili görüşleri özetle böyle...

Tarihi ve sosyal etkenlerin bu farklar üzerinde ne ölçüde etkili olabileceği hususunda "Farkların Sırrı" başlığı altında bir mevzu açmayı düşünüyordum, ancak konunun dağılmaması için şimdilik bu zeminde müstakil bir bahse girmeyeceğim. Gelecek bölümlerde bu konu tamamen aydınlığa kavuşmuş olacaktır inşallah.


8.BÖLÜM


MEHİR VE NAFAKA(1)


İnsanoğlunun ailevi ilişkileri sahasında öteden beri süregelmiş olan çok eski geleneklerden biri de erkeğin nikah sırasında kadına "mehir" vermesi, kendi malının bir kısmını evlendiği kadın veya onun babasına bağışlaması, ayrıca evlilik süresi boyunca karısı ve çocuklarının geçimini üstlenmesidir.

Bu töre ve geleneğin kökü nedir Nereden ve nasıl kaynaklanmıştır acaba Mehir de neyin nesi oluyor Kadına nafaka vermek niye Kadınla erkek insani ve doğal haklarına kavuşacak, bu ikisi arasında adilane ve insanca bir ilişki hüküm sürecek ve kadına bir insan gibi davranılacak olursa, mehir ve nafaka yine kalacak mıdır Yoksa mehir ve nafaka,

kadının, erkeğin "mülkü" olarak kabul edildiği dönemlerden kalma bir hatıra ve iz midir Bu durumda insanların eşit haklara sahip olmaları ve adaletin icrası için-özellikle 20. Yüzyılda- mehir ve nafaka lağvedilmeli, nikahlar mehir kaydı olmadan gerçekleşmeli, kadın kendi ekonomik ihtiyaçlarını bizzat gidermeyi üstlenmeli ve çocukların geçimini temin hususunda kocasının yükümlülüğüne- madden- eşit bir şekilde ortak mı olmalıdır.

Konumuzu mehirle başlatıyoruz. Bakalım mehir nasıl çıkıvermiş ortaya; ne gibi bir felsefe ve gayeye yönelikmiş ve sosyologlar mehrin ortaya çıkışını nasıl açıklamışlar, ne şekilde yorumlamışlar


MEHRİN TARİHİNE KISA BİR BAKIŞ


İnsanoğlunun vahşi bir hayat sürdürdüğü ve insan topluluklarının kabileler halinde yaşadığı tarih öncesi çağlarda aynı soydan gelenler birbiriyle evlenmez bilinmeyen sebeplerle buna izin verilmezmiş. Evlenmek isteyen gençler, eşlerini kendi kabileleri dışındaki kabilelerin birinden seçmek zorundaymış. Bu sebeple eş seçmek isteyenler, kendi kabilelerinden ayrılıyor ve diğer kabilelere gidiyorlarmış.

O çağlarda erkek, üreme ve çocuk yapma hadisesinde kendisinin de rol oynadığını, yani onunla kadının birleşmesi soncu çocuğun dünyaya geldiğini bilmediğinden çocukları kendi çocukları olarak değil, karısının çocukları olarak bilirmiş. Erkek, çocuklarla kendisi arasındaki benzerliği seziyor, fakat bunun sebebini bilmiyormuş.

Doğal olarak çocuklar da kendilerini babanın değil, annenin çocuğu olarak görüyorlarmış ve soylar babaya değil, anneye tanınırmış. Erkekler kısır yaratıklar olarak kabul ediliyorlarmış Evlilikten sonra da kadının, kendisiyle arkadaşlık etmeye ve fiziki enerjisinden faydalanmaya ihtiyaç duyduğu biri kadının kabilesinde tufeyli bir yaşam sürdürüyormuş. Tarihçiler bu döneme "anar kil" dönem demişlerdir.

Çok geçmeden erkek kendisinin üreme olayında rolü olduğunu anladı ve çocuğun asıl sahibi olarak kendisini gördü. Artık erkek kadına değil, kadın erkeğe itaat ediyordu Evin reisi de erkekti. Buna da "ataerkil" dönem denildi.

Aynı kandan olanların evliliği bu dönemde de normal görülmüyor ve erkek, eşini diğer kabileler arasından seçerek kendi kabilesine getiriyordu. Ancak kabileler arasında sürekli savaş ve çatışma hüküm sürdüğünden, erkek, seçtiği kızı kaçırmak zorundaydı. Yani genç erkek, diğer kabileden beğendiği kızını kaçırarak onunla evlenebiliyordu.

Giderek savaşın, yerini barışa bıraktığı bir dönem geldi. Şimdi muhtelif kabileler birbiriyle çatışmaksızın barış içinde bir arada yaşayabiliyordu. Kız kaçırma geleneği bu dönemde bozulmuş oldu. Evlenmek isteyen erkek, beğendiği kızın kabilesine giderek kızın babasının yanında ırgatlık yapıyor ve bir süre kayınpederine çalışıyordu.

Kayınpeder, bu hizmetine karşılık kızını ona veriyor, o da hanımını alıp kendi kabilesine dönüyordu.
Derken gelirler arttı, servet çoğaldı. Erkek, kızı almak için yıllar boyu kayınpederine ırgatlık yapacağına ona münasip bir hediye vererek kızını almanın daha akıllıca olacağını anladı ve böylece "mehir" denilen şey ortaya çıkmış oldu.

Şimdi meseleyi özetleyelim: İlk dönemde erkek, kadının tufeylisi ve onun hizmetçisi durumundaydı. Bu dönemde kadın erkeğe hükmediyordu. Bir merhale sonra egemenlik erkeğin eline geçiyor ve erkek, evlenmek istediği kızı, mensup olduğu kabileden kaçırıyor.

Üçüncü merhalede erkek artık kadını kaçırmıyor ve onunla evlenebilmek için müstakbel kayınpederine yıllarca ırgatlık ediyor. Dördüncü merhalede ise erkek, ırgatlık yerine kayınpederine "hediye" olarak bir meblağ veriyor ve böylece "mehir" denilen şey ortaya çıkıveriyor.

Yine denilir ki: Erkek, "anaerkil" düzeni yıkarak aileye bizzat hükmettiği "ataerkil" düzeni kurduktan sonra kadını bir köle, veya en azından kendine bağlı bir ücretli ve ırgat haline getirdi. Bu dönemde erkek, kadına bir "ekonomik meta" ve gereğinde arzularını tatmin etmeye yarayan bir araç gözüyle bakıyordu.

Ona, sosyal ve ekonomik bağımsızlık vermiyordu. Kadının yaptığı iş ve harcadığı emeğin karşılığı kendine değil, bir başkasına, yani babasına veya -evliyse- kocasına aitti. Kadın kendi iradesiyle iktisadi ve mali bir girişimde bulunma ve evleneceği erkeği seçme hakkına sahip değildi. Böylece mehir veya nafaka adıyla ödenen meblağ, gerçekte evlilik süresi boyunca erkeğin, kadının emeğiyle elde edeceği gelir ve iktisadi kazanca karşılık verilmekteydi.