İSLAM'DA KADIN
 



İNSAN HAKLARI BEYANNAMESİ'NİN GİRİŞ BÖLÜMÜNÜN ÖNEMLİ NOKTALARI


Bazı mevzuların birkaç maddede tekrarlandığı, bazı ifadelerin bazı maddelerdeki beyanı gereksiz kıldığı ve kim maddelerin daha ayrıntılı maddeler şeklinde tanziminin mümkün olduğu bu beyanname, 30 madde halinde düzenlenmiştir.Bu beyannamenin giriş bölümünde, üzerinde durulması gereken birkaç nokta var:

1- Bütün insanlar aynı ölçüde saygın, haysiyetli ve vazgeçilmez fıtri haklara sahiptirler.

2- İnsanoğlunun fıtri hakları, haysiyet ve saygınlığı genel ve umumidir. bu, bütün bireyleri kapsar, ayırım ve ayrıcılık tanımaz. Yani beyaz, siyah, kısa, uzun, kadın, erkek... kim olursa olsun bu hak, haysiyet ve saygınlığı eşit derecede taşırlar.

Bir ailede bireylerden birinin, kendisini diğer bireylerden daha asil olarak görmesi nasıl mümkün değilse; daha büyük bir ailenin bireyleri ve aynı vücudun parçaları şeklinde olan insanlar da asalet bakımından eşittirler. Hiç kimse kendini diğer bireylerden daha asil göremez.


3- Hürriyet, barış ve adaletin temeli, bütün bireylerin vicdanlarının derinliklerinde bu gerçeğe -bütün insanların doğuştan saygın ve onurlu olduğuna- gönülden inanç beslemesi ve bunu kabul etmesidir.

Bu beyanname şunu demek istemektedir. İnsanların birbirleri için doğurduğu bütün rahatsızlıkların kaynağı keşfedilmiştir. Zulümler, tecavüzler ve savaşların sebebi; toplumlar ve bireylerin birbirine reva gördüğü bütün vahşice davranışların yegane kaynağı insanoğlunun doğuştan sahip olduğu saygınlık ve onurunun tanınmamış olmasıdır. Bir grup insanın bu gerçeği tanımamış olması, muhatap diğer grubun isyan edip ayaklanmasına sebep olmakta böylece barış ve güvenlik tehlikeye düşmektedir.

4- Tahakkuk bulması için bütün bireylerin gayret etmesi gereken en yüce ideal, fikir beyanı hürriyetinin, güven ve maddi refahın tam anlamıyla gerçekleşmiş olduğu bir dünya kurmaktır. Beyannamenin 30 maddesi bu yüce idealin gerçekleşmesi gayesiyle tanzim edilmiştir.

5- İnsanların doğuştan sayın olduğu, onların vazgeçilmez ve devredilemez haklarına saygı duyulması gerektiği inancı, eğitim ve öğretim yoluyla tedricen bütün bireylerde uyandırılmalıdır.


İNSANIN DEĞER VE SAYGINLIĞI


İnsan Hakları Beyannamesi insanlığa, hürriyet ve eşitliğe saygı duyma esasına binaen düzenlenmiş olduğundan, vicdan sahibi herkesin takdirine şayandır. Zira bu beyanname, insanoğlunun insani haklarının ihyası gayesiyle ortaya çıkmıştır. Biraz doğu milleti, öteden beri insanın değerinden, saygınlık ve haysiyetinden söz etmiş bir milletiz.

Daha önce de belirtmiş olduğumuz üzere insan, insanın hakları, onun hürriyet ve eşitliği, yüce İslam dininde büyük bir saygıyla karşılanmıştır. Bu bildiriyi yazan ve düzenleyenlere, keza gerçekte onu yazanlar için ilham kaynağı olan filozof ve düşünürler saygımız sonsuzdur. Ancak, bu beyanname felsefi bir metin olduğundan ve melekler tarafından değil,

nihayet insanlar tarafından kaleme alındığından bir grup insanın ortaya koymuş olduğu görüşler ve gerçeklerden anlamış olduğu neticelerden ibarettir. Dolayısıyla her filozof bu beyannameyi inceleyebilir, eleştirebilir ve yanlış ya da eksik bulduğu noktalara dikkat çekerek gerekli uyarıya yapabilir elbet.

Mezkur beyanname birtakım zaaflardan arınmış değil, zayıf noktaları elbette var. Ancak biz bahsimizin bu bölümünde bu zayıf noktalar üzerinde durmayacak, bilakis beyannamenin sağlam noktasını ele alacağız.İnsan Haklar Beyannamesi'nin temel dayanağı, insanın doğuştan sahip olduğu değer, şeref ve haysiyetidir.

Bu beyannameye göre insanın, yaratılıştan gelme kendine özgü bir saygınlık ve onuru olması cihetiyle bir takım hak ve hürriyetlere sahiptir ki, diğer canlılar böyle bir yaratılıştan gelme saygınlık ve onuru taşımadıkları için mezkur hak ve hürriyetlerden mahrumdurlar. Söz konusu beyannamenin en tutarlı ve sağlam noktası da budur işte.


BATI FELSEFELERİNDE İNSANIN İNSANLIK DEĞERİNİ YİTİRMİŞ OLMASI


Meselenin bu noktasında oldukça eski bir felsefi problemle karşılaşmaktayız: İnsanın değerlendirilmesi, diğer canlılar karşısında insanın değer ve konumu, insanın saygıdeğer kişiliği.... O halde her şeyden önce şunu sormak gerekir; İnsan için bir takım hakların kaynağı olan ve onu at, öküz, güvercin, koyun vb. hayvanlardan üstün kılan doğal insanlık haysiyeti denilen şey nedir.

İşte bu noktada İnsan Hakları Beyannamesi'nin temel esasıyla, insanın batı felsefesindeki değerlendirilişi arasında belirgin bir çelişki çıkmaktadır ortaya Batı felsefesinde insanoğlu yıllardan beri itibarını yitirmiş durumdadır. İnsan ve onun seçkin konumu konusunda eskide batı diyarlarında söylenen ve hemen hepsi doğudan kaynaklanmış bulunan şeyler bu gün batı felsefe sistemlerinin çoğunca olay konusu edilmekte ve yadırganmaktadır.

Batılı nazarında insan bir makine raddesine inmiştir, insanlık ruh ve asaleti inkar edilir olmuştur. Tabiatın bir hedefi ve nihai bir maksadı olduğu inancı, batıda bu gün "gericilik" olarak telakki edilmektedir.

Batıda, insan "eşref-i mahlukat" olduğunu söyleyemezsiniz. Zira batılıya göre insanın eşref-i mahlukat -yaratılmışların en üstünü- olduğunu ve diğer canlıların onun emrinde ve ona hizmet için yaratılmış olduğu, bütün diğer gezegenlerin dünyanın etrafında döndüğü yolundaki Batlamyus'a ait eski bir astronomik inanca dayanıyordu.

Bu inancın gitmesiyle birlikte insanoğlunun eşref-i mahlukat olduğu akidesi de tarihe karışmış oldu. Batı nazarında bütün bunlar, geçmişte insanoğlunun müptela olduğu bencilliklerin tezahürüydü. Günümüz insanı alçak gönüllü ve mütevazıdır; diğer canlılar gibi kendisinin de bir avuç topraktan öte bir şey olmadığının bilincine varmıştır. O, topraktan yaratılmış olup sonunda yine toprağa dönecektir; insan hikayesi ölümle sona ermektedir.

Batılı gayet mütevazı bir tavır sergileyerek ruhu insan vücudunun bağımsız bir boyutu ve kalıcı bir gerçek olarak tanımadığını söyler. Bu açıdan kendisiyle hayvan ve bitkiler arasında herhangi bir fark görmez. Keza ona göre düşünme ve ruhun işleriyle mesela taş kömürünün ısısı arasında mahiyet açısından hiçbir farklılık yoktur.

Zira onun nazarında bunların hepsi madde ve enerjinin değişik tezahürlerinden ibarettir. Batılı nazarında hayat sahnesi, başta insanoğlu gelmek üzere bütün canlıların kıyasıya ölüm kalım mücadelesi verdiği kanlı bir arenadır.

Yine başta insan gelmek üzere bütün canlıların hayatına egemen olan en önemli faktör bu "yaşama mücadelesi"dir. İnsanın bütün gayreti, bu amansız savaşta diri kalabilmeye ve kendisini kurtarmaya yön eliktir. Adalet, iyilik, yardımlaşma, hayırseverlik vb. ahlaki ve insani mefhumların tümü bu "diri kalabilme mücadelesi"nin doğurmuş olduğu sonuçlardır. Kendi konumunu koruyabilmek gayesiyle bu mefhumları bizzat insanın kendisi uydurmuş, düzüp koşmuştur.

Bazı güçlü batı felsefelerine göre insan, motor gücü "ekonomik menfaat"tan başka bir şey olmayan bir makinedir. Din, ahlak, felsefe, bilim, edebiyat ve sanat gibi şeyler, altyapısını üretim-dağıtım ve sermaye paylaşımı biçimlerinin oluşturduğu üst yapılardır. Bütün bunlar ise, insan yaşamının iktisadi boyutunun türlü tezahürlerinden ibarettirler.

Başka bir batı düşüncesiyse bunu bile insan için çok görerek "Hayır efendim!" der, "İnsanın bütün faaliyet ve davranışlarının altında yatan temel neden "cinsel sebepler"dir! Ahlak, felsefe, bilim, din, sanat vb. şeylerin tümü, insanın cinsel eğilimlerinin değişik şekillerde ortaya çıkan tezahürleri ve cinsel sebeplerin kılık değiştirmiş hallerinden başka bir şey değildir."

Meselenin bu noktasında şu mevzuya önemle değinmek isterim: Yaratılışın amaçsız olduğuna, tabiatta vuku bulan değişim ve dönüşümlerin körü körüne meydana geldiğine inanacak ve türlü canlıların hayatının devamını garanti eden yegane etkenin "diri kalabilme kavgası" ve neticede en salahiyetlinin kalması kanunu olduğunu, değişimlerin ise tamamen bir rastlantı olduğunu kabul edeceksek...

İnsanın bu günkü haliyle varlığını korumuş ve hayatta kalabilmeyi başarmış olmasının bir takım tesadüfi ve sebepsiz değişikliklere dayandığını ve bunun, atalarının hayatta kalabilmek uğruna diğer canlı türlerine reva gördüğü milyonlarca yıllık cinayetler sonucu mümkün olabildiğini düşüneceksek... İnsanın, bu gün kendi elleriyle yapmış olduğu makinelerin bir örneği olduğuna inanacak ve ruha, ruhun asaleti ve kalıcılığına inanmanın insan hakkında mübalağa, abartma ve bencillik sayılacağı gibi bir zan taşıyacaksak...

İnsanoğlunun bütün faaliyet ve davranışlarının yegane temel sebebini ekonomik nedenler, cinsel eğilimler veya üstün olma isteğine dayandıracaksak... İyi ve kötü algılanacaksa... Fıtri ve vicdani ilhamlar bir saçmalık olarak görülecekse... İnsanın yaratılış itibarıyla şehvet ve nefsani eğilimlerinin esiri olduğuna, bu kuvvetten başka hiçbir şeye boyun eğmeyeceğine vs. inanacaksak...

O zaman insanlık onur ve haysiyetinden, insanın vazgeçilmez ve devredilmez haklarından, onun saygıdeğer bir kişilik taşıdığından söz edebilmek nasıl mümkün olacaktır! Bu durumda mezkur hak, hürriyet ve hürmeti bütün faaliyetlerimizin temeli olarak alabilmemiz mümkün müdür


BATI,İNSAN KONUSUNDA ÇELİŞKİYE DÜŞMÜŞTÜR


Batı felsefelerinde insanın doğuştan gelme haysiyetine alabildiğine darbe indirilmiş ve onun insanlık değeri hiçe sayılmıştır. Batı dünyası insanı, yaratılış ve onu meydana getiren sebepler bakımından; yaratılış sisteminin onu meydana getirmedeki gayesi bakımından; varlığının nitelik ve niceliği, davranış ve tepkilerinin temel sebebi, vicdanı ve kimliği bakımından alabildiğine küçümsemiş ve aşağılamıştır.

Ancak aynı batı, bir yandan bunu yaparken diğer yandan da vazgeçilmez ve devredilmez kutsal hakları konusunda "İnsan Hakları Beyannamesi" adlı uzun uzadıya bir bildiri yayınlamış, bütün insanları bu bildirinin muhtevasına inanmaya çağırmıştır.Batı dünyası evvela insana getirdiği yorum ve ona bakış açısını yeniden gözden geçirmeliydi. İnsanoğlunun kutsal ve fıtri haklarıyla ilgili bu uzun beyannameyi ancak ondan sonra yayınlamalıydı.

Batılı düşünürlerin hepsinin insana aynı açıdan yaklaşmadığını ve insan konusunda hepsinin -yukarıda açıklamış olduğumuz aşağılayıcı- aynı görüşü paylaşmadığını kabul etmiyor değiliz. Onların da pek çoğu, aşağı yukarı doğunun yorumuna benzer bir yorum getirmişlerdir insana. Bizim kastımız artık batıda ekseriyetin görüşü haline gelmiş ve bu gün dünyayı etkisi altına almış bulunan düşünce tarzıdır.

İnsan Hakları Beyannamesi'ni yayınlayacak olan, her şeyden önce insanı maddi terkiplerden oluşmuş bir makine seviyesinde görmemelidir. İnsanın davranışlarını hayvani ve şahsi sebeplere münhasır kılmamalı ve insanın "inanca bir vicdan" taşıdığını bilmelidir.

İnsan Hakları Beyannamesi'ni "insanı yeryüzünün halifesi" olarak kabul eden ve onun ilahi bir tecelli taşıdığına inananların yayınlaması gerekir.
İnsan haklarından söz etmek, insanoğlu için "Ey insan! Şüphe yok ki sen Rabbi'ne ulaşmak için meşakkatler içinde didinir durursun da sonunda O'na kavuşursun" hükmüne kail olan ve onda bu yolculuğun menzile dek sürecek ahengini duyanlara yaraşır.

İnsan haklarından söz etmek, "Andolsun ki kim özünü iyice temizlemişse kurtulmuş ve muradın ermiştir. Ve andolsun ki kim özünü kirletmiş ve kötülüğe gömmüşse ziyana girmiştir..." hükmü gereğince insanın iyiliğe eğilimli bir mayadan yoğrulduğuna inanan felsefe sistemlerine düşer.
İnsan Haklar Beyannamesi'ni yayınlamak, insanın mayasına iyimser bir açıdan yaklaşan ve "Gerçekten de biz insanı en güzel bir surete sahip olarak yarattık." Hükmüne binaen onu en mükemmel ve en ölçülü yaratılış üzere görenlere düşer.

İnsanın yorumu hususunda batılı düşünce tarzına uygun düşen şey, İnsan Hakları Beyannamesi değil; bilakis, batının fiilen insana reva görmekte olduğu davranış şekilleridir. Yani insanca ve insani olan bütün duyguları öldürmek, insani üstünlük ve yücelikleri oyuncak haline getirmek, sermayeyi insandan daha üstün tutup parayı insanlığa tercih etmek, makinenin kulu kesilip servete tapmak, insanları alabildiğine sömürmek, zenginlik ve servete sınırsız güç tanımak. Öylesine ki; milyoner bir adam servetini sevgili köpeğine bıraktığında, o köpek herhangi bir insandan çok daha fazla saygı görmekte; nice insanlar bu zengin köpeğin hizmetçisi, sekreteri veya muhasebecisi olarak çalışıp onun önünde el pençe-divan durarak saygıyla eğilmektedir.


BATI,HEM KENDİSİNİ UNUTMUŞTUR HEM DE TANRISINI


İnsanoğlunun bugün en önemli meselesi, Kur'an'ın da tabiriyle "kendisini" unutmuş olmasıdır. Hem kendisini, hem Rabbi'ni unutmuştur o. Meselenin püf noktası ise onun "kendisini" aşağılaması ve küçümsemesidir. Kendi içine yönelmeyi, iç dünyasına ve öz benliğine ilgi göstermeyi bir yana bırakmış ve bütün dikkatını algılanabilir maddi dünyanın üzerinde toplamıştır.

Maddiyatı tatmaktan başka bir hedef görmemekte, maddeden başka bir maksut tanımamaktadır. Yaratılışı abes görmekte, kendisini inkar etmektedir; ruhunu kaybetmiş, moralini yitirmiş vaziyettedir. Bugün insanoğlunun giriftar olduğu bedbahtlıkların çoğu bu yanlış düşünce tarzından kaynaklanmaktadır.

Bu maalesef neredeyse bütün dünyayı kaplayacak, insanoğlunu bir anda yok olmanın eşiğine düşürecek noktaya gelmiş durumdadır. İnsan hakkında beslenen bu düşünce tarzı, medeniyet ilerledikçe "medeni insan"ın düşüş kaydetmesine neden olmuş, hakirlik duygusuna kapılmasına yol açmış ve "gerçek insan"lacın artık geçmişte aranır hale gelmesine sebep olmuştur. Bugünkü muazzam medeniyet mekanizması, "insan"dan başka her şeyin en alasını meydana getirebilecek durumdadır.

Gandi şöyle der: "Batılı, yeryüzüne ait bütün imkan ve nimetlere sahip olması cihetiyle yeryüzünün Tanrısı lakabına layıktır. O, diğer milletlerin ancak Allah'ın kudretiyle mümkün olabileceğine inandığı şeyleri yapabilmektedir bugün yeryüzünde... Ancak, batılı bir konuda pek acizdir: Kendi iç dünyasıyla irtibatı kurmak ve batınından haberdar olmak! Yeni medeniyetin sahte parlaklığının kofluğunu ispat için tek başına bu hakikat yeter de artar bile!"

"Batı medeniyetinin batılıları içki ve cinsel ilişkiye müptela etmesinin nedeni, batılının "kendi öz"ünü arayıp bulmak yerine bu özü unutmaya ve boşa harcamaya çalışıyor olmasıdır.""Batılının buluş, icat ve savaş gereçlerini temin konusundaki pratik gücünü sağlayan; onun "öz benliğini kontrol etme"deki istisnai yeteneği değildir.

Tersine, bu "öz benlik"ten kaçıyor olmasından kaynaklanmaktadır... Yalnızlık ve sessizlikten korkmakta ve parayı yegane teselli olarak görmekte, ona sarılmakta. Bunlar batılının kendi iç dünyası ve batınından gelen sesi duymada aciz kalmasına aciz olmuş, bu faaliyetlerini bu maksada -para- münhasır kılmasına yol açmıştır.

Dünyayı fethetme duygusunun nedeni, onun "kendi benliğine hakim olma konusundaki aczinden" kaynaklanır. Bu sebeple batılı, dünyanın her yerinde kargaşa ve fesada sebep olmaktadır. Moral gücünü yitirmiş, ruhunu kaybetmiş bir insan dünyayı fethetse dahi neyine yarar bu İncil'in dünyada hakikat, sevgi ve barışın müjdesi olmaya davet ettiği kimseler dünyanın dört bir köşesinde altın ve köle avına çıkmışlardır.

Bunlar İncil'in buyruğuna uyarak Allah'ın arzında bağış, ihsan ve adaletini aramaları gerekir. Fakat onlar kötülüklerini örtbas edip kendilerini temize çıkarabilmek gayesiyle dini bir silah olarak kullanmaktalar. Onlar İlahi kelamı yayacakları yerde milletlerin başına bomba yağdırmaktadırlar."
Bu sebeple ki İnsan Hakları Beyannamesi'ni herkesten önce ve herkesten daha çok bizzat batı çiğnemiş durumdadır. Batının günlük hayatta fiilen uygulamakta olduğu felsefe, İnsan Hakları Beyannamesi için yenilgiden başka bir yol bırakmamıştır.


6.BÖLÜM AİLE HAKLARININ TABİİ ESASLARI


Bir önceki bahsimizde İnsan Hakları Beyannamesi'nin ruhu ve temeli üzerinde durduk. Beyannamenin temelinin şu inanca dayandığını belirttik: "İnsan doğuştan saygıdeğer bir haysiyet ve şahsiyete sahiptir. İnsan yaratılıştan gelme birtakım vazgeçilemez ve devredilemez hak ve hürriyetler taşımaktadır."

Bu ruh ve temelin İslam ve doğu felsefeleri tarafından da kabul edildiğini ancak insan ve onun yaratılıştan gelme özellikleri hususunda çoğu batı felsefelerinin getirmiş olduğu yorumların bu beyannamenin ruhuyla bağdaşmadığını, hatta onun kof görünmesine yol açtığını söyledik.
Şüphesiz İnsanların gerçek haklarını tespit hususunda yegane salahiyetli merci pek kıymetli "yaratılış" kitabıdır.

Bu muazzam kitabın sayfa ve satırlarına müracaat ederek insanların gerçek müşterek haklarını ve kadın ile erkeğin birbiri karşısındaki hukuki durumunu belirlemek mümkündür.

Meselenin şaşırtıcı noktası, bazı safdillerin bu büyük merci makamını bir türlü kabule yanaşmıyor olmasıdır. Bu gibilerine göre yegane yetkili merci, bu beyannamenin hazırlanmasını sağlayan ve bugün bütün dünyayı egemenliği altında bulunduran insanlardır.

Bu insanlar kendi düzenledikleri bu beyannamenin maddelerine pek riayet etmeseler başkalarının onları eleştirme, onlardan hesap sorma de hakları yoktur. Ancak biz her şeye rağmen aynı insan hakları adına böyle bir hakkımız olduğuna inanıyor ve bu konuda, her şeyi apaçık ortaya koyan ilahi kitap konumundaki muazzam yaratılış mekanizmasını yegane yetkili merci olarak tanıyoruz.

Bu bahsimde az da olsa felsefe rengi taşıyan, kimi okuyucuları sıkacak ve onlara kuru gelecek bazı felsefi konulara değinmek zorunda kaldım. Bundan dolayı burada muhterem okuyuculardan tekrar özür dilerim. Ancak kimi zaman kadın hakları meselesiyle bu kuru felsefi bahisler arasında fevkalade yakın irtibat meydana gelmektedir. Bu da mezkur bahislere girmemizi zaruri kılmaktadır.


TABİATIN BİR HEDEF TAŞIYOR OLMASIYLA TABİİ HAKLAR ARASINDAKİ İLİŞKİ


Yaratılış mekanizması, mevcudatın bünyesinde birtakım kemallere ulaşma yeteneğini bırakmış ve bilinçli olarak onları bu kemallere doğru sevk etmektedir. Bu durum, mevcudat için birtakım tabii ve fıtri hakların ortaya çıkmasına sebep olar.

Her doğal yetenek, "doğal bir hak"kaç temel teşkil eder, onun "tabii" sayılır. Mesela insanoğlunun yavrusu okula gitme ve tahsilde bulunma hakkına sahiptir. Fakat koyunun yavrusu böyle bir hakka sahip değildir! Neden Bunun sebebi açıktır: İnsanoğlunun yavrusunda okuma, öğrenme ve bilme yeteneği vardır. Oysa koyunda bu yetenek mevcut değildir.

Yaratılış mekanizması bu alacaklılık belgesini insanın varlığına işlemiştir. Ancak koyuna böyle bir vermemiştir.Düşünme hakkı, oy verme ve hür iradeye sahip olabilme hakkı da böyledir.

Bazıları "doğal hukuk" teorisine inanmaz, yaratılış mekanizmasının insana bir nevi hukuki üstünlük tanıdığı inancını saçma ve bencil bir iddia olarak değerlendirirler. Onlara göre insanla diğer mevcudat arasında hukuki açıdan hiç bir fark yoktur.

Oysa ki son derece yanlış bir görüştür bu. Tabiatın tanımış olduğu yetenekler farklıdır; Yaratılış mekanizması her canlıyı kendine has bir yörüngeye oturtmuş ve onun saadetini de bu "tabi yörüngesinde Seyredişi'ne bağlamıştır.

yaratılış mekanizmasının burada hedefi ve maksada vardır. Bu belgeleri bilinçsin olarak tesadüf sonucu onlara vermiş değildir. Konumuzun mahdudiyeti sebebiyle bu meseleye daha geniş bir açıklama getirmiyor ve bu kadarla yetiniyoruz.

Konumuzu teşkil eden aile hukukunun esas ve köklerini de, diğer doğal haklar gibi bizzat tabiatta aramak gerekir. Kadınla erkeğin doğal yetenekleri ve yaratılışın kendilerine vermiş olduğu türlü belge, vesika ve senetlere bakarak bu ikisinin "benzer" hak ve görevlere sahip olup olmadığını anlamak kabilidir Daha önce de belirtmiş olduğumuz üzere burada ele alacağımız konu kadınla erkeğin aile haklarındaki "benzerlik" meselesi olacaktır, "eşitlik" meselesi değil.


SOSYAL HAKLAR


Ailevi olmayan sosyal haklar bakımından; yani aile muhiti dışındaki büyük toplumda söz konusu olan haklar bakımından insanlar "eşit" ve "büzer" durumdalar. Yani birinci tabii hakları, yekdiğeriyle aynı ve eşittir.

Mesela herkes ilahi nimetlerden faydalanma hakkına sahiptir; herkes çalışma, hayat yarışmasına katılma, sosyal bir konuma aday olup bu maksatla meşru sınırlar dahilinde elinden gelen gayreti gösterme hakkına sahiptir. Keza herkes, kendi ilmi ve ameli yeteneklerini ortaya koyma hakkına sahiptir.

Ancak, birincil tabii haklardaki bu eşitlik, onlara "sonradan kazanılan haklar" (iktisabı haklar) açısından giderek eşit olmayan bir konum kazandırır. Yani herkes, bir diğerinde olduğu gibi çalışma ve hayat yarışmasına katılma hakkına sahiptir Ancak yarışım ya katılma ve görevi yapma meselesi gündeme geldiğinde fark belirir. Herkes bu yarışmayı aynı durum ve sonuçla tamamlayacaktır.

Kimi daha yetenekli, kimi yeteneksizdir; kimi çalışkanken kimi tembeldir. Velhasıl mezkur hayat müsabakasını bazıları diğerlerinden daha âlim, daha kamil, daha yetenekli, daha tecrübeli ve daha layık olarak tamamlamakta, dolayısıyla onların "sonradan kazanılan haklar" ı, diğerlerininkinden farklı olmaktadır.

Bu durumda onların sonradan kazanılan haklarını da birincil tabii hakları gibi başkalarınınkiyle eşit sayamayız. Zira o zaman zulüm işlemiş, apaçık haksızlık etmiş oluruz.

Birincil tabii sosyal haklar alanında neden bütün insanlar eşit ve benzer bir konumdadırlar Sebebi açıktır bunun: İnsanoğlunun ahvali çevresinde yapılan mütalaalar; hiç kimsenin ast veya üst olarak yaratılmadığını; kimsenin işçi, sanatkâr, zanaatkâr, üstat, öğretmen, subay, asker veya bakan olarak dünyaya gelmediğini göstermektedir.

Bunlar, insanoğlunun sonradan kazandığı iktisabı haklarıyla ilgili avantaj ve hususi yatlardır. Yani toplum bireyleri kendi gayret, yetenek ve emekleri sonucu bu hakları elde etmek durumundadırlar. Toplum, sözleşmeli bir kanunla bu hakları liyakat göstererek bireylere devreder.

İşte insanın sosyal hayatıyla, balarısı gibi sosyal hayvanların sosyal hayatları arasındaki fark da buradan kaynaklanır. Bu tür sosyal hayvanların sosyal hayatlarındaki organizeler yüzde yüz tabiidir ve tabiat tarafından tespit edilir.

Mevkiler, görevler, meslekler... vb. gibi kimin ne yapacağını bizzat tabiat tayin eder, bu hayvanların kendi gayretleri değil. Yani bu hayvanlar tabiatları itibariyle; amir, memur, işçi, mühendis, asker... vb.

gibi belli görev taksimatlarıyla dünyaya gelirler. Fakat insanın sosyal hayatı böyle değildir. Bu cihetle bazı bilim adamları "insanın yaratılış itibarıyla sosyal bir canlı olduğu" yolundaki oldukça eski bir felsefi teoriyi bütünüyle reddetmiş. İnsan toplumunu yüzde yüz sözleşmeli bir. toplum olarak tanımlamak gerektiğine inanmışlardır.


AİLE HAKLARI


İnsanın aile dışındaki sosyal durumunu yukarıda açıkladık. Onun aile camiasındaki sosyal durumu nasıldır Peki Aile topluluğunda da bireyler birincil tabii haklarda yekdiğeriyle aynı ve benzer durumda mıdır acaba Aile bireyleri sadece "sonradan kazınılan haklar" konusunda mı yekdiğeriyle farklı bir durumdadırlar Yoksa aile topluluğu; yani karıyla kocadan, ana-babayla evlatlardan ve kız kardeşle erkek kardeşten meydana gelmiş olan topluluklar aile dışındaki topluluk (toplum) arasında birincil tabii haklar açısından da birtakım farklar mı "mevcuttur. Tabiat kanunu, aile hukukunu özel bir prosedüre mi tâbi tutmuştur.

Meselenin bu noktasında iki görüş mevcuttur: Bunlardan birincisi; karı-koca, ana-baba veya ebeveyn-evlat ilişkisinin; bireylerin devlet daireleri veya benzeri müesseselerdeki ilişkisi gibi herhangi bir sosyal ilişki olduğu, dolayısıyla de bireyin aile içindeki konumunun ona özel bir durum kazandırmayacağı şeklindedir.

Birinin müdür, diğerinin memur, birinin amir, diğerinin emir kulu olmasına, birinin az, diğerinin çok maaş almasına neden olan yegane ölçü, sonradan kazanılan özellik ve meziyetlerden başka bir şey değildir. Bir erkeğin hanımı veya bir hanımın kocası olma; anne, baba veya evlat olma gibi ailevi konumlar da aile bireylerinin her birinin kendine has bir durum içinde olmasını gerektirmez. Onların yekdiğerine karşı durumlarını ancak "sonradan kazanılan özellikler"i tayin edebilir.

Hatalı bir tanımamaya "Haklarda eşitlik" şeklinde isimlendirilen "kadınla erkeğin aile hukuku sahasında benzer haklara sahip olduğu" teorisi işte bu asla dayanır. Bu teoriye göre erkek ve kadın, tabiatın kendilerine vermiş olduğu benzer hukuki senetler, benzer yetenekler ve benzer ihtiyaçlarla aile hayatına katılırlar. Bu da, aile hukukunun "aynılık" ve "benzerlik" esasına göre düzenlenmesi gerektiğini gösteriri.

Diğer bir görüşse bunun aksi yönündedir. Kadınla erkeğin birincil tabii haklarının dahi farklı olduğuna inanan bu görüşe göre bir erkeğin "koca" olması, onun yine "koca olması sebebiyle "birtakım özel hak ve görevleri de beraberinde getirir. Keza kadının "eş" oluşu da sırf bu "eş olma sebebiyle" kadına birtakım özel haklar ve görevler yükler.

Baba, anne veya evlat olmak da böyledir; bu özelliklerden her biri, yine kendilerine has hak ve vazifeler taşır. Velhasıl aile topluluğu, diğer sosyal katılım ve toplu işbirliklerinden farklı bir camiadır. İslam'ın kabul etmiş olduğu "kadınla erkeğin eşit, fakat aynı olmayan aile haklarına sahip olduğu" görüşü işte bu astla dayanır Şimdi bu görüşlerden hangisinin doğru olduğu, bu doğruluğun nasıl anlaşılabileceği bahsine geçelim.


AİLE HAKLARININ TABİİ ESASLARI(2)


Muhterem okuyucunun sıhhatli bir değerlendirme yapabilmesini sağlamak maksadıyla bir önceki bahsimizde ele aldığımız şu konuların kısaca hatırlatılmasında fayda var:

1 - Doğal haklar veya tabii hukuk denilen şeyin ortaya çıkmasına neden olan asıl: "tabiatın bir hedef taşıyor olması"dır. Tabiat, bu "hedef"e göre her canlıya kendine has birtakım "yetenek" ve "özellikler" vermiştir.

2 - İnsanoğlu, sırf "insan olma" sı hasebiyle "insan hakları" şeklinde adlandırılan birtakım özel haklara sahiptir ki hayvanlar bu tür haklar taşımazlar.

3 - Doğal haklar ve bu hakların nitelik ve niceliklerini teşhis edebilmenin yegane yolu tabiat ve yaratılış nizamına müracaat etmektir. Tabiatın kazandırmış olduğu her "doğal yetenek", "doğal bir hak" için verilmiş bir belge ve senettir.

4 - Medeni topluluk olma açısından bütün insanlar benzer ve eşit tabii haklar taşırlar. Aralarındaki far; sadece, her bireyin yaptığı iş ve yerine getirdiği göreve bağlı olan iktisabı - sonradan kazanılan - haklar dalındadır.

5 - Medeni bir toplumda insanların eşit ve benzer tabii haklar taşıyor olmasının nedeni, insanların durumunun üzerine yapılan araştırmalar sonucu insan bireylerinin, balarısı gibi sosyal hayvanların tersine, ast veya üst, âmir veya memur, komutan veya er, işçi veya patron ve subay ya da asker olarak dünyaya gelmediğinin anlaşılmış olmasıdır. İnsanların hayat düzeni tabii değildir. Onların işleri, görev ve sosyal konumları doğa tarafından tespit edilmemektedir.

6 - Kadınla erkeğin aile hukuku açısından "benzer" haklara sahip olduğu teorisi, aile topluluğunun da medeni topluluk gibi olduğu görüşüne dayanır. Bu görüşe göre, aile bireyleri "benzer" ve yekdiğeriyle "aynı" haklar taşırlar.

Kadın ve erkek benzer yetenek ve ihtiyaçlarla yüklü olarak aile hayatına katılırlar; her ikisi de tabiatın kendilerine bağışlamış olduğu benzer belge ve senetlere sahip durumdadır. Yaratılış kanunu onlar için doğal bir nizam öngörmemiş ve hayvanlarda olduğu gibi onlar arasında da belli bir görev taksimatında bulunmamıştır.

Ancak, aile hukuku açısından kadınla erkeğin benzer şartlar taşımadığı görüşüyse; aile camiasının medeni camiadan ayrı bir konum arz ettiği esasına dayanır. Bu görüşe göre kadın ve erkek, ailevi hayata benzer yetenek ve benzer ihtiyaçlarla katılmamaktadır. Tabiat her ikisine de aynı belge ve aynı konumu kazandırmış değildir. Yaratılış her biri için muayyen bir yörünge ve vaziyet tayin etmiştir.

Şimdi bu görüşlerden hangisinin doğru olduğu ve bu doğruluğun hangi yolla anlaşılabileceği meselesine gelelim.Daha önce muhterem okuyucuya sunmuş olduğumuz ölçü ve mikyaslar, bu iki görüşten hangisinin doğru olduğunu kolayca teşhis edebilmeyi mümkün kılmaktadır. Kadınla erkeğin tabii yetenek ve ihtiyaçlarına; başka bir deyişle yaratılış kanununun kadınla erkeğe vermiş olduğu doğal belge ve senetlere bakarak bu teşhiste bulunabilmek kabildir.


AİLE HAYATI DOĞAL MIDIR,YOKSA SÖZLEŞMELİ MİDİR


Bir önceki bahsimizde, insanın sosyal hayatıyla ilgili iki nazariye olduğunu belirtmiştik. Bunlardan birine göre insanın sosyal hayatının "tabii" olduğunu söylemiştir. Bu nazariyeyi savunanlar, insanın "doğuştan medeni" olduğuna, yani tabiatı itibarıyla medeni bulunduğuna inanırlar.
Kimileriyse bunun tam tersine, sosyal hayatın bir sözleşmeden ibaret olduğunu söyler, İnsan kendi iradesiyle ve zorlayıcı dış sebepler-iç ve batını sebepler değil - etkisiyle onu seçtiğini öne sürerler.

Peki, aile hayatı konusunda da iki görüş mü mevcuttur Hayır. Bu mevzuda yalnızca bir nazariye vardır: İnsanoğlunun ailevi hayatı yüzde yüz tabiidir; yani insan, tabiatı itibarıyla "evcil" olarak yaratılmıştır.

İnsanın medeni hayatının tabii olduğu hususunda tereddüde kapıldığımızı farz etsek dahi, onun "evcilliği"den, yani ailevi hayatının tabii olduğundan şüphelenmemiz mümkün değildir. Nitekim pek çok hayvan doğal bir sosyal hayat sürdürmediği, hatta tabii sosyal hayattan tamamiyle mahrum bulunduğu halde bir nevi doğal evlilik hayatı sürdürürler. Çiftler halinde yaşayan güvercin ve bazı böcekler bu türe örnek verilebilir.

Sosyal hayatla, ailevi hayat birbirinden farklıdır. Tabiatta, insan ve bazı hayvanların aile kurması, üremesi ve ailevi bir hayat sürdürmesi için gerekli tedbirler alınmıştır. Bu tedbirler gerçi insan ve bazı hayvanlar, tabiatlar icabı aile hayatı yaşamaya ve üremeye eğilimli kılınmıştır.
İnsanoğlunun varolduğu günden bu yana geçen asırlar sürecinden insan ailevi hayattan yoksun olmamıştır.

Yani kadınla erkeğin münferit hayat yaşadığı ve ya cinsel komünizmin hakim olduğu bir döneme rastlayabilmek kabil değildir. Geçmişte yaşayan ilkel toplumların bir örneği olan günümüzdeki vahşi kabilelerin dahi böyle bir hayan tarzına sahip olmayışı, söz konusu tarihi gerçek gösterilebilecek bir karinedir.Geçmiş çağlarda yaşayan "ilke insan toplulukları" - ister ataerkil, ister anaerkil olsun- ailevi bir hayat sürdürmüşlerdir.


DÖRT MERHALE TEORİSİ


Mülkiyetin başlangıçta ortaklık şeklinde var odluğu, şahsa münhasır mülkiyetin sonradan ortaya çıktığı gerçeği ortaladık herkesçe kabul edilmiştir. Ancak, cinsel mevzuda böyle bir durum söz konusu değildir. İnsanoğlunun ilk dönemlerinde mülkiyetin şeklinde cereyan etmiş olmasının sebebi, insan toplulukların o dönemlerde kabile hayatı yaşaması ve ailevi bir sistem içinde bulunmuş olmasıdır.

Yani birlikte yaşayan kabile bireyleri arasında bir aile sosyal ve sözleşmeli kanunları yoktur. Fakat doğa kanunu ve onun kazandırmış olduğu kendi tabiatları gerçi içgüdüsel olarak belli bir hak ve hukuk çerçevesinde hareket ederler. Ne yaşama tarazları ne de cinsel hayatları asla kayıtsız veya gelişi güzel değildir.

Mehrengiz Menucehriyan adlı bir hanım yazar "İran Anayasa ve Medeni Kanunlarına Eleştiri" kitabının önsözünde bakınız ne diyor: "Sosyoloji açısından dünyanın muhtelif noktalarında kadınla erkeğin hayatı şu dört merhaleden birini kat etmektedir:

1 - Tabii merhale,

2 - Erkeğin egemen olduğu merhale,

3 - Kadının itiraza başvurduğu merhale,

4 - Kadınla erkeğin eşit haklara kavuştuğu merhale.Birinci merhalede kadınla erkek arasındaki cinsel ilişki hiçbir kayda ve şarta bağlı değildir."...

Halbuki sosyoloji bilimi bu iddiayı reddetmektedir. Sosyolojinin kabul ettiği şey en fazla şudur: Geçmişte muhtemelen bazı vahşi kabileler arasında birkaç erkek kardeşin, diğer birkaç kız kardeşle ortaklaşa evlenmesi şeklinde bir evlilik çeşidi vardı.

Bu tür evliliklerde bütün erkek kardeşler, evlendikleri kız kardeşlerinin hepsinin kocası sayılır, çocuk da yine hepsine ait olurdu. Ya da kızlar ve erkek çocukların evlenmeden önce herhangi bir sınırlamaya tabii tutulmadığı, ancak evlendikten sonra birtakım bağlayıcı kurallara tâbi olduğu şeklinde gelenekler vardı.

Bazı vahşi kabilelerde cinsel ilişki eğer bundan daha umumi olmuş ve faraza kadın "kamulaştırılmış" ise bunun normal değil istisnai bir durum olduğu açıktır. Bunun ise, insan tabiatına aykırı ve sapıkça bir vakıa olarak değerlendirilmesi gerektiği hatırlanmalıdır.

Will Dourant, medeniyet Tarihi adlı eserinin 56. sayfasında şöyle der: "Evlilik, hayvanlar familyasındaki atalarımızın buluşudur. Bazı kuşlara baktığımızda, her kuşun gerçekten sadece kendi eşiyle yetindiği görüşü uyanacaktır sizde. Goril ve orangutanlarda eşler arasındaki yakın ilişki, yavru hayvanın yetişme çağının sona ermesine değin sürer.

Bu ilişkinin pek çok açıdan karı-koca ilişkisine benziyor olması da bir hayli düşündürücüdür. Mesela dişi goril veya orangutan, başka bir erkekle münasebet kurmaya kalkışacak olurda kendi erkeği tarafında şiddetle cezalandırılmaktadır. Durkrasspenın, Bornova orangutanları hakkında "Bu hayvanlar bir dişi, bir erkek ve bu dişi ile erkeğin yavrularından müteşekkil bir aile halinde yaşarlar"der.

Doktor Savage de goriller hakkında şöyle yazar: "Baba gorille anne goril bir ağacın altında bir yandan da meyve yerken, bir yandan çene çalarken, yavru goriller etrafta oynaşır ve ağaçtan ağaca atlayıp dururlar. Erkekle dişi arasındaki karı-koca ilişkisi, tarih sayfalarında henüz insan yokken de mevcuttu.

Karı-koca ilişkisinin var olmadığı topluluklar oldukça azdır; ancak, arayan birisi -az da olsa - böyle topluluklara rastlayabilir."
Velhasıl insanoğlunda var olan aile duyguları bir gelenek veya medeniyetin getirdiği bir hadise değil; fıtri, tabii ve içgüdüsel olarak ailevi duygular taşır.

Binaenaleyh insanoğlu, erkekle kadının hiçbir kayda ve şarta bağlı kalmaksızın, veya herhangi bir doğal taahhüt taşımaksızın birlikte yaşadığı bir devir geçirmiş değildir. Böyle bir teori, cinsel komünizm demektir ki ilk çağlarda ortak mülkiyet taziyesine inananlar dahi böyle bir çağın var olduğunu iddia etmemişlerdir.

Kadın-erkek ilişkileri üzerine oraya atılan dört merhale teorisi, sosyalistlerin mülkiyet konusunda savundukları dört evre teorisinin acemice taklididir. Sosyalistler, insanoğlunun mülkiyet mevzuunda dört evreden geçtiğine ve dört aşamayı geride bıraktığına inanırlar: İlk dönem ortak mülkiyet evresi (kolektif mülkiyet), feodalizm evresi, kapitalizm everse, sosyalizm - ve komünizm evresi... Bu sonuncusu, ilk dönem ortak mülkiyet evresine kolektif mülkiyet - dönüştür, ancak onun gelişmiş ve ileri düzeydeki hali sayılır.

Mencuhriyan hanımefendinin, kadın-erkek ilişkilerinin dördüncü merhalesini "kadınla erkeğin eşit haklara sahip olduğu merhale" şeklinde tanımlamış olmasına yine de sevinmek gerekir. Zira hiç olmazsa bu noktada sosyalistleri taklit etmemiş ve dördüncü ve son merhaleyi "ortaklık evresi" denilen birinci merhaleye dönüş olarak tanımlamamıştır!...

Ancak, mezkur hanımefendinin birinci merhaleyle dördüncü merhale arasında ziyadesiyle benzerlik bulunduğu gibi bir inanca sahip olduğunu da hemen belirtelim. Nitekim bu hanım söz konusu eserinde "Birinci merhaleye epey benzer bir dönem olan 4. Merhalede kadınla erkek yekdiğerine karşı zerrece sultada bulunmayıp hiçbir ayrım gözetmeksizin birlikte yaşarlar."

Bu hanımefendinin "epey benzer olma" kavramıyla neyi kastettiğini henüz anlayabilmiş değilim... Eğer bununla yekdiğerine karşı egemenlikte bulunmaya çalışmama, erkeği kadından üstün tutmama ve bu ikisi arasında eşit hak ve şartlar tanıma gibi bir anlama kastediliyorsa, dördüncü merhaleyle söz konusu bayanın iddiasına göre kadınla erkek arasında hiçbir kanuni ve kurallı ilişkinin yaşanmadığı ve bu ikisinin aile hayatı sürdürmediği ilk merhale arasında bu yönden bir benzerlik söz konusu değildir.

Yok, eğer dördüncü merhalede kadın-erkek münasebetlerindeki mevcut bütün taahhüt ve kuralların tedricen ortadan kalkacağı, aile hayatının işlerliğini yitireceği ve insanlar arasında bir nevi "cinsel ortaklık" veya kolektif cinsel münasebet kurulacağı kastediliyorsa "kadın-erkek haklarında eşitlik" ilkesinin ciddi savunucularından olan bu bayanın maksadıyla mezkur ileli savunan diğerlerinin maksadının aynı olmadığını söyleyelim. Hatta bu hanımefendinin söz konusu "eşitlik" anlayışının onlar için "dehşetengiz" bir mana taşıyacağını da hemen belirtelim.

Meselenin bu noktasında bütün dikkatimizi kadın-erkek aile hukukunun doğasına çevirmek ve bu zeminde iki noktayı önemle göz önünde bulundurmak gerekir: Birincisi: Kadınla erkeğin tabii açıdan - Yaratılış ve doğaları itibariyle- farklı olup olmadığı meselesidir. Başka bir deyişle "Kadınla erkek arasındaki farklılık bu ikisinin farklı cinsel organlara sahip olmasından mı ibarettir. Yoksa bunun ötesinde bir farlılık mı söz konusudur" şeklindeki sorudur.

Göz önünde bulundurulması gereken ikinci nokta; kadın-erkek arasında başka farklılıklar da varsa, bunların "kadınla erkeğin görev ve haklarını belirleme hususunda da etkin" olup olmadıklarıdır. Bu farklılıklar onların hukuki kişiliklerini de etkilemekte midir. Yoksa insanoğlunun hukuki mizacıyla hiçbir alakası bulunmayan renk ve ırk değişiklikleri gibi- farklıklar mıdır.


DOĞADA KADIN


Birinci nokta üzerinde daha fazla durmaya gerek olmadığı kanısındayım. Bu mevzuda biraz da olsa mütalaada bulunmuş olanlar kadınla erkek arasındaki yegane farklılığın cinsel uzuvlar olmadığını pek âlâ bilirler. Tartışılması gereken nokta, söz konusu diğer farklılıkların kadın-erkek hak ve görevlerini de etkileyip etkilemediği meselesidir.

Avrupalı araştırmacı ve bilim adamları birinci noktayı yeterince ifade etmişlerdir. Biyolojik, psikolojik ve sosyolojik sahalarda mezkur bilim adamları ve araştırmacıların göstermiş olduğu dikkat, bu konuda hiçbir şüpheye yer bırakmamaktadır. Söz konusu bilim adamlarının ihmal etmiş olduğu nokta, bu farklılıkların ailevi hak ve görevlerin belirlenmesinde etkin olduğu, dolayısıyla de kadınla erkeğe yekdiğeriyle "benzer olmayan" bir konum kazandırdığıdır.

Dünyaca ünlü Fransız biyolog, cerrah ve fizyolog Alexis Carrel, "İnsan Denen Meçhul" adlı nefis eserinde bir iki noktayı da itiraf eder. Yani hem "kadınla erkeğin Yaratılış kanunu gerçi farklı yapılarda yaratılmış olduklarını söyle ve hem de bu farklılıkların onların görev ve haklarını da farklı kıldığını vurgular.

Söz konusu araştırmacı, kitabının "Cinsel Münasebetler ve Üreme" başlıklı bölümünde şöyle der: "Testiz ve yumurtalığın fevkalade önemli ve geniş bir faaliyet alanı vardır. Evvela erkek veya dişi hücreler (sperma ve ovarıum9) üretirler ki bu ikisinin birleşmesiyle yeni bir insan meydana gelir.

Öte yandan bunun yanında, canlının dokularında, endam ve bilincinde onun cinsi özelliklerini açığa çıkaracak cinsiyet hormonları salgılar ve bu hormonları doğrudan kana geçirirler.

Aynı şekilde, insan vücudunun bütün faaliyetlerine hız kazandırırlar. Örneğin erkek üreme hücrelerini üreten tesislerinin salgıladığı erkeklik cinsiyet hormonları testosteron- heyecan, hareket, şiddet ve sert davranışlara sebep olur. Dişi hücrelerin üretildiği yumurtalık da buna benzer faaliyetler gösterir ve kadının tüm vücudunu etkiler.

"...Kadınla erkek arasında var olan farklılıklar sadece bu ikisinin değişik cinsel endamlara sahip olmasından, kadının yumurtalık taşıması, doğum yapabilmesi ve bunlara mahsus eğitim ve öğretim yöntemiyle donanmış olmasından kaynaklanmamaktadır. Bilakis, bu farklılıklar, üreme organları tarafından salgılanan birtakım kimyasal maddelerin kanda meydana getirmiş olduğu etkilerden kaynaklanan derin bir sebebin doğurduğu sonuçlardır."

"İşte bu temel ve asli noktaya ehemmiyet verilmemiş olması sebebiyledir ki, kadın hakları savunucuları her iki -erkek ve kadın cinsin de aynı eğitim ve öğretime tabi tutulalabileceği, aynı mesleklerde çalışabileceği, ikisine de aynı yetki ve görevlerin verilebileceğini sanmaktadırlar. Halbuki kadın, pek çok açıdan erkekle farklı bir yaratılıştadır.

Vücudunun tek tek bütün hücreleri, duyu organları, faaliyet sistemleri (özellikle sinir sistemi) her şeyi ile ayrı özellikler taşır. Fizyoloji kuralları da gezegenler sistemi kuralları gibi katı ve değişmezdir. İnsani isteklerin bu kuralları değiştirilebilmesi veya etkileyebilmesi mümkün değildir. Onları olduğu gibi kabullenmek zorundayız.

Kadınlar tabiatın kendilerine verdiği mahsus mizaç ve tıynetleri doğrultusunda hareket etmeli, erkekleri körü körüne taklide çalışmamalıdırlar. İnsanlığın tekamülü yolunda onlara yüklenmiş olan görev erkeklerin bu sahadaki vazifelerinden çok daha önemlidir. Bu cihetle görevlerini ihmal etmemeli, lakayt davranmamalıdır."

A. Carrel, dişi ve erkek döllenme hücrelerinin meydana gelişi ve onların birleşmesi üzerine geniş açıklamalarda bulunduktan sonra dişinin varlığının, erkeğin varlığının tersine üreme için zaruri olduğuna değinmekte. Hamileliğin kadının ruhu ve vücudunu tamamlayan bir hadise olduğunu söyleyerek sözlerini şöyle noktalamaktadır: "Genç erkekler için uygun görüp münasip karşıladığımız eğitim, öğretim, düşünce, hayat tarzı, hedef ve ideallerin genç kızlarımız için de normal karşılanması gerektiği yanlışına düşmemek gerekir.

Eğitim ve öğretim uzmanlarımız kadınla erkeğin fiziki ve psikolojik cinsel farklılıklarını göz önünde bulundurmalı ve her birinin kendi durumuna münasip doğal vazifesi olduğunu hatırlamalıdırlar. Bu temel noktaya gösterilecek dikkat, medeniyetimizin geleceği için son derece hayati ehemmiyete haizdir."
Görüldüğü gibi bu tanınmış bilim adamı hem kadınla erkeğin yaratılış itibariyle farklı olduğunu hatırlatmakta, hem de bu farklılıkların görev ve haklar açısından da onlara farklı konumlar getirdiğini vurgulamaktadır.

Kadınla erkeğin farklılıklarına gelecek bölümde daha etraflıca değinecek ve bilim adamlarının bu konudaki görüşlerini aktaracağız. Kadın-erkek ikilisinin hangi sahalarda "benzer yetenek ve ihtiyaçlara" sahip olduğunu ve buna binaen "benzer haklar" taşımaları gerektiğini; keza hangi alanlarda "benzer durumda" olmadıklarını ve dolayısıyla de "benzer olmayan, farklı hak ve görevler" sahip olmaları lazım geldiğini işlemeye çalışacağız.


7.BÖLÜM


KADINLA ERKEĞİN FARKLARI(I)


Kadınla erkeğin farkları... Amma da saçma bir laf!... Öyle anlaşılıyor ki 20. yüzyılın ikinci yarısını geride bıraktığımız şu sıralarda ortaçağ düşüncesi taşıya ve kadınla erkeğin farklı olduğu yolundaki köhne inançlara hâlâ zihinlerinde yer verip böyle "farklılık"ın gerçekten var olduğunu zannedenler var köşe bucakta...

Böyleleri "aşağılık tür" sayılan kadının tam bir insan değil, "eksik bir insan" olduğu, hayvanla insan arası bir yaratık sayıldığı, hür ve bağımsız bir hayat sürmeye layık olmadığı, erkeğin velayet ve himayesi altında yaşaması gerektiği inancındadırlar herhalde...

Halbuki günümüzde bu laflar çoktan eskimiş, geçerliliğini yitirmiş ve bütün bunların, erkeğin kadına tasallutta bulunduğu "zorbalık dönemi"nde uydurulmuş safsatalar olduğu anlaşılmıştır. Kaldı ki, gerçeğin bunun tam tersi olduğu ve kadının üstün, erkeğin ise aşağılık ve "eksik" bir insan türü olduğu da açığa çıkmıştır!...

Evet... Meseleye böyle yaklaşanlar olacaktır; onlara, "Hayır efendim!" diyor ve ekliyoruz: Bilim ve tekniğin şaşırtıcı ilerlemeler kaydettiği 20. yüzyılda kadınla erkek arasındaki farklar daha iyi anlaşılmış ve daha belirgin bir şekilde ifadesini bulmuştur. Bu bir uydurmaca değil, bilimsel hakikatlerden ibarettir! Ancak söz konusu farklılıkların, kadın veya erkeğin yekdiğerine üstünlüğü, birinin diğerinden daha aşağı ve "eksik" bir seviyede bulunduğu yolundaki iddialarla da hiç bir alakası yoktur.

Yaratılış kanunu bu farklılıklarla apayrı bir maksat gütmüş ve her şeyden önce kadınla erkeğin ailevi bağlarını güçlendirerek bu ikisi arasında sağlam bir "vahdet" temeli oluşturmak istemiştir.

Yaratılış kanunu, kadınla erkek arasında bizzat taksim etmiş olmak gayesiyle bu farklılıkları meydana getirmiştir. yaratılış kanununun kadınla erkeği farklı durumlarda yaratılmış olmasında; bir vücudun organlarını farklı yaratmış olmasına benzer bir gaye ve hedef söz konusudur. Nitekim yaratılış kanunu el, ayak, göz, kulak ve omurga sistemi... vb. organların her birini kendinde has özelliklerle yaratmışsa bunun, söz konusu organlar arasında ayırım gözettiği ve birini kayırıp diğerini göz ardı ettiği şeklinde açıklanamayacağı ortadadır.