İSLAM'DA KADIN
 


İSLAM VE ZAMANIN GEREKTİRDİKLERİ


Dinler arasında hiçbir din, İslam kadar insanların hayatının bütün boyutlarıyla ilgilenmemiştir. İslam dini kendi kurallarını koyarken bir takım ibadetler, zikirler, dualar ve ahlaki öğütlerle yetinmiştir.

Bilakis, kulun Rabbi'yle kurması gereken irtibatını beyan ettiği gibi, insanların birbirleriyle ilişkilerinin ana çerçevesini, insanların karşılıklı hak vazifelerinin sınırlarını da muhtelif saha ve şekillerde açıklamıştır. Böyle bir özellik taşıyor olması cihetiyle de İslam'ın zamana ayarlanma sorusu, diğer dinlerde olduğundan çok daha fazla gündeme gelmektedir.


YABANCILARA GÖRE İSLAM'IN ZAMANA UYARLANABİLME ÖZELLİĞİ


Pek çok yabancı yazar ve bilim adamı medeni ve sosyal kurallar açısından İslam'ı incelemiş ve İslami hükümlerin ileri kurallar olduğuna kanaat getirmiş, bu dinin canlılık, ölümsüzlük ve zamanın ihtiyaçlarına cevap verebilirlik özelliğini övgüyle karşılamıştır.

Tanınmış hür düşünceli İngiliz yazar Bernard Shaw şöyle der: "Fevkalede canlı olması cihetiyle Muhammed (s.a.a) in dinine karşı daima büyük bir saygı duymuşumdur. Bence İslam, hayatın muhtelif durumlarına ve değişken şekillerine uyarlanabilme, hakim olabilme ve değişik çağlarla karşılaşabilme güç ve kabiliyetine sahip yegane dindir."

"Muhammed (s.a.a) in İslam'ı yarının Avrupa'sında kabul görecektir; ben buna inanıyor ve bunun belirtilerini şimdiden görebiliyorum."
"Cehalet veya taassup sebebiyle Ortaçağ din adamları, Muhammed (s.a.a) in dininden karanlık bir portre çizmişlerdir. Tutuculuk ve kindarlıkları sebebiyle onlar, Muhammed (s.a.a)'i daima İsa (a.s)'ya karşı birisi olarak görmüşlerdir.

Ben bu harikulade insan üzerine mütalaalarda bulundum, araştırdım ve onun İsa (a.s) ya karşı olmadığı gibi, aynı zamanda insanlığın yegana kurtarıcısı olarak tanımlanması gerektiği sonucuna vardım. Bence dünyamıza onun gibi birinin hükmetmesi halinde çağımızın sorunları tümüyle çözümlenecek ve insanoğlu arzusunu taşıdığı barış ve mutluluğu elde edecektir..."

Doktor Şebli Şemil, Lüblanlı bir Materyalisttir. Din inancına karşı bir silah olarak kullanabilmek maksadıyla Alman Bohner'in şerhiyle birlikte Darvin'in "türlerin evrimi" teorisiyle ilgili bir eseri ilk kez Arapça'ya tercüme etmiş biridir Şemil...

Bu adam materyalist bir düşünceye sahip olduğu halde İslam dini ve bu dinin Peygamberine karşı büyük bir ilgi duymakta, ondan övgüyle söz etmekte, materyalist olmasına rağmen bu ilgisini gizleyememektedir. Şemil, İslam'dan canlı bir din olarak söz etmiş ve onun zamana uyarlanabilme özelliğini daima övgüyle karşılamıştır.

Söz konusu şahıs "Felsefe-tün Nüşu -i Ve-l İrtika" adlı Arapça eserinin ikinci cildinde "El-Kur'an Ve-l Umran" başlıklı bir makeleye yer vermiş. Mezkur makale Şemil'in, Müslüman ülkeleri gezen ve Müslümanların geri kalmışlığına sebep olarak İslam'ı gösteren bir ecnebiye yazdığı reddiyedir.

Şemil bu makalesinde Müslümanların geri kalmışlığının İslam'dan değil, bilakis, İslam'ın sosyal hüküm ve düsturlarından uzaklaşılmış olmalarından kaynaklandığını açıklamakta;

İslam'a terbiyesizce dil uzatan bazı batılıların İslam'dan habersiz olduklarını ve bu dini tanımamış bulunduklarını belirtmekte ve haince bir hesapla; doğuluları neticede kendi bağrından yükselmiş bu kural ve düsturlara karşı kötümserleştirerek onları batının boyunduruğu altına almağa çalıştıklarını söylemektedir.

İslam'ın, zamanın gerekleriyle uyum içinde olup olmadığı sorusu, günümüzde en çok gündeme gelen sorulardan biridir. Halkın muhtelif kesimleriyle, özellikle tahsilli tabakayla sürekli muaşereti bulunan birisi olarak hiçbir konuda bu kadar soru sorulduğunu görmedim.


SORULAR VE ELEŞTİRİLER


Kimileri, bazen sorularını felsefi bir renge büründürüyor ve diyorlar ki: "Bu dünyada her şey bir değişim ve dönüşüm halindedir, sabit olarak kalan ve değişmeyen hiçbir şey yoktur. İnsan toplumu da bu kuralın dışında değildir. Öyleyse birtakım sosyal kuralların değişmeksizin sabit kalabileceğini düşünmek nasıl mümkün olabilir!"

Konuyu sırf felsefi bir açıdan ele alacaksak cevabı gayret açıktır bunun: Sürekli değişim halinde bulunan, yeniyken eskiyen, gelişen ve sonunda çöken, ilerleyen ve tekamül gösteren şey, evrenin maddi element ve bileşikleridir.Ama onlara hakim olan kanunlar sabit ve değişmezdir.

Mesela canlı yaratıkları belli bir takım kanun çerçevesinde tekamül ederler. Bilim adamları bu tekamül ve evrim kanunlarını açıklamışlardır... Canlı yaratıklar sürekli bir değişim ve tekamül halindedirler. Fakat ya bu değişim ve tekamülün kurulları nasıl... Onlar da mı değişir acaba! Değişim ve dönüşüme sebep olan kuralların "değişir ve dönüşür" olmadığı açıktır.

Biz de burada "kurallar"dan söz etmekteyiz işte. Bun anlamda söz konusu kuralın bir tabiat kanunu olmasıyla sonradan tedvin edilmiş bir sözleşmeli kanun olması hiçbir şeyi değiştirmez. Çünkü sözleşmeli bir kanunun tabiattan kaynaklanmış olması, toplum ve bireyin tekamül seyrini belirleyici özellik taşıması pekala mümkündür.

Ancak, İslam zamanla uyum içinde midir, değil midir İslam her zaman ve mekanda uygulanabilir mi, uygulanamaz mı Bu konulardaki sorular yalnızca genel ve felsefi boyut taşımaz.

En çok sorulan ve en fazla gündeme gelen mesele; kanunların ihtiyaçlara binaen teşri edildiği, insanoğlunun sosyal ihtiyaçlarının ise sabit ve değişmez olmadığı, dolayısıyla sosyal kanun ve kuralların da sabit ve değişmez olmaması gerektiği şeklindedir.

Son dere yerinde ve güzel bir sorudur bu. Ancak İslam'ın, idrak ve anlayış sahibi her Müslümanın iftihar edip gurur duyduğu mucizeli boyutlarından biri de, Bu yüce dinin değişmez ve sabit olan ferdi ve içtimai ihtiyaçlar için sabit, geçici ve değişken ihtiyaçlar içinse değişken kurallar koymuş olmasıdır. Konumuzla ilgili olduğu ölçüde bu meseleyi açıklamaya çalışacağız inşallah.


BİZZAT ZAMAN NEYE UYARLANMALI


Konumuza geçmeden önce iki noktanın özellikle belirtilmesi gerektiği kanaatindeyim:Birincisi tekamül, ilerleme ve zaman şartlarının değişmesi gibi meselelerden dem vuran bazılarının sosyal sahalarda meydana gelen her çeşit değişikliği, özellikle batı dünyasından kaynaklanan bütün sosyal değişiklikleri ve ilerleme ve tekamül gibi görmesi yanlıştır. Günümüz insanın yanılgıya düşmesine, yanlışa aldanmasına neden olan en önemli düşünce hatalarından biridir bu...

Bu gibilerinizi zannına göre; "Günlük hayatta kullanılan araç ve gereçler sürekli değişmekte, eksik olan şeyler yerini daha mükemmeline bırakmakta, bilim ve teknik durmadan ilerleme kaydetmekte olduğu için hayatta vuku bulan bütün değişiklikler bir çeşit ilerleme ve gelişme olarak kabul edilmeli ve her değişikliğe hemen kucak açılmalıdır...

Zira bunlar zamanın cebir ve zorlamasıdır. İstense de, istenmese de kendisini kabul ettirecektir!!.."Halbuki ne vuku bulan her değişiklik doğrudan doğruya bilim ve tekniğin sonucudur, ne de herhangi bir cebir ve zorlama söz konusudur... Bir taraftan bilim ilerlerken, öte yandan insanoğlunun zevk perest ve yırtıcı tabiatı da boş durmamaktadır.

İlim ve akıl, insanı kemale doğru götürürken insanoğlunun zevkperest ve yırtıcı tabiatı da onun fesat ve sapmaya sürüklemeye çalışmaktadır. İnsanın yırtıcı ve nefsine düşkün tıyneti, daima bilimi kendi lehine araç olarak kullanmak ister. Şehevi ve hayvani arzularını tatmin yolunda ondan istifade etmek ister her zaman...

Zaman kavramında ilerleme ve tekamül olduğu gibi fesat ve sapmalar da vardır. Binaenaleyh zamanın ilerleyişiyle birlikte ilerlemek, fesat ve sapıklıklarıyla da mücadele etmek gerekir. Muslih -ıslah edici- ve mürteci -gerici-nin ikisi de zamana karşı kıyam eder; şu farkla ki muslih, zamanın gösterdiği sapmalara,

mürteci ise zamanın kaydettiği ilerleme ve gelişmelere karşı çıkar zaman ve beraberinde getirdiği her değişikliği iyilik ve kötülüklerin genel ölçüsü şeklinde kabul edersek bu durumda bizzat zamanın ve onun değişimlerini neyle ölçecek ve hangi mihenge vuracağız...

Eğer, her şey zaman göre ayarlanacak ve ona uyup uymadığına bakılacaksa, yani temel ölçü zaman olacaksa, bu durumda zaman neye göre ayarlanacak Aynı şekilde, eğer insanoğlu zaman ve onun getirdiği değişiklikler karşısında eli kolu bağlı kalacak ve onun her şeyine uyup, her şeyiyle ona tabi olacaksa bu durumda İnsanoğlunun faal, yapıcı ve yaratıcı iradesi neye yarayacak, bu durumda "insan iradesi"nin rolü ne olacaktır peki!..

Zaman bineğine binmiş ve bu binek üzerinde yolla koyulmuş bulunan insan, bir lahza olsun bu bineği kendi haline bırakmamalı. Ona sürekli yön verip kontrol etmelidir.

Zamanın değiştiğinden, devranın başkalaştığından dem vuranlar onun insan tarafından kontrol ve yönlendirilmesi gerektiğinde habersizdirler. İnsanoğlunun bilfiil faal rolünü unutmuşlardır... Böyleleri, kendisini, atının gidişine bırakan atlıya benzer.


İNTİBAK MI YOKSA İPTALMI


Üzerinde durulması gereken ikinci nokta, bazılarının "İslam ve zamanın gereken ikinci nokta, bazılarının "İslam ve zamanın gerektikleri" meselesini kendilerine has basit bir formülle halletmiş olmalarıdır. Söz konusu düşünceye sahip olanlar "İslam canlı ve ölümsüz bir dindir, her zaman ve her çağa uyum sağlayabilecek bir yapısı vardır" derler.

Bu uyumun niteliği nasıl sağlayabilecek bir yapısı vardır" derler. Bu uyumun niteliği nasıldır, formülü nedir diye soracak olursanız şu cevabı verirler: "Zamanın şartları değişecek olursa mevcut -İslami- kanunları hemen iptal eder ve onların yerine bir başka kanun koyarız!"

40 maddelik tasarının yazarı da bu meseleyi yukarıdaki gibi halletmiş... Bakınız ne diyor: "Dinlerin dünyayla ilgili kanunları yumuşak ve esnek olmalı; bilim ve tekniğin ilerleyişine, medeniyetin kaydettiği gelişmelere ayak uydurmalıdır. Bu tür bir uyum sağlama, her şekle girebilecek bir esneklik gösterme ve zamanın şartlarına ayak uydurabilme, İslam'ın yüce aykırı olmadığı gibi onun ruhuna da uygundur." (Zen-i Ruz dergisi, 90. sayı, sy:75)

Mezkur yazar, yukarıdaki satırların öncesi ve sonrasında diyor ki: "Zamanın şartları sürekli değişmekte. Her dönemde yeni kanunlara ihtiyaç duyulmakta. Öte yandan İslam'ın sosyal ve medeni kanunları cahiliye dönemi Araplarının basit hayat tarzına uygunluk göstermekte. Esasen bu cahili örflerin tıpkısı olduğundan çağımıza ters düşmekte. Dolayısıyla da bunların yerine yeni kanunlar ikame etmek gerekmekte."

Bu gibilerine şöyle sormak gerekir: Bir kanunun zamana uygun olmasından maksat onun iptal olabilirliği ise, bu yumuşaklık ve esnekliği taşımayan hangi kanun vardır Bu anlamda zamanla bağdaşmayan,

çağa uyarlanamayan kanun, hangi kanundur acaba İslam'ın zamana uyum sağlama yeteneği konusunda öne sürülen böylesi bir çözüm, tıpkı adamın "kitap ve kütüphane insanın yaşamdan zevk almasının en güzel yoludur" deyip ardından "Çünkü insan ne zaman keyfine bakma ve gününü gün etmek isterse hemen bu kitapları satışa çıkarır ve elde ettiği parayla keyfince yaşayabilir"!!

Mezkur yazar, "İslam öğretileri üçe ayrılır." diyor; "Birinci bölüm; tevhid, nübüvvet, mead gibi konularla ilgili inançlardık. İkinci bölüm; abdest, namaz, oruç, hac, taharet vb. mevzuların mukaddemat ve kurallarından söz eden ibadi hükümlerdir. Üçüncü bölümse, halkın hayatıyla ilgili hükümlerdir."
"Birinci ve ikinci bölümdeki hükümler dinin bir parçası durumunda olup halkın daima taşıması gereken şeylerdir.

Ancak, üçüncü bölümdeki hükümler dine ait değildir. Zira din, insanların hayatına karışmaz, meselenin o tarafıyla ilgilenmez. Esasen Peygamber de bu kanunları dinin bir parçası ve kendi risaletinin gereği olarak koymuş değildir.

Bilakis, Peygamber efendimiz aynı zamanda bir devlet başkanı da olduğundan bu meselelerle de ilgilenmek durumunda kalmıştır. Yoksa, dine yakışan şey, halkı namaz ve oruç gibi ibadetlere davet etmekten başka bir şey değildir. Halkın dünya hayatıyla dinin ne işi var!"!!!

Halkı müslüman bir ülkede yaşayan birinin İslam mantığından bunca bihaber olması inanılır gibi değil!...Kur'an-ı Kerim, Peygamberlerin hedefini açıkça beyan etmemiş midir Kur'an-ı Kerim "Bütün peygamberleri apaçık delillerle gönderdik, onlara kitap ve mizan indirdik, insanlar adalete yönelsinler diye..." buyurmuyor mu Kur'an-ı Kerim sosyal adaleti, bütün peygamberlerin asıl hedefi olarak zikretmiştir.

Kur'an'a göre amel etmek istemiyorsanız, daha büyük bir günaha girmeyin bari! İslam'a ve Kur'an'a iftirada bulunmayın bari! Bütün insanoğlunun duçar olduğu bedbahtlıkların çoğunun sebebi, ahlak ve kanunun biricik himayecisi olan din kaybetmiş olmasıdır!

"İslam iyidir, güzeldir, ancak camiler ve mescidlerin dışına taşmaması ve sosyal hayata karışmaması kaydıyla..." bu tür lafları yarım asırdan beridir duyuyoruz... bu laflar, İslam ülkelerinin sınırlarının ötesinden kaynaklanmış ve oralardan bütün İslam ülkelerine yöneltilmiş bir propagandadır aslında.

Bu propagandayı yapanların asıl maksadını daha iyi gözler önüne serebilmek için yukarıdaki cümleyi biraz açmakta fayda var.
Bu tür laflarla denilmek istenen şey kısaca şudur: "İslam, komünizme karşı çıktığı ve onu engelleyici bir faktör olduğu sürece kalmasında fayda vardır. Fakat batının menfaatlerine dokunduğunda, gerekir!" Batılılara göre İslam'ın ibadetle ilgili hükümlerinin gündemde kalmasında fayda vardır.

zira böylece gerektiğinde, dinsiz ve il hadi bir sistem olan komünizme karşı halkı harekete geçirmek mümkün olacaktır. Ancak müslümanların hayat felsefesi sayılan ve onun aracılığıyla batılılar karşısında kimlik ve bağımsızlığını duyumsamasına yarayan; keza Müslümanın kimliğinin, batının doymak bilmez midesinde hazmolup erimesini engelleyen İslam'ın sosyal hükümlerinin varlığını sürdürmesi zararlıdır; binaenaleyh bu hükümler ortadan kalkmalıdır!

Bu tezi ortaya atanların çok büyük bir yanılgıya kapıldığını hemen hatırlatalım...Evvela Kur'an-ı Kerim "bazısına inandık, bazısına inanmadık" görüşünün batıl olduğunu 14 asırdır söyleyip durmada... Keza Kur'an, İslam hükümlerinin bir bütün olduğunu ve tetkik edilmeyeceğini bildirmiştir.

İkincisi, Müslüman halk artık bu oyunlara kanmayacak bir reddeye gelebilmiştir. Halkın eleştiri yeteneği işlemeye başlamış. İnsanoğlunun düşünce ve bilgisinin mahsulü olan fes ad ve sapıklığı birbirinden ayırt edebilecek seviyeye gelmiştir.

Bugün İslam ülkelerinde yaşayan müslümanlar İslami hükümlerin değerini yeterince kavramış, müstakil yegane hayat felsefesinin İslam hükümleri olduğunu idrak etmişlerdir. Keza neye mal olursa olsun bu aziz değerleri korumak azmindedirler.

Müslümanlar, İslam hükümleri aleyhine yapılan propagandaların basit bir sömürür hilesinden başka bir şey olmadığını anlamışlardır.
Üçüncüsü: Bu tezi ortaya atanlar, İslam'ın ancak, bir hayat felsefesi olarak sosyal hayata hükmedebilmesi halinde il hadi veya gayri il hadi bir sisteme karşı koyabilecek güce sahip olacağını bilmelidirler.

Mescid ve cami köşelerine hapsedilmiş olan ve ancak ibadet hükümleriyle canlılığını sürdüren bir İslam'ın batı düşünce sistemine karşı koyamayacağı gibi, batı düşmanı düşüncelere de karşı koyamayacağı unutulmamalıdır.
Batının bu gün bazı İslam ülkelerinde ödediği ağır faturaların yegane sebebi, bu yanlışlıktır işte.


İSLAM VE HAYATIN YENİLENMESİ(2)


İnsan, sosyal bir hayatı olan yegane canlı değildir. Pek çok hayvan da, özellikle böcekler ve haşereler de sosyal yaşarlar, onların da toplu bir hayatı vardır. Bir takım kurallara uyarlar, bilgece hesaplanmış bir düzenleri vardır. Bu düzen çerçevesinde dayanma, iş bölümü, üretim ve dağıtım faaliyetleri görülür. Emir verme ve emre uyma vardır onların bu toplu yaşamında...

Bal arısı, karıncalar ve bazı böceklerin kendilerine has bir medeniyetleri, düzen ve organize edilmiş teşkilat yapıları vardır. Kendisini "eşref-i mahlukat" -yaratılmışların en üstünü- olarak tanıyan insanoğlunun onlardaki bu düzenli sosyal yapı seviyesine ulaşabilmesi için yıllar, belki de asırlar geçmesi gerekecek...

Onların medeniyeti, insanoğlunun tam tersine orman devri, taş devri, demir ve atom çağı gibi belli bazı merhalelerden de geçmiş değildir. Dünyaya geldikleri ilk günden bu güne kadar aynı sistem ve teşkilatlara sahiptirler ve durumlarından hiçbir değişiklik vuku bulmuş değildir. İnsanoğluysa "... onu zayıf olarak yarattık..." aslına binaen hayata sıfırdan başlayan ve bir sonsuza doğru bu hayatı götürecek olan yaratıktır.

Hayvanlar için zamanın şartları, çağın gerektirdikleri denilen şey daima aynıdır. Zamanın şartları, çağın gerektirdikleri onların hayatını bütünüyle bir dönüşüme uğratmaz. "Hayatı yenilemenin ve yenilikçilikten yana olma"ın onlar için hiç bir manası yoktur. Hayvanlar için yeni ve eski dünya gibi kavramlar asla sözkonusu değildir. Bilim onlara her gün yeni icat ve buluşların kapısını açmaz, hayatlarında bir yenilik ve daha başka şekillerde gözlemlenen bir sanayi veya ağır sanayi hadisesi yoktur.

Neden Çünkü hayvanlar iç güdüleriyle yaşarlar, akılla değil...İnsana gelince... Onun hayatı daima türlü değişim ve oluşumlara sahnedir. Her çağ, insanın dünyasına bir başkalık getirir, dünyasını değiştiriverir. "Yaratıkların en üstünü olma"ın sırrı da bunda yatar zaten...

İnsanoğlu tabiatın akil ve baliği olmuş, rüşd ünü ispatlamış çocuğudur. İç güdü denilen gizli ve anlaşılmaz bir güç tarafından yönlendirilecek şekilde doğrudan doğruya tabiatın egemenliğine ihtiyaç duymayacak bir merhaleye gelmiştir artık o....
O, aklıyla yaşar, iç güdüsüyle değil...

Tabiat, insanı baliğ ve gelişken olarak tanımış ve onu hür bırakmıştır. Binaenaleyh artık ona doğrudan doğruya bir himaye vermemekte, her şeyine bizzat nezarette bulunmamaktadır. Hayvan her şeyi iç güdüyle ve tabiatın karşı konulması imkansız kanunları çerçevesinde yapmaktadır. İnsanınsa akıl ve bilgiyle, kendisine sunulan ve kaytarılması ve itaat edilmemesi mümkün olan kanun ve kurallarla gerçekleştirmek durumundadır.

İnsanoğlunun tekamül ve gelişme sırasında gösterdiği sapmanın sırrı budur. Meydana getirdiği fesatlar, duraklama ve düşüşlerin, sürükleniş ve nihayet yok oluşlarının sırrı budur işte...İnsanoğlu için gelişme ve ilerlemenin kapısı açıktır, fakat fesat, sapma ve düşüş kapısı da ona kapalı değildir aynı zamanda...

İnsan, Kur'an-ı Kerimin de tabiriyle, "Dağların, yerin ve göklerin yüklenemediği bir emaneti yüklenebilecek" merhaleye gelmiştir. Yani serbest bir hayatı kabullenecek, mesuliyet yüklenecek konumdadır. Vazife alacak ve kanuna kurala uyabilecek bir seviyeye ulaşmıştır. Bu cihetle de zulümden, cehilden, kendisine taparcasına bir bencillikten ve hataya düşmekten beri değildir.

Kur'an-ı Kerim, insanoğlunun emaneti yükleme ve görevi kabullenme hususundaki bu fevkalade yeteneği anlatır. Onu aynı zamanda "çok cahil" ve "çok zalim" olarak da tavsif eder.

İnsandaki bu iki istidat, tekamül ve sapma yeteneği bir arada bulunur ve ayrılım kabul etmez bir bütün teşkil eder. İnsanoğlu sosyal hayatında hayvanlar gibi ne ilerlemeyen, ne de gerilemeyen, ne sola, ne sağa sapmayan bir yaratık değildir. İnsanların hayatında kimi zaman ilerleme vardır, kimi zaman da gerileme...

İnsanoğlunun hayatında hareket ve sürat olduğu gibi, duraklama ve düşüş de vardır. İlerleme ve tekamül olduğu gibi fesat ve sapma da vardır. Adalet ve iyilik olduğu gibi zulüm ve tecavüz de vardır. Onun hayatında bilgi ve akıl var olduğu gibi, cehalet ve nefsani yet de vardır...
Binaenaleyh onun yaşadığı bir çağda vuku bulan yenilik ve değişimler pekâlâ ikinci sırada saydığımız -menfi- durumlar da olabilir.


TUTUCULAR VE CAHİLLER


İnsanoğlunun başlıca özelliklerinden biri de onun bir şeyi yapmada aşırıya kaçması -ifrat- ya da vasatın altında, normalin aşağısında seyretmesi -tefrit-dir. Normalde kalmak, ölçülü ve dengeli olmak isteyen insan, vuku bulan değişimleri de birbirinden ayırabilmeli ve ikisinin ortasını bulmalıdır. Bu dikkati gösteren bir insan zaman dilimi içinde bilgi ve yaratıcılığıyla, gayret ve çabasıyla ilerlemeye çalışır.

Zamanın ilerleyiş ve terakkisine ayak uydurmaya, onunla yürümeye uğraşır. Fakat bunları yaparken zamanın sapmaları ve yanlışlıklarını da önlemeye ve bunlara kapılmamaya da özen gösterir.

Ancak ne yazık ki durum her zaman böyle olmamakta ve iki önemli hastalık, sürekli insanoğlunu tehdit etmektedir: Tutuculuk ve cehalet! Birinci hastalığın neticesi durağanlık, yerinde sayma ve ilerleyen zamandan geri kalma; ikinci hastalığın sonucuysa sapma ve düşüştür.

Tutucu, yeni olan her şeye karşıdır, yenilikten nefret eder, eski ve köhne dışında hiç bir şeyle barışıklık kuramaz. Cahil, de yeni olan her şeyi zamanın gereği bilir ve her yeniliği ilerleme zanneder. Tutucu, yeni olan her şeyi fesat ve sapıklık olarak değerlendirirken, cahil de her yeniliği bilimin ilerleyişi ve medeniyet olarak addeder.

Tutucu; çekirdekle kabuk, amaçla araç arasında fark gözetmez. Onun nazarında din, eski eserleri korumakla muvazzaftır. Ona göre Kur'an zamanı durdurmak ve her şeyi olduğu gibi sabitleştirmektir.

Ona göre Amme cüz okuma, kamıştan yapılma hokka kalemle yazma, mukavva kalem kutusu kullanma, eskiden olduğu gibi havuz usulü hamamlarda yıkanma, elle yemek yeme, petrol lambası ve gaz ocağı kullanma, cahil ve bilgisiz yaşama gibi şeyler, dini slogan olarak korunmalıdır.

Cahil de bunun tam tersi bir davranış içindedir; gözünü batıdan ayırmaz, batıda moda ve adet olan her şeyi olduğu gibi kopyalayıp hemencecik taklit eder. Aynı zamanda bu yaptığına yenilik ve zamanın cebri gibi bir isim takmayı da unutmaz.

Tutucu ve cahil, eskiden var olan ve geçmişte -hangi durumda bulunursa bulunsun- mevcut bulunan her şeyin dinle ilgili olduğunu zanneder. Bu konuda her ikisi de görüşü paylaşırlar. Ancak şu farkla ki tutucu mezkur zannından "geçmişte mevcut olan her şeyi olduğu gibi korumak ve günümüzde sürdürmek" gibi bir neticeye varır. Cahil ise, dinin esasen geçmişe ait olduğu, eski, köhne ve durağan şeylere ilgi duyduğu sonucuna varmaktadır.

Dinle bilimin çeliştiği yolundaki zan, özellikle son yüzyıllarda batı dünyasında sıkça gündeme gelir oldu. Bilimle dinin çeliştiği yolunda zannın ortaya çıkmasında iki faktörün rolü vardır:

Birincisi kilise, bazı eski felsefi ve ilmi konuları dinin bir parçası olarak tanımıştı. Ve dini açıdan bunları, kabul etmenin şart olduğunu öne sürmüştü. TA ki zamanla vuku bulan ilmi gelişmeler bunların yanlış olduğunu ispatladı. İkincisi, bilimin mevcut hayat şartları ve şekillerini değiştirmesi oldu.

Kendilerine dindar bir görünüm veren tutucular bazı felsefi konuları dini bir renge büründürmeye çalışmakla kalmadılar. Bunlar hayatın maddi şeklini de dinin usulü olarak göstermek istediler aynı zamanda. Cahil ve bihaber bazı şahıslar da, bunun gerçekten doğru olduğu ve dinin insan hayatı için belli bazı sabit şekiller tanıdığı zannına kapıldılar.

Binaenaleyh, ilimin verdiği fetvaya binaen hayatın maddi şeklini değiştirmek gerektiğinden; ilim, dinin iptali yolunda fetva vermiş ve dini çürütmüş sayıldı.Böylece birinci kesimdeki tutucuyla, ikinci kesimdeki cahil; dinle bilimin çeliştiği gibi bir zan ve vehmin doğmasına sebep oldular.


KURAN'DAKİ BENZETME


İslam, ilerleyen ve ilerleten bir dindir; Kur'an-ı kerim Müslümanlara, İslam ışığı altında sürekli gelişmeleri, ilerlemeleri ve tekamül bulmaları gerektiği emrini verir. Kur'an'a göre: Muhammed'i (s.a.a) izleyenlerin misali tıpkı toprağa ekilen tohuma benzer; ilkin incecik bir filiz halinde yeşerir, sonra güçlenmeye başlar, sonra da gövdesi üzerinde dikiliverir.

Bu merhaleleri öylesine süratle kat eder ki ekincileri hayrete düşürür...
Kur'an'ın istediği toplum yapısına verilen bir örnektir bu. Kur'an-ı Kerimin gösterdiği toplum sürekli bir gelişme, genişleme, yayılma ve ilerleme içinde olan bir toplumdur.

Will Dourant şöyle der: "İslam dini kadar, kendi izleyicilerini güçlü olmaya çağıran ikinci bir din yoktur. Sadrı-ı İslam dönemi tarihi, İslam'ın bir toplumu yeniden kurma ve onu ileriyle götürme hususunda nedenli, yeterli ve güçlü olduğunu göstermiştir."

İslam hem tutuculuğa, hem de cehalete karşıdır. Bunların her ikisi de İslam'ı sürekli tehdit eden unsurlardır. Tutuculuk, ruhsuz bir beyin taşıma ve mukaddes İslam diniyle hiç bir alakası olmayan bir eski sloganı İslam'a mal etme, cahil insanların İslam'ı tamamen yeniliğe karşı bir din olarak görmesine neden olmakta.

Öte yandan cahil kesimin sergilediği taklitçilik, moda perestçilik, garbzedecilik ve batı çarpılmışlığı ve doğu insanının saadetini cismen, ruhen, iç yapı ve dış görünüm itibariyle batılılaşmasında, Batının bütün adet, örf ve geleneklerini olduğu gibi kabul etmesinde neden olmakta ve kendi medeni ve sosyal kanunlarını körü körüne batı kanunlarına uyarlamasında araması da tutucuların her çeşit yeniliğe karşı kötümser bir tavır sergilemesine neden olmakta, her yeniliği; dini, hürriyeti, ve bağımsızlığı halkının sosyal kimlik ve kişiliğin tehdit eden bir tehlike unsuru şekilde addetmesine yol açmaktadır.

Arada, her ikisinin de faturasını ödeyen İslam olmaktadır neticede...Tutucuların tutuculukları cahillerin meydan bulmasına neden olmakta; cahillerin cehaletleri de tutucuların körü körüne taassuplarını pekiştirmelerinden başka bir işe yaramamaktadır.

Aynı şekilde, sözüm ona "uygar" cahillerin, zamanı masum ve mutlak hatasız addetmelerine de şaşırmamak elde değil! "Zaman sürecinde vuku bulan değişiklikler bizzat insanoğlunun eliyle gerçekleşmiyor mu İnsanoğlu ne zamandan beri "hatasız bir kul" olabilmeyi başardı ki zaman sürecinde vuku bulan değişiklikler de mutlak anlamda "hatasız" ve masum olsun!

İnsanoğlu öyle bir yaratıktır ki, ilmi, ahlaki ve dini eğilimlerden etkilenip bunlarda her zaman insanlığın yararına olacak bir şeyler aradığı gibi bencillik, makamperestlik, nefsine düşkünlük, paraya tapıcılık ve sömürücülük eğilimlerinden de etkilenmektedir.

İnsanoğlu yeni keşifler yaptığı, daha iyi yollar ve daha faydalı araçlar bulabildiği gibi kimi zaman hataya da düşmekte ve pek ala yanlışlık da yapabilmektedir... Gel gelelim cahil bunları anlayamamakta, "günümüz dünyası şöyledir, günümüz böyledir"den başka bir şey bilmemektedir.

Daha da tuhafı, bu gibilerinin hayat anlayışını bir ayakkabıya, bir şapkaya, giydikleri elbiseye göre kıyaslamalarıdır. Ayakkabı ve şapkanın yenisi ve eskisi vardır. Bunların yeni olduğu ve henüz kalıptan çıktığı sırada kıymeti bulunmaktadır. Bundan dolayı onu satın almak ve kullanmak gerekir. Ancak, eskiyince işe yaramayacak ve bir kenara atılacaktır. O halde kainattaki bütün gerçekler de böyledir!..

Bu cahillere göre iyi ve kötünün yeni ve eski olma dışında hiç bir anlamı yoktur!... Bu gibilerin nazarında feodalizm; yani kendisini haksız yere mülk sahibi olarak addeden bir zorbanın kollarını kavuşturup oturması ve yüzlerce el ve pazunun emeğini bir oturuşta silip süpürmesi hadisesi sırf eskimiş ve geçmişte kalmış ve hadise olduğu için kötüdür!..

Feodalizm kötüdür; çünkü eskilerden kalmıştır. "Günümüz dünyasınca" hoş görülmemektedir. Feodalizm, artık "modadan düştüğü için kötü"dür onlara göre!!! Fakat, ortaya çıktığı ilk günlerde, kalıptan henüz çıkarılıp piyasaya sürüldüğü dönemlerde iyiydi tabii!!!

Bu gibilerine göre kadının sömürülmesi de kötüdür; fakat -sömürü kötü olduğundan değil- "günümüz dünyasınca tasvip görmediği" ve çağımızda hoş karşılanmadığı için kötüdür... Kadına dün miras verilmiyordu. Mülkiyet hakkı tanınmıyordu. Fikirlerine ve iradesine saygı gösterilmiyordu. Bu durumda kadının sömürülmesi iyiydi; çünkü bu hadise de yeniydi ve henüz sürülmüştü piyasaya.

Bu gibilerine göre halihazırda uzay çağında yaşamaktayız. Ve uçağı bırakıp da eşeğe binemeyiz. Keza elektriği bırakıp elle ip eğiremeyiz. Baskı makinalarını bırakıp her şeyi el yazısına dökemeyiz. O halde danslı eğlencelere, partiler ve içkili kokteyllere gidememezlik de edemeyiz.

Mayo giymemezlik edemez; sarhoş naraları atmaktan, poker oynamak ve dizkapağı üzeri mini etek giymekten kaçamayız. Zira bütün bunlar çağın gerekleri, zamane şartlarıdır. Bunlara uyulmaması halinde eşeğin yegane binek olarak kullanıldığı devirlere dönülecektir onlarca!...
"Çağın olgusu" kelimesi nicelerini bedbaht etmiş, nice aile yuvarlını dağıtmıştır.

Bilim çağıdır diyorlar; atom çağı, suni uydu devri, apollo çağındayız diyorlar. Pek ala, pek güzel, biz de bu çağda, böylesi bir devirde yaşadığımız için Allah'a şükrediyor; bilim ve tekniğin avantajlarından daha iyi ve daha fazla istifade edebilmeyi diliyoruz.

Fakat, bu asırda bilim pınarından başka bütün pınarlar kurumuş durumda mı Bu çağda vuku bulan bütün hadise ve gelişmeler ilmi gelişmelerin mi neticesidir sadece Acaba bilim, bizzat bilim adamının kişilik ve tıynetini yüzde yüz eğitebileceğini ve onu tam anlamıyla insanlaştırabileceğini iddia edebiliyor mu Bilim, bizzat bilim adamı konusunda böyle bir iddiada bulunamazken gerisini varın siz düşünün...

Bir kaç bilim adamı tam bir sadakat ve samimiyetle bir araya gelerek bir takım ilmi araştırmalar yapmakta. Öte yandan makamperest, zevk düşkünü ve paraya tapan bir avuç menfaatçi, onların bütün zahmetlerinin hasılını, kendi iğrenç emellerinin hizmetine alıvermektedir. Bilim, insanoğlunun serkeş tıyneti tarafından kullanılmaktan bezmiş, onun için feryat eder olmuştur. Asrımızın asıl derdi, müptela olduğu bedbahtlığın nedeni de bu hakikatte gizlidir işte...

Bilim, mesela fizik sahasında ilerlemekte ve ışık kanunlarını keşfetmektedir. Ancak, hemen bir avuç menfaatperset ortaya çıkarak bunu, nice ocağı yıkacak, aile yapısını mahvedecek filimler yapma yolunda kullanmaktadır. Kimya bilimi bir ilerleme kaydetmekte ve maddeler karışım ve bileşimini bulmakta, Ancak bunu fark eden bir avcı menfaatperest hemen harekete geçip bu buluştan nasıl çıkar sağlanabileceğini düşünmekte. İnsanoğlunun başına "eroin" belasını musallat etmektedir.

Bilim atomun kalbine kadar gitmekte ve ondaki muazzam güce yular vurabilmeyi başarmaktadır. Ancak bu güçten insanlık yararına henüz en ufak bir fayda bile sağlanamadan dünyanın makamperestleri ondan atom bombası yapmakta, ve bu bombayı masum insanların tepesine dökmektedir...

20. yüzyıllın büyük bilgini A Enstein, şerefine düzenlenen bir kutlama programı sırasında kürsüye çıkar: "Kimi kutluyorsunuz. Allah aşkına!" diye sorar, bilgisi sayesinde atom bombasının yapıldığı bir adamı mı!"

Enshtein, bilim gücünü bomba yapma maksadıyla kullanmış değildi; ancak bir avuç insanın güç ve makam hırsı onun bilgisini bu yolda sömürdü.
Eroin, atom bombası ve müptezel filmleri, sırf "çağın olguları" ve "asrın fenomenler" oldukları cihetiyle mazur ve makul karşılamak mümkün değildir.
En mükemmel bombaların en gelişmiş bombardıman jetleriyle ve en seçkin okumuşlar vasıtasıyla suçsuz insanların tepesine boşaltılması, yapılan fiilin barbarca mahiyetini zerrece azaltamaz!...


İSLAM VE HAYATIN YENİLENME(3)


Aile hukuku konusunda batıdaki hukuk sistemini uygulamamız gerektiğini öne sürenler, buna gerekçe olarak genellikle "çağdaşlaşma"yı gösteriyor ve yirminci yüzyıl şartlarının bunu zorunlu kıldığını söylüyorlar. Binaenaleyh bu konudaki görüşümüzü sarih bir şekilde ortaya koymayacak olursak, bahislerimiz hep eksik kalacaktır.

Bu dizi makalelerde, mezkur konuya girmek mümkün değil. Zira bu konu etrafında fıkhı, felsefi, ahlaki ve sosyal mevzulu pek çok meseleye değinmek gerekir. Böylesine geniş bir çalışmaya burada değil, ön çalışmasını yaptığım "İslam ve Zamanın Gerekleri" konulu kitabımda teferruatıyla yer vereceğim inşallah.

Şimdilik burada iki noktanın açığa kavuşması kafi olacaktır sanırım:Birincisi, zamanın gerekleri ve değişimleriyle uyum sağlamanın, kimi bihaberlerin dillerine doladığı ve zannettikleri kadar basit olmadığıdır. Zaman denilen şeyde hem ilerleme ve gelişme vardır, hem de sapma...

Binaenaleyh çağın ilerleyişiyle ilerlemek, ancak onun fesat ve bozukluklarına karşı da savaşmak gerekir. Bu ikisini birbirinden ayırmak ve teşhis edebilmek için zaman sürecinde meydana gelen hadise ve eğilimlerin nereden kaynaklandığını bilmeli, nereye doğru yöneldiğine bakmalı.

Bunların insanoğlundaki birçok temayülün, toplumdaki birçok sınıf kesiminin hangisinden yükseldiğine dikkat etmek gerekir: İnsanların yüksek insanı temayüllerinden mi, yoksa onların aşağılık hayvani eğilimlerinden mi Bu eğilim meydana getiren etken,

ulema ve bilim adamları ve onların her türlü garaz ve yan maksattan uzak samimi araştırmaları mı, yoksa toplumun nefsaniyetçi, zevkine düşkün, makam delisi ve pulperest olan bozulmuş kesimi mi Meselenin bu boyutunu, geçen iki makalede yeterince açıklamıştır.


İSLAM KANUNLARINDAKİ AKSİYON VE YUMUŞAKLIĞIN SIRRI


Açıklığa kavuşması gereken ikinci mesele, İslam düşünürlerinin, bu dinde, zaman sürecinde vuku bulan gelişme ve ilerlemelerle intibak edebilme özelliği kazandıran bir takım sırlar ve şifreler olduğu inancıdır. Onlara göre bu din, zaman sürecinde vuku bulan ilerlemeler, kültürel kalkınmalar ve bu kalkınmaların doğurduğu değişimlerle uyum içindedir.

İslam'ın böylesine uyumlu bir din olmasını sağlayan sır ve şifreler nelerdir acaba Başka bir deyişle, bu dinin temel harcında kullanılan ve kanunlarından herhangi birinin iptal edilmesine gerek duyulmadan ilmi ve kültürel kalkınmaların doğurduğu değişiklere uyum göstermesini sağlayan şey nedir Bu değişimlerle hiçbir çelişkiye düşmemesini sağlayarak ona fevkalade bir aksiyon kazandıran "maya ve hamur" nedir acaba Bu makalede açıklanması gereken mevzu budur işte.

Bu meseleyi gündeme getiren ve bu soruyu soranlar arasında kötümser olanlar ve İslam'ın böyle bir özelliği olduğuna inanamayanlar vardır. Bunları göz önünde bulundurarak hem kötümserleri biraz gerçeğe yaklaştırmak, hem de başkaları için belli bir örnek sunabilmiş olmak maksadıyla okuyucular için ağır bir konu olduğunun farkında olduğum halde bu mevzuya değinmenin faydalı olacağı inancındayım.

Bu tür meselelerin uzak görüşlü İslam ulemasının dikkatinden kaçmadığını bizzat müşahede etmek isteyen muhterem okuyucular, merhum Ayetullah Naini'nin (r.a) fevkalade nefis eseri "Tenbih-ul Ümmet" ve muasır üstad ve büyük Allame Tabatabai'nin "Merceiyyet ve ruhaniyyet" adlı değerli eserinde "Velayet ve Rehberlik" başlıklı makalesine müracaat edebilirler; her iki kitap da Fars'çadır.

Din'i Mübin-i İslam'ın, değişmez ve mutlaka sabit olan kanun ve hükümleri mevcuttur. Buna rağmen medeniyet ve kültür sahalarındaki ilerleme ve kalkınmalarla uyum sağlayabilmesi ve hayatın sürekli değişen şekil ve durumlarına intibak edebilmesinin birkaç sırrı vardır. Bunlardan bazısını şöylece açıklayabiliriz:


RUH VE MANAYA ÖNEM VEREREK ŞEKLE VE KALIBA İTİBAR ETMEMEK


1- İslam, hayatın tamamen insanın bilgi derecesine bağlı olan dış görünüşüne itibar etmemiştir. İslam hükümleri hayatın ruhu, manası, hedefi ve insanoğlunun bu hedefe varabilmesini sağlayacak en iyi yolla ilgilenir. Bilim hayatın hedef ve ruhunu değiştirmez. Hayattaki hedeflere doğru gidecek daha az tehlikeli, daha iyi ve daha kısa yolu da göstermez insana. Bilimin yaptığı tek şey, hayattaki hedeflere varmak ve onlara doğru giden yolu kat edebilmek için daha iyi araçlar temin etmektir.

İslam, hedefleri belirlemeyi kendi sahasının sınırlarına almış. Şekiller, araçlar ve dış görünüşleriyse bilim ve tekniğe havale etmiş. Böylece kültürel ve medeni kalkınmalarla çarpışmaktan kesinlikle kaçınmıştır. Bununla da yetinmemiş, insanı, medeni kalkınmalara sebep olan unsurlara teşvik etmiştir. Yani insanı bilim, iş, takva, irade, azim, gayret ve himmete teşvik etmek suretiyle medeniyetin ilerlemesine bizzat ve en önemli katkıda bulunmuştur.

İslam, insanoğlunun hareket ettiği yolda belli işaret taşları tespit etmiş, tablolar yerleştirmiştir. Bu tablolar bir yandan menzile doğru götürecek yol ve yönleri göstermektedir, diğer yandan bir takım tehlike işaretleriyle sapmalar, düşüşler, uçurumlar ve mahva sebep olacak şeylere karşı onu uyarmaktadır. Bütün İslami hüküm ve kurallar ya ilk sıradaki tablolar, ya da ikinci türdeki işaretlerden ibarettir.

Hayatta kullanılan araç ve gereçler, her asırda insanoğlunun ilmi bilgisinin derecesine bağlı olarak değişirler. Bilgi artıkça, kullanılan araç ve gereçler daha da mükemmelleşmekte. Zamanın cebri hükmü gereğince de bu mükemmeller, eksik ve noksanların yerini almaktadır.
İslam da, "mukaddes" bir boyut taşıyan ve bir müslümanın mutlaka ve daima mahfuz etmesi gereken hiçbir dış görünüş, maddi şekil veya vesileye rastlayabilmek kabil değildir.

İslam; terzilik, dokumacılık, zanaat, taşıma ve ulaşım, savaş vb... şeyde ille de falan özel araç ve gereçlerle yapılacaktır demiş değildir. Öyleyse bilimin ilerlemesi sonucu daha iler bir araç veya gereç bulunduğunda önceki özel araçların iptal edilmesiyle İslam'la bilim çatışmış ve çelişmiş olmaz.İslam giyim kuşam konusunda özel bir moda getirmemiş.

Bina yapımı şu metodla ve şu sitilde olacaktır dememiş, üretim ve dağıtım için de bir takım özel araç ve gereçler belirlememiştir...Bu dinin, zamanın ilerleyişine intibak etmesini kolaylaştıran özelliklerinden biri de budur zaten.



SABİT İHTİYAÇ İÇİN SABİT,DEĞİŞKEN İHTİYAÇ İÇİN DE DEĞİŞKEN KANUN


2- İslam dininin fevkalade önemli özelliklerinden biride insanoğlunun sabit ihtiyaçları için sabit, değişken ihtiyaçları için de değişken olan kanun ve kurallar öngörmüş olmasıdır. İster ferdi bağlamda, ister sosyal umumi sahada olsun, insanoğlunun bazı ihtiyaçları vardır ki değişmez ve sabit özellik gösterirler. Bu tür ihtiyaçlar, zamanın hangi diliminde olursa olsun aynı ve birdir.

İnsanoğlunun kendi içgüdülerine vermesi gereken düzen, plan ve program; topluma vermesi gereken düzen ve program; genel usul ve prensipler açısından her zaman ve her çağda "aynı ve değişmez"dir.Kimilerinin savunduğu "ahlakın göreliliği" ve "adaletin göreliliği" mevzusuna vakıf birisi olarak bu nazariyelerin taraftarlarının görüşlerini de göz önünde bulundurmak suretiyle kendi görüşlerini beyan etmekteyim.

İnsanoğlunun ihtiyaçlarının bir kısmı ise değişkendir ve sabit olmayan değişken kuralları gerekli kılmaktadır. İslam bu değişken durumlar için sabit usul ve prensipler tespit etmiştir. Bu sabit prensipler, her farklı durum için, ona uygun özel kurallar türetir ve yan kanunlar meydana getirirler.

Bu konuya elinizdeki makale çalışması çerçevesinde bütün detaylarıyla girebilmek kabil değil; ancak, muhterem okuyucuları bir nebze de olsa mezkur mesele etrafından aydınlatabilmek için bir kaç misal vermenin faydalı olacağı inancındayım:İslam'da, Müslümanlara hitaben "gücünüz yettiğince düşmana karşı kuvvet hazırlayın" şeklinde sosyal bir prensip vardır. Öte yandan fıkıhta "Sebk ve rimaye" adıyla meşhur bir bahis vardır ki: Hz. Resul-i Ekrem'in (s.a.a) sünnetlerindendir.

Bu sünnet hükümleri gereğince, mesela "Kendiniz ve oğullarınız, bu işte tam maharet sahibi olacak şekilde binicilik ve atıcılığın tekniklerini öğrenin" buyrulur. Binicilik ve atıcılık, o dönemin askeri teknikleri sayılıyordu. "Sebk ve rimaye" hükmünün aslı ve prensibinin "gücümüz yettiğince düşmana karşı kuvvet hazırlayın" olduğu ortadadır.

Başka bir deyişle kılıcın, okun, mızrağın, yayın, katır veya atın İslam'da asaleti yoktur; İslami görüşte asalet taşıyan prensip "güçlü olmak"tır. Asalet taşıyan ve prensip olarak kabul edilmesi gereken mevzu şudur: Hangi çağ ve zamanda olursa olsun Müslümanların düşmana karşı askeri müdafaa açısında olabildiğince güçlü ve kuvvetli olmaları gerekir. Atıcılık ve binicilikte mahir olma gereği, "güçlü olma gereği"ne giydirilmiş bir elbisedir ancak. Başka bir deyişle, söz konusu iki maharet, güçlü olmanın fiili şekillerinden biridir. "Düşmana karşı güçlü olma gereği", sabit ve değişmez bir kanundur.

Binicilik ve atıcılık mahareti, bu değişmez prensibin -güçlü olma gereği belli bir çağda zuhur etmiş olan ve o çağın ihtiyacına cevap verebilecek yeterlilikte bulunan "şekil"dir ki bu şekil değişkendir. Medeni ve teknik şartların değişmesiyle bu şekiller de değişir. Ve günümüzde olduğu gibi yerini ateşli silahlar ve onları kullanma sahasındaki uzmanlıklara bırakır.

Başka bir örnek: Kur'an-ı Kerim'de zikrolunan bir diğer sosyal hüküm de servet mübadelesi veya dolaşımıyla ilgilidir. İslam, mülkiyet esasını kabul etmişse de İslami anlayıştaki bir mülkiyet esasıyla günümüz kapitalist dünyasındaki mülkiyet esası arasında önemli farklılıklar olduğunu da unutmamak gerekir. Mevzumuzun farklılığı cihetiyle burada, İslam ve kapitalizm farklılıkları, meselesinde değinmeyeceğiz.

Ferdi mülkiyetin şartı ve gereği "mübadele" ve "dolaşım"dır. İslam, mübadele ve dolaşımı bir prensip tayin etmiş ve "sermayeyi kendi aranızda boş yere dolaştırmayın" demiştir. Yani ilk sahip ve üreticisinden çıkarak elden ele dolaşan, ikinci elden üçüncü bir ele geçen böylece dönüp duran bir servet dolaşımı, o mal veya servet sahibine "meşru bir fayda" sağlayabilmelidir. Servet sahibine insani değer taşıyıcı bir fayda sağlamayan bir servet dolaşımı yasaktır. İslam, mülkiyeti mutlak anlamda yetkiyle eşitlemez.

Öte yandan İslam bazı şeylerin -mesela, insan kanı veya dışkısı- alım*satımını yasaklamıştır. Neden Çünkü insan veya koyun kanının, o zaman onu değerli kılacak ve insanın sermayesi sayılmasını sağlayacak bir faydası yoktu. Kan ve dışkının alım-satım yasağının kökü "sermayeyi kendi aranızda beyhude yere dolaştırmayın" prensibidir. Kan ve dışkının yasak oluşu, bizzat bir prensip değildir.

İslam'da prensip olan "mübadelenin, insanoğluna faydası olacak iki şey arasında yapılması gerektiği" esasıdır. İnsan kan ve dışkısının alım-satımına getirilen yasak, "servetin insanlar arasında beyhude dolaşmasına getirilen yasak"a giydirilmiş bir elbise, bir uygulama şeklidir. Başka ir deyişle "serveti kendi aranızda boş yere dolaştırmayın" prensibinin uygulama sahasındaki tezahürlerinden biridir. Mübadele ve alış-veriş olmasa dahi herhangi bir servet boş yere birisinden alınıp harcanamaz.

İşte bu, sabit ve değişmez bir prensiptir; her çağ ve zamanda geçerli olan, değişmez sosyal ihtiyaçlardan kaynaklanmış bulunan kalıcı bir kuraldır. Kan ve dışkının servet sayılmaması, alış-veriş mevzusu edilmemesi gerektiği yolundaki kural ise zaman ve çağa, medeniyetin gelebildiği noktaya bağlıdır. Şartların değişmesi, teknoloji ve bilimin ilerlemesi ve neticede bunlardan doğru usuller çerçevesinde faydalanabilme imkanlarının doğması halinde bu hükmün şekli elbette değişecektir.

Bir başka misal de Hz. Ali (a.s) hakkında... Emir-el Mü'minin Ali (a.s) ömrünün sonlarına doğru yaşı ilerlediği, saçları ve sakalı ağardığı halde boya (veya kına -çev-) kullanmıyordu. Bir gün birisi "Hz. Resul-i Ekrem (s.a.a) ağaran saç -ve sakalınızı boyayarak gizleyin, buyurmamış mıdır" diye sorduğunda, Ali (a.s) "Evet, öyledir" dedi Adam, "O halde sen neden boya kullanmıyorsun peki" diye sorunca da Hz. Ali (a.s) şu cevabı verdiler:
"Hz. Resul-i Ekrem'in (s.a.a) bu emri vermiş olduğu dönemlerde Müslümanlar sayıca çok azdı. Aralarında ihtiyarlar da vardı ki, onlar da savaşlara katılmada ve çarpışmalara iştirak etmedeydi.

Düşman, savaş sırasında Müslümanların saflarına şöyle bir göz atıp da sakalları ağarmış ihtiyarları görünce kuvvet-i kalp buluyordu. Bir grup ihtiyarla çarpışacağını düşünerek moral kazanıyordu. Resulullah (s.a.a), düşmanın moral kazanmasını önlemek ve karşısındakinin bir ihtiyar olduğunu bilmemesi sağlamak maksadıyla, onlar -yaşlı müslümanlara- boya kullanmalarını emretti. Çünkü o dönemlerde müslümanlar sayıca pek azdı ve bu tür araçlardan istifade etmek gerekiyordu. İslam'ın bütün dünyaya yayılmış olduğu günümüzde ise böyle bir tedbire gerek yoktur; isteyen yapar, istemeyen yapmaz."

Hz. Ali'nin (a.s) de açıklamış olduğu gibi, Resul-i Ekrem'in (s.a.a) "saç ve saklınızı boyayın" şeklindeki emri daimi bir prensip ve kalıcı bir "usul" değildi. Bu, bir prensip ve usulün uygulama şekli ve özel şartlardaki tezahürüydü aslında. "Düşmanın moralini yükselmesine yardımcı olmamak" şeklindeki temel bir kuralla giydirilmiş bir elbise ve bu prensibin uygulama şartlarına yansıyış şekliydi.

İslam hem dış görünüşe, şekil ve kabuğa önem verir; hem de batına, ruha ve öze... Ancak dikkat edilmesi gereken nokta, dış görünüş ve şeklin batın ve öz için tespit edildiği, kabuğun çekirdek, elbisenin vücut için hazırlanmış olduğudur.


ALFABENİN DEĞİŞTİRİLMESİ HAKKINDA


Bugün ülkemizde gündeme getirilen bir konu var: Alfabe değişimi...Bu konu Fars dili ve edebiyatı açısından ele alınabileceği gibi İslami prensipler açısından da tartışılabilir. Mezkur mevzuyu İslamı açıdan iki şekilde ele almak kabildir: Bir defa şu şekilde ele alınabilir: Acaba İslam'ın özel bir alfabesi mi vardır İslam dini alfabeler arasında belli bir fark mı gözetmektedir İslam, bugün bizim "Arap alfabesi" denilen alfabemizi kendisine ait saymakta ve mesela Latin alfabesi gibi diğer alfabeleri "yabancı" olarak mı tanımaktadır acaba Tabii ki hayır...

Cihanşumül bir din olan İslam dini nazarında bütün alfabeler eşittir.Ancak meseleyi bir de şu şekilde ele almak ve şöyle sormak gerekir: Yazı ve alfabenin değişmesi, Müslüman ümmetin yabancılar içinde asim ile olmasını, onlarda eriyip çözümlenmesini ne şekilde etkiler Alfabe değişiminin,

ilmi ve İslami maarifini 14 yüzyıldır bu alfabeyle yaza gelmiş bulunan bu milletin kendi kültürüyle irtibatlarının kopmasında ne gibi tesirleri olur Alfabe değişimi kimlerin planıdır Bu plan kimler tarafından uygulama safhasına konulmak istenmektedir acaba...Evet... Dikkatle ele alınması ve incelenmesi gereken şeyler bunlardır aslında.

Dipnotlar
----------
- "Onlar öyle kişilerdir ki Allah'ı ve peygamberlini inkar ederler, Allah'la peygamberini ayırmak isterler ve bazısına inandık, bazısına inanmadık derler ve imanla küfür arasında bir yol tutmak isterler." (Nisa - 150) -çev-