İSLAM'DA KADIN
 



HAREM SARAYLAR YAPTIRMANIN SOSYAL SEBEPLERİ


Yukarıda, mezkur meselinin iki açıdan ele alınması gerektiğini hatırlatmıştık. Bunlardan birincisi, harem sarayların ortaya çıkmasında etkin olan sosyal faktörlerin incelenmesi gerektiğiydi. Söz konusu hadise iki temel faktörün elele vermesiyle ortaya çıkmıştır.

Bazı erkeklerin haremsaray kurmaya ihtiyaç duymasının en önemli sebebi, kadının iffet, takva ve namusluluğudur. Başka bir deyişle bu olgunun meydana çıktığı ortam, belli bir erkeğe ait bir kadının başka erkeklerle gayri meşru ilişkiye girmesine müsaade etmeyecek ahlaki ve sosyal şartlara hakim olduğu bir ortamdır. Eğlence düşkünü şehvetperest ve zengin bir erkek bu ortama rağmen emellerini gerçekleştirebilmek için bazı kadınları etrafına toplayıp haremsaray kurmaktan başka yolu olmadığını görmüştür.

Kadının iffet, takva ve namuslu olması gerektiğini öngörmeyen bir toplumda, kadının dilediği erkekle kolayca ve karşılıksız beraber olabildiği, erkelerin istedikleri zaman istedikleri kadınla ilişki kurabildiği ve fesat yuvalarının bütün sahalarda, her zaman ve istenilen şekliyle bol bol mevcut olduğu bir ortamda bu tür erkeklerin o kadar masrafa girerek harem saraylar kurma zahmetine katlanmayacağı aşikardır.

Diğer sebep ise sosyal adaletin olmayışıdır. Sosyal adaletin sağlanamadığı bir yerde, kiminin nimetler içinde yüzdüğü, kimilerininse fakirlik, bedbahtlık ve yoksulluk içinde süründüğü bir toplumda pek çok erkek evlenme imkanından mahrum kalacak, böylece bekar kadınların sayısında artış olacak ve neticede harem sarayların ortaya çıkmasına elverişli bir ortam doğmuş olacaktır.

Sosyal adaletin sağlanması, eş seçimi ve aile teşkili için gerekli imkanların herkese tanınması halinde elbette ki her kadın muayyen bir erkeğe ait olacak, neticede sefahat, ayyaşlık ve haremsaray kurmalar da ortadan kalkacaktır.
Üstelik, kadınlar sayıca erkeklerden ne kadar fazladır ki buluğa ermiş olan her erkek evlendiği halde yine de erkekler- veya en azından zengin erkekler- için haremsaray kurmak mümkün olabilsin!

Zaten tarihin adetidir bu; halife ve sultanların harem sarayların dan dem vurur. Onların sefahat meclislerinden, içki meclislerinden ayrıntılarıyla söz eder. Fakat bu sarayların var olması uğruna canlarını kaybedip gözü açık gidenlerin hasretlerinden, mahrumiyetlerinden, murat alamadan bütün arzularıyla birlikte mezara gömüldüklerinden, velhasıl sosyal şartlar sebebiyle evlenme imkanı bulamadıklarından hiç mi hiç bahsetmez... Harem saraylar kapatılan yüzlerce kadın, bir ömür boyu bekar yaşayan zavallı ve garip insanların tabii hakkıydı salında...

Bu iki sebebin ortadan kaldırılması halinde, yani iffet ve takvanın kadın için zaruri kabul edilip cinsel tatminin - geçici veya daimi- evlilik müessesesi dışında imkansız hale getirilmesi ve diğer taraftan sosyal ve iktisadi ayrıcalıkların ortadan kaldırılarak buluğ çağına ulaşmış herkesin en tabii insani haktan, yani evlilik hakkından istifade edebilmesinin sağlanması halinde haremsaray kurmanın mümkün olmayacağı ortadadır.

Tarihe kısaca bir göz atılacak olursa harem sarayların tesisinde geçici nikahın zerrece rolü olmadığı anlaşılır. Bu sahada şöhret kazanmış Abbasi halifeleri ve Osmanlı sultanları Şii olmadıkları için muvakkat nikaha başvurdukları söylenemez.

Kaldı ki, bu kanunu bahane edebilme imkanına sahip oldukları halde, Şii mezhepli sultanların mezkur konuda -haremsaray kurma- Abbasi halifeleri veya Osmanlı padişahlarıyla asla boy ölçüşemeyeceği de hatırlanacak olursa meselenin çok daha başka birtakım özel sosyal şartlardan kaynaklanmış olduğu kolayca anlaşılır.


GEÇİCİ NİKAHIN TEŞRİİ ZEVK TATMİNİ İÇİN MİDİR


Gelelim meselenin ikinci boyutuna... Her şeyden şüphe edilse bile Semavi dinlerin genelde şehvetprestlik ve beyhude heveslerin tatminine karşı kıyam ettiklerinden şüphe edilemez. Hatta bu dinlerin çoğunda şehvet ve arzuların terki, mezkur dinlerin üyeleri arasında gayet zor bir takım riyazet ve çilelere tahammül şekline dönüşmüştür.

İslam'ın bariz ve belirgin ilkelerinden biri hevaprestliğe - zevklerine taparcasına düşkün olma- karşı mücadele etmektir. Hevaperestlik, putperestlikle aynı sırada yer alır Kur'an'da... Çeşitli kadınlarla ilişkide bulunma ve onları "tatma" gayesinde olan "zevkine düşkün" kimseler, İslam nazarında melun ve Allah'ın düşmanıdırlar. Boşanmayla ilgili bölümde bu mevzuyla ilgili İslami delilleri nakledeceğiz, inşallah.

İslam'ın diğer bazı dinlere karşı özelliği, riyazet ve ruhbanlığı kınamış olmasıdır; ancak bu, nefse düşkünlük ve zevkperestliği mubah görüp ona cevaz verme anlamına değildir asla.

İslam nazarında cinsel veya diğer içgüdüler, ancak doğal ihtiyaç sınırları dahilinde tatmin edilmeli ve bu çerçevede giderilmelidir. Ancak İslam, insanın içgüdüler ateşini körüklemesine ve onu tükenmek bilmeyen bir ruhi eğilime dönüştürmesine izin vermemektedir. Bu yüzden zevkperestlik adaletsizlik ve zülüm şeklinde tezahür eden durumların İslami gayeyle mutabık olmadığını anlamalıyız.

Geçici nikah kanununu düzenleyenin bu yolla bir takım zevk düşkünlerinin harem saraylar oluşturarak bir kadın, birkaç çocuğun bedbahtlığı pahasına keyif sürmelerini temim etmek gibi bir gaye gütmediği açıktır.İmamlarımızın geçici nikah konusundaki teşvikleri, ileride etraflıca değineceğimiz birtakım özel sebeplere dayanır.


GÜNÜMÜZ DÜNYASINDA HAREMSARAY


Meselenin bu noktasında, günümüz dünyasının haremsaray kurma konusunda ne gibi bir tavır sergilemiş olduğunu görelim bir de... Günümüz dünyası haremsaray geleneğini çirkin bulmuş ve kınamıştır, haremsaray kurmak günümüzde hoş karşılanmamaktadır ve bunu doğuran sebep de ortadan kaldırılmıştır. Ancak günümüz dünyasının ortadan kaldırdığı bu sebep hangi sebeptir Neticede bütün gençler evliliğe yönelmiş ve harem sarayları doğuran ortam bu yolla mı ortadan kaldırılmıştır Hayır...

Apayrı bir yol denemiştir günümüz dünyası... Birinci sebeple, yani kadının iffet, takva ve namusuyla oynamış ve bu yolla erkek takımına -sözüm ona- en büyük hizmette bulunmuştur! Kadının iffet ve takvası kadını yücelterek aziz ve değerli kıldığı ölçüde, erkek için engel sayılmıştır.

Günümüz dünyası yaptıklarıyla, çağın erkeğini birçok masraflara katlanıp haremsaray kurma zahmetinden kurtarmıştır. Batı medeniyetinin bereketi sayesinde bugünün erkeği için her yer haremsaray olmuştur.

Çağın erkeği, Harun'ür Reşid veya Fazl b. Yahya Bermeki gibi çeşitli tür ve renklerde kadınlara sahip olabilmek için onların güç ve zenginliğine ihtiyaç duymuyor bugün...

Bugünün erkeği için, Harun'ür Reşid'in dahi rüyasında geremeyeceği ahlaksızlık ve zamparalıkları yapabilmek, iki üç bin tümenlik(*İran para birimi riyalin on katı 1 tümen *dipnot*-çev-) bir aylık gelir ve bir otomobile pek ala mümkündür artık. Oteller, restoranlar ve kafeteryalar niceden beridir erkeklere harem saraylık yapmaya hazır olduklarını duyurmuşlardır.

Bu asırda Adil Kul vali(*O günlerde gazetelerde adı çıkan bir serseri*dipnot-çev-* gibi gençler zerrece utanmaksızın gayet rahat bir edayla aynı anda muhtelif tiplerde 22 sevgilisi olduğunu söyleyebiliyor. Çağın erkeği için bundan iyisi can sağlığı!... Batı medeniyetinin getirdiği bolluk sayesinde çağın erkeği, harem saraylara harcanacak yüksek masraflardan ve beraberinde getireceği türlü problemlerden kurtulmuştur.

Bin bir gece masallarının kahramanı mezarından kalkıp da kadının bugün böylesine ucuz, hatta bedava elde edebildiğini, içki ve sefahat meclisleri tertiplemenin bu kadar kolay olduğunu görseydi, aşırı zahmetlere katlanıp birçok masrafa girerek haremsaray kurma külfetini üstlenmeyecekti elbet. Onu haremsaray kurma masraf ve külfetinden kurtaran batılılara teşekkür edecek ve vakit geçirmeksizin "çok kadınlı evlilik ve geçici nikahın artık iptal edildiğini ilana kalkışacaktı." Zira bunlar erkeğin kadına karşı birtakım mesuliyetler yüklenmesine sebebiyet vermekte ve erkek için bağlayıcı şartlar doğurmaktadır.

Bu oyunun dünkü ve bugünkü galibinin kim olduğu anlaşıldı. O halde oyunu kaybeden diye sorarsanız cevabı ortada. Dün ve bugün oyunu kaybeden taraf, kadın denilen safdil yaratık olmuştur maalesef.


HALİFENİN GEÇİCİ NİKAHI MEN EDİŞİ


Geçici nikah, bugün Caferi mezhebinin fıkhına hastır, diğer İslami fıkıhlar geçici nikahı caiz bilmez. Sünni ve Şia müslümanlar arasında çekişmeye sebep olacak bir bahse girmek istemediğini hatırlatarak burada geçici nikahın men edilişinin tarihçesine kısaca değinmenin faydalı olacağı inancındayız.

Sadr-ı İslam'da geçici nikahın caiz olduğu ve bazı yolculuklar süresinde eşlerinden uzak düşüp bunun sıkıntısını çeken kimi müslümanlara Resulullah'ın (s.a.a) geçici nikah izni verdiği hususunda bütün müslümanlar arasında icma ve ittifak vardır. Keza ikinci halife döneminde geçici nikahın halife tarafından yasaklandığı konusunda da müslümanlar ittifak etmişlerdir.

İkinci halife, bu konuda herkesçe bilinen beyanında şöyle diyordu: "Resulullah döneminde iki şey mubahtı ki ben onları yasakladığımı ve bunlara irtikap edenleri cezalandıracağımı bildiririm: Kadınlarla mut'a ve hac mut'a sı."

Ehli sünnet kardeşlerimizden bazıları geçici nikahın Hz. Resul-i Ekrem (s.a.a) tarafından, ömürlerinin sonuna doğru kaldırıldığını ve halifenin gerçekte Hz. Resulullah'ın (s.a.a) bu yasaklamasını ilan etmiş olmaktan başka bir şey yapmadığını söyler. Ancak halifenin beyanı meselenin bu yönde olmadığını açıkça ortaya koymaktadır.

Mezkur meselenin en doğru açıklamasını merhum Allame Kaşif'ul Gıta yapmıştır. Halifenin bu mevzuda yasaklama getirmesinin sebebi, bunu halifenin yetkisi dahilinde görmesi, halifenin bu gibi konularda zamanın şartları gereğince yetkisinden yararlanma hakkına sahip olduğunu tasavvur etmiş olmasıdır.

Başka bir deyişle halifenin bu yasaklaması şer'i ve kanuni bir yasaklama değil, siyasi bir yasaklama idi. Tarihi belgelerden de anlaşılacağı üzere halife, iktidar döneminde sahabenin giderek genişleyen İslam topraklarına katılan yeni beldelere dağılmasından ve İslam'ı yeni kabul etmiş bulunan milletlerle kan akrabalığına sebep olacak bağlar kurmasından duyduğu endişeyi gizlemiyordu.

İslam'ı yeni kabul etmiş ve mizaçlarında henüz derin bir islami eğitim ve terbiyenin işlememiş olduğu yeni müslümanlarla sahabenin kan bağı kurmasını gelecek nesiller için bir tehlike olarak görmedeydi. Halifenin bu tutumunun geçici bir tedbir olduğu apaçık bellidir.

Nitekim müslümanların o dönemde halifenin mezkur yasağını kabul etmiş olmasının sebebi, bunu kalıcı bir kanun olarak değil, geçici bir siyasi maslahat olarak telakki etmiş olmalarındandır. Yoksa, halifenin "Resulullah (s.a.a) bu mesele hakkında şöyle hüküm vermişti, fakat ben onun tersine böyle hüküm veriyorum" deyip de müslümanların bunu kabul etmesi, mümkün değildir.

Ancak daha sonralar birtakım özel hadiseler nedeniyle halifelerin özellikle ilk iki halifenin bu tür uygulamaları, her zamana taalluk eden sabit ve kalıcı programlar şeklinde telakki edildi. Ve zamanla gösterilen taassuplar öyle bir noktaya vardı ki bu uygulamalar temel kanunlar görünümü kazandı. Binaenaleyh bizce meselenin bugünkü durumunun sorumluluğu, halifeye değil, Ehl-i Sünnet kardeşlerimize taalluk eder daha çok...

Halife, geçici ve siyasi bir sebeple mut'a nikahını yasaklamıştı; nitekim çağımızda -İran'da gündeme getirilen tütün yasağı da(*)*Kaçarlar zamanında İran tütününün İngilizlerin tekeline verilmesi üzerine merhum Ayetullah Şirazi bir fetvayla bu yasağı gündeme getirmiş, İngilizleri şaşkına uğratmıştı.-çev-*dipnottur

buna benzer bir hadiseydi aslında. Daha sonraları, başkalarının bu gibi hükümleri daimi ve kalıcı sabit kurallar haline getirmemesi gerekir.
Allame Kaşif'ul Gıta hazretlerinin meseleye, halifenin işinin sahih olup olmadığı açısından yaklaşmadığı açıktır. Keza mut'a nikahının, Veliyy-i Emr-i Müslimin'in de olsa- yasaklama hakkına sahip olduğu meseleler arasında yer alıp almadığını da söz konusu etmiyor.

Bilakis, mesele başlangıçta şöyle vuku bulmuş, şöyle gelmiştir diyerek, bu sebeple o dönemin müslümanlarınca genelde menfi bir tepkiye muhatap olmadığını belirtiyor.

Özetle, bir yandan halifenin kişilik ve nüfuzu, diğer yandan onun devlet yönetimiyle ilgili yöntemlerine karşı halkın gösterdiği taassup, bu kanunun giderek sahne dışı bırakılıp unutulmasına neden olmuş, vazgeçilmesi halinde -sosyal- rahatsızlıklar doğuracak olan ve daimi nikahın tamamlayıcı faktörü şeklinde işleyen bu sünneti işlemez hale getirmiştir.

Din-i Mübin-i İslam'ın koruyucuları olan Ehl-i Beyt imamları işte bu noktada meseleye müdahale etmişlerdir. Ve bu İslami sünnetin tamamen unutulup terk edilmesini önlemek maksadıyla müslümanların dikkatini meseleye çekmişlerdir. İmam Sadık (a.s) "Söylemekte asla tereddüt etmeyeceğim meselelerden biri de mut'adır" beyanı bu sebebe dayanıyordu.

İşte bu noktada mut'a nikahının teşriinin asıl hikmetine, ikinci bir hikmet de eklenmiş oldu. Bu da "unutulmaya yüz tutmuş bir sünnetin ihyası"na alışmaktı. Pak ve Mutahhari İmamlarımızın evli erkekleri mut'a nikahından men etmiş olmaları, bence bu konunun söz konusu birinci derecede önemli hikmetinden kaynaklanmıştır.

Bununla, "söz konusu konunun, ihtiyacı olmayan erkekler için teşri edilmediğini" anlatmak istemişlerdir. Nitekim imam Kazım (a.s)a Ali b. Yaktin'e söylediği şu cümle de mezkur gerçeği açıkça ortaya koyar:"Mut'a nikahıyla ne işin var senin Allah Teala seni ona ihtiyaç duymaktan -bekarlıktan- kurtarmış değil midir"

Yine İmam, bir başkasına şöyle demektedir:"Bu iş ancak bir eşe sahip olmayan, dolayısıyla Allah Teala'nın onu bu ihtiyaçtan kurtarmış olduğu kimseler için revadır. Evli olup da bir eşe sahip olanlara gelince; böyleleri, ancak eşlerine ulaşmalarının mümkün olmadığı zamanlarda bu çareye baş vurabilirler."

İmamların bu yolu umuma tavsiye ve onları bu çareye teşvik etmelerinin sebebi ise, meselenin ikinci hikmetine dayanır. Yani "unutulmaya yüz tutmuş bir sünneti diriltme esasına", zira terk edilmeye yüz tutmuş bir sünnetin ihyası için sadece ihtiyacı olanları teşvik etmenin yeterli olmayacağı ortadadır.

Şia rivayetlerinden açıkça meselenin böyle olduğu anlaşılmaktadır.Kısacası meselenin tartışma götürmez tarafı şudur: Söz konusu kanunu teşri eden ilk kanun koyucu tarafın, bu teşrii ve ardından, Ehl-i Beyt İmamlarının bu yoldaki teşviklerinin amacı, birtakım hayvan sıfatlı şehvetperestlerin hayvani zevklerini tatmine yardımcı olmak ve böylelerinin haremsaray kurabilmelerini sağlayıp iğfale uğramış bir kısım zavallı kadını bedbaht ve çocuklarını da kimsesiz ve perişan etmek değildir asla.


HZ.ALİ(a.s)DEN BİR HADİS


Kırk önerinin yazarı sayın Mehdevi Bey, Zen-i Ruz dergisinin 87. Sayısında diyor ki:Şeyh Muhammed Ebu Zühre'nin "El-Ehval-üş" adlı esrinde, Hz. Ali'den (a.s) nakledilen şöyle bir rivayet geçer:Mehdevi efendi bu rivayeti şöyle tercüme etmiş:"Bu işin ehli olmayan birinin mut'a yaptığını bilirsem ona zina-yı muhsine haddi uygular ve recmederim."

Evvela, eğer söz konusu şahıs cidden Hz. Ali'den (a.s) mut'a hakkında ehl-i sünnet aliminin naklettiği, ancak senetçe zayıf olan bu rivayete yapışıyor! Hz.Ali'den nakleden şu rivayet mesela:"Ömer mut'ayı yasaklamasaydı, mayası bozuk olandan başka hiç kimse asla zina yapmazdı."

Rivayette açıkça belirtilen şudur: Mut'a nikahı yasaklanmamış olsaydı hiç kimse cinsel duyguların baskısı altında kalarak zina yapmayacaktı. Şeriata aykırı davranmayı, daima şeriata uymaya tercih eden kimseler ancak zinaya tevessül ederdi.

İkincisi, söz konusu rivayetin tercümesi sayın yazarın aktardığı gibi değil, şöyledir:"Evli birinin mut'a yaptığını bilirsen onu recmederim.
"Evli erkek" demek olan "muhsin kelimesini sayın Mehdevi'nin neden "Ehli olmayan" şeklinde tercüme ettiğini de anlayamadık tabii!
Böylece bu rivayet, evli erkeklerin mut'a nikahı yapmaya hakları yoktur, demektedir. Nitekim eğer "hiç kimsenin mut'a yapmaya hakkı yoktur" denilmek istenseydi, mezkur rivayet ibaresinin geçmemesi gerekirdi. Binaenaleyh bu rivayet evli erkek) sahih


3.BÖLÜM


KADIN VE SOSYAL BAĞIMSIZLIK KENDİ KADERİNİ BELİRLEME BAĞIMSIZLIĞI


Bir gün bir kız tedirgin ve endişeli bir halde Hz. Resul-i Ekrem'İn huzuruna vardı:

- Ya Resulullah! Şu babam...

- Baban ne yaptı ki

- Benim fikrimi almadan amcamın oğlun nikahımı kıymış...

- Madem öyle, sen de itiraz etme; kabullen ve amca oğlunun helallisi ol.

- Ya Resulullah! Amcamın oğlunu sevmiyorum; bu durumda sevmediğim biriyle evlenmeyi nasıl kabul edebilirim

- Sevmiyorsan, o başka; son kararı verecek olan sensin elbet. Git ve kimi seviyorsan onunla evlen.

- Ya Resulullah! Aslında ben amca oğlunu çok seviyorum, başkasından gönlüm yok. Ondan başkasıyla da evlenmem zaten. Fakat babam benim fikrimi sormaksızın kendi başına böyle bir karar aldı. Ben de kasten huzurunuza varıp böyle konuştum ki bu bizzat sizden duyabileyim. Böylece babaların bu konuda tek sözü yönlü karar alamayacaklarını ve kızların rızası olmaksızın onları başkalarına nikahlayamayacaklarını söylediğini tüm kadınlara duydurabileyim.

Bu rivayeti Şehid-i Sani Mesalik adlı eserinde ve Cevahir'in yazarı Cevahir'el Kelamda gibi tanınmış fakihler Ehl-i Sünnet yoluyla nakletmişlerdir. Arap olmayan cahili toplumlarda olduğu gibi cahiliye Araplar döneminde de erkekler kızları, kız kardeşleri ve hatta anneleri üzerinde her yetkiye sahip bulunduğuna inanırlardı. Bu nedenle onlara kendi kocalarını kendi tayin etme hakkı tanımazlardı. Bu konularda mutlak yetki sahibi, baba, erkek kardeş bunlar olmayınca da amcaydı.

Bu yetki tekeli öyle bir hadde varmıştı ki babalar, henüz dünyaya bile gelmemiş olan kızlarını bir erkeğe nikahlıyorlar ve bu kız çocuğu doğup büyüyünce de sorgusuz sualsiz o erkeğe ait oluyordu.


DÜNYA GELMEDEN NİKAHLAMA HADİSESİ


Hz. Resul-i Ekrem'in (s.a.a) Veda Haccı'nda bulunduğu günlerden biriydi. Resulullah (s.a.a) bir bineğe binmişti, elinde de bir kırbaç vardı. Bu halde yol almaktayken adamın biri karşısına dikilip "şikayetim var!" dedi. Resul-i Ekrem:
-Söyle, buyurdular.

-Yıllar önce, cahiliyet döneminde iken Tarık b. Merka ile birlikte bir savaşa katılmıştık. Bir ara Tarık'ın mızrağa ihtiyacı olmuş, "Bana bir mızrak verecek yok mu! Ödülünü vereceğim!" diye bağırdığını duydum. Ben öne çıkıp "Vereceğin ödül nedir" diye sordum. Tarık "Söz veriyorum" dedi, "Dünyaya gelecek iki kız çocuğumu senin için büyüteceğim!" ben de bu şartı kabullenerek kendi mızrağımı ona verdim.

Aradan yıllar geçti. Geçenlerde bu hadiseyi hatırlattım; Tarık'ın evde yetişkin bir kızı olduğunu da duymuştum zaten, yanına gidip hikayeyi kendisine hatırlattım; ve borcunu ödemesini istedim. Ancak Tarık oyunbozanlık etti ve verdiği sözden cayarak kızı ancak mehir karşılığında bana nikahlayabileceğini söyledi. Bu konuda hangimizin haklı olduğuna karar vermen için sana geldim.
Resulullah (s.a.a):

- Kız kaç yaşında Diye sordular. Adam cevap verdi:

-Kız büyümüş, saçlarına ak bile düşmüş...

- Bana sorarsan ne sen haklısın, ne de Tarık! Var işine git, kızcağızı kendi haline bırak.
Adam hayretten donakaldı. Çok şaşırmıştı. Gözlerini Hz. Resul-i Ekrem'den(s.a.a) ayıramıyordu bir türlü... Bu nasıl hüküm vermekti Bir babanın kendi kızı üzerinde tam yetkisi yok muydu yani Mehrini de ödediğim halde kız babasının kızını bana nikahlaması nasıl reva olmaz!
Hz. Resul-i Ekrem(s.a.a) adamcağızın hayret dolu bakışlarından, aklının allak bullak olduğunu sezerek şöyle buyurdular:
-Emin ol, eğer dediğimi yapacak olursan, ne sen, ne de arkadaşın Tarık günahkar olmazsınız.


KARŞILIKLI KIZ DEĞİŞTİRME


Cahiliye döneminde uygulanan"şiğar"nikahı, babanın kızları üzerindeki mutlak hiyerarşisinin bir diğer örneğiydi.
"Şiğar" nikahı, karşılıklı kız değiştirme şeklinde yapılan evliliğe verilen isimdi. Yetişkin kızları olan iki kişi, bu kızları değiştiriyor, biri diğerinin kızıyla evleniyordu. Bir tarafın verdiği kızın mehri aldığı kız sayılıyordu.

İslam bu bozuk geleneğin batıl olduğunu bildirmiştir.(*)Bu nikahta damat, aynı zamanda kayınpeder de olmakta, doğacak çocuğun babası, aynı zamanda bu çocuğun dedesi ve kendisinin kayınpederi sayılan şahsa kendi kızını nikahlamaktadır. Gayri meşru bir aile ilişkisi doğuran bu evlenme usulü, İslam'la birlikte ortadan kalkmış oldu.-çev-

HZ.RESUL-İ EKREM(s.a.a)KIZI FATİME-TÜZ-ZEHRA'YI(a.s)EŞ SEÇİMİNDE SERBEST BIRAKMIŞTIR.



Hz. Resul-ü Ekrem (s.a.a) in kendileri bir kaç kız babasıydı; onları evlendirirken hiç hazırda bulunmamış ve kızlarını koca seçiminde serbest bırakmıştır. Hz. Ebu Talib(s.a) Hz. Zehra-ı Merziyye'ye (s.a) Resulullah' tan istemeye gittiği zaman Peygamber-i Ekrem(s.a.a) " Şimdiye kadar bir kaç kişi daha Zehra'ya talip oldu" buyurdular" ben meseleği doğrudan kendisine açtım, fakat yüzünü benden çevirerek razı olmadığını gösterdi. Şimdi ona gidecek ve senin ona talip olduğunu kendisine ileteceğim.

Hz. Resul-i Ekrem (s.a.a) kalkıp sevgili kızının yanına gitti, meseleyi açtı. Ancak Zehra(s.a) daha önceki görücülüklerde olduğu gibi yüzünü çevirmeyip sukut ederek rızasını göstermiş oldu. Resulullah(s.a.a) bunun üzerine tekbir getirerek dışarı çıktılar.


İSLAM'IN KADIN HAREKETİ BEYAZ BİR HAREKETTİ


İslam kadın cismine en büyük hizmeti vermiştir. İslam'ın kadına götürdüğü hizmet, babaların mutlak haşeriyasına son vermek ve erkek diktasını kırmaktan ibaret değildi yalnızca. İslam kadına her şeyden önce hürriyetini bağışladı, o'na kişilik şahsiyet kazandırdı ona kişilik ve düşünce bağımsızlığı verdi, kadının tabii haklarını tanıdı...

Ancak kadın hakları konusunda İslam'ın attığı adımla bu hususta batı dünyasında yaşanan ve başkalarının da taklit etmekte olduğu durum arasında iki temel fark vardır.

Birincisi, kadın ve erkeğin psikolojisi açısındandır .İslam bu mevzuda gerçekten halikarde bir yol göstermiş ve mucize yaratmıştır. İlerideki bahislerimiz de bu konuya etraflıca değinecek ve örnekler vereceğiz.

İkinci fark şudur: İslam kadını, insani haklarıyla aşina kılıp hürriyet kişilik, ve bağımsızlığına kavuşturmuştur kadınları erkeklere karşı kışkırtma yoluna gitmemiş, erkeklere karşı daima kötümser olmaya, onları dışlamaya ve onlara karşı hasmane bir takım takınmaya da itmiştir asla.
İslam'ın getirdiği kadın hareketi beyaz bir hareketti; siyah kırmızı mavi mor değil. .

Bu hareket kızların babalarına kadınların kocalarına karşı saygısını yitirmeye sebebiyet vermedi, aile temelini sarsıntıya uğramadı. Kadınları koca sahibi olmaya annelik etme ve çocuk eğitme konusunda kötümser bir tutum sergilemeye itmedi. Kadını, toplumun avcısı durumunda olan ve bedava av arayan bekar erkeklerin oyuncağı durumuna getirmedi. Kadınları, kocalarının iffetli yuvasından, kızları ana babalarının sevgi dolu kucaklarından uzaklaştırarak makam ve para sahiplerine teslim etmedi.

Okyanusların ötesinden "Eyvah!Kutsal aile bağları kopuyor! Babalara güven kalmadı!Bunca fesat karşısında ne yapacağız şimdi feryatların yükselmesine sebep olacak şeyler yapmadı İslam...

Bunca kürtaj ve bebek katliamını nerede yapacağız!"Yüzde kırka varan veled-i zina artışı karşısında ne yapacağız!..Bütün bunlar batının armağanıydı. Zinadan dünyaya gelen çocuklar şefkatli bir babanın evinde dünyaya gelmedikleri için bu çocuğa asla ısınmamakta bir kuruma teslim ettikten sonra bir daha onu aramamakta ve onu sormamaktalar.

İlkemizde bir kadın hareketine ihtiyaç var fakat toplumumuzun ihtiyaç duyduğunu bu hareket, siyah ve bulanık Avrupai hareket değildir. Bilakis temiz ve İslami bir harekettir.

Bu şehvetperest gençlerin katılmayacağı ve bir rol üstlenmeyeceği önce öğretilerden İslami bir hareket olmalıdır, medeni kanun değiştirme adı altında İslam'ın kesin hükümlerini nefsani heva ve heveslere kurban eden bir hareket değil!. Bu hareket her şeyden önce köklü İslam adını taşıyan toplumlarda İslam hükümlerinin gerçekten ne ölçüde yürürlükte olduğunu gözler önüne sermelidir.

Bu makaleler Allah'ın izniyle devam eder ve gerekli mevzularda bahsimizi tamamlamayı başarabilirsek kadın hareketinin bir bilançosunu da vermeye çalışacağız. O zaman müslüman İran kadının batı dünyasına dilenci gibi el açmasına gerek kalmadan yeni, mantıki ve dünyaca beğenilir, aynı zamanda on dört asırlık kendi müstakil görüşünden kaynaklanan asil bir hareket başlatabilmesinin mümkün olduğunu görecektir.


BABANIN İZİN MESELESİ


Babaların kızların üzerindeki velayetleri konusunda ele alınması gereken mevzulardan biride, henüz evlilik yapmamış bakire bir kızın nikahı için babasının izinin şartının olup olmadığıdır.

İslam açısından şu hususlar kesindir:Kız ve erkek çocuk, belli bir yaştan iktisadi bağımsızlığa sahiptir. Yani kız veya erkek çocuk akil ve baliğ olmuştur sosyal açıdan kendi mal varlığını kendi koruyabilecek düzeye gelişmiş (reşid)e olursa, mal varlığını kendisine bırakmak gerekir. Anne, baba, kardeş, koca ve diğer bir şahsın bu konuda hiç bir nezaret ve müdahale hakkı yoktur.

Kesin olan şeylerden biri de evlendirmeyle ilgilidir. Buluğ çağına varmış akil ve reşide erkek evlat hukuken bağımsızdır. Kız evlada gelince: Eğer daha önce evlilik yapmış ve halihazırda dul ise, onun durumu tıpkı yukarıda anlatılan erkek evladın durumu gibidir.

Ve kimsenin ona karışmaya hakkı yoktur. Ancak ilk defa evlilik yapıyorsa nasıl ve kız olmadığı ve babasının onun üzerinde mutlak irade sahibi olmadığı halde onu kendi seçtiği biriyle evlendiremez. Nitekim daha önce rivayette geçtiği gibi Hz. Resulullah (s.a.a) haberi ve rızası olmaksızın babası tarafından amca oğluyla nikah kıyılan bir kızın ilgili şikayeti üzerine ona" Eğer razı değilsen başkasıyla evlenebilirsin" demiştir. Ancak bu konuda fakihler arasında şu açıdan görüş farklılığı vardır.

Genç kızlar babalarının rızası olmaksızın evlenme hakkına sahipler mi İzdivacın geçeli olması için babanın rızası şart değil midir Elbette gerekçe olmaksızın kızın evlenmesine karşı çıkarsa hakkı sakıt ve geçersiz olur; bu durumda kız, bütün İslam fakihlerinin de ittifakıyla, eş seçiminde de serbesttir.

Ancak babanın rızasının genelde şart olup olmadığı hakkında daha önce belirtmiş olduğumuz gibi, fakihler arasında farklı görüşler vardır. Çoğu fakihler özellikle yakın çağ fakihleri, babanın rızasının şart olmadığı söylemişlerdir. Fakat bunu şart olarak gören fakihler de vardır. Medeni kanunumuz bu hususta ikinci guruptaki fakihlerin görüşünü ihtiyata uygun olan görüşünü esas almıştır.

Meselenin bu yönü İslam'ın kesin hükümlerinden olmadığı için islamı boyutu açıdan onun üzerinde daha fazla durmayı gerekli bulmuyoruz; ancak meseleyi sosyal açıdan irdelemekte fayda var. (*)


ERKEK ŞEHVETİN KÖLESİ;KADIN İSE SEVGİNİN ESİRİDİR


Bakire bir kızın babasının rızası olmadan evlenebilmesi gerektiği - veya en azından buna riayet etmesini doğru olacağı yolundaki hüküm, kızın eksik bir yaratık ve sosyal rüşt açısından erkekten daha aşağı bir seviyede kabul edilmiş olduğu şeklinde olduğu anlaşılmamalıdır asla; böyle bir durum söz konusu değildir çünkü. Nitekim böyle bir gerekçenin geçerliliği söz konusu olsaydı,dul kadınla bakire kız arasında fark gözetilmezdi.

Halbuki bu görüşe göre 16 yaşındaki dul bir kızın evlenmek için baba iznine ihtiyacı olmadığı halde ondan dört yaş daha büyük, mesela 18 yaşındaki bakire bir kızın evlenmek için baba iznine ihtiyacı olmaktadır. Eğer İslam, kızın tek başına kendi işlerini yürütemeyeceği görüşünü taşıyor olsaydı acaba bir kıza ekonomik bağımsızlık tanır babası veya erkek kardeşinin mufavaktını kazanmadan milyonluk ticari bağlantılarla girebileceğini söyler miydi
-----------------------------------------
(*) Şahsi görüşüm medeni kanunun bu mevzuda doğru bir yol takip etmiş olmasıdır.
Öğleyse meselenin fıkhı delillerden önemli bir hikmeti olsa gerek.

Bunu göz önünde bulunduran medeni kanunun yazarlarını kutlamak gerekir.
Mesele kadının veya aklan fikren rüşte varamamış bulunması değildir asla. Bilakis kadın erkek psikolojisiyle ilgili bir nokta göz önünde bulundurulmuştur burada. Söz konusu göz önünde bulundurulan nokta, erkeğin avcı tavrı, ve kadının onun vaatlerine çabucak kanan , ona bütün samimiyetiyle inanan kadının saflığıdır.

Erkek şehvetin kuludur, kadında sevgi ve muhabbetin esiri... Erkeği tezellüle uğratan ve dize getiren şey şehvettir. Buna karşılık psikologların da bugün belirtmiş olduğu gibi, kadının şehvete karşı direniş gücü erkeğinkinden çok daha fazladır. Ancak kadında erkeğin sevgi, güven sadakat ve aşk nağmeleri karşısında teslim olmakta ve direnci kırılıvermektedir.

Kadının safça kanışı bu noktada başlar işte. Erkekle henüz yakın ilişkiye girmemiş bir kadın onun sevgi ve aşk vaatlerine kolayca kanıvermektedir.

(Amerikalı psikolog profesör Rıcka'ın Zen-i Rüz dergisinin 90. Sayfasında yayınlana"Dünya kadın ve erkek için aynı değildir." Balıklı yazısını okuyanlar onun şu tespitine dikkat etmişlerdir" Bir erkeğin bir kadına söyleyebileceği en güzel cümle"sevgilim seni seviyorum"dur. Bir kadın için mutluluk , erkeğin kalbini fethetmek ve ömür boyu ona sahip olabilmektir. "

İlahi bir psikolog olan gerçek ruhbilim uzmanı Hz. Resul-i Ekrem(s.a.a) bu hakikati 14 yüz yıl önce açık bir ifadeyle beyan ediyordu. "Erkeğin seni seviyorum, sözü kadının kalbinden asla çıkmaz. "

Avcı erkekler kadının bu duygusunu daima sömürmüşlerdir. "Sevgilim seni seviyorum aşkınla divaneye döndüm" gibi laflar , erkeler konusunda henüz tecrübesi olmayan genç kızların kolayca avlanmasını sağlayan tuzaklardır.

Bilindiği gibi bu günlerde kamu oyunu meşgul eden bir olay yansıdı gazetelere... Mezkur hadise intihara teşebbüs eden Efsar adlı bir kadınla onu iğfal eden Cevad adlı bir erkekle ilgili idi. Adam Efseri iğfal etmek için yukarıdaki tuzak formolünü kullanmış. Efsarde Zen-i Rüz dergisinin aktardığına göre şöyle diyor:" Gerçi kendisiyle konuşmuyorum, fakat yine de her gün her saat onu görmek istiyordum...Aşık olmamıştım ona; ama bana karşı ilan ettiği aşkına karşı ruhen ihtiyaç duyuyordum. Bütün kadınlar böyledir; aşktan önce aşığı severler. Kadınlar ve kızlar , aşığı bulduktan sonra tanışıyorlar her zaman böyle ..Ben de bu kuralın dışında değildim.

Evet böyle diyor Efser Hanım ..Kaldı ki dul ve gün görmüş bir hanım. Tecrübesiz gencecik saf kızların halini de varın düşünün artık...
Bu yüzdendir ki erkekler konusunda hiçbir tecrübesi olmayan gencecik kızlar,erkeklerin ne gibi duygular taşıdığını daha iyi bilen babalarıyla meşveret etmeli ve onların rızasını almalıdırlar.

Bazı istisnalar dışında her babanın kendi kızının hayrını istediği ve onun mutluluğundan yana olduğu açıktır.
Onun için bu noktada kanun kesinlikle kadını aşağılamamış, bilakis ona destek vermeğe ve kendisine yardımcı olmağa çalışmıştır. Nitekim eğer erkekler, "kanun ne diye bizleri bu konuda baba veya annenin rızasını almaya mecbur kılmamış" diye itiraz ederlerse, birilerinin kalkıp da babadan izin alınması meselesine kızlar adına itirazda bulunmasından daha mantıklı olur.

Büyük (*) ile Zühre, Adil ile Nesrin gibilerinin hikayeleriyle her gün karşılaşan, bu gibi her gün duyan, gören insanların, yine de kızlara anne ve babalarını dinlememeleri gibi bir tavsiyede bulunabiliyor olmasına şaşmamak elde değil gerçekten...(*)Bir erkek ismi-çev-
Bu gibi şeyler, günümüzde kadına acıdığını iddia ederek ondan yanaymış gibi görünenlerle kadın avcılarının birlikte hazırladığı bir komplodur bence. Biri, diğeri için yem hazırlamakta ve avı onun tuzağına doğru sürmektedir aslında.

40 maddelik tasarının yazarı, Zen-i Ruz dergisinin 88. Sayısında diyor ki: "1043. Madde, buluğ ve rüştle ilgili bütün kanun maddelerine aykırıdır. Keza bu kanun maddesi insanların özgürlüğü ilkesine ve BM'nin genelgesine de ters düşmektedir."!!!
Yazar efendi, mezkur kanunun "babaların, kızlarını istedikleri birine nikahlama, ya da geçerli bir sebep olmaksızın kızlarının evlenmelerini engelleme hakkına sahip olduğu" şeklinde bir mana taşıdığını zannetmiş herhalde...

Evlenme yetkisinin bizzat kıza bırakılması ve kötü niyetli davranmamak veya kızının evliliğini engelleyecek uygunsuz kararlar almamak şartıyla, baba izninin bu nikahın doğruluk ve sağlamlığı için gerekli kabul edilmesinin ne gibi bir mahzuru olabilir... Bunun insanların özgürlüğü ilkesine ters düştüğünü söylemek mümkün müdür Bu, erkeğin tabiatına güven duymamaktan kaynaklanan bir tedbirden ibarettir; kanun, erkek konusunda tecrübesi olmayan kadını koruyabilmek maksadıyla bu tedbiri lüzumlu görmüştür; bütün mesele budur.
Mezkur yazar şöyle diyor:

"Kanun koyucumuz, fikri olgunluğa ulaşmamış ve evlenmek, kocaya varmak, bir erkeğin eşi olmak gibi şeyleri henüz doğru dürüst kavrayamamış bulunan 13 yaşındaki bir kıza evlenme salahiyeti vermekte; daha birkaç kilo sebze alıp satabilecek durumda olmayan böyle bir mahluka ömür boyu birlikte yaşayacağı hayat arkadaşını bizzat seçme ve onunla evlenme hakkı tanımakta; fakat, üniversiteye gitmiş, tahsil etmiş ve ilimde yüksek derecelere varmış bulunan 25 veya 40 yaşlarındaki bir tahsilli kızın, okuma yazması bile olmayan babası veya büyük babasının iznini veya onayını almaksızın evlenmesine müsaade etmemektedir..."

Önce şunu sormak gerekir: "13 yaşındaki bir kızın, babasının izni olmaksızın evlenebileceği, halbuki üniversite tahsili görmüş 25 veya 40 yaşındaki bir kıza bu hakkın tanınmadığı" görüşü kanunun hangi hükmüne istinaden çıkarılmış acaba İkincisi; baba izninin şart olması, onun taşıdığı babalık duygusundan ve erkeklerin kadınlara karşı beslediği duygulara aşina olmasından kaynaklanan bir çerçeveyle sınırlıdır. Nitekim babanın işi engellemek için bahanelere tevessül etmesi halinde bu şart ortadan kalkar.

Üçüncüsü; şimdiye kadar hiçbir hakimin, medeni kanun açısından akli ve fikri rüşdün izdivaç için gerekli olmadığını veya yazarın deyişiyle henüz eş seçimi ve evlenmenin manasını bile bilmeyen 13 yaşında bir kız çocuğunun evlenebileceğini iddia etmiş olduğunu sanmıyorum. Medeni Kanunun 211. Maddesi şöyle der:

Muamele yapacak şahsın ehil kabul edilebilmesi için akıllı, baliğ ve reşid olması gerekir." Gerçi burada "muamele yapacak şahıs" ibaresi geçmekte ve nikah akdi de muamele sayılmamakta; ancak mezkur kanun maddesinde geçen ifade, 181. Maddeden itibaren başlayan genel bir unvanın (akitler, muameleler ve ilzamlar) devamı olduğundan, medeni kanun uzmanları 211. Maddeyi tüm akitler de aranan "genel şartları ehliyet" şeklinde telakki etmişlerdir
Eski tabu ve senetlerin tümünde erkeğin ismi "baliğ, akil ve reşid", kadının ismi de "baliğe, akile ve reşide" ibaretlerinden sonra gelirdi...

Medeni kanun yazarlarının bu önemli noktayı gözden kaçırmış olacağını düşünmek mümkün müdür Medeni kanunun yazarları, düşünce darlığının bu raddeye varacağına inanmazlardı. Yani, kanunda genel ehliyet şartlarını belirtmiş oldukları halde, nikah konusunda da baliğ, akil ve reşid olma şartı için bir madde düzenlemeleri gerekeceğine inanmazlardı herhalde!...

Madeni kanunu şerh edenlerden biri olan Dr. Seyyid Ali Şaygan beyefendi "Akdi okuyan şahsın (akid) baliğ, akıl ve bu kastı taşıyor olması gerektiği" yolundaki 1064. Maddenin eşlerle ilgili olduğunu düşünerek bu maddenin nikah için ehliyet şartlarını beyan ettiğini ve "reşid olma" şartını belirtmediğini zannetmiş. Böylece bu maddenin genel ehliyet şartlarından söz eden 211. Maddeyle çeliştiğini sanmış ve yoruma ihtiyaç duymuştur. Halbuki 1064. madde nikah akdini okuyan şahısla ilgilidir ve onun reşid olması şart değildir.

Burada haklı olarak eleştirilmesi gereken taraf, İran halkının davranışıdır; medeni kanun veya İslam ahkamı değil... Bugün halkımız arasında, babaların çoğu cahiliye döneminde olduğu gibi hala kendilerini mutlak veya yegane yetki sahibi olarak görmekte. Kızının, gelecekte çocuklarının babası ve kendisinin hayat arkadaşı durumunda olacak olan kocasını seçme hususunda görüş beyan etmesini büyük bir terbiyesizlik ve laubalilik şeklinde telakki etmekte.

Kızının fikri açıdan da olgunlaşmış olması gerektiğine- ki bu İslam'ında gerekli gördüğü bir şarttır- hiç ehemmiyet vermemektedir. Kız henüz olgunlaşmamış olduğu halde kıyılan ve şer'an kesinlikle geçersiz ve batıl sayılan nice nikah hadiseleri vardır hala..
Nikah akdini okuyanlar, günümüzde kızın reşid olup olmadığını araştırmıyorlar, meselenin bu yönünü incelemiyorlar maalesef...

Kızın buluğa ermiş olmasını yeterli buluyorlar. Halbuki büyük alimlerin, kızların aklen ve fikren de gelişmiş olup olmadığının anlaşılabilmesi için onları sınadıklarını, denemeye tabi tuttuklarını biliyoruz.

Bu hususta onlardan aktarılan hikayeler. Hatta bazı alimler, kızın dini açıdan da reşid olmasını şart bilirlerdi. Ancak usul-ü dini yeterince kavramış bulunan kızların nikahlarını kıymayı kabul ederlerdi... Bugün çoğu akideler -nikahı kıyan ve okuyan şahıslar- ve veliler bu noktaya gereken dikkati göstermiyorlar maalesef...

Ancak görüldüğü kadarıyla kimileri, halkın davranışlarından kaynaklanan yanlışlıkları İslam'a mal etmeğe çalışmakta, ne kadar kusur varsa, İslami kanunlardan faydalanılarak düzenlenmiş olan mevcut medeni kanuna yüklemeye çalışmaktadırlar var güçleriyle...

Bence medeni kanunun haklı olarak eleştirilmesi gereken tarafı, 1042. maddeyle ilgili olan kısmıdır. Bu madde şöyle der:
"Kızlar 15 yaşını tamamladıktan sonra dahi henüz 18 yaşını doldurmadıklarından, velilerinin izni olmaksızın evlenemezler."
Bu maddeye göre kız dul olsa dahi, 15 ila 18 yaşları arasında, velisinin izni olmaksızın evlenememektedir. Halbuki baliğ ve reşid olan dul bir kadının hem Şia fıkhı, hem de akli delil açısından, evlenmek için velisinden izin alması gerekmez.

4.BÖLÜM

İSLAM VE HAYATIN YENİLENMESİ ZAMANIN GEREKTİRDİKLERİ


"İnsan ve Kader" adlı kitabımın önsözünde Müslümanların ilerleme ve gerilemesi konusunu incelemiş, gerileme sebeplerinin üç ana başlık altında araştırılabileceğini söylemişim: İslam, Müslümanlar ve yabancı unsurlar.

Orada araştırılması gerektiğini belirttiğim 27 konudan biri "zamanın gerekleri" meselesidir. Aynı önsözde "İslam ve Zamanın gerekleri" başlıklı bir risale yayınlayacağıma dair söz vermişim; bu konu da epeyce not ve dokümanım da var. Bu dizi makalelerde, bir risale halinde hazırlanması gereken konuların bütününe yer verebilmek mümkün değil.

Ancak bu makaleleri mütalaa eden değerli okuyucuya mezkur konuda biraz aydınlatmış olabilmek gayesiyle kısa bir açıklamanın da faydalı olacağına inanıyorum.Din ve ilerleme konusu, biz Müslümanlardan daha çok ve daha önce diğer dinlere mensup olanlar için söz konusudur. Dünyanın tanınmış pek çok aydını, dinin ilerlemeye karşı olduğu gibi bir zanla dine karşı olmuş ve dinden çıkmayı tercih etmişlerdir.

Söz konusu aydınlar, dinin hareketsizlik ve yerinde saymayı gerektirdiğini, dindarlığın her çeşit değişiklik ve yeniliğe karşı savaşmak anlamına geldiğini sanmışlar. Başka bir deyişle; onlara göre dinin özelliği durgunluk, hareketsizlik ve mevcut şekilleri korumayı gerektiriyordu.

Bir zamanlar Hindistan'ın başbakanı olan Nehru din karşıtı inançlara sahip, hiçbir din ve mezhebe inanmayan bir insandı. Sözlerinden anlaşıldığı kadarıyla dinden nefret etmesine sebep olan tek şey, ona göre dinin "durağan", "monoton" ve "dogmatik" bir boyut taşıyor olmasıdır.
Nehru, ömrünün sonuna doğru kendisine ve kainatta bir boşluğun varlığını sezinliyor ve bu boşluğu ancak manevi bir gücün doldurabileceğine kanaat getiriyor. Ancak, bütün dinlerin bu durağan ve monoton yapıya sahip olduğunu zannettiğinden, dine yaklaşmaktan korkuyor.

Karanciya adlı bir Hintli gazeteci, Nehru'nun ömrünün son günlerinde onunla bir röportaj yapmıştır.- Mezkur röportaj Farsça olarak da yayınlanmıştır. Bu Nehru'nun dünya meseleleriyle ilgili olarak en son görüş belirtmesi olmuştur herhalde.
Karanciya, Nehru'yla Gandi hakkında yaptığı konuşmada "Bazı aydınlar" diyor, "Gandi'nin duygusal çözümleri ve manevi-ruhani metotlarıyla sizin başlangıçta bilimsel sosyalizme olan inancınızı zayıflattığı ve sarstığı görüşündeler"...

Nehru şu cevabı veriyor: "Manevi ve ruhani metotları da kullanmak gerekir, bu iyi bir yöntemdir. Ben bu hususta sayın Gandi'yle daima mutabık oldum, hatta maneviyatın bugün çok daha fazla gerekli olduğu inancındayım. Zira bugün giderek revaç kazanan yeni medeniyetin yarattığı manevi boşluk karşısında, dünden daha fazla manevi cevap ve çözüm yolları aramak gerekir."

Karanciya daha sonra Marksizm üzerine bir takım sorular yöneltiyor Nehru'ya; o da verdiği cevaplarda Marksizm'in bazı yetersizliklerine değinerek tekrar aynı manevi çözüm yollarını öneriyor. Bunun üzerine Karanciya şöyle diyor ona:
"Sayın Nehru, bugün ruhi ve manevi değerlerden söz ederken dünkü Cevahir La'l (gençlik dönemindeki Nehru) ile çelişmiş oluyor musunuz
Söylediklerinizden, Nehru'nun ömrünün son demlerinde bir Tanrı arayışı içinde olduğu gibi bir sonuç çıkıyor adeta"...

Nehru'nun cevabı şudur: "Evet, değiştim ben... Ancak manevi ve ahlaki ölçü çözüm yolları üzerindeki ısrarımın bilgisizce ve dikkatsiz bir tutuma bir tutuma dayanmadığını da belirtmek isterim." Nehru daha sonra : "Şimdi, ahlaki ve maneviyatı daha yüksek bir seviyeye ulaştırabilmenin nasıl mümkün olduğu üzerinde durmak gerekir" diyor ve şöyle devam ediyor: "Dinin zaten bunun için var olduğu açıktır.

Ancak, maalesef din bir takım dar görüşlülükler şekline girmiş, belli kalıplar şeklindeki bazı muayyen kuru ve ruhsuz emirlere uyma ve bir takım muayyen kuralları uygulama derecesine indirgenmiştir. Dinin dış görünüşü ve kabuğu olduğu gibi günümüze dek gelebilmiş, ancak ruhu ve gerçek manası bütünüyle ortadan kalkmıştır."

----------------------------------------------

- Zinayı muhsine: Evli kadın veya erkeğin zina yapması. -çev-