İSLAM'DA ÇOCUK VE TERBİYESİ
 


İmam Sadık (a.s) buyuruyor ki: "Çocuğa üç yaşındayken "Lailahe illellah" demesini öğretin. Sonra onu bırakın üç yıl yedi ay yirmi güne yetişsin. Sonra ona " Muhammed-ur Resulullah"ı öğretin. Daha sonra onu bırakın dört yaşına yetişsin ve dört yaşında ona Muhammed'e (s.a.a) salavat göndermesini öğretin.(282)

Kısa ve kolay dini şiirleri, özellikle marşları ezberlemek çocuklar için faydalı ve lezzetlidir. Aynı şekilde, yavaş yavaş nübuvvet ve imamet hakkında da çocukla konuşmak gerekir.

Öncelikle Hz. Muhammed'i (s.a.a) ona peygamber olarak tanıtmak gerekir. Sonra yavaş yavaş Resulullah'ın (s.a.a) sıfatlarını ve özelliklerini ve peygamberin şartlarını ona anlatmalıdır. Nihayet, genel peygamberlik, peygamberliğin gerekliliği ve şartlarını ona açıklamak gerekir. Aynı şekilde, imameti de anlatmak gerekir.

Ama kıyameti anlamak için çocuğun zihni, başka meseleleri anlamaktan daha geç hazırlık kazanır. Küçük çocuk, ölümün manasını iyice anlayamaz. Belki de kendisinin, annesinin ve babasının her zaman yaşayacaklarını hayel eder.

Belki de ölümü, uzun bir yoluculuğa benzetmektedir. Ölümün ne olduğu çocuğun ilgisini çekmedikçe, bu konudan ona bahsetmek gerekli değildir ve belki uygun da değildir.

Ama bazen zaman, bazı olayların vuku bulması sonucu ölümün ne olduğu çocuğun ilgisini çeker ve anne ve baba bu hakikatı çocuğa açıklamak zorunda kalır. Akrabalardan, dost veya tanıdıklardan birisinin ölümünün, çocuğun zihninde ölümün ne olduğu sorusunu uyandırabilir.

Anne ve babasından, "büyükbaba nereye gitti, ne oldu?" gibi sorular sorması mümkündür. Burada, hakikatı doğrudan doğruya çocuğa anlatmak gerekir. Olayın kapatılması ve yalan konuşmak uygun değildir;

çocuğa bu şekilde cevap verilebilir: Büyükbaba öldü, artık nefes almıyor, yemek yemiyor ve hareket etmiyor. O, ahiret diyarına göçtü. Allah'ın, ahiret diye başka bir dünyası da var. Ölen herkes, o dünyaya gider. Eğer iyi biri olursa, cennette mutlu ve şen bir hayat yaşar ve eğer kötü birisi olursa cehenneme gider.

Ahireti anlamaya hazırlanması için yavaş yavaş bu dünyadan öbür dünyaya göç olan ölümü, cenneti, cehennemi, hesabı ve kıyameti çocuğa açıklamak gerekir. Cevapların oldukça kısa ve çocuğun anlayabileceği şekilde olması, alışılmayan ve zor konulara değinmekten kaçınılması gerekir.

Anne ve baba bu şekilde, çocuklarının inancı için temel atabilirler. Ama bu programın takip edilmesi ve ilkokul, orta oku, lise ve hatta üniversitede de devam ettirilmesi gerekir. Böyle bir program hazırlayarak olan ve gerekli imkânları çocuklarına sağlaması gereken anne ve babadır.


Çocuk ve dİnİ görevler


Evet, erkekler onbeş yaşından ve kızlar ise dokuz yaşından sonra mükellefiyete erişmekteler ve ondan önce hiç bir mükellefiyete sahip değillerdir. Fakat dini mükellefiyetlerin yerine getirilmesi buluğ çağına kadar bekletilemez.

İnsan, buluğa erince dinî görevlere eğilimli olması için çocukluktan ibadet ve dinî mükellefiyetleri yerine getirmeye alışmalıdır. Dindar bir ailede yaşayan bir çocuk genelde üç yaşında dini törenlerden bazılarında anne ve babasını taklid eder.

Baba ve annesi gibi başını toprağa bırakıp secde eder. “Allah-u Ekber”, “Lailaheillellah”, “Elhamdulillah” gibi bazı kelimeleri, Resulullah’a salavat göndermeyi baba ve annesinden veya kardeşlerinden öğrenir ve söylemeye başlar. Kısa dini şiir ve marşları dinlemekten ve okumaktan zevk alır. Sorumlu ve bilinçli baba ve anneler çocuğun içinde kök salmış olan bu sade ve süssüz hareketlerden istifade ederler. Bazen tebessüm ve memnuniyetlerini belirterek, bazen de dilleriyle çocuğu teşvik ederler.

Bu pek yararlı ve etkili bir hareket olup çocukları, mükellefiyetlerini kabullenmeye hazırlar; ancak, bunun tabii ve normal olması ve zora dayanmaması gerekir. Anne ve babalar acele etmemeli ve bu yaşta çocuklara baskı yapmamalıdırlar.

Çocuk beş yaşında, hatta beş yaşına ulaşmadan önce yavaş yavaş Fatiha ve İhlas suresini öğrenebilir. Baba ve anneler şahsen veya büyük çocukları vasıtasıyla yavaş yavaş ve eğlence olarak çocuğa Fatiha ve İhlas suresini öğretebilirler. Daha sonra bu şekilde namazın diğer zikirlerini ona öğretebilirler. Namazı öğrendikten sonra, altı veya yedi yaşına girince onun devamlı namaz kılmasını söyler ve namaz vakitlerini hatırlatırlar.

Namazın ilk vakitlerinde kendileri namaza hazırlanır ve çocuklara da namaz vaktinin gelip çattığını, namazı unutmamalarını hatırlatırlar. Dokuz yaşına girince ciddi ve kati bir şekilde onları namaz kılmaya zorlar ve “Bundan böyle kesinlikle namazlarını kılmalısın” derler.

Sabah namazı için de uyandırmalı, evde, yolculukta ve her halde namazı terketmemelerine dikkat etmeli ve çocuğu buna teşvik etmelidirler. Çocuğun namaza karşı gevşek davrandığını görünce ilk önce nasihat ve öğütle, eğer olmazsa sert çıkışma ve tehdidle ve daha sonra da tembih ve dayakla onu namaz kılmaya zorlamalıdırlar. Bu hususta hiç bir türlü kusur etmek doğru değildir.

Baba ve annelerin kendileri namaz kılıyorlarsa bu programla çocuklarını yavaş yavaş namaz kılmaya alıştırabilirler. Küçük yaşta namaza alışınca da buluğ çağına erince kendiliklerinden ve hiç bir baskı olmadan namaz kılar ve bundan zevk alırlar.

Fakat anne ve babalar, çocuk daha buluğ çağına ermediği bahanesiyle onun namaz kılmasını itina etmez ve buluğa erinceye kadar onu geciktirirlerse, buluğ çağına erdiğinde o ibadetleri yapmak çocuğa zor gelir;

ya hiç kabul etmez ve eğer namaz kılacak olsa da ona pek bağlı kalmaz ve küçük bir bahaneyle namazı terkedebilir. Çünkü çocukluktan alışkanlık haline getirilmeyen bir şeye alışmak çok zordur.

Dolayısıyla; Resulullah -s.a.a- ve pak İmamlar -as- altı veya yedi yaşında çocukların namaz kılmaya alıştırılmasını önemle vurgulamaktadırlar. Örneğin:

İmam Bâkır (a.s) buyuruyor ki: “Biz çocuklarımızı beş yaşından itibaren namaz kılmaya zorluyoruz, fakat siz yedi yaşından itibaren onları namaza zorlayın.”(283)

Resulullah (s.a.a) şöyle buyuruyor: “Çocuklarınız altı yaşına girince namaz kılmalarını emredin. Yedi yaşına girince buna daha fazla önem verin; gerektiğinde onları dövebilirsiniz de.”(284)

İmam Sakıd’tan (a.s) şöyle nakledilmektedir: “Çocuk yedi yaşına girince el ve yüzünü yıkayarak namaz kılmasını söyleyin. Fakat dokuz yaşına girince doğru abdest almayı ona öğretin ve namaz kılmasını önemle vurgulayın; gerektiğinde onu dayakla da namaz kılmaya zorlayabilirsiniz.”(285)

Yine İmam Sadık (a.s) buyuruyor ki: “Çocuk altı yaşına girince namaz kılmalıdır ve oruç tutabildiğinde de oruç tutmalıdır.”(286)

Oruç hakkında da çocuğu yavaş yavaş alıştırmak gerekir. İyiyle kötüyü ayırtedebilen çocukları, kahvaltı yerine sahur yemeleri ve buna alışkanlık kazanmaları için sahura kaldırabilirsiniz.

Çocuk, oruç tutma gücüne sahip olunca onu-ara sıra oruç tutmaya teşvik etmelidir. Oruç tuttuğunda çok halsiz olursa ona birazcık yemek veya su verebilirler. Yavaş yavaş gücü yettiğince tuttuğu oruçlarının sayısını fazlalaştırmalıdır.

Buluğa çağına erişince ona, “Sen artık baliğ oldun, bundan böyle namaz kılmalı ve oruç tutmalısın, yoksa günahkâr olursun” demelidirler. Tahammül gücünün fazlalaşması için ona orucun sevap ve faziletlerini anlatmak da yararlıdır. Ramazan ayında, rahatça oruç tutabilmesi için işlerini hafifleştirmelidirler.

Ramazan ayının sonunda da bayramlık ve hediye olarak ona bir şey verebilirler. Gizlice orucunu yememesi için gün boyunca onu gözetmelidirler. Baba ve anne buluğ çağına yetişmeden önce çocuklarına buluğ belirtilerini söylemeli, gusül ve helaya gitme adabını öğretmelidirler.

Bu noktayı da hatırlatayım ki, baba ve anneler çocuklarının camiye ve dini törenlere gidip gelmelerini istiyorlarsa onları küçük yaşta buna alıştırmalıdırlar.

Yavaş yavaş alışmaları ve daha sonra kendi istekleriyle buna eğilim göstermeleri için onları kendileriyle birlikte cami ve dini törenlere götürebilirler.

Çocuk yaşta dini törenlere katılmayan kimseler büyüdüklerinde genelde bu gibi törenlere ilgi göstermezler. Son olarak şunu da söyleyeyim ki, çocuk buluğ çağına erişmeden önce mükellef ve sorumlu değildir, ne yaparsa günah işlemiş olmaz; fakat buna rağmen baba ve anneler, bu bahaneyle istedikleri her kötülüğü işlemesi için çocuklarını tamamen serbest bırakamazlar.

Çünkü çocukları o yaşta mükellef olmasalar da vaz’î hüküm onların üzerinden düşmez. Örneğin, diğerlerinin evinin camını kıran, mahsulünü bozan veya başkasına mali zarar veren çocuk onlara karşı borçludur ve buluğ çağına erdiğinde onların zararını ödemek zorundadır. Başkalarına verdiği zararları karşılaması farzdır.

Yine, eğer birinin bir uzvuna bir zarar verirse, örneğin gözünü kör ederse, kulağını keserse veya elini felç ederse büyüdüğünde onun diyetini vermek zorundadır. Her durumda, vaz’î hükümler çocukların üzerinden düşmez.

Çocuklarını seven anne ve babalar onların böyle işler yapmamalarına dikkat etmelidirler. Diğer taraftan, buluğ çağından önce çocuğu dinin yasakladığı işleri yapması için serbest bırakacak olurlarsa tabii olarak dini günah ve yasaklara alışacak ve baliğ olduktan sonra da bu alışkanlıklarından vazgeçemeyecektir. Buna binaen, anne ve babalar farz ve haramların sınırlarını çocuk yaşta evlatlarına öğretmeli ve onların dini yasakları işlemelerine engel olmalı, yavaş yavaş onları farzları ve iyi işleri yapmaya alıştırmalıdırlar.


Sİyasİ Ve Sosyal Eğİtİm


Bugünün çocukları yarının gençleri, erkekleri ve kadınlarıdırlar. Ülke onlarındır ve yarın ülkeyi yönetecekler de işte bunlardır. Onların siyasi bilgi ve görüşleri ülkenin yarınıyla ilgilidir.

Ülkenin kültürel ve İslami mirasını, zenginliklerini koruyacak ve onlardan faydalanarak ülkenin büyümesi, ilerlemesi ve bayındırlaşmasını sağlamak için çaba sarfecek olanlar da onlardır.

Yine, zulüm ve sömürüyle mücadele edecek de onlardır. Bugünün çocukları bu hedef için eğitilip, yetiştirmelidir ve bu önemli konunun sorumluluğu da anne ve babaların omuzlarına yüklenmiştir.

Siyasi ve toplumsal eğitimlerin olumlu bir sonuç verebilmesi için de temelleri çocukluk çağında atılmalıdır. Çocuk iyi ve kötüyü ayırma çağına varınca, kendi analama kapasitesince siyasi ve toplumsal eğitimden faydalanabilir.

Ülkenin ekonomik durumu, tabii zenginlikleri, madenleri, siyasi durumları, fakirlik, mahrumiyet ve geri kalma sebepleri hakkında belirli bir zaman süresinde tedrici olarak çocuğa açıklama yapılabilir. Yöneticilerin ve ülke işlerini idare işiyle sorumlu kişilerin iyiliği veya kötülüğü çocuğa açıklayabilirler.

Çocuğa aynı zamanda köyün, şehrin veya ülkenin genel durumu da tanıtılabilir. Çocuk seçimlere katılamaz; ama, anne ve baba seçime katılmanın meziyetlerini ve seçilm şartlarını açıklayabilirler.

Meselâ; biz şu özelliklere sahip olduğundan ve şu yüzden filancaya oy verdik, demelidirler. Çocuk da yürüyüşlere, gösterişlere, slogan atma, konuşma dinleme, bildiri dağıtma, plakart yazma işlerine, katılarak etkili olabilir.

İslam inkılabı çocukların ve yeni yetme gençlerin de siyasi faaliyetlerde etkili rol oynayabileceklerini çok iyi bir şekilde isbatlamıştır. Sloganlar, yürüyüşler ve grevleriyle bencil hükümeti ve tağut düzenini dize getirip inkılpçılara güç veren ve müslüman halkının mazlumiyet sesini ve emperyalizm uşaklarının zulüm ve hıyanetlerini dünyaya duyuran işte bunlardır.

Herkesin bildiği gibi büyük İslam İnkılabı başarılarının önemli bir kısmını hareketli ve faal gençliğin fedakârlıklarına borçludur.

Çocuk, siyasi öyküler, gazeteler ve yine siyasi ve toplumsal dergiler okuyarak, radyo ve televiziyonun siyasi ve toplumsal programlarını dinleyerek, anne-babası ve diğer çocuklarla tartışarak zamanla siyasi açıdan ilerleyip kendisi ve vatandaşlarının kaderine ilgi duyabilir ve ülkenin kaderinin kendisi ve benzerlerinin elinde olduğunu anlayabilir.

Çocuk dünyayla ahiretin, dinle siyasetin birbirinden ayrı olmadığını ve halkın toplumsal ve bayındır bir ülke ve uyanık bir millete sahip olmak için düyevi işlere iştirak etmesi gerektiğini anlamalıdır. Bütün gençlerin gençlik döneminde resmen siyasi ve toplumsal işlere katılabilmeleri için onlara daha fazla serbestlik tanınmalıdır.


RADYO-TELEVİZYON VE ÇOCUK


Radyo, televizyon ve sinema bir çok faydaları olan buluşlardır. Bu araçlardan kamuoyunun eğitim ve aydınlatılmasında, dini ve ahlakî eğitimlerde, çeşitli bilim ve kültür dallarının öğretiminde, sağlık bilgilerinin verilmesinde, siyasi ve toplumsal bilgi seviyesinin yükseltilmesinde faydalanabilir.

Evet, insanlar bu gibi toplumsal iletişim araçlarından yüzlerce fayda elde edebilir. Faydalı olabilecekleri kadar bu araçlardan suistifade edebilirler. Eğer bu araçlar liyakatsiz kimselerin eline düşerse ve yanlış yolda kullanılırlarsa sağlık, kültür, dini, ahlaki ekonomik, siyasi açılardan topluma yüzlerce zarar verebilirler. Radyo ve televizyon genelleşmiş, bütün evlere girmiş ve halkın çoğu bunları bir eğlence aracı saymakta ve dinleyip, seyretmeye ilgi duymaktadır. Özellikle çocuklar ve yeni yetme gençler bunlara aşırı ilgi duyarlar. Uzmanların da doğruladığı gibi İranlı çocuklar Amerika, Fransa, İngiltere ve Japonya gibi ilerlemiş ülkelerin çocuklarından daha çok televizyon programlarını izlemeye ilgi gösteriyorlar. İran'da televizyon programlarının izleyicilerinin %40'ını çocuklar, %30'unu da yeni yetme gençler oluşturuyor. Çocukluk çağı ve yeni yetme gençlik eğitimin en hassas çağıdır. Radyo ve televizyon programları, ister iyi ister kötü olsun şüphesiz onların hassas ruhunda çok büyük izler bırakacaktır. Bu programlar tesirsiz ve yüzeysel zannedemeyiz. Yine çocuklara istedikleri programdan istifade etme serbestliği veremeyiz. Çünkü bazı programlar çocuklar için zararlıdır. Keşke radyo-televizyon programı hazırlayanlar ve müdürler ne kadar hassas bir makamda bulunduklarını ve omuzlarına ne kadar büyük bir sorumluluk aldıklarını bilselerdi. Toplum fertlerinin, özellikle çocuklar ve yeni yetme gençlerin eğitim ve öğretiminin önemli bir kısmını üstlenmiş olanlar onlardır. Anne ve babalar bu konuda ilgisiz kalıp çocuklara her programdan yararlanma iznini veremezler.

Radyo-televizyon programlarından biri de öldürme ve cinayet, hırsızlık ve adam kaçırma, kavga ve heyecanlı yarışmalar, insanları dövme ve işkence etme, aldatma gibi hareketli ve sertlik içeren filim ve öykülerin yayınıdır. Çocuklar bu tür filim ve öykülere tutkun olup, çok zevk alırlar. Halbuki bu tür filimler bir kaç yönden çocuklara zararlıdır:

Birincisi: Onların hassas ve latif ruhlarını şiddetle tahrik eder. Bu tür film ve öykülerin etkisiyle çocukta içsel vahşilik ve ıstırab durumu ortaya çokabilir. Korku ve fobiye mübtela olabilir. Geceleri korkulu rüyalar görüp bağırmasına sebep olabilir. Baş ağrısı ve baş dönmesine tutabilirler. Hatta heyecanlı filimleri seyretme sırasında şiddetli rahatsızlıktan dolayı bayılabilir veya kalp krizi geçirebilir.

İkincisi: Bu tür filimler ahlaki zarar verip çocukların tertemiz yapısını bozarak kötü işlere sürükleyebilirler. Çocukların, bu tür filmlerin kahramanlarının etkisinde kalarak onları taklid edip cinayet ve hırsızlık yapmaları da mümkündür.

Üçüncüsü: Çocuklar bu tür filimleri izleyerek hırsızlık, cinayet ve insanları aldatma, kanundan kaçma yollarını öğrenerek daha sonra uygulayabilirler.

Aşağıdaki hususlara dikkat ediniz:

Unesko bildirgesi İspanya'da 1944-1953 yılları arasındaki çocuklara ait davaların neticesi suçlu erkek çocukların %37'sinin zararlı filmlerin etkisinde kaldığını gösteriyor. Amerika'da yapılan kapsamlı araştırmalarla sinemanın suçlu erkek çocuklarda %10 ve suçlu kız çocuklarda %25 etki bıraktığı müşahede edilmiştir. Bu istatistikler gerçekten korkutucudur.(287)

Bleumer Vuhorz'un görüşünce yasalara aykırı hareket edenlerin %49'u sinema filimlerini izleme sonucu üzerinde silah taşımaya karşı özel bir ilgi duyuyorlar, soygunculuk sebeplerinin %25'ini, kanundan kaçma ve polisi yanıltmanın %21'ini bu filimlerden öğreniyorlar. Araştırmalarla müşahede edildiği üzere kadınların % 25'i uygunsuz filmleri seyrederek kötü yollara düşmüşler ve geri kalanın % 54'ü de ahlaksız yıldızları taklid ederek eğlence merkezleri ve pavyonlara sürüklenmişlerdir.

Los Engelas üniversitesi öğretim üyelerinden Profesör Waksmen şöyle diyor: Şüphesiz televizyon ekranlarından çıkan elektromanyetik dalgaların insan organizması üzerinde dikkate değer tesirleri vardır. Televizyon, radyo veya diğer birçok elektirikli ev aletleri yoluyla gönderilen bu dalgalar kısa dalgalardır. İlk etkileri, baş ağrısı, baş dönmesi olarak ortaya çıkar ve fikri kapasiteyi düşürür, kan basıncını değiştirir, heyecanların ve alyuvarların tahrib edici yükselmesine sebep olur. Bundan da öte, bu dalgalar sinir sistemi üzerinde çok kötü etki bırakır ve çeşitli hastalıklara sebep olurlar.

Doktor Alks Carl bu konuda şöyle diyor: "Radyo, televizyon ve uygun olmayan sporlar çocuklarınızın ruhunu mahvediyor(288)."

18 yaşında bir kolej öğrencisi cinayet işleme fikrini televizyon programlarından öğrendiğini açıklamıştır. Kendisi ünlü film artisti Walter Kanato'nun çocuğunu öldürme tehdidiyle 150 bin dolar haraç almaya kalkışmakla suçlanırken suçunu mahkemede itiraf etmiştir. Bu öğrenci haraç almayla ilgili bir filim izleme sonucu ölümle tehdid edip haraç almayı kafaya koydupunu söylüyor... Polis, yeni yetme gençlerin televizyondan etkilenerek suç işlenmesinin bir çok örneğiyle karşılaştığını ileri sürmektedir.(289).

"Meşhed kentinde on yaşında erkek bir çocuk karete filmi izleme sonucunda sekiz yaşındaki arkadaşını bir tekme darbesiyle öldüdü."(290)

Eğitim ve öğretim bakanı şöyle diyor: "Televizyon kötü bir eğitici olduğu zaman, en iyi öğretmen bile bir şey yapamaz.

Roniy Zamura isimli Küba asıllı 15 yaşında bir erkek çocuk 83 yaşında bir yaşlı kadını öldürme suçundan müebbed hapse mahkum olup, Florida zindanlarından birinde bulunmakta. Anne ve babası üç önemli Amerikan televizyon kanalından, programlarının çocuklarına adam öldürmeyi öğretmesi isnadıyla 25 milyon dolar tazminat istemişler. Geçen Eylül'de yapılan Roni'nin muhakemesi gösteriyor ki bakıcısının, çocukluk döneminde kendisini susturmak için televizyon ekranının karşısına oturtmasından itibaren televizyon aşırı ilgi duymuş ve günde 8 saat televizyon seyrediyormuş. Soygunculuk ve 83 yaşındaki komşusunu öldürme suçundan mahkum olan bu gencin ilgi duyduğu televizyon programı "Kucak" adlı polisiye dizi filmiymiş. Bu film Roni'nin cinayet işlemesinden önceki gece yaşlı bir kadının soyulma macerasını göstermiş.

İttilaat gazetesi: "Rızaiye'nin 15 yaşındaki güzel kızı Feriba bir televizyon filminin heyecanlı bir sahnesini seyrederken yere düşüp öldü, kendisi filmde bir kızılderilinin bir beyazın kafa derisini yüzmek istediği görünce, çığlık atarak yere yığıldı. Doktorlar ölüm sebebini beyin damarının ani patlaması olarak teşhis etmişler."(291)

Ruh ve sinir hastalıkları uzmanı doktor Celal Berimani şöyle diyor: Korkulu, sertlik ve heyecan dolu filmleri izlemek çocukların ruhiyesinde istenmeyen etkiler bırakır. Bir çocuğun kovboy filmi izledikten sonra filmin kahramanını taklid ederek erkek veya kız kardeşini öldürdüğünü gördüm. Diğer bir taraftan böyle filmler izlemek çocukların gelecekteki şahsiyetinde kötü etkiler bırakır ve bu korkulu filmleri izlemek onlarda büyüdüklerinde onların gizli bir korkuya sahip olmalarına sebep olur. Bu hışımlı filmleri seyretmek geleceğin kadın ve erkeğini mütecaciz ve hışımlı yapar. Bu haletler fırsat bulup kendisini gösterebileceği ve facia yaratacağı güne kadar insanların ruhunda kalır.

Psikolog Doktor Şükrüllah Tarikati şöyle diyor: "İstenmiyen filimleri izlemenin çocuların geleceğindeki etkisi inkâr edilemeyecek kadar fazladır. Bu filimler buluğ çağından sonraki yıllarda, diğer ortamlar ve sebeplerde bir araya gelirse çocukların ruhiyesinde tehlikekli ruhi bozuklukların ortaya çıkmasına yardımcı olabilecek istenmiyet etkiler bırakabilir. Bu yüzden anne ve babalara, hiçbir şartta çocuklarına kötü filimleri ve büyüklere has filimleri, özellikle gece saat 10'dan sonra seyrettirmemelerini çok ciddi olarak tavsiye ediyorum."

Ebeveynin, çocukların bu tür filimleri izlemek istemelerine karşı direnmeleri, bir anne ve babanın çocuklarına gösterebileceği en büyük sevgidir.

Suç uzmanı ve Tahran üniversitesi öğretim üyelerinden doktor Rıza Mazluman şöyle diyor: "Televizyon ve sinama filimlerinden bir çoğu tehlikeli bir şey olarak sunuluyor ve onların çoğu toplumumuz için zararlıdır. Şimdi bu filimlerin tehlike yaratan etkileri 11 yaşındaki bir kız çocuğunun kalbini durdurup, canını alacak dereceye varmış durumdadır. Şunu cüretle söylüyorum ki, Şüphesiz asrımızın cinayet ve kötülüklerinin bir çoğunu işte bu tür filimlerin dünyanın dört bir yanına yayılmasının kötü etkilerinden bilmelidir."(292)

Newyork hastahanesi hekimi doktor Arnold Ferimani elektironik aletler ve deneyleri yardımıyla ruhi ve fikri yorgunlukların ve sinirsel baş ağrılarının önemli sebeplerinden birinin radyo müziklerini dinlemek olduğunu isbatlamıştır.(293)

Times dergisi Kasım 1964, 6. sayısında şöyle yazıyor: "Hava kuvvetlerine bağlı iki üsde bulunan çocuk hastalıkları uzmanları, o bölgedeki subayların 3 ile 12 yaşları arasındaki çocuklarının devamlı olarak baş ağrısı, uykusuzluk, mide bozukluğu, bulantı ve kusmadan ıstırap çektikerinin farkına varmışlar. Yapılan araştırmalara rağmen çocukların bu hastalık ve rahatsızlığına bir sebep bulamamışlar. Çok yönlü araştırmalardan sonra nihayet bu çocukların tamamının uzun süre televizyon seyretme alışkanlığına sahip olduklarını ve her gün 3 ila 6 saat televizyon programlarını izleyerek kendilerini meşgul etiklerini anlamışlar. Tedavi yöntemini çocuklara televizyon programlarını izlemeyi yasaklamada bulmuşlar. Bu yasaklamaları etkili olmuş ve baş ağrısı, mide bulantısı ve kusma gibi bütün hastalık belirtileri de geçmiş.(294)

Öyleyse, çocuklarını seven anne ve babalar çocuklarını tamamen kontrol edip, ruhi ve ahlaki hiç bir zarar ve ziyanı olmadığından emin oldukları programlar dışındaki gün boyunca onların radyo ve televizyon programlarıyla meşgul olmalarına izin vermemelidirler.


Cİnsel konular


Cinsel içgüdü insanın en güçlü ve hassas içgüdülerinden biridir. Bu içgüdü insana hayat verir ve insanın ruhi ve cismani hayatında iyi veya kötü etkiler bırakır. İnsanın hal ve hareketlerinin bir çoğu, hatta ruhi ve cismani hastalıkları bu içgüdüden kaynaklanır. Eğer doğru ve akıllıca terbiye edilirse hayata güzellik ve huzur verir; ama, hakkında ifrat ve tefrite gidilirse, yüzlerce cismi ve ruhi kayıpları beraberinde getirip insanın hem dünya hem de ahiret hayatını mahvedebilir.

Cinsel içgüdü ilk olarak buluğ çağında ortaya çıkmayıp, tam aksine, çocukluk çağında insanın bünyesinde gizli olup çeşitli şekillerde ortaya çıkmaktadır. Küçük çocuklar cinsel organlarına el sürmekten hoşlanırlar ve bunun sonucu organları tahrik olup sertleşir. Anne ve babasının öpüp okşamalarından hoşlanırlar. Yakışıklılığı ve çirkinliği anlar ve bazen de dile getirirler. İki-üç yaşlarında kız-erkek ayrımını anlarlar, merak ve dikkatle birbirlerinin cinsel organına bakarlar. Biraz daha büyüdülermi çıplak fotoğraflara cezbolup, sersem sersem bakarlar. Cinsel küfür ve şakaları dile getirirler ve bunlardan hoşlanırlar. Yavaş, yavaş karşı cinse karşı eğilim göstermeye başlayıp onlara gösteri yapıp beğenilerini kazanmaya çalışırlar. Ara-sıra anne ve babalarından açık yahut üstü kapalı olarak cinsel konularla ilgili sorular sorarlar. Anne ve babanın fısıldaşmalarına dikkatle kulak verip yaptıkları hareketleri kontrol ederler. Dost ve arkadaşlarıyla, kuytu bir köşeye çekilip sırlarını birbirlerine açıklarlar. Bütün bunlardan iyice analışlıyor ki erginlik çağına girmeyen çocuklarda da cinsel içgüdü vardır; ama, belirsiz ve karanlık bir durumdadır. Bilgisiz ve yeterli bilince sahip olmaksızın bir tarafa yönelir ve o hedefe çekilir, ama ne istediğini ve nereye yöneldiğini bilmez. Lezzetlerin kaynağını bilir ama hangi yoldan onu elde edeceğini bilmez. Çocuk yaklaşık 10 yaşına kadar bu halde yaşar ve cinsel içgüdüsü tamamen uyanmamış ve belirsiz bir haldedir. Ama 12 yaşından 15 yaşına kadar daha süratli bir şekilde yetişir, şekil alır ve takriben uyanır.

Anne ve babalar çocuklarının cinsel içgüdülerine karşı ilgisiz kalıp, bu konuda programsız olamazlar. Çünkü cinsel eğitim eğitimlerin en zor ve en hassas olanıdır. Bu konudaki en ufak bir yanlışlık veya gaflet çocukları fesad ve mahvolmaya doğru itebilir.

Anne ve babalar, çocukların fikrî ve bedenî açıdan buluğdan önce çocuk yapmak ve cinsel içgüdüyü kullanmak için hazır olmadıklarına dikkat etmeliler. Bu yüzden Allah Teala, buluğ çağından önce onların cinsel içgüdülerini gizli ve belirsiz halde yarartmıştır. Çocukların kişisel ve toplumsal salahları da buluğ çağından önce cinsel içgüdülerinin tahrik olup uyanmamasındadır. Çünkü eğer cinsel içgüdüleri buluğdan önce erken uyanırsa, çocuğun yaşamında sapma ve talihsizliğe sebep olacak sorunların meydana gelmesine yol açabilir.

Öyleyse, anne ve baba çocuklarının cinsel içgüdülerini tahrik edip uyandırabilecek her amelden mutlaka çekinmeli ve onlar için yaratılışlarının gereği olan yavaş yavaş terbiye olup büyüyebilecekleri ortamın şartlarını hazırlamalıdırlar. Elbette aklı başında ve tedbirli baba ve anneler hangi işlerin yararlı ve hangi işlerinde zararlı olacağını kendileri de teşhis edebilirler; ama yine de hatırlatma açısından bir kaç uyarıda bulunmak isiyoruz:

Çocukların cinsel organına el sürüp, okşayıp, öpmekten, kalça ve sağrısına el sürmekten, haddinden fazla okşamalardan, gazete ve dergilerin iç gıcıklayıcı ve çıplak fotoğraflarına bakmaktan, tahrik edici, aşk ve sevda ile ilgili şarkı ve hikayeleri dinlemekten, başkalarının avret yerlerine bakmaktan ve okşamaktan, başkalarının güzelliği ve yakışıklığını tarif etmekten, çıplak vücutlarına ve kalçalarına bakmaktan, anne-babanın veya diğerlerinin şakalaşmasından ve sevişmesinden, şehevi ve cinsel işlerle ilgili manzaralara bakıp dinlemekten kaçınmalıdırlar. Bu ve bunun gibi işlerin her biri çocuğun cinsel içgüdüsünün erken uyanıp tahrik olmasına sebep olup onu zevk alma düşüncesine itebilir.

Beş-altı yaşından yukarı çocukları yanlız bırakmayın. Çünkü meraklarını gidermek için birbirlerinin avret yerleriyle oynayıp, tahrik olabilirler. Çocuklara uyanık olarak yatakta uzanmalarına izin vermeyin. Beş-altı yaşındaki çocukların bir yatakta yatmalarına izin vermeyin ve yataklarını ayırın. Çünkü birbirlerine temas neticesinde tahrik olabilirler. Yine beş-altı yaşındaki çocukları kendi yatağınızda yatırmayın, özellikle karşı cins çocukları. Hatta annenin, vücudunu altı yaşındaki kızının vücuduna sürmeye hakkı yoktur.

Resulullah (s.a.a) şöyle buyuruyor: "Çocuklar yedi yaşına girdiklerinde yataklarını ayırınız."(295)

İmam Cafer-i Sadık (a.s) babalarından naklen şöyle buyuruyor: "Kadınlarla on yaşındaki çocukların yatakları ayrı olmalıdır."(296)

İmam Sadık (a.s) şöyle buyuruyor: " Vücudunu altı yaşındaki kızının vücuduna süren annenin ameli bir çeşit zinadır."(297)

Yine Hz. Sadık (a.s) şöyle buyuruyor: "Erkek, altı yaşındaki kız çocuğu, kadın da yedi yaşındaki erkek çocuğu öpmemelidirler."(298)

Bir çok ailede kadınların çıplak yahut yarı çıplak durumda, pantolonsuz ve çorapsız çıplak bacakla evde dolaşmaları yaygın hale gelmiştir. Bazı erkeklerin de bu hususta kadınlardan aşağı kalır yanları yok. Bunlar, yarı çıplak vücutlarını ve çıplak baldırlarını küçük-büyük, kız-erkek çocuklarının izlemesine izin veriyorlar. Bu ailelerin kız ve erkek çocukları anne ve babalarına uyarak çıplak veya yarı çıplak vaziyette evde dolaşırlar ve kendi tabirlerince bütün aile üyeleri birbirlerine mahremdirler ve yine kendi deyişlerince mahremler içinde hiç sınırlama yok.

Bu anne ve babalar çıplak vücutları, çıplak ve çekici baldırlarının çocuklarını hiç etkilemedeğini sanıyorlar ve buna delil olarak onların mahrem olduklarını, daha çocuk olup bir şey anlamayacaklarını gösteriyorlar. Yine kızlarının açık göğüslerinin ve çekici baldırlarının erkek çocuklarının ruhunda en ufak bir etki bırakmadığını ve cinsel içgüdülerini tahrik etmiyeceğini zannediyorlar. Çünkü bacı kardeşler. Halbuki bu doğru değildir. Tabii çocukların bir çoğu buna dikkat etmiyor olabilir, ama güven verici de değil. Cinsel içgüdü çok güçlü bir içgüdüdür, mahrem, namahrem, kız kardeş, erkek kardeş, anne, baba dinlemez. Bir bakışla tahrik olup, cinsel zevkalma düşüncesi zihninde canlanabilir.

Hz. Ali (a.s) şöyle buyuruyor: "Çoğu zaman bir bakışla cinsel istekler tahrik olur."(299)

Bu erken tahrik olmalar saf, tecrübesiz ve bilgisiz çocuk için çok kötü sonuçlar beraberinde getirebilir. Çocuk veya yeni buluğa ermiş tecrübesiz genç, zina yahut eşcinsellik yapılan yerlere sürüklenebilir. Erkek çocukları, kız çocukları hatta kendi erkek ve kız kardeşini kandırma fikrine de kapılabilir. Hayat söndüren istimna(300) hastalığına mübtela olabilir ve bu takdirde kusurlu olan, düşüncesiz ve ihtiyatsız davranışlarıyla çocuklarının cinsel içgüdülerinin tahrik olmasına sebep olan anne ve babalardır.

Burada bilginlerden birinin yazısına dikkat etmekte yarar var: "Bizler çocuklarımızın ruhi sağlığı için, çocuklarımza çıplak bedenlerimizi göstermekten sakınmalı ve gücümüz yettiğince bu işten kaçınmalıyız. Bazen banyo yaparken veya elbiselerimizi değiştirirken çocuklarımız gizlice bizi seyredebilirler, buna engel olamlı ve teşvik etmemeliyiz."(301)

Evet; anne ve babalar çocuklarına mahremdirler ve evlerinde istedikleri gibi dolaşabilirler ama kendilerinin ve çocuklarının toplumsal çıkarlarını, bir ömür boyu hasret ve pişmanlık duyacakları yersiz heves, serbestlik ve sınır tanımazlıklarına fada etmemeli, kendilerinin ve çocuklarının yaşantılarının mahvolma tehlikesiyle karşı karşıya bırakmamalıdır.

Resul-i Ekrem (s.a.a) baldırı açık olan birisine şöyle buyurdu: "Baldırını kapat, çünkü avrettendir."(302)

Erkek çocuğun dört yaşından sonra annesiyle beraber umumi hamamlara gitmesi doğru değildir, aynı şekilde, dört yaşındaki kız babasıyla birlikte banyo yapmamalıdır. Çocukları özellikle 12-15 yaşındaki çocukları yalnız ve meşguliyetsiz bırakmayın; çünkü aksi durumda zevk arama ve istimna fikrine düşebilirler. Çocukların avretini birbirinden gizleyin. Hiç bir zaman çocuklara cinsel küfürler etmeyin. Karı-koca çocukların huzurunda bir yatakta yatmamalıdır. Onların yanında işveleşmemeli ve karı koca şakaları yapmamalıdırlar.

Ailevi sorunlardan birisi de karı-kocanın cinsel ilişkileridir. Karı-koca mecburen birbiriyle aynı yatağı paylaşmalı ve cinsel ilişkide bulunmalılar. Eğer ailede bir kaç küçük büyük çocuk olursa anne baba ilişkilerinde sorunlarla karşılaşırlar. Bir taraftan mecburen aynı yatağı paylaşmalı, cinsel ihtiyaçlarını karşılamalılar, diğer taraftan da bu işi çocukların hiç anlamamaları için gizlice yapmalılar. Aksi takdirde, çocukların cinsel içgüdüleri tahrik olup fesada, günaha ve yok olmaya sürüklenebilirler.

İmam Sadık (a.s) buyuruyor ki: "Erkek, odada çocuk varken hanımıyla cima etmemelidir. Çünkü bu amel zinaya sebeb olabilir."(303)

Resulullah (s.a.a) şöyle buyuruyor: "Allaha yemin olsun, eğer bir erkek odada uyanık bir çocuk olduğu halde karısıyla cima ederse, o çocuk onları görür, seslerini duyar ve nefeslerini işitirse asla kutuluşa ermez, ister kız olsun, ister erkek, zinaya bulaşır."

İmam Seccad (s.a) hanımıyla cima etmek istediği zaman kapıları kapatır, perdeleri çeker, hizmetçileri dışarı çıkarırdı.(304)

Resul-i Ekrem (s.a.a), bir erkeğin beşikteki bebek onlara baktığı halde eşiyle cima etmesini nehyetmiştir.(305)

Öyleyse çocuk sahibi olan kar-koca, eskisi gibi serbest ve rahat olamazlar. Mecburen çocuklarının iffetini korumak için cima amelini çocukların asla anlamıyacakları bir şekilde gizlice yapmalıdırlar. Halbuki, bu o kadar kolay bir iş değil. Çocuklar bilmezler, anlamazlar demeyin; tam aksine, çocuklar çok yaramaz ve meraklıdırlar. Anne ve babanın işlerini hırsla kontrol edip ne ypatıklarını öğrenmek isterler. Hata bazen onların gizlice yaptıkları işleri anlamak için uyuyormuş gibi yaparlar veya odaları ayrıysa kapılarını dinlerler. O halde, cinsel ilişkide bulunmak, çözümü kolay olmayan bir aile sorunudur. Karı-koca, mümkün olduğu kadar uyku ve istirahatları için çocukların odasına pek yakın olmayan boş bir odayı seçmelidirler. Çocuklarına da istirahat ve uyku saatlerinde oların özel odalarına izinsiz girmemelerini alıştırmalıdırlar. Cinsel ilişkiyi çocukların tamamen uykuya daldığı vakitte yapmalılar. Ama herkesin böyle bir oda hazırlama imkanı yoktur. Ayrıca, bütün evler de böyle planlanmamıştır.

Batı bilginlerden birisi şöyle yazıyor: "Günümüz evlerinin birçoğunun yapımında cinsel meseleler göz önünde bulundurularak planlanmamıştır. Aslında, günümüz evlerini cinsel ilişkilere aykırı evler olarak adlandırmalıyız. İçinde ebeveyne ait müstakil yatak odası bulunması kuralına uygun çok nadir ev yahut apartman bulabiliriz. Genellikle ebeveyne ait yatak odasına duvarı ince olup, çocukların odaları da bu odanın etrafında bulunmakta. Şu acı bir gerçektir ki, anne ve baba, bu inceliklere uyulmaması ve kendilerine ait yatak odasının sessiz, sakin bir köşede olan evlerin bulunmaması yüzünden, mecburen nefeslerini, hareketlerini ve tabii cilveleşmelerini boğmak zorunda kalırlar."(306)

Tabii, odanın ayrı olmasının şu eksikliği var: Anne ve baba uyku anında çocuklarının durumundan haberdar olamazlar. Özellikle aralarında bir de büyük kız ve erkek çocuk varsa onları yanlız bırakmak da ihtiyatsızlıktır. Gerçi belki tehlike az olabilir; ama her durumda ihtiyat daha gereklidir. Anne ve baba her ne olursa olsun, kendileri sorunu herhangi bir şekilde halletmelidirler. Ama anne ve baba çocuklarıyla beraber yatmak zorunda kalırlarsa, cinsel ilişkilerini gizlemek için mecburen daha dikkatli davranmalıdırlar. İlk olarak anne ve baba aynı yatakta yatmamalı; aksine, ayrı yataklarda yatmalıdırlar. Mümkün olduğu kadar cinsel ilişkilerini çocukların evde olmadığı saatlerde yapmalıdır. Eğer mümkün değilse çocukların tamamen uykuda oldukları gece yarısından sonra gürültü yapmadan odadan çıkıp çocuklardan uzak, ıssız bir yerde cinsel ilişkilerini yapıp odaya geri dönmelidirler. Her durumda, eğer anne ve baba konunun önemini bilir ve kendilerini sorumlu hissederlerse sorunu halledebilirler. Konu o kadar önemlidir ki, bu yüzden Allah Teala Kur'an-ı Kerim'de mealen şöyle buyuruyor: "Köleleriniz ve ergenlik çağına girmemiş çocuklarınızın şu üç vakitte yatak odanıza izinsiz girmeye hakları yoktur: Sabah namazı öncesi, öğleden sonraları elbislerinizi soyunduğunuz an, yatsı namazından sonra uyku zamanında. Bu üç vakit avret mahalli gibidir; hiç kimsenin izinsiz odanıza girmeye hakkı yoktur."(307)

Çocuklar ergenlik çağından önce genellikle cinsel konular hakkında doğrudan veya dolaylı olarak sorular sorarlar. Bazı anne ve babalar konunun üstünü örtüp çocukları atlatırlar. Genellikle çok konuşma, gevezelik yapma, bunlar seni ilgilendirmez, büyüyünce öğrenirsin gibi sözlerle çocukları sustururlar. Bazıları da, genelde çocuğun kendisi bile anne ve babasının onu kandırdıklarını bildiği doğru olmayan gerçek dışı cevaplar verirler. Her iki yöntem de yanlıştır. Çünkü, soruyu soran çocuk konuyu öğrenmek ister, eğer siz yardım etmezseni başkaları tarafından yoldan çıkarılabilirler. Konunun sevinilecek tarafı, çocukların buluğ çağından önce sordukları sorular, genelde karışık ve cevap verilmiyecek cinsel sorulardan değil. Aksine, rahatlıkla cevap verilebilecek nisbeten sade sorular sorarlar. Belki de ilk konu uzun müddet çocukların zihnini meşgul eden kız erkek ayrımı ve cinsel organlarının farklılığı olabilir. Küçük yaştaki bir erkek çocuğu bir kız çocuğuyla cinsel organ yönünden farkı olduğunu iyi bilir. Ama bunun nedenini bilmez. Bazen kendisini eksik zanneder, bazen de kızları. Niye böyle olduğunu anlamak ister. O yüzden, bu konuda anne ve babasından soru sorabilir. Bu konuda anne ve babaya, onunla açık konuşup bütün erkek çocukların böyle yaratıldığını, bu organa sahib olmanın eksiklik olmadığını ve bu organ vasıtasıyla erkek çocukların sonradan baba olacaklarından bir eksiklik olmadığını ve kız çocuklarının da bu organ vasıtasıyla sonradan anne olacaklarını anlatmaları gerekir. Bu hem anne ve hem de babanın görevidir.

Çocuk: "minik bebek neredeydi? Nasıl geldi?" diye sorabilir. Burada anne ve baba: "Bir süredir annenin karnında veya rahminde yaşıyordu, sonra da dünyaya geldi?" diye cevap verebilirler. "Nereden dışarı çıktı?" diye sorabilir. O zaman; "Anne rahminin altında çocuğun dışarı çıkabileceği bir yol var" diye cevap verilebilir. Çocuğun çıktığı yer bir oyuncak bebekten göstermek suretiyle anlatılabilir. "Anne rahminde nasıl oluştu?" diye sorabilir. O zamanda: "Anne karnında çok küçük bir yomurta oluşur ve yavaş yavaş büyür ve sonunda bir çocuk haline gelince dışarı çıkar" diye cevap verilebilir. Her halukârda, çocukların buluğ çağından önceki soruları buna benzer sorulardır ki, verilecek sade cevaplarla ikna olurlar. Anne ve babanın bu gibi sorularda çiftleşmenin karışık safhalarını anlatmaya çalışmaları ve çocuğun anlamaya hazır olmadığı konuları ortaya atmaları doğru değildir. Çocuğun bütün gerçekleri anlamak istediğini zannetmeyin. O sorduğu kadarını anlamak ister, fazlasını değil. Bırakın çocukların soruları sizi yönlendirsin ve bu konuda acele etmeyin. Ama her halukârda çocuklara, buluğ çağından önce, basit cinsel konuları onların onlayabilecekleri düzeyde ve yavaş yavaş öğretin. Siz söylemeseniz de okul ve sokak arkadaşlarından duyacak ve bu sırları öğreneceklerdir. Tabii bu konuları anne ve babalarından öğrenmeleri, sokaktaki bilgisiz ve ahlaksız çocuklardan öğrenmelerinden daha iydir. Siz anlatmazsanız, ahlaksız çocuklar tarafından kötü yollara sürüklenebilirler. Ama siz doğru bir şekilde yol gösterirseniz, onların kötü yola düşmesini önleyebilirsiniz.

Çocuğunuz buluğ çağına erdiğinde, cinsel içgüdüsünün uyandığını ve değişme aşamasında olduğunu hissederseniz, münasib bir soruyla söze başlayıp; "Biliyorum artık belli bir aşmaya geldin, bazen tahrik olup karşı cinsten birine dokunmak istiyorsun. İçten sevip, sevilmeyi arzuluyorsun. Bazılarını daha fazla seviyorsun. Hiç sakıncası yok. Bu yaşa erişen bütün erkek ve kızlar bu duyguları hissederler. Bunlar anne ve baba olmanın başlangıcıdır. Sen baba olacaksın. Bütün erkek çocuklar büyüdükten sonra aile kurup anne - baba olmak için evlenmelidirler. Eğer temiz, güzel ahlaklı, dindar ve güzel bir kızla evlenirsen mutlu olursun. Aile hayatı çok güzel ve tatlıdır. Ama tahsilatın ve hayat şartları şu anda evlenmene izin vermiyor. Eğer evlenirsen çocuk sahibi de olursun ve ailenin harçlığa ihtiyacı olur. En iyisi, gayret ve ciddiyetle tahsiline veya işine devam et. Yaşam şartların münasib bir seviyeye varınca sana yardımcı olur, istediğin kızı alırız. Ama evlenmeden önce fesadın tuzağına düşmemeğe dikkat et. İstimnânın vücut ve ruh sağlığına zararı var ve büyük günahlardan sayılır. Kandırılmamaya ve meşru olmayan işlere girmemeye dikkat et. Biraz sabredersen bütün işler yoluna girer." Bu arada cinsel sapmaların tehlikeli sonuçlarını kendisine açıklayın. Bu programla çocuklarınızın en büyük sorunlarından birini halledip onları çok karışık ve zor yaşlarda ruhsal şaşkınlık ve ıstıraptan kurtarıp, kötü yollara düşmesine engel olabilirsiniz. Bu, anne ve babanın çocuklarına karşı yapabileceği en büyük hizmetlerden biridir.

Buluğ çağındaki yeni yetme gençler daha önce hiç karşılaşmadıkları olaylarla karşılaşırlar. Bu yüzden uzun bir müddet endişeli ve perişan bir halde onların sebeplerini düşünürler. Koltuk altı ve kasıklarında yeni tüyler çıkmaya başlar. Kızların göğsleri büyüyüp olgunlaşmağa başlar. Her ay bir kaç gün adet kanı görürler. Kızlar bu yeni olaylardan dehşete kapılırlar. Sebebini anlıyamazlar. Belki de bir eksiklik olduğunu zannederler. Bu yüzden bu konuyu annelerinden, özellikle de ablalarından ve diğerlerinden gizlerler. Geniş elbiseler giyip, göğüzlerinin belli olmaması için bazen kamburlar gibi yürürler. Adet olduklarını tamamen saklarlar.

Erkek çocukların da koltuk altları ve kasık üstlerinde kıl çıkmağa başlar. Uyku anında onların tahrik olup ihtilam olmasına sebep olacak yeni rüyalar görürler. Bu yeni olayların sebebini bilmediklerinden dolayı dehşet ve ıstıraba kapılıp bazen kendilerini günahkâr sayarlar. Uzun müddet ıstırap içerisinde olurlar. Ama cüret edip konuyu kimseye açamazlar. Büyük olasılıkla bu düşünceler, peşlerinden ukde ve ruhsal rahatsızlıklar getirebilir. Ama aklı başında ve bilgili anne ve babalar bu buhranlı devrede çocuklarının feryadına yetişip kolaylıkla sorunlarını hallederler. Mesela, anne kızına: "Buluğ çağın yaklaştı, yavaş yavaş göğüslerin büyüyecek ve koltuk altı ve kasık tüylerin uzamağa başlıyacak. Er veya geç adet olacaksın. Bütün bunlar buluğ alametleridir. Bütün kızlar bu yaşlara varınca bu olaylar başlarına gelir. Bunlar tabiidir ve hiçbir zararı olmaz. Adet günlerinde namaz farz değil sana. Orucunu yiyip sonra kaza edersin." Bu sırada adet günleri boyunca riayet etmesi gereken sağlık kurallarını hatırlatır. Sonra da adet meselelerini ve gusletmeyi öğretir ve böylece buluğ çağı olaylarına hazırlamış olur.

Baba da oğluna: "Buluğ çağın yaklaştı. Buluğ çağında koltuk altları ve kasıklarında siyah tüyler çıkar. Geceleri tahrik edici uykular görebilirsin ve senden falan özellikte bir su çıkması sonucu ihtilam olabilirsin. Bütün erkek çocukların başına böyle şeyler gelir; sakın üzülme, çünkü bunlar buluğ alametidir. Böyle bir durumla karşılaşırsan elbiselerin necis olmuş demektir, dolayısıyla hemen değiştirmelisin. Gusül etmen farz olur." Bu sırada guslün alınış tarzını açıklar. Anne ve baba böylece çocuklarının üzüntü ve ıstıraplarını önleyip onları buluğ çağı olaylarına hazırlayarak bu olayları tabii olaylar olarak telaki edip gizlememelerine sebep olabilirler.


Kİtap okumak


Eğitim ve öğretim araçlarının en iyilerinden birisi kitap okumaktır. İyi kitap, okuyucunun ruhunda derin etkiler bırakmaktadır. İnsanın ruhunu ve nefsini kamilleştirir ve şahsiyetini yükseltir. İlmini fazlalaştırır ve bilgilerini çoğaltır. Toplumsal ve ahlakî noksanlıkları giderir. Özellikle insanların boş vakitlerinin azaldığı, ilmî ve dinî toplantılara katılmanın zorlaştığı teknoloji çağı olan günümüzde kitap en iyi eğitim ve öğretim vesilesidir. Kitabın insanın ruhunda bıraktığı etki başka şeylerden daha köklü ve derindir; hatta kitap bazı zamanlar okuyucunun şahsiyetini değiştirip bambaşka yapmaktadır. Ayrıca kitap okumak, sağlıklı dinlenme ve boş vakitlerini değerlendirme vesilelerinin en iyisidir. Boş vakitlerini kitap okumakla değerlendiren kimseler ilmî ve ahlakî istifaler dışında ruhsal bulanımlardan ve sinir zaaflarından uzak kalır ve hayatlarında daha huzurlu olurlar.

Kitap, bütün manzaralardan daha güzel, bütün bostan ve bahçelerden daha ferahlatıcıdır. Elbette, bütün bunlar kitap ehli içindir. Kalbe sefa verir ve ışıklandırır. Dertleri ve hüzünleri geçici bile olsa giderir.

Hz. Ali (a.s) şöyle buyuruyor: "Boş vakitlerini kitap okumakla değerlendiren kimse, fikir rahatlığını kaybetmez."(308)

Emir-ul Mü'minin Hz. Ali (a.s) şöyle buyurur: "Yeni ilmi şeyleri öğrenmekle, kalbinizin yorgunluğunu ve rahatsızlığını giderin, çünkü kalpleriniz de vücudunuz gibi yorulur."(309)

Bütün ülkelerin gelişme ve medeniyetini basılan kitaplarıyla, kitapların özelliğiyle ve okuyucu sayısıyla araştırmak ve ölçmek mümkündür. Okur-yazar olmak medeniyetin belirtisi değildir. Medeniyetin belirtisi mutalaa etmek ve araştırmaktır.

Okur-yazarımız çok olmasına rağmen malesef araştırmacımız ve okuyucumuz pek azdır. Ders okumak sadece iş bulmak için bir basamakmış gibi kız ve erkeklerin çoğu, tahsilleri bittikten hemen sonra kitapı yere bırakıp yaşam, iş ve alış-verişe başlarlar. Bunun için kitapları bıraktıkları anda bilgileri duruverir. Oysa, gerçekte kitap okumak, insanın kamilleşmesi ve bilimin ilerlemesi içindir. İnsan ders okumakla ve temel bilgileri öğrenmekle, araştırma ve mutalaa için hazırlık kazanmaktadır.

Ondan sonra kemale erişmek ve kendi payınca bilimin ilerlemesi için mutalaaya, kitap okumaya ve araştırmaya başlamalıdır. Bu işi imkanatı çerçevesinde veya gücü yettiğince ömür boyu sürdürmelidir. İslam dini de, izleyicilerine çocukluktan ölünceye kadar ilim öğrenmeyi bırakmamalarını emretmiştir.

Örneğin:


Resulullah (s.a.a) şöyle buyurur: "İlim öğrenmek bütün müslümanlara farzdır ve Allah ilim peşimde koşanları sever."(310)

İmam Sadık (a.s) buyuruyor ki: "Ashabımı kırbaç zoruyla bile olsa ilim öğrenmeye zorlamayı severim."(311)

Resul-i Ekrem (s.a.a) şöyle buyurmaktadır: "Hayatın iki kişiden başkasına faydası yoktur: Birincisi, izinden gidilen alim. İkincisi, ilim peşinde olan kimse."(312)

İmam Sadık'tan (a.s) şöyle nakledilir: "İnsanlar üç kısımdır: Bilim adamı, ilim peşimde koşanlar ve geriye kalanlar ki çörçöpe benzeler."(313)

Yine İmam Sadık (a.s) buyuruyor ki: "Lokman oğluna şöyle buyurdu: "Oğlum! Günlük saatlerinden bir kısmını kitap okumak ve ilim öğrenmek için ayır; çünkü eğer kitap okumayı terkedersen bilgilerini zayi edersin."(314)