İSLAM'DA ÇOCUK VE TERBİYESİ
 


Bu yol da fayda vermezse tehdid ederek ve hatta çok zaruri durumlarda döverek hırsızlıklarının önü alınmalıdır.


Kıskançlık


Kıskançlık, çok çirkin sıfatlardan biridir. Kıskanç bir kimse diğerlerinin rahatlık ve nimet içinde olmalarından rahatsız olur. Diğerlerinde gördüğü nimetten dolayı üzülür. O nimetin yok olmasını arzu eder.

Genelde kıskandığı kimseye bir zarar veremediği, nimetleri elinden alamadığı ve rahatlığını bozamadığı için kıskançlık ateşinde yanıp durur. Kıskanç kimse dünya rahatlığından ve lezzetlerinden fazla faydalanamaz.

Kıskanma ve kin gütme insanın dünya hayatını karartır ve huzurunu kaçırır. Resulullah (s.a.a) şöyle buyuruyor: "Kıskanç kimsenin lezzet ve mutluluğu tüm insanlardan daha azdır."(240)

Hz. Ali (a.s) şöyle buyuruyor: "Kıskançlık insanın dünyasını karartır."(241)

Yine Hz. Ali (a.s) buyuruyor ki: "Kıskanç insan hiçbir zaman rahatlık ve huzur yüzü görmez."(242)

Kıskançlık, insanın kalbi ve sinirleri üzerinde kötü etkiler bırakır ve insanı hasta eder.

Hz. Ali (a.s) buyuruyor ki: "Kıskanç kimse daima hasta olur."(243)

Kıskançlık, iman temellerini sarsar ve kişiyi günah ve isyana zorlar. Çoğu cinayet, tartışma ve haksızlıklar kıskançlıktan kaynaklanmaktadır. Kıskanç kimse bazen kıskandığı kişinin gıybetini yapar, arkasından çekiştirir, iftira eder, malını zayi eder ve onunla diğerlerinin arasını bozmaya kalkışır. Bütün bunlar, günah ve haramdır.

İmam Muhammed Bâkır (a.s) şöyle buyuruyor: "Ateş odunu yakıp bitirdiği gibi, kıskançlık da imanı yok eder."(244)

Kıskançlık insanın içinde vardır. Ondan tamamıyla münezzeh olanlar pek azdır.

Resulullah (s.a.a) şöyle buyuruyor: "Üç şey var ki hiçkimse onlardan tamamıyla arınmış değildir: Kötü zan, kötü fal, kıskançlık."(245)

Öyleyse, bu kötü sıfatla ciddi bir şekilde mücadele etmek ve gelişmesine engel olmak gerekir. İnsanın temelinde bulunan bu kötü huyu serbest bırakırsak, kök salar, büyür ve öyle bir hadde ulaşır ki onunla mücadele etmek, tamamıyla söküp atmak çok zor olur. Kötü huyları engellemenin ve insanın içine güzel huyları yerleştirmenin en iyi dönemi çocukluk dönemidir.

Evet, kıskançlık küçük çocukların içinde kök salmıştır. Fakat, anne ve babalar kendi davranış ve hareketleriyle o çirkin huyu tahrik edebilecekleri gibi onun köklerini tamamen kazıyıp kurutabilirler de.

Baba ve anneler bütün çocuklarına karşı tamamen eşit davranır, hiç birini diğerine tercih etmez, yiyecek, giyecek, ev işleri, cep harçlığı, okşama, sevgi gösterme, hareket ve davranışlarında adalet ve eşitliği gözetirlerse, büyük çocuklarla küçükler,

kızlarla erkekler, çirkinle güzel, zekiyle aptal arasında bir fark gözetmezlerse çocukların kıskançlık duygusu tahrik olmaz ve ilerlemez; hatta yavaş yavaş tamamen yokolabilir de. Hiç bir zaman çocuklarınızdan birini diğer çocuklarınızın karşısında övmeyin ve onun güzel işlerini diğerlerinin başına kakmayın. Onları birbirleriyle mukayese etmeyin,

bazılarının iyi yönünü diğerlerinin başına kakmayın. Bazı anne ve babalar, çocuklarına talim vermek, onları eğitmek, terbiye etmek, teşvik etmek ve çalıştırmak için mukayese yöntemine başvurarlar.

Mesela diyorlar ki: Ahmetciğim! Baksana kardeşin ne güzel ders okuyor, ne kadar yüksek notları var, ev işlerinde annesine yardım ediyor, ne kadar etrbiyeli ve güzel ahlaklı!! Sen de kardeşin gibi ol ki anne ve baban seni de sevsin.

Bu cahil anne ve babalar, bu yolla çocuklarını terbiye edeceklerini sanıyorlar; oysa bu yolla iyi bir sonuca varıldığına çok az rastlanmaktadır. Tam aksine, bu yolla masum yarvucakların içine kıskançlık ve kin tohumları serpmekte ve onu kıskanma ve düşmanlık etmeye hazırlamaktadırlar. Böyle çocuklar kardeşlerine karşı içlerinde kin besleyebilir, onlara eziyet etmeye çalışabilirler ve bu kıskançlık hayatlarının sonuna kadar aralarında kalabilir.

Çocuklarınızı hiç bir zaman diğer çocuklarla karşılaştırmayın ve onları çocuklarınızın başına kakmayın. Anne ve babanın çocuklarına: “Falancanın oğluna baksana, ne kadar iyi ve ahlaklı bir çocuk! Ne güzel ders çalışıyor! Ne güzel laf dinliyor!

Ev işlerinde anne ve babasına nasıl yardım yapıyor! Anne ve babası ne kadar şanslılar! Ne mutlu onlara!” demeleri doğru değil. Bu anne ve babalar, bu gibi karşılaştırma ve azarlamaların çocuğun kıskançlık doygusunu tahrik etmekten başka bir sonucu olmadığını, genellikle çocukların üzerinde aksi etkiler bıraktığını, onları inat ve intikama sevkettiğini bilmeliler.

Bir kız çocuğu diyordu ki: Annem diğer çocukları benim başıma kakıyor. Yanımda diğer çocukları övünce benim ahlak ve hareketlerimin değişeceğini sanıyor. Annem yanılıyor.

Benim yanımda annemin diğer çocukları övmesi, o çocuklara karşı hassasiyet göstermeme ve içimden onlara kin beslememe sebep oldu. Gerçekten hiç bir sebebi olmaksızın ben o çocuklardan nefret ediyorum.

Herhalukârda, çocukları birbirleriyle mukayese etmek, onları övme, herbirinin iyi yönünü diğerinin başına kakmak kıskançlık ve düşmanlığın önemli etkenlerinden biridir. Anne ve baba gerçekten bundan sakınmalıdır.

Elbette ki bütün çocuklar bir değildir. Onların arasında kız ve erkek, yetenekli ve yeteneksiz, güzel ahlaklı ve kötü ahlaklı, güzel ve çirkin, söz dinleyen ve dinlemeyen, zeki ve tembel ve...

olanı vardır. Anne ve baba, kalben onların birini diğerinden daha fazla sevebilir. Bunun bir sakıncası yoktur, insanın içindeki muhabbet ve sevgi kendi elinde olan birşey değildir. Kalben fark gözetmek, açığa vurulmadıkça zararı yoktur. Ancak anne ve baba hareket ve sözlerinde fark gözetmekten kesinlikle kaçınmalıdırlar.

Söz ve davranışlarda sevgi ve muhabbet göstermek çocukların fark gözetildiğini hissetmeyecek şekilde eşit olmalıdır. İyi işlerinden dolayı çocuklarınızdan bazısını teşvik etmek istiyorsanız bu işi gizli yapmalısınız, kardeşlerinin karşısında yapmamalısınız.

Elbette anne ve baba adilane davranışlarıyla ve eşitliği gözetmeyle kardeşler arasındaki kıskançlığın tamamen kökünü kazıyamazlar. Çünkü kıskançlığın insanın içinde fıtri bir kökü vardır.

Her çocuk, anne ve babasının tek sevgilisi olmak ve kendisinden başka hiç kimsenin onların gönlünde yer etmemesini ister. Anne ve babasının, başkasını da sevdiğini görünce rahatsız olur ve onu kıskanıverir.

Ancak, bu kaçınılmaz bir konudur; çocuk, anne ve babasının tek sevgilisi olamayacağını, başkalarının da sevilmeye hakları olduğunu zamanla kabul etmelidir. Anne ve baba, eşit ve akıllıca davranışlarıyla çocuğu kardeşlerini kabul etmeye hazırlayabilir ve imkan haddinde kardeşlerini kıskanmasını önleyebilirler.

Çocuklarınızdan birinin, kardeşini kıskandığını, ona eziyet ettiğini, dövdüğünü, çimdiklediğini, küfrettiğini, oyuncaklarını kırdığını, meyva ve yemeğini elinden aldığını görürseniz bu durumda anne ve baba buna seyirci kalmamalıdır; çünkü seyirci kalmaları iyi sonuçlar doğurmayabilir. Dolayısıyla, haksızlık yapan çocuklarına engel olmak zorundadırlar.

Ancak, çocuk dayakla ıslah olmaz, hatta bu durumda daha kötü olabilir ve kıskançlığı daha bir fazlalaşabilir. Bundan dolayı ona tatlı dille şöyle demeleri daha iyidir: “Ben kardeşlerine eziyet etmene müsade etmem, kardeşini sevmeyebilirsin, onun ölümünü arzulayabilir, onun hiç dünyaya gelmemiş olmasını isteyebilirsin, belki de evin biricik çocuğu olmayı isteyebilirsin;

ama çaresi yok. Senin şimdi kardeşin var. Kardeşinin sana bir zararı yoktur. O senin arkadaşındır, kendisiyle oynayabilir, vakit geçirebilirsin. O ilerde senin yar ve yardımcın olacaktır. Emin ol ki, ben yine seni eskiden sevdiğim kadar seviyorum. Küçük kardeşinin olması sana olan sevgim konusunda en küçük bir etki bırakmamıştır.

Ne zaman onun senden çok sevdiğimi veya onu sana tercih ettiğimi hissedersen yanıma gel, içindekileri bana söyle. Ben seni dinlerim.” Bu gibi sözlerle onu yatıştırabilirsiniz. Onu yatıştırınca kendi davranışlarınızı gözden geçirin. Çocuğunuzun kıskanmasına sebep olacak ne yaptığınızı araştırın. Bu gibi olayların tekrarlanmaması için söz ve davranışlarınızı ıslah edin.

Kıskançlığının sebebi, kendini düşük ve alçak hissetmesi olabilir, kardeşlerinde bir imtiyaz görüp de bu yüzden sizin onları daha çok sevdiğinizi sanmış olabilir, kendini kardeşleri karşısında değersiz bir varlık bulması olabilir.

Bu durumda, kendisindeki müsbet bir noktayı ve değerli bir özelliği bulmasına, bundan razı ve memnun olmasına yardımcı olun. Siz de on nokyayı göz önünde bulundurarak onun kişiliğini eğitip onun düşük olduğu inancını bertaraf edebilirsiniz. Her durumda, bu haliyle onu diğer çocuklar gibi sevdiğinizi anlatmalısınız.

Son olarak şunu da hatırlatayım ki, çocukların hepsine tamamen eşit davranmanın imkansız olduğunu söyleyebiliriz. Anne ve baba büyük, küçük, kız, erkek bütün çocuklara nasıl eşit davranabilirler?!

Büyük çocuklara daha fazla serbestlik verebilirler, ancak küçük çocuklarına o serbestliği veremezler. Büyük çocukların daha fazla cep harçlığına ihtiyaçları var, ama küçüklerin o kadar ihtiyacı yoktur.

Küçük çocuklar büyüklerden daha fazla anne ve babanın himaye, destek, okşamasına muhtaçtırlar. Muaşiretlerde, karşılıklı git gellerde erkeklere daha fazla serbestli verilebilir, ama o serbestlik kızlara verilemez ve verilmesi doğru da değildir. Dolayısıyla, anne ve babalar çocukları arasında adalet ve eşitliği gözetmeleri gerekirken,

aynı zamanda onların yaş ve cinsiyetlerinin gereğini ve ihtiyaç miktarlarını da göz önünde bulundurmak zorundadırlar. İşte bu yüzden, ister istemez çocuklar arasında fark gözetilecektir. Fakat bilinçli anne ve babalar, bu gibi fark gözetimlerinin sebeplerini çocuklarına açıklayarak bu farklı davranışların çocuklar arasında fark gözetmek demek olmadığını,

bilakis, onların yaş ve cinsiyetlerinin gereği olduğunu anlatabilirler. Örneğin, büyük çocuklara şunu söyleyebilirler: “Kardeşin küçük ve güçsüzdür, bir iş yapamıyor, elbiselerini kirletiyor, kendisi yemek yiyemiyor, bizim yardımımıza daha fazla ihtiyacı var, ona yardımcı olmazsak mahvolur. Ama sen maşallah büyüdün ve kardeşinden daha güçlüsün.

Küçük bebek kadar bakıma ihtiyacın yok. Ona daha fazla zaman ayırıyorsak, onu daha fazla sevdiğimiz için değil, bundan başka bir çaremiz olmadığı içindir.

Emin ol ki, sana karşı sevgimiz azalmış değil. Biz seni unutmuş değiliz, seni çok seviyoruz. Ne zaman sıkılır ve rahatsız olduğunu hissedersen yanımıza gel, bizimle dertleş. Sen de küçükken sana da bu kadar zaman ayırıyorduk.” Bu şekilde fark gözetmelerine sebep olan diğer illet ve sebepleri sıralayıp onlara anlatabilirler.

Şu da unutulmamalıdır ki, kıskançlık gerçi çirkin ve kötü olup İslam’da günah sayılmışsa da, ancak, gıpta ve imrenme çirkin olmadığı gibi, aksine çalışıp çaba harcamanın, ilerleme ve yükselmenin kaynağıdır.

Kıskançlıkla gıpta birbirinden tamamen farklı şeylerdir. Kıskanç insan diğerlerinin bir nimete sahip olmasına üzülür ve o nimetin onlardan alınmasını arzular; fakat gıpta edilirken nimetlerin başkalarının elinden alınması arzu edilmez, bilakis, insan o nimetin kendisinde de olmasını arzular. Böyle bir arzu da çirkin ve kötü değildir, aksine bu arzu insanın daha fazla çalışıp çaba harcamasına sebep olur.

... Yazıyor ki: Benden iki yaş büyük olan bir kızkardeşim vardı. Anne ve babam beni kızkardeşimden daha fazla seviyor ve bana daha fazla ilgi gösteriyorlardı.

İstediğim herşeyi hemen temin ediyorlardı. Her yerde beni överlerken kızkardeşime pek ilgi göstermiyorlardı. Kızkardeşim bana çok eziyet ediyordu. Köşe, buçakta, anne ve babamın yokluğunda bana dayak atıyor, çimdikliyordu. Devamlı benimle kavga ediyor, küsüyordu. Küfür savuruyor ve alay ediyordu. Oyuncaklarımı saklıyor ve bozuyordu.

Bu kardeşim her zaman bana eziyet ediyor ve beni bir dakika bile neşeli görmek istemiyordu. Her zaman, bir şey yapmadığım halde kardeşimin neden bana niye eziyet ettiğini merak ediyordum. Kardeşim beni kıskanıyordu.

Bunun sebebi de anne ve babamın benimle kardeşim arasında fark gözetmeleri ve beni daha fazla sevmeleri olabilir. Onlar bana iyilik yapmak istiyorlardı, ama kardeşimin intikam aldığını ve gece gündüz bana eziyet ettiğini bilmiyorlardı. Anne ve babamın ölümünden sonra kızkardeşim bana karşı çok şefkatli oldu, benim en küçük bir rahatsızlıkla karşılaşmama razı olmaz.


Öfke


Öfke, insanın içinden kaynaklanmakta olup fıtriyattan sayılmaktadır. Bu fevkalade psikolojik durum, kalp ve beyinden başlar ateş alevi gibi bütün bedebi, asabı kapsayıverir. Yüz ve gözler kızarır.

El ve ayak titrer. Ağız köpüklenir. İnsan asabın kontrolünü kaybeder. Öfkeli insanın aklı iyi çalışmaz ve o durumda delilerle pek farkı olmaz. Ömrünün sonuna kadar cezasını çekeceği hatalar işleyebilir.

Hz. Ali (a.s) buyuruyor ki: “Gazap ve öfkeden kaçının; çünkü onun başlangıcı delilik ve sonu ise pişmanlıktır.”(246)

Öfke, bir çok kötülük ve cinayetlerin kaynağıdır. Katl, cinayet, kavga, iftira, haysiyeti çiğneme, ağzı bozukluk ve hatta savaşların bir çoğu öfke ve gazaptan kaynaklanmaktadır.

İmam Sadık (a.s) şöyle buyurur: “Öfke bütün kötülük ve cinayetlerin anahtarıdır.”(247)

Öfke, hatta insanın din ve imamına da zarar verir ve onun iyi amellerini mahveder.

Resulullah’tan (s.a.a) şöyle nakledilir: “Sirke balı bozduğu gibi öfke de imamı bozar.”(248)

İnsan öfkeli olunca ağzından çirkin sözler dükülüverir ve çirkin işler yapar; bu işler ise onun içini ortaya koyar ve diğerlerinin gözünde onu rüsva ve rezil eder.

Hz. Ali (a.s) şöyle buyuruyor: “Öfke kötü bir arkadaştır. Kusur ve çirkinlikleri açığa çıkarır, insanı kötülüğe yakınlaştırıp iyilikten uzaklaştırır.”(249)

Şüphesiz, öfke ve gazap devamlı insanın kalp ve asabında kötü bir etki bırakır ve onları zayıflatıp yıpratır.

Buna binaen, kendi şahsiyetine, sağlığına, selametliğine, din ve imanına ilgi duyan kimse, bu çirkin sıfatla ciddi bir şekilde mücadele etmeli, öfkenin asabının kontrolünü kaybetmesine, dinini, dünyasını ve haysiyetini yıkmasına müsade etmemelidir.

Şu noktayı da hatırlatmamız gerekir ki: Gazap ve öfke genel olarak her yerde çirkin, zararlı ve kötü değildir; bilakis, ondan doğru bir şekilde ve gerekli yerlerde yararlandığında insan hayatı için zaruri olan çok yararlı ve faydalı bir fıtrattır.

Bu içgüdüyle insan kendisini, malını, evlatlarını, dinini, ülkesini ve türdaşlarını savunur. Bu içgüdü olmaksızın insanın şerefli yaşaması imkansızdır. Bu içgüdü aklın kontrolünde olursa zararlı olması bir kenara, hatta insana bir çok faydalar da ulaştırır.

Allah yolunda cihad, din ve ülkeyi savunma, marufu emretme ve münkerden nehyetme, namus ve şerefi savunma, zorbalık ve zulümle savaş, mazlumları savunma, küfür ve dinsizlikle mücadele, zulme uğrayanların haklarını savunma... bütün bunların hepsi bu öfke içgüdüsüyle yapılır.

Kendini sorumlu hisseden bir müslüman hayatın acı ve tatsız olayları karşısında, zulüm ve haksızlıklar karşısında, zorbalık ve diktatörlük karşısında, fesat ve çirkinlikler karşısında, halkın genel mallarını yağmalama ve dalkavukluk karşısında,

sömrü ve başkalarının cebinden geçinme karşısında, insanları zencire vurma karşısında, dinsizlik ve maddecilik karşısında ilgisiz, sessiz ve soğuk kanlı olarak oturup fesat sahnelelerine seyirci kalamaz. İslam da asla böyle bir şeye müsade etmemiştir.

Fesatla savaşmak ve ona karşı tepki göstermek müslümanların vazifesidir. Ancak, bu tepkiyi aklın beğenmesi ve onun şeriat ölçülerine uygun olması gerekir.

Yani, öfke ve gazap güdüsü daima akıl ve dinin emri ve kontrolü altında olmalıdır, kopmuş yular ve kayıtsızlık olmamalıdır. Meşru olmayan nefsani heveslerin hizmetinde olmamalıdır. Öfke güdüsü galip gelip aklın nurunu söndürürse insanı helaket vadilerine düşürür, onun din ve dünyasını mahveder.

Hz. Ali (a.s) şöyle buyurmaktadır: “Öfke gücünü izleyecek olursan seni helak eder.”(250)

Dolayısıyla, gazap ve öfke güdüsünün kökünü kazıyarak ilgisiz ve şerefsiz bir insan terbiye etmek doğrudeğildir. Aksine aşırılık ve taşkınlıktan kaçınıp, gerektiğinde yararlanmak için bu gücü doğru bir şekilde yetiştirmemiz ve normal hadde tutmamız gerekir.

Öfke sıfatı da diğer sıfatlar gibi çocukluk döneminden kaynaklanır. Bütün insanlar bu güdüye sahiptirler. Ancak, bunun şiddet ve zaafı ortamın durum ve şartlarına, anne ve babanın ve insanın ilişkide olduğu diğer kimselerin davranışlarına bağlıdır.

Anne ve baba davranışlarıyla bu güdüyü itidal haddinde eğitebilecekleri gibi aşırılık ve taşkınlığa da çekebilirler. Şu da unutulmamalıdır ki bütün insanların özel yaratılışı ve tabiatı bu konuda bir ve eşit değildir.

Bazılarının beyin ve asabı öfke ve gazaba daha bir hazırdır ve bazı insanlar da bunun tam aksine zati olarak sabırlı ve uysaldır. Bilinçli ve tedbirli anne ve babalar,

çocukların özel yaratılışlarını göz önünde bulundurarak onların eğitim ve öğretimleriyle uğraşır, içgüdülerini itidalleştirir, aşırılık ve taşkınlığa sebep olan sebep ve etkenlerden kaçınırlar.

Öfkeli çocuk bağır, çığlık atar, uğuldar, vücudu titrer ve aşırı kızgınlıktan yüzünün rengi değişir. Ayaklarını yere vurar, kendini yere atar. Konuşabiliyorsa sert kelimelerle ve bazen çirkin sözlerle öfkesini belirtir.

Bazen aşırı sinirden dolayı küser ve bir köşede inzivaya çekilir. Ancak, herhalukârda kötü bir maksadı yoktur. Çocuğu öfkelendiren şeyin ne olduğunu bulup onu gidermek gerekir. Bu durumda öğüt ve nasihatın da bir yararı olmaz. Onu öfkelendiren şeyi giderecek olursak çocuk kendiliğinden sakinleşiverir.

Gazap ve öfke genel olarak rahatsızlıktan kaynaklanmaktadır. Şiddetli ağrılar, fazla yorgunluk ve uykusuzluk, fazla açlık ve susuzluk, aşırı sıcaklık ve soğukluk gibi çeşitli etkenler bebek ve çocukları rahatsız edip onların öfkesini tahrik etmektedir. Çocuğa hakeret ve eziyet etmek, onun istekleri karşısında direnmek, serbestliğini elinden almak ve yersiz sınırladırmalar,

adaletsizlik ve nedensiz olarak fark gözetildiği hissine kapılmak, sevilmediğini hissetmek, sıkı yüklemeler, çocuğun özgürlük isteğine darbe indirmek, güçsüzlük ve muvaffakiyete erişememe duygusu, zor ve ağır emirler, sert tehditler; bunların her biri çocuğun huzurunu bozup onu öfkelendirebilir.

Bunların tekrarlanması ve devam etmesiyle öfke güdüsü çocukta git gide şiddet bulur ve nihayet sinirli ve öfkeli bir varlık haline gelir. Bazı anne ve babalar davranışlarıyla öfke ve gazabı çocuklarına öğretiverirler. Onların üzerine bağırır ve sert davranırlar. Onların sinirlenmesi karşısında sinirlenir, öfkelenirler, böylece de onları daha fazla sinirlendirirler.

Çocuğunuz öfkelenir ve kızarsa siz ona karşı kızmayın. Kötü bir maksadının olmadığına emin olun. Onun kızmasına sebep olan şeyi bulmaya çalışın. Bir yeri ağrıyorsa tedavi edin.

Aç veya susuzsa yemek ve su verin. Yorgunsa uyutun. Sizin davranış ve hareketleriniz onu kızdırmışsa bunu telafi etmeğe ve düzeltmeye çalışın. Yersiz bir şey yüzünden kızmışsa hatasını giderin.

Psikolojik desteğe ihtiyacı varsa ona destek olun. Meşru bir isteği varsa, isteğini yerine getirmeniz mümkünse yerine getirin. Ancak, normalleşince ona şöyle söyleyin: “İnsan isteklerini rica ve tatlı dille istemelidir, zor ve öfkeyle değil.

Ben bu defa istediklerini verdim, ama bundan böyle bağırıp çağırmayla bir şey isteyecek olursa isteğini yerine getirmeyeceğime emin ol.” Ondan sonra tekrar bağırıp çağırmayla, öfkeyle sizden bir şey isteyecek olursa kati bir şekilde karşısında durun ve zorbalığa alışmaması için isteklerine önem vermeyin.

Ancak, herhalukârda soğukkanlılığınızı koruyun, onun bağırıp çağırması, öfkelenmesi karşısında bağırıp çağırmayın. Bağırıp çağırma ve zorla meşru olmayan isteklerini sizi kabullendirmeye çalışırsa ona itina etmeyin ve istekleri karşısında teslim olmayın. Aksi durumda bunu alışkanlık haline getirecektir.

Hz. Ali (a.s) buyuruyor ki: “Öfkeden kaçın, sakın öfke sana galip olup alışkanlık haline gelmesin.”(251)

Şımarık çocuklar da normalde çabuk incirler ve en küçük bir şeyle kızarlar. Çünkü normal olmayan durumlar karşısında sabırlı olabilmeleri için güçlü bir nefse sahip değillerdir. En küçük bir şeyden rahatsız olur ve kızarlar. Dolayısıyla, şımarıklığı da sinirli olmanın etkilerinden biri sayabiliriz.


Ağzı bozukluk


Çirkin alışkanlıklardan biri de ağzıbozukluktur. Ağzı bozuk bir insan sözlerini kontrol etmez ve dinine akan herşeyi söyler. Küfreder, çirkin sözler söyler, bağırıp çağırır.

Lanet eder, başkalarına laf atar, dokunaklı sözler söyler, azarlar, dil yarası vurur, çirkin söz ve tabirlerle insanlara hakaret eder, kaş ve göz hareketleriyle insanların taklidini yapar, sert çıkışır, diğerleriyle alay eder. Ağzı bozukluk haram ve büyük günahlardan biridir.

Resulullah (s.a.a) buyurmuştur ki: “Allah Teala cenneti ağzı bozuk olan, küfreden, hayasız, kaygısız, başkaları hakkında söylediği söze ve kendi hakkında söylenen şeye dikkat etmeyen kimseye haram kılmıştır.”(252)

İmam Sadık (a.s) da buyuruyor ki: “Küfretmek, çirkin sözler söylemek ve dil uzatmak nifak ve imansızlığın belirtilerindendir.”(253)

Allah Teala Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyuruyor: “Arkadan çekiştirip duran, kaş göz hareketleriyle alay eden her kişinin vay haline.”(254)

Ağzı bozuk insanlar akılsız, alçak ve düşük kimselerdir. Bu çirkin alışkanlık vasıtasıyla, kendilerine düşman oluştururlar, halkın gazabını kazanırlar, halkın gözünde değersiz ve düşüktürler. İnsanlar onların dilinden korkarlar ve onlarla muaşeret etmek istemezler.

Resul-i Ekrem (s.a.a) şöyle buyurmaktadır: “İnsanların en kötüsü, halkın, ağzıbozukluğundan korktuğu ve kendileriyle bir arada oturmaktan çekindiği kimsedir.”(255)

İmam Sadık’tan (a.s) şöyle nakledilmektedir: “Her kimin dilinden insanlar korkarsa o kimse cehenneme gidecektir.”(256)

Yine Resulullah’tan (s.a.a) şöyle nakledilir: “Mümin dokunaklı söz söylemez, lanet etmez, küfretmez ve ağzıbozukluk etmez.”(257)

Ağzıbozukluk akıl ve fikrin azlığına en iyi tanıktır. İki temel direğinden, yani anne ve babadan biri veya her ikisi ağzıbozuk olan aile bedbaht olmuştur. O ailede rahatlık, huzur ve samimiyet kalmaz. Onlardan daha bedbahttı, böyle bir anne ve babayla yaşayan, böyle bir ailede eğitilen çocuklardır.

Çocuk fıtri olarak ağzıbozuk değildir. O, bu çirkin sıfatı ya anne ve babasından öğrenir, ya kardeşlerinden, ya mahalle arkadaşlarından ya da sınıf arkadaşlarından.

Bu arada anne ve babanın etkisi diğerlerinden daha fazladır. Anne ve baba çocukları için en iyi ve en birinci nümune ve örnektirler. Çocukları çabucak onların ahlak ve terbiyelerini öğrenip taklid ederler.

Dolayısıyla, anne ve baba sadece kendi söz ve hareketlerinden sorumlu değil, aynı zamanda çocuklarının eğitiminden de sorumludurlar. Çocukları ağzıbozuk veya tatlı dilli yetiştiren onlardır.

Bazı anne ve babalar şakayla veya kızarak çocuklarına amelen ağzıbozukluk dersi verirler. Bazı ailelerde böyle sözler gece gündüz tekrarlanır: İtoğluit, ahmak, aptal, budala, eşek, hayvan, deli, tembel, genç yaşta ölesi, terbiyesiz, şerefsiz, matemini göreyim, Allah canını alsın... Bazen anne veya baba birbirlerine kusur bulurlar, birbirleriyle alay ederler,

küfredenler; hatta çocuklarının kusurlarını örtmeleri gereken anne ve baba, bazen onlara kusur bulurlar, onlarla alay ederler, onlara küfrederler. Onlara dokunaklı sözler söylerler, onlarla sert ve çirkin sözlerlerle konuşurlar. Acaba bu anne ve babalar, masum çocuklarının böyle bir ailede tatlı dilli eğitilmesini mi bekliyorlar?! Böyle bir şey genelde imkansızdır.

Bu anne ve babalar, çocuklarının kendileri gibi ve hatta kendilerinden daha ağzı bozuk eğitilmesini beklemelidirler. Bu kelimelerin aynısını çocuklarından duymayı beklemelidirler.

Nasihat, öğüt, kazga ve dayakla da çocuk bu çirkin alışkanlığı terketmeye zorlanamaz. Ağzı bozuk olan, çocuğa küfreden anne ve baba, nasihat ve öğütle, kavga ve tatsızlık çıkarmayla çocuğun küfretmesinin önünü alamazlar.

Bu konuda en iyi terbiye yöntemi, ilk önce anne ve babanın kendilerini ıslah etmeleri ve ondan sonra çocuklarını ıslah etmeye girişmeleridir. Bazen çocuklar bu çirkin alışkanlığı mahalle arkadaşlarından veya sınıf arkadaşlarından öğrenirler. Bu yüzden, anne ve baba çocuklarının arkadaşlarına dikkat etmelidirler. Onların ağzı bozuk çocuklarla oynamalarına, arkadaşlık kurmalarına müsade etmemelidirler.

Çocuğunuzun küfrettiğini, çirkin bir söz söylediğini duyarsanız, gülmeyni; zira gülmeniz onun bu hareketini beğendiğinizi gösterir. Dayak ve bağırıp çağırmayla da onun önünü almaya kalkışmayın;

çünkü bu yöntemin genelde aksi sonucu vardır. Tatlı dille konuyu çocuklara açın ve söyleyin ki: Küfretmek çirkin bir iştir, iyi bir çocuk asla küfretmez. Ben senin küfretmeni sevmiyorum. Allah da küfretmeyi sevmez ve küfreden insanları cezalandırır; O, senin bu kötü sözleri terbiyesiz çocuklardan öğrenmiş olduğunu biliyor, ama bir daha bunu tekrarlama.


Başkalarını çekİştİrmek


Bazı kişilerden görülen çok çirkin alışkanlıklardan biri de başkalarını çekiştirmektir.

Başkalarını çekiştiren kimse, birinin diğeri hakkında dediği kötü sözleri ona nakleder ve “Falanca senin hakkında şöyle-böyle dedi” der. Başkalarını çekiştirme, çirkin sıfatlardan, düşüklük ve şeytanlık belirtilerinden biridir.

İnsanlar arasında kin ve düşmanlık oluşturur. Arkadarşarı birbirinden ayırır. Başkalarını çekiştirmek sonucu nice büyük cinayetler, kavgalar, çekişmeler vuku bulur!!

Bu çirkin alışkanlık nice aileleri dağıtmış, karı ve koca, anne, baba ve çocuklar arasında nice ayrılıklar düşürmüştür?! Başkalarını çekiştiren kimse, insanların sırlarını açığa vurar, oysa Allah Teala buna razı değildir.

Başkalarını çekiştiren kimsenin insanların yanında haysiyet ve şerefi olmayıp şeytan, casus ve karaktersiz birisi olarak tanınır. İnsanlar genelde onunla düşüp kalkmaktan, arkadaş olmaktan kaçınır, ona ve onun anne ve babasına lanet ederler.

Başkalarını çekiştirmenin enkötüsü zalimlere casusluk yapmaktır. Bir zalime casusluk yapan, bir müslümanı tuzağa düşüren, onun zindana düşmesine, işkence ve katledilmesine sebep olan kimse bu işe kendisi doğrudan doğruya girişmiş olmasa bile o zalimin zulmüne ortaktır ve bu suçundan dolayı kıyamet günü cezalandırılacaktır.

Resulullah (s.a.a) şöyle buyurmaktadır: “İnsanların en kötüsü müslüman kardeşi aleyhine bir sultan için casusluk yapan kimsedir. Bu casuslukla hem kendisinin, hem müslüman kardeşinin ve hem de sultanın helak olmasına sebep olur.”(258)

Kutlu İslam dini casusluk ve başkalarını çekiştirmeyi haram kılmış ve bazı hadislerde onu şöyle kınamıştır:

İmam Muhammed Bâkır (a.s) şöyle buyurur: “Cennet, başkalarını çekiştiren kimseye haram kılınmıştır ve o cennete giremez.”(259)

Emir-ul Müminin Hz. Ali (a.s) buyuruyor ki: “Sizin en kötünüz insanları çekiştirerek dostlar arasında ayrılık düşüren ve temiz insanlara kusur bulan kimsedir.”(260)

Başkalarını çekiştirmenin çeşitli sebepleri olabilir. Bazen başkalarını çekiştirmeye sebep olan düşmanlıktır. Başkalarını çekiştiren kimse iki kişiden biriyle veya her ikisiyle düşman olduğu için o ikisini birbirine düşürmek için birinin sözünü diğerine aktarır.

Bazen de gösteriş için olup arkadaşlığını ve hayrını istediğini ortaya koymak için çekiştirir. Bazen ise toplantıyı süslemekten başka bir hedefi olmaz.

Her durumda, hedef ne olursa olsun başkalarını çekiştirmek çok kötü bir iştir ve müslümanlar bu amelden ciddi bir şekilde kaçınmalıdırlar. Kutlu İslam dini bu sıfatla mücadele etmek için hatta başkalarını çekiştirmeyi dinlemeyi bile haram kılmıştır.

Resulullah (s.a.a) şöyle buyuruyor: “Başkalarını çekiştirmeyin ve başkalarını çekiştirenin sözlerini de dinlemeyin.”(261)

Hz. Ali (a.s) ise şöyle buyuruyor: “Başkalarını çekiştireni, ister hak üzere olsun ister batıl yalanlayın.”(262)

Bellidir ki, insanlar, başkalarını çekiştiren kimsenin sözlerine kulak vermezlerse o da bu alışkanlığını terkeder. Başkasının sözlerini size aktaran kimsenin, sizin arkadaşınız olmadığına ve hayrınızı istemediğine emin olun.

Gerçekten o sizin arkadaşınız olsaydı onu söyleyen kimsenin karşısında sizi savunur, ama onu size naklederek sinirlerinizi bozmaz ve bazen sizi kötü bir işe sürüklemezdi. Herhalukârda; müslüman, bildiği sırları korumalı, dilini kontrol etmeli, casusluk ve başkalarını çekiştirmekten sakınmalıdır.

Bir çokları bu çirkin alışkanlığı çocuklukta, anne ve babasının evinde kazanmışlardır. Dolayısıyla, anne ve baba da bu husustan sorumludurlar.

Anne ve baba, çocuklarının bu çirkin özelliğe alışkanlık kazanmamaları için ilk önce kendileri başkalarını çekiştirmemelidirler. Çocuğun annesi halasının,

kardeşinin, teyzesinin ve komşusunun sözlerini kocasına nakletmemelidir. Babası başkalarının sözünü eşine anlatmamalı. Çünkü anne ve baba başkalarını çekiştirmeye alışkanlık kazanmış olurlarsa çocukları da onları taklid eder ve bu çirkin alışkanlığı onlardan öğrenmiş olurlar.

Bazen çocuklardan biri annesinin veya kardeşinin konuştuklarını babasına nakleder ve açıkçası onları çekiştirir. Bu durumda babası hemen çocuğun sözünü kesmeli ve demelidir ki: “Başkalarını çekiştirmek çirkin bir iştir.

Niçin annenin sözlerini bana aktardın?! Başkalarının sözlerini bana nakletmeni sevmiyorum. Bundan böyle bu tür işleri yaptığını görmeyeyim.” Ayrıca, çocukların bu çirkin işe alışkanlık kazanmamaları için çekiştirmelerine ilgi göstermemeli ve görmezlikten gelmelidir.

İşte bu yüzden Resulullah (s.a.a), başkalarını çekiştirenin sözlerine kulak vermeyin buyurmuştur. Ancak, bazı cahil anne ve babalar çocuklarının çekiştirmelerini iyice dinliyor, tebessüm ederek onları bu işe teşvik ediyor ve böylece tertemiz çocukları bu kötü sıfta alıştırıyorlar.

Kusur aramak


İnsalarda kusur aramak da çirkin ve kınanmış amellerden biridir. İnsanlar, başkalarında kusur arayan kimselerden nefret eder ve onlarla düşüp kalkmaktan sakınırlar.

Kurur bulmak kin ve ukdeye sebep olur, arkadaşlıkları bozar ve arkadaşlar arasına düşmanlık düşürür. İnsanlara arkalarında kusur bulunursa buna gıybet denir ve eğer bu iş insanların kendi karşısında yapılırsa buna kusur arama denir. Kutlu İslam dini bu çirkin alışkanlığı büyük günahlardan saymış ve bununla ilgili onlarca hadis nakledilmiştir. Örnek olarak:

Resulullah (s.a.a) bir hutbesinde yüksek bir sesle buyurdu ki: “Ey dilleriyle iman getirip de kalplerine iman girmeyenler! Müslümanların gıybetini etmeyin,

haklarında kötü sözler söylemeyin ve onların kusurlarını araştırmayın. Çünkü; Allah Teala, kardeşinin kusurunu araştırmaya kalkışan kimsenin kusurlarını açar ve insanların karşısında onu rezil eder.”(263)

İmam Sadık (a.s) şöyle buyuruyor: "Bir müminin haysiyetini düşürmek için onun hakkında bir şey söyleyen kimseyi Allah Teala kendi dostluğundan çıkararak şeytanın dostluğuna sokar, ama onu şeytan da kabul etmez."(264)

Resul-i Ekrem’den (s.a.a) şöyle nakledilir: “Her kim müslüman bir kadın veya erkeğin gıybetini eder ve kötülerse, gıybetini ettiği kimse ondan razı olmdıkça Allah Teala kırk gün onun namaz ve orucunu kabul etmez.”(265)

İmam Sadık (a.s) buyuruyor ki: “Gıybet ve başkalarını kötülemek haram olup eteş odunları yaktığı gibi iyi amelleri yok eder.”(266)

Ne yazık ki, bu büyük günah normal bir iş haline gelmiş ve toplantıların tatlısı olmuştur. Çirkinliğini kaybetmiş ve bir çokları bunu alışkanlık haline getirmişlerdir.

Anne babada, baba da annede ve her ikisi ise komşuda ve akrabalarda kusur aramakta ve haklarında kötü şeyler söylemektedir. Masum çocuklar da bu çirkin alışkanlığı evde anne ve babalarından öğrenir ve zamanla ona alışkanlık kazanırlar.

Akrabalarını ve diğer çocukları kötüler ve onlarda kusur ararlar. Bu alışkanlık öyle kökleşir ki, büyüdüklerinde bunu terketmeleri çok zor gelir.

Bazı cahil anne ve babalar, çocuklarının kusurlarını örtmeleri gerekirken, hatta kendi çocuklarında bile kusur arar, haklarında kötü şeyler söylerler. Çocuklarındaki kusuru bazen şakayla ve bazen de kızarak söyler ve başlarına kakarlar. İnsanların çoğu da kusursuz değildir zaten.

Anne ve baba öfkelendiklerinde ağızlarından şu laflar çıkabilir: Çirkin zenci! Cansız, zayıf! Boyu uzun aklı kısa! Cüce! Burnu büyük! Ağzı büyük! Külüstür dişli! Leylek! Çirkin şaş! Nohut gözlü! Gevşek! Ve...

Anne ve baba çocuklarındaki kusuru görerek kızdıklarında onlardaki kusurları söyleyebilirler. Bu hareket birkaç yönden kötüdür:

1- Çocuklar bu çirkin alışkanlığı anne ve babalarından amelen öğrenir ve kardeşleri, diğer çocuklar ve büyükler hakkında kullanırlar.

2- Anne ve babalarına karşı kin besler ve onlara karşı kötümser olurlar.

3- Çocuktaki kusuru söylemek, özellikle tekrarlamak onun ruhunda etki bırakır ve çocuk kendini noksan ve kusurlu sanan; o kusur küçün ve önemsiz bile olsa yavaş yavaş gözüne çok büyük görünür,

bu konuda aşırı düşünme sonucu asap zaafına ve kendini eksik görmeye tutulabilir. O küçük kusur, kendi varlığını görmezlikten gelip kendini hiç bir makama layık görmeyecek, toplumdan ve önemli toplumsal işlerden kaçacak kadar gözünde önemli görünebilir.

Dolayısıyla, çocuklarının şahsiyet ve kişiliğine ilgi duyan anne ve babanın, gerçekten çocuklarda bir kusur bile olsa hiç bir zaman, hatta şakayla ve öfke halinde bile onu söylemeye ve bu yolla çocuğun ruhuna darbe indirmeye hakkı yoktur.


Çocukların uyumsuzluğu


Büyük aile sorunlarından biri de çocukların uyumsuzluğu ve kavga etmeleridir. Birden fazla çocuk sahibi olunca kavga ve çekişme başlayıverir. Biri diğerine çimdik atar. Diğeri ötekini iter. Biri diğerinin oyuncağını alır, beriki onun defterini karalar. Biri diğeriyle alay eder, o da kardeşi ders okuyamaması için yüksek sesle konuşur ve...

Bütün çocuklar kardeşini rahatsız etmek ve kızdırmak için ne yapacağını çok iyi bilir. Çocukları birbirlerine yapacaklarını yaparlar, ama bu arada anne ve baba ıstırap çeker.

Çocuklar birbirlerini anne ve babalarına şikayet ederler; bundan başka bir çareleri de yoktur zaten. Hepsinden daha kötüsü şu ki, bazen çocukların kavgası anne ve babaya da bulaşır.

Anne, babaya der ki: “Çocukları terbiye etmeyi beceremiyorsun, senden hiç korkmuyorlar, senin beceriksizliğin yüzünden evimiz savaş meydanına dönüşmüş.” Baba da anneye der ki: “Sen bilgili ve uyanık bir kadın olsaydın çocukların böyle ahlaksız ve yaramaz olmazlardı.

Senin bilinçsizlik ve yanlış hareketlerin yüzünden böyle çocuklar terbiye edildi.” Bazen eşlerin kavgası zarif noklatara ulaşıverir ve hatta dayak ve boşanmayla da sonuçlanabilir.

Burada anne ve babalara şu nokta hatırlatılmalıdır: Yazrularınız gerçekten çocukturlar, dolayısıyla asla kırk-elli yaşlarındaki insanlar gibi sessiz bir köşede oturmalarını beklemeyin.

Çocukların kavga etmesinin ve birbiriyle alay etmelerinin doğal bir şey olduğunu kabul edin. Yaşam yol ve kurallarını doğru - dürüst öğrenmeyen bir kaç erkek ve kadın da bir müddet bir evde birlikte yaşamak ve bir sofrada oturmak zorunda kalsalar kavga edip çekişmemelerine çok az rastlanır.

Siz bir ailenin çocuklarından bir müddet bir evde sessiz kalmalarını ve birbirleriyle çekişmemelerini bekleyebilirsiniz, oysa yaramazlık ve menfaatleri doğrultusunda birbirleriyle kavga etmek çocukların ayrılmaz özelliğidir.

Bilakis, çocuklar birbirleriyle bu kadar uyuşabilen tabii ve iyi insanlardır. Çünkü büyükler bu kadar bağışa sahip değillerdir. Psikloglardan biri bu konuda diyor ki:

En önemli nokta, birbirleriyle uyumlu olan ve kavga etmeyen bir kaç çocuklu bir aileye sahip olabileceğiniz düşüncesini unutmanızdır. Hemen hemen konuştuğumuz her çocuk diyor ki: “Anne ve babam,

birlikte olduğumuzda bundan daha iyi uyumlu olmamız gerektiğini sanıyorlar.” Eğer siz hakikat ve gerçeklerle karşılaşmak için beklentilerinizi azaltacak olursanız çocukların kavga ve çekişmelerinden daha az rahatsız olursunuz.(267)

Ama şunu da bilmeniz gerekir ki, çocukların bu davranışı sürekli değildir, bilakis zamanla kendiliğinden giderilecektir. Anne ve babalar, çocukça davranışı bir gerçek olarak kabul edecek olurlarsa bir hadde kadar rahat olurlar. Ve en azından çocukça kavga ve çekişmeleri kendilerine bulaştırmazlar.

Psikologlardan biri şöyle yazıyor: Çocukların, birbirleriyle alay etme, birbirleriyle dalga geçme, bağırıp çağırma, kavga ve güreş gibi bir çok hareketleri büyüdükçe zamanla bertaraf olur.(268)

Evet, anne ve baba genelde çocukların kavga ve çekişmelerini tamamen gideremezler, ancak akıl ve tedbirle bunları en aza ulaştırmak mümkündür. Bilinçli ve sorumlu bir anne ve baba,

çocuklarının kavga etmelerine, birbirlerine dayak atmalarına seyirci kalamaz ve buna karşı bir tekpi göstermekten kendini alamaz. Tam aksine, akıl, tedbir, sabır ve tahammülle onların arasındaki ihtilafı gidermek,

en azından çocukları susturmak ve birbirlerine eziyet etmelerine engel olmak zorundadır. Anne ve baba daha önceden ihtilaf sebeplerini bilmeli ve onların vuku bulmasını önlemelidir. Aksi takdirde ihtilaf sebepleri vuku bulduktan sonra onları gidermek çok zordur.

Çocukların arasında ihtilafın patlak vermesinin sebeplerinden biri onların kıskançlığıdır. Görmezlikten gelmek, onların kıskançlığını gidermez; tembih ve azarlama da çare değildir, asıl kıskançlığa sebep olan etkenlerin önünün alınması gerekir.

Çocuk kendi egosuna tapar. Anne ve babasının tek sevgilisi olmayı ve onların kalbinde başkalarının olmamasını ister. İlk çocuk bu meziyete sahiptir. Anne ve baba onu öper, koklar, isteklerini yerine getirir ve onun gönlüle göre hareket eder.

Fakat ikinci çocuk dünyaya gelince durum tamamen değişiverir. Anne ve babanın bütün dikkati yeni dünyaya gelen bebeğin üzerinde toplanır. Bu durumda büyük çocuk tehlikeyi hisseder ve beklenmedik misafirin kendisinin rakibi olduğunu, huzurunu bozduğunu, anne ve babasına sahiplendiğini hisseder. Bu davet edilmemiş şımarık misafiri sevmediğini ve ondan intikam alması gerektiğini hisseder.

Fakat bebek anne ve babasının himayesinde olduğu için onu kabul etmek zorunda kalır. Bu durumda büyük çocuk anne ve babasının ilgisini çekmek için kendini hastalığa vurabilir, hiç bir nedeni yokken kendini yere atabilir,

bahaneyle yemek yemeyebilir, küsebilir, ağlayabilir, pantlonunu ıslatabilir. Mazlum düştüğünü sanan bu çocuk o zamandan itibaren içinden kardeşine kin beslemeye başlar ve ondan intikam olmak için uygun bir fırsat kollar.

Bütün çocuklar bu şekilde dünyaya gelip aile çocukları arasına girerler. İşte burada kinler ortaya çıkar ve çocuklar kavga etmeye başlarlar. Anne ve baba, ilk başından davranışlarını kontrol etseler,

çocukların birbirini kıskanmalarına sebep olacak şeylerden kaçınsalar daha iyi olmaz mı? Bilinçli bir anne ve baba, bebek dünyaya gelmeden önce büyük çocukları onu kabullenmeye hazırlar. Onlara, yakında küçük bir kardeşleri olacağını, büyüdüğünde onları seveceğini ve onlarla oynayacağını söyler.

Bebek için bir şey hazırladıklarında büyük çocukları için de bir şey alırlar. Anne doğum hastenesinde yattığı zaman baba çocuklara bir hediye alarak, bu hediyeyi küçük bebeğin doğumu için size aldım söyler.

Bebeği eve getirince aşırı gürültü çıkarmaz, çocukların karşısında onu övmezler. Önceden olduğu gibi ve hatta daha fazla çocuklara ilgi gösterirler. Büyük çocuklara karşı, küçük bebeğin dünyaya gelişinin kendi yaşamlarına zarar dokundurmadığa, aksine, durumlarını daha iyileştirdiğine emin olacakları şekilde davranırlar.

Bu durumda, aralarına yeni gelen bebeğe kuçaklarını açarak kabul edebilir ve dünyaya gelmesine sevinebilirler. Ve genel olarak anne ve baba eğer çocuklarının birbirleriyle arkadaş olmalarını, daha az kavga etmelerini ve gürültü çıkarmamalarını istiyorlarsa onların birbirini kıskanmasına sebep olan etkenlerin önünü almalıdır, bütün çocuklara bir gözle bakmalı ve onlara eşit davranmalıdırlar.

Hz. Ali (a.s) buyuruyor ki: “İnsaf, ihtilafı giderir ve arkadaşlığa yol açar.”(269)

Hz. Ali (a.s) yine buyurmaktadır ki: “Adilane davranış siyasetlerin (yönetimlerin) en iyisidir.”(270)

Bazı çocuklar gerçekten, anne ve babalarının daha fazla sevgisini kazanacak özelliklere sahip olabilirler. Bazı çocuklar daha zeki, daha güzel, daha ahlaklı, daha çalışkan, daha tatlı dilli olabilirler, anne ve babalarına karşı davranışları daha iyi olabilir, ders notları daha iyi olabilir, anne veya baba kız veya erkek çocukları daha fazla sevebilir ve...

Tabi ki bütün bunlar mümkündür, anne ve babanın çocuklardan birini kablen diğerlerinden daha çok sevmesinin bir sakıncası da yoktur; ancak, bütün çocuklara karşı davranışları eşit olmalı ve onların arasında fark gözetmemelidir.

Çocuklar kendilerine karşı en küçük bir fark gözetildiğini hissetmemelidirler. Burada şunu da hatırlatmamız gerekir ki çocuklar, anne ve babanın sevgisi hususunda çok meraklı ve hassas olup, durumu çabuk sezerler. Dolayısıyla, anne ve baba çok dikkatli olmalıdır.

Bazı anne ve babalar, çocukları terbiye etmek için birinin özelliğini diğerinin başına kakarlar. Örneğin derler ki: Hasancığım! İyi ders oku, Fatma gibi yüksek notlar getir.

Zehracığım! Sen de kardeşin zeynep gibi annene yardımcı ol; baksana ne kadar iyi bir çocuk değil mi?! Rıza; sen de kardeşin Ali gibi sofraya otururken terbiyeli ol ve yemeğini ye; baksana ne kadar terbiyeli bir çocuk! Ve...

Bu anne ve babaların davranışı tamamen yanlıştır. Çünkü bu hareketleriyle çocukları terbiye edebilmeleri bir kenara dursun, aksine çocuklar arasında rakabet ve kıskançlık duygusunu oluşturur, onları intikam ve kin beslemeye kararlı kılarlar.

Bazen bu konuyu çocukların kendisi dile getirerek şöyle derler: “Anne ve babamız başkalarının işlerini bizim yüzümüze vurmakla üzerimizde etkili olabileceklerini sanıyorlar; ancak yanılıyorlar, bu işlerin bir faydası yoktur.” Çocukların ihtilafının sebeplerinden biri de anne ve babanın yersiz beklentileridir.

Bazen çocuklardan biri kardeşinin oyuncaklarından yararlanmak ister, ama o müsade etmez. Bu durum kavga ve çekişmeyle sonuçlanır. Bunun üzerine anne veya baba dahalet eder. İlk önce tatlı dille ve eğer olmazsa tehditle onu oyuncaklarını kardeşine vermeğe zorlar ve der ki: “O senin kardeşin değil mi? Niçin oyuncaklarınla oynamasına müsade etmiyorsun?

Bu oyuncakları biz satınaldık, senin mi ki kardeşinin oynamasına müsade etmiyorsun? Böyle yaparsan seni sevmem ve artık sana oyuncak almam.” Zavallı yavrucak da ister istemez teslim olur. Ama babasını bir zorba ve kardeşini de mütecaviz sayar ve uygun bir fırsatta intikam almak için içinden her ikisine de kin besler.

Çünkü çocuk, oyuncakları kendi malı bilir ve müsadesi olmaksızın hiç kimsenin onlardan yararlanmaması gerektiğine inanır. Bu yüzden kendisini mazlum, babasını ve kardeşini ise zalim bilir. Elbette burada çocuk haklıdır.

Anne ve babanın kendileri hiç kimsenin zor kullanaran şahıslarına ait olan mallardan istifade etmesine müsade ederler mi? O halde ne diye zulme uğramış çocuklarından böyle yersiz bir beklentileri var? Herkesin kendine ait olan bir takım şeyler var ve başkalarının onları kullanmasına engel olabilir.

Bu hususta küçük ve büyük, yabancı ve tanış arasında hiç bir fark yoktur. Öyleyse anne ve baba akıllı ve tedbirli olursa bütün gün boyunca çocuklarda yardımlaşma ve affetme ruhunu oluşturur ve çocukların kendi istekleriyle kardeşlerinin, oyuncaklarından istifade etmelerine müsade etmesini sağlayacak bir iş yapabilirler.

Çocukların arasında ihtilaf oluşturan etkenlerden biri de ev işlerini yapmaktır. Anne veya baba bir işi çocukların birinin üzerine yükleyip diğerini çalıştırmayabilirler.

Bu durumda kavga ve çekişme başlar. Anne ve baba bu gibi kavgaların çıkmasını engellemek isterlerse bütün çocuklara bir gözle bakmalı ve aralarında ayırım yapmamalıdırlar.

Aralarında ihtilaf çıkmaması için ya hiç birinden bir iş yapmasını istememeli ya da istidadlarını ölçerek her birine yapabileceği bir iş vermelidirler.

Uyumsuzlukların sebeplerinden biri de işsizlik ve boşluktur. Daha az kavga yapmaları için çocuklar için bir iş veya meşguliyet çıkarmaya çalışın. Özellikle mümkünse onları toplu ve fenni oyunlara teşvik etmek çok yararlıdır.

Anne ve babanın kavga ve çekişmeleri de bazen çocukların kavga etmesine sebep olur. Masum yavrucaklar anne ve babalarının devamlı kavga ettiklerini, tartıştıklarını görünce kavga ve tartışmanın yaşamın gereklerinden olup kaçınılmaz bir şey olduğunu sanırlar. İşte bu yüzden anne ve babalarını taklid eder ve gördükleri o sahneleri kendi aralarında yaratırlar.

Dolayısıyla, çocukların kavga ve tartışmalarından usanan bir anne ve baba ilk önce kendilerini ıslah etmeli, kavga ve tartışmayı bırakmalı, daha sonra çocuklarını ıslah etmelidirler.

Elbette aralarında tatsızlık çıkmayan aileler çok azdır; ancak, tartışmalarını çocuklar yokken yapabilirler ve eğer çocukların karşısında aralarında tartışma çıkarsa, çocuklara, “bir konuda farklı görüşlerimiz var, dolayısıyla, aramızdaki ihtilafı halletmek istiyoruz” diyebilirler.

Son olarak şunu da hatırlatalım ki, bütün bu noktalara ve diğer noktalara dikkat etmenize rağmen yine de çocukların kavga etmesine engel olamayıp, huzurlu bir aile ortamı yaratamayabilirsiniz.

Sizin böyle bir beklentiniz olmasın, biz de böyle bir söz vermiyoruz size. Sizin çocuklarınız da anormal çocuklar değillerdir. Çocukça kavgalar ve çocukların birbirlerini kızdırmaları onlar için normal bir şeydir.

Çocukların enerjisi fazladır ve o enerjilerini bu gibi hareketlerle yakarlar. Birbirlerine aşırı eziyet etmemelerine, birbirlerinin bir yerini kırmamalarına ve birbirlerine zarar vermemelerine dikkat edin.

Onların küçük kavgalarına karşımamaya çalışın. Bırakın sorunlarını kendileri halletsinler. Bundan dolayı çok da üzülmeyin, sabredin onların davranışları kendiliğinden düzelecektir.

... Mektubunda şöyle yazıyor: Küçücük ve çok şefkatli bir kızdım. Kardeşim her fırsatta bana eziyet ediyordu. Beni dövüyor, çimdikliyor, benimle alay ediyor ve oyuncaklarımı bozuyordu.

Benimle inatlaşıyor, beni itiyordu, defter ve kitabımı yırtıyordu. Kısacası, devamlı benimle kavga ediyordu. Ben ise bunun sebebini bilmiyordum. Daha sonraları kardeşimin bir suçu olmadığını,

asıl suçlunun bana kardeşimden daha fazla ilgi gösteren anne ve babam olduğunu anladım. Evet; kardeşimin beni kıskanmasına ve anne ve babamdan intikam almak için bana eziyet etmesine sebep olan onların ayrımıydı. Anne ve babamın yanlış davranışları kardeşimle devamlı kavga etmemize sebep oluyordu.


Arkadaş


İyi ve şefkatli arkadaş, Allah'ın büyük nimetlerinden birisidir, insanın sığınağı, kalp ve ruhun yatıştırıcısıdır. Bu çalkantılı dünyada gerçek bir arkadaş bulmak insanın ihtiyaçlarından birisidir.

İyi arkadaş nimetinden mahrum kalmış bir kimse, yalnız ve garip olduğunu hisseder. Yaşam zorluklarında sığınacağı ve yardımından faydalanacağı yar ve dert ortağı yoktur. Yaşamın lezzetlerinden en güzeli, kederleri gideren ve insana güç veren dostça gidiş gelişler ve arkadaş sohbetleridir.

İmam Kâzım'a (a.s): "Dünyadaki en güzel rahatlık vesilesi nedir?" diye sorduklarında "Geniş ev ve fazla arkadaştır" buyurdu.(271)

İnsanlarla kolay bir şekilde arkadaşlık kuran kimse hayatında mutlu ve başarılı olur. İnsanların en zayıfı arkadaş bulmakta güçlük çeken kimsedir.

Hz. Ali (a.s) buyuruyor ki: "İnsanların en zayıfı arkadaş bulmakta zorluk çeken kimsedir."(272)

Yien Hz. Ali (a.s) şöyle buyuruyor: "Dostun olmayışı, bir çeşit gariplik ve yalnızlıktır."(273)

Büyüklerin dost ve arkadaşa ihtiyaçları olduğu gibi, çocukların da dost ve arkadaşa ihtiyacı var. Arkadaşı olmayan bir çocuk, nerede olursa olsun gariplik ve yalnızlık hisseder, her zaman solgun ve üzgün olur.

Yârı, dostu ve sığınağı yoktur. Çocuk tabiatı gereğince bir arkadaşı olsun ister ve onu bu tabii istektenden mahrum etmek olanaksızdır.Arkadaş, insanın kendisiyle oyun oynadığı kiseden farklıdır.

Çocuk, kendisiyle oynayacak birini bulmasına rağmen bir arkadaşı olmayabilir. Çocuk bazen oyun oynadığı kimselerden veya sınıftakilerden birisini kendine arkadaş seçer. Arkadaşlıkların asıl sebebi çok açık değildir. Belki de iki arkadaşı birbirlerine çekmeken şey bir çeşit ruhsal uyumluluktur.

Emir-ul Mü'minin Hz. Ali (a.s) buyuruyor ki: "İnsanların kalbi vahşi ve başıboştur; kim onlarla ilgilenirse onlara doğru cezbolur."(274)

Arkadaş seçmek insana zorla yüklenilecek bir şey değildir ve anne ve babanın çocuklarına, bununla arkadaş ol, onunla arkadaş olma demeleri yanlıştır. Çocuğun arkadaş seçmede serbest olması gerekir.

Ama, çocuğun arkadaş seçmede tamamen serbest olması ve istediği herkesi arkadaş seçmesi de doğru değildir. Çünkü, arkadaşların, ahlak ve davranışları, mutlaka birbirlerine etki bırakır ve arkadaşlar genellikle birbirlerinin ahlak ve davranışlarını izlerler.

Eğer çocuk, iyi ve güzel ahlaklı bir arkadaş bulursa, onun iyi yönlerini izler ve eğer arkadaşı kötü olursa onun kötülüklerini örnek alır. Kötü arkadaşlar yüzünden fitne vadilerine sürüklenen, dünya ve ahiretini kaybeden temiz ve günahsız çocuklar ve gençler çoktur.

Resul-i Ekrem (s.a.a) şöyle buyuruyor: "İnsan, dost ve arkadaşının istek ve davranışlarına alışkanlık kazanır."(275)

Hz. Ali (a.s) şöyle buyuruyor: "Halkın en mutlusu, insanlarla iyi geçinen kimsedir."(276)

Bunun içindir ki İslam, izleyicilerine kötü arkadaştan sakınmalarını emretmiştir.

Hz. Ali (a.s) buyurur ki: "Fasık ve günahkâr kimselerle arkadaş olmaktan kaçının, çünü kötülük kötülüğe kavuşur."(277)

İmam Seccad (a.s) oğlu İmam Muhammed Bâkır'a (a.s) şöyle buyurmuştur: "Oğul, beş grupla arkadaşlık etme: Yalancıyla arkadaşlık yapma. Yalancı serap gibidir, seni aldatır; uzağı yakın, yakını uzak gösterir.

Fasık ve kötü kimseyle arkadaşlık yapma, çünkü seni en küçük şeye, hatta bir lokmaya satar. Bencil kimseyle arkadaşlık yapma, çünkü ihtiyaç duyduğunda yardımlarını senden esirger.

Ahmak kimseyle arkadaşlık yapma, çünkü ahmaklığıyla sana zarar verir. Hatta fayda vermek istese bile bilinçsizliği yüzünden sana zarar verir. Akrabalarıyla ilişkisini kesen kimseyle arkadaşlık yapma, çünkü akrabalarıyla ilişkiyi kesen kimse Allah'ın rahmetinden uzak ve mel'undur."(278)

Bunun için sorumlu ve bilinçli anne ve babalar, çocuklarının arkadaşlarına karşı ilgisiz kalmaz ve bunu kontrolden çıkaramazlar. Bu konuda ilgisizlik, ne anne ve babanın, ne de çocuğun yararına değildir.

Elbette anne ve babanın direkt olan dahaleti de hem uygun değil ve hem de bir sonuç vermez. Arkadaş seçmek, emirle olacak bir şey değildir ve kesinlikle emir ve nehiyle gerçekleşmez.

Anne ve baba, çocukları için, iyi ve salih arkadaşlar bulabilirlerse onların saadet ve maslahatlarını temin etmiş olur, bedbahlık ve fitne yolunu bir yere kadar onların yüzüne kapatmış olurlar.

Ama münasip ve dürüst bir arkadaş bulmak da o kadar kolay değildir. Anne ve babanın seçebileceği en güzel yol şudur: Çocuklar büyüp iyiyle kötüyü ayırtedebilecek yaşa erdiklerinde onlara yumuşak ve tatlı bir dille iyi ve kötü arkadaşın sıfatlarını, iyi ve kötü çocuklarla arkadaş olmanın sonuçlarını anlatmalıdırlar.

Samimi bir şekilde ve şefkatle onlara şöyle demelidirler: "Senin arkadaşa ihitiyacın olduğunu biliyoruz. İstediğin herkesi kendine arkadaş seçmekte serbestsin; ama, kötü ve terbiyesiz çocuklarla arkadaş olmamaya dikkat et." Bu şekilde, hem çocuğa serbestlik verebilir ve hem de ona arkadaş bulma yolunda yardım etmiş olurlar.

Daha sonra, uzaktan çocukların ve arkadaşlarının davranışlarına dikkat ederler. Kendilerine iyi bir arkadaş bulduklarını görürlerse onları teyid ve teşvik eder ve arkadaşlık ve gidiş geliş vesilelerini onlara temin ederler.

Eğer aldandığını ve kötü bir çocukla arkadaş olmak istediğini görürlerse yumuşak ve tatlı bir dille onun kusurlarını anlatırlar ve bu arkadaşlığın zararlarını ona açıklarlar ve ona derler ki:

"Böyle bir çocukla arkadaş olmak senin için iyi değil." Eğer anne ve baba ve çocuklar arasında iyi bir ilişki olursa, kolay bir şekilde çocuyklarını kötü çocuklarla arkadaş olmaktan vazgeçirebilirler.

İyi bir dille, onunla arkadaşlığı bırakmaya, razı olmazsa, ciddi ve kati bir şekilde onu alıkoyabilirler. Gerektiği zaman, kötü çocuğa şöyle diyebilirler: "Bundan böyle çocuğumuzla haşır-neşir olmaya hakkın yok." Bu konuyu kötü çocuğun anne ve babasına da diyebilirler.

Anne ve baba, arkadaş seçmede başka bir yolla da çocuklarına yardım edebilirler. Mahalle çocukları, komşular, akrabalar ve sınıf arkadaşları içerisinde iyi birisini bularak ve onların tanışma ve arkadaş olmalarını sağlayabilirler.

Eğer bu şekilde arkadaş olurlarsa onları teyid ve teşvik etmeliler ve arkadaşlıklarının güçlenmesi için yardımcı olmalıdırlar. Bu şekilde çocuklarının eğitimi için de büyük bir hizmet etmiş olurlar.

Arkadaş seçmekle hatta, çocukların bir çok kusurunu gidermek mümkündür. Örneğin, çocuğu korkak olan anne ve baba, ona cesur ve korkusuz bir arkadaş bulup onunla haşır-neşir olmasıyla korkusunu giderebilirler. Aynı şekilde, başka kusurlarını da gidermek mümkündür.

Her durumda, anne ve baba, çocuklarının arkadaşalarına karşı özellikle gençlik yıllarında ilgisiz davranamaz ve onları kendi hallerine bırakamazlar. Çünkü, çocuk ve genç değişim halindedir,

çevrenin genel ahlak durumu da iyi değildir. Küçük bir dikkatsizlikle gönüllerinin meyvesi çocuklarının fitne ve talihsizlik vadilerine sürüklenmeleri mümkündür. Hastalığın gerçek tedavisini hasta olmadan önce yapmak gerekir.

Hz. Ali (a.s) buyuruyor ki: "Her şeyin bir belası vardır ve iyiliğin belası da kötü arkadaştır."(279)

...Mektubunda şöyle yazıyor: Annemle babam arkadaşlarımla hasır-neşir olmama izin vermiyorlardı. Arkadaşlarım evimizin kapısına gelecek olsalardı sözümü kesmek zorunda kalıyordum.

Arkadaşlarımdan birisinin evi bizim evin yakınında idi ve babam ve annem ailesiyle tanışıyorlardı; ama onun evimize gelmesine veya benim onların evine gitmeme izin vermiyorlardı.

Ben arkadaşlarımla haşır-neşir olmak, onlarla sohbet etmek istiyordum, ama annemle babam bırakmıyorlardı. Ben bu yüzden ıstırap çekiyordum. Bir gün, ne pahasına olursa olsun arkadaşlarımın toplantısına katılmaya karar verdim.

Anneme sınavım olduğunu söyleyerek arkadaşlarımdan birinin evine gittim. Evi uzakta olduğu için taksiyle gittim ve o günü onlarla geçirdim. Öğleyin taksiyle eve döndüm, ama cüzdanımı arkadaşımın evinde unutmuştum. Eve yetiştiğim zaman param yoktu. Şöföre eve gidip para getireyim dedim. Koşa koşa eve geldim.

Ama şöföre parasını götürmek istediğimde annem, "Nereye gidiyorsun?" dedi. Korkudan başka bir yalan uydurarak, "Kitaplarımdan birisi sokağa düşmüş" dedim. Annem, "Bırak kardeşin gider alır" dedi. Kardeşim, "Ne kitabı?" diye sordu. Ben ne diyeceğimi bilemiyordum. Kardeşim bir müddet sokakta gezdi ama bir şey bulamadı. Taksi şöförü de gitmişti.

Acaba, annem benim arkadaşa ihtiyacım olduğunu bilmediği için mi beni bu kadar sınırlandırmıştı. Ben, anne ve babamın haberi olmadan yalan söylemekle bile olsa bir yolunu bularak ara-sıra arkadaşlarımın evine gidiyordum.

Şükürler olsun şimdiye kadar bir şey olmadı. Acaba anne ve babamın, yalan söylemeye mecbur kalmamam ve onlardan habersiz bir iş görmemem için arkadaşlarımı tanımaları, iyi arkadaşlarımla haşır-neşir olmam ve ilişki kurmama izin vermeleri daha iyi olmaz mıydı?

... Hatıra defterinde şöyle yazıyor: Çok titiz ve sıkı tutan bir annem vardı. Arkadaşlara gidip gelmeme izin vermiyordu. Okul dönemimde bir defa bile olsun arkadaşlarımı eve davet ettiğimi hatırlamıyorum.

Annem, benim de arkakaşım olduğunu, haysiyetimi korumak ve onları eve davet etmek istediğimi düşünmüyordu. Ben de insanım, haysiyet ve duygum var. Bir gün üzerimdeki parayla okulda arkadaşlarıma dondurma ısmarladım. Olaydan, annemin haberi olunca bana kızdı. Keşke bununla yetinseydi; peşinden aceleyle okula gelerek müdüre şikayet etti.

Dondurma ısmarladığım arkadaşlarımla kavga etti. Onlar, "Biz dondurmanın parasını veririz" dediler. Ben o kadar üzüldüm, o kadar utandım ki Allah'tan ölmeyi diledim. Bu olaydan sonra, artık o okula gitmedim. Şimdi o olaydan on beş yıl geçmekte, ama şimdiye kadar o olayı unutmadım ve her gün bena ıstırap veriyor.

O arkadaşlarımdan birisini görünce kendimi gizliyor, utançtan sarıp kızarıyorum. Okul ve sınav ismini duyunca gözümde o acı hatır canlanarak ruhumu incitiyor.

Acaba bir anne ve eğiticinin az bir para için, çocuğunun ruhuna böyle büyük bir darbe vurması ve ömür boyu azap çekmesine neden olması doğru bir şey midir? Acaba annemin, bu küçük olayı görmezlikten gelmesi ve beni böyle bir belaya düşürmemesi daha iyi değil miydi?

Acaba annemin, benim istek ve duygularımı anlaması ve iyi arkadaşlarla gidiş gelişime izin vermesi daha iyi değil miydi?


ÇOCUK VE DİNİ İNANÇLAR


Allah ve dine yöneliş fıtri bir kökeni olup insanın içinden kaynaklanmaktadır. Allah Teala Kur'an'da şöyele buyuruyor: "O halde, yüzünü doğru olarak dine, Allah'ın o fıtratına çevir ki, O, insanları onun üzerine yaratmıştır."(280)

Her çocuk, dış etkenler fıtratını kirletip ve doğru yoldan sapıtmazsa fıtratı gereğince Allah'a tapar.

Resulullah (s.a.a) şöyle buyurmuştur: "Bütün çocuklar, eğer anne ve babaları, onları yahudiliğe veya hıristiyanlığa doğru çekmezlerse, ilahi bir fıtratla dünyaya gelir ve gelişirler."(281)

Çocuğun, fıtratında gizli olan inançların yavaş yavaş ortaya çıkması ve daha da gelişip kamilleşmesi için, çocuğa münasip bir ortam yaratmak anne ve babanın görevidir.

Çocuk tabiatı gereğince küçüklükten beri, isteklerini yerine getirebilecek olağan üstü bir güç ve kudrete ilgi duyar. Fakat onun anlayışı, merkezleşen ilgisini açıklayabilecek kadar gelişmemiştir.

Ama, yavaş yavaş açığa kavuşmaya ve canlanmaya başlar. Normalde dindar bir ailede yaşayan bir çocuk, "nedenler yaşı" diye adlandırılan dört yaşlarından itibaren Allah'a yönelmeye başlar ve ara-sıra Allah'ın adını söyler.

Soru ve konuşmalarından, fıtratının canlandığı ve bu konuda bilgilerini genişletmek isteği anlaşılır. Güneşi kim yarattı? Ayı ve yıldızları kim yarattı? Acaba Allah beni seviryor mu? Acaba Allah tatlılığı seviyor mu?

Bize kim yağmur indiriyor? Babamı kim yaratmış? Allah bizim sözlerimizi işitiyor mu? Allah'la telefonla konuşulabilir mi? Allah nerede? Nasıl bir şekli var? Allah gökyüzünde midir?

Dört yaşından o tarafa çocukların bu gibi yüzlerce soruları vardır. Sorulardan, onların Allah'a tapma fıtratının uyandığı ve bilgilerini tamamlamak istedikleri bellidir.

Küçük çocuğun, Allah hakkında ne gibi bir tasavvuru olduğu pek açık değildir. Belki de, Allah'ın, babası gibi, ama biraz daha büyük, daha güçlü ve daha zengin olduğunu düşünmektedir.

Çocuğun anlayışı geliştikçe Allah'ı daha iyi tanır. Anne ve babanın konu hakkında büyük bir sorumluluğu vardır. Onlar, çocuklarının inançlarının daha da kuvvetlenmesi için, birçok yardım yapabilirler.

Eğer bu konuda kusur ederlerse kıyamette sorumlu olacak ve bu konuda sorgulanacaklardır. Anne ve baba, çocuğun bütün sorularını, neden ve niyelerini cevaplandırmaları gerekir. Aksi durumda, çocuğun araştırma ve merak ruhu sönebilir. Onların sorularına cevap vermek de kolay bir iş değildir.

Cevapların doğru, kısa ve çocuğun kavrayabileciği bir şekilde olması gerekir. Çocuğun zihni ve anlayışı geliştikçe, cevapların da ona göre derin olması gerekir.

Bu iş ise, her anne ve babanın üstesinden gelebileceği bir şey değildir. Önceden kendilerini hazırlamış olmaları gerekir. Ağır ve yorucu konular söylemekten mutlaka kaçınmaları gerekir.

Çünkü, bu konuların faydası olmadığı gibi, çocukların bıkmasına da neden olur. Küçük çocuğun, zor konuları anlamaya hazırlığu yoktur. Dini öğretilerin, çok tabii bir şekilde ve çocuğun anlayışına, zekasına göre olması gerekir.