İSLAM'DA ÇOCUK VE TERBİYESİ
 



Hayır İşlerde Dayanışma


Bazı işleri, özellikle önemli ve değerli işleri bir kişi tek başına yapamaz. Ama yardımlaşmayla çok değerli işler yapılabilir. İnsan tek başına hareket etmekle bir çok önemli işleri ve hayır amelleri yapamaz ve o işler yapılmadan öylece kalıverir.

Bir adamın tek başına hastane, sağlık ocağı, lise, ilkokul, cami, hamam, yetimyurdu, umumi kütüphane, çocuk yuvası, huzur evi ve ... gibi umuma açık olan hayriyeler yapabilmesi veya yöneltebilmesine çok az rastlanan bir olaydır.

Fakat, yardımlaşmayla bütün bu işler ve hatta bunlardan daha önemlisi yapılabilir. Yardımlaşma ve dayanışma düşüncesi halk arasında her ne kadar güçlenirse onların toplumsal işleri de bir o kadar iyi idare edilir.

Dolayısıyla, mükemmel bir toplumsal inanç olan İslam dini insanları yardımlaşma ve dayanışmaya davet ediyor.

Allah Teala şöyle buyuruyor: “İyilik ve takva konusunda yardımlaşın, günah ve haddi aşmada yardımlaşmayın.”(198)

Hz. Ali -as- ise bu konuda şöyle buyurur: “Hakkı ayakta tutmak için yardımlaşmak emanet ve dindarlıktır.”(199)

Yardımlaşma ve dayanışma düşlüncesinin temeli çocuklukta atılmalı ve eğitilmelidir. Toplumsal eğilim, garizelerden biri sayılıp insanın içinden kaynaklanması sevindiricidir; ancak, onun doğru yönde kılınması ve ondan yararlanılması gerekir.

Çocuklarının eğitim ve terbiyesine ilgi duyan anne ve babalar çeşitli yollarla ve hatta uygun oyunlarla çocuklarının dikkatini hayır işlerde dayanışma ve yardımlaşmaya çekip Allah vergisi olan bu fıtratı eğitebilirler.

Örneğin, çocuklar için uygun oyuncaklar seçerek onları bir hastane, bir okul veya bir köprü yapımında yardımlaşmaya davet edebilirler. Çocuklara ortak bir kumbara alarak onlara her gün cep harçılıklarından bir miktarını kumbaraya atıp bir müddet sonra çıkararak anne ve babalarının kontrolünde bir hayır işe harcamayı önerebilirler.

Meyva ve şeker alarak anne ve babalarıyla birlikte veya tek başlarına hastaların ziyaretine gidebilirler. Fakirlere yardım edebilirler. Hayır kurumlarına vemeleri veya umumi kütüphanelere kitap olmaları için devamlı veya arada-sırada onlara bir miktar para verebilirler.

Çocuklara, kendi aralarında toplanıp hayır işlerde faaliyet göstermeyi önerebilir ve bu alanda onlara yardım edebilirler. Anne-baba bir hayriye müessesesine katılıyorlarsa çocuklarını da o müesseseye katabilir ve o müesseseye vemesi için onlara bir miktar para verebilir, çocukları o müessesenin resmi üyelerinden biri yapabilirler.

Çocuklara İnsanlari Sevmeyİ Öğretİnİz


Bütün insanlar Allah’ın kullarıdır. Anne ve baba birdir ve gerçekte her ikisi de bir ailenin parçasıdırlar. Onları Allah yaratmıştır, dolayısıyla onları sevmektedir. Herkese rızık verir.

Onların ihtiyaç duydukları şeyleri yaratmış ve ihriyaçlarını gidermeyi sağlamıştır. Allah’ın bağışlarından yararlanmaları için akıl ve kudret vermiştir. Onların psikolojik tekamüllerine ve uhrevi saadetlerine de önem vermiş ve hidayet olmaları için gerekli vesileleri sağlamıştır. Onlara doğru yolu göstermeleri ve kılavuzluk etmeleri için peygamberler seçmiştir.

İnsanların saadet ve tekamülü doğrultusunda çalışmaları için imamlar ve din önderleri görevlendirmiştir. Bütün bunlar kullarını sevdiği ve onların rahatlık ve saadetini istediği içindir.

İnsanlardan birbirlerine karşı şefkatli, merhametli, yararlı ve iyiliksever olmalarını istemiştir. Herkese bağışta bulunmalarını, birbirlerinin ihtiyaçlarını gidermelerini, zor ve sıkıntılı durumlarında birbirlerinin yardımına koşmalarını istemiştir.

İyilik sever ve kardeşlerine hizmet eden insanlar Allah Teala’nın has kullarından olup büyük bir makama sahiptirler; dolayısıyla özel bir mükafatla mükafatlandırılacakları vadedilmiştir. Sosyal kutlu bir din olan İslam dini bu hususta bir takım tavsiyelerde bulunmuş ve bunu genel bir görev kılmıştır. Örneğin:

Resulullah -saa- buyurmuştur ki: “Bütün insanlar Allah’ın rızkından yararlanmaktadırlar. O halde, Allah yanında insanların en sevgilisi O'nun kullarına yararı dokunan veya bir aileyi mutlu edendir.”(200)

İmam Sadık -as- şöyle buyurmaktadır: “Allah Teala buyuruyor ki, insanları ben rızıklandırmaktayım ve benim yanımda insanların en sevimlisi kullarıma karşı en şefkatlisi ve onların ihtiyaçlarını gidermeden herkesten çok çaba harcayanıdır.”(201)

Yine İmam Sadık -as- buyuruyor ki: “Allah Teala’nın bir takım özel kulları vardır ki, insanların bir şeye ihtiyacı oldu mu onlara giderler; onlar kıyamet günü Allah’ın güvencesinde olurlar.”(202)

Resulullah’tan -saa-, Allah Teala’nın yanında insanların en sevimlisi kimdir? diye sorulunca buyurdular ki: “Halka diğer insanlardan daha çok hayırı dokunan kimsedir.”(203)

Resulullah -saa- şöyle buyurmuştur: “Dinden sonra aklın başı, insanlarla dost olmak ve ister iyi olsun, ister kötü herkese bağışta bulunmaktır.”(204)

Yine Resul-i Ekrem’den -saa- şöyle rivayet edilmiştir: “Müslümanları işlerini ıslah etmeyi düşünmeyen kimse müslüman değildir.”(205)

Resulullah -saa- buyuruyor ki: “Bir müslümanın imdat çağrısını duyduğu halde onun yardımına koşmayan kimse müslüman değildir.”(206)

Başka bir yerde de şöyle buyuruyor: “Allah, kullarına karşı şefkatlidir ve şefkatli insanları sever.”(207)

Hadis kitaplarında Resulullah’tan -saa- ve Ehl-i Beyt imamlarından -as- bu gibi hadislerden yüzlercesi rivayet edilmiştir.

Resul-i Ekrem -saa- geniş bir bakışla insan toplumunu ve özellikle müminler topluluğunu bir tek parça bilmiş ve izleyicilerinden, herkesin rahatlık ve saadeti için çalışmalarını ve herkesin iyliğini istemelerini emretmiştir.

İslam, tamamen toplumsal bir din olup kişilerin saadetini toplumun saadetine bağlı bilmekte, her türlü bencillikle mücadele etmektedir. Müslüman ve sorumlu bir insan bencil olamaz, başkalarının yararlarına ilgisiz olamaz.

İnsanları sevmek seçkin bir insani özellik olup insanın yaratılışından kaynaklanmaktadır. Ancak, terbiye sonucu eğitilip mükemmelleşebileceği gibi yok olabilir de. Bu seçkin özelliğin temeli diğer beğenilmiş insani sıfatlar gibi çocukluk döneminde atılmalıdır.

Anne ve babaların vazifeleri çocuklarını insansever, şefkatli, hayırsever yetiştirmektir. Anne ve babaların kendileri iyliksever ve insansever olsalar, iylikseverliklerinin belirtisi söz ve davranışlarında görülürse o zaman evlatlarını şefkatli ve insansever yetiştirebilirler.

Sorumlu ve bilinçli anne ve babalar ara-sıra zavallı, güçsüz ve zayıf insanların acınacak durumlarını çocuklarına anlatabilir, mümkünse onlarla yakından göşebilir ve çocuklarına şöyle diyebilirler: “Bunların hepsi insan ve bizim kardeşimizdir.

Hakları çiğnenmiş, aç ve zavallı kimselerdir. Biz onları savunmalı ve çiğnenmiş olan haklarını onlara geri çevirmeliyiz. Şimdi geçici olarak gücümüz yettiği kadarıyla onlara yardım etmek zorundayız.” Sonra güçlerinin yettiği kadarıyla çocukların karşısında ve hatta onların vasıtasıyla o insanlara yardım edebilirler.

Ara-sıra zalimlerin zulümlerinden ve zulme uğramışların acı durumlarını çocuklara anlatabilir ve bunun karşısında müslüman bir insanın sorumluluk ve vazifesini anlatabilirler.

Çocukları hastanelere ve sağlık ocaklarına götürerek çaresiz hastaların ihtiyaçlarını onlara gösterebilir, İslam'ın bu alandaki emir ve hükümlerini onlara açıklayabilir, maddi durumları elverdiği miktarca onlara yardım edebilirler.

Zavallı yetimlerin ve kimsesiz yaşlıları çocuklara anlatabilir ve mümkünse onlarla bağlantı kurabilir, onları savunmanın gerekliliğini çocuklara aşılayabilirler. Çocuklara insanların genel sorun ve sıkıntılarını anlatarak müslüman ve sorumlu bir insanın onlara karşı vazifesini açıklayabilirler.

Sorumlu ve bilinçli anne ve babalar bu hareket ve sözleriyle yavaş yavaş çocuklarının şefkat duygularını tahrik ederek iyilikseverlik ve insanseverlik duygusunu eğitebilirler.


Adalet ve Eşİtlİk


Birkaç kişilik bir aile küçük bir ülke gibidir ve bu ülkeyi anne ve baba yönetmektedir. Nasıl adalet ve eşitlik olmaksızın bir ülkeyi iyi bir şekilde yönetmek imkansızsa, bir aileyi yönetmek için de adalet ve insaf gereklidir.

Safa ve samimiyet, muhabbet ve sevgi, güven ve iyimserlik, refah ve huzur ancak adalet ve eşitliğin hakim olduğu bir ortamda mümkündür. İşte böyle bir ortamda çocuklar iyi eğitilir, içlerindeki yetenekleri fiiliyete geçirir,

anne ve babalarından pratikte adalet ve eşitlik dersi alırlar. Büyükler adalet ve insafa muhtaç oldukları gibi çocuklar da adalet ve eşitliğe susuzdurlar.

İmam Sadık -as- buyuruyor ki: “İnsanların yanında adalet ve insaf susuz insanların içtiği sudan daha tatlıdır. Küçük bile olsa işlerin idaresinde adaletten daha iyi bir şey yoktur.”(208)

Başka bir yerde de İmam Sadık’tan -as- şöyle rivayet edilmiştir: “Kıyamet günü insanlardan üç grub Allah’a herkesten daha yakın olurlar:

1- Öfkelendiği zaman eli altındakilere zulmetmeyen kimse.

2- İki kişinin arasını yapmak için her ikisine gidip gelen, ancak haktan hiç çıkmayan kimse.

3- Kendi zararına bile olsa hakkı söyleyen kimse.”(209)

Allah Teala Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyuruyor: “Şüphesiz Allah size adalet ve ihsanı emrediyor.”(210)

Adaletli ve insaflı anne ve baba, bütün çocuklarına karşı bir davranır ve hiç birini diğerine tercih etmez. Kız ve erkek, çirkin ve güzel, küçük ve büyük, zeki ve aptal,

salim ve kusurlu hepsini kendi çocukları bilir ve aralarında fark gözetmezler. Okşama ve sevmede, saygı ve ihtiramda, yiyecek ve giyecekte, savunma ve taraftarlıkta, harçlık vermede, ev işlerini bölüştürmede ve kısacası bütün işlerde bütün çocukları bir görür ve hepsine karşı bir davranırlar.

Resulullah -saa- şöyle buyuruyor: “Çocuklarınız arasında (gizlide bile olsa) adaleti gözetin. İhsan ve bağışta çocuklarınızın size karşı adaletli davranmalarını istediğiniz gibi onların da sizden bu beklentileri vardır.”(211)

Resul-i Ekrem -saa- bir adamın çocuklarından birini öptüğünü ve diğerini öpmediğini görünce, “Niçin adaletli davranmıyorsun?” buyurdular.(212)

Adamın biri Resulullah’ın -saa- yanında oturmuştu. O esnada oğlu içeri girdi. Adam onu öpüp dizlerinin üzerine oturttu. Daha sonra kızı içeri girdi, adam kızını önünde oturttu. Resulullah -saa- bu durumu görünce buyurdular ki: “Niçin çocukların arasında adalet ve eşitliği gözetmedin.”(213)

Hz. Ali -as- şöyle buyurur: “Adalet ve eşitliği gözetme, siyasetlerin en iyisidir.”(214)

Kadının birisi iki çocuğuyla birlikte Resulullah’ın -saa- zevcesi Aişe’ye gitti. Aişe kadına üç hurma verdi. Kadın çocuklardan her birine bir hurma verdi ve üçüncü hurmayı da ikiye bölerek yarısını birine ve diğer yarısını da öteki çocuğuna verdi.

Resul-i Ekrem -saa- eve dönünce Aişe olanları Hazret’e anlattı. Resulullah -saa- Aişe’ye buyurdular ki: “O kadının bu hareketine şaşırdın mı? Allah Teala adalet ve eşitliği gözettiği için onu cennete götürecektir.”(215)

Ancak, anne ve baba adaletli ve insaflı olmaz, çocuklar arasında fark gözetir ve bazılarını diğerlerine tercih ederlerse masum çocuklarına telafi edilemeyecek derbeler indirmiş olurlar; onların en önemlileri özetle şunlardır:

1- Çocuklar aile ocağında anne ve babadan amelen adaletsizlik ve başkalarının hakkını çiğneme dersi alır ve yavaş yavaş bunu alışkanlık haline getirirler.

2- Aralarında fark gözetilen çocuklar anne ve babaya kin beslerler; hatta aksi tepki gösterebilir, onlara baş kaldırabilirler.

3- Kardeşler arasında kıskançlık ve düşmanlık hakim olur. Devamlı kavga eder, çekişirler. Sert tepkilere baş vurup, çirkin ameller ve hatta cinayet işleyebilirler.

4- Aralarında fark gözetilen çocuklar mahrumiyet ve mazlumiyet hissine kapılır ve içlerinde bir ukde oluşur; bu ukde onlarda ıstırap, rahatsızlık ve ümitsizlik doğurabilir; nihayet asap zaafı ve psikolojik hastalıklara yol açabilir.

Adalet ve eşitliğe aykırı hareket eden ve çocuklar arasında fark gözeten anne ve baba bütün bunlardan sorumludurlar. Elbette, anne ve baba bütün çocuklara eşit davranamazlar.

Farklı yaşlarda, farklı zamanlarda ve cinsel farklılıkları olan çocukların ihtiyaçları farklıdır. Adalet ve eşitlik de böyle bir şeyi gerektirmiyor. Büyük çocuklarını kucaklarına alıp süt çocuğu gibi onu okşayabilirler mi?!

Üç yaşındaki çocuğa, onsekiz yaşındaki oğullarına verdikleri kadar cep harçlığı verilebilir mi?! Bir kız başkalarıyla erkek gibi serbestçe muaşeret edebilir mi?!

Adalet ve eşitlik böyle bir şeyi gerektirmiyor ve biz de böyle bir şeyi önermiyoruz. Ama her durumda anne ve baba, çocukların kendilerine karşı fark gözetildiği hissine kapılmayacağı şekilde iyice düşünerek eşit bir davranış seçmelidirler. Bu konuyu kıskançlık başlığında inceledik; okuyucularımız oraya müracaat edebilirler.

... Mektubunda şöyle yazıyor: Çocukluğumdan hiç bir zaman unutamayacağım acı bir hatıram var. Babam benimle erkek kardeşim arasında fark gözetiyordu. Onun isteklerine ilgi gösterip yerine getirdiği halde bana hiç ilgi göstermiyordu.

Ona saygı gösterdiği halde bana hakaret ediyor, azarlıyordu. Onu benden çok seviyor, okşuyordu. Bu yüzden ben babam ve kardeşimden nefret ediyordum. Onun bu insanlık dışı hareketinden intikam almak istiyordum, ancak, elimden bir şey gelmiyordu.

Öyle kızmıştım ki, evde yalnız kaldığım vakitlerde misafir odasına giderek işleme dolabı ve duvarları çiviyle çiziyor, camları kırıyordum; bundan başka bir şey elimden gelmiyordu. Ama babamın bu konudan hiç haberi yoktu ve benim bu zararları verebileceğime inanmıyordu.

... Mektubunda şöyle yazıyor: Yakın akrabalarımızdan birisinin iki kızı vardı. Birisi çok zekiydi, diğerinin ise aklı pek almıyordu. Her ikisi ilk okula gidiyorlardı.

Aklı pek almayan büyük kız çoğu zaman düşüp puanlar alıyordu, ama küçük kızın notları iyiydi. Anneleri düşüp kalktığı her yerde küçük kızını övüyor ve büyük kızı kötülüyordu. Küçük kızı okşayıp aferin derken büyük kıza, beceriksiz, aptal çocuk. Sana harcanan paraları haram ediyor ve hiç bir şey öğrenmiyorsun. Yediğin yemeğe ve giydiğin elbiseye yazık! Zavallı ve tembelin birisin.

Sonun ne olacak senin bilmem, diyordu. Şimdi büyük kız evlenmiş ve bir kaç çocuğu var. Ama normal bir kadın değil, kendini düşük hissediyor. Sessiz ve inzivaya çekilmiş bir hali var.

Bir yere misafir gittiğinde bir köşeye çekiliyor ve hiç konuşmuyor. Ona, “sen de bir şeyler söylesene” dediğimizde ahh çekerek, “ne söyleyeyim” diyor. Bir kaç kere onu sinir doktoruna götürdüler.

Doktor muayene edip konuştuktan sonra onun hasta olmadığını, aksine onu bu hale sokan anne ve babasının hasta olduklarını söyledi. Bir gün doktur ona, “yemek yapabilir misin?”

diye sorduğunda ağlayarak “yapabilirim, ama her zaman yemek yaptığımda anne ve bamam ilgi göstermiyor ve aferim kardeşine .... O iyi yemek yapıyor” diyorlar, dedi.

Çocuklara Saygı Gösterİn


Çocuk da bir insandır ve her insan kendi şahsiyetine ilgi duymaktadır. Kadir-kıymetinin bilinmesini, kişiliğine saygı duyulmasını isret. Büyüklerin kendine saygı göstermelerini kendi kişiliğinin, büyüklüğünün ve kadrinin bilinmesinin belirtisi olarak kabul eder. Çocuklarının kişiliklerine ilgi duyan anne ve babalar sürekli onlara saygı duymalı ve onlara kişilik vermelidirler.

Çocuğa saygı göstermek, çocuğun kişiliğini eğitmenin önemli etkenlerinden birisi sayılmaktadır. Kendisine saygı duyunal, kişilik verilen çocuk şahsiyetli ve kişilikli yetişir ve kendi şahsiyetini korumak için çirkin işlerden sakınır. Kendisine daha fazla ve daha iyi saygı duyulması için iyi işler yaparak şahsiyetini diğerlerinin gözünde daha yüceltmek ve daha bir mükemmelleştirmek ister.


Anne ve babasının saygı duyduğu çocuk onların hareketlerini taklid eder, diğerlerine, anne ve babasına saygı gösterir. Çocuk, kendi şahsiyetine ilgi duyan, hakaret ve küçümsenmeden nefret eden küçük bir insandır. Anne ve baba, çocuğa hakaret eder, onu küçümserlerse onlara karşı kin besler, er-geç onlara karşı isyan ederek intikam alır.

Ne yazık ki, sayıları az olmayan cahil anne ve babalar çocuğa saygı duymanın onu eğitmekle ve kendi babalıklarıyla uyuşmadığını sanmaktalar. Böyle insanlar derler ki: “Çocuğa saygı gösterirsen şımarır ve bize karşı saygısızlık ederler.” Çocuğa saygı ve ilgi göstermemeyi bir nevi terbiye sanırlar ve böylece onların şahsiyetlerini yıkıp şahsiyetsizlik ve alçaklığı onlara aşılarlar.

Oysa bu metod, eğitim adına yapılan büyük hatalarından biridir. Çocuklara saygı, anne ve babayı çocuğun gözünde düşürmeyeceği gibi, aksine, onlarda kişilik ve yücelik ruhunu eğitir.

Çocuk o küçüklüğüne rağmen anne ve babasının onu bir insan bildiklerini, kendisine değer ve kişilik verdiklerini anlar. Dolayısıyla, kişiliğinin saygınlığının korunması için toplumun sevmediği işlerden sakınmaya çalışır.

Ne yazık ki toplumumuz, çocuklara gerektiği kadar saygı duymamakta ve hâlâ onları resmen ailenin bir üyesi olarak tanımamaktadır. Örneğin: Misafirliklerde genelde çocuklar anne ve babaların asalaklarıdırlar; resmen davet edilmezler.

Onların yeri aşağıda ve kapının eşiğindedir. Onlar için özel tabak, çatal, bıçak ayrılmaz. Giriş ve çıkışlarda hiç kimse onlara saygı göstermez. Arabalarda özel sandelyeleri olmaz; ya ayakta durmaları gerekiyor veya anne ve babalarının kucağında oturmak zorundadırlar.

Bir toplulukta konuşma hakları yoktur; konuşsalar bile hiç kimse sözlerine önem vermez. İsimleriyle çağırılırlar. Görüşme ve konuşmalarda onlara karşı saygılı davranılmaz.

Onlara selam verilmez, teşekkür edilmez, Allahısmarladık söylenmez. Hiç kimse onların isteklerine önem vermez ve ev işlerinde görüşleri alınmaz. Hafif ve hor görülen işleri onlar yapmak zorundadır ve ...

İslam dini çocukların kişiliğine önem vererek çocuklara saygı gösterilmesini emrektektedir.

Resulullah -saa- şöyle buyuruyor: “Çocuklarınıza saygı gösterin ve onları iyi terbiye edin ki, Allah sizi affetsin.”(216)

Hz. Ali’den -as- şöyle rivayet edilmektedir: “İnsanların en alçağı başkalarına hakaret edendir.”(217)

Resul-i Ekrem -saa- her zaman ve her yerde çocuklara yumuşak davranır, şefkat gösterirdi. Bir yolculuktan döndüğünde çocuklar o hazreti karşılamaya koşarlardı.

Resulullah -saa- onları okşar, onlara ilgi gösterirdi. Daha sonra onlardan bir kaçını kendi bindiği hayvana bindirir, ashaba da diğerlerini bindirmelerini emreder ve bu halde şehre dönerlerdi.

Çocuklara, hatta süt çocuklarına bile hakaret etmekten sakınırdı. Ümmulfazl der ki: Resul-i Ekrem -saa- henüz süt çocuğu olan Hz. Hüseyin’i benden alarak kucakladı.

Hz. Hüseyin -as- Resulullah’ın -saa- elbisesini ıslattı. Ben kızarak Hüseyn’i Resulullah’tan -saa- aldım. Bu arada Hüseyin ağladı. Bunun üzerine Resulullah -saa- bana şöyle buyurdu: “Ey Ümmulfazl! Biraz yavaş. Bu idrarı su temizler, ama Hüseyin’in kalbinden üzüntüyü ne giderebilir?”(218)

... Mektubunda şöyle yazıyor: Annem-babam bana değer vermiyorlardı. Sadece bana değer vermemekle kalmıyor, hatta çoğu zaman hakaret bile ediyorlardı. Beni işlerine katmıyorlardı, bir iş yapacak olsaydım hemen ona kusur bulurlardı.

Başkalarının, hatta arkadaşlarımın karşısında bana hakaret ediyorlardı. Başkalarının yanında konuşmama müsade etmiyorlardı. Bu yüzden her zaman düşüklük ve alçaklık hissine kapılıyordum. Kendimi değersiz ve fazla bir üye biliyordum. Şimdi, büyüdükten sonra bile halâ o durum devam ediyor. Zor işler ve sorunlar karşısında kendimi güçsüz hissediyorum.

Bir işi yapmaya karar veremiyorum. Kendi kendime diyorum ki: Benim görüşüm doğru değil, dolayısıyla, diğerlerinin bana görüşlerini belirtmeleri gerekir. Kendimi beceriksiz, bir işe yaramaz biliyorum.

Kendime güvenemiyorum, işleri yapmaya gücüm yetmiyor. Hatta arkadaşlarım arasında bile konuşmaya cüret edemiyorum ve bir şey konuşacak olsam da sonra pişman oluyorum, bir kaç saat sözlerimin doğru olup olmadığını, yerinde olup olmadığını düşünüyorum. Ben bu hususta anne-babamı sorumlu biliyorum. Evet; benim şahsiyetimi böyle düşüren onlardır.

Kendİnİ Tanımak ve Hedefİ Olmak


Hayvanların bütün işleri yemek, içmek, şehvet gütmek ve türemekte özetlenmektedir. Hayvanın mükemmel bir aklı ve bilinci yoktur. İyi ve kötüyü ayıtedemez. Dolayısıyla, onun hakkında mükellefiyet, hesap-kitab, sevap ve ceza da sözkonusu değildir.

Ama yaratıkların en üstünü olan insan bir hayvan değildir. İnsanın aklı ve şuuru var, bilinçlidir. İyi ve kötüyü, çirkin ve güzeli ayırtedebilmektedir.

İnsan, ebedi hayat için yaratılmıştır, yok olup gitmek için değil. Dolayısıyla, sorumlu ve mükelleftir. Allah'ın halifesi ve emanetçisidir. İnsanın hayatı yemek, yatmak, şehvet gütmek, türemek ve çalışmakla özetlenemez.

İnsan, meleklerden bile daha üstün olacak bir doğrultuda hareket etmelidir. O insandır, dolayısıyla insanlığını eğitip mükemmelleştirmelidir. İnsanın yaşamında bir hedefi var; ancak, yüce insani hedef, alçak hayvani hedef değil.

İnsan Allah'ın rızası, ve Allah kullarına hizmet etmek için çalışıp çaba harcar, kısa zamanda geçici dünyevi menfaatler için değil. İnsan, hakkı arayan ve hakkı izleyendir.

Evet, insanın varlığı, diğer hayvanlara karşı çok özelliği olan değerli bir cevherdir. Ne yazık ki, insanlardan birçoğu paha biçilmez insani şahsiyetlerini kaybetmiş olup, bir hayvan gibi hayatlarını boşa geçirmekteler.

Ve hayvanlar gibi yemek, yatmak ve şehvet gütmekten başka bir hedefleri yoktur. İnsan yüz yıl yaşamasına rağmen kendi insani değerinin farkına varmayarak kendisine karşı cahil olarak ölebilir. Dünyaya hayvan gelip, hayvan gidebilir. Hedefsiz ve başı boş olabilir. Ve bütün çabalarından bedbahtlıktan başka bir sonuç almayabilir.

İnsan kim olduğunu, nereden geldiğini, nereye gitmekte olduğunu, dünyaya gelmesinin hedefinin ne olduğunu, hangi doğrultuda hareket etmesi gerektiğini, gerçek kemal ve saadetinin ne olduğunu bilmek zorundadır.

Hz. Ali -as- buyurmuştur ki: “Marifetlerin en üstünü insanın kendisini tanımasıdır ve en büyük cahillik ise insanın kendini tanımamasıdır.”(219)

Başka bir yerde de şöyle buyurur: “Kendini tanımayan kimse kurtuluş yolundan uzaklaşarak cehalet ve sapıklık yoluna giriverir.”(220)

Yine buyuruyor ki: “Allah katında insanların en kötüsü, hayatında midesini ve şehvet güdüsünü doyurmaktan başka hedefi olmayan kismedir.”(221)

Ayrı bir hadiste ise şöyle buyurmaktadır: “Ahiret saadetini hedef edinen kimse en üstün iyiliklere kavuşur.”(222)

Kendini tanıma ve hedefli olmayı çocuğa, anne-babası öğretmelidir. Onlar tedricen çocuklarını yetiştirebilir, hedefli ve kendini tanıyan biri olarak eğitebilirler.

Yavaş yavaş yüce insanlık makamını çocuklarına açıklayıp onları yaşama hedefine aydınlatabilirler. Çocuk anne-babasının yardımıyla, kim olduğunu, nerede olduğunu,

nereden geldiğini, gelmesinin sebep ve hedefiin ne olduğunu, sonunda nereye gideceğini, bu dünyada vazife ve sorumluluğunun ne olduğunu, hangi hedef ve programı izlemesi gerektiğini, saadetinin ve bedbahtlığının nede olduğunu anlamalıdır?

Anne ve baba kendilerini tanımış olup doğru bir hedefleri olsa ve kendi sorumluluklarına vakıf olsalar kendini tanıyan ve hedefli insanlar yetiştirebilirler.


Çocuk ve Aİle İktİsadı


En önemli aile işlerinden biri de ailenin iktisadî işlerini düzenlemek, gelir ve giderlerini hesaplamaktır. Akıllı ve ilerisini gören, gelir ve giderlerinin hesabını bilen ve gelirine göre harcayan,

parayı nerede harcaması gerektiğini bilen bir aile borç ve vereseye ihtiyaç duymaz, fakirlik ve iflasa düşmez ve nisbeten sakin, huzurlu ve sorunsuz bir yaşama sahip olur. Hatta fakir bile olsa tediricen iktisadi durumlarını iyileştirerek yaşamlarına bir düzen verebilir.

Tam aksine, iktisadında, gelir ve giderinde doğru-düzgün tedbiri olmayan, har vurup harman savuran bir aile çoğunlukla borçlu olur ve giderlerini karşılamak için faizli borç olmak veya eşyaları taksitle pahaya almak zorunda kalır, neticede başkaları için çalışmaya mecbur olur. Böyle bir aile genellikle iyi bir yaşama sahip olmaz,

bir çok sorunlarla karşılaşır, hatta birincil yaşam gereklerinden bile mahrum olup doğru düzgün bir düzene sahip olmayabilir. Geliri çok olup zengin bile olsa, düşünerek haraket etmediği için uzun arzu ve heveslere kapılarak daima sıkıntıda olur.

Ailenin huzur ve rahatlığı sadece para kazanmakla gerçekçeşmez; para kazanmaktan daha önemlisi akıl etmek, düşünmek, harcama programına sahip olmak ve aile iktisadını düzenlemektir.

İmam Sadık -as- bu hususta buyuruyor ki: “Allah bir ailenin iyilik ve saadetini isterse o aile fertlerinin yaşamlarına uyum ve tedbir verir.”(223)

Yine şöyle vurguluyor: “Bütün kemalat üç şeyde toplanmıştır; onlardan biri yaşamda haddini aşmama ve geçiminde akıllı davranmaktır.”(224)

Başka bir yerde de şöyle buyurmuştur: “İsraf ve taşkınlık fakirliğe sebep olur, iktisatlı olma ve yaşamda orta yolu tutmak başkalarına muhtaç olmamaya sebep olur.”(225)

Hz. Ali -as- da şöyle buyurur: “İktisatlı olmayla ihtiyaçların yarısı giderilebilir.”(226)

Başka bir yerde de o hazretten şöyle nakledilmiştir: “İsraf ve taşkınlık eden kimsenin üç belirtisi vardır: Sahip olmadığı bir şeyi ister, parasına sahip olmadığı bir şeyi satın alır, parasına sahip olmadığı bir elbiseyi giyer.”(227)

Ailenin iktisadını düzenlemek için ilk derecede karı-kocanı karşılıklı anlaşmaları ve yardımlaşmaları gerekir. Karı veya koca gelirlerinde bir sınır tanımaz ve hesapsız harcarlarsa hiç bir zaman durumları iyileşmez.

İkinci derecede çocukların da yardımlaşmaları gerekir. Çocuklar da ailenin gelirini düzenli bir şekide harcamaz, har vurup harman savururlarsa yine aileyi bedbahtlık ve iflasa düşürürler.

Anne-baba ailenin iktisadında çocuklarıyla karşılıklı anlaşma içerisinde olmalı, onları ailenin gelir ve giderlerine aydınlatmalıdır. Tedricen çocuklar paranın rahat kazanılmadığını,

çalışma ve zahmetlere katlanarak kazanıldığını anlamalıdırlar. Babalarının ve eğer işçiyse annenin para kazanmak ve ailenin giderlerini karşılamak için zahmet çekip her gün işe gittiğini anlamalıdırlar.

Eğer anne ev hanımı ise çocuklar ev işlerinin kendiliğinde kolayca yapılmadığını, evi düzene sokan annelerinin gece gündüz zahmetleri olduğunu bilmelidirler.

Çocuklar yavaş yavaş anne-babanın ne iş yaptıklarını ve gelirlerinin ne kadar olduğunu bilmek zorundadırlar. Ailenin bütün giderlerinin anne-babanın gelirlerinden karşılandığını ve bunun başka bir yolunun olmadığını anlamalıdırlar.

Çocuklar, ailenin bütün giderlerinin bu parayla karşılanmasının gerektiğini ve bütün giderlerin bir derecede olmadığını, bazı giderlerin diğerlerine önceliği olduğunu; ev veya ev kirası, su ve elektirik parası,

gerekli yiyecek ve giyecekler, sergi ve diğer gereçler, ilaç ve dotor parasının diğer ihtiyaçlara önceliği olduğunu ve ilk önce yaşamın zaruriyatının temin edilmesi gerektiğini ve daha sonra sıranın diğer şeylere yetiştiğini ve hatta diğer şeylerin de önem açısından bir derecede olmadığını bilmelidirler. Çocuklar tedricen bunları bilmeli ve ailenin iktisat programını düzenlemede anne ve babalarıyla yardımlaşmalıdırlar.

Birinci derecede aile fertlerinin, yani anne-baba ve çocukların bütün zaruri ihtiyaçları giderilmelidir. Eğer gelirleri fazla kalırsa diğer şeylerde harcayabilirler.

Anne-babanın yicecek ve içeceklerinden kısarak çocuklarının beklentilerini yerine getirmeleri, onları şımarık, beklentili ve kadir bilmez olarak yetiştirmeleri doğru değildir.

Yine, anne-babanın, heves ve arzularına kavuşmak, süs-püslerine yetişmek ve başkalarıyla rekabet etmek için çocuklarının zaruri yiyecek ve giyeceklerinden kısamaları da doğru değildir; bütün aile fertleri bir ayarda ve adaletle yaşamalıdır. Bütün aile fertlerinin yiyecek ve giyecekleri onların gelirleriyle uyum içerisinde olmalıdır.

Çocukları, yaşamlarının ilk başından istek ve beklentilerini ailenin geliriyle uzlaştırmaya, yersiz beklentilerden, uzun arzulardan sakınmaya alıştırmalıdırlar.

Kendilerini ailenin resmi bir üyesi kabul edip, ailenin yönetiminde ve ev işlerinde ortak bilmelidirler. Kendilerini seçkin bir fert bilip anne-babalarının gece gündüz zahmet çekerek onların rahatlığını sağlamak zorunda olduğunu sanmamalıdırlar. Çocuklar, sadece kendi rahatlıklarını düşünmemeli, ailenin diğer fertlerinin ihtiyaçlarına ilgisiz davranmamalıdırlar.

Çocuklar, ailenin diğer fertlerinin de ihtiçalarının temin olması için ilk baştan kendi eğilim ve isteklerinden vazgeçmeye alışmalıdırlar. Çocuklar geleceğin kadın ve erkekleridir, dolayısıyla, alışkanlık kazanmak için ilk baştan iktisad dersini almaları ve uygulamaları gerekir. Çocuklukta har vurup harman savurmaya, hesapsız harcamaya alışacak olurlarsa büyüdüklerinde de öyle olacaklardır.

Ailenin maddi durumu iyi olur ve tamamen rahat bir yaşama sahip olsalar bile yine de anne-baba çocuklarının savurganlık yapmalarına, hesapsız harcamalarına müsade etmemelidirler.

Bütün insanların bir ailenin fertleri olduklarını, zenginlerin hayır işlerde bulunmaları ve fakir ailelere yardım etmeleri gerektiğini onlara anlatmalıdırlar.

Ve eğer ailenin geliri az olur ve sıkıntı içerisinde olurlarsa anne-baba günlük giderlerini gelirleriyle uzlaştırmak zorundadır. Çocukların yanında yaşam zorluklarından yakınmamalıdırlar, aksine onları sabır ve direnmeye teşvik etmeli, daha iyi bir yaşam için çalışma ve çaba harcamaya yöneltmelidirler.

Çocuklar çalışabilecek güce sahip olduklarında çalışmayı kabul etmeye teşvik edilmeleri gerekir. Mesela çocuklara, siz de çalışırsanız, sizin de bir geliriniz olur, o zaman ailemizin geliri artar ve daha rahat bir şekilde yaşarız, söylenebilir.

Çocukları, gelirlerinin hepsini veya bir bölümünü aileye vermeye alıştırın. Çünkü o ailede yaşıyor, ona ihtiyacı var, dolayısıyla onun yönetiminde ortak olmalıdır.

Çocuğun bencil terbiye edilmesi, ailenin bütçesinden geçindiği halde gelirini kendisine saklaması ve gerçekte anne-babaya yük olması doğru değildir. Böyle bir çocuk başkalarının cebinden geçinmeye, beleşçiliğe alışıverir.

Çocukların cep harçlığını da ailenin gelirine göre ayarlamak gerekir. Diğerlerinin haftada çocuklarına ne kadar cep harçlığı verdiğine bakmamak gerekir; her aile kendi bütçesine göre hareket etmelidir.

Çocukların cep harçlığını haftalık veya aylık olarak vermek daha iyidir. Bu durumda, anne-baba bu hususta genel programlarını açıklayabilir ve giderlerini harçlıklarına göre düzenlemede onları serbest bırakabilirler.

Böylece tedricen iktisad, gelir ve giderlerini hesaplamayı öğrenmiş olurlar. Anne-babanın bu hususta doğrudan doğruya dahalet etmeleri doğru değildir. Tabi, biraz kontrol etmeleri, çocuklarının paralarını nasıl ve nerelere harcadıklarını bilmeleri daha iyi olur. Ama bu onların serbestliklerini kısıtlayacak ve onların yerine karar alacak hadde ulaşmamalıdır.

Çocuk, elindeki parayı tedricen nasıl harcaması gerektiğini, eline geçen paranın hepsini birden harcayıp sonra sıkıntıya düşmemesi gerektiğini öğrenmesi gerekir.

Paralarını ilk önce yol masrafı, telefon, yazım malzemeleri, yemek gibi zaruri şeylerde ve fazla kalırsa diğer şeylerde harcaması gerektiğini öğrenmelidir.

Çocuğun, paralarını boşa ve gereksiz harcadığını görürlerse yumuşak bir şekilde bunun yanlış olduğunu anlatmalı ve hatalarını uyarmalıdırlar. Parasını doğru bir şekilde değerlendirmeyip hepsini birden harcadığını görürlerse ona harçlıklarını günlük vermeleri daha iyidir.

...Mektubunda şöyle yazıyor: Babam devlet işçisiydi ve çoğunlukla görevli olarak diğer şehirlere gidiyordu. Annem tahsilli olmasına rağmen ev hanımıydı. Mümin ve iyi bir kadındı.

Babamın verdiği parayla beş çocuğun giderlerini karşılıyordu. Ev işeri dışında çorap dokuyor ve bu yolla ailenin iktisadına yardımcı oluyordu. Öyle akıllı davranıyordu ki hiç bir zaman borç almak zorunda kalmıyorduk.

Yiyecek ve giyeceklerimiz gelirimize göreydi. Hatta bazen annem elbiselerimizi yamıyor ve “insanın şahsiyeti elbisesinde değil, ilim, bilgi, güzel ahlak, iman ve Allah kullarına hizmet etmededir.

Şahsiyetini elbisede görenler şahsiyetsizdirler” diyordu. Bazen bize ekmek ve patates veya ekmek, peynir ve yeşillik veriyor ve diyordu ki: “Paramız az olduğu için borçlanmaktan ve veresiye almaktan korktum. Yemek pek önemli değildir, özgür bir insan kendisini midesine tutsak etmez. Ne varsa karnını onunla doyurmalıdır.” Ama bizim fakir olduğumuzu sanmayın.

Asla! Bizim durumumuz kötü değildi ve halk arasında çok saygındık. Büyükbabam çok zengin birisiydi, ancak annem öyle yüce himmetliydi ki büyükbabamın servetine hiç ilgi göstermiyordu, o kadar haysiyetliydi ki hatta büyükbabamın bile bizim aile durumumuzdan haberi yoktu, durumumuzun çok iyi olduğunu sanıyordu.

Biz çocukluktan kanaata, haysiyetli olmaya, yaşamda akıllı davranmaya alışkanlık kazandık ve evde iktisad dersi aldık. Şimdi ben de evliyim ve bir anneyim, şimdi hayatımda annemden öğrendiğim şeyleri uygulamaktayım. Ailenin gelir ve giderlerini hesaplıyor ve ayağımı yorganımdan çıkarmıyorum. Hiç bir zaman kocamdan yersiz bir şey istemem.

Çok rahat ve haysiyetli bir hayatım var, borç ve veresiyemiz yok. Gelirimizi öyle harcıyorum ki hepimiz refah içerisindeyiz. Hepimiz birbirimizden razıyız; inşallah Allah da bizden razı olur.


Kanuna Saygı


İnsanlar kanunsuz yaşayamazlar, toplumu idare etmek, tecavüzleri önlemek, insanların can ve malını korumak, genel rahatlık ve huzur için kanun gereklidir. Her milletin ilerlemesi mükemmel ve iyi kanunların varlığına, onların doğru bir şekilde uygulanmasına ve halkın o kanunlara bağlı olmasına bağlıdır.

Halk ve kanun koyucular arasında iyi bir irtibatın olduğu, kanunların onayında halkın gerçek maslahatlarının gözetildiği ülkelerde halk kanunlara saygı gösterir ve kendilerini onlara uymaya ve onların uygulanmasında çaba harcamaya zorunlu görür. İşte bu yüzden o ülkelerin insanları refah, huzur ve emniyet içerisinde yaşamaktalar.

Ancak, kanun koyucuları devletlerin isteği üzerine kanun koyduğu ve halkın gerçek maslahatını göz önünde bulundurmadığı ülkelerde halk da kanuna saygı duymaz ve imkan haddinde ondan kaçmaya çalışır.

Bunun sonucunda ise emniyetsizlik, karışıklık, gericilikten başka bir şey değildir. Ne yazık ki ülkemizin durumu da önceleri böyleydi. Kanunların çoğu İslam ve halkın maslahatına ters düşmekteydi.

Kanunlar devletlerin isteğiyle, doğulu, batılı sömürücülerin ve onların uşaklarının lehine onaylanıyordu. İşçi ve mustazaf kitlelerinin maslahatlarına ise hiç önem verilmiyordu. Dolayısıyla, halkı tehdid ederek, korkutarak ve aldatarak maslahatlarıyla çelişen kanunları uygulamak istiyorlardı.

Ama müslüman halkımız bu kanunların gayriİslami ve kendi maslahatlarına aykırı olduğunu gördükleri için onlara bağlı olmuyor ve mümkün oldukça onlardan kaçmaya çalışıyordu. Elbette bu kurallar arasında gerçekten halkın maslahatına olan kanunlar da vardı, ancak, halk onlara inanmadığı için kendilerini onlara uymaya zorunlu bilmiyordu.

Bu halk dindardır, Allah’a inanıp itaat etmektedir, İslam ve Kur’an’a inanmaktadır. İslam'ın hüküm ve emirlerinin dünyevî ve uhrevî saadetlerini temin edeceklerine inanmaktadır. İnsanların sorunlarının halledilip, mustazaf kesimlerin haklarına kavuşmalarının ancak İslam'ın nurlu kurallarını izlemekle mümkün olduğuna inanmakta.

Bu görüş ve düşünce, müslüman halkımızın kalbinin derinliklerine işlemiş bulunmaktadır. Dolayısıyla, halkımızın hareketleri ancak dinî boyuta sahip olduğu durumda muvaffak olabilir. Son zamanda İran’da gerçekleşen inkılabın büyük etkenlerinden biri de budur. Bilinçli ve mümin rehber İmam Humeyni (ra) hassas noktayı buldu, hem de ne iyi buldu!

O halkın müslüman olduğunu, onların İslam ve iman gücünden yararlanılması ve böylece tağutların ve Kur’an’a karşı duran etkenlerin başının ezilmesi gerektiğini çok iyi biliyordu.

Kalpleri değiştirip, İslam'ın aziz gençelerini şahedete gölül vermiş aşiklar yapan yine din hissinin uyandırılmasıydı. İran ilkılabı yüzde yüz İslamî bir inkılaptı. Binlerce şehid vemesi de İslam ve Kur’an’ı savunmak içindi.

İslam yolunun bu şehidlerinin kanlarının bereketiyel doğulu ve batılı sömürücülerin elleri İran’dan kesildi ve tağutlar yerlere yıkıldı. Şimdi dindar ve cesur halkımız hasretini çektikleri arzusuna kavuştu ve büyük çoğunlukla İslam Cumhuriyetine ve anayasasına olumlu oy verdiler... İslam, kanunu çiğnemeye ve kayıtsız olmaya karşıdır.

Biz müslümansak, Allah’ın bizim gerçek ihtiyaçlarımıza vakıf olup, Kur’an’ın nurlu kanunlarının bizim saadetimizi temin edeceğine inanıyorsak tam bir ihlas ve samimiyetle, kayıtsız şartsız İslam'ın kanunlarına uymak zorundayız.

İslam kanunlarına uyulmadığı takdirde İslam hükümetinin bir anlamı kalmayacaktır. Daha önce de yüzde yüz halkın lehine ve maslahatına uygun olan kanunlar vardı, kazayı önlemek, yolların tıkanmasına engel olmak vb. için bırakılan tırafik kurallarının çoğu bu türdendir.

Ancak, ne yazık ki halkımız onlara uymuyordu; oysa bu büyük bir yanlışlıktır. Karışıklık, kayıtsızlık ve sorumsuzlukla rahat bir şekilde yaşamak mümkün müdür?

Bir ülkede yaşayan insanların meşru kuralları çiğnemeye ve yuları kopmuş bir şekilde yaşamaya hakkı yoktur. Meşru ve yararlı sosyal kurallara saygı duyulmalıdır, herkes onlara bağlı kalmalıdır.

İşte burada anne-babaların başka bir vazifeleri daha sözkonusudur. Anne-babalar meşru kanunlara saygı duymak ve onlara uymak zorundadır. Çocuk, anne ve babasının daima yaya geçitten geçtiğini ve bir caddeden karşı tarafa geçince çizgi çekilmiş yerlerden geçtiğini ve asla buna aykırı davranmadığını görünce o da çocukluktan buna alışkanlık kazanacak ve kurallara aykırı davranmayı çirkin bir iş sayacaktır.

Özellikle anne-baba yaya geçidinin yayalara mahsus olduğunu, caddelerde hareketin ise taşıtların hakkı olduğunu ve başkalarının hakkına tecavüz etmenin caiz olmadığını anlatır ve mesela, “caddenin şu bölümünü taşıtların yavaş hareket etmesi ve şöförlerin yayalara dikkat etmesi maksadıyla yayaların geçmesi için çizmişlerdir” söylerse, bu çocukta olumlu etki bırakacaktır.

Anne-babalar bu şekilde diğer meşru ve yararlı toplumsal kurallara uymalı ve çocuklara da kanunlara saygı duymalarını ve onlara uymalarını tavsiye etmelidirler. Çocuk, kanuna uymanın kendinin ve toplumun yararına olduğunu anlar, anne-babasının daima kanuna uyduğunu görürse tedricen o da kanuna uymaya alışkanlık kazanır ve kanuna aykırı davranmayı çirkin ve saygısızlık sayar.

Hz. Ali -as-, “Alışkanlık ikinci tabiattır.” buyurmuştur.(228)

Edeb


Her anne ve baba edepli çocukları olsun ister. İyi ve edepli çocuklar anne ve babanın yüz akı ve iftihar vesilesidir. Biriyle karşılaştıkları zaman selam veren, ayrılamak gitmek istediklerinde Allah'a ısmarladık diyen, el verip hal-hatır soran, tatlı tatlı konuşan, büyüklerine saygı gösteren, onlar geldiğinde ayağa kalkan, takvalı,

bilgili ve iyi insanlara saygıda bulunan bir toplantıda oturduklarında edepli oturan ve şımarmayan, laubali davranmayan kendilerine hediye verdiklerinde teşekkür eden, diğerlerinin sözünü kesmeyen, yemek yeme adabına riayet eden, yemeğe başladıklarında "Bismillah" diyen, lokmalarını küçük alan, yumuşak ve güzel çiğneyen kendi önlerindeki tabaktan yiyen,

tıka başa yemiyen, yemek yerken yere dökmeyen, ellerini ve elbiselerini batırmayan, temiz ve pâk olan, kimseye iftirada bulunmayan, diğerlerinin hakkına riayet eden, güzel oturup güzel kalkan ve güzel yörüyen, söz dinleyen, kimseyle alay etmeyen, bir şey söylendiğinde yapan ve ... çocuklar.

Böyle çocuklar edebli çocuklardır. Sadece anne ve babası tarafından sevilmekle kalmayıp diğerleri tarafından da sevilirler. Edepsiz çocuklar ise tam tersine hiç kimse tarafından sevilmez ve dışlanırlar.

Hz. Ali (a.s) şöyle buyuruyor: "Edep insanın kemalidir."(229)

Emir-el Mü'minin (a.s) yine şöyle buyuruyor: "Edep insan için güzel elbise menzilesindedir."(230)

Hz. Ali (a.s) yine: "İnsanların güzel edebe, altın ve gümüşten daha çok ihtiyaçları vardır" buyuruyor. (231)

Hz. Ali (a.s) aynı şekilde: "Hiç bir süs edep kadar güzel değildir" buyuruyor. (232)

Bir yerde de şöyle buyuruyor: "Babanın, çocuğu için bıraktığı en iyi miras onu güzel edeble yetiştirmesidir."(233)

Hz. Ali (a.s) yine buyuruyor ki: "Edepsiz olan kimsenin ayıpları çok olur."(234)

Hz. İmam Sadık (a.s) şöyle buyuruyor: "Çovuğuna yedi yıl oyun oynamasına müsade et ve yedi yıl ona yaşam edebini öğret."(235)

Resulullah (s.a.a) buyuruyor ki: "Çocuğun, babası üzerinde üç hakkı vardır: Birincisi, ona güzel bir isim seçmek; ikincisi, onu edepli yetiştirmek; üçüncüsü, ona iyi bir eş seçmek."(236)

Her anne ve baba, edepli çocukları olmasını arzu eder; ama, bu arzu hiçbir zaman kendiliğinden ve çaba gösterilmeksizin gerçekleşmez. Öğüt ve nasihatta bulunmak iyiyi ve kötüyü anlatmakla da çoğu zaman çocuk istenilen ahlak ve edepte terbiye edilmez.

Bu hedefe kavuşmanın en iyi yolu onlara güzel olgu ve örnek bulmaktır. Anne ve edeple babanın kendileri güzel ahlak ve edeplenmeli, böylelikle amelleriyle onlara ders vermelidirler.

Hz. Ali (a.s) buyuruyor ki: "En güzel edep kendinden başlamandır."(237)

Hz. Ali (a.s) yine şöyle buyuruyor: "Önder önce kendini eğitmeli, sonra diğerlerini. Önce kendi edebiyle örnek olmalı, sonra öğüt ve nasihatla."(238)

Çocuk sırf bir taklitçidir. Taklit içgüdüsü çok değerli ve güçlü bir içgüdüdür. Çocuk anne ve babasının ve diğer haşır-neşir olduğu diğer kişilerin davranışlarını taklid eder. Evet, taklit terbiye etkenlerinden biridir, ama taklid içgüdüsü ondan çok daha güçlü ve kalıcıdır, özellikle çocukluk dönemindedir.

Çocuklarını güzel bir şekilde terbiye etmeye ilgi ve özen gösteren anne ve babalar önce kendi davranışlarını düzeltmelidirler. Anne ve baba güzel ahlak ve edebe sahip olmalıdır.

Kendi aralarında çocuklarına ve diğer insanlara karşı edepli olmalı ve yaşama adabına bağlı kalmalıdırlar. Bu, çocukların onlardan yaşam dersi almaları için gereklidir.

Anne ve baba birbirlerine karşı edepli olurlarsa ev ortamında yaşam adab ve geleneklerine dikkat ederlerse, çocuklara karşı edepli olsalar, diğer insanlarla git gelleri ve onlara karşı davranışları edepli olursa, böyle bir ailenin çocukları doğal olarak edepli yetişir, anne ve babanın davranışlarını görür, ondan ders alırlar.

Bu konuda öğüt ve nasihata ihtiyaç yoktur. Anne ve babanın, "bak biz nasıl davranıyorsak sen de öyle davran." demeleri gerekmez, taklid etmeleri için amelin kendisi yeterlidir.

Güzel ahlak ve edebe sahip olmayan anne ve babalar, yüzlerce defa öğüt vermiş ve nasihat etmiş olsalar dahi çocuklarının edepli olmalarını beklememelidirler..

Birbirlerine karşı edepsiz ve küstah olan, çocuklarına karşı kötü davranan bir anne ve baba, çocuklarının edepli olmasını nasıl bekliyebilir?!

Böyle bir ailenin çocukları genelde anne ve babaları gibi veya onlardan daha edepsiz olurlar. Öğüt, nasihat ve iyi şeyleri talkin etmek genelde böyle durumlarda faydasız olur.

Çocuklar, "eğer anne ve babamızın dedikleri doğru olsaydı önce kendileri amel ederlerdi; demek ki bizi kandırmak istiyorlar" şeklinde düşünürler. Saygı, selam,

teşekkür ve Allahısmarladık mefhumları bulunmayan bir ailede çocukların anneye babaya ve diğer insanlara karşı edepli olmaları, edep kurallarını gözetmeleri beklenebilir mi? Edepsiz ve küstah bir ailede genelde edepsiz ve küstah çocuklar yetişir.

Telkin faydaszı değildir, ama söylenilen şey söylüyen kimsede bulunduğu zaman tam ve gerçek faydasını gösterir. Güzel edep ve ahlaka sahip olan anne ve babalar, güzel edepleri çocuklarına telkin edebilirler.

Ama bu, güzel dille ve edep kurallarını gözeterek olmalıdır; şiddet, küstahlık ve edepsizlikle değil. Bazı anne ve babaların kötü huyları vardır. Çocuklarından edep dışı bir hareket gördüklerinde diğerlerinin karşısında onlara kızarlar veya kötü kelimelerle onları azarlar, örneğin derler ki: Edepsiz çocuk, niye selam vermedin,

niye vedalaşmadın, dilin yok mu senin? Edepsiz, ahmak çocuk. Diğerlerinin yanında niye ayaklarını uzatıyorsun misafirlikte niye şımarıp boğuştun? Hayvan herif! Niye birileri konuşurken söze karışıyorsun? ve...

Edepsizlikle kimse terbiye edilemiyeceği halde bu cahil ve şuursuz anne ve babalar, bu şekilde çocuklarını terbiye edebileceklerini sanırlar. Eğer çocuklardan edep dışı bir hareket görülürse çocuk uyarılmalıdır, ama edepsizce diğerlerinin huzurunda değil. Güzel dille ve yalnız olduğu bir yerde uyarılmalıdır.

Çocuğu terslemek özellikle diğerlerinin huzurunda ve çirkin kelimelerle azarlamanın kendisi edepsizlik değil midir? Çocuğa önceden, misafirliğe gittiğimizde içeri girince selam ver, demelisiniz.

İçeri girdiğinizde kendiniz selam verin ki çocuk da selam versin; yavaşça ona, selam ver diyebilirsiniz. Eğer yine de selam vermezse, dışarı çıktığınızda, edepli çocuk selam verir,

sen niye selam vermedin? Bundan sonra dikkat et bir yere gittiğinde selam vermeyi unutma, söyleyin. Eğer anne ve baba ara-sıra çocuğa selam verseler bu şekilde ona edep vermiş olurlar.

Resulullah (s.a.a) çocuklara selam verir ve şöyle buyururdu: "Ben, çocuklara selam vermek adet haline gelsin diye onlara selam veriyorum."

Çocuklar tecrübeyle anne ve babasının misafirlikte ve diğerlerinin huzurunda ona kızmadığını ve terslemediğine anlarlar. Onun için, misafirlik toplantılarını yaramazlık ve gürültü yapmak için en uygun yer olduğunu düşünür ve oralarda yaramazlık yaparlar. Anne ve babanın böyle yerlerde yapacağı en uygun şey içeriye girmeden önce çocukları şöyle uyarmaktır:

"İçeriye girdiğimizde edepli ve uslu uslu oturun, her zaman sizi misafirliğe götürmemi istiyorsanız yaramazlık yapmayın. Eğer yaramazlık yaparsanız kötü çocuklar olursunuz, diğerleri sizi sevmez.

Biz de sizi misafirliğe götürmeyiz." İçeriye girildiğinde en iyisi çocukları kedi yanına oturtmak ve onlara göz kulak olmaktır. Eğer yaramazlık yapmaya yetenirlerse onları yavaşça uyarın.

Bütün bunlara rağmen yaramazlık ve gürültü yapmaya devam ederlerse başka bir misafirlikte onları beraberinizde götürmeyin ve onlara, daha önceki misafirlikte yaramazlık ve edepsizlik yaptıkları için yanınızda götürmediğinizi hatırlatın. Ama her durumda, çocuğu diğerlerinin huzurunda tahkir etmek, terslemek ve azarlamaktan kaçınmalıdır.


Gasb ve hırsızlık


Çocuğun, diğerlerinin malına el uzattığı, yiyeceklerini, meyve ve oyuncaklarını zorla aldığı veya gizlice çaldığı, anne ve babanın cebinden gizlice para aldığı, annesinin gizlettiği yiyecekleri aldığı, dükkan ve pazarlardan gizlice birşeyler kaçırdığı, kardeşinin ve sınıf arkadaşının defter, kalem, silgi vb. eşyalarını gizlice götürdüğü çok görülür.

Çocukluk döneminde az-çok çoğu çocuklarda böyle şeyler görülür. Çocukluk dönemlerinde böyle şeylere rastlanmayan çok nadir kimseler bulunur.

Bazı anne ve babalar böyle şeyleri görünce çok rahatsız olurlar ve çocuklarının karanlık geleceğinden üzüntü duyarlar. Çocuklarının gelecekte bir gasıp veya hırsız olacaklarından korkarlar. Bu yüzden kendilerini kaybeder, ağlayıp sızlarlar.

Herşeyden önce bu anne ve babalara, fazla üzülmemelerini, korkmamalarını hatırlatayım. Çünkü, sadece böyle küçük gasb ve hırsızlıklar çocuklarınızın, gelecekte kötü insan olacaklarını göstermez.

Çünkü çocuk, henüz malikiyet meselesini tamamen anlıyacak, kendi malikiyetiyle diğerlerinin malikiyeti arasına fark koyacak seviyeye ulaşmamıştır. Çocuğun duyguları aklının kat kat üstündedir.

Bir şey gözüne ilginç görününce hemen tahrik olur. İşin sonunu düşünmeden hemen onu ele geçirmeye yeltenir. Çocuk, zati olarak kötü değildir ve küçük hatalar onun zatından kaynaklanmamaktadır; bilakis, bunlar sonradan onda meydana gelen şeylerdir.

Büyüyünce böyle şeyleri terkeder. Bir çok takvalı, emin ve dürüst insanlar vardır ki küçükken bu küçük hatalatı işlemişlerdir. Elbette çocuklar da böyle hataları görünce bir tepki göstermeyin ve tamamen ilgisiz davranın demek istemiyorum. Aksine, bu küçük hataları görür görmez çocuğu terbiye ve ıslah edilmez sanmayın, telaşa kapılmayın, sabır ve tahammülle onları tedavi etmeye çalışın demek istiyorum.

Özellikle iki üç yaşındaki çocuk kendi malıyla diğerlerinin malı arasında fark gözetmez. Mülkiyetin sınırlarını iyi tanımaz. Eli yetiştiği herşeye sahip olmak ister. Hoşuna giden herşeyi almak ister. Bu aşamada kınama, kızma ve tokatlama dahi faydasızdır.

Bu aşamada anne ve babanın yapabileceği en güzel şey bilfiil onu engellemeye çalışmalarıdır. Birinden zorla birşey almak istediğinde engel olmalıdırlar. Eğer alırsa elinden almalı, sahibine geri vermelidirler.

Arzuladığı şeyleri elinin ulaşabileceği yere koymamalıdırlar. Küçük yaştaki çocuklar için bir anahtar veya kilit her türlü öğüt, nasihat ve uyarıdan daha etkilidir.

Genelde çocuklar iyiyle kötüyü biribirinden ayırtedecek, sınır ve malikiyet meselesini iyice kavrayacak yaşa gelince diğerlerinin malına el uzatmazlar.

Ama bazı çocuklar bu yaşlarda dahi ara-sıra bu gibi kötü işleri yaparlar. Elbette anne ve baba bu durumda sessiz ve ilgisiz kalamazlar. Baba ve anneler çocuklarının hırsızlık ve vurgunculuklarını görüp susmaları ve buna engel olmaya çalışmamaları, "Henüz çocuktur bilmiyor, aklı yetmiyor, büyüyünce terkeder" gibi bahaneler getirmeleri doğru değildir.

Elbette, büyüyünce artık hırsızlık yapmama ihtimali var; ama çocuğun böyle küçük hırsızlıklarla zamanla hırsızlık yapmayı alışkanlık haline getirip vurguncu ve hırsız yetişmesi de büyük ihtimaldir.

Ayrıca, çocuğun başkasının malını alması ve hiç kimsenin buna ses çıkarmaması zaten doğru olmayan bir şeydir. Daha kötüsü, anne ve babanın, çocuklarını böyle şeylerden alıkoymamakla kalmayıp onu daha da savunmaya kalkışmalarıdır. Birisi, çocuğunuz hırsızlık yaptı diye onlara şikayette bulunursa, niye çocuğumuza böyle bir iftirada bulunuyorsun diye bağırıp çağırmaya başlarlar.

Bu gibi cahil anne ve babalar, bizzat kendi hareketleriyle çocuklarını hırsızlık ve diğerlerinin mallarını kaçırmaya teşvik ederler. Bizzat kendi davranışlarıyla onlara hırsızlık yapmayı, inkar etmeyi ve kendini temize çıkarmak için bağırıp çağırmayı öğretirler.

Bu yüzden anne ve babalar, çocuklarının kötü işerine karşı laubali ve ilgisiz kalmamalıdırlar; aksine o çirkin işin içlerinde kök salmaması ve bir alışkanlık haline gelmemesi için onları engellemeye çalışmalıdırlar. Eğer alışkanlık haline gelirse terketmeleri çok zor olur.

Hz. Ali (a.s) şöyle buyuruyor: "İşlerin en zoru alışkanlığı terketmektir."(239)

Anne ve babalar, bu çirkin işin gerçekleşmemesi için her şeyden önce çocuğun hırsızlık yapmasına sebep olacak etkenleri yok emelidirler.

Çocuğun bir kalem, silgi veya deftere ihtiyacı olduğunda anne ve babası bu ihtiyacını gidermeseler çocuk sınıf arkadaşlarının eşyasına veya anne ve babasının cebine el uzatabilir. Oynamak için bir topa ihtiyacı olursa anne ve babası ona top almazlarsa diğer çocukların topunu zorla ellerinden almaya veya mahallenin bakkalından gizlice bir top çalmaya kalkışabilir.

Anne ve baba mümkün olduğu kadar çocuğun gerçek ihtiyaçlarını karşılamalıdırlar. Eğer mümkün olmazsa onunla anlaşarak bir çözüm yolu göstermelidirler. Örneğin:

Boya kalemi alacak paramız yok, falan dükkandan borç alabilirsin, sonra öderiz veya bugün arkadaşından ödünç alıver; sonra sana alırız diyebilirler. Sıkı sınırlandırmalar çocuğu hırsızlığa sevkeden etkenlerden biri olabilir.

Şiddetli baskı ve kontroller çocuğu hırsızlığa itebilir ve onda hırsızlık fikirleri doğurabilir. Anne yiyecekleri dolaba koyarak kapısını kilitleyip kilidi de gizli bir yere sakladığında çocuk kilidi her ne şekilde olursa olsun bulup fırsat bulunca gizlice dolabı açıp yiyeceklerden almayı düşünür. Özellikle kendileri yiyip çocuğa vermediklerinde böyle olur. Anne ve baba paralarını yedi kapı arkasında gizlediklerinde çocuk tahrik olarak onu bulmak için daha çok çaba harcayabilir.

En iyisi anne ve babalar herşeyi tamamen gizlemeli, çocuklarıyla içli dışlı olmalı ve onlarla anlaşmalıdırlar. Onlara hayatın bir hesap-kitap üzerer olduğunu, yeme ve içmenin de bir zamanı olduğunu, paranın, ihtiyaçların giderilmesi için belli bir hesap ve kitaba göre kullanılması gerektiğini anlatmalıdırlar.

Çocukları, öldürme ve hırsızlık yollarını öğreten filimlere götürmeyiniz ve bu tür hikayeleri içeren kitapları okumalarına izin vermeyiniz.

Hırsızlık yapıp yakalanan ve mahkemede, biz bu taktiği sinama veya televizyondan öğrenerek yaptık diyen suçlu çocuklar çoktur.

Herşeyden önemlisi anne ve baba ve diğer aile bireylerin aile ortamını emanet ve dürüstlük ortamına getirmelidir. Kişinin malikiyetine saygı göstermeli ve onun şahsi eşyalarına dokunmamalıdırlar.

Anne, babanın cebinden izinsiz para almamalı ve ondan habersiz boş harcamalarda bulunmamalı. Baba da anneden izinsiz onun dolap ve çantasını karıştırmamalı ve şahsi eşyalarını kullanmamalıdır.

Anne ve baba aynı şekilde çocuklarının malikiyetine saygı göstermeli, onlardan izinsiz çantalarını karıştırmamalı ve oyuncaklarını başkasına vermemelidirler.

Bazı küçük el uzatmalar karşısında hemen çocuğun haysiyetini kırmamalı, ona hakaret etmemelidir. "Ulan hırsız! Ulan hain! Sonunda hırsız olacaksın sen, yerin zindandır senin" gibi hitaplarla hakaret etmeyin.

Böyle sözlerle hırsızlığın önü alınamaz, çocuk doğru yola sevkedilemez. Bu durumda, daha çok yüzsüzleşir. Tahkir ve hakaret edilme sonucu inatlaşıp hırsızlığa devam edebilir.

Sıkı cezalandırmalar ve dayakla da genelde hırsızlığın önü alınamaz. Dayak yiyen ve acı çeken bir çocuk kin besler. Kısa bir müddet dayak yemek korkusundan hırsızlığı terkedebilir. Ama ileride intikam almak gayesiyle veya ukdelerini çözmek için daha büyük hırsızlıklar yapmaya kalkışabilir.

Anne ve babanın seçebileceği en güzel yöntem yumuşak bir dille hırsızlığın çirkin bir iş olduğunu, malikiyetin ne demek olduğunu çocuğa anlatmalarıdır. Aldığın falan şey senin değil, onu hemen sahibine geri ver.

Biri sana ait olan bir şeyi senden izinsiz alırsa rahatsız olmaz mısın? Diğerleri de senin gibidir. Birileri onlara ait olan eşyaları alsa rahatsız olurlar, demeli ve her ne şekilde olursa olsun getirdiği şeyi sahibine geri çevirmeye sevketmelidirler.

Onu kendileri de alarak sahibine verebilirler. Sonra, bir da böyle birşey yapmaması için onu uyarmalıdırlar. Eğer çaldığı şeyi kullanmışsa karşılığında para veya aynı şeyi alıp çocuğa vererek sahibine geri verdirmelidirler.

Sonra bu parayı, çocuğun günlük veya haftalık harçlığından kesebilirler. Veya ceza olarak o para karşılığında onun için bir iş belirtip ücretini alarak çaldığı şeyi telafi etmek için kullanabilirler.