İSLAM'DA ÇOCUK VE TERBİYESİ
 


İslam, inatı kötü sıfatlardan biri olarak nitelendirir; bu hususta birçok hadis nakledilmiştir. Örneğin:

Hz. Ali (a.s) şöyle buyuruyor: "İnat, kötülüklerin kaynağıdır."(160)

Bir yerde de buyuruyor ki: "İnatçılık insanın aklına zararlıdır."(161)

Yine Hz. Ali (a.s) buyuruyor ki: "İnatçılık, savaş ve düşmanlığa yol açar."(162)

Hz. Ali (a.s) bir yerde ise: "İnatıçılığın insanın dünya ve ahiretine zararı her şeyden çoktur." buyurur.(163)

3- En iyi yöntem orta yolu izlemek ve ölçülü olmaktır. Bu yönteme göre baba ve anne çocuktaki bu huyu bir zaaf olarak telâkki etmezler. Tam aksine, ondaki inatı, varlığını ortaya koymak ve iradesini güçlendirmek için bir vasıta bilirler.

Bu huyu yok etmeye kalkışmamakla birlikte çocuğun terbiye ve eğitimi için bundan faydalanırlar. Çocuğun istekleri arasında fark gözetirler. Ona, zararsız istekleri karşısında, istediği şekilde hareket edebilmesi ve iradesini güçlendirebilmesi için özgürlük verirler. Bu gibi işlerde fazla müdahelede bulunmazlar. Çocuk ile arkadaş olurlar ve yaptığı işlerde ona yol gösterirler.

Bu durumda çocuk, çoğu işlerde özgürdür, iradesini takviye ve şahsiyetini isbat edebilir. Baba ve annesine de iyimserdir. Onları kendisi için bir engel görmez.

Ama tehlikeli, zararlı, ahlak, vicdan ve din hükümlerine ters düşen işler hususunda çocuğun karşısında ciddi bir şekilde dururlar ve en ufak bir taviz vermezler. Çocuğa, büyük bir soğukkanlılık ve ciddiyetle, "bu işi yapmaman gerekir" derler. Ona engel olmalarının nedenini mümkün olduğu kadar açıklamaya ve onu ikna etmeye çalışırlar. Onun dikkatini başka fadalı bir işe yöneltirler.

Çocuk bu yönteme göre fazla sınırlanmadığı, baba ve annesine karşı iyimser olduğu için genellikle teslim olur ve bu gibi işleri yapmaktan vazgeçer. Ama meşru olmayan işleri yapmakta ısrar ettiği ve bağırıp-çağırdığı takdirde, büyük bir soğukkanlılık ile ona engel olmalısınız. Taviz vermeyin. Onu kendi haline bırakın.

Bırakın dünyanın belli bir hesap-kitapı olduğunu ve bağırıp-çağırmakla hiç bir şeyin değişmeyeceğini anlasın. Biraz sabırlı olun. Sonunda kendisi yorulup susacaktır. Çocuğa, "Hayır" derken gerçekten de ciddi ve kararlı olduğunuzu ispatlayın. Ona, inat ve diktatörlük ile yaşayamıyacağını ve başkalarının da hakkını göz önünde bulundurması gerektiğini öğretin.

Ama sakın onun inatına ve bağırıp-çağırmasına sopa veya tehdit ile karşılık vermeyin. Zira onu bu şekilde susturmak mümkün olabilir. Ama bu davranış, onun ruhunda kesinlikle kötü etkiler bırakır.

Sizden gördüğü bu ters tepkiden dolayı size karşı kötümser olur. Sizi de mütecaviz ve diktatör sayar. İçinde, size karşı kin oluşabilir ve daima intikam almak isteyebilir. Sizin diktatörlüğünüzü gelecekteki yaşantısı için örnek edinebilir. Bu konunun son bölümünde eğiticilere bir kaç nükteyi hatırlatmakta yarar var:

1- Mümkün olduğu kadar çocuğa hareketlerinde özgürlük verin. Haddinden fazla ona karışıp işlerine müdahel etmeyin. Çocuk sandaliye, ağaç veya merdivene çıkmak istediğinde, "Yavrum! Düşersin" dersiniz.

Bıçakla meyve soymak istediğinde, "Elini kesersin" dersiniz. Çay dökmek istediğinde, "Demliği kırarsın" sersiniz. Sofrayı toplamak için size yardım etmek istediğinde, "Dökesin" dersiniz. Evde oynamak istediğinde, "Uslu ol. Gürültü yapma" dersiniz. Sokağa çıkmak istediğinde "Araba çarpar" dersiniz. Ve ...

Pekiyi, bu küçün insan ne yapsın? Şunu unutmamak gerekir ki bu da bir insandır. İradesi var ve kişiliğini kanıtlamak ister. Onun işlerine fazla karıştığınız zaman yorulur ve inatçılığa sevkolur. Çocuğun inat etmesinin asıl nedenlerinden biri, baba ve annesinin aşırı müdahele etmesidir.

2- Çocuğunuz inat ettiğinde, onu bu huya iten sebebi keşfetmeye ve daha sonra o sebebi yok etmeye çalışın. Böylece çocuk sakinleşir. Eğer aç ise yemek verin. Yorgunsa uyutun. Küçük ev ortamında radyo, televizyon ve misafirlerin sesinden dolayı sıkılıyorsa onun rahat edebileceği bir ortam oluşturun.

3- Çocuğa küfretmeyin, onu azarlamayın. Çünkü küfretmek ve azarlamak onu inata sürükler. Kendi kendine der ki: Bunlar bu kadar küfrediyorlar bana ve azarlıyorlar beni; o halde ben de yaptığım bu işime ısrar edeip intikam alırım. Hz. Ali (a.s) şöyle buyuryor: "Azarlamada aşırılık inat ateşini alevlendirir."(164)

4- Bazen çocuk, kardeşlerinin zulmüne maruz kalır ve hiç kimse onu savunmadığı için inat eder. Bu durumda baba ve anne, bu işten vazgeçmesi için onun inatının sebebini bularak yok etmelidir.

5- Eğer çocuğunuz inat ediyorsa ve inatının nedenini bulamazsanız kendi davranışlarınız üzerinde biraz düşünün. Acaba kendiniz inat ediyor musunuz? Sizin inatçı olmanız çocuğunuzun da inatçı olmasına sebep olmuş olabilir. Çocukların, baba ve annelerinin inatını yansıtışları ve onları örnek alışları çok rastlanılan bir olaydır.

...Hatırasında şöyle yazıyor: Çocukluk yıllarımda, bir gün bize misafir gelmişti. İnadım yüzünden misafirlerin karşısında kötü bir şekilde sopa yedim. Misafirlerden utandım ve bağırarak ağladım.

Annem diyordu: Kes sesini. Kızın sesinin çıkması ayıptır. Kız... Utan. Gelip boğarım. Annem, bağırmamın ve inat etmemin nedenini hiç düşünmüyordu. O, beni daha fazla üzen bu gibi sözlerle susturmaya çalışıyordu.

Ama ben daha fazla bağırıyordum. Annem kendi düşüncesine göre en güzel kararı aldı. Kendi ellerim ile dikmiş olduğum ve canımdan çok sevdiğim bebek elbiselerini getirip gözümün önünde yaktı.

Sanki bütün ümitlerim kesildi. Alevlenen ateşe bakarak ağlıyordum. Bu vahşi olay, bende, şimdiye dek unutamadığım bir düğüm oluşturdu. Bana işkence veriyor. Bazı zamanlar anneme diyorum.


İş ve sorumluluğunu yerİne getİrme


İnsan hayatının temeli iş ve çalışma üzerine kurulmuştur. O, çalışarak yiyecek, giyecek ve ev sorununu halleder. Çalışmakla yeryüzü canlanır, halkın refah ve huzur için gerekli sebepler meydana gelir.

Görmekte olduğumuz bu acaip keşifler ve sanatlar, insanların çalışma ve faaliyetlerinin ürünüdür. Günümüzdeki medeniyeti meydana getiren ve insanı bu azamete ulaştıran da bilim ve çalışmadan başka bir şey değildir.

Bir ülkenin gelişme ve ilerlemesi, o ülkedeki fertlerin çalışma düzeyine bağlıdır. Bir ülkenin fertleri çeşitli bahaneler ile çalışmaktan özellikle üretim alanındaki işlerden kaçındıkları takdirde, o ülke, saadetten mahrum olur ve halkı sömürücü devletlerin tüketicisi olmaya mahkumdur.

Bir insanın gelişme ve ilerlemesi de onun bilim ve çalışma ölçüsüne bağlıdır. Dünya iş ve çalışma alanıdır, tembellik ve yiyip yatma yeri değil. Allah Teala Kur'an'da şöyle buyuruyor: "İnsana çalıştığından başka birşey yoktur."(165)

Resulullah (s.a.a) şöyle buyuruyor: "Çalışmayan ve geçimini başkalarının boynuna yıkan kimse Allah'ın rahmetinden uzaktır."(166)

Resulullah (sallallahu aleyhi ve alihi) yine buyuruyor ki: "İbadet, yetmiş kısımdır. Onların en faziletlisi helal rızık elde etmek için çalışmaktır."(167)

İmam Sadık'tan (a.s) şöyle nakledilir: "Benim dostlarıma ve şiilerime selam söyleyin ve deyin ki, Takvayı terketmesinler ve kendi ahiretleri için azık hazılasınlar.

Allah'a andolsun ki ben, kendi amel ettiğimiz şeylerden başkasını size emretmiyorum. Ciddiyetle çalışın, sabah namazından sonra hemen işe koşun ve helal rızık elde edin. Çalışırsanız Allah da size rızık verir ve size yardım eder." (168)

İmam Muhammed Bâkır (a.s) şöyle buyurmaktadır: "Dünyevi işlerde tembellik eden kimseden nefret ederim. Kazanç ve iş hususunda tembellik eden kimse uhrevi işlerde daha çok tembellik eder."(169)

Bu konuda İmam Sadık (a.s) da şöyle buyuruyor: "Ailesinin rızkı için zahmete düşen kimseye cihad sevabı verilir."(170)

İmam Sadık (a.s) başka bir yerde ise şöyle buyuruyor: "Çiftçiler, Allah'ın insanlara vermiş olduğu hazinedir. İyi tohumları ekerler ve Allah Teala onları topraktan çıkarır. Çiftçiler, kıyamette en üstün makama sahiptirler ve onlara "Mübarekler" ismiyle hitab olunur."(171)

Her İnsan başkalarının çalışmasından faydalanır ve onların zahmeti olmaksızın yaşantısını sürdüremez. Onun kendisi de elinden geldiği kadar çalışmalı ve başka insanlara faydalı olmalıdır.

İşçiler, insanların arasında en üstünü ve en şereflisidir. Çalışmaya gücü olduğu halde çalışmayan ve başkalarının alınteri ile elde ettiği şeylerden faydalanan kimseler, alemlerin rabbinin rahmetinden uzaktırlar.

Çocuklarının saadet ve mutluluğunu ve ülkelerinin ilerleme ve gelişmesini isteyen baba ve anneler, çocuğun eğitim programında çalışmaya da yer verirler.

Çocuklarını öyle bir şekilde eğitirler ki, çocukluktan çalışmayı sever ve bunu bir alışkanlık haline getirirler. Böyle bir eğitim görmüş olan çocuklar büyüdükleri zaman çalışmaktan utanmazlar; aksine, çalıştıkları için iftihar ederler.

Çoğu baba ve anneler, bu önemli mevzudan gafildirler. Dolayısıyla, uzun bir süre çocuğun bütün işlerini kendileri üstlenir ve ona hiç bir sorumluluk yüklemezler.

Onlar, bu hareketleri ile çocuğa hizmet ettiklerini zannederler. Halbuki bu hizmet değil, aksine hem çocuğa ve hem de topluma büyük bir hiyanettir. Bazen, "çalışmada acele etmeye gerek yoktur" şeklinde bahane getirir ve derler ki: "Çalışmak çocuk için zordur. Büyüdüğü zaman kendisi iş peşine gider ve çalışır." Bu çok yanlış bir zihniyettir.

Çünkü, çocuğun yaşına ve kapasitesine uygun işler, çocukluk tabiatına aykırı değildir. Hatta bu gibi işler, onun içgüdü ve ihtiyaçlarını doyurur. Eğer insan, çocukluktan çalışmaya alışmazsa, büyüdüğü zaman kendisini çok geç ve çok zor işe verir. Eğer çocuk, doğru bir eğitim görürse, onun göre çalışmak çok tatlı ve lezzetli bir uğraşı olur.

Bazen derler ki: Çocuk, kendi işlerini kendisi yapsın diye bu kadar vakit öldürmeye kim tahamül eder? Biz onun işlerini daha çabuk yapıp rahatlıyoruz. Büyüdüğünde ister istemez çalışacaktır.

Bu cahil baba ve anneler, eğer gerçekten de evlatlarının iyiliğini isteseydiler bu yersiz bahaneler ile onları eğitmekten kaçmaz, kendilerinden geriye tembel ve topluma yük olan kişiler hatıra olarak bırakmazlardı.

Bilinçli ve sorumluluklarının farkında olan baba ve anneler, çocukların yaşını, fiziki yapısını ve düşünme kapasitesini göz önünde bulundurarak uygun işleri onlara yükler ve bu işlerde gerektiğinde onlara yardımda bulunurlar. Mesela, üç yaşındaki bir çocuktan, çorap ve ayakkabısını kendisi giyip çıkarması, pantulonunu giymesi, kaşık çatal getirmesi vb. istenilebilir.

Biraz büyüdükten sonra yavaş yavaş kendi yatağını açıp-toplama, çöp kutusunu boşaltma, yemek pişirme, sofrayı açma ve toplama, sofraya su getirme, bulaşıkları yıkama,

odaları temizleme, belirli saatlerde küçük kardeşlerine bakması, bahçedeki ağaç ve çiçekleri sulama, evcil hayvanlara su ve yem verme, alış-veriş yapma, oyuncakları düzenli bir şekilde yerine koyma vb. işlerden sorumlu tutulabilir. Biraz da büyüdüğü zaman onlara daha ağır işler bırakılabilir. Burada birkaç nükteyi hatırlatmakta yarar var:

1- Çocuğun yaşını, fiziki gücünü ve düşünce seviyesini dikkate alın. Herhangi bir işi yapmak için gerekli kapasiteye sahip olduğunu keşfedince çocukluktan itibaren çalışmaya alışması ve tembel biri olmaktan kurtulması için o işi ona bırakın; özellikle kendisi o işi yapmaya özenirse. Hele bu iş onun şahsi işlerinden biri olursa.

2- Çocuğun yetenek ve tahammül derecesini göz önünde bulundurun, ona çok zor ve yorucu işleri yüklemeyin. Çünkü, aksi durumda, onda, işe karşı bir alerji meydana gelmesi, işten nefret etmesi ve gelecekteki yaşantısında işten kaçması kaçınılmazdır. Eğer iş çok ağır olursa çocuğun itaatsizlik etmesi ve baş kaldırması da mümkündür.

3- Çocuğa sorumluluk verirken onunla anlaşmaya çalışın. Onu, ev işlerinin kendiliğinden yapılmadığına ikna edin. Ona, babasının, evin ihtiyaçlarını temin etmek için zahmete katlandığını ve çalıştığını, annesinin ise ev içindeki işleri yerine getirdiğini,

onun da bu ailenin bireylerinden biri olduğunu ve ev işlerinde elinden geldiği kadar yardımlaşması gerektiğini anlatın. Bu hususta çocuğa zorla bir işi yüklemekten mümkün olduğu kadar kaçının. Çünkü bu durumda yanlış ve körü körüne itaat etmeye alışabilir.

4- Sorumluluğu kabüllenmede, mümkünse çocuğa seçme hakkı verin. Mesela ona, "Odayı temizlemeği mi istiyorsun yoksa bulaşıkları yıkamayı mı?" diyebilirsiniz.

5- Kendi vazifesini bilmesi ve tereddüt etmemesi için çocuğun sorumluluğuna giren işleri iyice belirtin.

6- Kendisine verilen işleri yapabilen çocuklara daimi sorumluluklar tayin edin. Böylece, dikkatlerini toplayabilmelerini ve sorumluluk hissetmelerini sağlayın. Mesela, evlatlarınızdan birine şöyle söyleyebilirsiniz:

soframızda daima sebze olmalı. Sebze almak bundan sonra senin görevin. Sabun, deterjan ve dişmacunu almak da senin vazifen. Dikkat et ki evden sabun, deterjan ve dişmacunu eksik olmasın.

7- Mümkün olduğu kadar çocuğu verdiğiniz işlerin, onun için münasip olmasına ve onun bu işleri sevmesine dikkat edin. Bu durumda, çocuk kendisine verilen işi seve seve yerine getirir.

Ama bazı zaruri durumlarda çocuk, hatta sevmediği işleri de itiraz etmeden yapmaya alışmalıdır. Hz. Ali (a.s) şöyle buyuruyor: "Evde çalışanların her biri için belirli bir işi tayin et ve o işin sorumluluğunu ona bırak. Kendi görevlerini bildikleri takdirde, diğerlerinin yapmasını ümit ederek işten kaçmazlar.(172)

8- Eğer evde birden fazla çocuk varsa tartışmamaları ve kendi işlerini isteyerek yapmaları için işleri bölme hususunda adalete uygun davranın.

9- Çocuklara çalışmayı sevdirmek için onlarla birlikte herhangi bir işi yapabilirsiniz. Zira çocuklar büyükler ile yardımlaşmayı ve birlikte bir iş yapmayı severler.

10- Baba ve anneler ev işlerinde yardımlaşacak olurlarsa çocukları için en güzel örnek olabilirler. Bu şekilde, çocukları sorumluluk kabullenmeye teşvik etmiş olurlar.

11- Çocuklar iyice büyüyüp maddi faydası olan bir iş yapabilecek duruma geldikleri zaman, tatil günlerinde onlara mümkün olduğu durumda üretim alanında bir iş bulun ve onları bu işe teşvik edin.

Böylece hem çalışmaya alışırlar hem de ailenin bütçesine yardımcı olurlar. Ayrıca topluma ve ülkeye de hizmet etmiş olurlar. Onlara, çalışmanın ar olmadığını, tam aksine çalışmanın iftihar ve şeref kaynağı olduğunu anlatın. Ama onları haddinden fazla çalıştırmayın. Onların dinlenmesi ve eğlenmesi için de belirli saatler ayırın.

Baba ve annenin maddi durumumuzu iyidir. Çocuğumuzun çalışmasına gerek yok" demesi doğru değildir. Çünkü bu durumda, çocuğun başı boş ve başkalarının sırtından geçinen biri olması kaçınılmazdır.

Son olarak yine şunu hatırlatayım ki, iş ve çalışmanın insan açısından normal bir durum kazanması için çalışma sevgisinin temeli çocuklukta atılmalıdır. Aksi durumda çalışmak onun için çok zor ve ağır olacaktır. Vazifelerini bilen baba ve anneler bu mevzuya gereken önemi verirler.

...Mektubunda şöyle yazıyor: Ben tembel, sabırsız ve inatçı biriyim. Istırap ve sıkıntı içerisindeyim. Mide rahatsızlığım var. Çalışma ve görevimi yerine getirmeye eriniyorum. Çalışmak bana zor geliyor.

Geçimimi sağlamak ve yemek pişirmekten acizim. Bu yüzden kocam ve kayınvalidem ile daima tartışıyoruz. Bütün bu bedbahtlığın sebebi annemdir. O, cana yakın ve sabırlı bir kadındı.

Ben, evin biricik kızıydım. Ama o bana hiç bir işi yaptırmıyordu. Evin bütün işlerini kendisi yapıyordu. Çalışmak ve evi idare etmeyi bana öğretmedi. O, benim yorulmamı istemiyor ve bana iyilik yaptığını sanıyordu. Ama, benim gelecekte bir aileyi idare etmem gerektiğini unutuyordu.

...Mektubunda yazıyor ki: Ben ailemizin ilk çocuğuyum. Hayatımdan razıyım. Ve herhangi bir sıkıtım yok. Bencil ve kıskanç biri de değilim. Başkalarına karşı şefkatli ve fedakârım. Gözümde dünya malının bir değeri yok. Hemen hemen her işten az-çok anlıyorum. Hayatta gerekli olan işleri çok rahat bir şekilde yapabiliyorum. En ufak bir üzüntüm yok.

Mutlu ve güzel bir hayatımız var. Ben, babam ve anneme teşekkür ediyorum. Çünkü, beni bu şekilde terbiye eden onların mantıklı ve makul davranışlarıdır. Babam eve geldiğinde beni çağırır ve ne getirmişse bana verirdi. Hatta fazla para getirdiğinde de sandığa koymam için bana verirdi. Elbisesini ütülemem veya düğmesini dikmem için bana veriyordu.

Dediği işi yaptığım zaman beni teşvik ediyordu. Bir gün elbisesini iyi bir şekilde yamadım. Çok beğendi ve bana bir dikiş makinesi alacağını söyledi. Bir süre sonra sözünde durdu ve bana dikiş makinesi aldı.

O günden sonra dikiş işlerini bana bıraktılar. Annem hatta pahalı kumaşları bile bana vererek, "Götür bunları dik. Bozulsa da önemli değil.

Daha sonra öğrenip iyi dikersin" diyordu. Annem bana itiminan verdiği için kendime güveniyordum ve elimden geldiği kadar işimi güzel bir şekilde yapmaya çalışıyordum; herhangi bir kumaşı bozduğumu hatırlamıyorum.

Kısacası ben, babam ve annemin dikkatleri ve teşvikleri sonucunda bütün işleri öğrendim. Çalışmaya ve sorumluluk üstlenmeye alıştım. Şimdi kendi çocuklarım için aynı programı uygulamaya kararlıyım.


DOĞRULUK


Yalancılık çok çirkin ve kötü sıfatlardan biri olup büyük günahlardandır. Dünyadaki bütün toplumlar, yalnacılığı kötü sayar ve yalan konuşan kimseyi alçak biri olarak anımsarlar. Şerefli ve şahsiyetli bir insan yalan konuşmaz. İslam dini de bu çirkin sıfatı kınamış ve büyük bir günah ve haram saymıştır.

İmam Muhammed Bâkır (a.s) şöyle buyuruyor: "Yalan, iman için bozuk bir temeldir."(173)

İmam Sadık (a.s) buyuruyor ki: "Hz. İsa, fazla yalan konuşan kimsenin haysiyeti olmaz, buyurmuştur."(174)

Hz. Ali'den (a.s) şöyle nakledilir: "Yalandan daha kötü bir kabahat yoktur."(175)

Bütün peygamberler ve imamlar halkı doğruluğa çağırmışlardır. Doğruluk, insanını tabiat ve fıtratına uygun bir sıfattır.

Herkes, doğruluk ve doğru konuşanı sever ve yalancıdan nefret eder; hatta yalancının kendisi bile. Çocuğu kendi haline bırakırlarsa tabiatı gereği doğru konuşan biri olarak yetişir. Onu, Allah vergisi olan fıtratından uzaklaştıran ve yalan konuşmaya yönelten, dış etkenlerdir.

Yalan konuşmak, küçük bir çocuğun aklının ucundan bile geçmez. Daha sonraları, büyükler ile olan diyaloğu sonucu onlardan yalan konuşmayı öğrenir. Asil fıtratından sapmış ve yalancılığa alışmış bir çocuğun büyüdüğü zaman bu alışkanlığı terketmesi çok zordur ve genellikle bu sıfatı terkedemez. Ayet, hadis ve nasihatın da böyle bir insanda fazla te'siri olmaz.

Baba ve anneler, çocukluktan evlatlarının doğrucu olmaları için gerekli önlemleri almalıdırlar. Yalancılığa yol açan sebepleri yok etmeli ve onların fıtratında bulunan doğruluğu geliştirmelidirler.

Doğruluğu geliştirmeyi gözardı etmek ve onu, çocuğun büyüdüğü zamana ertelemek doğru değildir. Evlatlarının eğitimine düşkün ve sorumluluklarının bilincinde olan baba ve anneler aşağıdaki nüktelere dikkat etmelidirler:

1- Çocuğun terbiyesinde büyük rolü olan etkenlerden biri, aile ortamıdır. Çocuk aile ortamında belirli bir kalıp kazanır, babası, annesi ve onun ile ilgilenen kimseleri taklit eder. Eğer aile ortamı doğruluk ortamı olur, baba, anne ve öteki fertler, sadık ve doğru davranır ve doğru konuşurlarsa, bu ortamda büyüyen çocuklar da doğru ve dürüst olurlar.

Ama eğer ortam yalancılık ortamı olur, baba, anne ve diğer fertler birbirlerine karşı yalan konuşurlarsa, böyle bir ortamda terbiye edilen masum çocuklar bu çirkin huyu baba ve annelerinden öğrenir, yalan konuşmaya alışırlar.

Kulağı yalana alışmış ve hergün baba ve annesinin yalanına şahit olan bir çocuğun dorğu ve dürüsüt bir insan olması beklenebilir mi?! Bu bozuk ortamın yalancılık ve hilekârlıktan başka bir şey öğretemez..

Böyle bir ortam zehirlidir ve çocuğu doğruluk fıtratından sapıtarak yalancılığa alıştırır. Bazı cahil baba ve anneler, yalan konuşmakla yetinmez, hatta çocuklarına yalan konuşma dersi verirler.

Babası evde olduğu halde çocuğuna der ki, falan adama babam evde yok, de. Sihhati yerinde olduğu halde ödevini yapmamış olan çocuğuna der ki, öğretmenine hasta idim, de.Ve bunun gibi yüzlerce yalan!

Böyle cahil baba ve anneler çocuklarına karşı en büyük hiyaneti ediyorlardır. Yalan konuşmak günahtır. Ama "yalancı" terbiye etmenin günahı yalan konuşmaktan kat-kat daha fazladır.

Yalan konuşan baba ve anne yalancılıkları karşısında cezalandırılırlar. Ama iş bununla bitmez. Onlar için yalancı biri terbiye ettikleri sebebiyle daha şiddetli bir ceza da var.

Ailenin eğiticisi olarak tanınmış olan baba ve annenin, yalan konuşmaları küçük bir günah değildir. Onların yalancı oluşu, çocukların yalancı kişiler olarak eğitimine yol açtığı için çok büyük bir günahtır.

Bu cahil baba ve anneler Allah'ın emanetleri olan masum çocuklarına ve bulundukları topluma karşı en büyük hiyaneti yapmış olurlar. Yalancı ve sahtekâr bir toplum oluşturan çocuklar, bu gibi baba ve annelerin ürünleridir.

Öyleyse, çocuklarının doğru sözlü olmalarını isteyen baba ve annelerin doğru olmaktan başka çareleri yoktur. Onlar doğru sözlü olmak vasıtası ile çocuklarının terbiyesi için iyi bir ortam hazırlamış olurlar.

Rasil yazıyor: Çocukların yalan konuşmayı öğrenmesini istemiyorsanız büyüklerin hiçbir zaman onların yanında yalan konuşmamasına dikkat edin.(176)

Keşke Rasil, "Çocukların ve hiç kimsenin yanında yalan konuşmayın" deseydi. Çünkü, çocukların temiz fıtratları her yalandan etkilenir. Hatta gizli konuşulan yalanları bile çok çabuk keşfederler.

İmam Sadık (a.s) buyuruyor ki: "Dilinizi kullanmaksızın insanları iyiliğe çağırın. Böylece insanlar sizden takva, çalışkanlık, namaz ve iyilik görsün ve sizi örnek edinsin."(177)

2- Çocuk, tabiatı gereği yalancı değildir. Onun ilkel fıtratı, doğru konuşmasını gerektirir. Yalan konuşmasının muhakkak bir sebebi vardır. Baba ve anne, insanı yalan konuşmaya sürükleyen sebepleri tanır ve gereken önlemi alırlarsa, çocuk tabiat gereği doğru konuşacaktır. Çocuğu, yalan konuşmaya sevkeden etkenlerden biri, baba ve annesinin cezalandırmalarından korkmasıdır.

Mesela çocuk, pencerenin camını kırmış. Baba ve annesi tarafından cezalandırılmaktan korkuyor. Onun için ona; cami sen mi kırdın? diye sorulduğunda, hayır; benim olaydan haberim yok, şeklinde cevap verir veya suçu başkasının üzerine yıkar. Mesela, Hasan'ın taşla camı kırdığını kendi gözülerimle gördüm, der.

Bu çocuk baba ve annesinden korktuğu için yalan konuştuğu açıktır. Halbuki, baba ve anne dikkatli, tedbirli ve insaflı olur, öte yandan çocuğun eğitimi için doğru bir program uygusalar böyle bir korku meydana gelmeyecektir ve neticede çocuk korktuğu için yalan konuşmayacaktır. Mesela, camın kırılması yanlışlıkla olmuşsa çocuk cezalandırılmayı hakketmemiştir.

Baba ve annenin kendileri de defalarca yanlışlıkla cam, bardak vb. şeyleri kırmışlardır; Ama, kendilerini suçlu saymazlar. Öyleyse neden, zavallı çocuğu suçlu sayarak azarlayıp cezalandırsınlar?!

Ama eğer camın kırılması çocuğun dikkatsizlik ve ihtiyatsizliği sonucu olmuşsa, baba ve anne ona yumuşak bir şekilde nasihatta bulunmalı, işlerinde dikkatli olmayı tavsiye etmelidirler.

Bu durumda da çocuk cezayı hakketmemiştir. Onun için korkarak yalan konuşmaya yönelmez. Eğer camı kasıtlı olarak ve inatından dolayı kırmışsa yine de çaresi azarlamak ve dövmek değildir.

Çünkü, cezalandırarak ve dayak atarak onu inadından vazgeçirmek doğru bir yol değildir. Böyle bir durumda baba ve anne şunu bilmelidirler ki, çocuk tabiatı gereği kötü ve inatçı değildir.

İnat ve kötülüğün muhakkak dıştan kaynaklana bir sebebi vardır. Çocuğun, "camı neden kırdığını" araştırarak keşfetmeleri ve daha sonra onu bu işe sürükleyen sebebi ortadan kaldırmaları gerekir. Sebep ortadan kalkınca artık bu gibi işler tekrarlanmaz.

Çocuk camı çeşitli sebeplerden dolayı kırabilir. Mesela, tahkir edildiği ve ihanete uğradığı için bu işi yapabilir. Şahsına karşı ilgi gösterilmediğinden dolayı,

baba ve annesinin muhabbetsizliğine maruz kaldığı, baba, anne veya başkaları tarafından kendisine zulmedildiği, baba ve annesi kendisine karşı ayrıcalık gözettiği için vb. şeyler onu inatçılığa sevkedebilir. O, bu gibi sebepler sonucu ruhunda bir eziklik ve şahsiyetinde küçüklük hisseder. Bu, onda bir kompleks haline gelir.

Cam kırmak vb. işler ile başkalarına kendisini ispatlamak ister ve bir nevi boy gösterisi yapar. Eğer baba ve anne, bu yanlış davranışa yol açan ruhsal sebebi bularak yok ederlerse çocuk da bu davranışından vazgeçer ve dolayısıyla sopa veya cezaya gerek kalmaz. Öyleyse bu durumda da çocuk korkarak yalana sığınma gereğini duymaz.

3- Eğer çocuğunuzun yanlış bir iş yaptığını ve ona kılavuzluk etmeniz gerektiğini hissederseniz öfkeli ve küstah bir polis gibi onu soru yağmuruna turarak suçunu itiraf ettirmeye çalışmayın.

Bu durumda, gururunu korumak amacıyla hakikati gizleyip yalan konuşabilir. Burada, en iyisi, soru sormadan, ona, senin falan işinden haberim var demenizdir.

Mesela; "Arkadaşından emanet olarak aldığın kitabı henüz vermemişsin. Yaptığın iş doğru değil. İnsan, başkalarının emanetini zamanında sahibine iade etmelidir. Hemen arkadaşını kitabını götür, iade et ve özür dile şeklinde meseleyi sorgusuz-sualsiz haletmeniz gerekir.

4- Hiç bir zaman çocuğu yapmayacağınız şeylerle tehdit etmeyin. Mesela, falan işi yaparsan seni öldürürüm veya döverim. Veya polise teslim ederim, evden kovarım veya misfirliğe götürmem vb. Bu gibi gerçek dışı tehditlerle çocuğu yalan konuşmaya alıştırmayın. Onu, yapacağınız ve yapmanız doğru olan şeylerle tehdit edin.

5- Çocuklarının yetenek ve kapasitesinden fazla beklentileri olan, onlara karşı sert davranan baba ve annelerin onların yalan konuşmasına sebep olabilirler.

Mesela, çocuklarının fazla ders okuma istidatları olmadığını bilmelerine rağmen onların daima en yüksek notu getirmesini isterler. Her gün onları karşılarına alıp notlarını sorarlar, onları azarlar ve tenkit ederler. Çocuk ne kadar çok çalışıp baba ve annesinin istediği notu getirmek istese de kendi kapasitesini aşamaz.

Öte yandan zavallı çocuk, baba ve annesini razı etmek ve onların azarlama ve kızmalarından kurtulmak ister. Onun için bazen yalan konuşmak zorunda kalıyor.

Dolayısıyla, sınav esnasında başım ağrıyordu; onun için iyi yazamadım. Veya arkadaşım konuşarak dikkatimi dağıttı ya da öğretmenim bana karşı garazlı davranıyor, hakkettiğim notu vermiyor. Bazen de, bugün sözlüden en yüksek notu aldım, der.

Eğer bu çocuğun baba ve annesi onun istidat ve kapasitesini ölçüp yersiz beklentilerden kaçınsaydılar, onu yalana sevketmezdiler ve sonuçta bu çocuk yalana alışmazdı.

6- Bazı baba ve anneler küçük çocuklarından kötü bir davranış gördükleri zaman, onun bu işi yapmadığını söyler ve bu işi başkalarına, hatta bazen hayvanlara ve cansız varlıklara nisbet verirler. Mesela, Hasan iyi çocuktur. Bu işi yapmaz. Kedi yapmış, komşunun çocuğu yapmış, ağaç yapmış... Kötü kedi, niye bu işi yaptın?! derler.

Bu cahil baba ve anneler çok güzel ve yerinde bir iş yaptıklarını sanarak, çocuğun yüzünün kötü işleri yapmaya açılması iyi değil, diyorlar. Ama, bu davranışın getireceği ahlakî zararlardan haberleri yoktur.

Bu davranışın iki büyük zararı var: 1- Çocuğa yalan konuşmayı öğretir. 2- Kötü işleri yapıp başkalarının üzerine yıkmayı öğretir. Bu davranış yalan konuşmaktan kat-kat daha kötü ve daha zararlıdır.

7- Eğer çocuklarınız ilk defa yalan konuşursa, onları yalana iten sebebi bulup onları yalandan vazgeçirmeye çalışın. Ama, onları konuşturarak, ifade alarak yalan konuştuklarını ispatlamak ve utandırmak için ısrar etmeyin. Onların yalan konuştuklarını ispatlamakla hiçbir netice alamazsınız. Hatta bu, onları yalan konuşmaya karşı cüretlendirmiş olur.


Sözünde Durmak


İnsan hayatını ilgilendiren işlerde ahid ve sözleşmeden kaçınılmazdır. İnsanların kendi aralarında ahid ve sözleşmeleri vardır. Aileyi oluşturan, şehir ve ülkeleri birbirine bağlayan ahid ve sözleşmelerdir. İnsanlar bu söz ve ahidlere güvenip yaşamlarını bu ahidler üzerine kurarlar.

Sözünde durma ve ahdine vefâ etmenin fıtri bir kökü vardır. Dolayısıyla her insan fıtrî olarak bunu anlar, sözünde durmamayı çirkin sayar. Birisiyle sözleşen, ahidleşen bir kimse, ondan sözünde durmasını bekler.

Sözüne sadık kalan bir toplumun sosyal işleri iyi bir şekilde idare edilir, birbirlerine olan güven ve iyimserlikleri sebebiyle psikolojik bir huzur ve rahatlığa sahip olurlar. Aralarında aşırı derecede kavga ve çekişme olmaz. Asab zaafına ve psikolojik rahatsızlıklara daha az tutulurlar.

Mutlu ve mesut olurlar. İnsanlar her ne kadar sözlerinde dursalar bir o kadar huzur ve refah içinde olurlar. Aksine; insanları sözlerinde durmayan bir ülkede doğru-dürüst bir düzen olmaz; insanlar daima kavga ve çekişme halinde olurlar.

Aralarındaki psikolojik rahatsızlıklar, ıstırap ve endişe haddinden fazladır. Birbirlerine karşı güvenleri sarsılmış ve kötümserdirler.

Söz ve ahdine bağlı olan herkes ve her toplum birbirlerinin yanında aziz, saygın ve güvenilir olur, ahdine vefâ etmeyen insanlar ise birbirlerinin yanında alçak ve düşüktürler.

Fıtrî bir din olan kutlu İslam dini, bu hayati mesele hakkında bir çok tavsiyelerde bulunmuş, sözünde durmayı farz ve imanın nişanelerinden saymıştır. Örneğin:

Allah Teala Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyuruyor: “...Ahidlerinizde durun, şüphe yok ki ahidlerden sorumlusunuz siz.”(178)

Başka bir ayette ise şöyle buyurmakta: “Ve onlar öyle kişilerdir ki emanetlerine ve ahidlerine riayet ederler.”(179)

Resul-i Ekrem’den -saa- şöyle nakledilmiştir: “Ahdine vefâ etmeyenin dini yoktur.”(180)

Resulullah -saa- şöyle buyurur: “Allah’a ve ceza (kıyamet) gününe imanı olan ahdine vefâ etmelidir.”(181)

Hz. Ali -as- Malik Eşter’e şöyle buyurmuştur: “Ahdini bozamak Allah’ı ve halkı gazaplandırır.”(182)

Hz. Ali -as- buyurur ki: “Sözünde duramayacağın bir yerde söz verme ve kefaletine vefâ edemeyeceğin yerde kefil olma.”(183)

İnsanlar arasında ahdine sadık kalmanın ihya edilmesi ve genel bir vazife haline gelmesi için bu beğenilir özelliği çocukların beynine çocuklukta yerleştirmek gerekir.

Böylece sözüne sadık kalmayı alışkanlık haline getirmeli ve sözünde durmamayı fıtrat kanununa aykırı bir davranış bilmelidirler. Sözünde durmayı eğitmeye çocuklukta, aile ortamında başlamak gerekir.

Çocuk anne ve babasına saygı duyar ve onların söz ve hareketlerini taklid eder. Anne ve baba çocuğa örnektirler. Çocuğun beyni fotograf filiminden çok daha hassas ve dakiktir.

Anne ve babasının davranışlarının dakik bir şekilde fotografını çeker ve ilerdeki yaşamında onlardan yararlanır. Çocuk tabii ve fıtri algısıyla sözünde durmanın gerekliliğini anlar. Anne ve babası ona bir söz verdiler mi onlardan sözlerinde durmalarını bekler.

Onlar da sözlerinde dururlarsa, çocuk ameli olarak onlardan sözünde durma ve ahdine sadık kalma dersi almış olur ve eğer sözlerinde durmazlarsa onların bu hareketine kızar ve anne ve babasını yalancı sayar.

Bir ailede anne ve baba sözlerinde durar, kendisine, evlatlarına ve diğer insanlara karşı sözünde durmamazlık etmezlerse, böyle bir ailede yetişen çocuklar da sözünde durmaya alışkanlık kazanırlar.

Tam aksine, bir ailede anne ve baba sözlerinde durmazsa ve ahdine sadık kalmamayı çirkin bilmezse, böyle bir ailede yetişen çocuklar da sözlerinde durmazlar.

Anne ve babaları her gün sözlerinden cayan çocuklara göre, sözünde durma ve ahdine vefâ etmenin hiç değeri yoktur; aksine, insanları aldatmak ve boş vaadler güzel bir şey ve uyanıklık sayılır.

Anne ve babaların kendileri sözlerinde durmaz, yalan sözlerle çocukları aldatır ve ahidlerine sadık kalmazlarsa doğru olmayan bu hareketleriyle masum çocuklara sözünde durmama dersi vermiş olur ve hareketleriyle onlara,

insan kendi çıkarları doğrultusunda söz verip daha sonra sözünden cayabileceğini öğretmiş olurlar. Saf ve masum çocuklar anne ve babalarının yüzlerce yalanına ve sözünde durmayışlarına tanık olurlar. Böyle çocuklardan sözlerinde durmaları beklenebilir mi hiç?!

Anne, çocuğu susturmak için vaadler ve vaid verir: Sana tatlı, dondurma, şeker, meyva, ayakabı, oyuncak alırım. Seni misafirliğe, geziye götürürüm. Acı ilacı çocuğa yedirmek için ona böyle vaadlar verir.

Doktora, iğneciye gitmek için bir takım sözler verir. Ona bir işi yaptırmak için vaadler verir: Falan işi yaparsan döverim, öldürürüm, polise veririm, evden dışarı atarım, bodruma hapsederim, artık seninle konuşmam, sana cep harçlığı vermem, bayram elbisesi almam, misafirliğe götürmem, babana söylerim... ve bunun gibi yüzlerce tehditler eder.

Ailelerin günlük yaşamına ve kendi yaşamınıza dikkat edecek olursanız her gün o saf çocuklara ne kadar vaadler verildiğine ve onların bir çoğuna amel edilmediğini görürsünüz.

Anne ve babalar verilen bu yalan vaadlerin çocukların hassas ruhunda ne kadar kötü etkileri olduğunu ve bu hareketleriyle onlara karşı ne kadar büyük bir cinayet işlediklerini biliyorlar mı hiç?! Çocuk, anne veya babasından duyduğu veya gördüğü çirkin bir hareket karşısında öyle bir etkilenir ki ömrünün sonuna kadar onun etkisinden kurtulamaz.

Bu bilinçsiz anne ve babalar, kendi başına bir günah olan sözlerinde durmadıkları gibi bu yalan vaadlerle sözünde durmamayı öğretiler; bunun günahı ise sözünde durmamadan daha büyüktür.

Dolayısıyla; İslam, anne ve babalara çocuklarına söz verdiklerinde kesinlikle sözlerinde durmalarını emretmiştir. Örneğin:

Resulullah (s.a.a) şöyle buyurmuştur: “Çocukları sevin, onlara karşı şefkatli olun ve onlara söz verecek olursanız kesinlikle sözünüzde durun. Çocuklar, sizin onlara rızık verdiğinizi sanırlar.”(184)

Hz. Ali (a.s) ise şöyle buyurmaktadır: “Çocuklara söz verdiğinizde kesinlikle sözünüzde durun.”(185)

Malîkîyet


İnsanın mal sevgisi zatîdir. İnsan, ihtiyacı olduğu şeylere sahip çıkar ve kendini onların sahibi bilir. Başkalarından da kendi malikiyetine saygı göstermelerini, onu rahatsız etmemelerini bekler.

Malikiyet eğilimi insanın içine öyle yerleşmiştir ki, onu tamamen kazıyıp çıkaramaz. Ona karşı hangi taranfan mücadele edilirse diğer taraftan ve başka bir şekilde ortaya çıkar.

Malikiyet itibarî bir şey olmasına rağmen hakikileşmiş, insanın içinde kökleşmiştir ve onsuz yaşamak imkansız olmuştur. Çocuk kendini tanıyıp ihtiyaçlarını anladığı ve eşyalarla meşgul olduğu andan itibaren onda bu duygu oluşur.

Çocuk, yerden veya birisinin elinden aldığı şeyi kendine ait bilir, onu sımsıkı kavrar ve kolay kolay kaybetmek istemez. Kendisini ayakkabısının, elbisesinin ve oyuncaklarının sahibi bilir ve hiç kimsenin onları kullanmasına müsade etmez. Müsadesi olmaksızın birisi onları kullanacak olursa onu gasıp ve mütecaviz bilir ve ona karşı mücadele eder.

Çocukların, kendilerine ait oyuncakları ve hatta değersiz şeyleri nasıl savunduklarını, onun üzerinde nasıl kavga ettiklerini görmüşsünüzdür. Elbette hakları da var; çünkü onların sahibidirler ve kendi halkarını savunuyorlardır.

Kendi hakkını isteyen kimseye “kötüdür” söyleyemeyiz. Malikiyet duygusu yanlış bir şey değildir, bilakis, her insanın tabiatı bunu gerektirmektedir. Anne ve babalar çocuğun bu tabii duygusunu dikkate almalı ve onu kırmamalıdırlar.

Çoğu zaman çocuklar birbirlerinin milkiyet alanına girerek başkalarına ait olan şeyleri kullanmak veya onları gasbetmek isterler. Anne ve babalar buna müsade etmemelidirler.

Aksi durumda güçlü olanlar diğerlerinin haklarına tecavüz etmeye alışkanlık kazanır, güçsüz ve küçükler ise mazlum ve kin besleyerek yetişirler. Anne ve baba bu durumda zalimi savunacak olurlarsa onun suçuna ortak olurlar, zulme uğrayan çocuk da onlara karşı kötümser olur.

Ses çıkarmayacak olsalar da susmalarıyla hem suçlunun bu hareketini desteklemiş ve onu teşvik etmiş olurlar ve hem de ses çıkarmamayı ve kendi hakkını savunmamayı çocuklara öğretmiş olurlar; bu ise büyük bir suçtur.

Anne ve baba bu hususta dahalet ederek haksızlık etmek isteyen çocuğun haksızlığının önünü almalı ve başka bir çocuğun oyuncağını zorla almasına engel olmalıdır.

Ancak dayak ve küfürle değil, bilakis ilk önce güzel ve yumuşak dille o şeyin kardeşine veya başkasına ait olduğunu ve onlara ait olan bir şeyi kullanmaya hakkı olmadığını anlatmalıdır.

İkna olmazsa daha sonra sert bir şekilde “izin almaksızın başkasının malını kullanmana müsade etmem” söylemelidir ve eğer bu da etkili olmazsa daha sert bir tehdid ederek onun önünü almalı ve haksızlığa uğrayan çocuğu savunmalıdır.

Evet, malikiyet duygusuna saygı duyulmalı ve meşru olduğu miktarca ondan taraftarlık edilmesi gerekir; ancak, onu kayıtsız ve tamamen serbest bırakmak da doğru değildir.

İnsanın nefsani istekleri daima genişler, yeni boyutlar kazanır ve hiç bir zaman belli bir yerde durmaz. Kontrol altına alınmazsa insanın bedbaht ve helak olmasına sebep olurlar.

Malikiyet, insanın ihtiyaçlarını gidermesi ve onun çabasına saygı duyulması için meşru kılınmıştır. Meşru çerçevede mal sevgisi sakıncasız olmakla birlikte insan için tabii bir şey sayılmaktadır.

Fakat, tamamen serbest olacak olur ve ona uyulursa bu malperestliğe dönüşüverir. Mal ve servete gönül kaptıran, ihtiyacı olmadığı halde gece-gündüz hiç durmadan çalışarak servetini daha bir artıranlar çoktur.

Mal toplamak için her şeylerini vermeye, hatta huzur ve rahatlıklarını, şeref ve vicdanlarını, din ve imanlarını, saygınlık ve haysiyetini feda etmeye hazırdırlar.

Böyle kimseleri akıllı ve normal insan bilemeyiz; ne kendileri yer ve ne de başkalarına verirler. Sadece mal toplayarak bir kenara bırakırlar; böyle insanlara akıllı söylenemez.

Buna binaen, anne ve baba çocuğun malikiyet duygusuna saygı duymaları gerekmesiyle birlikte onların genişleme ve yayılma düşüncesine kapılmalarına da engel olmalıdırlar. Oyuncakları gerektiği kadar olmalıdır, fazla değil.

Oyuncakları, onlarla oynayıp ve bir şey öğrenecek miktarda olmalıdır, bir kenara bırakıp diğer çocukların karşısında övünecek miktarda olmamalıdır. Bu miktarda malikiyeti savunmak gerekir. Fakat, bir kenara bıraktığı ve ihtiyacı olmayan gereğinden fazla oyuncağı varsa, anne ve baba onları, ihtiyacı olan diğer çocuklara vermeye teşvik etmeleri gerekir.

Güzel ve yumuşak dille onlara demelidirler ki: Bu oyuncaklar senindir; ama senin onlara ihtiyacın yoktur. Oysa bunlara muhtaç olan diğer çocuklar vardır, onların oyuncağı yoktur.

Onları bir köşede biriktirerek başkalarına vermemen yakışmaz. Senin için gerekli olmayan oyuncakları, onlara muhtaç olan çocuklara ver ki, hem onlar sevinsinler, hem Allah Teala ve hem de anne ve baban. Çocuk da sade ve saf olup, tabiatı açısından hayır sever olduğu ve anne ve babasını memnun etmek istediği için onların sözünü dinleyecek, beğenilmiş bağışlama ve infak huyuna alışkanlık kazanacaktır.

Çocuk kendi oyuncaklarına ihtiyacı olduğunda ve diğer çocuklar da onlarla oynamak istediğinde anne ve baba yumuşak dille çocuklarını, oyuncaklarını birazcık oynaması için onlara vermeye teşvik etmelidir.

Bu yolla çocuk yardımlaşma ve fedakârlığa teşvik edilebilir. Çocuklarda yardımlaşma ve dayanışmayı güçlendirmek için onlar için ortak oyuncaklar alınıp oyunda birbirleriyle yardımlaşmaya veya onu ortak kullanmaya teşvik edilebilir.

Kısacası; anne ve baba bütün terbiye merhalelerinde çocuklarda normal haddi göz önünde bulundurmalı, malikiyet hissi ilkesini savunmalı ve buna bir engel varsa engeli kaldırmalıdır. Ancak, o hissi kontrol etmeye çalışmalı, bilinçsiz olarak mal ve servete gönül vermelerine, malperest olmalarına engel olmalıdırlar.


Cömert Yetiştirmek


Cömertlik ve eli açıklık, iyi sıfatlardan ve beğenilmiş ahlakî özelliklerden biridir. Cömert bir kimse mal ve servet toplamak için çaba harcar, ancak mala gönül bağlamaz.

Malı ister, ama harcama ve diğerlerine vermek için ister, toplamak ve biriktirmek için değil. Hem kendisi ve ailesi refah içinde yaşar, hem de hayır işlerde bulunur, öksüzlere, kimsesiz zavallılara yardım eder. Böyle bir kimse malından yararlanır ve iyi istifade eder.

Fakat, cimri bir kimse, malı biriktirmek ve saklamak için ister, harcamak için değil. Ne kendisi ve ailesi istifade eder ve ne de onları hayır işlerde harcamak ve diğerlerine vermek gelir içinden.

Böyle bir kimse iyi bir ambarcıdır; malları kullanmadan ve zayi etmeden mirasçıları için saklar. İslam dini cimriliği kınamış, cömertliği ise övmüştür. Örneğin:

Resulullah -saa- şöyle buyurmaktadır: “Cömertlik imandandır ve iman da cennettedir.”(186)

Yine şöyle buyurur: “Cömertlik, cennette dalları yere ulaşan bir ağaçtır. Her kim onun dallarından birini tutarsa o dal onu cennete sokar.”(187)

Başka bir yerde de şöyle rivayet edilmiştir: “Cennet cömertlerin evidir.”(188)

Resul-i Ekrem -saa- buyuruyor ki: “Allah cömerttir ve cömertliği sever.”(189)

Yine Resulullah -saa- buyurmuştur ki: “Cimrilik cehennem ateşinde yetişen bir ağaçtır ve cimriler cehenneme gidecektir.”(190)

Bir yerde de şöyle buyurmaktadır: “Mümine, cimri ve korkak olması yakışmaz”(191)

Cömertlik ve eli açıklık kalpleri insanlara meyilli kılar ve muhabbetleri cezbeder. İnsanlar cümert kimseyi sever, ona saygı gösterir, överler. İnsan cömretlik ve eli açıklıkla gönülleri elde edip onlara saltanat kurabilir.

Resulullah -saa- buyuruyor ki:


“Cömert insan, Allah’a ve cennet insanarına yakındır, cehennem ateşinden ise uzaktır. Cimri kimse ise hem Allah’tan ve hem de cennet ehlinden uzaktır. Ama cehennem ateşine yakındır.”(192)

Cimri insan, malına lazım gelen hakları vermez, bu açıdan da cehennem azabına düçar olur. Cömertlik, insanın dünya ve ahiretini bayındırlaştırır, cimrilik ise insanın dünya ve ahiretini viran eder.

Cömertlik ve eli açıklık, diğer insanî sıfatlar gibi fıtrî olmasına rağmen yine de onu yetiştirmek bir yere kadar anne-babanın elindedir. Her çocuk özel bir yaratılışa sahiptir,

bazılarının tabiatı cömertlik ve eli açıklığa daha fazla hazırdır, bazılarının tabiatının da cimriliğe daha fazla hazırlığı var; ama buna rağmen anne-babanın terbiyesinin de çok önemli etkilerinin olduğu kesindir.

Anne ve babalar bilinçli olurlarsa cimriliğe sebep olan etkenleri engelleyebilir, cömertlik ve eli açıklık fidanını çocuklarının içlerin yetiştirebilirler.

Bu hususta abbe-babanın davranışı her şeyden daha etkilidir. Anne ve baba çocukları için bir örnektirler. Çocukları onların ahlak ve davranışlarını örnek alırlar.

Anne ve baba cömert ve eli açık olursa, hayır işlere katılırsa, çocukları da anne ve babalarının hareketlerini görüp onu taklid ederler ve bu, yavaş yavaş normal bir şey haline geliverir.

Aksine, eğer anne-baba cimri olursa çocukları da genelde onları örnek alır ve cimriliğe alışkanlık kazanırlar. Ahlak ve terbiyede alışkanlık çok önemli bir etkendir.

Hz. Ali -as- bu hususta şöyle buyurur: “Kendini cömertliğe alıştır ve her ahlakın en iyisini seç; çünkü iyilik alışkanlık haline gelir.”(193)

Yine Hz. Ali -as- buyuruyor ki: “Cömertlik alışkanlıkların en üstünüdür.”(194)

İmam Seccad’dan -as- şöyle rivayet edilmektedir: “Sizin en üstününüz ailesi bolluk ve rahatlık içinde olandır.”(195)

İmam Rıza -as- şöyle buyurmaktadır: “İnsan, ölmesini arzulamamaları için ailesine karşı eli açık olması daha iyidir.”(196)

İmam Sadık’tan -as- da şöyle nakledilir: “İnsanın günahkâr olşunda ailesini harçlıksız bırakması yeter.”(197)

Anne ve baba çocuklarını cömert ve eli açık yetiştirmek için aşağıdaki yöntemlerden de yararlanabilirler:

1- Çocuklarınıza, kendilerine ait olan şeylerden bir miktarını anne-babasına veya kardeşine vermesini önerin. Daha sonra, yavaş yavaş buna alışkanlık kazanmaları için onları övün, medhedin, teşvik edin ve onlara teşekkür edin.

Ancak, bu hareket başlangıçta çocuklara biraz zor gelebilir. Dolayısıyla, bu yönteme ara-sıra ve çok az başvurmak, çocukları bu işe zorlamamak gerekir. Bu alışkanlığın aksi etkisi olmamalıdır ve çocukları isyan ve tuğyana zorlamamalıdır.

2- Bazen çocuklara, diğer çocukların da onların oyuncaklarıyla oynamalarına müsade etmelerini önerin. Yemek ve meyvelerini arkadaşlarıyla birlikte yemelerini tavsiye edin. Bu davranışları karşısında onları övün.

3- Bazen, cep harçlıklarından bir miktarını öksüzlere vemelerini veya hayır işlerde kullanmalarını önerin. Bu hareket devamlı olursa etkisi daha fazla olur.

4- Çocuklarınıza, arkadaşlarını eve davet etmelerini ve onları ağırlamalarını önerin.

5- Her gün onlara bir miktar para vererek zavallılara vemelerini veya diğer hayır işlerde kullamalarını isteyin.

6- Yoksulların sorunlarını ve çektiği zorlukları çocuklarınıza anlatın, mümkünse onları hastanelere, öksüzler yuvasına, çocuk yuvasına, yoksulların evlerine götürerek onların karşısında yoksullara yardım edin.

Tedricen bunlara alışkanlık kazanmaları ve daimi bir ahlak haline gelmesi için bu gibi hareketlerle çocukların duygularını tahrik ederek cömertlik ve eli açıklık fidanını onların içine yetiştirebilirsiniz.

Ancak, bu yöntemlerin bütün çocuklarda yüzde yüz başarılı olacağını, bütün çocukları cömert ve eli açık edeceğini iddia etmiyoruz. Sizin de böyle bir beklentiniz olmamalıdır. Çünkü her insanın, anne babasından veya dedelerinden miras olarak aldığı özel bir istidadı ve ahlakı vardır.

Ancak, anne va babanın eğitimlerinin çocukların üzerinde etkisiz olmadığı, onların üzerinde az-çok etki bıraktığı, çok iyi bir sonucu olmasa bile sonuçsuz olmadığı da inkar edilemez.

...Mektubunda şöyle yazıyor: Yaylakda, çeşitli meyvaları olan bir bahçemiz vardı. Annem-babam ve büyükannem her gün köyün yoksullarına bir miktar meyva gönderiyordu. Hizmetçimiz olmasına rağmen bu işi genelde benim üzerime yüklüyorlardı.

Altı-yedi yaşında bu işe alışkanlık kazandım, o köyde iki kör vardı. Onlara çok acıyordum, her gün evlerine gittiğimde ellerinden tutuyor, bahçeye çıkarıyor ve tekrar odalarına götürüyordum.

Onlar için çeşmeden su dolduruyor, odalarına bırakıyordum. Onlar da bana dua ediyorlardı. Anne-babama söylediğimde onlar da memnun oluyorlardı ve babam şu şiiri okuyordu:

Allah’a şükret, hayra muvaffak oldun

Nimet ve fazlından yararlanır oldun.

Annem, “Körler gerçek yoksullardır” diyordu. Devamlı beni hayır işlere teşvik ediyorlardı. Cep harçlıklarımı topluyor ve fakirlere veriyordum. Yavaş yavaş bu işlere alışkanlık kazandım. Şimdi bir sosyal yardım ekibinde çalışıyorum ve dört ailenin sorumluluğunu taşıyorum.

Benim hareketlerim çocuğumda da iyi bir etki bıraktı. Bir ara her gün kendisine bir miktar para vermemi istedi. Ne kadar para istediğini ve parayı ne yapacağını sorduğumda “Her gün birazcık verirsen biriktirmek istiyorum dedi”.

Ben de her gün bir miktar para verdim ve paralarını boş yere harcama dedim. Bir kaç gün sonra cüzdanını getirdi ve biriktirdiği bir miktar parayı göstererek “izin verirse bu paraları okul yolu üzerindeki yoksul köre vermek istiyorum” dedi. Bu konu beni çok sevindirdi ve elimde olmaksızı onu öptüm.