İSLAM'DA ÇOCUK VE TERBİYESİ
 



Eğer kızınız için bebek almak istiyorsanız, tamamen hazır bir bebek almayın. Onu tamamlamasını kızınızdan isteyin. Kızınıza, aldığınız bebeğin neye ihtiyacı olduğunu sorun. Biraz düşündükten sonra cevap verecektir: Elbiseye ihtiyacı var.

O zaman elbise için ona bir miktar parça verin. Onun kendisi, sizin de yardımınızla bebeği için elbise hazırlayacaktır. Daha sonra onu bebeğine giydirecektir.

Bebeğinin elbiselerini yıkayacak, ona yemek hazırlayacak, yedirecek ve belirli zamanlarda ona duş aldıracaktır. Onu yatırır, uyandırı, yanında misafirliğe götürür, ona konuşma adabını öğretir ve.... Böyle bir durumda kızınız bebekle oynar. Ama bu oyun çok faydalı ve yapıcıdır.

Kızınız, gördüğü ve duyduğu şeyleri bebeği üzerinde uygulamaya çalışır. Çocuk, bir taklitci olup, yaptığı çoğu işlerde baba, anne ve kardeşlerini taklit eder.

Oyuncaklar, çocuğa birşeyler öğrettiği takdirde faydalı olur; sadece onların hareketine bakmak ve başka çocuklar karşısında övünmenin hiçbir olumlu neticesi olmaz. Oyun bittikten sonra oyuncakların bırakılması için özel yerleri olmalı ve çocuk onların temizlik ve düzeninden sorumlu tutulmalıdır.

Oyuncaklar, çocuğu derbeder edecek derecede çok olmamalıdır. Zaruri miktarda yeterlidir. Çok lüks ve pahalı oyuncaklar almak gerekmez. Çocuğun kendisi kağız, mukavva, karton ve pulla kendisine oyuncak yapabilir veya alınmış olan oyuncakları tamamlayabilir.

Oyunları, genel olarak birkaç kısıma ayırabiliriz:

1- Bireysel ve çocuğun yalnız başına yapabileceği oyunlar.

2- Grup halinde oynanan toplumsal oyunlar.

3- Zihni takviyet eden fikirsel oyunlar.

4- Kasları geliştiren sportik oyunlar.

5- Oyunculara saldırı ve savunma sistemini öğreten oyunlar.

6- Yardımlaşma hissini güçlendiren oyunlar.

Çocuk, ilk önce bireysel oyunlarla meşgul olur. Bu devrede, oyuncakları ile oynayabilmesi için çocuğu kendi haline bırakmalıdır.

Ama eğitici, çocuğun oyunlarını kontrol altında bulundurmalıdır. Onun zihnini güçlendirebilecek oyuncaklar temin etmelidir. Öte yandan alacağı oyuncakların, yapıcı yönünün olmasına dikkat etmelidir.

Bazen çocuk, oyuncaklarından birini parçalara ayırmak ve yendinden yapmak ister. Ona, bu hususta izin vermelidir. Çünkü, çocuk böylece oyuncağını dener ve onun fenni yönlerini öğrenir. Elbette herhangi bir zorlukla karşılaşırsa eğitici ona kılavuzluk etmelidir.

Bir müddet sonra çocuk toplumsal olur ve toplumsal oyunlara yönelmeye başlar. Eğitici, onun toplumsal oyunlara yöneldiğini keşfettiği zaman, bu hususta onu teşvik etmeli, böyle oyunlar için gerekli olan malzeme ve oyuncakları temin etmelidir.

Böylece çocuğun toplumsal yönünün günden güne artması sağlanır. Ayrıca, bu dönemde de onun oyunlarını kontrol altında bulundurmalı, ona, faydalı olan toplumsal oyunlar öğretmelidir. Toplumsal oyunlardan en yaygını, futbol, basketbol ve valeyboldur. Çocuklar gerek okul içinde, gerkse okul dışında, boş zamalarını bu oyunlarla geçirirler.

Bu oyunların, sportik ve kasları geliştirme açısından faydalı olmasına rağmen, çok büyük bir zararı da vardır. Bu oyunlar saldırı oyunlar olup, çocuklarda kavga ve inatçık özelliğini güçlendirir.

Bu oyunlara katılan çocukların bütün dikkatleri karşılarında yer alan arkadaşlarını mağlub etmek ve yenmektir. Bu düşünce tarzı ise insani açıdan çok kötü bir ahlaktır. Tabii, bu oyunlarda yardımlaşma da vardır.

Ama bu yardımlaşmadan tek amaç karşıdaki insanlara galip gelmektir. İlkel insanın vahşiliğini simgeleyen güreş ve boks ise bu oyunlardan daha kötüdür. Keşke bu gibi oyunlar hiç geleneksellik kazanmasaydı ve bunların yerine, çocuklarımızda, toplumsal yardımlaşma ve insanları sevme ruhiyesini güçlendiren oyunlar süregelseydi.

Rasil bu hususta şöyle yazıyor: Çağdaş insanın, günümüzde maddi etkenler tarafından yok edilmek istenen fikirsel yardımlaşmaya geçmiştekinden daha çok ihityacı vardır; rakabet ve karşı tarafa galip gelme düşüncesinin hakim olduğu saldırı hareketlerine değil.(142)

Malesef, bu işin yetkilileri, bu düşünce tarzını yöneltmektedirler. Keşke, en azından ilk okul ve liselerdeki bilinçli yetkililer, bu hususta bilir kişiler ile danışarak daha uygun oyunlar hazırlasaydılar.

Bu konunun son bölümünde şunu hatırlatmakta yarar görüyorum: Çocuğun oyuna ihityacı vardır ve oynamalıdır. Ama onun oyun oynama zamanı sınırlı olmalıdır.

İyi ve bilinçli bir eğitici, çocuğun oyun oynama zamanlarını öyle bir şekilde düzenler ki, çocuk kendi kendine hayarının ikinci döneminde oyunu bırakarak faydalı, toplumsal ve ciddi işlerle uğraşmaya başlar. Oyun ve tembelliğin çocuğa galip gelmesine, böylece çocuğun ömrünün sonuna kadar oynak olmasına, en büyük hünerinin oyun olmasına ve bunun ile gurur duymasına müsade etmez.

Hz. Ali (a.s) şöyle buyurmaktadır: "Oyun, hayranı biri saadete eremez."(143)

Rasil bu hususta şöyle yazıyor: Bir kişinin değerini onun spor alanındaki geçmişi ile ölçmek bizim genel acizliğimizin göstergesi olup yeni ve karışık dünyayı kavramak hususunda tefekkür ve düşünmeye muhtaç olduğumuzu idrak edemediğimizden iler gelir.(144)

Toplumsal oyunların meydana getirdiği sorunlardan biri de, bu oyunların çocuklar arasında kin ve kavgaya sebep olmasıdır. Bazen birlikte oynayan çocuklar birbirleriyle tartışıp çekişirler.

Böyle bir durumda, veliler vakit kaybetmeden olaya müdahele etmeli ve onları barıştırarak tekrar oyuna meşgül etmelidirler. Bu iş, fazla zor değildir. Zira inat ve kin çocukların kalbinde tamamen kök salmamıştır. Onun için çabuk barışır ve arkadaşlıklarını sürdürürler.

Ama işin kötü yanı, bazen bu çekişme ve kavgalarının büyüklere intikal bulmasıdır. Öyle ki, birbirlerinin karşısına çıkarak, hiçbir araştırmada bulunmadan her biri kendi çocuğunu savunur ve neticede bu olay kavgaya dönüşür; nihayet mahkemeye çekilir.

Halbuki, bu davranış kötü eğitime neden olur ve çocuğa karşı büyük bir cinayettir. Bu sahneye seyirci olan çocuk hak ve hakikatın hiçbir değeri olmadığı ve hiç kimsenin onu bulmak gayesinde olmadığını sezer. Böyle bir çocuk yersiz taassup ve haksızlıkları ameli olarak baba ve annesinden öğrenir ve yarınki toplumda bu hareketleri uygular.


GÖSTERİŞ


Gösteriş ve şahsiyetini ortaya koyma ruhiyesi, az-çok herkeste, her insanda olan bir özelliktir. Herkes, yaptığı iyi ve önemli işler vasıtası ile kendi şahsiyetini diğerlerine kanıtlamak ve yaptığı işlerden dolayı övülmek ister, kadrinin bilinmesini ve varlığının ganimet bilinmesini bekler. Yaklaşık olarak bir yaşından itibaren çocukta bu tabii isteğin belirtileri gözlenir.

Çocuk, babası, annesi ve diğerlerinin dikkatini çekmeye çalışır ve diğerlerine göre komik ve ilginç olan hareketlerini tekrarlar ve onların kendisini seyretmesinden zevk alır ve bu başarısı ile iftihar eder. Bazen işaret ile, bazen de açıkça, bakın; ne kadar önemli bir işi beceriyorum, der.

İnsanda bulunan "gösteriş" özelliği başlı başına kötü bir sıfat değildir. İnsanı çalışma ve çabaya sevkeden şey bu iç duygudan başka birşey değildir. İnsan en iyi notu alabilmek için dersine çalışır, iyi bir hatip, usta bir ressam veya yazar veya şair ve iyi bir sanatkâr olabilmek için gereken zahmetlere katlanır.

Bu sıfatın varlığı kötü bir şey değildir. Önemli olan bu sıfattan istifade etme tarzıdır. Eğer doğru bir şekilde yönetilir ve tatmin edilirse çok güzel sonuçlar elde edilir. Çocuk, başlangıçta iyi ile kötüyü ayırtedemez.

Ona göre her işin iyi veya kötü oluşunun ölçüsü, anne-babasının hoşuna gidip gitmemesidir. İyi bir eğitici bu konuyu gözönüne alarak övgü ve teşvik ile ondaki bu sıfatı güçlendirir.

Onun yaptığı güzel ve faydalı işler karşısında memnun oluduğunu gösterir. Böylece onda iyi ahlak ve güzel davranışların temelini atmış olur. Ama eğer onun kötü bir davranışta bulunduğunu görürse memnuniyetini dile getirmeyeceği gibi bu hareketi beğenmediğini ve ondan hoşlanmadığını söyleyerek onun kötü ve beğenilmeyen bir hareket olduğunu çocuğa anlatır.

Onun övgü ve yergileri oldukça ölçülü ve gerçekçidir. Bu hususta en ufak bir kusurda bulunmaz. Böylece çocuğu iyiliklere doğru hidayet eder ve kötülüklerden sakındırır.

Ama ne yazık ki bazı bilinçsiz baba ve anneler bu konuda aşırı gitmektedirler. Çocuğun bütün hareketleri karşısında, hatta edepsizlik ve ahlaksızlık olsa bile gülerek onu teşvik ederler. Böylelikle kötü ahlak ve beğenilmeyen davranışların tohumlarını onların vücutlarına ekmiş olurlar. Onun yapmış olduğu iyi işleri haddinden fazla büyütürler.

Her yerde ve herkesin yanında onu över ve marifetlerini anlatırlar. Böyle bir çocuk, kibir sıfatına tutulur, zamanla bencil ve makamperest biri durumuna düşebilir. Kendisi için hayali bir şahsiyet kurar; diğerleri tarafından anılmak ve övülmek ister.

Eğer bu beklentisi gerçekleşmezse ruhi bir konplekse kapılarak insanları değer bilmez kimseler olduğunu telâkki eder. Hatta kendi hayali şahsiyetini kanıtlamak ve "değer bilmez" halktan intikam almak için kötü ve tehlikeli işlere kalkışabilir. O, ezilmiş isteklerini doyurmak ve dikkatleri kendi üzerine çekmek ister.

Şu nükteyi hatırlatmakta da yarar görüyorum: Baba ve anne, çocukta beliren bu hissi yavaş yavaş tekamüle ulaştırmalıdır. Öyle ki, bir müddet sonra Allah Teala'nın rızasını kendi rızaları yerine oturtmalıdırlar.

Yavaş yavaş, "Ben bu hareketi sevmiyorum, falan davranışı baban beğenmiyor" demek yerine, "Allah bu işi sevmiyor ve falan amelden razı değildir" demeleri gerekir.

TAKLİT


Taklit, insanda bulunan çok güçlü ve köklü bir içgüdüdür. Faydalı ve yapıcı bir içgüdü olup çocuk, bu içgüdü vasıtası ile baba ve annesinden yaşantısında gerek duyduğu davranışları, yemek yeme, elbise giyme, konuşma ve cümle kurma tarzını öğrenir. İnsan taklitçi bir yaratıktır ve bütün ömrü boyunca az-çok diğerlerini taklit eder.

Ama bir yaşından beş-altı yaşına kadar bu içgüdü daha kuvvetlidir. Çocuk, bir süre ne gibi şeylerin gerçekten yararlı ve ne gibi şeylerin gerçekten zararlı olduğunu bilmez ve yaptığı işlerde mantıklı bir hedefi gözetmez.

Bu süre zarfında bütün dikkatini baba, anne ve onunla ilgilenenlere yöneltir. Onların hareket ve tavırlarını müşahede eder ve onları taklit etmeye çalışır.

"Su" kelimesini baba ve annesinden duyar ve onları taklit ederek bu kelimeyi teleffuz eder; daha sonraları bu kelimenin manasına da dikkat eder ve onu kendi yerinde kullanır.

Kız çocuğu, annesinin evi süpürüp elbiseleri yıkadığını görür; o da bu işleri yapmaya çalışır. Annesinin ateşe elini vurmadığını görür, o da ateşten çekinir. Annesinin meyveyi yemeden önce yıkadığını ve kabuğunu soyduğunu görerek o da meyve yerken böyle yapar.

Baba, anne ve kardeşlerinin ev içindeki eşyalar hususunda düzenli olduklarını ve herşeyi her zaman kendi yerine bıraktıklarını görür. Böylece yaşantısındaki düzeni onları taklit ederek elde eder.

Baba ve annesinin edepli ve saygılı konuştuklarını görerek o da diğerlerine karşı saygılı olur. Evi idare etme hususunda babası, annesi ve kardeşleri arasında yardımlaşma olduğunu görür; o da bu yardımlaşmaya katılır ve herhangi bir işi üstlenir.

Baba ve annesinin caddede yürürken daima yaya geçitlerinden karşıya geçtiklerini görür, o da bu işi yapar ve bu, yavaş yavaş onda bir alışkanlık haline gelir.

Erkek çocuk babasının bahçıvan veya marangoz yahut mimar olduğunu görür; o da ilk zamanlar bu işleri bir oyun şeklinde yapar. Bu oyunlar, onun gelecekte seçeceği mesleğinde çok etkili olabilir.

Çocuğun eğitim ve öğretminde, taklit öğüt ve nasihattan çok daha etkilidir. Taklit kendiliğinden meydana gelir, uyarı ve ikaza gerek yoktur. Çocuğa, "Bak annen ne yapıyor?" demeğe gerek yoktur.

O, hatırlatmaya ihtiyaç duymaksızın daima baba ve annesinin hareket ve tavırlarına dikkat eder. Kibirli, ahlaksız ve saygısız bir baba, çocuğu için kötü bir örnektir. İnatçı, küstah, saygısız ve kötü dilli bir anne küçük yavrusunun gelecekte bu kötü sıfatlara tutulmasına sebep olur.

Yalancı, korkak ve hain bir eğitici, doğru sözlü, cesur ve emin bir insan yetiştiremez. Çocuklar sizin sözünüze ve nasihatınıza fazla aldırmazlar. Onların sizlerin hareket ve davranışlarınıza dikkat eder ve sizin davranışlarınızı örnek edinirler. Onun için taklit içgüdüsü çocuğun terbiye ve eğitiminde rolü olan önemli etkenlerden biri sayılabilir.

İşte bu içgüdüsü karşısında annesine, babasına ve diğer eğiticilere çok ağır sorumluluklar düşer. Onlar, kendi hareketlerine karşı ilgisiz olamazlar. Onlar, iyi ahlak ve davranışlarıyla çocukları için en iyi örnek olabilirler. Baba ve anne kötü olursa nasihat ve öğütle çocuğu doğruluk ve temizliğe yönlendiremezler.

Dolayısıyla, çocuklarını seven baba ve anneler, çocuklarına iyi örnek olabilmek için her şeyden önce kendilerini ve aile ortamını ıslah etmelidirler.

Çocukların nasıl bir şahsiyete sahip olmasını istiyorlarsa öncelikle kendileri o şahsiyeti elde etmelidirler. Taklite engel olmak oldukça zor bir iştir. Öyleyse evlatlarınız için çok iyi bir örnek olmaya çalışın.

Emir-ul Mu'minin Ali (a.s) şöyle buyuruyor: "Eğer başkalarını ıslah etmek istiyorsan önce kendini ıslah et. Kendin fasid olduğun halde başkalarını ıslah etmekle çalışmak çok büyük bir kusurdur."(145)

Resulullah (s.a.a) Ebuzer'e buyurdu: "Allah Teala, baba-annenin salih ve takvalı olmaları vasıtası ile çocuklarını ve torunlarını salih ve iyi kimseler kılar."(146)

Sorumluluğunun bilincinde olan bir eğitici çocuklarının oyun arkadaşları hususunda ilgisiz ve laubali olamaz. Çünkü, çocuk, bir çok işlerde arkadaşlarını taklit eder.

Bazen çocuk, sinema artislerini ve öldürme, cinayet, hırsızlık, bıçak çekme vb. sahneleri televizyonda seyreder ve tahrik olarak o işleri yapmaya çalışır.

Eğer dergi veya gazetelerde cinayat işlemiş veya hırsızlık yapmış olan çocukların biyografisini okuyacak olursanız bunların televizyon veya sinemadaki filimlerden etkilenerek tahrik olduklarını açıkladıklarını görürsünüz. Buna rağmen acaba çocukların bu gibi sahneleri izlemelerine izin vermek doğru mudur?


MERAK


Bebek dünyaya ayak bastığında dış alemde neler olup bittiğini bilmez. Herşey onun açısından birdir. Şekiller, renkler ve şahıslar arasında fark gözetemez. Çeşitli şekiller ve seslerden etkilendiği halde onları belirleyemez.

Ama o andan itibaren büyük bir hırs ile eşyaları tanımaya çalışır. Devamlı etrafına bakar, gözlerini insanların üzerine diker. Çocuk, duyu organlarını ve merak hissini kullanarak bilgi kazanır ve bilgisini çoğaltır.

Allah Teala Kur'an'da buyuruyor ki: "Allah sizleri hiçbir şey bilmediğiniz halde annelerinizin karnından çıkardı ve O'nun nimetlerini tanımanız ve şükretmeniz için sizlere kulak, göz ve kalp verdi."(147)

Kısa bir süre sonra çocuk, dış aleme dikkat eder. Eşyaları eli ile hisseder, alır, hareket ettirir, yere vurar, ağzına götürür, sesleri dinler, gözü ile insanların hareketlerini takip eder.

Bu şekilde merak hissini doyurmuş olur ve alemi tanımak için çaba sarfeder. Allah Teaşa insana kendi çabası ile alemin sırlarını keşfedebilmesi ve yaratılışın gayesini idrak edebilmesi için merak ve araştırma hissini vermiştir. Çocuktaki merak ve araştırma hissi fıtri bir özelliktir.

Baba ve anne, bu hissini kullanmasında çocuğa yardımcı olabilirler. Aynı şekilde, çocuğun bu iç isteğini sert bir şekilde kırabilirler de. Eğer araştırması için gerekli olan alet ve oyuncakları ona verir, deneylerini yapabilmesi için ona serbestlik tanır ve yaşına uygun fikri ve ilmi açıdan faydalı oyuncakları verirlerse, onun merak ve araştırma hissini güçlendirmiş olurlar. İşte bu çocukca araştırmalar, gelecekte bilim alanında yapılmış keşifler şeklinde ortaya çıkar.

Çeşitli eşyalar ile dolu bir oda dökünük ve kullanışsız olsa bile bu yaşlardaki bir çocuk için çok faydalı olacaktır. Ama eğer baba ve anne çocuğun bu iç isteğini doyurmaz, gereken eşya ve oyuncakları temin etmez, onu araştırma ve deneyden mahrum edecek olurlarsa ondaki merak ve araştırma hissi ezilmiş olur. Gelecekte karşılaşacağı ilmi konularda çok çabuk ümitsizliğe kapılır.

Bu aşamadan daha önemlisi sorgu-sual kademesidir. İki-üç yaşından itibaren soru yaşı başlar. Çocuk, akıl ve zekasının bir yere kadar tekâmüle eriştiği ve konuşmayı öğrendiği bu yaşlarda anne ve babasını sorguya tutar.

Mesela, şunları sorar: Acaba ben anne mi olacağım, yoksa baba mı? Babam neden her gün dışarı çokıyor? Neden taş sert, su ise yumuşaktır? Ben büyükannemi sevmiyorum; öyleyse neden evine gideyim? Neden yağmurda oynamıyacakmışım?

Paslanmamdan mı korkuyorsunuz? Neden balıklar suda boğulmuyorlar? Siz niçin her gün namaz kılıyorsunuz? Namaz nedir? Güneş geceler nereye gidiyor? Yağmur ve kar nereden geliyor?

Yıldızlar nedir ve kim onları yapmış? Sinek ve sivrisineğin ne faydası var? Büyükbaba öldüğünde neden toprağa gömdüler? O nereye gitti? Ne zaman dönecek? Ölüm nedir? vb. yüzlerce soruyu çocuklar az-çok sorarlar.

Bütün çocukların zihnini kurcalayan sorular bir değildir. Zeki çocukların yönettikleri sorular oldukça dakik ve incedir. Bilgileri çoğaldıkça daha dakik sorular sormaya başlarlar.

Çocuk, sorduğu sorular ve yaptığı araştırmalarıyla dış alemi tanımada başkalarının bilgi ve tecrübelerinden faydalanmak ister. Merak ve araştırma hissi insanın çok değerli içgüdülerinden biridir. Bu içgüdünün vasıtası ile insan kemâla ulaşır, yaratılış alemindeki sırların birçoğunu keşfeder ve çeşitli ilimler dalında büyük başarılar elde eder.

Çocuklarının ve insan toplumunun gelişmesi ve tekâmule ulaşmasından taraftar olan baba ve anneler, çocuğu yetiştirme hususunda Allah'ın vermiş olduğu bu içgüdüden, ellerinden geldiği kadar faydalanmaya çalışırlar.

Bazı baba ve anneler çocuksu soruları bir nevi gevezelik ve başkalarının işine burnunu sokma telâkki eder, cevap vermey gerek duymayarak şöyle derler: "Çocuk birşey anlamaz ki. Büyüdüğü zaman anlar.

Biz onun sorularına nasıl cevap verelim?" Çocuklar soru sordukları zaman derler ki: "Yavrum! Çok konuşma, başkalarının işine burnunu sokma, ben ne bileyim? Büyüdüğün zaman anlarsın.

Şimdi bu soruların zamanı değil. Beni rahat bırak." Bu gibi baba ve anneler, çocuklarının vücudundaki en değerli insani içgüdüyü söndürürler, böylece onun ruhuna en büyük darbeyi indirmiş ve onun akli ilerlemesini durdurmuş olurlar. Sonra da çocuklarının bilimsel keşiflere isteksizliğinden ve ilmi soruları halletme hususundaki acizliğinden yakınırlar.

Halbuki, çocuğun bu duruma düşmesine kendileri sebep olmuştur. Eğer bu içgüdü doğru bir şekilde tatmin edilmezse asıl yaratılış hedefinden sapması ve ileride başkalarını eleştirme ve sırlarını keşfetme şeklinde ortaya çıkabilir.

Bazı baba ve anneler çocuklarını razı etmek için onların sorularına cevap verirler. Ama verdikleri cevabın doğru olup olmadığına fazla ehemmiyet vermezler. Onlar için önemli olan çocuğun susmasıdır.

Cevap ister doğru olsun ister yalnış önemli değil. Çocuğun anlayabileceği seviyede doğru cevap vermek de çık zordur. Böylelikle çocuğu kısa ve geçici bir süre için ikna edip sustururlar.

Ama ondaki araştırma duygusu tatmin olmayıp tekâmüle ulaşmamakla birlikte saptırılmış ve gerçekten uzaklaştırılmış olur. Bu çocuk büyüyüp gerçeği keşfettiği zaman kendisini gerçekten saptıran baba ve annesine karşı güvenini kaybeder. Hatta böyle bir çocuğun vesvas, her konuda ve herkese karşı karamsar olması mümkündür.

Ama vazifelerinin bilincinde olan baba ve anneler, Allah'ın vermiş olduğu bu değerli içgüdüyü kendi haline bırakmazlar, ondan en iyi şekilde faydalanırlar. Onlar, çocukların sorularına cevap vermeyi bir vazife bilirler.

Cevap vermeden önce düşünürler ve eğer gerekirse konu hakkında bilgi edinirler. Çocuğun anlayabileceği bir dille konuşurlar, onun sorularını iyice dinledikten sonra cevpa verirler.

Hiçbir zaman gerçek dışı birşey söylemezler. Eğer bazı soruları yanıtlamaktan aciz olurlarsa, açıkça bilmediklerini söylerler. Böylece hem çocuktaki araştıma hissini teşvik etmiş olurlar, hem de ona bir şeyi bilmediği takdirde bilgisizliğini belirtmekten utanmaması gerektiğini öğretirler.

Bazı baba ve anneler de çocukların sorularını cevaplandırmada aşırı giderler. Yani kısa bir sorunun cevabında teferruata inerek o konuda bildikleri her şeyi söylemeye çalışırlar.

Ama ne yazık ki bu yöntem de doğru değildir. Zira çocuğun fazla konuşmadan sıkıldığı tecrübe ile ısbatlanmıştır. Çocuk sadece kendi cevabını ister. Fazla söz dinlemekten yorulur.

Çocukları yaptıkları araştırmalarda teşvik edin. Onlara, tartışma ve delil getirmeyi öğretin. Eğer mümkünse onları deney ve bazı şeyleri tecrübe etmeye sevkedin.

Çocuk düşünen bir insandır. İçinde gizli olan değerleri kullanabilmesi, zihninden faydalanabilmesi ve gelecekteki yaşantısına hazırlanabilmesi için onun fikrini güçlendirin.

Hz. Ali (a.s) buyuruyor ki: "Küçüklükte soru sonran kimse büyüdüğünde cevap veren biri olur."(148)

Yine Hz. Ali (a.s) şöyle buyuruyor: "Çocuğun kalbi hiç ekilmemiş bir tarla gibidir. Ona ne verilirse kabul eder."(149)

...Hanım mektubunda şöyle yazıyor: Bir gece babam eve gelince bana bir bulmaca sordu ve meslekdaşlarının bu bulmacayı çözemediklerini söyledi. Herkes uyudu; ama ben bulmacayı çözmeye karar verdim. Geç vakitlere kadar düşündüm ve sonuçta onu çözdüm. Büyük bir sevinçle babamı uyandırdım ve bulmacanın cevabını dedim. Babam sevinerek bana "aferin" dedi.

Babam daima bana üzerinde düşünülmesi gereken soruları yöneltiyor ve bu konuda beni teşvik ediyordu. Böylece ben, bulmacaları ve ilmi soruları cevaplandırmada büyük bir ölçüde geliştim. Ben artık hayatımdaki sorularımı düşünerek halledebiliyorum.

BAĞIMSIZLIK VE KENDİNE GÜVENME


Hayatın tümü mücadele, savaş, çaba ve çalışmadan ibarettir. Her insan, hayatı boyunca yüzlerce, hatta binlerce sorunla karşılaşır. Yaşayabilmesi ve hayatını sürdürebilmesi için alemdeki tabii güçler ile savaşmak ve onları kontrolu altına almak zorundadır.

Hastalıklar ve hastalığa neden olan etkenlerle savaşmalı, zulüm, zorbalık, huzur ve özgürlüğe engel olan sebeplerile mücadele etmelidir. Yaşam kavgası meydanında sadece nefsi büyük, düşüncesi yüce ve iradesi güçlü insanlar zafere kavuşabilir.

Herkesin saadet ve bedbahtlığı kendi varlığındadır. Dünyadaki büyük insanların ulaşmış oldukları üstün başarılar, onların kendilerine olan güvenleri, güçlü iradeleri ve daimi çalışmalarının neticesidir.

Güçlü ve şahsiyetli kişiler hayat zorluklarından korkmazlar. Kendilerine dayanarak ve Allah'a güvenerek onlarla savaşmaya seferber olurlar, sabır ve faaliyetle onları mağlup ederler.

Yüce düşünce ve irade, her zoru kolay, hatta bazıları için mümkün olmayan işleri mümkün eder. İradesi güçlü olan bir kimse, dalgalarla çalkalanan bu yaşam denizinde sağa-sola sürüklenen bir parça ot gibi değildir.

O, bileğinin gücü, eçlik iradesi ve Allah'a olan tevekkülü ile istediği tarafa doğru hareket edebilen usta bir yüzücüdür. O, dünyadaki olayların hareketlerini kontrolu altına alıp onları yönlendirir.

Herkes kendisine olan güveni, şahsiyeti, iradesi ve yapmış olduğu çalışmalar ölçüsünde yaşamında başarılı olur. Mukaddes İslam dini de insanların dünyevi ve uhrevi saadet veyabedbahtlıklarına, kendi çaba ve çalışmalarının sonucu olduğu görüşündedir. Allah Teala Kur'an-ı Kerim'de şöyle buyuruyor: "İnsana kendi çaba ve çalışmasında başka birşey yoktur ve çalışmasının sonucunu görecektir."(150)

Hz. Ali (a.s) buyuruyor ki: "Herkesin değeri, onun himmeti kadardır."(151)

Kendine güvenen ve kendi ayağı üzerinde durmasını beceren bir kimse sorunlarını halletmek için başkalarını beklemez. O, yüce bir himmet ve çelik bir irade ile amel meydanına ayak basar ve hedefe ulaşmadıkça faaliyet ve çalışmayı bırakmaz. İmam Seccad (a.s) şöyle buyuruyor: "Bütün iyilikler insanın başkalarının yardımına göz dikmediği bir topluluktadır."(152)

İmam Sadık (a.s) da şöyle buyurur: "Mü'minin izzet ve yüceliği, halkın elinde olandan ümidini kesmesindedir."(153)

Ama kendilerine güveni olmayan ve kendilerini küçük ve güçsüz sayan, nefisleri zayıf ve bağımlı kimseler, yaşamlarındaki sorunlar karşısında kendilerini kaybederler, mücadele ve çalışma cüretini gösteremezler.

Ağır işlerden ve sorumluluk kabullenmekten kaçarlar. Çeştili bahanelerle ve ümitsizliğe kapılarak mümkün olan işleri imkansız gösterirler ve ömürlerini mahrumiyet ve inziva ile geçirirler.

İnsanın kendi ayağı üzerinde durabilmesi ve kendine güvenmesinin önemi açıklığa kavuştuktan sonra şunu da hatırlatayım ki bu insani kâmil kökü herkesin zatında vardır.

Fakat onu eğitmek ve kemale eriştirmek gerekir. Onu eğitmek için en iyi ve en hassas zaman çocukluk dönemidir. İnsanların kendine güvenme ve ciddiyetinin temeli çocukluk döneminde atılır.

Aynı şekilde, kendine güvenmeme, iradesizlik ve başkalarının yardımına göz dikmek, çocukluk dönemindeki yalnış eğitimlerden kaynaklanır. Çocuklarını seven ve sorumluluklarının bilincinden olan baba ve anneler, evlatlarını gelecekteki hayata hazırlamalıdırlar.

Böylece, hem kendi görevlerini ifa etmiş olurlar, hem de başlarının dik olmasına sebep olurlar. İmam Seccad (a.s) şöyle buyuruyor: "Çocuğunu, onunla iftihar edip gurur duyabilecek şekilde teribyet et."(154)

Dört yaşından yedi yaşına kadar zaman, çocuğun şahsiyetini yetiştirmek ve ona kendisine karşı güven kazandırmak için en iyi ve ideal dönemdir. Çocuk bu devrede her işi tek başına yapmaya yeltenir ve kendisini zorluklarla karşılaşmaya hazırlar.

Küçük çocuk, acizliğini idrak etmesine ve daha güçlü birine dayanarak rahatlamak istemesine rağmen, kendi ayağının üzerinde durma eğilimi zatında gizlidir. O, başkalarına olan ihtiyaçlarını yavaş yavaş azaltmak ve kendi işlerini tek başına yapmak ister. Yaptığı yeni iş ve başarıları onu çok memnun eder, bu başarılarını diğerlerine anlatır.

Siz, şu cümleleri çocuklardan çok duyarsınız: "Bak ne yapıyorum? Gördün mü nereye kadar atladım? Kendim elbise giyebiliyorum. Ayakkabılarımı kendim giymek istiyorum.

Yemeği kendim yemek istiyorum. Sizin bana çay dökmenizi istemiyorum. Baksana! Nasıl güzel resim çiziyorum? Ağaca çıkmak istiyorum." Cebindeki parayı kendi isteğine göre harcamak ister.

Oyuncaklarını kendi isteğine uygun bir şekilde dizmek ister. Bazen baba ve annesinin emirleri karşısında direnir. Bazen baba ve annesine yardım etmek ister. Küçük bir kız annesinin yardımı ile elbise ve bulaşık yıkar.

Yemek pişirme, sofrayı açma ve evi temizlemede annesine yardım etmek ister. Erkek çocuk kürek ile bahçeyi kazmak, resim çizmek, yazı yazmak ve babasına alış-verişte yardım etmek ister.

Elbise ve ayakkabılarını kendi isteğine göre almak için ısrar eder. Yolda yürürken baba ve annesinden ayrılır; onlardan ileride veya geride hareket eder.

Ev bakımı ve evdeki eşyaların düzeni hususunda müdahele eder. Bazı yemekleri kesinlikle yemez. Çocuk, bu ve bunun gibi yüzlerce hareketi ile kendi ayağı üzerinde durmak istediğini ilan eder.

Şahsiyetini kanıtlamak ve böylece tekamül ulaşmak ister. Kendisini güçlendirip iradesini kullanabilmek ister. Mümkün olduğu kadar bağımlılığını azaltıp bağımsızlığını çoğaltmak ister.

Ama çocuğun şahsiyeti büyük bir ölçüde baba ve annesinin davranışlarına bağlıdır. Baba ve anne, kendi iradesine göre hareket edebilmesi için çocuğu kendi haline bırakarak başarıları karşısında memnuniyetlerini ilan edip onu teşvik edebilirler.

Sevdiği ve becerebildiği işleri üstlenmesine yardımcı olarak onu çalışmaya sevkedebilirler. Böylece çocuk, zamanla şahsiyetini ve bağımsızlığını tekamüle eriştirebilir.

Varlığının etkilerini kendi gözüyle müşahede eder, kendisine güven kazanır ve iradesini güçlendirir. Bu gibi çocuklar da üstün zekalı ve bağımsız olacakları çocukluk devrelerinde belli olur.

"Birisi, ustaca balık tutan küçük yaşta bir çocuğu gördü. Kocaman balıklar avlıyordu. Şaşırarak ve onu tebrik etti. Küçük balıkçı teşekkür ederek, benim ustalığımın şaşılacak bir yönü yok. Çünkü ben bu işi çok küçük yaştan yapıyorum, dedi. Adam, sen kaç yaşındasın? diye sorduğunda altı yaşındayım diye cevap verdi." (155).

Eğer bu çocuğun baba ve annesi onu teşvik etmeseydiler ve yapmak istediği işten soğumasına neden olsaydılar, onun kendisine güven kazanması ve bu ustalığı göstermesi imkansızdı.

Bazı baba ve anneler çocuklarına karşı duydukları aşırı sevgi yüzünden onların çocuk kalması için çaba sarfederler. Onları her türlü işten menederler. Onlar adına karar alır ve onların yerine seçimde bulunurlar.

Çoğu baba ve anneler, çocuklarındaki bağımsızlık ve kendine güvenme hissini geliştirmemekle yetinmeyip yersiz kınama ve tenkitleri ile onların bağımsızlık isteğini yıkıverirler.

Çocuğun yapmak istediği yeni işlere çeşitli bahanelerle engel olurlar. Yaptığı işleri eleştirerek onu utandırırlar ve böylece onun bu işlerden soğumasına sebep olurlar.

Ey aziz babalar ve anneler! Çocuklarımız ister istemez büyüyor ve sonunda bizden ayrılacaklar. Gelecekteki hayatında olaylar ve zorluklarla karşı karşıya gelecekler.

Öyleyse siz de tabiatın müziğine eşlik edin ve onların bağımsızlık isteklerine olumlu cevap verin. Bağımsızlık isteği yok edilmesi gereken kötü bir sıfat değildir.

Aksine, çocuğu geleceğe hazırlamada kullanılması ve faydalanılması gereken bir tekamül sıfatıdır. Çocuklarınızın yerine karar almada ısrar etmeyin. Öncelikle onları aydınlatın. Daha sonra kararı ve iradeyi onlara bırakın.

Eğer çocuk bir işe başlar ve sizin karışmanızı istemezse yesiz müdahelenizle onun sinirlerini bozmayın. Bırakın kendi yöntemi ile işini yapsın ve kendi keşfinden lezzet alsın. Sizden istemediği müddetçe onun işini eleştirmeyin.

Eğer kızınız tek başına yemek yapmak isterse, ona yol gösterin. Gerisini ona bırakın ve müdahelede bulunmayın. Ne olur sanki? Bir defa da tatsız bir yemek yiyin.

Onun yemek pişirmesini eleştirmeyin. Acaba bu eleştiri ve kınamalarınızın onun ruhuna ne kadar büyük bir darbe indirdiğini ve kendine olan güvenini kaybettiğini biliyor musunz?

...Mektupunda yazıyor ki: Çocukluk yıllarımda ne iş yapmak istesem diyorlardı ki: Sen bilmezsin, elinden gelmeyen işe karışma, bu tabağı kırdın, pişirdiğin yemek çok tuzlu idi, suyu fazla idi, süpürgeyi bırak yerine, sen evi süpürmesini bilmiyorsun, bıçağa dokunma, sonra elini kesersin, misafirlerin yanında konuşma vb. yüzlerce sözler.

Yemek pişirdiğim zaman sakın tuzsuz veya çok tuzlu yahut suyu fazla olmasın diye defalarca tadına bakardım. Ama yine de eleştiriliyordum. Onun için kendime güvenimi kayabettim, kendimi zayıf ve aciz görüyordum.

Zayıflık hissi ve kendime olan güvensizliğim bana işkence ediyor. Bu durum şu anda da benim üzerimde var. Her hafta toplantımız var. Ne yazık ki toplantıyı idare etmek için evden çıktığımda büyük bir heyecan ve ıstırap bana hakim oluyor, kendi kendime: "Belki de toplantıyı idare edemiyeceğim. İyi bir şekilde konuşmayacağım" söylüyorum.

Elimde toplantıda sumak için yeterli kadar konu olmasına ve bunların bazılarını birkaç toplantıda anlatmış olmama rağmen yine de dehşete kapılıyor ve heyecanlanıyorum.

Sorumluluktan kaçmak ve böylece kendimi rahatlatmak istiyorum. Hangi işi yapmaya koyulsam o kadar olumsuz bahaneler düşünüyorum ki sonunda o işi yarıda bırakıyorum. Bu güvensizlik durumunu her ne kadar kendimden uzaklaştırmak istesem de yapamıyorum.

... Mektubunda şöyle yazıyor: Çocukluğumdan beri annem her işte bana yardım etmeğe çalışır ve tek başıma bir iş yapmama müsade emezdi. Başkalarına dayanmak yavaş yavaş bende bir alışkanlık haline geldi.


Sorunlarımın çözümünde kendi gücümden faydalanmiyorum. Annem veya başkalarından yardım bekliyorum. Güvensizlik hissi ruhuma öyle bir şekilde işlemiş ki en ufak bir sorunla karşılaştığımda bile, kendim bir çare bulacağıma yerine, başkalarından yardım alıyorum ve kendimi aciz zannediyorum."

Son olarak şu nükteyi de hatırlatmakta yarar var: Bazı çocukların, gösteriş için bazı hatalı işleri yapmaları mümkündür. Mesela, gülleri koparması, ağacın dallarını kırması, kuşlara, köpeğe ve kediye eziyet etmesi, oyun arkadaşlarını dövmesi, kız kardeşlerinin saçını yollaması vb. gibi.

Böyle durumlarda baba ve annenin ses çıkarmaması ve onun işlerini kabullenmesi doğur değildir. Ama şunu da unutmamaları gerekir ki, çocuğun düşmanlık etmek veya başka kötü bir kastı yoktur.

O, sadece gösteriş yapmak ister. Onun dikkatini başka faydalı işlere çekmek, eğitici ve öğretici oyunlarla meşgül etmek yapmakta olduğu bu hatalı işlere engel olmak için en iyi yoldur.


Serbestlİk


Çoğu baba ve anneler terbiye etmeyi, çocuğu sınırlama ve onun serbestliğini alma şeklinde telâkki ederler. Onlar derler ki: Çocuk iyi ile kötüyü ayırtedemez, bir şey anlamaz; eğer onu kendi haline bırakısak kötü şeyler yönelebilir.

Onun için çocuğu, sınırlamak ve kısıtlamak gerekir. Bu gibi baba ve anneler kendilerini çocuğun aklı yerine koyarlar, onun yerine seçimde bulunurlar. Onun bütün işlerini, hatta yemesi, içmesi, uyuması, oynaması ve konuşmasını kontrol altına alırlar.

Kendi isteklerine göre ona yön tayin ederler. Çocuğun, serbestlik ve kendi iradesini kullanarak karar alma hakkı yoktur. Baba ve annesinin izni olmaksızın hiç bir şey yapamaz.

Baba ve annesinin kendisi için beğendiği şeyleri itiraz etmeksizin kabullenmek ve onların istediği işleri nedenini sormaksızın yapmak zorundadır. Onların sevmediği şeyleri tartışmadan terketmelidir.

Bu gibi baba ve annelerin terbiye programı, sadece emir veya menetmektir. Çocukların da itaat etmekten başka çareleri yoktur. Önceleri çoğu aileler çocuklarını bu şekilde terbiye ediyorlardı. Zorla kendi emirlerini uygulatıyorlardı. Günümüzde de bazı aileler bu programı sürdürmektedirler.

Bu program geçmişte ve günümüzde izlenilen bir program olmasına rağmen doğru bir yöntem olmayıp çok büyük zaafları vardır. Bu programı uygulamakla sakin ve itaatci çocuklar terbiye etmek mümkündür.

Ama bu gibi çocuklar genelde sönük ve beceriksiz olurlar. Kendilerinden bir şey yapamazlar. Önemli işlere müdahele etme ve karar alma cesaretini gösteremezler. Zor sorumlulukları üstlenmekten kaçınırlar.

Emir vermekten ve yöneticilikten acizdirler. Ama emir altına girmek onlara zor gelmez. Zülme çok rahat bir şekilde boyun eğerler. Özgürlükten mahrum olup içgüdülerini gerektiği şekilde doyurmadıkları için komplekse kapılırlar. Bu komplekslerin ruhsal hastalıklara ve sinir sistemlerinin zaafına yol açması kaçınılmazdır.

Kompleks sahibi kimseler, içlerindeki ateşi söndürmek, baba, anne ve toplumun diğer bireylerinden intikam almak ve eksikliğini telafi etmek için cinayet işlemeye kalkışabilirler. Bu gibi zararlardan dolayı günümüzdeki bazı piskologlar diktatörce metoda karşı çıkarak onu kınamış ve çocuğun mutlak serbestliğini savunmuşardır.

Bu piskologlar, baba ve annelere, içgüdülerini kullanabilmeleri ve bütün isteklerine ulaşabilmeleri için çocukları tammen serbest bırakmalarını öneriyorlar.

Onlar diyorlar ki: Çocuğu istediği her şeyi yapması için kendi haline bırakın. O iş size göre yanlış olsa veya o işi yapmaya hazırlığı olmasa bile bu konuda kusur etmeyin.

Bu durumda, çocuğunuz açık fikirli biri olur ve yaşantısında komplekse kapılmaz. Meşhur psikolog Fruid bu görüşü savunmuş, batıda ve hatta doğuda bir çok taraftar bulmuştur.

Bir çok anne ve babalar bu görüşü kabul etmiş, batı ve doğuda bu yöntemi bir terbiye programı olarak uygulamaya köymuş ve çocuklarına kayıtsız-şartsız bir serbestlik vermişlerdir. Bu gibi baba ve anneler çocuklarına karşı vurdumduymazdırlar; onların hareketleri karşısında olumlu veya olumsuz hiçbir tepkide bulunmazlar.

Bu program da yanlış bir yöntem olup büyük zaafları vardır. Bu program ile terbiye edilmiş ve işlerinde hiçbir sınırlamaya tabi tutulmamış çocuklar genelde bencil, şehvetperest ve zorba olurlar.

Başkalarının hakkına saygı göstermezler. Baba ve anneden huzur ve rahtlığı alırlar, kardeşlerine ve öteki çocuklara eziyet ederler. Tam bir serbestliğe alıştıkları için genelde taşkınlığa düşer ve yeryüzünde bozgunculuk ederler. Kısıtsız serbestlikler çocuğu ıstırap ve heyecana düşürür. Onu, beklentisi fazla olan ve kendisine tapan bir kimse durumuna düşürür. Onun beklentilerinin.

yerine getirilemeyecek bir dereceye ulaşması mümkündür. Böyle kimseler büyüdükleri zaman, başkalarından anne-babası gibi kendisine itaat etmelerini bekler. Her yerde amir olmak isterler, emir altına girmezler.

Toplumdaki fertler de genelde onların beklentilerine önem vermezler. Onlar yenildiklerini görünce kopmlekse kapılırlar. Bu durumda, ya inzivaya çekilirler veya yenilgilerini telafi etmek için cinayet ve tehlikeli işlere başvururlar.

Sınırsız serbestlikler bazen çocuğun cismine de zarar verebilir. Çocuk, hiç kimse engel olmaksızın caddede yürümek veya elini elektiriğe vurmak isteyebilir. Acaba bu gibi durumlarda onu kendi haline bırakmak doğru olur mu?

Öyleyse, ifrat ve tefritin hakim olduğu bu iki programın, çocuğun terbiyesine münasib olmadığı için onun üzerinde uygulanması doğru değildir. Bu hususta uygulanabilecek en güzel yol çocuğa sınırlı ve ölçülü bir serbestlik vermektir. Allah Teala insana kendi şahsiyetini kurabilmesi için çok faydalı içgüdüler ve atifeler vermiştir.

Sevgi, sinir, cesaret, korku, saldırı, savunma, merak, taklit, oyun vb. gibi. Bunlar, insanın yaşantıdaki zorluklar kaşrısında direnebilmesi ve sorunlarını çözebilmesi için, Allah'ın ona vermiş olduğu güç kaynaklarıdır.

İnsanın şahsiyetini oluşturan da bunlardır. Bu içgüdülerin serbest bir ortamda takamüle erişip gelişmesi gerekir. Bunlardan, herhangi birini gözardı etmek ve gereken cevabı vermemek, insanın şahsiyetine büyük darbeler indirir.

Korku, insanın tehlikelerden kaçınması; hücum, düşmana saldırması ve merak, çeşitli ilimler öğrenebilmesi için zaruri olan içgüdülerdir. Vücudunda hiç korku olmayan veya saldırı ve savunmadan yoksun biir ruhsal bakımdan eksik bir insandır.

Çocuktaki bu hislerin önüne geçmek ve onları yatıştırmaya çalışmak doğru değildir. Çocuk serbest bir ortamda kendi içgüdülerini kullanabilir, rahatça faaliyet edebilir, şahsiyetini geliştirip bir mücadele sahnesi olan toplumsal yaşantıya hazırlanabilir.

Kutlu İslam dini de serbestlik konusuna dikkat etmiş ve bu hususta birçok hadis nakledilmiştir. Örnek olara:

Hz. Ali (a.s) şöyle buyuruyor: "Başkalarına kulluk etme; Allah seni hür yaratmıştır."(156)

İmam Sadık (a.s) buyuruyor ki: "Kendisinde beş şeyi toplamayan bir insanın vücudu faydasızdır. Birincisi din, ikincisi akıl, üçüncüsü edep, dördüncüsü özgürlük ve beşincisi güzel ahlak."(157)

Resulullah (s.a.a) şöyle buyurur: "Çocuk, yedi yaşına kadar amir (emir edici) yedi yaşından ondört yaşına kadar memur (emire itaat eden), öndört yaşından sonra yedi yıl da baba ve annesinin veziri olmalıdır."(158)

Ama sınırsız bir serbestlik mümkün olmayan bir şeydir. Toplumda yaşayan bir insan sınırsız bir özgürlüğe sahip olamaz. Çünkü bütün insanların hürriyet ve yaşama hakkı vardır.

Bir insanın serbestliği için başkalarının haklarını göz ardı etmek doğru değildir. Çocuk, küçük yaşta sınırsız bir serbestlikle toplumda yaşayamayacağını anlamalıdır.

Başkalarının da yaşama ve dinlenme hakkı vardır. Mesela, çocuk oynamak iser. Oynamak, onun gelişmesi için zaruri olan bi istektir. Dolayısıyla, çocuğa istediği gibi oynayabilmesi için serbestlik vermek gerekir.

Ama çocuk oynarken babasının, annesinin, komşularının ve başka çocukların haklarını gözönünde bulundurmalı, onları rahatsız etmemelidir. Evet; oynamak çocuğun hakkıdır. Ama halkın kapı ve duvarını kirletmenin veya camlarını kırmasını yanlış olduğunu bilmesi gerekir.

Öyleyse, oynamakta serbesttir. Ama sınırlı ve ölçülü bir serbestliğe sahiptir, kayıtsız ve şartsız bir serbestliğe değil.

Çocuk, öfkesinden faydalanarak gerektiğinde kendisini savunabilir. Ama unutmaması gerekir ki, sinirlendiği zaman evdeki eşyaları kırmaya veya babasına, annesine ve diğerlerine saygısızlık etmeye yahut herhangi birinin hakkını çiğnemeye hakkı yoktur.

Baba ve anne bu programı uygularken çocuğun yaşını, kapasitesini, cismi ve ruhi isteklerini gözönünde bulundurarak onun hareket ve davranışlarını iki kısma ayırmaları gerekir.

Meşru ve meşru olmayan işler. Her iki kısmın sınırlarını da çok açık bir şekilde belirtmeleri gerekir. Daha sonra çocuğa, meşru işlerde tam bir serbestlik vermelidirler.

Böylece o, kendi içgüdülerini kullanarak şahsiyetini terbiye eder. Ona, aklını kullanarak karar alması ve faaliyet etmesi için serbestlik verirler. Sadece sınırsız bir serbestlik vermekle de yetinmeyip gerektiğinde ona yardımcı olmalıdırlar.

Ama meşru olmayan işlerde ciddi bir şekilde önüne geçip ona engel olmalıdırlar. Bu programı uygulamakla çocuğun serbestliğini yok etmez, çocuğun isteklerini kısıtlamaz; aksine, onun serbestliğinin sınırları tayin edilip içgüdüleri kontrol edilmiş olur.

Herhangi bir içgüdüyü kontrol etmek, onu yatıştırmak ve geti itmek anlamına gelmez. Tam aksine, bu içgüdüyü korumak ve faydalı yerlerde kullanmak manasına gelir. Son olarak baba ve annelere şunları tavsiye ediyoruz:

1- Çocuk vazifesini bilmesi için meşru ve meşru olmayan işler arasında kati bir sınır belirtmelidirler. Mesela, çocuğun veya ailenin sağlığına zararlı olan işler, cismi veya mali zararlara yol açan işler,

şeriat, kanun, ahlak ve toplumsal davranışlara aykırı hareketler, başkalarının hakkını çiğneyen vb. işler siyah bir listeye kaydedilmiş olmalı ve çocuk bu gibi işlerden engellenmelidir. Ama olumlu ve faydalı işler hususunda çocuğa kayıtsız - şartsız bir özgürlük verilmelidir.

2- Çocuğun aklî gelişmesi ve bünyesine dikkat edilerek kapasitesi ölçülmeli ve ona uygun bir şekilde bu programı uygulamak gerekir. Zor ve mantık dışı kanun koymaktan kaçınılmalıdır.

3- Söylenilen söz üzerinde ciddi bir şekilde durulması gerekir. Kesin bir karar ile çocuğa; "Bu işi yapabilirsin ve o işi kesinlikle terk etmelisin" demek lazımdır. Yersiz his ve atifeleri bırakmak ve tereddüten kaçınmak gerekir. Böylece çocuk vazifesini bilir ve onu uygulamada tereddüt etmez.

İmam Hasan Askeri (a.s) şöyle buyuruyor: "Çocuğun küçükken baba ve annesinin sözü karşsındaki itinasızlık ve cüreti büyüdüğünde tuğyan etmesine ve itaatsizliğne sebep olur."(159)

4- Baba ve annenin bu hususuta ortak bir karar almaları, ihtilaftan kaçınmaları ve kendi ihtilafları ile çocukta tereddüt meydana getirmekten sakınmaları gerekir.


İnat


İnat, bütün çocuklarda özellikle iki yaşında az-çok orataya çıkan bir durumdur.

İnatçı bir çocuk, istediği her işi yapmak için ısrar eder ve hiç kimsenin ona karışmamasını ister. Eğer isteğine uygun bir davranış görmezse bağırır, çağırır, ağlar, başını duvara döğer, feryat eder, küser, yemek yemez, camı kırar ve hatta bazen babasına, annesine veya kardeşlerine saldırarak onları vurmaya çalışır.

O kadar gürültü-patırtı çıkarır ki sonunda baba ve annesine galip gelir ve hedefine ulaşmış olur. Bu, çocuksu huy bazen büyüklerde de kendisini gösterebilir. Çoğu baba ve anneler bu çocuksu huydan yakınır ve bir çare ararlar. Baba ve anneler, çocuğun inatları karşısında genellikle bu iki yoldan birini seçerler:

1- Bazıları, çocuğun bu davranışı karşısında şiddetli bir tepki göstermek ve onun isteklerine teslim olmamaktan yana olup diyorlar ki: Bu çocuk, çok inatçı ve diktatör olmuş. Kendi isteklerini başkalarına dikte etmeyi ve inatçılığı kafasından atması için ciddi bir şekilde bunun karşısında durmalıyız. Bir karışlık çocuk bizi kendisine köle mi edecek?

Zorla, tehdit ederek ve bazen döverek çocuğu dize getirmeğe ve kendi isteklerini ona dikte etmeye çalışırlar. Yani, gerçek manada onlar, çocuğun inatına inat ile cevap verirler. Ama bu, beğenilir bir yöntem değildir.

Çünkü, zorla ve tehdit ile çocuğu inatından vazgeçtirmek ve onu kuzu gibi uslu ve sakin etmek mümkün olmasıyla birlikte farkında olmadan onun irade ve şahsiyetine çok şiddetli bir darbe indirilmiş olur.

İki yaşı, çocuğun, şahsiyet ve iradesini ortaya koyma yaşıdır. Kendi kafasındakini yapmak, onun, irade ve kendine güvenini güçlendirecek ilk hammaddedir.

Çocuk bu yaşlarda, isteklerini kontrol edebilecek ve onların sonuçlarını düşünebilecek derecede bir fikri düzeye erişmemiştir. O düşünmeden karar alır, isteklerine uygun bir şekilde davranmak, kendi varlığını ve şahsiyetini ispatlamak ister.

Eğer baba ve annesi karşısına geçecek olurlarsa, onun şahsiyetini ezmiş olurlar. O, uslu ve sakin, ama şahsiyetsiz ve iradesiz biri olabilir. Çocuk, hiç kimsenin onun isteğini önemsemediğini ve zorla yahut tehdit ile engellendiğini görünce ümitsiz ve karamsar olur, emniyetsizlik hissine kapılır.

Elbette kendi ruhi yenilgilerini telafi etmek ve şahsiyetini ispatlamak için, büyüdüğü zaman cinayet vb. gibi tehlikeli işlere kalkışabilir.

2- Bazı eğiticilere göre, mümkün olduğu kadar çocuğun gönlünü almak ve isteğine göre haraket etmek gerekir. Ona, istediği her işi yapması için izin verilmelidir.

Bunlara göre, çocuğun inat ve bahaneleri karşısında körü-körüne teslim olmak gerekir. Onlar derler ki: Çocuktur. Ona özgürlük vermeliyiz. Büyüdüğünde inat ve bahaneyi bırakır. Bu yöntem de kusursuz değildir. Çünkü:

Birincisi: Bazı işlerin cani ve mali zararları vardır ve çocuğun veya başkalarının canını tehlikeye maruz bırakmaktadır. Çocuğa bu gibi işlerde özgürlük vermek akla ve vicdana ters düşer.

İki-üç yaşlarındaki küçük bir çocuk büyük bir merdiven ile yüksek bir yere çıkmak isteyebilir. Halbuki bu durumda düşüp bir yerinin kırılması kaçınılmazdır.


Kibrit ve tüp ile oynamak isteyebilir. Başkalarının hakkına tecavüz etmek veya kendisinden küçük çocukları dövmek isteyebilir. Bu gibi yerlerde çocuğa özgürlük vermek doğru değildir.

İkincisi: Yuları bırakılmış ve diama inat ve bağırmayla hedeflerine ulaşan ve karşısında hiç bir direnme görmeyen bir çocuk yavaş yavaş bu huya alışır, bencil ve diktatör biri durumun gelir.

Gelecekteki yaşantısında da halktan, isteklerini kayıtsız-şartsız yerine getirmelerini ve en ufak bir tenkitte bulunmamalarını bekler. O, çocuklukta kendi istekleri karşısında hiçbir tepki görmediği için başkalarının isteklerini göz önünde bulunduramaz.

Eğer zorbalık ile kendi isteklerini doyurup hedefine ulaşabilirse bir yere kadar memnun ulur; ama genellikle böyle bir başarı elde edemez. Çünkü başkaları, onun nazını çekmeye ve onun isteklerine alet olmaya tahammül edemezler.

Onun için topluma karşı kötümser olur, inzivaya çekilir, daima üzüntülüdür, kendisini yenilmiş biri, halkı ise değer bilmez kimseler olarak telâkki eder.