İSLAM'DA ÇOCUK VE TERBİYESİ
 


Çocuk bu döneme ulşatığında, baba ve anne onda toplumsal olma hislerinin uyandığını dikkate almalı ve onu ailenin resmi bireylerinden biri olarak göz önünde bulundurmalıdırlar.

Başkalarına dikkat eder ve onların atifelerini bir yere kadar idrak eder. Artık onu şuursuz ve yabancı telâkki edemezler ve ona karşı ilgisiz davranamazlar. O, bu dört ay zarfında tecrübeler kazanmış ve bazı şeyleri öğrenmiştir.

O artık dışarıya yönelmiş ve toplumsal olmuştur. Bu duygu çok basit ve sade olmasına rağmen yine de çocuğun gelecekteki uzun toplumsal yaşantısı için bir öncüdür.

Eğer baba ve anne, çocuktaki bu yeni hissi tanır da mantıkı ve ölçülü bir şekilde onu tamamlamaya çalışırlarsa, toplumsal ve faydalı bir kişi yetiştirebilirler.

Ama eğer bu dışa yönelme hissi etraftakiler vasıtası ile zarar görür ve azarlanırsa, bu çocuğu yavaş yavaş suskunluğa iter ve onu çok tehlikeli olan içe kapanma vadisine sürükler. Bu, başlı başına felakete yol açan bir sıfattır. Bu sıfat neticesinde, insan bir köşeye çekilir, kibirli olur, toplum ve toplumsal işlerden kaçınır. Başkalarına karşı kötümser olur ve aşağılık konpleksine kapılır. Beraber çalışma ve yardımlaşmadan vahşet eder ve ıstırap çeker.

Bu dönemde baba ve anne için yeni sorumluluklar ortaya çıkar. Çocuğu şuurlu, onların atifelerini idrak eden ve hareketlerinden etkilenen bir varlık hesap etmelidirler. Çocuğu akıllarından çıkarmamalı ve devamlı ona teveccüh etmelidirler. Güleryüz ve açık bir çehreyle çocuğu karşılamalıdırlar. Onlarla sevgiyle konuşmalıdırlar.

Sıcak öpücükleri ile sevgilerini dile getirmelidirler. Şefkatli bir anne başını ve boynunu hareket ettirerek, göz ve kaş işaretleriyle, tatlı gülümsemeler ve muhabbet dolu terennümleri ile çocuktaki "dışa yönelme" hissini güçlendirebilir ve onun dikkatini dış aleme çekebilirler. Güzel ve münasip oyuncaklarla onun dikkatini dış aleme çekmek mümkündür.

Eğer çocuğun istekleri iyi bir şekilde tatmin edilirse huzur ve rahatlık hisseder. Başkalarına karşı iyimser olur. İnsanları hayırsever, şefkatli ve fedakâr olarak tanır.

Ona iyi davranan ve onun isteklerine yardım edici cevaplar veren topluma karşı iyimser olur ve onlara alışır. Böyle bir bakış, şüphesiz çocuğun cisiminde ve ruhunda iyi etkiler bırakaır ve onun gelecekteki yaşantısı için sağlam bir temel olur.

Bilinçli bir baba ve anne, çocuğu dövmez. Ona karşı suratını ekşiltmez, onun rahatını bozmaz ve bağırmaz. Zira bu gibi düşüncesiz davranışların, çocuğun ruhunda kötü tesirler bırakacağının, onun temiz atife ve hislerini zedeleyeceğinin ve inciteceğinin bilincindedir. Bu mantıksız davranışlar sonucu çocuk korkak, utangaç, münzevi, kötümser ve konpleks sahibi olur.

Resul-i Ekrem (s.a.a) şöyle buyuruyor: "Çocuklarınıza değer verin ve onları iyi terbiye edin ki, Allah (c.c) sizleri affetsin."(113)
muhabbet

İnsan, muhabbet ve sevgiye susayan bir varlıktır. Sevgi, kalplere hayat verir. Her insan, kendini sever ve başkaları tarafından da sevilmek ister. Sevilme ve mahbub olma hissi kalbi şenlendirir.

Hiç kimse tarafından sevilmediğini bilen bir şahıs, kendisini, bu kargaşa dolu dünyada yanlız ve kimsesiz sayar. Bunun için devamlı perişan ve solgun olur. Çocuk da küçük bir insan olup büyüklerden daha fazla sevgiye muhtaçtır.

Yemeğe ihtiyaç duyduğu gibi muhabbet ve sevilmeye de ihtiyaç duyar. Çocuk, dağda mı, sarayda mı yaşadığını bilmez; ama, başkaları tarafından sevilip sevilmediğini çok iyi bilir?

Sevildiğini hissederse rahat ve huzur içinde gelişmesini sürdürebilir ve yüce insani sıffatlara ulaşabilir. Sevgi güzel davranış ve ahlâkın köküdür. Sevgi ışığıyla çocuğun his ve atifelerini iyi bir şekilde terbiye etmek ve onu yararlı bir insan haline getirmek mümkündür.

Sevgi ve mahabetten tatmin olmuş bir çocuk, şen bir ruha ve esenlik dolu bir kalbe sahip olur. Mahrumiyet hissetmediği için ters tepkide bulunmaz. İyimser, temiz kalpli ve güven sahibidir.

O, normal bir insandır ve ruhi konpleksi yoktur. Hayırsever ve insanları seven biri olarak yetişir. Muhabbettin tatlılığını tattığı için bu hayat suyunu başkalarına ikram etmeye hazırdır. O, kendisine davranıldığı gibi insanlara davranır.

Şefkat ve muhabbet dolu bir ortamda yetişen bir çocuk, erginlik dönemindeki korkuç zorluk ve hadiseler karşısında dayanaklı olur, cismi ve ruhi değişimlerle iyi bir şekilde mücadele edebilir.

Ev ortamında baba ve annesi tarafından muhabbet görmüş ve bu bakımdan tatmin olan bir kız, gençlik döneminde mahrumiyet ve yalnızlık hissetmediği için gönül eğlendiren bir gencin bir kaç kelme güzel sözü karşısında kendisini kaybederek geleceğini zayi etmez.

Şefkat ve sevgi merkezinde yetişmiş bir genç, mahrumiyet konpleksine kapılmadığı için, kendisini rahatlatmak amacıyla fesat ve tehlikeli alışkanlıkların bulunduğu ortamlara ihtiyaç hissetmez ve içkiye sığınmaz.

Psikolojik açıdan, muhabbetten yeteri kadar faydalanmış olan çocukların genelde bakım evlerindeki çocuklardan daha salim ve daha zeki oldukları kanıtlanmıştır. Gerçi bakım evlerindeki çocukların beslenme ve sağlık durumu daha iyidir.

Ama soğuk ve atifesiz bir ortamda yetişmiş, baba ve anne muhabbetimden yoksun biri, razı ve normal bir insan olmayacaktır. Muhabbet lezzetini tatmamış biri, nasıl onu diğerlerine verebilir?

Böyle yoksun bir insandan insanları sevmesi beklenemez. Baba ve anne sevgisinden yoksun veya onların muhabbetinden iyi bir şekilde tatmin olmamış bir çocuk aşağılık, yoksulluk ve mahrumiyet konpleksine kapılır ve her türlü sapmaya hazır olur.

Çoğu kızgınlıklar, öfkeler, inatçılıklar, kötümserlikler, zulümler, hassasiyetler, ümitsizlikler, solgunluklar, inzivalar ve uyumsuzluklar muhabbet yoksunluğundan kaynaklanır.

Muhabbetten mahrum kalmış biri, hırzızlık yapıp cinayet işleyerek kendini sevmeyen toplumdan intikam almaya kalkışabilir. Hatta yalnızlık ve sevilmemenin acısından kurtulabilmek için intihar bile edebilir.

Çoğu hırsız ve caniler bu gibi sevgiden mahrum ve konpleks sahibi kimselerdir. Ev, şehir ve diyarından kaçan küçük çocuk ve gençlerin çoğu kaçmalarının sebebi, baba ve anne tarafından sevilmemeleri olarak belirtmişlerdir. Gazete ve dergilere müracaat ederek onların durumlarını okuyup ibret almak mümkündür.

Çocukları koruma kurulunun psikoloji bölümünün müdürü doktor Hasan Ahedi 500 suçlu üzerinde yapmış olduğu bir araştırma sonucu bu fertlerin ilk suçlarını 12 ila 13 yaşlarında işlediklerini ve bunun ailedeki muhabbet azlığı ile ilgili olduğunu göstermiştir...

Çocukları koruma encümeninin sağlık komisyonu müdürü meşhur psikolog ve sosyolog şöyle diyor:

Çoğu ruhi hastalıklar çocukluk dönemlerinden kaynaklanır. En zeki çocukları bile rahatsız eden şey onların atifi beslenmelerinin niteliğidir.(114)

...Mektubunda şöyle yazıyor: "Küçük kasabalardan birisinde fakir bir ailede dünyaya geldim. Benim ve kız kardeşlerimin geçinini temin etmek babam ve anneme zordu. Bundan dolayı büyükannem beni kendi yanına götürdü.

Onların durumu bizden çok iyi idi, beni seviyorlardı, bana en güzel elbiseleri alıyor ve ihtiyaçlarımı gideriyorlardı. Ama bu güzel ve rengarenk yaşantı, baba ve anne muhabbetine susamış kalbimi sakinleştiremiyordu.

Bir şeyi kaybetmiş gibiydim. Bazen, ıssız bir köşeye çekilerek saatlerce ağlıyordum. Üçüncü sınıfa gittiğim sıralarda, babam beni görmeğe geldi ve bana kendi evimize gitmemizi önerdi. Ben büyük bir sevinçle evimize gitmek için hazırlandım ve kaç yıllık sıkıntım bir anda yok oldu.

Burada, bütün baba ve annelere şunu tavsiye ediyorum ki; hiç bir zaman ve hiç bir şart altında çocuklarınızı kendinizden uzaklaştırmayın. Şu nükteye dikkat etmeniz gerekir ki, babam ve anneden uzaklık ve onların sevgisinden mahrum olmak çocuklar için çok zor ve zararlıdır ve hiç bir şey onu telafi edemez."

... Mektubunda şöyle yazıyor: "Ben baba ve anne muhabbetinden mahrum idim. Bundan dolayı konpleks sahibi ve kıskanç biriyim. Korkak ve sinirliyim. Okuldan kaçıyordum, zor ve baskı ile orta birinci sınıfa kadar okudum."

Mukaddes İslam dini terbiye konusuna oldukça önem vermiş ve muhabbet hakkında çok fazla tavsiyelerde bulunmuştur. Bu tavsiyeleri hadis kitaplarında bulabilirsiniz. Örnek olarak:

İmam Sadık (a.s) şöyle buyuruyor: "Allah, kulunu, çocuğuna karşı olan şiddetli muhabbeti vasıtası ile merhametine şamil kılacaktır."(115)

Yüce Allah Hz. Musa'ya şöyle buyurdu: "Çocukları sevme en üstün amellerdendir. Zira onların yaratılışı, Allah'a tapma ve O'nun birliğine iman üzerinedir. Eğer çocuklukta ölecek olurlarsa cennete gireceklerdir."(116)

Peygamber efendimiz şöyle buyuruyor: "Çocukları sevin ve onlara şefkatli davranın."(117)

Yine Resulullah (s.a.a) buyuruyor ki: "Çocuklarınızı çok öpün. Zira her öpücük karşısında, cennetteki dereceniz yücelir."(118)

Biri, Resulullah'a (s.a.a), "Şimdiye kadar hiçbir çocuğu öpmedim" dedi. O adam gittikten sonra Resulullah ashabına: "Bence, bu adam cehennem ehlidir" buyurdu.(119)

Resul-i Ekrem (s.a.a) şöyle buyurur: "Çocuklara şefkat ve büyüklere saygı göstermeyen kimse bizden değildir."(120)

Hz. Ali (a.s) vasiyetinde, "Çocuklara sevgi ve büyüklere saygı göster" buyurmuştur.(121)


SEVGİ GÖSTERME


Evlat sevgisi, fıtri bir duygudur. Çocuğunu kalpten sevmeyen çok az baba ve anne bulunur. Ama, çocuğun isteklerini doyurmak için sadece kalp sevgisi yeterli değildir.

Çocuk, baba ve annenin davranışlarında etkisini gösteren sevgiye muhtaçtır. Çocuk, hareket ve davranışlarda kendini ortaya koyan sevgiye muhtaçtır. Çocuk, okşanma, öpülme, kucağa alınma, yüzüne gülümsenme, hatta baba ve annenin muhabbet dolu sözlerinin nağmelerinden sevildiğini hisseder.

Çocuk, hatta bazen babası ve annesi ile oynamak ister ve bunu, sevildiğine dair delil sayar. Onlarda gördüğü öfke, kötü davranış ve kargaşayı, sevilmediğine delil sayar. Çocuk, hatta baba ve annenin bakışından ve konuşma tarzından kendisini sevip sevmediklerini anlar.

Bazı baba ve anneler, çocuk küçük olduğu zamanlar ona sevgi gösterirler, ama biraz büyüdü mü yavaş yavaş sevgi göstermeyi azaltırlar. Erginlik ve gençlik çağına ulaştığı zaman da, sevgi göstermeyi tam olarak keserler.

Derler ki: Artık büyüdü ve sevildiği takdirde şımarık olur. Esasen, büyük insanın sevilmeye ihtiyacı yoktur. Ama bu görüş doğru değildir. Zira evlat, ömür boyu sevgiye muhtaçtır.

Baba ve anne sevgisi ile mutlu ve onların şefkatsizlikleri ile solgun olur. Özellikle, ruhsal krizlerin baş gösterdiği erginlik ve gençlik dönemlerinde, baba ve annenin merhamet, sevgi ve tesellilerine diğer vakitlerden daha çok ihtiyaç hisseder.

Bu sevgi yoksunluğundan dolayı, çoğu gençler intihar eder ve bazıları evinden, şehrinden ve diyarından uzaklaşırlar. Burada, 16 yaşındaki bir kızın hatıra defterine bakmak kötü olmasa gerek. 16 yaşındaki bu sevimli kız hatıra defterinde şöyle yazıyor:

Gerçekten de annemi ve babamı düşündüğüm zaman gülesim geliyor. Gerçi onların durumu gülünç olmamakla birlikte çok da üzücüdür. Annem, kendi dünyasında, temizliği ve "ne bileyim"leri ile meşguldü.

Bütün aşk ve ilgisi halam, Zerri ve Hamide hanımla oturup saatlerce konuşmaktı. Onlarla konuşmaya oturduğunda eğer benim veya kardeşlerimin onunla bir işimiz olsaydı canı sıkılır ve sinirlenir.

Hanımlarla başkalarının dedikodusunu yaptığında veya ayakkabıdan, şapkadan konuştuğu zaman kalbim yuvasız bir kuş gibi derbeder ve inleyerek bir arkadaş bulabilmek, ona dertlerini anlatmak ve hiçbir zaman hata ve zaaflarını yüzüne vurmayacak ve küçümsemeyecek birini bulduğuna emin olabilmek için göğsümün duvarlarına vurduğunun farkında değildi.

Babam ve annemin işi, birbirleriyle tartışmak, arkadaşları ile oturmak veya evde dışarı çıkmaktan ibaretti. Ben de sabahtan akşama kadar okuldayım ve bazen selam vermek için bile olsa birkaç gün babamı güremiyorum... Edebiyat öğrentmenimiz bir psikologtu.

Bir ara babanın, kız çocuğunun hayatındaki rolü hakkında sohbet etti. Sözleri, nasıl kalbime oturdu anlatamam. Hepimizin kalbine oturdu. Doğru söylüyordu.

Ben, bugün büyük bir kız görünmeme rağmen her zamankindan daha fazla babama, tecrübeli ve şefkatli bir kişinin yol göstermesine ve bana yardım etmesine muhtaç olduğumu hissediyorum.

Doğru söylüyorum; babamın güzel okşamalarına kaç yıl öncesinden daha çok ihtiyacım var. Bazen dizleri üzerine alarak bana masal anlatmasını istiyorum. Kendisiyle herkes ve herşey hakkında konuşmama müsade etmesini istiyorum. Varlığımın derinliklerinde ona karşı hissettiğim samimiyeti açığa vurmama izin vermesini arzuluyorum...

Ama babam çok sert ve asık suratlı biri. Öyle ki, 16 yaşındaki kızının, onun sıcak şefkatine 6 yaşındaki çocuktan daha çok muhtaç olduğunu aklından bile geçirmiyor. Ona söylemek istediğim sözlerim var.

Akıllı bir kişinin iyi bir şekilde anlayacağı dertlerim var. Ama o, sanki yaşantısında bizim hiçbir yerimiz yokmuş gibi benden ve diğer kardeşlerimden uzaklaşıyor. Eğer evde misafir olmazsa ya kitap, gazete okur veya kendisini hastalığa vurarak of-puf eder. Bizi hiç ilgi göstermez.

Neden şu babalar ailenin yiyecek ve içeceğini temin ettikten sonra, başka vazifeleri olmadıklarını zannederler? Neden çocukların büyüdükçe fazla yemeğe ihtiyaçları olduğu gibi, aynı ölçüde fazla ve ma'kul muhabbet ve ilgiye de muhtaç olduklarını anlamak istemezler?

Neden babalar ve anneler, 16 yaşındaki kızlarını bazen okşamak veya ona güzel bir söz söylemek yahut onunla, nasihat ve öğüt olmaksızın bir arkadaş gibi konuşmanın babalık ve annelik makamlarını zedeleyeceğini zannederler?

Ben, güzel bir evde iyi bir odam olmasına, iyi bir okula kayıtlı olmama, kılık-kıyafetimin ve maddi durumumun çok iyi olmasına rağmen yoksulum ve hüzünle doluyum. Babam, bunların hepsini temin etmek için çok rahat para harcıyor ve bu yolda bir çok zahmete göğüs geriyor. Ama hiç harcı olmayan ve en az zahmeti olan ilgi ve muhabbetini bizden esirgiyor.(122)

Çocuğun terbiyesi için, özellikle yaşantısının ilk yıllarında en münasib yer ev ortamıdır. Zira çocuk, o muhitte baba ve annenin sevgi ve ilgisinden daima istifade edebilir.

Onun için baba ve annelere mümkün olduğu kadar çocuklarını yurtlara teslim etmemeleri tavsiye olunur. Çünkü bu yutlar, çocuğun sağlığı ve beslenmesi açısından iyi olmasına rağmen çocuk için soğuk ve sevgisiz bir ortamdır.

Çocuk yurdu, sevgiye ve ilgilenmeye muhtaç bir çocuk için güzel suyu ve havası olan bir zindan ve sürgün yeri gibidir.

Güzel su, hava ve yemek ruhi huzur, sevgi ve muhabbetin yerini veremez. Resulullah (s.a.a) şöyle buyuruyor: "Birini sevdiğiniz zaman ona karşı sevginizi açığa vurun. Sevgiyi açığa vurmak, sulh ve safa oluşturur ve sizleri birbirinize yakınlaştırır."(123)

Peygamber efendimiz (s.a.a) her sabah çocuklarını ve torunlarını okşardı.(124)
Muhabbetİ buyruğunuzu uygulatma İçİn araç etmeyİn

Çocuk anne ve babanın muhabbetine muhtaç olduğu için bazı baba ve anneler onun bu hissinden faydalanarak sevgilerini, sözlerini geçirmek için bir araç olarak kullanırlar.

Ona derler ki: "Bu işi böyle yaparsan annen seni sever ve eğer o işi yapacak olursan baban seni sevmez." Elbette, bu yöntemle çocuğa nüfûz etmek ve onun işlerini bir ölçüde kontrol etmek mümkündür.

Ama böyle bir programı uygulamak zararsız da değildir. Zira çocuk bu durumda zamanla bütün işlerini baba, anne ve diğerlerinin sevgilerini kazanmak için yapmaya alışır. Yaptığı işlerde kendisinin ve toplumun maslahatını düşünmez.

İşlerinin iyi veya kötü olduğunu başkalarının sevip sevmeyişi ile değerlendirir. Halbuki, iyilik ve kötülüğün gerçek ölçüsü fert ve toplumun hayır ve maslahatı ve Allah'ın rızasını kazanmaktır, halkın isteğini değil.

Öte yandan bütün baba ve anneler çocuğun ve toplumun gerçek maslahatlarını iyice tesbit etme gücüne sahip değillerdir. Kendi şahsi menfaatlerini ve rahatlıklarını gerçek menfaatlerden üstün bilen baba ve anneler az değildir.

Böyle bir programı uygulamanın neticesinde çocuğun dalkavuk, ikiyüzlü ve hilekâr biri olması mümkündür. Çünkü onun hedefi başkalarının sevgilerini kazanmaktır; hatta nifak ve hile ile olsa bile. Bundan dolayı akıllı bir eğitici, çocuğa söz geçirmek için sevgiyi araç edinmez.

TERBİYEYE ENGEL OLMAYAN SEVGİ


Bazı baba ve anneler, çocuklarını haddinden fazla sevdikleri için, onların kötü yönlerini asla göremezler. Bazı zamanlar çocuklarının hatasını görür veya başkalarından duyarlarsa, onları rahatsız etmek istemedikleri için, o yanlışlığı görmezden gelirler ve onu tedavi etmeye çalışmazlar.

Başka çocuklara eziyet eden, insanları zahmete düşüren, başkalarının kapısını, duvarını tahrip eden, camı kıran, küfreden, insanların malına zarar veren ve... edepsiz çocukları görmüşsünüzdür.

Ama onların bilinçsiz baba ve anneleri, onları yaptıkları bu çirkin işlerden alıkoymamakla yetinmeyip aptalça gülerek veya onları yersiz yere savunarak onları bu işlere teşvik ederler. Böyle budala baba ve anneler, yersiz muhabbetleri ile dostluk örtüsü altında çocuklarına karşı en büyük hıyaneti yapmış olurlar ve bu zulûm Allah indinde hesapsız kalmayacaktır.

Çocuğu sevmek, onun terbiyesinden gafil olmanız ve onun istediği her işi yapmasına izin vermeniz manasına gelmez. Sevgi, terbiye etmek için bir araçtır, terbiyeye mani olmamalıdır.

En üstün baba ve anneler, çocuğa karşı olan sevginin hesabını, onun terbiyesinden ayırteden çocuklarını samimi bir şekilde seven, ama gerçekçi gözle, onların yanlışlıklarını ve beğenilmeyen sıfatlarını gören ve makûl bir yöntemle onları ıslah etmeye çaba sarfeden baba ve annelerdir. Çocuk, kötü ve çirkin işleri yapmada özgür olmadığını ve böyle işleri yaptığı takdirde cezalandırılacağını bilmelidir.

Devamlı korku ile ümit arasında yaşamalıdır. Baba ve annenin sevgisine güvenmemeli ve kötü işleri karşısında onların sertlik ve öfkelerinden korkmalıdır.

Çocuklarını seven baba ve anneler şunu bilmelidirler ki, çocukları her zaman küçük kalmayacak ve daima onların yanında olmayacaktır. Tam aksine, o, büyüyecektir ve toplumda yaşamak ve insanlarla içiçe olmak zorunda kalacaktır.

Eğer yaşama ve davranış kurallarını bilmezse ve başkalarının haklarına saygı göstermezse halk tarafından sevilmeyen biri durumuna düşer ve insanların ilgi ve sevgisini elde edemediği için iyi ve rahat bir yaşantıdan yoksun olur. Halk, baba ve anne değildir; dolayısıyla sizin hatalarınızı gözardı etmez.

İmam Muhammed Bâkır (a.s) şöyle buyurur: "Babaların en kötüsü sevgi ve ihsanda, haddini aşan kimsedir."(125)

Hz Ali (a.s) şöyle buyurmaktadır: "Kendisine edep yüklenen kimsenin kötülükleri azalır."(126)

İmam Muhammed Bâkır (a.s) buyuruyor ki: "Babam, oğlu ile yürüyen bir adamı gördü. O edepsiz çocuk babasının koluna yastlanmıştı. Babam Zeynulabidin (a.s) o edepsiz çocuğa o kadar kızdı ki ömrünün sonuna kadar onunla konuşmadı."(127)


ŞIMARIK ÇOCUK


Çocuğun sevgiye ve sevilmeye muhtaç olduğu bir gerçektir. Ama sevgide aşırı gitmek de iyi değildir. Muhabbet, yemek gibidir. Eğer yeteri miktarda ve yerinde sarfedilirse faydalı olur. Ama eğer gereğinden fazla ve münasip olmayan yerde sarfedilecek olursa faydası olmayacağı gibi çok tehlikeli hasarlar da meydana getirir.

Aşırı muhabbet ve sevginin çocuk açısından hiç bir yararı olmadığı gibi haddinden fazlası onun için büyük bir hıyanettir. Çocuk, baba ve annenin oyuncağı ve eğlenme aracı değildir. O, kendisi ve geleceği için belirli bir kalıba giren küçük bir insandır. Onun, iyi bir kalıba girmesi ve güzel bir şekilde tebiyet edilmesi, baba ve annenin üzerine bırakılmış bir vazifedir.

Çocuk, daima küçük kalmıyacak, büyüyecek ve toplumda yaşamak zorunda kalacaktır.Yaşam kolay değildir. İniş ve çıkış, başarı ve başarısızlık, zafer ve yenilgi, dert ve musibet, rahatlık ve rahatsızlıklarla doludur.

Tecrübeli bir eğitici, sahih ve mantıklı bir şekilde yaşamda meydana gelebilecek olan hadiseleri göz önünde bulundurur ve ona göre kendi çocuğunu terbiye eder.

Böyle bir eğiticinin, bu tarzda terbiyesinden geçmiş olan bir çocuk iniş ve çıkışla dolu olan yaşamla mücadele etmeye hazırlıklı olur. Baba ve anne şu nüktenin bilincinde olmalıdırlar: Muhabbet çocuğun gelişmesi ve kemale ermesinde nasıl zaruri bir etken ise sevgide aşırı gitmek de bir o kadar kötü neticeler bırakacaktır.

Haddinden fazla sevilen çocuklar şımarık olurlar. Bu çirkin sıfatın çok tehlikeli sonuçları vardır:

1- Çocuk, baba ve annesinin yanında çok aziz olduğunu, onu tapacak kadar sevdiklerini ve onun isteğine uygun bir şekilde davrandıklarını hissedince isteklerinin dairesini genişletmeya başlar.

O, ister ve emir verir. Baba ile anne de çocukları üzülmesin diye hiç bir itirazda bulunmaksızın itaat ederler. Gün geçtikçe ondaki istibdad ve hükmetme ruhu fazlalaşır. Öyle ki bir hakim ve diktatör haline gelir.

Böyle biri, topluma girdiği zaman halktan, kendisini babası ve annesi gibi sevmelerini ve istekleri dairesinden çıkmamalarını bekler. Ama halk ne şımarık bir insanı sever ve ne de onun isteklerine tevecüh ederler.

Onun için, böyle bir fert toplumdan soğur. Küçüklük ve yenilgi konpleksine kapılır. Yenilgiye girdiğini hissettiği için inzivaya çekilir. Bir ömür boyu acı çekerek, küskün ve sinirsel rahatsızlıklarla yaşamak veya kendisini bu acılardan kurtarmak için intihar etmekten başka alternatifi olmaz.

Naz ve nimet içinde şımarık terbiye edilmiş olan kimseler ailevi yaşantılarında da gerken başarıyı gösteremezler. Şımarık bir erkek evlendiği zaman, eşinden kendisine karşı baba ve annesinden görüş olduğu muhabbeti göstermesini ve bütün emirlerini uygulamasını bekler.

Ama ne yazık ki çoğu kadınlar kocalarının emri ve diktatörlükleri karşısında tam bir teslimiyet gösteremezler. Bunun için ailevi kargaşa ve çekişmeler başlar. Şımarık bir kız da aynı şekilde evlendiğinde, kocasından, kendisine, anne ve babasından görmüş olduğu ilgiden daha fazla ilgi göstermesini bekler ve isteklerinin kayıtsız-şartsız karşılanmasını ister.

Çoğu erkekler de, şımarık ve yüksekten uçan bir kadının bütün isteklerini temin etmekten acizdirler. Onun için küsmeler, tartışmalar ve çekişmeler başlar. Hatta ihtiyarlık anlarında bile şımarıklığını kenara bırakmayan ve çocukça küsme ve barışmaların müşahede edildiği erkek ve kadınlar az değildir. Bu gibi fertler daima çocuk kalmaya ısrar ederler.

2- Şımarık büyümüş kimseler genellikle zayıf, aciz ve çabuk kırılan bir ruha sahip olurlar. Başkalarına dayanırlar ve kendilerine güvenleri olmaz. Bunun için yaşamlarında zor hadiseler karşısında geri çekilirler.

Önemli işler yapma cesaretini gösteremezler, yaşantıda meydana gelen sorunların çözümünde, Allah'a ve kendisine itimad edeceğine başkalarının yardımına göz dikerler.

3- Şımarık, naz ve nimet içinde büyümüş kimseler genelde kendini beğenen ve bencil olurlar. Haddinden fazla övülüp medhedildikleri için kendilerini olduğundan daha büyük bir şahsiyet sahibi tasavvur ederler.

Kendi hatalarını görmezler, aksine kendi hatalarını fazilet ve kemal zannederler. İnsanın kendisini beğenmesi, çok büyük ahlâki zaaflardan olup çok tehlikeli bir ruh hastalığıdır.(128)

Hz. Ali (a.s) bu konuda şöyle buyuruyor: "En kötü şey, insanın kendisini beğenmesidir."

Yine o hazret buyruyor ki: "Kendisini beğenen ve kendisinden razı olan bir kimsenin kusur ve zaaf noktaları aşikar olur."(129)

İnsanların, onun yalancı ve yapmacık şahsiyetini övmesini bekler. Onun için sahte ve dalkavuk insanlar, şahsi menfaatlerin ulaşmada ondan istifade ederler.

Ama onu tenkit eden gerçekçi insanlardan hoşlanmaz. Kendini beğenmiş insanlar, başkalarının sevgilerini kazanamadıkları gibi daima onların neftetlerine maruz olurlar.

Hz. Ali (a.s) şöyle buyuruyor: "Kendisini beğenen ve kendisinden razı olan kimse bir çok üzüntü ve acı çeker."(130)

4- Haddinden fazla sevgi ve ilgi gören ve istekleri karşısında anne ve babalarını teslim alan çocuklar zamanla baba ve anneye karşı tam bir sulta kurarlar. Büyüdükleri zamanda onların üzerine kurmuş oldukları sulta vasıtası ile her fırsattan istifade etmeye çalışırlar.

Eğer anne ve baba onların istekleri karşısında mücadele etmek isterlerse maksatlarına ulaşıncaya kadar küser ve kavga ederler. Öyle ki artık onların istekleri karşısında baba ve annenin dayanma ve mücadele vemelerinin bir neticesi olmaz. Anne ve babanın biricik azizi olduklarını hissedince hayatlarının sonuna kadar zorbalık eder ve istediklerini yaptırırlar.

5- Muhabbet ve sevgide taşkınlık bazen öyle bir hadde ulaşır ki çocuğu memnun etmeği, onun gerçek maslahatlarına, eğitim ve öğretimine tercih ederler. Ondaki zaafları göremezler veya görmezden gelirler, o zaafları tedavi etme yoluna gitmezler.

Onun memnuniyetini kazanmak için hiç bir işten, hatta gayri meşru olsa bile çekinmezler. İşte bu davranışları ile aziz çocuklarına karşı en büyük hıyanette bulunmuş olurlar. İmam Muhammed Bâkır (a.s) buyuruyor ki: "Babaların en kötüsü, çocuğa iyilik ve sevgide aşırı gidenidir." (131)

Çocuk daima ümit ile korku arasında yaşamalıdır. Gerçekten de babası ve annesi tarafından sevildiğine ve gerektiği zaman onların yardımını alabileceğine inanmalıdır.

Öte yandan, yanlış ve kötü bir iş yaptığı takdirde babası ve annesi tarafından cezalandırılacağını da bilmelidir. Doktor Celali şöyle yaziyor: Çocuğu sevmek zaruri bir iştir. Ama baba ve annenin bütün vakitlerini ona ayırması ve daima ona ilgi göstermeleri doğru değildir.(132)

Homo şöyle yazıyor: Çocuk, eğer daima kendisine sevgi ve ilgi gösterilen, bir dediği iki edilmeyen ve devamlı hatalı davranışlarının affedildiği bir ortamda yaşar ve gerekli terbiyeyi alamazsa gelecekte sayısız zorluklarla karşılaşır.

Çocuk, doğumunun ilk günlerinden itibaren yanlız yaşamadığını, toplumda olduğunu ve isteklerinin başkalarının istekleri ile uylaşması gerektiğini öğrenmelidir.(133)

Eğer çocuk hiçbir sebep olmaksızın ağlar veya küser yahut başını duvara vurar ve bu vesile ile baba ve annesine galebe etmek ve gayri meşru isteklerine ulaşmak isterse ona itina etmeyin. Bırakın, ağlama ve küsmesinin dünyayı yıkmayacağını anlasın. Biraz sabredin kendisi sakinleşecektir.

Eğer çocuğunuz yere düşerse onu kaldırmanız, okşamanız yahut yere sövmeniz gereksizdir. Bırakın kendisi kalksın. Daha sonra ona bir daha yıkılmaması için dikkatli olmasını nasihat edin. Eğer başı duvara değecek olursa öpmek ve okşamak gerekmez.

Ona itina etmeyin, bırakın kendisi sakinleşsin. Sakinleştiği zaman nasihat edin. Çocuğunuz hastaladığı zaman iyileşmesi için gerekli olan ilaç ve yiyeceği temin edin. Onunla ilgilenmekten sakınmayın.

Ama onun hastalığını normal bir olay telâkki edin. Günlük işleriniz önceki gibi devam etsin. İşinizi terkederek aşırı bir üzüntü ile ağlar bir halde onun baş ucunda oturmayın. İkide bir onun ateşli yüzünü öpmeyin.

Bütün bu işler çocuğun iyileşmesinde hiçbir etki bırakmaz, ama onu şımarık alıştırı. Zira o, hastalığının olağanüstü bir olay olduğu için baba ve annesinin yaşantısı tamamen feleç ettiğini iyice hisseder.

...Mektubunda şöyle yazıyor: Babam ve annemin iki kızdan sonra bir oğulları oldu. Annemin doğumundan sonra yapılan kutlamadaki sevinç ve çığlıkları unutamıyorum.

Babam ve annem onu o kadar şımarttılar ki, daha iki yaşında iken beni ve kız kardeşimi şiddetli bir şekilde vuruyor ve ısırıyordu. Ama biz kendimizi savunma cüretini gösteremezdik.

Her isteğini hemen yerine getiriyorlardı. Çocukları incitirdi. Okula gitmesi için çok ısrar ediyorlardı. Ama o, sorumluluk altına girmiyor ve ödevlerini yapmıyordu. Öğretmenin sözünü kulak ardı ediyordu.

Onun için tahsilatını sürdüremedi ve kendisini yetiştiremedi. Şimdi büyümüş. Ama ne yazık ki okur-yazarı yok. İnzivaya çekilmiş, az konuşur ve kendisinden razı bir hali var.

Hiç bir sorumluluğu kabul etmez. Hiç bir sebep olmaksızın herkesten küser. Kız kardeşlerini sevmez. Sonu ne olacak bilmem. Evet, zavallı kardeşim, baba ve annesinin yanlış terbiyelerinin ve aşırı muhabbetlerinin kurbanı oldu.

PARMAK EMME


Çocuğun normal alışkanlıklarından biri de parmak emmedir. Çocuklar genellikle doğumdan 3 veya 4 ay sonra parmaklarını emmeye başlarlar ve bu bir alışkanlık haline gelir, bir müddet devam eder. Çocuğun bu işe eğiliminin tabii sebebi ve asıl nedenini şu şekilde izah edebiliriz.

Çocuk, hayatının ilk aylarında sütle beslenir ve onu emerek elde eder. Ne zaman acıkacak olur ve rahatsızlık hissederse annesinin göğsünü veya emzik emerek açlık ve rahatsızlığını giderir.

3-4 aylık müddet zarfında daimi bir şekilde gerçekleşen bu beslenme şekli sonucu onda bir tecrübe oluşur. O, bu tecrübesine dayanarak, emmerek açlık ve rahatsızlığını giderebileceğini ve huzur bulabileceğini anlar. Yavaş yavaş parmağını emmeye alışır ve bu iş onun için büyük bir lezzet haline gelir.

Çocuğun toplumsal hislerinin bir ölçüde uyandığı ve dış dünyaya karşı ilgisinin arttığı bu dönemde bu lezzetli işi elinden geldiği kadar daha çok yapmaya çalışır. Öte yandan bu lezzetli iş için çocuğun ulaşabileceği en güzel ve en kolay şey parmaktır. Onun için, parmağını emer ve zamanla bu iş, alışkanlık niteliğini kazanır.

Öyle ki, çocuk her fırsatta ve her türlü rahatsızlık hissettiğinde bu lezzetli eğlenceden istifade eder. Çoğu baba ve annler, parmak emmenin çok çirkin bir alışkanlık olduğu kanaatindedirler.

Dolayısıyla, böyle bir durumla karşılaştıklarında tedirgin olurlar ve bu işi çocuğa terkettirmek için çare ararlar. Burada bir nütkeye değinmekte yarar var: Bazı diş doktorları bu işi zararlı bir alışkanlık telâkki ederek, parmak emmenin, ağız ve dişlerin normal düzenini bozduğunu ileri sürerken bunların karşısında, çoğu diş doktorları ve psikologlar parmak emmenin hiç bir zararı olmadığını açıklamışlardır.

Bilim adamlarından biri şöyle yazıyor: Çocuğu psikologlar ve çocuk uzmanları bu işin hiçbir zararı olmadığı kanısındadırlar. Özellikle bu alışkanlık daimi dişler çıkmadan önce sona erdiği takdirde (genellikle de öyledir) çocuk açısından hiç bir zararı olmadığını savunmaktadırlar.(134)

Elbette bazen bu alışkanlığın çocuğun sağlığına zararı dokunabilir. Zira çocuğun eli genellikle kirli olur. Kirli parmağı emmek de zararsız değildir. Çoğu baba ve anneler bu alışkanlıktan hoşlanmazlar ve utanç duyarlar.

Her durumda, bu konu o kadar da önemli değildir. Bu alışkanlık 4-5 yaşına kadar kendiliğinden yahut baba ve annenin yardımı ile terkedilir. Ama eğer baba ve anne bu alışkanlıktan hoşlanmıyorlarsa, bu olayın meydana gelmesine engel olmalıdırlar. Çünkü, bir alışkanlığın meydana gelmesine engel olmak o alışkanlığı terketmekten daha kolaydır.

Çocuk, parmağını emmeye temayül eder etmez bunun asıl sebebini keşfetmelidirler. Eğer doymuyor ise ona fazla süt verebilirler. Eğer çabuk acıkıyor ise iki yemek arası ona sade bir şeyler (su ve bisküvit gibi) verebilirler. Eğer parmak emmeye karşı gösterdiği eğilim yalnızlık hissetiğinden ileri gelirse onunla biraz daha fazla uğraşabilir ve sevgi gösterebilirler.

Bu gibi şeyler bu alışkanlığın meydana gelmesinde etkilidir. Eğer sebebi keşfedilir ve giderilirse çocukta böyle bir alışkanlık görülmez. Ama eğer bu iş çocukta bir alışkanlık haline gelirse terkettirmek oldukça güçtür. Eğer onun için münasip oyucaklar temin edilir veya oynayacak bir arkadaş bulunursa zamanla bu alışkanlığı terkedebilir.

Belki de bu alışkanlığı terkettirmenin en güzel yolu emziktir. Ama bunun da kötü yanı şu ki, bu durumda çocuk emziğe alışkanlık kazanır. Eğer bu gibi işler vasıtası ile çocuğun bu alışkanlığını giderebilirseniz çok iyi olur.

Ama eğer başarılı olmazsanız sakın sert ve tehlikeli işlere (elini bağlamak, vurmak, tehdit etmek vb. gibi) başvurmayın. Çünkü, bu gibi tehlikeli işlerin hiç bir faydası olmadığı gibi çocuğun ruhunda köt etkiler bırakır. En iyisi sabredin ve münasib bir zamanın gelmesini bekleyin. Genellikle 4-5 yaşlarına kadar bu alışkanlık kendiliğinden terkedilir.


KORKU


Korku herkeste az-çok bulunan genel bir Sıfattır. Korku, insanı muhafaza etmek için bir ölçüde gereklidir. Başlı başına kötü bir sıfat değildir. Hiç korkusu olmayan biri normal br insan değildir; aksine kusurludur.

İnsanın tehlikeli olaylardan kaçması ve canını ölümden kurtarmasına sebep olan şey korkudur. Bundan dolayı korku, Allah'ın insanoğulunun vücudunda emenet bıraktığı büyük nimetlerdendir.

Bu nimetin bir çok maslahat ve hikmetleri vardır. Ama bu nimet de öteki nimetler gibi doğru bir şekilde kullanıldığı takdirde faydalı olur. Kullanılması gerkmeyen yerde kullanıldığı takdirde faydalı olmayacağı gibi insan için kötü sonuçlar da doğurabilir.

Korkuyu iki kısma ayırabiliriz:

1- Hayali, yersiz ve mantıksız korku. 2- Mantıklı, doğru ve gerekli olan korku.

1- Mantık dışı korkular çok fazladır. Cinden, canavardan, karanlıktan, kedi, fare, hamamböceği ve kurbağa gibi zararsız hayvanlardan korkmak; hırsızdan, ölü ve mezarlıktan, doktor ve iğneden korkmak, tren ve yıldırım sesinden, yalnızlıktan, imtihandan, hastalıktan, ölümden vb. gibi şeylerden korkmak yersiz ve mantık dışı olan korkulardandır. Bu gibi korkuları gözardı etmek doğru değildir.

Zira çocuğu azaplandıran ve zahmete düşüren korkular, bu gibi korkulardır. Bu korku nedeniyle çocuk rahat uyumaktan bile mahrum olur. Korkunç rüyalar görür, dehşetle uykudan uyanır.

Yersiz korku ve heyecan ruhi bir hastalık olup çocuğun gelecekteki yaşantısında da kötü tesirler bırakır. Korkak bir kimse, önemli işlere atılma cüretini gösteremez. Daima ıstırap ve kaygı içinde olur. Utangaç, perişan ve solgundur. Toplumdan kaçar ve kendi içine kapanır. Ruhsal hastalıkların çoğu, bu yersiz korkulardan ileri gelmektedir.

Hz. Ali (a.s), "Korku, afetlerden biridir" buyuruyor.(135)

Öyleyse iyi bir eğitici, bu konuyu hafife alamaz. Her zaman, çocuğun yersiz yere korkmasına engel olur. Burada bir kaç nükteyi eğiticilere hatırlatmakta yarar var:

1- Korkunun meydana gelmesine engel olmak, meydana geldikten sonra terkettirmekten daha kolaydır. Elinizden geldiği kadar korkuyu meydana getirebilecek etkenlerin oluşmaması için çaba sarfedin.

Psikologlar, tren ve yıldırım sesi gibi şiddetli seslerin ve çocuğun başı üzerinde bağırmanın, ondaki ilk korkunun meydana gelmesine sebep olabileceği kanaatindeler.

Elinizden geldiği kadar çocuklarınızın bu gibi olaylara maruz kalmamalarına özen gösterin. Çocuğun başı üzerinde, hatta yeni dünyaya geldiği zaman bile bağırmayın. Ona, öfkeli ve tehdit edici bir şekilde bakmayın.

2- Korku, bulaşıcı bir hastalık gibidir. Çocuk, zatı itibari ile korkak değildir. Çocuğun babası, annesi ve onunla ilgilenen kimseler korkak olurlarsa çocuk da korkak olur. Eğer çocuklarınızın korkak olmamasını istiyorsanız ilk önce kendi korkunuzu yenmeli, mantık dışı ve korkulmaması gereken olaylar karşısında kendinizi kontrol etmelisiniz.

3- Polis ve cinayet filimlerini ve bazı televizyon programlarını izlemek, radyodan bazı öyküleri dinlemek, tahrik edici hikaye ve romanları okumak veya dinlemek, hatta gazete ve dergilerde yayınlanan bazı olayları okumak vb.

çocuğun çok hassas ve zarif olan sinirlerinde tesir bırakır. Onda ıstırap, kaygı ve korku meydana getirir. Elinizden geldiği kadar çocuğunuzu bu gibi hadiselerden uzak tutmaya çalışın. Hiçbir zaman cin vb.

şeylerden ona söz etmeyin. Eğer başkalarından bu konuda birşeyler işitmişseler, onlara cinin insan gibi bir yaratık olduğunu, yaşadığını, insana hiçbir zararı olmadığını ve ondan korkmanın yersiz olduğunu anlatın.

4- Çocuğun terbiyesinde, kesinlikle tehdide başvurmayın. Çocukları dev, canavar vb. hayal gücünün oluşturduğu şeyler ile korkutmayın. Bu gibi korkuların çocukta geçici ve kısa bir müddet için tesir ettiği müşahede edilse bile, kesinlikle onun üzerinde kalıcı ve kötü etkiler bırakacak ve zararı yararından fazla olacaktır.

Bu davranışınız ile çocuğun korkak ve zayıf olmasına sebep olursunuz. Çocukları, cezalandırmak için karanlık ve korkunç yerlere hapsetmeyin. Çocukları kedi ve köpekten korkutmayın.

Bazı annelerin çok yanlış davranışlarından biri de çocuğu yatıştırmak için acayip sesler çıkararak, kapıya vurarak vb. hareketlerle onu korkutmalarıdır. Bu cahil anneler, bu yanlış hareketleriyle çocuğa karşı nasıl bir cinayet işlediklerinin ve onun geleceğini tehlikeye attıklarının farkında olmazlar.

...Hatıra defterinde şöyle yazıyor: Büyük annem yaramazlık yapmamamız için öteki odaya gider ve oradan: Ben devim! Sizi yiyeceğim! diye seslenirdi. Biz korkumuzdan kısılarak susuyorduk.

Bu yüzden ben şahsen korkak biri oldum. Evde yalnız kalamıyordum. Şidmi büyüdüğüm halde geçmişteki o korku bende ıstırap ve heyecan halinde devam ediyor. Kalbim ıstırap ve kaygı ile dolu. Bu durum bana işkence veriyor.

...Mektubunun bir bölümünde şöyle yazıyor: Beş yaşlarında bir kızdım. Bir gün teyzemin kızı ile oynuyordum. Aniden kocaman başı, büyük gözleri, sivri dişleri ve siyah cizmeleri ile bahçenin ortasında korkunç bir yaratık gördük; acayip sesler çıkarıyor, bizi yemek istiyordu. Bağırarak zifri karanlık olan salona kaçtık.

Korkudan duvara o kadar elimi sürdüm ki parmaklarım yaralandı. Korkudan bayıldım ve artık bir şey anlayamadım. Duyduğuma göre beni doktora götürmüşler ve ölümden kurtarmışlar. Bu insan dışı hareket bana o kadar etki etmişti ki uzun bir müddet ora-bura saklanıyordum, en ufak bir ses duyduğumda korkarak bağırıyordum.

Şimdi büyümüş olmama rağmen sinirlerimde rahatsızlık var, kalbimde ıstırapla dolu. Devamlı hüzünlüyüm, hedefsiz biri olduğumu hissediyorum. İş ve yaşamaya ilgim yok. İnsanlarla kaynaşma ve diyalog kurmaya eriniyorum.

Daha sonraları anladım ki halamın kızı büyük kazanı başına koyarak kendisini korkunç bir yaratık haline getirmiş ve bu yolla bizi korkutmak istemiş. Benim bu hastalığımın sorumlusu odur.

5- Eğer ilgisizliğiniz sonucu veya başka sebeplerden dolayı çocuğunuz korkak biri olursa, meseleyi oldukça ciddi karşılayın ve onu bu durumdan kurtarmak için gereken çabayı sarfedin.

Onun ruhunu rahatlatmak için gerekli önlemleri alın. Elbette, çocuklar bazı olayların gerçek sebeplerini bilirlerse bu korkuların bazıları kendiliğinden yok olur.

Ama çocuğun korkusunu tedavi etmenin yolu, onu kınamak, onunla alay etmek vb. ezici hareketler değildir. Bu gibi davranışların, çocuğun korkusunu tedavi etmede hiçbir faydası olmayacağı gibi onun hassas ruhunu rahatsız etmesi de mümkündür.

Korktuğu için onun bir suçu yok. O korkmak istemezdi. Siz ve başka nedenler onun korkmasına sebep olmuştur. Öyleyse neden onu suçluyorsunuz? Dikkat ve sabır ile onun korkmasına yolaçan etkenleri bulup gerekli önlemleri alın.

Eğer cinden ve devden korkuyorsa gayet yumuşak bir şekilde devin, korkunç yaratığın vb. şeylerin yalan ve uydurma olduğunu, böyle yaratıkların kesinlikle olmadığını ve cinin ise insana hiçbir zararı olmadığını ona anlatın. Bir müddet çocuğun yanında bu gibi şeylerden bahsetmeyin ve böylelikle yavaş yavaş aklından çıkması için gereken çabayı gösterin.

Eğer zararsız hayvanlardan korkuyorsa, ona bu hayvanların hiçbir zararı olmadığını ameli olarak isbat edin. O hayvanlara yaklaşın ve dokunun veya elinize alarak çocuğun yavaş yavaş o hayvanlara karşı korkusunu gidermeye çalışın.

Eğer karanlıktan korkuyorsa bir müddet onu az ışıklı yerlere alıştırın. Böylece zamanla karanlığa karşı olan hassasiyeti yok olur. Çocuğun yanında olduğunuz halde çok kısa bir müddet için lambayı söndürün. Daha sonra zamanla lambayı söndürme müddetini yavaş yavaş artırın. Bir müddet geçtikten sonra bu işi, çocuktan biraz uzakta olduğunuz halde yapın.

Sabır ve tahammül göstererek bu işi çocuk korkusunu yenip artık karanlık bir yerde yanlız kalmaktan korkmayıncaya kadar yapın. Ama herşeye rağmen onu tehdit etmekten, falakaya yatırmaktan ve kısacası şiddete başvurmaktan sakının. Çünkü, şiddet vasıtası ile ondaki korkuyu yok edemeyeceğiniz gibi durumunun daha kötü olmasına da sebep olabilirsinzi.

Çocuğu korktuğu şeylerle karşı karşıya bırakmak onun ıstırap ve korkusunu artıracağı gibi sinirlerine de çok tehlikeli darbeler indirebilir. Eğer doktor ve iğneden korkuyorsa ona yumuşak bir dille hasta olduğunu, iyileşmesinin ilaçlarını kullanmasına ve iğne vurulmasına bağlı olduğunu anlatın. Ona, başkalarına da iğne yapıldığı halde bağırıp, çağırmadıklarını gösterin.

Böylece, doktor ve iğneye karşı olan korkusunu yok etmek için çocuğu onlarla tanıştırın. Zaruri olmadığı müddetçe onu zorla veya tehdit ederek iğne yaptırmaya mecbur etmeyin. Zira bunun çocuk üzerinde kötü sonuçları olabilir.

Bazen çocuğun bir müddet hastanede kalması gerekebilir. Ama çoğu çocukları hastaneye yatırılmaktan, baba ve anneden, aile ortamından uzak kalmaktan dehşete kapılırlar. Bu durumda baba ve anne için çok büyük zorluk meydana getirirler.

Böyle bir durumda baba ve annenin sadece iki seçeneği vardır: Ya çocuğu zorla ve istemediği halde hastaneye yatırmalı veya onu hastaneye yatırmamalılar.

Eğer onu zorla hastaneye yatıracak olurlarsa, bu onun hassas ruhunda kötü tesirler bırakabilir. Öte yandan eğer onu hastaneye yatırmaktan vazgeçecek olurlarsa onun sağlığını tehlikeye düşürmüş olabilirler.

Böyle bir zorlukla karşılaşmamak için bütün baba ve anneler, çocuklarını hastane ortamı ile tanıştırmak zorundadırlar. Bazı hastanelerdeki hastaların ziyaretine gittikleri zaman çocuklarını da yanlarında götürebilirler.

Orada biraz fazla kalarak çocuklara, oranın güzel ve rahat bir yer olduğunu, iyi ve cana yakın doktorların bulunduğunu ve hastalarla ilgilendiklerini, tehlikeli hastalıkları atlatmak için orada yatmaktan başka çare olmadığını anlatabilirler.

Kısacası; o ortamı çocuklara çok iyi bir şekilde anlatarak sevdirebilirler. Çocuk, hastane ile tanıştıktan sona, gelecekte oraya yatırılmak zorunda kalırsa, oraya karşı zihniyeti iyi olduğu için hiçbir zorluk çıkarmaz.

Hastaneye yatırmadan önce ona hasta olduğunu, iyileşeceğini; ama, tedavi edilebilmesi için hastaneye yatırılması gerektiğini hatırlatın. Orada senin iyileşmen için çaba gösteren şefkatli doktorlar ve hemşireler vardır.

Biz de ara-sıra seni görmeye geleceğiz, söyleyin. Ama çocuğa yalan söylememeye dikkat edin. Burada yat. Biz de senin yanında kalacağız, korkma burada sana ne ilaç verecekler ve ne de iğne vuracaklar, hastanede günlerin çok iyi geçecek vb. sözlerden kaçının; çünkü bunlar bir takım gerçek dışı sözler olduğu için çocuğun size karşı olan güvencini sarsar.

Ancak çocuğa, sen hastasın ve tedavi edilip iyileşmen için hastaneye yatırılmadan başka bir çare yoktur, söyleyin. Hastaneye yatırdıktan sonra ise elinizden geldiği kadar yanına gidin ve onunla birlikte olup hoşnut olması ve sıkıntısının giderilmesi için ortam hazırlayın.
İkincisi, yerli ve mantıklı korkutmalardır:

Akıllı ve mantıklı korkutmalar konusuna gelince, çocuğun terbiye ve eğitmini üstlenmiş olan birisi mantıklı ve münasip bir metod izlemelidir.

Tehlikeli konuları çocuğa açıklayarak o tehlikelerin nasıl önlenebileceğini göstermeli ve bu konularda ihtiyatsızlık ve dikkatsizlik yaptığı taktirde karşısına çıkacak kötü neticeleri ona tembih etmeli ve onu uyarmalıdır.

Kibrit, gaz ve elektirik aletlerini doğru kullanma tarzını ona öğretmek gerekir. Ayrıca bu gibi aletlerin meydana getirebileceği tehlikeleri de ona bildirmelidir.

Caddede karşıdan karşıya nasıl geçmesi gerektiğini, arabalara dikkat etmediği takdirde karşılaşacağı tehlikeleri ona anlatmalıdır. Öte yandan, çocuğa toplumsal kanunlara saygı göstermesinin gerekli olduğunu hatırlatmalıdır.

Kısacası, çocuğa yaşantısında karşılaşabileceği olayların getirebileceği tehlikeleri açıklamalı ve olayları haddinden fazla büyütmemelidir. Çünkü, haddinden fazla büyüttüğünüz takdirde çocuğun korkak ve vesvas bir şahsiyet kazanması kaçınılmazdır.Çocukta, Allah'a tevekkül etme, işlerin sonucunu Allah'a bırakma ruhiyesini ihya etmek için gereken çabayı sarfedin.

Çoğularını korkutan şeylerden biri de ölümdür. Ölümden korkma derecesi, eğer normal haddini aşarsa, ruhsal bir hastalık olarak telâkki edilir. Bu hastalık, insanın sukunet ve huzurunu yok edip azmini kırar. Bundan dolayı çocuğun bu hastalığa yakalanmaması için gerekli önlem alınmalıdır.

Çocuk, uzun bir müddet ölmenin ne demek olduğunu bilmez. Ama bazen tanıdığı kimselerden birinin ölümüyle çocuk, ölüme teveccüh eder ve ölüm hakkında sorular sormaya başlar. Eğer çocuk iyi ile kötüyü ayrıtetme seviyesine ulşamış ise baba ve anne olayın gerçek yüzünü ona anlatabilirler. Mesela, ona şöyle söyleyebilirler: Ölüm korkulacak birşey değildir.

İnsan ölüm vastısı ile bu dünyadan ismi ahiret olan başka bir dünyaya göçmektedir. O dünyada iyi ve kötü amellerinin karşılığını görecektir. Allah Teala Kur'an'da, herkesin öleceğini bildirmektedir.

Ölüm o kadar önemli değildir. Önemli olan insanın, kötü amelleri terketmesi ve ahirette rahat olabilmesi için iyi işler yapmasıdır. Ölümü hatırlatmak normal haddini aşamamak şartı ile hiç zararı olmadığı gibi, bazen çocuğu eğitme ve terbiye etmede yararlı olabilir.

İnsanların bazıları Allah'tan veya kıyametten korkarlar. Bu korku, eğer ruhi bir hastalık niteliğini taşıyacak kadar fazla olmazsa, kötü birşey olmamakla birlikte, insanın dünya ve ahiret saadetine nail olmasına sebep olur.

İnsanı iyi işlere iten ve kötü amellerden alıkoyan ondaki Allah korkusudur. Onun için yüce Allah Teala Kur'an-ı Kerim'de buyuruyor ki: "Eğer imanınız var ise başkalarından değil, benden korkun."(136)

Ayrıca, Kur'an-ı Kerim birçok ayette kıyamet günündeki azap ve zorlukları beyan etmektedir. Bundan dolayı akıllı ve tecrübe sahibi bir eğitici, Allah'tan, günah işlemekten ve kıyametten korkma tohumunu küçük yaşta çocuğun çok hassas ve zarif ruhuna ekmek için gerekli olan çabayı sarfeder. Bu tohum zamanla gelişir, ilerler ve çocuk büyüdüğü zaman olumlu etkileri ortaya çıkar.

Ama şu nükteyi hatırlatmakta yarar var: İyi bir eğitici devamlı olarak çocuğa cehennem ve cehennem azaplarından bahsetmemelidir. Çünkü, bu davranış sonucu çocuk, Allah Teala'yı diktatör ve merhametsiz biri olarak tanır.

En iyi yöntem, Allah Teala'nın rahmet, bağışlama ve esirgeme sıfatlarını da çocuğa anlatmaktır. Böylece Allah Teala, çocuğa sevdirilmiş olur. İyi bir eğitici, çocuğun daima ümit ile korku arasında olan bir şahsiyete sahip olması için gerekli yolu izler.


OYUN


Oyun, normal bir iş olup, çocuk açısından nefes almak gibi zaruridir. İlkokul yıllarından önce çocuğun en büyük meşguliyet ve eğlencesi oynamaktır. Ondan sonra, çocuğun oyuna karşı olan isteği yavaş yavaş azaldığı ve o boşluğu önemli işler yaparak telafi ettiği gözlenir. Çocuğun, niçin oynadığına dair delili yoktur. Ama, oynamadan da edemez.

Çocuk, yaşayan bir varlıktır. Ve yaşayan her varlık faaliyet göstermelidir. Oyun, çocuk için bir nevi faaliyettir. Çocuğun oynamaması onun hastalığına ve acizliğine delildir. İslam dini de çocuğun bu tabii ihtiyacına teveccüh etmiş ve çocuğun rahat oynayabilmesi için gereken ortamı sağlamayı emretmiştir.

İmam Sadık (a.s) şöyle buyuruyor: "Çocuğu oynayabilmesi için yedi yaşına kadar rahat bırakın."(137)

Resulullah (s.a.a) bir gün çocukların yanından geçerkenonların toprakla oynadıklarını gördü. Ashaptan bazıları onları bu oyundan menetmek istedi. Resulullah (s.a.a): "Toprak, çocukların otlağıdır, bırakın oynasınlar " buyurdu. (138)

Oyun, çocuk için normal bir spordur. Onun kaslarını güçlendirir. Aklını ve zihnini harekete geçirir. Onun toplumsal şefkat ve duygularını uyandırır, onu toplumsal hayata ve çeşitli sorumlulukları kabul etmeye sevkeder.

Psikologlar arasında, oynamanın asıl sebebinin ne olduğu hakkında ihtilaf vardır. Bu konuda bizim için fazla önemi olmayan araştırmalar yapmışlardır. Bizim için önemli olan, çocukta bulunan bu normal ve tabii özellikten onu eğitmek ve geleceğini yaratmak yolunda en iyi şekilde istifade etmektir.

Sorumluluğunun farkında olan bir eğitici, oyunu boş bir eğlence telâkki etmemeli, bu hassas ve değerli dönemi naçiz saymamalıdır. Çocuk, oynadığı zaman dış alem ile tanışır, bazı gerçekleri anlar, çalışmayı, tehlikelerden kaçınmayı, yardımlaşmayı ve çeşitli işleri öğrenir. Toplu oyunlar vasıtası ile diğerlerinin hakkına saygı göstermeği ve toplumsal kanunlara uymayı öğrenir.

Vilyam İstern şöyle yazıyor: Oyun, insanda bulunan güçlerin gelişmesi için gerekli olan bir içgüdüdür ve gelecekteki işler için ön hazırlıktır.(139)

Aleksimaksimoviç Gurki yazıyor ki: Oyun, çocukların idrak alemine doğru giden yoludur. Öyle bir yol ki onda yaşar ve onda değişime uğrar. Oyun oynayan bir çocuk hoplayıp zıplamaya karşı olan ihtiyacını temin eder, eşyalarda bulunan özellikleri tanır ve başkaları ile nasıl bir diyalog kurması gerektiğini öğrenir.

Çocuk, oyun esnasında görüdüğü ve bildiği şeyleri ortaya koyar. Böylece, oyun vasıtası ile çocuk bildiği şeylere karşı güvenç sahibi olur, düşünce ve zihniyetinde gelişme kaydeder. Çocuklar ev ve fabrika yaparlar, kuzey kutbuna giderler, gökyüzüne çıkarlar, sınırları korurlar, kamyon ve tren kullanırlar.

Rusaylı meşhur eğitici Antonsimonoviç Makarnu şöyle diyor: Çocuk, oyun oynadığı dönemlerde nasıl olursa büyüdüğü zaman da aynı şekilde olacaktır. Çünkü iyi bir oyun, iyi bir iş gibidir. Oyun esnasında çocuğun duygu ve arzuları ortaya çıkar. Oynayan çocuklara dikkatle bakın. Kendileri için seçmiş oldukları rolde ne kadar gerçekçi olduklarına dikkat edin. Çocuğun oyun esnasındaki duyguları köklü ve gerçekçidir. Büyükler bu duygulara karşı itinasız olmamalıdır.(140)

Vilyam Mekdogal şöyle yazıyor: Oyun, canlı bir varlığın içgüdülerinin pratiğe geçmeden önce gelişmesi için gerekli olan bir eğilimdir.(141)

Öyleyse, çocuk oynadığı zaman belli ve ciddi bir iş yapmıyorsa da, bununla birlikte oyun ile iş arasında çok fazla fark bir yoktur. Bu oyunlar esnasında çocuğun zati özellikleri, toplumsal ve kişisel ahlak ve davranışları belirli bi kalıba girer ve geleceği belirlenmiş olur.

Çocukların velileri birkaç kısımdır. Bazıları çocuğun oynamasını zaaf ve edepsizlik sayarlar. Dolayısıyla, çocuğu oyundan koparmak için ellerinden gelen herşeyi yaparlar.

Bazıları ise çocuğun oynamasına karşı olmamakla birlikte onu oyununda kendi haline bırakırlar ve en ufak bir müdahelede bulunmazlar ve çocuğun kendisi, nasıl ve ne ile oynaması gerektiğini daha iyi bilir, derler.

Bazılar da çocuklarının oyun oynamasını sırf bir eğlence olarak değerlendirirler. Oyunların getirebileceği sonuçları göz önüne almaksızın hep oyuncak alırlar. Ona her çeşit sade ve lüks oyuncakları temin eder ve evlerini bir oyuncak dükkanı haline getirirler.

Ama çocuğun oynamasında en ufak bir müdahelede bulunmazlar. Çocuk, kendi isteğine uygun olarak oyun oynar, kırar, döker, güler ve lüks oyuncakları ile diğer çocuklara karşı övünür.

Bazı veliler çocuğun oyun oynamasına izin verirler ve bununla birlikte bütün oyunlarını tamamen kontrol altında bulundururlar. Öyle ki, eğer oyun esnasında çocuk bir zorlukla karşılaşırsa, hemen o zorluğu hallederler.

Çocuğa, karşılaştığı zorluğu halletme fırsatını vermezler. Böyle bir durumda çocuk kendi başına karar alabilme yeteneğini kaybeder ve gözünü anne ve babasının yardımına diker. Yukarıda zikredilen dört yolun hiçbiri iyi ve faydalı olmayıp çocuğun eğitiminde her birinin kendine göre zaaf ve noksanlığı vardır.

İyi bir eğiticinin seçebileceği en güzel yol şundan ibarettir: Evvela; çocuğu, istediği gibi oynayabilemesi için kendi haline bırakmalıdır. İkincisi, oyun oynamasında gerekli olan vesile ve oyuncakları temin etmelidir.

Üçüncüsü, seçeceği oyuncağın fennî ağırlıklı olmasına ve çocuğun zihnini güçlendirmesine dikkat etmeli, buna uygun oyuncaklar almalı, çocuğu faydalı işler yapmaya teşvik etmeli ve onu toplumsal işleri üstlenmeye hazırlamalıdır. Çoğu oyuncakların, para harcamak ve vakit öldürmekten başka bir yararı olmaz.

Mesela; çocuğunuza elektirikli araba veya tren yahut kurma ayı aldığınızı farzedin. Böyle bir durumda, çocuğunuzun yapacağı tek iş onları seyretmek olur. Bütün bir gün boyu onları kullanır, seyreder ve eğlenir.

Başka hiçbir şey yapmaz. Ne fikrini zorlar ve ne de gelecekte işine yarayacak bir şey öğrenir. En ideal oyuncaklar, fennî ve parçalar halinde olan oyuncaklardır.

Örneğin, bir binayı oluşturan parçalar, kesik tablolar, terzilik malzemeleri, elektrikçilik, araba tamirciliği ve marangozluk malzemeleri, zıraat ve ağaç dikme malzemeleri, traktör ve çiftçilikte gerekli olan makinalar vb.

oyuncaklar çocuğun zihnini geliştirmekle beraber ona gelecekteki yaşantısında üstleneceği sorumluluklar hususunda yardımcı olur. Çocuk, bu gibi oyuncaklar vasıtası ile yapıcı ve keşfedici biri olur, seyirci ve tüketici değil.

Bu üç aşamadan sonra sıra çocuğa kılavuzluk etmeye gelir. İyi bir eğitici çocukların oyunlarını gözardı edemez. Çocuğun oyununu kontrol etmek, başlıbaşına bir çeşit eğitimdir.

Bilinçli bir eğitici çocuk için faydalı oyuncaklar temin ettikten sonra zihnini zorlaması için onu kendi haline bırakır. Ama dolaylı yollarla onun oyununu kontrol altında bulundurur ve gerekli yerlerde ona yardımcı olur.

Mesela, eğer ona araba veya tren almışsa, ondan araba ve trenin ne işe yaradığını sorar. Çocuk biraz düşündükten sonra yük ve yolcu taşımaya yarar, diye cevap verir.

Eğitici, bundan sonra onun işine karışmaz. Çocuğun kendisi yük ve yolcu yüklemesi gerektiğini keşfeder. Eğer bu hususta noksanlık olur ve bazı şeyler gerekirse kendisi onları temin eder.

Eğer araba veya oyuncaklardan birinde bir arıza meydana gelirse, arızayı kendiniz gidermeyin veya yeni bir oyuncak almayın. Böyle bir durumda yapabileceğiniz en doğru hareket, bu arızayı kendisi giderebilmesi için çocuğu teşvik etmektir.

Kısacası; bütün zorluklar halletmek için direkt olarak müdahele etmeyin. Bu hususta çocuğa kılavuzluk edin. Bölece çocuk kendisine güvenir, kendi fikir ve yeteneğini ortaya koyar.