İSLAM'DA ÇOCUK VE TERBİYESİ
 



ANNE SÜTÜ YASAK


Bir kaç yerde çocuk anne sütünden mahrum edilmiştir:

1- Anne, herhangi bulaşıcı bir hastalığa tutulduğu takdirde.

2- Anne, eğer kalp hastalıkları gibi tehliklei bir hastalığa yakalanır ve doktor onu süt vermekten menederse.

3- Anne deli olur eya şuurunu elinden alan sinirsel bir hastalığa yakalanırsa.

4- Şiddetli bir şekilde kan azlığı olan ve süt vermesinin kendisine zararı olan bir anne.

5- Alkollu anneler veya tiryak ve morfin alışkanlığı olan anneler. Zira o maddelerdeki zehirler sütün içine girmekte ve çocuğu da zehirlemektedir.

Annenin süt vermesinin kendisine zararı olduğu veya çocuk zehirlenmeye ve hastalığa maruz kaldığı bu gibi yerlerde çocuğu annesinin sütünden mahrum etmeli ve başkası vasıtası ile süt vermelidir.

Eğer süt veren bir kadın hamile olursa yavaş yavaş çocuğunu kendi sütünden keserek başkası vasıtası ile onun beslenmesini sağlayabilir.

SÜT VERME PROGRAMI


Bilginler çocuğa süt vermek için iki yöntem önermişlerdir. Bazılar çocuğun beslenmesi için düzenli ve dakik bir program tayin etmek ve çocuğu o program ile belirli aralıklarla süt vermek gerektiği görüşündedirler.

Süt verme aralıklarını bazıları üç ve bazıları da dört saat olarak belirlemiş, her üç veya dört saatte bir çocuğa bir defa süt verilmesini ve bunların arasında süt vermekten kaçınılmasını tavsiye etmişlerdir.

Bazıları da bu yöntemi benimsememekte ve onun yerine serbest ve kendi kendiliğine meydana gelen bir düzeni önermektedirler. Bunlar diyorlar ki: Çocuk ne zaman acıkır ve süt isterse süt verin.

Bu yöntem, kendinizi belirli saatlerde çocuk aç olmasa bile süt vermeye mecbur etmenizden daha iyidir.

Elbette ikinci öneri çok kolay olması ile birlikte benimsenen ve güzel bir görünümü de vardır.

Çünkü, istek ve sunma programı olup, çocuk acıktığında süt vermeyi gerektirir, belirli saatlerde değil. Ama bu yöntem de büyük eksiklikleri olduğundan tercih edilmez bir duruma düşmektedir. Bu eksikliklerden bazılar şunlardır:

1- Çocuğun tam olarak ne zaman aç ve ne zaman tok olduğunu ayırtetmek mümkün değildir. Çünkü konuşamadığı için duygularını belirtemez. Çocuk ilk süt içtiğinde açlığını gidermek için olsa bile yavaş yavaş süt içmeye alışır ve emzirilmekten lezzet alır.

Bu durumda çocuğun duyguları bazen onu tahrik eder ve diğerlerinin atifesini kendisine celbetmek için ağlamaya başlar. Annesi de onu susturmak için emzirmeye başvurur. Çocuk aç olmadığı halde ağlar.

Anne de çocuğunun acıktığını zannederek ona süt verir. Bazen aç olduğunda süt içer, bazen de tok olduğunda, düzensiz ve tok karnına yemek büyük insanlar için nasıl zararlı ise şüphesiz sindirim sistemi yeni çalışmaya başlayan çocuk için daha zararlıdır.

Düzensiz ve programsız süt vermek çocuğun sindirim sisteminde hasarlar meydana getirebileceği gibi onda hastalıkların oluşması için ortam hazırlar. Öyleyse,

çocuğun ne zaman aç olduğunu ayrıtetme mümkün olmadığı için programsız besleme yöntemi çocuğun selamet ve sağlığı açısından zararsız olmayacaktır. Çoğu çocuk hastalıkları düzensiz ve fazla yemekten kaynaklanmaktadır.

Hz. Ali (a.s) buyuruyor ki: "Fazla yemek ve yemek üstüne yemekten kaçının. Zira fazla yiyen kimse fazla hasta olur."(80)

2- Hesapsız ve düzensiz bir şekilde süt içen bir çocuk, şimdiden düzensizliğe alışır ve gelecekte düzensiz ve disiplinsiz bir kişi olur.

3- Her ağladığında emzirilen çocuk şimdiden ağlama ve feryad etmeye alışır ve gelecekteki yaşantısında hedefine ulaşmak için bağırmayı, ağlamayı ve ondan bundan istekde bulunmayı en iyi vasıta bilecektir.

İşlerinde sabır ve tahammülü olmayacaktır. Çok kısa bir zamanda hedefine ulaşmak isteyecektir; hatta ağlamak, yalvarmak ve zillete boyun eğmek zorunda kalsa bile.

4- Böyle bir çocuğun babası, annesi ve ilgilenenler huzur ve rahatlık göremezler. Zira, çocuk zaman zaman ağlar ve süt ister.

Bundan dolayı ben, birinci yöntemi ikinci yönteme tercih ediyorum ve düzenli bir şekilde beslenmeyi çocuğun cismi ve ruhi açıdan gelişimesi daha iyi biliyorum.

Doktor Celali bu hususta şöyle yazıyor: Eğer uzman bir doktorun önerisiyle çocuğun süt içmesi için düzenli bir program belirlenirse bu işe alışma meyli onda meydana gelir.

Bu program ile herşeyden önce çocuğun açlık ve tokluk durumu elde edilir. Ayrıca, herkesin günlük yaşantısı kendi alışkanlığının etkisi altında olduğundan, düzenli bir şekilde süt içmek o çocuğun sonraki alışkanlığı için atılmış olan güzel bir temeldir.(81)

Rasil yazıyor ki: Günümüzde terbiye edilmiş her anne çocuk bakımı konusunda bir takım sade hakikatleri tanımaktadır.

Mesela; çocuğu ne zaman ağlarsa değil, belirli aralıklarla beslemenin ne kadar önemli olduğunu bilmektedir. Bu programa olan bağlılık, çocuğun hazmi için bu yöntemin daha faydalı olduğundan kaynaklanmaktadır...

Ayrıca bu, ahlaki bakımdan terbiye etmede de benimsenen bir yoldur. Çünkü, süt içen çocuklar büyüklerin sandığından daha hilekâr ve kadırıcıdırlar. Çocuklar ağlamakla istenilen sonuçlara kavuştuklarını görünce, devamlı bu yöntemden faydalanırlar.

Daha sonraları sızlayıp yakınarak onlara şefkat ve muhabbet yerine nefret edildiğini görünce şaşırır, kalpleri kırılır ve dünya gözlerinde soğuk, kuru ve ruhsuz görünür.(82)

Lakin burada birkaç nükteyi hatırlatmakta yarar var:

1- Bütün çocuklar için ve bütün süt içme dönemlerinde bir yemek programı belirlenemez, çünkü çocuğun sindirim sisteminin ve yemek ihtiyaçlarının durumu her yaşta aynı değildir.

Çocuk doğumunun başlangıcından itibaren kırk-elli güne kadar çok küçük bir mide ve sindirim sistemine sahiptir ve azıcık süt ile doluverir. Böyle bir çocuk azıcık süt ile doyar. Ama kısa bir süre sonra acıkır.

Bu müddet zarfında ona kısa aralıklarla süt vermek gerekir. Mesela; bir buçuk veya en fazla iki saatlik aralıklarla süt verilmelidir. Ama bu dönem sona erdikten sonra çocuğun gelişimine göre aralıklar fazlalaştırılabilir.

2- Bütün çocuklar cisim ve sindirim sistemi bakımında aynı yapıya sahip değillerdir. Bazıları erken ve bazıları da geç acıkırlar. Bunun için onların hepsi için aynı programı öngörmek doğru değildir.

Sorumluluklarının farkında olan ve çocuklarının sağlığına ilgi duyan işbilir ve tecrübeli anneler çocuklarının özel durumlarını araştırarak ona uygun bir besleme programı düzenleyebilirler ve gerektiğinde çocuğun doktoru ile görüş alış-verişinde bulunabilirler.

3- Çocuğa süt verirken her defasında iyice doyurunuz. Elbette kadınlar çocuğun, özellikle yeni doğan çocuğun çok çabuk uyuduğunu bilirler. Genellikle süt içtiği esnada doymadığı halde uyuyuverir. Bu durumda, çocuğun annesi iyice doyurmak için onun sırtına yavaş yavaş vurarak uyandırabilir.

4- Çocuğa süt vermek için dakik bir program düzenlediğiniz takdirde o programı tam olarak uygulamaya özen gösteriniz ve tayin edilmiş saatler arasında biçbir zaman ona süt vermeyin.

Ağlayıp sızlasa bile yavaş yavaş yemek programınıza alışması için sabırlı olun ve tahammül edin. O zaman kendi kendiliğine belirli anlarda uyanır ve süt ister. Böylelikle hem çocuk sabırlı, tahamüllü ve düzenli terbiye olur hem de siz huzurlu ve rahat olursunuz.

5- Çocuğun beslenme programını öyle bir şekilde ayarlayın ki bu programa alışması için gece yarısından sabah ezanına kadar ona yemek vermeyin. Böylece hem çocuk sessiz ve rahat uyur, hem de annesi birkaç saat dinlenmiş olur.

6- Her defasında çocuğa süt verdikten sonra göğsünüzün uç kısmını pamukla temizleyin. Bu, hem çocuğun sağlığı açısından faydalıdır hem de memenin parçalanmasını engeller.

7- Çocuk süt içtiği zaman genelde bir miktar hava midesine girer ve onun rahatsız olmasına, karnının şişmesine yol açar. Süt verdikten sonra onu kaldırarak yavaş yavaş sırtına vurunuz. Böylece hava dışarı çıkar ve çocuk karın ağrısına tutulmaz.

8- Çocuğa her iki göğsünüzden süt verin. Bu durumda hem sütleri kurumaz ve hem de göğüs ağrısına tutulmazsınız. Kadının biri İmam Sadık'ın (a.s) kendisine şöyle buyurduğunu nakleder: "Çocuğuna bir göğüsten süt verme. Onun için tam bir yiyecek ve içecek olması için iki göğsünden süt ver".(83)

9- Süt veren anneler yorucu işlerden ve şiddetli sinirlenmelerden kaçınmalıdırlar. Zira şiddetli rahatsızlık ve sinirlenmeler sonucu, sütte çocuğa zarar verecek değişiklikler meydana gelir.


ANNENİN SÜTÜ OLMAZSA.


Eğer annenin sütü çocuğun ihtiyacı miktarında olmaz ise çocuğu tam olarak sütten mahrum etme hakkına sahip değildir. Aksine, ne kadar sütü varsa vermeli ve boşluğu öteki süt ve yiyeceklerle doldurmalıdır.

Ama eğer hiç sütü yok ise (elbette çok nadir rastlanır ) veya kusurlu ise anne sütüne benzeyen inek sütü veya kuru sütten istifade etmek istiyorsa aşıdaki nüktelere dikkat etmesi gerekir.

1- İnek sütü genellikle anne sütünden daha koyu ve ağırdır. Bundan dolayı anne sütüne benzemesi için ona bir miktar kaynatılmış su katılmalıdır. Azıcık da ona şeker ilave edilir.

2- Eğer sütte mikrop varsa ölmesi için 15 dakika kaynatın.

3- Çocuğa verdiğiniz süt fazla sıcak veya fazla soğuk olmasın. Anne sütü sıcaklığında olsun.

4- Çocuğa süt verdikten sonra sütün bozularak çocuğu hasta edememesi için biberon sıcak su ile yıkayın.

5- Elinizden geldiği kadar sağlıklı ve taze sütten istifade etmeye çalışın.

Eğer çocuğu beslemede kuru sütten istifade etmek isterseniz bu hususta doktor ile görüşün. Çünkü kuru sütün çeşitli ve değişik kısımları vardır. Her çeşit kuru süt her yaştaki her çocuk için uygun değildir.

Bu konuda karar alacak ve sizlere yol gösterecek olan doktordur. Eğer doktor bir çeşit süt kullanmanıza izin verir, ama, çocuğunuzun tabiatına uygun gelmez ise ikinci defa doktora müracaat ederek tavsiyesine uyabilirsiniz.

SÜTTEN KESME


Çocuğa tam olarak iki yıl süt vermek gerekir. İki yıl süt içmek, Allah'ın her çocuğa tanıdığı hakkdır. Allah Kur'an-ı Kerim'de buyuruyor: "Anneler tam iki yıl çocuklarına süt verirler."(84)

Eğer anne, iki yıl dolmadan çocuğu sütten mahrum etmek isterse, en azı 21 ay süt verme şartı ile yapabilir. İmam İmam Sadık (a.s) şöyle buyuruyor: "En az süt içme devresi 21 aydır. Eğer bu müddet dolmadan önce çocuğu sütten keserlerse ona zulümetmiş olurlar."(85)

Bu iki yıl zarfında çocuk başka yiyecekleri tanımıştır. Anne yavaş yavaş çocuğun sütünü azaltır ve onun yerine ona başka yiyecekler verir, süt içme devresi sona erince artık çocuğu sütten keserek başka yiyecekler kullanabilir.

İşbilir ve tecrübeli anneler, çocuk için ne çeşit yiyeceği seçmeleri gerektiğini ve ne çeşit yiyeceklerin çocuğun tabiatına uygun olduğunu daha iyi bilirler.

Elbette çocuğu sütten kesmek o kadar da kolay ve rahat bir iş değildir. Muhakkak bir kaç gün ağlar, sızlar ve bağırır; ancak, isteğinden tamamen vazgeçmesi için sabırlı olmak ve tahammül etmek gerekir.

Anne, çocuğu sütten kesmek için sütü kötülüyebilir (elbette meşru miktarda) veya göğsünü çirkinleştirebilir, yine, göğsünün uç kısmına acı sürebilir.

Ama sakın onu korkunç şeylerle korkutmayın. Şunu unutmayın ki, çocuğu korkutmak doğru bir iş değildir ve bu iş onun cisminde ve ruhunda ileride gözükecek çok kötü etkiler bırakır.

KIZ MI ERKEK Mİ?


Kadın, hamile olduğu ilk günden itibaren doğuma kadar devamlı ıstırap ve korku içerisinde olur. Çocuğunun erkek mi, kız mı olacağını bilmez. Dua, yalvarış ve adak adıyarak erkek olamasını ister. Arkadaşları onu görünce, yüzünün renginden anlaşılan erkek olacak, derler. Tam aksine, düşmanları da, gözlerinden kızın olacağı belli, derler.

Kocası da bu hususta eşinden farklı bir durumda değildir. İçinde devamlı oğul sahibi olma arzusunu besler. Bazen de bu konuda konuşur ve iyi-kötü vaadlar verir. Doğum esnasında hazır olanların tek düşündükleri çocuğun kız mı, erkek mi olacağıdır.

Eğer kız olursa aniden doğum odasını öldürücü bir sessizlik kapsar, suratlar asılır. Ama eğer erkek olursa doğum odası sevinç sesleri ve maşaallahlar ile doluverir. Babaya, erkek çocuğu olduğu müjdesi verildiğinde sevinir.

O tarafa, bu tarafa koşar. Tatlı getirin, meyve getirin, doktor, ilaç hazır edin. Çocuğa dikkat edin üşütmesin. Hanıma dikkat edin yerinden kımıldamasın vb. şeyler söyler. Ebe ve hemşirelere müjdeleri için hediye verir.

Ama eğer çocuk kız olursa suratını asar ve bir köşeye çekilip oturur. Kötü şanstan dolayı inler ve tatsız anlar yaşar. Çaresiz eşine itina etmez. Halını hatırını soramaz ve hatta bazen kavga çıkararak boşanmakdan bahseder.

Topluluğumuzun çoğunluğunu teşkil eden terbiyeden yoksun ve geri kalmış kimseler böyle yanlış fikirlere ve kötü geleneklere sahiptir. Elbette herkes böyle değildir. Kız ile erkek, gözlerinde bir olan aydın kimseler de vardır. Ama bunlar azınlıktadırlar.

Beyefendi! Hanımefendi! Kız ile erkeğin ne farkı var? Acaba kız insanlık bakımından eksik midir? Onun ilerleme liyakati yok mu? Acaba kız, faydalı ve değerli bir insan olamaz mı? Acaba kız senin evladın değil mi?

Acaba oğulların anne ve babaya kızdan fazla ne gibi bir menfaati var? Eğer kızın değeri olmasaydı Allah Teala, Resulünün nesilini Hz. Fatıma'dan (s.a ) sürdürmezsi. Eğer kızı iyi terbiye edecek olursan şüphesiz erkekten geri kalmayacaktır.

Tarih sayfalarını karıştırın bir. Tarih safalarında bir binlerce erkekten üstün olan kadınlar bulabilirsiniz. Toplumumuzda kök salmış, kadının makamını aşağı düşüren bu yanlış düşünce de ne oluyor böyle?

Bilgisizlikten kaynaklayan bu gibi yanlış düşüncelerle savaşın. Kız ile erkek arasında konulan yanlış ayrıcalıkları tümüyle beyninizden çıkarın. Sorumluluğunu bilir ve topluma faydası olan insanlar yetiştirmeyi düşünün.

Erkek de faydalı bir insan olabilir kız da. Size, çocuğunuz olduğu müjdesi verildiğinde sağlıklı ve kusursuz olursa, alemlerin rabbinin hediyesi ve vücudunuzun hatırasının, yaşantısının en tehlikeli ve hassas bölümünü geçerek sağ ve kusursuz olarak dünyaya geldiği için Allah'a şüküredin. Peygamber efendimiz (s.a.a) ve İmamlarımız da işte böyle davranırlardı.

"İmam Seccad'a (a.s) bir çocuğu olduğunu haber vediklerinde kesinlikle onun cinsiyetini sormazdı. Ama onun sağlıklı ve kusursuz olduğunu duyunca Allah'a şükürerdi."(86)

Resul-i Ekrem (s.a.a) ashabı ile oturmuş sohbetle ediyordu. O anda biri meclise girerek, Allah size bir kız verdi, dedi. (Resulullah bu habere sevinerek Allah'a şükretti) Sonra üzgünlükleri yüzlerinden okunan ashabına bakarak, itiraz mahiyetinde, "Ne oldu? Allah bana koklayacağım bir gül verdi; onun rızkını da kendisi verecektir, buyurdu."(87)

Kerem sahibi Yüce Allah bu kötü hasleti tenkit ederek Kur'an-ı Kerim'de şöyle buyuruyor:

"Onlardan birine kızı olduğu haber verilince yüzü utançtan siyah olur ve gazaplanır. Bu kötü haberden dolayı kendisini halktan gizletir."(88)


İSİM KOYMA


Baba ve annenin en hassas ve en önemli vazifelerinden biri de çocuğa isim bırakmalarıdır. İsim seçmek küçük ve önemsiz bir mevzu olarak telâkki edilmemelidir.

İnsanlar isim ve soyisimler üzerinde hesap gider, ismin iyilik ve güzelliğini insanın kişiliğinin göstergesi bilirler. İyi bir isme ve güzel soyisme sahibi olan herkesin her zaman ve her yerde alnı açıktır.

Kötü bir isme sahip olan kimse utanç duyar, kötü ismi kendisi için bir noksanlık sayar ve her zaman küçüklük konpleksine kapılır. Bazen de edepsiz kimseler tarafından alaya alınır.

Bu küçüklük konpleksi ister istemez onun ruhunda kötü tesirler bırakır. Bunun için İslam, iyi isim seçmeyi baba ve annenin vazifesi ve onların ilk iyiliği saymaktadır.

Peygamber efendimiz (s.a.a) şöyle buyuruyor: "Çocuğuna güzel isim seçmek her babanın vazifesidir."(89)

Resul-i Ekrem (s.a.a) yine buyuryor ki: "Çocuğun, babanın üzerinde üç hakkı vardır: 1- Ona iyi bir isim seçmelidir. 2- Okuma-yazmayı öğretmelidir. 3- Eş bulmalıdır."(90)

İmam Musa Kâzım (a.s) şöyle buyuru: "Babanın, evladına yapabileceği ilk iyilik ona güzel bir isim seçmesidir."(91)

Öte yandan isim seçmenin toplumsal yönden de çok büyük te'siri vardır. Baba ve annenin hedef, fikir ve arzularını gösteren, onları ve çocuklarını çeşitli cemiyet ve maksatlara bağlayan, "isim bırakma"dır.

Bilinçli bir baba ile annenin isim bırakmalarından, onların fikir ve hedeflerini anlamak mümkündür. Baba ve annesi eğer bir şaire karşı senpatileri varsa çocukları için onun ismini seçerler.

Eğer bilime ilgi duyuyorlarsa bilginlerin isimlerini seçerler ve eğer dindar iseler peygamberlerin, imamların ve din önderlerinin isimlerini seçerler.

Eğer din yolundaki fedakârlık ve zalimler karşısında mücadele etmeye ilgileri olursa Hüseyin, Ebulfazl, Abbas, Ali, Muhammed, Hasan, Ebuzer, Ammar, Hamza, Cafer, Said gibi fedakâr şahsiyetlerin isimlerini kullanırlar.

Eğer spora ilgi duyuyorlarsa çocuklarına tanınmış kahramanların isimlerini bırakırlar. Eğer herhangi bir şarkıcıyı severlerse onun ismini çocuklarına bırakırlar. Eğer zorbalık ve zülmek karşı senpatileri varsa İskender,

Cengiz, Timur ve onlarca bu gibi zalimlerin isimlerini çocuklarına bırakırlar. Her baba ve anne, seçtiği isimle kendisini ve çocuğunu sevdiği bir gruba bağlamaktadır. Bu isimsel bağlılıklar toplumlsal görüşlerde tesir bıraktığı gibi genellikle isim sahibinin de düşünce tarzında tesirsiz olmayacaktır.

Resulullah (s.a.a) şöyle buyuruyor: "İyi isimler seçin, zira kıyamet günü size o isimlerle hitap edilecek ve "Ey falanın oğlu falan; kalk da hidayet bulduğun nura doğru git ve ey falanın oğlu falan; seni hidayet edece nurun olmadığı halde kalk" denecek."(92)

Biri, İmam Sadık'a (a.s), "Biz kendimiz için sizin ve babalarınızın isimlerini seçiyoruz. Acaba bu amelin bize bir faydası var mıdır?" diye arzetmesi üzerine İmam: "Allah'a andoslun ki evet. Acaba din iyilere dostluk ve kötülere düşmanlıktan başka bir şey midir?" buyurdu.(93)

Görüş akımlarını yaymak, ve bazı şahsiyetleri anmak için her fırsattan istifade ettikleri ve hatta şehir, cadde ve meydanlara onları ismini bıraktıkları bir dünyada sorumluluğunun bilincinde olan bir müslüman, dinini yaymak için hiç bir fırsattan, hatta isim bırakmaktan bile gafil olmaz. Evet;

Hasan, Hüseyin, Ebulfazl, Aliekber, Hür, Kasım, Hamza, Cafer, Ebuzer ve Ammar gibi isimleri seçmek ve yaygınlaştırmak vasıtasıyla İslam'ın mücahid ve fedakâr yiğitlerinin kahramanlık hatıralarını kalplerde yaşatmak,

fedakârlık ve zülme baş kaldırma özelliğini topluma yerleştirmek mümkündür. İbrahim, Musa, İsa ve Muhammed gibi Allah'ın büyük peygamberlerinin isimlerini seçmek vasıtası ile insan,

Allah'a tapan topluluklara ve ilahi kanunlara taraftarlığını ilan edebilir. Şia mektebinin, Ebuzer, Meysem ve Ammar ve hakiki şiiliğin birer örneği olan bunlar gibi yüzlerce fedakâr ve mücadeleci yiğitlerinin isimlerini yaşatmak ve yaymak vasıtasıyla şiilik halka öğretilebilir İslam'ın büyük bilim adamlarının isimlerini seçmek vasıtası ile ilim ve bilgi makamı kutsanmış olur ve yaygınlaşabilir.

Bilinçli bir müslüman hiçbir zaman çocuğu için zalimlerlerden veya İslam düşmanlarından birinin ismini evladına isim olarak seçemeye hazır olmaz. O, bu isimi bırakmanın bir nevi zulmü yaymak olduğunu bilir.

İmam Muhammed Bâkır (a.s) şöyle buyuruyor: "Şeytan, birinin Muhammed ismi ile çağırıldığını duyunca rahatsızlıktan erimiş alimunyum gibi erir ve bir kisinin, İslam düşmanlarından birinin ismiyle çağırıldığını duyunca mutluluktan coşar."(94)

Resulullah (s.a.a) buyurur ki: "Dört oğlu olup da onlardan hiç birine benim ismimi bırakmayan kimse, bana zulüm etmiştir."(95)

İmam Muhammed Bâkır (a.s) şöyle buyurmaktadır: "En iyi ve üstün isimler peygamberlerin isimleridir."(96)

Resulullah (s.a.a) isim bırakma konusuna o kadar önem veriyordu ki eğer ashabından veya şehirlerden birinin ismini beğenmeseydi hemen onu değiştirirdi.

Nitekim, Abduşşems (güneşin kulu) ismini Abdulvehhab'a çevirdi. Ve Abduluzza'yı (putun kulu) Abdullah'a çevirdi. Abdulharis'i (Haris'in kulu) Abdurrahman'a ve Abdulkabe'yi (Kabe'nin kulu) Abdullah'a çevirdi.

TEMİZLİK VE SAĞLIK


Yeni doğan bebek, üşütmesi ve çok şiddetli sıcaktan dolayı terleyerek rahatsız olmaması için elbisesini mevsimlere göre ve hava durumuna uygun bir şekilde ayarlamak gerekir.

Pamuklu kumaşlardan hazırlanmış yumuşak ve sade elbiseler çocuğun sağlığı ve rahatlığı açısından çok iyidir. Çocuğun rahatını kaçıran çok dar elbiseler iyi olmayıp onları değiştirme esnasında hem annesi rahatsız olur hem de çocuk. Halk arasında genellikle çocuğu kundaklamak ve elini - ayağını sıkıca bağlamak yaygındır.

Kundak yapmanın iyi bir iş olmadığı ve çocuğun cismine ve ruhuna zararlı olduğu sanılmaktadır. Bu insanî olmayan hareketle o güçsüz varlıktan serbestliği alınmaktadır. Rahat bir şekilde elini, ayağını oynatmasına izin verilmiyor; böylece bu amel ile çocuğun hareket etmesine ve tabii bir şekilde gelişmesine engel olunuyor.

Batılı yazarlardan biri şöyle yazıyor: Çocuk anne rahminden çıkar çıkmaz özgürlüğün lezzetini tatmak ve elini-ayağını oynatmak istediği bir anda aniden onun eline-ayağına yeni bir bağla bağlıyorlar. Önce onu kundaklıyor, el ve ayağı uzatılmış bir vaziyette yere yatırıyorlar ve bedenine etrafına o kadar parça ve elbise sarıyorlar ki çocuk hareket bile edemiyor...

Böylece çocuğun zamanla fazlalaşan ruhi gelişmesi bu dış etken tarafından durdurulur. Çünkü, gelişebilmek ve bedenin terbiyesi için gerekli olan hareketi temin edemiyor... Bu vahşi bakıcılığın yaygın olmadığı ülkelerin erkekleri güçlü, uzun boylu olurlar ve birbirine uyumu organlara sahiptirler.

Tam aksine, çocukların kundaklandığı yerlerde, erkekler kambur, aksayan, eğri-büğrü, içi içine geçmiş ve olağanüstü niteliklere sahiptirler... Acaba böyle bir terbiyenin ve bu vahşi amelerin onların ahlâki ve tabii durumlarında olumsuz tesirler bırakmayacağını mı zannediyorsunuz?

Onların ilk hissettikleri şey acı ve işkencedir. Çükü, yapmak istediği her hareketin karşısında engelden başka birşey görmemektedir. Zor işlere mahkum olan bir tutsaktan daha bedbahttırlar.

Faydasız telaş ederler, sinlenirler, bağırıp gürültü koparırlar... Eğer sizin de elinizi ve ayağınızı bağlamış olsalardı, siz daha fazla bağırırdınız.(97)

Çocuk da bir insandır, onun da his ve şuuru vardır, özgürlük ve rahatlık ister. Kundak ve özgürlüğünü kaybetmek onun için bir işkencedir. Ama kendisini savunamıyor. Tepkisi sadece ağlamak, bağırmak ve feryat etmektir. Bundan başka da bir çaresi yoktur.

Bu sıkıntı ve rahatsızlıklar yavaş yavaş çocuğun sinirlerinde ve beyninde olumsuz etkiler bırakarak onu öfkeli ve sinirli bir insan olmasına sebep olur.

Çocuğun elbiselerini pak ve temiz tutun. Her defasında idrardan sonra çocuğun bezini değiştirin, bacaklarını yıkayın ve pişme ve yaralanmayı önlemek için zeytin yağı ile yağlayın.

Ara sıra çocuğa duş aldırın ve iyice yıkayın. Böylece çocuğun sağlık ve selametliğine yardımcı olur ve çoğu çocuk hastalıklarını önleyebilirsiniz. Ayrca, düzenli ve temiz bir çocuğunuz olur, insanl"arın gözünde cilve eder ve herkes tarafından sevilir.

Peygamber efendimiz (s.a.a) şöyle buyuruyor: "İslam, temizlik dinidir. Siz de temiz olun. Zira sadece temiz kimseler cennete girer."(98)

Resulullah (s.a.a) yine şöyle buyuruyor: "Çocukları yağ ve kirden temizleyin. Çünkü, şeytan onu koklamaktadır. Böylece çocuk uykuda korkar, huysuzlaşır ve melekler rahatsız olur."(99)

Erkek çocukları sünnet etmek İslam'ın sünnet ve farzlarından biridir. Çocuğun sağlık ve selametliği için de çok faydalıdır. Sünnet etmek vasıtasıyla haşefeyle fazla olan deri arasında irin ve kir oluşması ve rahatsız edici mikropların meydana gelmesi önlenebilir. Sünneti, çocuk buluğa erene kadar geciktirmek caizdir. Ama doğumun ilk günlerinde yapılması daha iyidir.

İslam, çocuğu yedi günlük olunca sünnet etme emrini vermektedir.

İmam Sadık (a.s) şöyle buyuruyor: "Çocuklarınızı yedinci gününde sünnetleyin. Bu, onlar için daha iyi ve daha temizdir ve onların gelişme ve terbiyelerine hız kazandırır. Şüphesiz, yeryüzü sünnetsiz insanın idrarından tahatsız olur."(100)

Peygamber-i Ekrem (s.a.a) buyuruyor ki: "Yeni doğan çocuğu, temiz olması ve gelişip ilerlemesi için yedi günlük olduğunda sünnetleyin".(101)

Çocuğun başını tıraş etmek de vurgulanmış olan müstehab amellerdendir. İslam, çocuğun doğumunun yedinci gününde başını tıraş etmeyi ve o saç ağırlığında altın ve gümüş sadaka vermeyi tavsiye etmiştir.

Aynı günde onun için bir koyun kurban etmeyi ve etini fakirler arasında bölüştürmeyi veya fakirleri davet ederek o eti onlara yedireyi önermiştir. Bu şekilde sadaka vermek çok iyi olup çocuğun canını korur ve belaları defetmede etkili olur.

Yeni doğan bebek çok zarif ve güçsüz olup baba ve annenin koruma ve bakıma muhtaçtır. İnsanın sağlıklı ve salim veya hasta olmasının temeli çocuklukta atılır. Bu işin sorumluluğu baba ve annelerin üzerine yüklenmiştir.

Onun dünyaya gelmesine sebep olan baba ve anne onu muhafaza etmek ve onun sağlıklı bir insan olması için gerekli çabayı sarfetmekle de görevlidirler. Eğer baba ve annenin tenmbelliği ve gafleti sonucu çocuğun cismine ve ruhuna bir zarar gelecek olursa, onlar, sorguya çekilecek ve cazalandırılacaklardır.

Yeni doğan yavrucağız onlarca hastalıkla karşıkarşıyadır; bu hastalıkların çoğu etkisiz hale getirilebilir. Aşı vasıtasıyla çocuk felci, çiçek hastalığı, kızılca, kızamık, difteri, tetanos ve boğmaca gibi hastalıklar önlenebilir.

Bu gibi hastalıkların aşısını sağlık kurumu ve sağlık ocaklarında oluşu ve müracaat edenlere karşılıksız hizmet verilmesi sevindirici bir olaydır. Eğer tembellik ederler de aziz çocukları feleç olur veya öteki hastalıklardan birine yakalanarak ölüme maruz kalırsa veya ömür boyu kusurlu ve hasta olursa, Allah katında ve vicdanlarında sorguya tabi tutulacaklardır.

Kısacası; baba ve anne, çocuklarının sağlık ve selametliklerini korumak ve onları kuvvetli, güçlü ve sağlıklı terbiye etmek için gereken çabayı sarfetmekle mükelleftirler.
Onun uykusuna ve özgürlüğüne engel olmayın

Dünyaya yeni gelen bebek, birkaç hafta çoğu vakitler uykudadır. Her gün yirmi saat uyuyabilir. Ama yavaş yavaş uykusu azalır. Onun uykuya ve dinlenmeye çok ihtiacı vardır.

Çok ses, gürültü ve rahatsız edilmekten hoşlanmaz; aksine ondan nefret eder. Rahat uyuyabilmek ve rahatsız edilmemek için sakin bir ortamdan hoşlanır. Fazla öpmeler ve başkalarına göstermek için elden ele dolaştırmalar çocuğun huzur ve rahatını kaçırır.

Yüksek sesle konuşma, kulağı rahatsız eden radyo ve televizyon müzikleri çocuğun çok zarif olan sinirlerinde te'sir eder. Çocuğu, hiç bir sebebi olmaksızın uykudan uyandırıp bu tarafa o tarafa götürmek doğru değildir.

Bu gibi hareketler onun huzurunu alt-üst eder ve sinirlerinde te'sir bırakır. Bu gibi hareketler çok tekrar edildiği takdirde çocuğun sinirli, kötü huylu, heyecanlı ve ıstıraplı olmasına neden olabilir.

Yeni doğan bebek, fazla ses ve gürültüden ve sağa sola taşınmaktan nefret eder. Ama hareket ettirilmeğe karşı değildir. O, annesinin kucağında veya beşikte sallanmayı sever. Sallanmak onda huzur ve ümit hissi uyandırır.

Çünkü, hareket (sallnma), yanında birinin oluşunun ve onunla ilgilenişinin göstergesidir. Halbuki, hareketsizlik yalnızlığı gösterir. Ayrıca, bebek cenin halindeyken annesinin karın beşiğinde hareket halindeydi.

Bundan dolayı, çocukluk döneminde de o zamanki durumunun devam etmesini arzular. Çocuk, annenin yumuşak ve latif nağmelerinden huzur ve rahatlık hisseder.

Çocuk yaşantısının ilk yılında, kaslarını geliştirmek için idman yapar. Rahat bir şekilde hareket etmeyi ve elini, ayağını oynatmayı sever. Çocuğun elbisesi yumuşak ve geniş olmalıdır.

Kundaklamak ve beze sarmak, onun rahat hareket etmesini engeller ve sinirlerinde olumsuz etki bırakır. Özgürlüğü elinden alınmış bir çocuğun ağlamak ve bağırıp feryat etmekten başka çaresi yoktur. Bu sinirsel rahatsızlıkları, onun öfkeli ve çok sinirli biri olmasına sebep olabilir.


HAYATIN EN HASSAS DÖNEMİ


Hayatın en önemli ve en hassas dönemi çocukluk dönemidir. Herkesin gelecekte sahip olacağı şahşiyet ve karekter bu dönemde şekillenir ve temel kazanır. En ufak bir yanlışlık veya ciddiyetsizlik çocuğun gelecekteki şahsiyetinde telafi edilmez hasarlar meydana getirebilir. Özellikle hayatının ilk üç yılı çok hassas ve değerli bir dönemdir.

Belki de halkın hepsi veya çoğunluğu çocuğun süt içme döneminden tamamen gafildirler ve o dönemin hiç bir değeri olmadığı kanısındadırlar. Derler ki: "Çocuk, özellikle dünyaya yeni gelen bebek hiç bir şeyin farkında değidir, ne konuşabilir, ne de anlıyabilir.

O kadar acizdir ki, hatta idrar ve dışkını bile kontrol edemez. O halde onun talim ve terbiyeye kabiliyeti olamaz." Böylece çok hassas olan çocukluk dönemi, tam bir itinasızlıkla geçer.

Halbuki bu, çok büyük bir hatadır. Çocuğun hayatının ilk dönemleri, yaşantısının en hassas ve en değerli dönemlerindendir. Bu çok sade görünen dönemde çocuk şekil kazanır ve onun ahlaki, toplumsal ve dini şahsiyetinin temeli atılır.

Çocuk bu üç yıl zarfında yüzlerce kelime öğrenir ve onların manalarıyla tanışır. İyilik ve kötülük, dostluk ve düşmanlık, muhabbet ve gazap, güzellik ve çirkinlik, küçüklük ve büyüklük, çeşitli renkler ve değişik tatlar ve bunun gibi bir çok şeyleri çok iyi anlar ve idrak eder.

Görme, duyma ve konuşmayı öğrenmiş ve düşünme tarzını elde etmiştir. İmekleme, oturma, yürüme, gülme, ağlama ve onlarca buna benzer işleri öğrenmiştir. Eşyalar ve şahısları tanır ve ayırteder.

Onlarca yeni alışkanlık kazanmış ve onları edet edinmiştir. Bu üç yıl zarfında binlerce iyi veya kötü olay onun hassas ve latif ruhunda te'sir bırakarak gelecekteki yolunu tayin etmiştir.

Bütün bunlara rağmen, çok az insan, ömrünün ilk üç yılındaki olaylardan bir şeyler hatırlar. Unutkanlık ve gaflet perdesi onların üzerini kapamıştır. Ama bütün bunlar çocuğun tabiatında etki etmiş ve onun geleceğine yönelik yolunu bir ölçüde açıklığa kavuşmuştur.

Çoğu ruhsal hastalıklar o zamandaki olaylardan kaynaklanmaktadır. Psikologlardan biri şöyle yazıyor: Eğer çocuğun şahsiyeti, hayatının bu ilk yıllarında gerektiği gibi şekillenmezse, kendi sorumlulukları ile karşılaşmaya güç yetiremeyedek ve çeşitli ruhsal düzensizliklerin hücumuna maruz kalacaktır.

Bunun içindir ki, genellikle ruhsal rahatsızlıkların temel sebeplerinin, hayatının ilk üç veya dört yılındaki olaylardan kaynaklandığı müşahede edilmektedir...

Her zaman bir psikolog, herhangi bir sinir hastasındaki ruhsal sebepleri dikkatle araştırıldığında yaklaşık olarak her defasında o hastanın sorunlar karşısında gösterdiği acizliğin, hayatının ilk dönemlerindeki bazı olaylardan kaynaklandığını teşhis etmiştir. (102)

Doktor Celali şöyle yazıyor: Çocuğun toplumsal hareketinin temeli hayatının ilk yılında atılır ve onun birleşmeye eğilimi olup olmaması da bu dönemde ortaya çıkar.

Öyleyse, sorumluluklarının bilincinde olan baba ve anneler doğumunun paha biçilmez ve hassas başlangıç dönemini gözardı edemez ve çocuğun talim ve terbiyesini geciktiremezler. Eğitim ve öğretim doğumdan itibaren başlar.

Bilginlerden bazıları şöyle yazıyor: Çocuğun tetbiyesi doğumunun başlangıcından itibaren başlar. Büyüklerin çocukla olan irtibatları, onların davranış tarzları ve çocuğa karşı ilgileri terbiyenin ilk yoludur.

Aynı şekilde çocuğun görmüş olduğu şeyler, duyduğu sesler ve beş duyu organı vasıtasıyla, sinirlerine ve beynine olaşan tesirler onun terbiye tarzında etkili olur. Çocuğun gelecekte sahip olacağı ahlâk ve alışkanlıklarda rolü olan çoğu bilgi ve tecrübeler,

onun hayatının ilk döneminde ortaya çıkar. Büyüklerin, doğumun başlangıcında çocuğa karşı olan davranışlarının onun bilgi ve tecrübesinde önemli etkileri vardır ve bunlar onu talim ve terbiye faktörleri sayılır. (103)

Rasil yaziyor ki: Ahlâki terbiyeye başlamak için en doğru ve münasib zaman, doğum anıdır. Zira bu dönemde ümitsizliğe kaplamdan işe başlamak mümkündür. Ama eğer terbiye bu dönemden sonra başlarsa bu durumda kötü alışkanlıklarla savaşmak zorunda kalırız.(104)

Hz Ali (a.s), oğlu İmam Hasan'a (a.s) şöyle buyurur: "Çocuğun kalbi bitkisi olmayan bir araziye benzer, ona ne verilirse kabul eder. Bundan dolayı ben, kalbin katılaşmadan ve başka şeylerle meşgul olmadan senin terbiye etmeye başladım."(105)

BEBEK VE AHLAKİ EĞİTİMLER


Çocuk, dünyaya geldiği zaman oldukça güçsüz ve aciz bir varlıktır. Bilkuvve aklı vardır; ama o haliyle hiç bir şeyi idrak edemez, fikir ve düşünceden yoksundur. Göz görür, ama hiç bir şeyi tanıyamaz.

Renkleri ve şekilleri ayırtedemez. Uzağı ve yakını, büyüğü ve küçüğü anlayamaz. Sesleri duyar, ama onların mana ve özelliklerini idrak edemez. Öteki duyu organları da aynı durumda.

Ama gelişme ve anlama kabiliyetine sahiptir. Zamanla tecrübe kazanır ve birşeyler anlar. Allah Teala Kur'an'da şöyle buyuruyor: "Allah sizleri annelerinizin karnından çıkardığında hiç bir şey bilmiyordunuz. Allah, O'na şükretmeniz için sizlere göz, kulak ve kalp verdi."(106)

Bebeğin bütün işi yemek, yatmak, el ve ayağını oynatmak, ağlamak ve idrar ve dışkısını boşaltmaktan ibarettir. O, bir kaç hafta bunlardan başka biriş yapamaz. Yeni doğan bir bebeğin ilk yaptığı işler oldukça sade ve az olmasına rağmen,

bu işler vasıtasıyla etrafındaki şahıslar ve eşyalar ile irtibat kurar, tecrübe, alışkanlık ve ilim kazanır. Bu irtibat ve tecrübeler sonucu çocuğun ahlâki ve içtimai şahsiyetinin temeli atılır ve belirli bir şekile girer.

Hz. Ali (a.s) şöyle buyuruyor: "İnsanın vücudunda yerleşmiş olan sırlar, gün geçtikçe açığa çıkar."(107)

Çocuk, toplumsal açıdan acizdir ve diğerlerinin yardımı olmaksızın yaşamını sürdüremez. Eğer diğerleri ona bakmaz ve ihtiyaçlarını gidermezlerse helâk olur. Yeni doğan bebeğin cismi terbiye ve sağlığı bakıcılarının elinde olduğu gibi aynı şekilde onun ahlâki,

toplumsal ve hatta dini terbiye ve gelişmesi de onların davranışlarına bağlıdır. Vazifelerinin bilincinde olan baba ve anneler, doğru ve hesaplı davranışları ile, yeni doğan bebeğin ihtiyaçlarını giderebilir, onun cismi ve ruhi terbiyesi için gerekli ortamı oluşturup hassas ve temiz ruhuna güzel ahlâk ve alışkanlıkar yerleştirebilirler.

Aynı şekilde, cahil bir bakıcı, hatalı ve yanlış davranışı ile çocuğun pâk ve tertemiz ruhunu kötü ahlâk ve beğenilmeyen alışkanlıklara maruz bırakır.

Bebek acıkır, yemeğe ihtiyaç duyar ve ihtiyaçlarını giderebilecek daha üstün bir güç ister. Bundan dolayı, yardımına koşarak ihtiyaçlarını gidersinler diye ağlayıp bağırır.

Eğer çocuğun iç isteklerine iyice dikkat edilir de doğru ve düzenli bir programla, belirli vakitlerde gerekli miktarda ona süt verilirse huzurlu olur ve rahat bir şekilde uyur ve yine acıktığında belirli vakitlerde uyanır.

Yine süt içer ve uyur. Böyle şanslı bir çocuğun sinirleri ve beyni sakin ve rahat olur. Istırab ve heyecana kapımaz. Güzel ahlak, sabır, tahammül ve düzenli olmaya alışkanlık kazanır.

Hassas ruhuna diğerlerine karşı güven ve iyimserlik yerleşir. Dünyaya gözlerini yeni açan bebek hiç kimseyi tanıyamadığı ve hiç bir şeyi ayırtedemediği varlığının bu safhasında fıtri olarak iki şeye yönelir: Bir taraftan kendi acizliğini ve ihtiyacını iyice hisseder. Öte yandan bütün muhtaçların sığınağı olan büyük ve sonsuz bir güce teveccüh eder.

Onun için ağlar ve tanımadığı o üstün güçten yardım ister. Ve o gaybi güç, alemi yaratandır. Çocuk zatî zaaf ve güçsüzlüğünden dolayı kendisinin ihtiyaçsız bir güce bağlı ve muhtaç olduğunu hisseder. Eğer, bu bağlılık hissi, huzur vererek iyi bir şekilde doyrulursa, çocuğun kalbinde iman ve ruhi huzurun temeli atılır.

Resulullah (s.a.a) şöyle buyuruyor: "Çocukları ağladıkları için dövmeyin (aksine, ihtiyaçlarını giderin). Zira çocuğun dört aya kadar ağlaması alemlerin rabbinin varlığına ve birliğine şehadettir."(108)

Bebek dört aylık olmadan önce henüz içtimai bir varlık olmamıştır. Hiç kimseyi tanımaz, hatta annesini bile diğlerinden yarıtedemez. Ve annelerin deyişiyle "gariplik" hissetmez. Sadece bu dört aylık müddet zarfında çocuk sonsuz bir kudrete teveccüh eder.

Ama annenin gafleti, dikkatsizliği ve gerekli önemi göstermeyişinde dolayı doğru ve düzenli bir beslenmeden mahrum olan bir çocuk, bazen yardımına koşulması için ağlamak ve bağırmak zorunda kalır.

Böyle bir çocuğun sinirleri ve beyni devamlı olarak olumsuz yönde etkilenir ve huzuru kaçar. Yavaş yavaş öfkeli ve sinirli bir varlık olarak ortaya çıkar. Onda güvensizlik ve ıstırap hissi meydana gelir. Düzensiz ve inatçı bir kişi olur.


BEBEK VE DİNİ EĞİTİM


Bebeğin kelimelerin manalarını ve cümleleri anlayamadığı ve gördüğü manzara ve şekillerin özelliklerini ayırtedemediği bir gerçektir. Ama ses ve müzikleri duyar ve duyduğu şeyler sinirlerinde ve beyninde te'sir bırakır.

Aynı şekilde, manzara ve şekilleri görür ve sinirleri onlardan etkilenir. Bundan dolayı, görülen ve duyulan şeylerin yeni doğan bebek üzerinde etkisi olmadığı ve bebeğin onlara karşı tamamen ilgisiz olduğu söylenemez.

Cümlelerin yeni doğan bebek için bir anlamı olmasa da bu cümleler onun hassas ruhunda ve zarif sinirlerinde işlenir.

Çocuk zamanla o cümleler ile tanışır ve bu tanışma onun geleceğine yönelik etkili olabilir. Bizler hangi kelimeyi daha çok tanırsak, onun anlamını daha iyi idrak ederiz.

Tanıdığımız insanların şeklini, tanımadığımız insanların şeklinden daha çok severiz. Dindar bir muhitte yetişmiş ve yüzlerce defa Kur'an'ın kalpleri çalan okunuşunu ve güzel Allah kelimesini duyan ve gözüyle baba ve annesinin namaz kılışını gören bir çocuk ile fesad ve dinsizliğin hakim olduğu bir ortamda yetişmiş ve kulağı fesad ve fitne verici müziklere ve gözleri iğrenç manzaralara alışmış bir çocuk eşit olamaz.

Sorumluluk ve vazifelerinin bilincinde olan baba ve anneler kendi evlatlarını terbiye etmek için hiç bir fırsatı kaçırmazlar. Hatta onları güzel ses ve manzararlara tanıştırmayı bile ganimet bilirler.

Resulullah (s.a.a) da bu nükteden gaflet etmemiş, kendi izleyicilerine, bebek dünyaya gelir gelmez sağ kulağına ezan ve sol kulağına ikame okumalarını emretmiştir.

Hz. Ali (a.s) şöyle nakleder: "Resulullah, çocuğu olan kimse, bebek, şeytanın şerrinden korunması için onun sağ kulağına ezan ve sol kulağına ikame okusun, buyurdu ve bu güzel ameli İmam Hasan ve İmam Hüseyin (a.s) üzerinde uygulanmasını emretti. Ayrıca, Fatiha, Nas ve Felak surelerinin de bebeğin kulağına okunmasını buyurdu."(109)

Bazı hadislerde Resulullah'ın (s.a.a) bizzat kendisinin İmam Hasan (a.s) ve İmam Hüseyin'in (a.s) kulağına ezan ve ikame okuduğu geçmiştir.

Evet, Resulullah (s.a.a) çocuğun, ezan, ikame ve Kur'an ayetlerinin anlamlarını idrak edemediğini biliyordu. Ama bu kelimelerin bebeğin zarif sinirlerinde bıraktığı derin te'sirden de gafil değildi.

Resulullah (s.a.a), bu cümlelerin bebeğin ruhuna işlendiğinin ve onu bu cümlelere yakınlaştırdığının ve bu cümlelerle tanışmanın etkisiz olmayacağının farkındaydı.

Bununla birlikte, Resulullah (s.a.a) bu kat'i emrinden başka bir hedefi de amaçlamış olması da mümkündür. O, baba ve annelere şunu hatırlatmak istiyor: Çocuğun talim ve terbiyesini hafife almanın câiz değildir.

Bu maksada ulaşmak için her vesile ve her fırsattan istifade etmek gerekir. Bilinçli bir eğitici, yeni doğan bebeğin kulağına ezan ve ikame okuyarak, gelecekteki kararını açıkça ilan eder ve aziz çocuğunu Allah'a tapanlar grubuna bağlar.

Bu te'sirin ortaya çıkması için sadece duyulan şeylere ihtiyaç yoktur. Bilakis, genel olarak şunu söylüyebiliriz: Çocuğun sinirlerinde ve beyninde, duyu organları vasıtası ile etki bırakan her şey onun gelecekteki yaşantısında tesirsiz olmayacaktır.

Mesela, iffet ile bağdaşmayan bir ameli gören küçük çocuk, onu teşhis edememesine rağmen ruhu bu kötü amelden etkilenecektir. Bu küçük amel, onun ilerideki sapmasının kaynağı olabilir. Bundan dolayı Resulullah (s.a.a) buyuruyor ki:

"Eğer çocuk beşikte bakıyorsa erkek hanımı ile cinsel ilişkide bulunmamalıdır."(110)

BAĞLILIK HİSSİ


Yeni doğan bebek, oldukça güçsüz bir varlık olup başkalarının yardımı olmaksızın hayatını sürdüremez ve gelişemez. Başkaları tarafından ihtiyacı giderilmesi gereken muhtaç bir varlıktır.

Anne rahminde sıcak ve rahat bir ortamda yaşıyordu. Yiyeceği ve sıcaklığı annesi vasıtası ile sağlanıyordu. O bir köşede uyuyordu ve asla ihtiyaçlarının farkında değildi.

Ama dünyaya geldiğinde muhtaç olduğunu hisseder. Belki de onun ilk hissettiği şey soğukluk ve ondan sonra da açlıktır. Isınmak ve yiyecek temin edebilmek için başka birine muhtaç olduğunu ilk defa idrak eder.

Varlığının bu safhasında hiç kimseyi tanımaz. Kendi ihtiyacını fıtri olarak idrak eder ve ihtiyaçlarını giderecek sonsuz ve tanınmayan bir güce teveccüh eder.

Kendisini o sonsuz kudrete bağlı bilir ve ondan, ihtiyaçlarını gidermesini bekler. Çocuk; hayatının başlangıcından itibaren bağlı olduğu hisseder. Bu his onun yaşantısının bütün safhalarında baki kalacaktır.

Acıktığında veya susadığında diğerlerinin dikkatini çekmek için ağlar, annesinin göğsüne sokulur ve onun nağmelerinden ve okşamalarından huzur ve rahatlık hisseder. Eğer bir yeri ağırır veya bir rahatsızlığı olursa yahut korkar ve tehlike hissederse annesine sığınır.

İşte bu bağlılık ve ihtiyaç hissi daha sonraları psikolojik bir bağlılık olan diğerlerini taklit etme şeklinde ortaya çıkar. Çocuk, etrafındakilerin ahlâk ve davranışını örnek alarak kendi ahlâk ve davranışını belirli bir kalıba sokar. İşte bu bağlılık hissi daha sonraları toplu oyunlar, grupsal çalışma ve arkadaş edinme şeklinde kendisini gösterir.

Eşini ve evladını sevme, onlara karşı fedakârlıkta bulunma ve sadık olma da bu hisden kaynaklanmaktadır. Topluma, birlikte çalışmaya ve yardımlaşmaya eğilimi de bu hisden meydana gelir. Öyleyse, bağlılık hissini küçümsemek doğru değildir. Belki çocuğun ahlâki ve içtimai terbiyesi ve şahsiyetinin oluşumunda çok değerli bir vesiledir.

Eğer bağlılık hissi sahih bir şekilde hidayet edilir ve tatmin edilirse çocuk, rahatlık ve huzur duyar. Güvençli ve iyimser olur. Ümit ve tevekkül hissi kalbinde ihya olur. Diğerlerine karşı iyimser olur,

toplumsal hayata ve yardımlaşmaya yönelir. İnsanları sever ve onların yardımlarını bekler. Topluma karşı iyimser olunca, onlarla yardımlaşır ve onlar için fedakârlıkta bulunur. Toplumun bireyleri de onun hayırsever biri olduğunu anladıkları zaman ona karşı sevgi beslerler.

Tam aksine; eğer bu his kınanır ve doğru bir şekilde istifade edilmezse çocuğun toplumsal yaşantısı Allah'ın onun için mukadder kıldığı doğru akışından sapacaktır.

Psikolojik hastalıkları uzmanları, korku, ıstırap, güvensizlik, kötümserlik, utangaçlık, inziva, durgunluk ve heyecan ve hatta intihar ve cinayetlerin çoğunun çocukluk dönemindeki olaylardan kaynaklandığı kanısındadırlar.

Eğer çocuktaki bağlılık hissini iyi bir şekilde doyurmak istiyorsanız devamlı onun için en iyi dayanak olun. Acıktığında yemek verin. Onun rahatlık ve huzuru için gereken ortamı hazırlayın.

Eğer bir yeri acır veya bir rahatsızlığı olursa hemen yardımına koşun. Uyku ve yemek programını düzenli bir şekilde ayarlayın. Hiç bir endişesi olmayacağı ve huzur hissedeceği bir ortam hazırlayın.

Bebeği dövmeyin; o hiç kimseyi tanımaz. Sadece ihtiyacı olduğunu hisseder. Tanımadığı bir güce güvenir, ağlayarak ona sığınır ve muhtaç olduğunu bildirir.

Döverek onu ümitsiz ve karmsar etmeyin. İslam Peyamberi (s.a.a) buyuruyor ki: "Çocukları, ağladıkları için dövmeyin. Zira onlar dört aya kadar ağlamak vesilesiyle Allah'ın varlığına ve birliğine şehadet ederler."(111)

Her durumda çocuğun yardımcısı ve dayanağı olun. Eğer bir şey yapmak ister, ama yapamazsa yardımcı olun.

Okşayarak ve sevgi göstererek günlünü rahatlatın. Gereken yerlerde onu koruyun ve ona tarafdarlık edin.

Eğer endişeli ise ve güvensizlik hissediyorsa endişelenmesine yol açan sebepleri gidererek içini rahatlatın.

Hiçbir zaman, "gideceğim ve seni burada yalnız bırakacağım" şekilde onu tehdid etmeyin. Zira bu tehdid, ruhunda kötü etki yaratarak onu mustarip ve perişan edebilir. Çocuk baba, anne ve diğerleri tarafından sevilmek ister.

Baba ve annenin onu sevmemesinden endişelenir ve mahzun olur. Devamlı onların sevgi ve muhabbetlerini korumak için çaba sarfeder. Bazı baba ve anneler bu vesileden istifade ederek, "filan işi yapmazsan artık seni sevmem" diye çocuğu tehdid ederler. Ama siz, bu metoddan yararlanmayın. Çünkü, bu gibi tehditler zamanla çocuğun ruhunda kötü etkiler oluşturarak huzur ve güvenini yok edebilir;

yine sinirlerinde zaaf meydana getirerek onu perişan edebilir. Eğer ağlıyor veya bağırıyorsa sizi üzmek ve rahatsız etmek istediği için değildir; aksine, sizin dikkatinizi çekmek, imdadına koşmanız içindir. Sabır ve dirayetle onu rahatsız eden sebepleri bulup rahatsızlığını gidererek huzur bulmasını sağlayın. Eğer tehdid eder veya döverseniz susabilir.

Ama nasıl bir suskunluk?! Istırap ve ümitsizlik dolu bir suskunluk. Bu suskunluk çok tehlikeli olup onun gelceğini altüst edebilir. Çocuk her zaman baba ve annesinin varlığıyla huzur bulur ve ayrılıktan vahşet eder. Hiçbir zaman ona ölümünüzden bahsetmeyin. Çünkü, bu hareket onun endişelenmesine ve korkmasına yol açabilir. Hastalandığınız zaman ölümden bahsetmeyin.

Aksine, çocuklarınızı ümitli ve ılımlı yetiştirin. Eğer bir müddet çocukları yalnız bırakmak ve onlardan uzakta yaşamak zorunda kalırsanız daha önce onları bu ayrılığa hazırlayın ve teselli verin; sonra yolculuğa çıkın. Daha sonra onlarla olan irtibatınızı koruyun ve mektup yazarak ümit verin.

Eğer çocuğunuz hastalarsa, perhiz yapması veya ilaç kullanması için onu, ölüm ve iyileşmemekle tehdit etmeyin.Aksine, böyle durumlarda teşvik metodundan yararlanın ve onu iyileşmeye ümitlendirin.

Hatta çok tehlikeli hastalığı olsa bile ıstırap ve sıkıntınızı ondan saklayın. Kısacası; bütün ömrünüz boyu çocuklarınıza karşı öyle bir şekilde davranın ki sizi kendisine en iyi dert ortağı ve en iyi bir dayanak bilsin.

Ama şunu da unutmamak gerekir ki, çocuğu savunma ve ona sevgi göstermek gereği kadar ve zaruri olan yerlerde olmalıdır. Çocuğun şımarık olmasına yol açmamalı ve ondaki istiklâl ve kendine olan güveni yok etmelidir.

Çocuğa, gerçekten aciz ve yardıma muhtaç olduğu yerde yardım etmeli, ama gücü yettiği ve yardıma ihtiyacı olmadığı halde başkalarına hüküm sürmek ve musallat olmak için bağırıp feryat ettiği yerde ona itina etmemek gerekir.

Rasil şöyle yazıyor: "Eğer çocuk sebebpsiz ve hissedilir bir gerekçe olmaksızın ağlıyorsa, onu kendi haline bırakın istediği kadar bağırsın. Eğer başka bir şekilde davranılırsa kısa bir süre içinde, başına buyruk biri olur.

Ona itina edilmesi gereken yerlerde de aşırı gitmemek gerekir. Ona karşı yapılacak yardım çerçevesi zaruret ve ihtiyaç miktarına göre ayarlanmalı ve ona karşı sevgi göstermede aşırı gidilmemesi gerekir."(112)


DIŞA YÖNELMENİN BAŞLANGICI


Çocuk, küçük bir insandır. İnsan ise toplumsal bir varlıktır. Yardım ve yardımlaşma olmaksızın hayatını sürdüremez. Diğerlerine teveccüh eder, onlardan isitfade eder ve onlara faydası olur.

Ama yeni doğan bebek, yaşantısının ilk aylarında hiç kimseyi tanımaz ve diğerlerine fazla teveccüh etmez. Yani, onda toplumsal olmanın belirtileri müşahede edilmez. Dört aylık olduğunda, gitgide onda, toplumsal olmanın belirtileri ortaya çıkar. O andan itibaren dış alem ve etrafındaki varlıklar dikkatini çeker. Gözleri ile annesinin hareketlerini takip eder.

Annesinin hareketleri karşısında tepki gösterir. Onun gülümsemesine gülümseyerek cevap verir. Annesinin kaşlarının hareketi ile kaşlarını hareket ettirir. Çocukların oyunlarına hayran kalır.

Kendi kendine terennüm eder ve gülümser. Diğerlerinin atifelerini idrak eder. Asık suratlı olmayla gülümseme arasında fark gözetir. Tehdit veya okşama karşısında değişik tepkiler gösterir. Tehdit ve asık suratlılık karşısında kendisini geri çeker. Açık çehre ve muhabbet karşısında yaklaşmaya çalışır. Alemi önden görebilmek için oturtulmak ister.