İSLAM'DA ÇOCUK VE TERBİYESİ
 


Yazan: Ayetullah İbrahim Emini


Çeviren: Cafer Bendiderya - M. Dostel.


GİRİŞ


Bismillahirrahmanirrahim


İyi bir inkılap ve değişim, ancak temelde yapılan inkılap ve değişimdir. Yarınki görüş sahipleri, ülkeyi yöneltecek olanlar, sorumlular, liderler, dini ayakta tutacak, inandıklarını yaşayacak ve yaşatacak olanlar bugünün çocuklarıdır.

Dolayısıyla, asıl programlar, asıl çalışmalar ve asıl oyunlar çocuklara yöneliktir. Yaş ağaç gibi her tarafa eğilebilen çocuklardır. Bu yüzden herkes var gücünü harcayarak geleceğin bu aydınlarını kendine taraf eğmeye ve kendi amaçları doğrultusunda yetiştirmeye çalışmaktadır.

Baba ve annelerin çocuklar üzerinde bir takım hakları olduğu gibi çocuklarında baba ve anneler üzerinde bir takım hakları vardır. İslam bu konuya da çok önem vermiş ve bu alanda bir takım emir ve yasaklar belirtmiştir.

Mesela, evlenirken her şeyden önce çocuklarınıza iyi anneler seçin, buyurmuştur. Anne ve baba henüz evlenmeden bu, İslam’ın onlara ilk emridir. Eş olarak seçeceğiniz kadın, ilk önce çocuklarınız için iyi bir anne olma liyakatine sahip olmalıdır.

Çünkü çocuk, annenin kucağında ve onun ninnileriyle büyür. Daha sonra gerdeğe girmeden önce Allah’tan size mümin, salih evlatlar vermesini isteyin, buyuruyor ve bebeğin temelinin manevi değerler üzerine atılmasını istiyor.

Bebeğin sakat olmaması, mükemmel olması için zifaf zaman ve mekanı hakkında yine emirler veriyor. Onun peşinden haram lokmanın doğuracağı sonuçlardan korumak için rahimdeki bebeğin helal lokmayla beslenmesini tavsiye ediyor.

Bugün psikologların da ispatladığı gibi, rahimdeki bebek anne ve babanın her türlü hareketlerinden etkilendiğinden, anne ve babaya bazı hareketlerden kaçınmalarını ve manevi değerlere yönelmelerini tavsiye etmeyi de unutmuyor.

Yine, bebek dünyaya gelince sağ kulağına ezan ve sol kulağına ikamet okunmasını emrederken ilk tevhid dersini veriyor. Sonra da onlara iyi isimler bırakılmasını, müslümana yakışır isimler verilmesini buyuruyor. Onu da çocuğun dünyaya geldikten sonraki eğitim ve öğretimi izliyor...

İslam bu zarif ve esnek yaratığın eğitiminin önemini göz ardı etmemiş ve buna gereken ehemmiyeti vermiştir. Bu alandaki büyük sorumluluğunu bilmeyen gafil anne ve babaları yer yer ikaz etmiş ve onlara yol göstermiştir.

İslam'ın eğitiminden yeteri kadar haberi olmayışından olacak ki bugün sözde müslüman aile ocaklarında İslam'la alakası olmayan çocukların yetiştiğine şahit oluyoruz. Oysa bu konudan bütün müslümanar sorumludurlar.

İslam'dan uzaklaşmamız ve daha doğrusu uzaklaştırılmamız neticesinde bugün her şeyi batılı ülkelerden beklemekteyiz. Halbuki eğer İslam'dan biraz haberimiz olsaydı batının ne kadar zayıf olduğu, batı kültürünün ne denli eksik olduğu ve bu konuda batı kültürünün zengin İslam kültürüyle mukayese bile edilemeyeceği görülürdü.

İslam'ın insanlara ve halk tabakalarına tanıdığı hakkı hiç bir din ve hiç bir düzen tanımamış ve İslam'ın insanlara verdiği değeri hiç kimse vermemiştir.

İslam kültür ve medeniyeti dünyanın dört bir yanını kuşatmışken daha batı bugünkünden kat kat kötü vahşiliğini koruyordu. İnsanlara izzet veren, insanları kendi fıtratlarına geri çeviren İslam'ın buyruklarıdır.

Tabi ki bu da İslam'ın en kamil ve en üstün ilahi bir din olmasından kaynaklanmaktadır.

Bugün ülkemizde her alanda yoğun çalışmalar yapılırken, her alanda kitaplar yazılıp programlar hazırlanırken çocukların eğitimi alanında böyle sağlıklı bir çalışmaya rastlamamaktayız.

Biz, bu boşluğun farkında vararak Türkçüye çevirmiş olduğumuz “İslam’da Aile” adlı kitabımızda vaadini verdiğimiz “İslam’da Çocuk ve Terbiyesi” kitabını 11.

baskısından Türkçüye çevirerek anne-babalar ve evlenme eşiğindeki gençlerimize sunduk. Bu çalışmamızın İslam anne-babalarına ve İslam evlatlarına ışık tutması ve Allah Teala nezdinde kabul görülmesi ümidiyle...

Tevfik Allah’tandır.


Cafer Bendiderya


takdîm


Bu kitabı, İmam Hasan (a.s), İmam Hüseyin (a.s), Zeyneb, Ümmükülsum gibi liyakatli evlatlar yetiştiren İslam’ın örnek baba ve annesi Hz. Ali (a.s) ve Hz. Fatıma’ya (s.a) takdim ediyorum.

O liyakatli baba ve anneler ki, İmam (ruhum ona feda olsun) gibi bilinçli, katiyetli, fedakâr ve yiğit evlatlar yetiştirmişler. İslam şehidlerinin o yürekleri dağlı anne ve babalarına ki, aziz kanlarını vererek İslam’ın çehresini parlatan ve İslam ağacını sulayan mücahit ve başları koltuklarında evlatlar yetiştirmişlerdir.

önsöz


Eğitimle öğretim birbirinden farklı iki şeydir. Öğretim bir şeyi birine öğretmek anlamındadır. Eğitim ve terbiye ise yapıcılık, kişilik yetiştirme anlamındadır. Eğitim ve terbiyeyle insanları isteğe göre yetiştirmek ve sonuçta toplumu değiştirmek mümkündür.

Eğitim başarılı olması için çok hesaplı ve iyi bir programla yapılmalıdır. Eğitimde sadece öğüt ve nasihat yeterli değildir, iyi bir sonuç vermesi için bunun yanında durum ve şartların istenildiği gibi olması da gerekir. Terbiyede bir kaç şey şarttır:

1- Eğitici, eğitmek istediği kişiyi tanımalı, onun yaratılışının cismi ve nefsi özelliklerini bilmelidir.

2- Eğitim için bir hedefi olmalı; yani, nasıl bir insan yetiştirmek istediğine dikkat etmelidir.

3- Programı olmalıdır. Yani, üzerinde çalıştığı kişiyi eğitmek için hangi ortam ve şartların gerekli olduğunu bilmeli, onları hazırlamalı ve iyi bir şekilde kullanmalıdır. Ancak böyle bir durumda çalışmasının iyi bir sonuç vermesi beklenebilir.

Eğitim ve terbiye için en uygun zaman çocukluk dönemidir. Çünkü bu dönemde çocuk henüz şekillenmemiş ve her türlü terbiyeyi almaya hazır durumdadır. Bu hassas ve önemli meselenin sorumluluğu birinci derecede anne ve babaların üzerine bırakılmıştır.

Ancak, terbiye kolay bir iş değildir; aksine iş bilirlik, yeterli bilgi ve tecrübe, sabır ve gerekli katiyeti gerektiren çok zarif ve hassas bir iştir.

Ne yazık ki, çoğu anne ve babalar nasıl terbiye edilmesi gerektiğini bilmiyor, dolayısıyla çoğu çocuklar hesaplı bir programla ve doğru-dürüst bir şekilde eğitilmiyor, bilakis kendiliklerinden ve kendi kendilerine büyüyorlar.

Terbiye konusu, sözde gelişmiş doğu ve batı ülkelerinde çok önem taşımaktadır. Bu hususta çok araştırmalar yapılmış, yararlı kitaplar yazılmış ve uzmanlar yetişmiştir.

Fakat ülkemizde bu hayatî konuya yeteri kadar ilgi gösterilmemiştir. Bir miktar mütahassısımız varsa da ve bu alanda bir takım kitaplar yazılmışsa da yeterli değildir.

Yabancı dillerden bir çok kitap dilimize çevrilmiş ve okuyuculara sunulmuştur. Ancak, genelde bu kitapların -doğulu ve batılı kitapların- iki büyük kusuru var:

Birinci kusuru, insanı sadece cismi ve dünya hayatı açısından inceleyip, batınî saadet ve bedbahtlıktan, uhrevi hayattan gaflet etmiş veya bunlara değinmekten kaçınmışlardır.

Terbiye için batıda, büyüdüğü zaman rahat bir şekilde yaşayabilmesi, maddi ve hayvani lezzetlerden yararlanabilmesi için çocuğun cismî gücünü ve hayvanî kuvvesini, asap ve beynini sağlam eğitmekten başka bir hedef yoktur.

Bazen ahlaktan bahsedilmişse de o da dünya hayatı ve maddi menfaatların hizmetindedir. Ama batınî kemalat veya noksanlıklardan, uhrevi saadet veya bedbahtlığın sebeplerinden ve genel olarak ahlaki ve manevi yaşamdan bahsedilmemiştir.

İkinci kusuru, batı terbiyesinin temellerini deney ve tecrübe oluşturmuş olup dini bir yönü yoktur. Dolayısıyla, böyle kitaplar insanı cisim ve ruh, dünya ve ahret hayatı olmak üzere iki açıdan göz önünde bulunduran müslümanlar için tamamen faydalı olamaz.

Buna binaen, bu alanda mütalaa ve araştırmaya koyulduk ve araştırmamızın sonucunu kitap halinde okuyuculara sunduk. Bu kitapta asıl kaynağımız Kur’an-ı Kerim, hadis ve ahlak kitaplarıdır.

Bunun yanı sıra Farsça ve Arapçaya çevrilen onlarca psikoloji, çocuk terbiyesi ve yine sağlık kitabından yararlandık. Kendi yazarlarımızca hazırlanan çocuk terbiyesiyle ilgili kitapları da gözden geçirdik.

Ayrıca, bu konuda şahsi tecrübelerimize de yer verdik. Bu naçiz eserimizin eğiticilere ve genel olarak müslümanlara yararlı olması ümidiyle...

1358 Bahman


Kum - İbrahim Eminî Necefabadî



ANNE VE BABANIN GÖREVLERİ


İslam'a göre anne ve baba çok büyük bir makama sahiptir. Allah Teala, Peygamber ve Masum İmamlarımız onlarca ayet ve hadiste onlar hakkında çeşitli tavsiyelerde bulunmuşlardır.

Onlara ihsanda bulunmak ve iyilik etmek en üstün ibadetlerden sayılmıştır. Örneğin; Allah Teala İsra suresinin 25. ayetinde şöyle buyuruyor: “Rabbin, ondan başkasına ibadet etmemenizi ve anne ve babaya iyilikte bulunmanızı emretmiştir.”

İmam Sadık (a.s) şöyle buyuruyor: “Amellerin en üstünü üç şeydir: 1- Günlük beş vakit farz namazları fazilet vaktinde yerine getirmek. 2- Anne ve babaya ihsan ve iyilikte bulunmak. 3- Allah yolunda cihat etmek.”(1)

Şimdi şu soruyla karşılaşmaktayız: Anne ve baba bu yüce makam ve mevkii neden ve nasıl elde etmişlerdir? Acaba Allah Teala bu yüce makamı sebepsiz mi, yoksa yapmış oldukları değerli bir iş karşılığı mı onlara vermiştir?

Anne ve baba çocuklarına hangi büyük hizmet karşılığında bütün bu (ayet ve hadislerdeki) tavsiyelere layık olmuşlardır? Baba cinsel içgüdüsünün tahrik olması ile yaşayan bir hücreyi annenin rahmine bırakmıştır.

Bu yeni hücre, annenin rahminde anne tarafından salgılanan bir hücre ile birleşmiştir. Bu yeni varlık, annenin rahminde gelişmekte ve dokuz ay sonra küçük bir bebek şeklinde dünyaya ayak basmaktadır.

Anne ona süt ve yemek vermiş, bir müddet altını değişmiştir. Bu zaman zarfında baba ise ailenin harcını temin etmiş ve onları himaye etmiştir.

Acaba anne ve babanın bu gibi işlerden başka vazifesi yok mudur? Ve sırf bu işler sebebi ile mi yüce annelik ve babalık makamına nail olmuşlardır? Acaba sadece anne ve baba mı çocukları üzerinde hakka sahiptir ve çocukların anne ve babanın üzerinde hiç mi hakları yok?

Hiçbir kimsenin böyle tek taraflı bir hakkı kabul edeceğini zannetmiyorum. Masum İmamlardan gelen hadislerde çocukların da bazı hakları olduğu ve anne-babanın o hakları yerine getirmeleri gerektiği zikrolunmuştur. Örneğin:

Resulullah (s.a.a) şöyle buyurmuş: “Babanın senin üzerinde nasıl hakkı varsa, çocuklarının da hakkı vardır.”(2)

Yine Resul-i Ekrem’den (s.a.a) şöyle nakledilir: “Çocuk itaatsizlikten dolayı nasıl anne ve babasını incitiyorsa, anne ve baba da kendi vazifelerini yerine getirmedikleri taktirde çocuklarını incitmiş olurlar”.(3)

Peygamber efendimiz (s.a.a) şöyle buyurmuştur: “Allah, çocuklarının anaya ve babaya itaatsizliğe uğramasına sebebiyet veren anne ve babaya lanet etsin.”(4)

İmam Seccad (a.s) da şöyle buyuruyor: “Çocuğunun hakkı; ister iyi olsun, ister kötü senden dünyaya geldiğini ve sana nispeti olduğun göz önünde bulundurman ve onun terbiyesi ile vazifeli olduğun bilmendir.

Allah'ı tanımada ona kılavuz olmalı ve Allah'a itaat etme hususunda ona yardımcı olmalısın. Senin çocuğuna karşı davranışın, ona iyilikte bulunduğu takdirde mükafatlandırılacağına ve kötülükte bulunduğunda da azaplandırılacağına yakini olan bir şahısın davranışı gibi olmalıdır.”(5)

Hz. Ali (a.s) buyuruyor ki: “Sakın aile ve akrabalarının bedbahtlardan olmasına sebep olanlar birisi olmayasın!”(6)

Resulullah (s.a.a) şöyle buyuruyor: “Çocuklarınıza iyilik etmelerinde yardımcı olun, isteyen herkes çocuklarından anne ve babaya itaatsizlikleri uzaklaştırabilir.”(7)

Resul-i Ekrem (s.a.a) buyuruyor ki: “Herkesin bir kızı olur, onu iyi terbiytet eder, öğretiminde rolü olur ve rahat etmesi için gerekli ortamı temin ederse o kız çocuğu onu cehennem ateşinden kurtarır.”(8)

Allah Teala Kur’an-ı Kerim’de buyuruyor ki: “Ey iman edenler, kendinizi ve yakınlarınızı ateşten koruyun ki, onun yakıtı insanlar ve taşlardır.”(9)

Çocuk hayatının başlangıcında henüz şekillenmemiş olup hem saadet ve hem de bedbahtlığa kabiliyeti vardır. Kamil bir insan olabileceği gibi alçak ve düşük bir hayvana da dönüşebilir.

Herkesin saadet ve bedbahtlığı onun eğitimine bağlıdır. Bu büyük iş, baba ve annelerin üzerine bırakılmıştır. Esasen annelik ve babalık da bu anlamdadır.

Baba ve anne insan yapıcı ve kemal yaratıcısıdırlar. Anne ve babaların, çocuklarına karşı yapabilecekleri en büyük hizmet onları güzel ahlaklı, şefkatli, insan sever, hayırsever, özgür, cesur, adalet sever, bilgili, dürüst, şerefli, imanlı, vazifesini bilir, sağlıklı, çalışkan, okur-yazar ve Allah kullarına hizmet eden yetiştirmeleridir.

Böyle bir adam hem dünyada saadete kavuşmuş olur, hem de ahirette. Böyle kimseler gerçekten hakkıyla yüce annelik ve babalık makamına layıktırlar, cinsel gücün cazibe ve tahrikiyle bir çocuk dünyaya getiren ve büyüyüp kendi kendisini eğitmesi için onu tek başına bırakanlar bu makama layık değildir.

Resulullah (s.a.a) şöyle buyurmaktadır: “Babanın, çocuğuna verebileceği en iyi şey edep ve terbiyedir.”(10)

Bu hususta özellikle annenin özel bir önemi vardır; hatta, annenin hamilelik döneminde yediği şeyler ve davranışları çocuğunun sadet ve bedbahtlığında etki bırakır.

Resulullah (s.a.a) şöyle buyurur: “Asıl mesut olan, saadetinin temeli annesinin rahminde atılmış olandır, bedbaht ise, bedbahtlığı annesinin rahminde yaşadığı dönemde başlayan kimsedir.”(11)

Resul-i Ekrem (s.a.a) bir yerde de buyuruyor ki: “Cennet anaların ayakları altındadır.”(12)

Çocuklarının eğitim ve öğretimine ilgi göstermeyen, aksine yanlış hareket ve davranışlarıyla çocukları saptıran, bedbaht eden anne ve babalar onlara karşı en büyük ihaneti etmişlerdir.

Niçin çocuk yaptınız? Ve niçin bir hayvan yavrusu biri onu kendisine bıraktınız? Masum yavrucağız kendisini dünyaya getirmenizi mi sizden istemişti?! Siz onu dünyaya getirdiğinize göre şeran ve vicdanen onun eğitim ve öğretimine ilgi duymak zorundasınız.

Buna binaen, eğitim ve öğretim her anne ve babanın en büyük vazifesidir.

Ayrıca, anne ve babalar topluma karşı da sorumludurlar. Bugünün çocukları yarının erkek ve kadınları olacaklardır. Yarının toplumu bu fertlerden oluşacaktır. Bugün aldıkları her dersi yarın vereceklerdir.

İyi terbiye edilmiş olsalar yarının toplumu da iyi, ileri ve mükemmel olacaktır. Eğer bugünün nesli doğru olmayan ve yanlış programlarla eğitilecek olursa gelecek toplum daha bozuk bir toplum olacaktır. Yarının siyasî, ilmî, içtimaî şahsiyetleri işte bu kişilerden oluşacaktır.

Bugünün çocukları geleceğin anne ve babaları ve kendi çocuklarının eğiticileri konumunda olup iyi veya kötü eğitimlerini kendi çocuklarına aktaracaklardır. Bu ahlaki davranışları nesilden nesile ulaşacaktır;

öylese anneler ve babalar geleceğin toplumunu ıslah edebilecekleri gibi fesada ve çöküşe da çekebilirler. Bundan dolayı topluma karşı çok büyük sorumlulukları vardır.

Eğer çocuklarının eğitim ve öğretiminde çaba harcalar ise toplum en büyük hizmeti etmiş olurlar ve bu fedakârlıkları karşısında mükafatlandırılacaklardır.

Ama eğer bu hususta gaflet ve tembellik ederlerse sadece kendi masum çocuklarına değil, topluma da hıyanet etmiş olur ve kesin olarak Allah katında da sorgulanmaya tabi tutulurlar.

Eğitim ve öğretim mevzusunu küçümsememek gerekir. Bir anne ve babanın, çocuğun terbiyesinde göstermiş olduğu fedâkarlık yüzlerce öğretmen, mühendis, doktor ve bilim adamının işinden daha değerlidir.

İnsan-ı kamili yetiştiren ve dindar öğretmen, doktor ve mühendisi meydana getiren anneler ve babalardır. Özellikle anneler, çocuğun eğitiminde daha fazla sorumludurlar ve eğitimin ağır kısmı onların sırtına yüklenmiştir.

Zira çocuklar, şekillenme döneminde olan küçük yaşlarında genelde annelerinin yanında olup onun eteğinde yetişmektedirler. Binaenaleyh, insanların saadet ve bedbahtlığının ve yükselme ve alçalmalarının anahtarı annelerin elindedir.

Kadının değeri avukatlık, bakanlık ve müdürlük gibi makamlarla değildir. Bu makamların hepsi yüce annelik makamından aşağıdır. Anneler kâmil insanlar yetiştirerek, salih bakan, avukat, müdür, öğretmen vb... meydana getirerek topluma sunarlar.

Temiz, salih ve değerli çocuklar eğiten anne ve babalar, sadece çocuklarına ve topluma hizmet etmekle kalmayacak, kendileri de bu dünyada onların varlığından iyi bir şekilde istifade edecekledir.

İyi evlat, anne ve babasının başının yüksek olmasına sebep olduğu gibi, onların zayıf ve aciz oldukları ihtiyarlık zamanlarında da onlar için adeta bir asa ve dayanak olur.

Eğer onların eğitim ve öğretimlerinde çaba sarf ederlerse bu dünyada zahmetlerinin meyvesini alacaklardır. Aynı şekilde; eğer bu hususta gaflet ve tembellik edecek olurlarsa bu dünyada zararlarını göreceklerdir.

Hz. Ali (a.s) şöyle buyuruyor: "Kötü evlat, insanın en büyük musibetlerdendir."(13)

Yine Hz. Ali (a.s) buyuruyor ki: "Kötü evlat anne ve babanın şerafetini yok eder ve geriye kalanları rezil eder."(14)

Resulullah (s.a.a) şöyle buyuruyor: "Çocuklarının, kendilerine karşı saygılı olmalarına sebep olan anne ve babaların üzerine Allah'ın rahmeti olsun."(15)

Öyleyse, anne ve baba olan kimseler çok ağır bir sorumluluk altına girmektedirler ve Allah'a, mahlukata ve çocuklarına karşı mes'uldurlar. Eğer doğru bir şekilde vazifelerini ifa ederlerse onlara en büyük hizmeti etmiş olurlar, dünyada ve ahirette de çok iyi bir mükafata ulaşırlar.

Aynı şekilde, eğer bu hususta gereken zahmeti göstermezlerse, hem kendileri ziyana uğramış olacak hem de çocuklarına ve geleceğin toplumuna hıyanet etmiş olacak ve affedilmez bir günaha duçar olacaklardır.


EĞİTİCİLERİN DUYARLILIK ve YARDIMLAŞMALARI


Çocuk terbiyesi her anne ve babanın yapabileceği kolay ve sade bir iş değildir; aksine, çok zarif ve hassas bir iş olup kıldan ince yüzlerce noktası vardır.

Eğiticinin işi çocuğun ruhu ile ilgili olduğu için ruh hakkında ilim, tecrübe ve bilgi birikimlerine sahip olmayan biri, iyi bir şekilde görevini yapmaz. Çocuk dünyası, başka bir dünya ve fikirleri, başka fikirlerdir.

Büyüklerin düşünme tarzı ile mukayese edilmez düşüncelere sahiptirler. Çocuğun ruhu çok zarif ve hassas olup her türlü eserden boş ve her çeşit terbiyeyi kabul etmeye elverişlidir.

O, henüz sabit bir kalıba girmemiş, ama, her çeşit kalıba girmeye elverişli küçük bir insandır. Çocuğun eğiticisi, insan ve özellikle çocuk bilir biri olmalıdır. Eğitim sırlarını bilmelidir.

İnsanın kemal ve zaaf noktalarına vakıf olmalıdır. Vazifesinin bilincinde olmalı ve işini sevmelidir. İşinde ciddi olmalı, zorluklardan korkmamalı, sabır ve tahammül sahibi olmalıdır.

Bütün bunlara ilave olarak, eğitim kural ve metodları her yerde, her zamanda ve her şahıs üzerinde uygulanabilir bir niteliğe sahip değildir. Aksine, her çocuğun kendine öz cismî ve ruhî özellikleri vardır.

Dolayısıyla, o çocuğun terbiyesinde bu özelliklere ve yaşamakta olduğu ortama münasip bir yöntem seçilmelidir. Öyleyse her anne ve baba, her çocuğun kendine öz yapısını araştırmalı ve yapacağı eğitim programını ona göre ayarlamalıdır. Yoksa bütün çalışma ve çabalarından iyi bir sonuç alamazlar.

Erkek ve kadınlar baba ve anne olmadan önce çocuğu eğitim ve öğretim yöntemini öğrenmeli, daha sonra çocuk yapmalıdırlar. Zira, çocuğun terbiye safhaları doğumunun başlangıcından, hatta doğumundan önce başlamaktadır.

İşte bu hassas safhada çocuğun latif ve hassas tabiatı kalıba girmekte, onun ahlakının, davranışının, adetlerinin ve hatta fikirlerinin bile temeli atılmaktadır.

Anne ve babanın bu hassas safhalardan gafil olmaları ve eğitim ve öğretimi sonraki zamanlara bırakmaları doğru değildir. Yani öğrettimi, çocuk belli bir kalıba girdikten sonra ve iyi veya kötü ahlaklara alıştıktan sonraya bırakmamak gerekir.

Çünkü ilk olarak verilen terbiyeler, alışkanlıkları değiştirmekten daha kolaydır. Alışkanlığı değiştirmek mümkün olmayan bir mesele olmadığı halde, fazla bilgi, sabır, tahammül ve çok çalışma isteyen bir iş olup her eğiticinin yapabileceği bir iş değildir.

Hz. Ali (a.s) şöyle buyuruyor: "Siyasetlerin (yönetimlerin) en zoru alışkanlıkları değiştirmektir."(16)

Yine Hz. Ali (a.s) buyuruyor ki: "Alışkanlık, insana musallat olur ve onu kontrolu altına alır."(17)

Bir yerde de Emir-ul Mü'minin Hz. Ali (a.s) şöyle buyuruyor: "Alışkanlık insanın ikinci tabiatı gibidir."(18)

Alışkanlığı terketmek o kadar zordur ki, bu yüzden en yüce ibadetlerden sayılmıştır.

Hz. Ali (a.s) buyuruyor ki: "Kötü alışkanlıkları terketmek en büyük ibadetlerdendir."(19)

Terbiyede çok zaruri olan mevzulardan biri de anne ve babanın ve öteki eğiticilerin terbiye programlarında ve o programların uygulanmasındaki keyfiyet hususunda görüş birliğine sahip olmaları ve birlikte çalışmalarıdır.

Eğer anne ve baba ve çocuğun terbiyesinde rolü olan öteki kimseler (dede ve nine gibi) terbiye programında görüş birliğine sahip olurlar, birbirlerini iyi anlarlarsa ve o programın icrasında gereken yardımlaşmayı gösterirlerse istenilen neticeye ulaşabilirler;

iyi ve seçlilmiş çocuklar yetiştirebilirler. Ama eğer terbiyede rolü olanlardan biri itinasızlık ederse veya programlarda değişik bir yöntem uygularsa istenilen neticeye ulaşılmayacaktır. Çünkü terbiye ciddiyet istiyen bir iştir.

Çocuk vazifesini bilmelidir. Ama baba bir şey der ve anne yahut nine başka bir şey derse çocuk derbeder olur ve vazifesinin ne olduğunu bilemez. Özellikle terbiyede rolü olanlardan her biri, kendi yöntemini icra etmekde ciddi olur ve bu konuda ısrar ederse böyle bir programın faydası olmayacağı gibi çocuğun kötü şeyleri öğrenmesine de sebep olur.

Terbiye konusunda büyük engellerden biri, babanın bir hususta bir karara varması ve anne yahut büyükannenin bu hususta işe karışması ve babanın almış olduğu kararın zıddına bir öneride bulunması veya tam tersine, onların aldığı karar karşısında babanın aksi bir harekette bulunmasıdır.

Terbiye eden eğiticiler arasında öyle bir birlik ve yardımlaşma olmalıdır ki çocuk, çok açık bir şekilde vazifesini bilmeli, vazifesinden kaçmayı aklının ucundan bile geçirmemelidir.

Bazen baba, terbiye görmüş, iyi ahlaklı ve çocuğunun terbiyesine ilgisi olan bir kişi, anne ise terbiyeye ilgisiz biri olabilir. Bazen de tam aksine. Bu, çoğu ailelerde görülen bir sorundur.

Böyle ailelerde yetişen çocuklar genelde iyi ve sahih terbiyeden yoksun kişiler olurlar. Zira, terbiye görmüş ve salih birinin te'sir ve çabaları kötü ahlaklı eşi tarafından yok edilmekte ve onların zıddı çocuğa aşılanmaktadır. Bu durumda, doğru bir terbiye vermek çok zordur. Ama bu zorluklar sorumluluktan kaçmaya sebep olmamalıdır.

Bu durumda terbiyeli ve ahlaklı şahısa çok ağır bir sorumluluk düşmektedir. Çocuklarının terbiyesi hususunda çok önem göstermeli ve çok çaba sarfetmelidir.

Kendi ahlâk ve davranışını iyice ıslah etmeli, çocuklarını çok yakından izlemeli ve elinden geldiği kadar onlarla irtibatını güçlendirmelidir. Kendi tecrübesinden yararlanmalı,

iyi davranışlarıyle çocuklarını kendi tarafına çekmeli ve onlar için çok iyi bir örnek olmalıdır. Onlar ile diyalog kurmalı, iyi ile kötüyü ve güzel ile çirkini onlara iyi bir şekilde açıklamalıdır.

Davranışı öyle bir şekilde olmalıdır ki, çocuğun kendisi iyi ahlâkı kötü ahlâktan ayırt edebilmeli ve kötülüklerden nefret etmelidir. Eğer terbiye eden akıllı, tedbirli ve sabırlı bir olursa büyük bir ölçüde hedefe nail olabilir;

eşinin yanlış terbiyesinin önünü alıp çocuğa kötü şeylerin aşılanmasına engel olabilir. Kısacası, iş çok güç, ama, başka çaresi de yok, yapmak gerekir.

Bilim adamlarından biri şöyle yazıyor: Ailelerde çocuğun asabının normal bir düzeye ulaşması için sadece çocuğun terbiyesi hususunda aynı fikire sahip olan, istek ve davranışları birbirine uygun olan anne ve babanın bulunduğu çok iyi şartlar meydana gelmektedir.

Aile, çocuğun ahlâki özelliklerinin kalıba girdiği bir topluluktan ibarettir. Fertleri dostça ve samimi bir davranışa sahip olan ailedeki çocuklar genelde sakin, kendine hakim, mutedil kimseler olurlar;

tam aksine, anne ile baba arasında devamlı tartışma olan karışık bir muhite sahip ailelerdeki çocuklar ise, kötü ahlâklı, bahaneci ve sinirli olurlar.(20)


AMEL İLE TERBİYE EDİN DİLLE DEĞİL


Çoğu baba ve anneler terbiyeyi, nasihatı, emir ve nehiyle sınırlı bilmekteler ve sadece çocuklarla sohbet edip onlara karşı emir ve nehiyde bulundukları zaman onların terbiyesi ile meşgul olduklarını ve onlarla sohbet etmedikleri zaman,

çocuk, terbiye almayı, yetişmeyi ve belirli bir kalıba girmeyi kenara bırakıp anne ve babanın ikinci emrini beklediğini sanıyorlar. Bu düşünceden dolayı küçük çocuğu terbiye edilmeye kabiliyet olmayan biri telâkki ederek, "Henüz çocuktur.

Hiç bir şey anlamaz." derler ve terbiyeyi, çocuk erginlik çağına erişip iyiyle kötüyü ayırtettiği zamana bırakırlar. Halbuki bu, oldukça yanlış bir düşüncedir.

Çocuk, doğumunun başlangıcından itibaren belirli bir kalıba girip terbiye olmaktadır. O, yaşantısının her anında, anne ve baba istese, de istemese de, dikkat etse de etmese de, yavaş yavaş büyümekte ve kalıba girmektedir.

Çocuk, baba ve annenin emir veya nehiyde bulunmasını beklemez. Çocuğun hassas ve zarif sinir sistemi ve beyni ilk günlerden itibaren çok dakik bir kamera gibi olup bütün hadiseleri kaydetmekte ve böylece belirli bir şekile girmekte ve yetişmektedir.

Beş altı yaşlarındaki bir çocuk hemen hemen bir şekile girmiş ve olması gerektiği gibi olmuştur. O, iyi veya kötü işlere alışmıştır. Sonraki terbiyeler çok zor ve yararı az olur.

Çocuk iyi bir taklitçidir. Baba ve annenin ve irtibatta bulunduğu diğer kimselerin davranış ve ahlâkına bakmakta ve onları taklid etmektedir.

O, anne ve babaya saygı gözüyle bakmakta ve onların amel ve davranışlarını iyi ve kötü işleri ayırtetmede ölçü olarak düşünmekte ve onları kendisine örnek edinmektedir.

Çocuk, şekillenmemiş vücudunu anne ve baba örneğiyle uzlaştırıp yetişmektedir. O, davranışa bakmakta, söz, vaaz ve nasihata pek itina etmemektedir. Eğer söz, davranışa uymaz ise davranışı tercih edecektir.

Kız çocuğu, annesinin işlerinden yaşantı, ve evlilik hayatı, ev ve çocuk bakımının kural ve yöntemlerini öğrenmektedir. Babasının davranışı ile de erkekleri tanımaktadır.

Erkek çocuğu ise babasının davranışından yaşantı, eşine karşı davranış ve çocuk yetiştirme dersi almakta, annesinin davranışı ile de kadınları tanımakta ve böylece geleceği için belirli bir karara varmaktadır.

Öyleyse; sorumlu ve bilinçli baba ve anneler herşeyden önce kendilerini ıslah etmeliler; eğer amel, davranış ve ahlaklarında bir kusur varsa onu gidermeliler.

Kendilerini iyi ve beğenilen ahlak, sıfat ve davarnışlarla donaltmalıdırlar. Kısacası; kendilerini iyi ve kâmil bir insan ettikten sonra çocuk yapmaya ve başka insanları yetiştirmeye başlamalıdırlar.

Baba ve anne topluma nasıl bir evlat vermek istediklerini önceden düşünmelidirler. Eğer iyi ahlâklı, şefkatli, insansever, hayırsever, dindar, hedefli, şerif, bilinçli,

özgür düşünür, yiğit, faydalı, çalışkan ve vazifebilir bir çocuk sahibi olmak istiyorlarsa, çocuklarına nümune ve örnek olabilmeleri için, kendileri bu güzel sıfatlara sahip olmaları gerekir.

Bir anne vazifesini bilen, hoş ahlaklı, akıllı, şefkatli, kocasını seven, temiz, hayatından memnun, kocası ile iyi geçinen ve düzenli bir kızı olmasını istiyorsa kendisi de böyle olmalıdır.

Böyle olursa kızı ondan yaşantı dersi alabilir. Kötü ahlâklı, edepsiz, tembel, düzensiz, muhabbetsiz, pasaklı, çok beklentisi olan ve bahaneci bir anne genelde vaaz ve nasihat ile iyi bir kız yetiştiremez.

Doktor Celali şöyle yazmıştır: Ancak çocukluk çağlarında ve ömür boyunca doğru bir terbiye almış kimseler, çocuklara doğru terbiye, heyecan ve atife verebilirler.

Kalbi konpleks ile dolu, daima sinirli ve çok küçük işlerde dahi coşan bir anne ve baba veya işini sadece geçimini sağlamak için yapan, çocuk terbiyesine aşk ve ilgisi olmayan, çocuklara inat gözüyle bakan, sabırsız, sinirli, kendine güvenini yitirmiş bir eğitici çocukların heyecan ve atifelerini doğru bir düzeye getiremez.(21)

Yine doktor Celali yazıyor ki: Çocuğun terbiyesini üstlenen şahıs, bazı anlarda kendi sıfatlarını incelemeli, vazifelerini zihninden geçirmeli ve zaaf noktalarını yok etmelidir.(22)

Hz. Ali (a.s) şöyle buyuruyor: "Halkın önderi olmak isteyen biri önce kendisini ıslah etmeli, daha sonra başkalarını ıslah etmeye başlamalı ve söz ile diğerlerine edep öğretmeden önce güzel davranışı ile onlara depe öğretmelidir."(23)

Emir-ul Mü'minin Hz. Ali (a.s) buyuruyor ki: "Büyüklere karşı saygılı olun ki çocuklar da size karşı saygılı olsunlar."(24)

Peygamber efendiimiz (s.a.a) şöyle buyurmaktadır: "İnsanın kendisi salih ve iyi olursa, Allah onun salih olması vasıtasıyla çocuklarını ve torunlarını da salih eder."(25)

Emir-ul Mü'minin Hz. Ali (a.s) şöyle buyuruyor: "Başkalarını ıslah etmek istiyor isen önce kendini ıslah etmelisin. Kendin fasid olduğun halde başkalarını ıslah etmeye kalkışman en büyük ayıplardandır."(26)

Yine Hz. Ali (a.s) buyuruyor ki: "Söz dilinin susutuğu ve amel dilinin söylediği nasihat hiçbir kulak tarafından kovulmaz ve onun faydası ile hiçbir fayda bir olmaz."(27)

... Mektubunda şöyle yazıyor: Anne ve babamın davranışları üzerimde çok etkili oldu. Her zaman bana ve kardeşlerime karşı şefkatli davranırlardı. Hiç bir zaman onlardan kötü bir hareket veya söz görmedim.

Biz böyle bir ortama alıştık. Onların güzel ahlak ve davranışlarını unutamıyorum. Anne olduğum şu anda, özellikle çocuklarım karşısında kötü bir hareket yapmamaya özen gösteriyorum. Anne ve babamın ahlak ve davranışları benim için yaşam örneği olmuştur; benim çabam çocuklarımı aynı şekilde terbiye etmektir.

... Mektubunda şöyle yazıyoru: Uzak geçmişimi düşünüyorum, çok küçük işlerde bile annemin bana karşı beğenilmeyen, sevilmeyen bağırışları, coşdurğası ile karşılaştığım günlerimi...

Anne olduğum şu anda aynı harketleri çok az bir farkla kendimde müşahede ediyorum. Onun bütün ahlâki inhirafları bana da geçmiş. Acaibime giden nokta şurası ki, kendimi ıslah etmek için her ne kadar çaba harcıyor isem de yapamıyorum.

Ben, anne ve babanın ahlâkının çocuğun ruhunda etkisi olduğunu çok iyi biliyorum. "Anne bir eli ile beşiği öteki eli ile de alemi sallar" sözü gerçekten çok doğru bir sözdür.


AİLEVİ İHTİLAFLARDAN KAÇININ


Aile ocağı çocuğun yuvasıdır. Kendisini ona bağlı bilmekte ve ona güvenmektedir. Eğer baba ve anne samimi olurlarsa, yuvasını sağlam, sıcak ve safalı bulur, rahat ve emniyette olduğunu hisseder.

Böyle bir yuvada çok iyi yetişip kendi ruhi kabiliyetlerinden iyi bir sonuç elde edebilir. Baba ve annenin ihtilaf ve çekişmeleri ailedeki çocuklarıdan emniyet ve rahatlığı alır, o tüysüz ve kanatsız yavruları perişan ve mustarip eder.

Baba ve anne sinirlenir ve tartışırken çaresiz çocukların ne halde olduklarından habersizler.

Zavallılar korku ve hüzünden bir köşeye çekilir veya yuvadan kaçıp sokak ve caddelere sığınırlar. Çocukların yaşantılarının en acı hatıralarından biri de baba ve annenin kavga sahnelerini izlemeleridir. Öyle ki, genlellikle ömürlerinin sonuna kadar o sahneleri unutamazlar ve o sahneler onların hassas ruhlarında çok kötü izler bırakır.

Böyle çocuklar genlede kompleks sahibi, perişan, karamsar, hüzünlü ve sinirli kimseler olurlar. Bu ailede yetişen bir kız, babasının kötü ahlakları ve anlaşmazlıkları ile bütün erkekleri değerlendirmesi ve evlenmekten korkması mümkündür.

Bu ailede büyüyen erkek çocuk, annesinin kötü ahlakları ve tartışmaları ile bütün kadınları değerlendirebilir ve evlenmekten nefret edebilir. Baba ve anne veya ikisinden bir vasıtasıyle çocuklarda kin oluşabilir.

Hatta çeşitli yollarla bunun intikamını alabilirler. Yapılan araştırmalar çoğu ayyaş, boş ve kötü alışkanlık sahibi çocukların, baba ve anneleri arasında olan ihtilaf ve çekişmelerden dolayı bu tuzaklara düştüklerini göstermektedir.

Eğer, çocukluk yıllarındaki hatıralarınızı hatırlayacak olursanız, baba ve annenizin ihtilaflarının acı hatıralarını (eğer var idi ise) bütün hatıralarınızın başında olduğunu anlarsınız; aradan uzun yıllar geçmesine rağmen bu acı hatıraların kaybolmadığını görürsünüz.

Bilim adamlarından biri yazıyor ki: Babalar ve anneler, ailede büyüklerin tartışmalarının, çocuklar üzerinde çok ağır ve ters tepkisinin olduğunu bilmelidirler.

Büyüklerin karşılıklı diyalogları çocuğun şahsiyetinin oluşumunda çok etkisi vardır... Eğer aile ortamında birlik ve beraberlik olmazsa çocukların sahih bir şekilde yetişmeleri mümkün olmaz.

Tartışma ile meşgul olan büyükler çocuklarla ilgilenme ve onların terbiyesi ile meşgul olmaktan geri kalırlar. Böyle ailelerde çocuklar genelde iyi ders okuyamazlar. Sinirli, sert ve münzevi olurlar.

Çocuk, özellikle büyük yaşlarda zor duruma düşer. O, babası ve annesinin haline acımakla birlikte hangi tarafı tutması gerektiği hususunda karar alamaz ve hangisine eşlik edeceğini bilemediği için bazen teşhis etmeden insafsızca onlardan her ikisine de kin besleyebilirler.(28)

... Mektubunda şöyle yazıyor: Çocukluk dönemimin en kötü anlarından biri, babamla annemin tartışıp birbirlerine küfüretmelerine tanık olduğum zamanlardır. Böyle anlarda ben, kız ve erkek kardeşlerim bir köşeye çekiliyorduk ve durum normale dönünceye kadar hiçbir iş yapamıyorduk.

Halen, benden bir küçük kız kardeşimin bu durumu görünce ağlamaya başladığı ve bir müddet yatışmadığı gözlerimin önündedir. Şimdi, kaç yıldan sonra, sinir sisteminde şiddetli bir zaafa tutulmuş; onların kavgalarının küçük kız kardeşimin ruhunda daha çok etkiler bıraktığını sanıyorum

... Mektubunda şöyle yazıyor: Çocukluk dönemimden hiç bir zaman unutamadığım acı bir hatıram var. Kötü ahlâklı, sinirli ve bencil bir babam vardı. Evde devamlı eleştiri ve bahane peşinde idi; bu bahaneleriyle hepimizi perişan ediyordu. Babamla annem her sabah gece yarılarına kadar tartışıyorlardı. Bilmem neden hiç yorulmuyorulardı;

hem de küçük ve naçiz şey hakkında. Ağlamadan yattığımız bir gece yoktu. Bundan dolayı sinir sisteminde zaaf meydana geldi. Korkuyordum ve vahşet dolu uykular görüyordum.

Doktora gittik, ailevi ihtilaflardan kaynaklanıyor, dinlenmekten başka da çaresi yok, dedi. Evlenip o evden kurtulduğum zaman mutluluğumun başlangıcıydı. Ama şu anda iyi bir yaşantım olmasına rağmen yenik düşmüş insanlar gibiyim ve yaşantımda ilerleyemiyorum.

Allah aşkına ey babalar ve anneler! Eğer ihtilafınız varsa ve tartışmak istiyorsanız çocuklarınızın yanında yapmayın.

... Mektubunda yazıyor ki: Çocukluk yıllarım en kötü hatırası şudur: Daha sekiz yaşındayken babamla annem arasında şiddetli ihtilaf ve tartışmalar başladı.

Çocukların herbiri korkusundan bir köşeye gizlendiler. Bu hadise benim ruhumda öyle bir iz bıraktı ki uzun bir müddet mustarip ve perişandım. Evden ve evdeki insanlardan nefret ediyordum.

Okuldan eve dönmek istemiyordum. Allah'dan hastalanmayı ve ölmeyi istiyordum. Bazen de intihar etmeyi düşünüyordum. Bazı geceler uykumda, gelecekteki eşimle kavga ettiğimizi ve tartıştığımızı görüyordum.

Uyku aleminde hakkımı nasıl savunmam gerektiğini planlıyordum... Evliliğimin ilk günlerinde eşimle kavga etmek için bahane arıyordum; böylece eşime sinirlenebildiğimi, bağıra bildiğimi isbat ederek şahsiyetli biri olduğum intibasını uyandırmak istiyordum.

Allah'a şükürler olsun, eşim soğukkanlı ve akıllı biri idi, ilimli davranıyor, daha sonra delil ve burhan ile beni ikna ediyordu. Ne mutlu bu durum birkaç aydan fazla sürmedi. Babamın ve annemin hatasını ve kendi zaafımı anladıktan sonra ahlâkımı değiştirdim ve şimdi mutlu bir yaşantımız var.

... Mektubunda yazıyor ki: Dokuz yaşında idim. Babam ve annem çok küçük ihtilaflar nedeniyle ayrılmaya karar verdiler. Beni, kızkardeşimi ve erkek kardeşimi büyük babamın evine gönderdiler.

Ondan sonra, bizim işimiz sadece ağlamaktı. Annemi görmeye gittiğim vakit, geceler uykudan fırlayarak kalkıyordum ve artık babamın evine gitmiyeceğim diyordum. Bir müddet sonra akrabalardan bazısı aracı olarak babamla annemi barıştırdılar ve annem eve döndü.

Ama bu kısa müddet benim ruhumda öyle etki bıraktı ki hâlâ ondan kurtulmuş değilim. Şimdi eşimle bir ihtilafım olsa bile çocukların yanında açmamaya çalışıyorum.

... Mektubunun bir bölümünde şöyle yazıyor: Çocukluk yıllarımdan çok acı anılarım var. O zamanlardan iyi bit hatıra bulmam oldukça güç. Bazen geçmiş gülerimi düşünerek öyle hüzünleniyorum ki elimde olmaksızın gözlerimden yaşlar akıyor.

Bütün bu üzüntülerin sebebi şu: Hatırladığım kadarıyla, eskiden beri babamla annem devamlı para için tartışıp çekişiyorlardı. Böylelikle hayatı bana ve kerdeşlerime zehir etmişlerdi. Bu yüzden şimdi ben kocamla tartışmıyorum, para için kavga ederek hayatı kendime, kocama ve çocuklarıma zehir etmiyorum.

... Mektubunda şöyle yazıyor: Hayatımın en iyi döneminde, yani, beş yaşında iken babam ile annem arasında çok şiddetli bir ihtilaf çıktı. Babam ikinci kez evlenmişti. Bu ihtilafın sonucu annem altı çocuk geride bırakarak boşandı.

Bir gün ben ve kardeşim oynamakla meşgulken annem vedalaşmak için eve geldi. Biz çocukların ne kadar üzüldüğümüzü Allah bilir. Annem gitti ve bizi baba annemin yanında yalnız bıraktı. İki yıl annesizlik sıkıntısından ve babamın itinasızlığından boğaza geldik.


Daha sonra annem gelerek benimle kardeşimi kendi evine götürdü. Ve annesinden kendisine ulaşmış olan miras ile bizleri geçindirdi. Öteki kardeşlerim de geldiler. Annem bize hem annelik hem de babalık yaptı. Onun fedakârlıklarını hiç bir zaman unutmayacağım.

... Mektubunun bir bölümünde şöyle yazıyor: Babam ve annem devamlı tartışıyorlardı. Evimizde bağırıp çağırma ön plandaydı. Annem devamlı küsüyordu ve çocukları benim yanımda bırakıp gidiyordu.

O zamanlar sekiz yaşındaydım. Ben, iki, dört altı yaşlarındaki ve hatta altı aylık çocuklara bakmak zorundaydım; bazen de babamdan dayak yiyordum. Bütün bunlara rağmen ders okumak da istiyordum. Bunun için ikinci sınıfta kursa kaldım.

Ailevi durumumdan haberi olan öğretmenler bana karşı şefkatli davranıyor ve yüksek notlar veriyorladı. Bu şekilde okuyarak liseye kadar ulaştım. Şimdi ben de bir anneyim ve kesinlikle kavga ve tartışma ile kendimin, kocamın ve çocuklarımın üzülmesine sebep olmak istemiyorum.

Sorumluluğunun bilincinde olan ve çocuklarının terbiyesine ilgi ve özen gesteren baba ve anneler aile içinde tatrışmadan ciddi bir şekilde kaçınmalı ve çocuklarının karşısında kavga etmemelidirler.

Uzun süren kin ve küsmelerle onların üzülüp perişan olmasına sebebiyet vermemelidirler. Baba veya annenin küserek masum çocuklarını bırakıp gitmeleri kadar kötü bir şey yoktur.

Eğer baba ve anne bu kısa süre içinde çocukalrının nasıl bir bunalıma düştüklerini bilseler bu inat ve kavgadan çekinirlerdi. Bu gibi hatıralar ömürün sonuna kadar unutulmaz ve çocukların ruhunu yorgun ve zayıf düşürür.

Elbette, özel davranış tarzlarında ihtilaf olmayan aile çok azdır. Ama birlikte yaşamak ve bir hayatı paylaşmak bazı şeyleri gözardı etmeği gerektirir.

Bilinçli ve sorumluluk sahibi baba ve anneler ihtilaflarını konuşarak, mantıkla ve delil getirerek halledeler. Eğer bazen istemeyerek aralarında küçük bir tartışma çıksa da bunu çocukların yanında açmamak için gereken çabayı harcarlar.

Eğer çocuklar olaydan haberdar olursa onlara önemli bir şey olmadığını, bazı sorunların olduğunu ve o sorunlara çözüm getirmek istediklerini anlatmalıdılar.

Baba ve anne hiçbir zaman çok sinirli olsalar bile boşanmak ve ayrılmaktan söz etmemelidirler. Zira, bu mevzu evlilik temelini sarstığı gibi çocuklar arsında da emniyetsizlik ve kararsızlığın oluşmasına neden olur.

Kadın ile erkeğin ayrılması çocuklara karşı yapılan en büyük hiyanettir. Çünkü bu iş, onların yuvaların dağıtır, onları bedbaht ve perişan eder. Çünkü çocuk, baba ile anneyi birlikte ister, yalnız onlardan birini değil.

Boşanmadan sonra baba çocukları yanına alacak olur ve sonra evlenirse, o masum çocuklar üveyannenin eli altında yaşamak zorunda kalırlar. Üveyanne her ne kadar iyi de olsa annenin yerini dolduramaz.

Genellikle üveyanne, kocasının çocuklarına eziyet eder. Üveyannenin eziyetlerini gazete ve dergilerde okumuşsunuzdur. Eğer anne, boşandıktan sonra çocukları yanına alırsa gerçi onları babadan daha iyi bakabilir;

ama babanın yeri boştur ve onun çocuklardan uzak olması onları sıkıtıya düşürür. Eğer her ikisi inat eder de çocuklarını başka birinin yanında bırakırlarsa bu daha kötüdür.

Kısacası, karı-koca çocuk sahibi olmadan önce serbesttirler. Ama çocu yaptıktan sonra kavgadan kaçınmak, aile ortamlarını ellerinden geldiği kadar muhafaza etmek ve masum çocuklarını perişan etmeye sebebiyet vermemekle yükümlüdürler. Aksi durumda, kıyamet günü Allah'ın adalet mahkemesinde sorguya çekilecek ve azaplandırılacaklardır.


ANNELİĞİN BAŞLANGICI


Babanın spermotazoidi kadının rahmine girerek onun gameti ile karışmasından itibaren kadının anneliği başlamaktadır. O andan itibaren kadının rahminde canlı bir varlık meydana gelmiş olup hızlı bir şekilde hareket ve tekamül eder.

O çok küçük varlık, kamil bir insan şekline gelinceye kadar olağanüstü bir hızla gelişir ve büyür. İnsanın gerçek yaşı o andan başlar. Bilim adamlarından bir şöyle kaydediyor:

"İnsan dünyaya geldiğinde yaşından dokuz ay geçmiştir ve bu ilk dokuz aylık zaman zarfında ömrünün sonuna kadar sahib olacağı eşsiz varlığının tayininde çok büyük rolü olan bir takım aşamalardan geçer." (29)

Hamile kadın, o zamandan itibaren artık anne olmuştur ve rahminde gelişmekte olan çocuğa karşı sorumludur. Babaların nutfesi ve kromozomlarda bulunan özellikler genetik olarak çocuğa intikal ederek onun cismi ve ruhi kişiliğinin oluşumunda etki bıraksa da, bu yaşammakta olan varlığın geleceği büyük bir ölçüde annenin elindedir.

Baba ve dedelerin kromozomları insanlık yumurtasıdır ve annenin rahmini çocuğun yetişme oratamıdır. Yetişme ortamı bir ferdin şahsiyetinin oluşmasında çok etkili olur.

Bilim adamlarından biri şöyle yazıyor: Baba ve anne çocuğa sağlıklı bir saray oluşturup çocuğu o sarayda yetiştirebilecekleri gibi onu bozuk ve nemli bir köşeye atarak da yetiştirebilirler. Böyle bir mekanın beşerin sonsuz ruhu için yaşamaya elverişli olmadığı açıktır. Bundan dolayı baba ve anne insanlık karşısında çok büyük sorumluluklar üstlenmişlerdir.(30)

İnsanın sağlıklı veya hasta, güçlü veya zayıf, güzel veya çirkin, zeki veya gerizekalı, iyi veya kötü olmasının temeli anne rahminde atılmaktadır. Çocuğun saadet veya bedbahtlığı anne rahminde başlamaktadır.

Resulullah şöyle buyuruyor: "Herkesin saadet ve bedbahtlığı anne rahminde yaşadığı zaman başlar."(31)

Hamilelik dönemi, çok hassas ve çok sorumluluk isteyen bir dönemdir. Sorumluluğunun farkında olan bilinçli bir kadın, hamilelik dönemini normal bir zaman gibi tasavvur edemez ve ona karşı itinasız olamaz.

Zira bir anlık gaflet veya tembellik sonucu kendi sağlığını kaybetmesi yahut her zaman için bedbaht olacak, dünyada azap çekerek devamlı sızlayıp duran hasta veya kusurlu çocuğu yetiştirmek zorunda kalması kaçınılmazdır. Bilimginlerden biri şöyle yazıyor:

Anne bedeni ve onda meydana gelen hadiseler ceninin (rahimdeki çocuk) gelişme ortamında etki bırakır. İnsanın cenini, ortam değişikliklerine nispet gelişmesini tamamlamış olan kendi annesinden daha hassastır.

Bu yüzden, her kadın çocuğunun ilk evi için mümkün olan en iyi ortamı hazırlamakla mükelleftir ve ancak yaşantısında, hangi hadiselerin çocuğun gelişmesinde efkili olabileceğini bildiği takdirde vazifesini yapmaya muvaffak olacaktır.

Çocuğun gelişmesinin normal olamayacağından endişelenmek onun saadetini temin etmez. Buna sebep olacak şeylerden gafil olmak da fayda vermez. İnsanın nasıl geliştiğini ve ondaki değişimlerin nasıl ortaya çıktığını bilmek,

çocuğun dokuz aylık cenin halindeki hayatı boyunca anneye sorumluluğunu tanımada ve çocuğunun yaşantısı için en iyi şartları sağlamada kılavuz olur. Doğumdan önce veya sonra çocuğun gelişmesi için kamil bir muhiti sigorta etmek hiç bir zaman mümkün değildir.

Ancak, en azından baba ve anne, çocuklarının normal ve kusursuz olarak dünyaya gelmesini arzu ederler. Böyle bir olayın mümkün olabileceğinden haberdar olmak, büyüklere ağır sorumluluk getirmektedir.

Çünkü, bilinçsizlik hiçbir zaman tabii olayların meydana gelmesine engel olamaz. İnsanın nasıl şekil gelişebileceği hakkında bilgisizliğin cezasını insanların yaşamı ve onların bedbahtlığı ödemektedir... Kusursuz olarak dünyaya gelmek her insanın ilk hakkıdır.(32)


ANNENİN YEMEĞİNİN, CENİNİNİN SAĞLIĞINDAKİ ROLÜ


Çocuk, anne bedeninin resmi bir organı değildir. Ama annenin kanından ve yediği yemekten beslenip gelişmektedir. Hamile bir kadının yemeği, bir taraftan kendi bedeninin yemek ihtiyaçlarını gidermeye ve böylece bedeni için gerekli olan enerji ve sağlığı temin etmeye;

dolayısı ile yaşantısını sürdürebilmeye ve öte yandan, karnında bulunan ve yapı bakımından oldukça karışık olan masum çocuğun cismi ve ruhu için gereken gıdaları sağlamaya yetmelidir.

Böylece çocuk, iyice gelişir ve kendisinin ruhi güçlerini aşikar eder. Öyleyse, hamile bir kadının yemek programı çok programlı ve ölçülü olmalıdır. Çünkü, bazı gıda maddeleri ve vitaminlerin olmayışı veya az oluşu annenin sağlığını tehlikeye atabilir yahut çocuğun cismine ve ruhuna telafi edilmesi mümkün olmayan zararlar verebilir.

İslam'a göre annenin beslenmesi o kadar önemlidir ki, kendilerine veya çocuklarına oruç tutmasının zararı olan hamile kadınlara, Ramazan ayının farz oruçlarını iftar etmeği; daha sonra da o oruçların kazasını yerine getirmelerini caiz kılmıştır.

Bir istatistiğe göre, dünyadaki uzvu eksik olan veya fikri, hissi ve cismi yönden kusurlu olan çocukların yüzde sekseninin annelerinin hamilelik dönemlerinde doğru şekide beslenmedikleri görülmektedir. (33)

Beslenme konusunda uzman olan doktor Cezairi şöyle yazıyor: Anne rahmindeki çocuğun ve annesinin sağlığı, tam olarak annenin hamilelik zamanındaki beslenmesine bağlıdır.(34)

Bildinlerden biri şöyle yazıyor: Uzun zamanlardan beri annenin beslenmesinin cenin ve çocuğun gelişmesinde, doğumdan önce ve süt verme döneminde tesiri olduğunu biliyorlardır.

Anne vücudundaki canlı hücrelerin, yani, çocuğunun gelişmesi için gerekli olan bütün proteinler, karbon hidratlar, yağlar ve minareller meydana getirmelidir. Tecrübeye dayanan araştırmalar şunu göstermektedir ki anne, canlı hücrelerin normal bir şekilde faaliyet edebilmesi için gerekli vitaminleri gerekli miktarda temin etmelidir.

Gelişme halinde olan ceninin, çeşitli vitaminlere karşı hassasiyeti, gelişmesini tamamlamış olan annesinden daha fazladır. Hatta annenin bütün hamilelik döneminde tamamen sağlıkı olup bunun yanında ceninin, bazı vitaminlerden yoksun olduğu için gelişmesinde anormallık gözlenmesi mümkündür.(35)

Korner diyor ki: Çocuğun normal olmayışı ya iyi tohumun kötü bir muhitte bırakılmasından veya kötü tohumun iyi muhitteki neticesinden ileri gelir. Dudak yarıklığı,

ayak altının düz olması, hatta moğollara benzemek gibi bedende gözlenen çoğu kusurların geçmişte kalıtsal yolla nesilden nesile geçtiği savunuluyordu.

Günümüzde, bu kusurlara hamilelik döneminde muhitteki etkenlerin, özellikle oksijen azlığının sebebiyet verdiği bilinmektedir. Muhitteki bazı etkenler, doğumdan olan bir çok kusurların ve çocuk felçlerinin temel sebepleri sayılmaktadır.(36)

İmam Sadık (a.s) bir hadisinde şöyle buyuruyor: "Çocuğun yiyeceği, annenin yiyip içtiği şeylerden temin olur."(37)