Kumeyl Duasının Şerhi
 

Aksi takdirde bu evde sürekli olarak saldırı ve çatışma kavgası olacaktır."
Sa'di ise şöyle diyor: "Bir şahısa, Peygamber'in (s.a.a); "İki tarafının arasında bulunan nefsin, senin en büyük düşmanındır" hadisinin anlamını sordum. Şöyle dedi: "Zira nefsin dışında herhangi bir düşmana iyilik edecek olursan, seninle dost olur. Ama nefsine ne kadar iyilik eder ve de isteklerine daha fazla cevap verecek olursan, nefsin muhalefet ve düşmanlığı daha fazla olur."
Nefsani isteklere tabi olan kimseler ki bunlar gerçekte akıldan yoksun bir hayat sürdürmektedirler, gerçekte delilerdir.

Behlül'e şöyle sordular: "Şehrin delileri kaç kişidir?" Behlül şöyle dedi: "Onları saymak çok zordur, şehrin akıllılarını sorun ki cevap vereyim."


Nefsin Islahı Hakkında Müminlerin Emiri Hz.Ali(a.s)'ın Görüşü


Hz. Ali (a.s), hakikatler hususundaki kamil basireti ve de insanlığın yolu ve uçurumu hakkındaki tam bilgisi esasınca nefsi ıslah etmek için bir takım şeyler önermişlerdir ki büyük Şia alimi merhum Amudi değerli kitabı Gurer'ul Hikem'de onları nakletmiştir:

"Nefsini ıslah etmek istediğinde orta halli ol, kanaat et ve (dünyayı) küçük gör."
Hakeza: "Nefsin ıslahı, heva ve heves ile cihat etmektir."
Hakeza: "Nefsin ıslah sebebi, dünyadan yüz çevirmektir."
Hakeza: "Nefsin ilacı, heva ve hevesten sakınmaktır."
Hakeza: "Nefsin ıslah sebebi, takvadır."

Hakeza: "Şüphesiz Allah'tan korkmak, kalplerinizin hastalığının ilacıdır ve de nefislerinizin pisliklerini temizlemektir."
Hakeza: "Nefsin afeti, dünyaya gönül vermektir."

Hakeza: "Afetlerin başı, lezzetlere iştiyak duymaktır."
Hakeza: "İsteklerinin firavununa isyan eden ve aklının Musa'sına itaat eden kimseye ne mutlu!"
Bu melekuti ve ilahi söz, şu hakikate işaret etmektedir ki, herkesin batınında ve küçük dünyasında bir Musa ve Firavun vardır. Eğer insan Musevi kemal makamına erişmek istiyorsa, nefsinin Firavununa muhalefet etmelidir. Aksi takdirde tıpkı Firavun gibi yok olma denizinde boğulacaktır. Eğer aklının Musa'sına itaat edecek olursa, bu durumda da tıpkı Musa gibi Hak Teala'nın selamıyla yücelecek ve özel müminlerden sayılacaktır.
"Mûsa ve Harun'a selam olsun."

Hakeza: "İkisi de şüphesiz iman etmiş kullarımızdandı."

Aklının Musa'sına itaat eden bir kimse, akli alemlerin semasında Musa ile birlikte uçacaktır. O halde nefis Firavun'una düşman olan ve aklının Musa'sına itaat eden kimseye ne mutlu!
"Nefsinizi şehvetlerin pisliğinden temizleyiniz ki yüce derecelere erişesiniz."

Evet, her kim yüce ve kutsal derecelere ulaşmak ve dar tabiat kafesinden hikmet ve marifet bağlarına uçmak istiyorsa, nefsini pisliklerden, hayvani şehvet paslarından temizlemeli ve ruhunu zahiri lezzetlerin şevkinden arındırmalıdır ki, şehvetlerden temizlendikten sonra meleklerin sıfatıyla süslensin, hatta meleklerden daha üstün bir makama erişebilsin.
İlahi hikmet sahipleri şöyle buyurmuşlardır: "İnsan şu dört yoldan biriyle kendi nefsini tezkiye edebilir:

1- Edepsizlerden edep öğrenmek.
2- Edep ehli kimselerle muaşerette bulunmak.
3- Gerçek dostlardan ahlaki noksanlıklarını ve ayıplarını sormak.
4- Kendisi hakkında, düşmanlardan duydukları ayıpları gidermek."


İhmalkarlığın İzahı


Tövbe, bozuklukları düzeltmek, kıyamet için azık hazırlamak, salih amel yapmak, hayırlı işlere teşebbüste bulunmak, günah ve suçtan uzak durmak, hikmet ve marifetin peşi sıra gitmek hususunda yıllardır, bugün-yarın diye bu önemli işi başımdan savmaktayım, verdiğim söze vefa göstermiyorum. Bugün-yarın ertelemesine gönül bağlamak beni aldattı, beni gerçeklere ve hakikatlere doğru hareket etmekten alıkoydu.

Ey Allah'ım! Bana ciddi bir irade, ahde vefa gücü ve işimi bugün-yarın diye savmaktan kurtuluş için bana bir inayette bulun ki bu sebatsızlık, sonunda beni büyük bir hüsrana ve telafi edilmeyen bir zarara düşürecek, senin rahmet, mülakat ve bağışından beni mahrum kılacaktır. Sonunda beni kullarının safından dışarı çıkaracak, isyankarlar zümresine katacak ve şeytanın hizbinde karar kılacaktır.

Bu kötü düşünceli nefis, emre uyacak değil
Bu kötü dinli kafir, Müslüman olacak değil
Bu yolda kılavuz olan tarikat Hızır'ından başkasıyla
Bu tehlikeli yol bitecek değil
Bu yolda Halil olan hakikat pirinden başkasıyla
Nemrud'un bu ateşi gülistan olacak değil
Cemşid'in yüzüğünü parmağına geçirince güvende olma
Sihirbaz şeytan ki Süleyman olacak değil
Senin sokağından daha bayındır görmedim ey dost
O adalet evidir ki viran olacak değil.

"Ey seyyidim! İzzetin hakkına senden istiyorum ki; amelimin kötülüğü, duamın kabulünü önlemesin."
Ey merhametli Allah'ım! Amelimin kötülüğü ve fiillerimin çirkinliği, dualarımın huzuruna varmasına engel olmasın ve bu kapıyı yüzüme kapatmasın.

Dua Yolunun Kapanış Sebebi


Günah ve suç, tövbe etmediği takdirde insanı ilahi feyizler, Hakk'ın geniş rahmeti ve duanın icabetine engel olan bir örtüdür. Amelin kötülüğü ve fiillerin çirkinliği, insandan dua halini ortadan kaldırmakta, insanın Allah'ın dergahına varmasına engel olmakta ve insanı Allah'ın huzuruna dua etmekten mahrum kılmaktadır.

İnsan dua etme başarısını elde edecek olsa da duanın icabet feyzinden mahrum kalmaktadır. Dua kapılarının kapanması ve dua eden kimsenin icabetten mahrum olması, kulun mevlanın huzurundan kovulduğunun delilidir.
Aşık ve arif bir insanın şöyle dediği nakledilmiştir: "Eğer duadan mahrum olacak olursam, bu benim için icabetten mahrum kalmamdan daha zordur."

Duanın bu bölümünde dua eden kimse, Rabb'ul- İzzet Hazretinin izzetine sığınarak O'ndan şu istekte bulunmaktadır: "Ey seyyidim! Dualarımın senin huzuruna varmasına engel teşkil eden günahlarımın, kötü amellerimin ve çirkin amellerimin etkisini yok et ki amelimin kötülüğü, dualarıma engel olma gücüne sahip olmasın, ben dergahına dileneyim, sen de rahmetinle duama icabet et."

Bir rivayette yer aldığı üzere Müminlerin Emiri Hz. Ali (a.s) dostlarından birkaç kişiyle birlikte bir yoldan geçerken başını duvara koyup ihtiyaçlarını gidermesi için Allah'ı izzetine yemin ettiren bir genci gördüğünde şöyle buyurmuştur: "Bu gencin duası, böyle bir yeminle şüphesiz icabete erişecektir."

Evet, merhamet ve kudret sahibi olan Allah, etkili şeylerin etkisini işlemez hale getirebilir ve kulun yüzüne kapanmış yolları açabilir. Şüphesiz Allah güçlüdür, ateşin etkisi olan yakıcılığını İbrahim için ateşten uzaklaştırmış, etkisi kesmek olan bıçağın kesiciliğini İsmail'in boğazlanması esnasında etkisiz hale getirmiştir. Aynı şekilde dua yolunu kapatan günahın etkisini de etkisiz hale getirebilir ve kula, hacetlerini gidererek ve onu hedefine ulaştırarak yardımcı olabilir.

"Bildiğin gizli sırlarımı açarak beni rezil etme."


Günahları Örtmek


Kul, bilmelidir ki Allah-u Teala'nın ilmi gayb, şuhud, mülk, melekut, zahir, batın ve yaratılış alemindeki bütün zerreleri kapsamıştır. Bu konuda hiçbir dikkatsizlik, gaflet ve unutkanlık yoktur. Allah-u Teala dünün, bugünün ve yarının bütün olaylarını bilmektedir. Geçmiş, şimdiki zaman ve gelecek zaman O'nun önünde hazırdır. İnsanın gizliliği Allah için aşikardır. Gizli ve açık her amel Allah için zahirdir.

Allah günahlarımızı açığa vuracak olursa biz, baba, anne, eş, çocuk ve insanların geneli nezdinde haysiyetsiz bir hale geliriz. Bunlar bizim gizli günahlarımızdan haberdar olacak olursa, bizleri yanlarından kovar, uzaklaştırır, hatta isteklerimize cevap vermek bile istemezler.

Kul, duanın bu bölümünde yalvarıp yakararak ve istekte bulunarak Allah'tan, yüzsuyunu ve haysiyetini korumasını talep etmektedir. Ayıpları örten Allah'tan, kendisinden başka hiç kimsenin bilmediği gizli günahları sebebiyle kendisini rezil etmemesini dilemektedir.

Dua eden kul, Hak Teala'nın huzurunda bu ilahi cümleleri terennüm ederken, kesin bir şekilde bilmelidir ki Allah-u Teala da asla tövbe eden günahkar kulunu rezil etmez. Allah-u Teala'nın günahları örtmesi, o kadar büyüktür ki bazı kullarını hesaba çekme hakkında şöyle buyurmuştur: "Onların hesabını bizzat ben göreceğim. Hatta ümmetime karşı çok şefkatli ve merhametli olan rahmet peygamberimin nezdinde bile utanmaması için o kullarımın günahları ifşa olmaz."

Dördüncü İmam Zeyn'ül Abidin (a.s), Ebu Hazma-i Sumali duasında Allah'ın sıfatlarından bazısını şu şekilde beyan etmektedir: "Settar'ul Uyub, Gaffar'iz-Zunub, Allam'ul Guyub, Testur'uz- Zenbe bi keremik ve Tuehhir'ul Ukubete bi Hilmik" "Ey ayıpları örten, günahları bağışlayan, gizlilikleri bilen Allah'ım! Sen günahları kereminle örter ve cezaları hilmin ile ertelersin."

Hak Teala'nın bazı kulları, sınırlı bir vücuda sahip oldukları halde, başkalarının ayıplarını örtme ahlakları o kadar güçlüdür ki insan onların, diğer ayıplarını günahlarını örtme hikayelerini işittiğinde hayret ve şaşkınlığa düşmektedir. O halde sonsuz varlığa sahip olan merhamet sahibi olan Allah'ın günahları örtmesi ve gizlemesi nasıldır?
Yakub peygamber, kardeşlerinin kendisine yaptığı zulmü beyan etmesi için Yusuf'a ısrarla sorduğu halde ondan sadece şu sözü işitti: "Allah geçmiştekileri affetmiştir."


Başkalarının Ayıplarını Örtmek Hususunda İlginç Bir Hikaye


Horasan'ın büyüklerinden olan ve eşsiz bir takvaya sahip bulunan Ebu Abdurrahman Hatem b. Yusuf Esemm hakkında şöyle yazmışlardır: "Esemm diye meşhur olmasının sebebi şuydu: Bir kadın, bir konu hakkında bilgi almak için onun yanına geldi. Kadın konuşunca yellendi ve çok utandı.

Hatem kulağına işaret ederek; "Sesini duymuyorum yüksek sesle konuş" dedi. O kadın çok sevindi ve o büyük alimin nezdinde yüzsuyunun korunduğu inancıyla şükretti. Hiç kimsenin bilmediği bu olaydan sonra da Hatem-i Esemm diye meşhur oldu. Zira o alim hayatta olduğu müddetçe de, insanlara karşı o halet üzere davrandı. Dünyadan göçtüğü zaman da büyüklerden biri onu rüyada gördü ve kendisine şöyle sordu: "Allah sana ne yaptı?" O şöyle dedi: "İşittiğim bir şeyi işitmezlikten geldiğim için bütün çirkin amel ve işittiklerim bağışlandı."

"Gizlice işlediğim kötü amelim ve davranışım, sürekli tefritim ve cahilliğim, nefsani isteklerim ve gafletimin çokluğu yüzünden beni cezalandırmada acele etme!"
İlahi marifetlerden istifade edildiği üzere eğer cezalandırma hususunda acele davranılmış olsaydı, yeryüzünde şüphesiz hiçbir varlık baki kalmazdı.

Ama Hak Teala rahmette bulunarak ve kullarına mühlet vererek cezalandırma hususunda acele etmemektedir. Kula verdiği bu süre de günahkarların bu fırsatı bir ganimet olarak değerlendirmesi ve yaratıcısıyla barışması, gerçek bir tövbe ile günahlarının etkilerini ortadan kaldırması, geçmiş bozgunluklarını ıslah etmesi ve zayi ettiği farzlarını telafi etmesi içindir.

Veya Hak Teala, günahkar kimselerin soyundan mümin kimseler vücuda getirmek istediği için cezalandırma hususunda acele etmemektedir. Böylece de onların neslinden bir müminin meydana gelişi hususundaki engelleri ortadan kaldırmaktadır.

Ya da çocukların inlemesi, aşıkların halis bir şekilde dua etmesi ve kalbi diri olanların gece yarısı ağlaması sebebiyle cezalandırmayı ertelemektedir. Ya da tövbe vasıtasıyla bu günahları ortadan kaldırmaktadır. Dolayısıyla cezalandırma hususunda bu tür engeller olmadığı takdirde, Allah-u Tela cezalandırma hususunda hızlı davranmaktan asla sakınmaz.

Velhasıl; ilahi sistemde, günah ehlinin korkusuzluğu sebebiyle hızlı bir şekilde cezalandırma vardır. Ama bu hızlı cezalandırmayı, dua, yalvarıp yakarma, tövbe etmek, ağlamak ve kötülüklerini ıslah etmekle ortadan kaldırmak mümkündür. Nitekim Yunus'un kavmi Hak Teala'ya yönelerek tövbe, yalvarıp yakarma ve yardım dileme vasıtasıyla azabı ortadan kaldırmışlardır.

Şu önemli nükteye de mutlaka dikkat etmek gerekir ki, eğer ilahi cezalandırma gelip çatacak olursa, hiçbir güç onu insanlardan geri çeviremez.
Aynı şekilde şu hakikate de dikkat etmek gerekir ki bazen ilahi ceza, dünyada kıtlık, semavi belalar, pahalılık, birbirine itinasızlık ve sonuç olarak da deruni dejenere şeklinde ortaya çıkmaktadır.

Deruni dejenere olmanın nişanelerinden biri de Allah Resulü'nün (s.a.a) Müminlerin Emiri Hz. Ali'ye (a.s) buyurduğu şu çok önemli rivayetin zımnında beyan edilmiştir: "Ey Ali! Şüphesiz benden sonra bu topluluk mallarıyla imtihan edileceklerdir.

Bunlar dinleri sebebiyle Rablerine minnette bulunacaklardır ve buna rağmen Allah'ın rahmetini umacaklardır. Allah'ın haramlarını yalancı şüpheler ve unutturucu istekler sebebiyle helal sayacaklardır. Böylece nebiz (üzüm ve hurmadan yapılan içki) adına şarabı, hediye adına haramı ve ticaret adına da faizi helal sayacaklardır."
Gerçekten de eğer günahları sürdürme sebebiyle insanların ruh ve batınları, insani haletten çıkarak şeytani bir hale dejenere olmamışsa, o zaman neden Allah'ın haramını böylesine helal saymaktalar ve şarap, haram mal ve faizi kendilerine helal bilmekteler?!

Bu etkiler deruni dejenere olmanın belirtileridir. Deruni dejenere de hakikatte Allah'ın bir tür cezalandırmasıdır. Nitekim açık bir şekilde İsrail oğullarının isyankar grubu arasında bu hakikat ortaya çıkmış ve İsrail oğullarının günahkarları Allah'ın cezalandırıcı hitabına muhatap olmuşlardır. "Onlara "Aşağılık birer maymun olunuz" dedik"
İmam (a.s), açıklamasını yaptığımız cümlelerinde, "Kötü amelim ve davranışım" sözünü beyan ettikten sonra şu dört konuya işaret etmiştir:

1- Tefrit ve kusur 2- Cehalet 3- Şehvet 4- Gaflet
Tefrit ve Kusur
Bu makamda tefritten maksat; itaat, ibadet, Allah'ın kullarına hizmet ve hayırlı bir iş yapma hususunda kusur göstermektir.
İlahi öğretiler, insanları kusur ve tefrit uçurumuna yuvarlanmaktan sakındırmış ve tefritin ağır bir zarar olduğunu ve de ilahi feyizlerden mahrumiyet sebebi olduğunu beyan etmiştir.

Müminlerin Emiri Hz. Ali (a.s) çok değerli bir rivayetin zımnında şöyle buyurmuştur: "Tefrit güçlü bir musibettir."
Ve hakeza: "Tefrit ve kusurun meyvesi pişmanlık, uzak görüşlülüğün meyvesi ise esenliktir."
Hakeza: "Cennet, öne geçenlerin hedefi ve ateş ise tefrite düşenlerin nihayetidir."

Altıncı İmam (Cafer-i Sadık) (a.s) ise şöyle buyurmuştur: "Her kim tefrit ve kusura düşerse uçuruma yuvarlanır."


Cehalet


Hakikatler, dünyevi ve uhrevi işler, görevler, vazifeler, kendisi ve diğerleri hakkındaki cehalet ve bilgisizlik çok tehlikeli bir hastalıktır. Eğer ilim ve marifet elde ederek bu hastalık tedavi edilmezse insan için ebedi helak, sürekli rezalet ve telafisi mümkün olmayan bir zarar olacaktır.

Cehaletle ilgili bir takım rivayetlerin bir bölümüne, "Cehaletimle küstahlık yaptım" cümlesinin şerhinde değindik.

Şehvet


Terminoloji açısından şehvet insanın elde etmek için hedef edindiği bir şeye şiddetli istek ve rağbet duymak anlamındadır.
Eğer bu istek ve arzu, beğenilmeyen ve haram işler hususunda olursa, insanın, günah, suç ve sonuç olarak da akıl ruhunun ölmesi ve nihayeten de dünyevi ve uhrevi azaplara maruz kalmasına sebep olacaktır.

Şehvetin şiddetlenme sebebi, dünyaya aşırı sevgi ve aşk beslemektir. Tıpkı bir ağaç gibi, şeytanın vesveseleri, kötülerle arkadaşlık ve Allah hakkında bilgisizliğin yanında gelişip büyür, bu ağaçtan şehvet dalları yeşerir ve lanetli bir ağaç haline dönüşür.

Bu ağacın tek meyvesi günah işlemektir. Allah'tan uzak kalmak, Allah'ın rahmetinden mahrum olmak, dünya ve ahirette rezil rüsva olmak ve cehennem ateşine düşmekten başka bir sonucu yoktur. Cehennem ağaçlarından ve özellikle de zakkum ağacından bir örnek olan bu tehlikeli ağaç sadece öğüt, nasihat, Allah'a dönüş, tövbe, işlerin sonucunu düşünmek ve olaylardan ibret almakla kökünden sökülüp atılabilir.

Hakikat ehli kimseler şöyle demektedirler: Birçok nefislere kök salmış ve çeşitli suçların, günahların ve ahlaki çirkinliklerin ortaya çıkışına sebep olmuş bu ağacın yedi tehlikeli dalı vardır:
1- Makam, riyaset, mevki ve yücelik şehveti.
2- Mal, servet, mülk ve varlık şehveti.
3- Saray, köşk ve lüks binalar şehveti.

4- Huri gibi güzel yüzlü ve güzel sesli kadınlarla ilişki şehveti.
5- Lezzetli yiyecekler ve sarhoş edici içecekler şehveti.
6- İnsanın üstünlük taslamasına sebep olan ipek ve rengarenk elbise giyme şehveti.
7- Fısk, fücur ve günahkar kimselerle muaşerette bulunma şehveti.
Bu yedi şehvet, ister istemez insanın batın ufkundan yedi şeytani sıfatın ortaya çıkmasına sebep olmakta ve de gafillerin kalp tarlasına irfan güneşinin doğmasına engel teşkil etmektedir:

1- Tekebbür 2- Riya ve gösteriş 3- Haset ve kin 4- Hırs ve tamah 5- Cimrilik 6- Zulüm 7- Öfke ve gazap.
Bu yedi tür şehvetin ve cehennemi olan zararlı sıfatların açıklanması, ayrı ve bağımsız bir kitap yazmayı gerektirmektedir.

Dünya sevgisi kuyusuna düşenler ve şehvet karanlığında boğulan kimseler, ölüm elçisinin gelip çattığı zaman uyanmakta ve ne büyük zarara maruz kaldıklarını ve içinde onca nimetlerin bulunduğu bayındır ahiret alemini, içecekleri zehir, hayatı bulanık, mutluluğu hüzünle karışık aşağılık dünya ile değiştirdiklerini anlamaktadırlar.


Talihsiz Şehzade


Dünya sevgisi kuyusuna yuvarlanan ve şehvet karanlıklarında gark olan kimselerin hali, babasının kendisini evlendirmek istediği şehzadenin hali gibidir. Bu şehzadenin babası, şerafet ve soy sahibi bir aileden çok güzel bir kızı oğluna nikahladı.

Düğün için gerekli hazırlıklar görülünce özel ve genel kimseler makamlarına uyumlu olarak saraya davet edildi. İhsan hazinelerinin kapısını herkesin yüzüne açtı. Fakir ve zengin herkese çeşitli hediyeler verdi. Görkemli bir tören düzenleyerek kalplerdeki hüznü giderdi. Dost ve yabancı herkes o sevinç törenine katıldı ve bu eşsiz şöleni seyrederek hayrete düştüler.

Huri yüzlü gelini çeşitli süs ve takılarla zifaf odasına getirdiler. Damadın orada olmadığını görünce onu aramaya koyuldular ama bir türlü bulamadılar. Zira damat o gece çok şarap içmiş, bilinç ateşi tıpkı talihinin mumu gibi sönmüş, fazla içki içtiği için misafirlerden ayrılmış, şaşkın bir şekilde sokaklara düşmüştü.

Damat Mecusilere ait sokaklardan yürürken onlara ait bir morgun yanından geçti. Mecusiler gelenekleri gereğince ölüleri morga kaldırıyorlar ve gece karanlığında yanı başında mum ve kandiller yakıyorlardı.

Şehzadenin gözleri morga ilişince, o morgun zifaf odası olduğunu zannetti ve morgun içine girdi. Mecusiler henüz bedeni sağlam olan yaşlı bir kadını o morga getirmişlerdi.

Damat ölü olan yaşlı kadını kucağına aldı, büyük bir istek, rağbet ve şehvet içgüdüsüyle sabaha kadar onunla cinsel ilişkide bulundu.

Sabah yeli esip sarhoşluk, kendinden geçmişlik, habersizlik ve dehşet haletinden kendine gelince, korkunç bir morgun içinde ve çirkin yüzlü yaşlı bir kadının bedeninin yanında olduğunu gördü. Büyük bir nefret ve tiksintiyle neredeyse helak olacaktı. Büyük bir utanç içinde yerin dibine girmeyi arzuladı. Kimsenin bundan haberdar olmaması gerektiğini, aksi takdirde kıyamete kadar bu utancı taşıyacağını düşünüyordu. Aniden Mecusilerin din alimi ve hizmetçiler geldiler ve onun rezaletini açık bir şekilde gördüler.

Dünya sevgisi kuyusuna düşenlerin ve şehvete boğulanların hayatının bir panoramasıdır bu! Onlar ahiret gelinini, şehvet sarhoşluğu sebebiyle dünyanın çirkin yüzlü ve kötü huylu yaşlı bir kadınını kucaklamakla değiştirmişlerdir.

Kendinden gafil olmak ne zamana dek ve ne kadar?
Dünyaya göz dikmek ne zamana dek ve ne kadar?
Gönül ehlinden yüz çevirmek ne zamana kadar?
Şehvete dalmak ve hayvan sıfatlılık ne zamana kadar?
Lahut'un doruğundaki o doğan sensin,
Neden tabiat tuzağına düşmüşsün?
Seni bencillik kadehinden sarhoşluk,
İşte böyle atmıştır aşağılıklara.
Eğer av kendinden gafil olmazsa,
Zalim avcının elinden ne gelir ki?
Kendi etrafına gaflet tuzağını kurma,
Bir an gaflet uykusundan uyan.
Bak, yolcular yolu kat ettiler,
Sen de ardı sıra yola koyul.
Ne güzel dedi o kamil pir,
Akıllı kimse dünyaya bağlanmaz.
Sen de akıllısın dünyayı terk et,
Diğer yolcular gibi ahiret yoluna koyul.
Kalbine yol ver, sen ay yüzlü aşksın,
Kendin için yol Hızır'ını bul,
Bu fani dünyadan gittiğin zaman,
İyi adın kalsın ebedi.

İmam Sadık (a.s) babalarından, onlar da Allah Resulünden (s.a.a) şöyle buyurduğunu rivayet etmişlerdir: "Hazır şehveti, görmediği vaat edilmiş şey (cennet) için terk eden kimseye ne mutlu!"

Hakeza Peygamber (s.a.a) şöyle buyurmuştur: "Cennet, zorluklarla kuşatılmıştır; cehennem ise şehvetlerle."
Bir şahıs İmam Bakır'a (a.s) şöyle dedi: "İbadetim zayıf ve orucum azdır ama helalden başka bir şey yemediğimi ümit etmekteyim." İmam Bakır (a.s) şöyle buyurdu: "Hangi amel ve iş, karnı ve şehveti haramdan kontrol etmekten daha üstündür?"
Allah Resulü (s.a.a) şöyle buyurmuştur: "Ümmetimi en çok ateşe sokan, iki boşluktur: Karın ve tenasül organı."

Gaflet


Gaflet, insanın önceden dikkat ettiği bir şeyden habersiz kalmasıdır. Maddi işlerle meşgul olmak, zahiri hayat ile haddinden fazla oyalanmak, tüm vaktini ve kalbini bu işlerle meşgul etmek, sabah akşam heva ve hevesinin peşinden koşmak ve benzeri şeyler insanın Allah'tan, kıyametten, kulluktan, itaatten, dindarlıktan ve ibadetten gaflet etmesine neden olmaktadır.

Müminlerin Emiri Hz. Ali (a.s), halka yaptığı hikmete dayalı bir konuşmasının zımnında, gafletin zararlarını ve hüsranını belirterek şöyle buyurmuştur: "Gaflet, en zararlı düşmandır"
Hakeza şöyle buyurmuştur: "Gaflete yenik düşerek göçü unutan ve de ona hazırlıklı olmayan kimseye eyvahlar olsun."
"Gafletin kendisine galip olduğu kimsenin kalbi ölmüştür."

Hakeza: "Gafletin sürekliliği, basireti kör eder."
İmam Hasan-ı Mücteba (a.s) şöyle buyurmuştur: "Gaflet mescidi terk etmen ve fesat ehli kimseye itaat etmendir."
"Allah'ım! İzzetin hakkına her durumda bana karşı merhametli ve bütün işlerimde şefkatli ol."

Hak Teala'nın şefkat ve merhametinin beyanı, her ne kadar bütün ilimlerden belli bir miktarda nasibi olsa da yer yüzündeki insanlardan hiçbirisi için mümkün değildir. Sadece Allah'ın şefkat ve merhametinin bir parçasını Kur'ân ayetlerinin ve rivayetlerinde derin düşünmekle bulabilmek mümkündür. Hak Teala'nın şefkat ve merhametinin anlamının en kısa yolu, onların tecelli ettikleri yerlere teveccüh etmektir.

Allah Resulünden (s.a.a) şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir:
"Allah'tan birkaç hacet diledim. Onlardan biri de şöyle dememdi: "Ey Allah'ım! Ümmetimin hesabını bana bırak." Şöyle hitap edildi: "Her ne kadar sen rahmet peygamberi olsan da ama erhem'ur-rahimin (merhamet edenlerin en rahmetlisi) değilsin. Eğer onların bazı hatalarından haberdar olacak olursan, onlardan bıkar ve usanırsın. O halde bırak ümmetinin günahlarını sadece ben bileyim.

Ey Muhammed! Senin bile, ümmetin amellerinin çirkinliklerini göremeyeceğin bir şekilde onları sorgulayacağım. Varlık aleminin geniş rahmet mazharı olan senden bile ümmetin günahlarını gizlediysem, yabancılardan daha evla bir şekilde ümmetin günahlarını örteceğim.

Ey Muhammed! Eğer sen onlara nübüvvetlik şefkati duyuyorsan, onlara ilahlık merhameti etmekteyim. Eğer sen onların peygamberiysen, ben onların Allah'ıyım. Eğer sen bugün onları görüyorsan, ben ezelden ebede kadar onlara inayet gözüyle baktım, bakmaktayım ve de bakacağım."


Günahkar Kimse ve Allah'ın Bağışı


Şeyh Behai şöyle diyor: "Güvenilir bir kimseden duyduğum üzere bir günahkar dünyadan göçünce eşi onun yıkanması, kefenlenmesi ve defni için insanlardan yardım diledi. Ama halk o günahkar kimseden o kadar nefret ediyordu ki hiç kimse bu merasimi yerine getirmeye hazır değildi.

Mecburen birini kiralayarak cenazesini şehrin musallasına götürdü ve iman ehlinin gerekli merasimini düzenleyeceğini ümit etti. Ama hiç kimse onun cenaze namazına katılmadı. Böylece onun cenazesini bir işçi vasıtasıyla şehir dışına götürdü, orada bu günahkar ölüyü gusülsüz, kefensiz ve namazsız defnetmek istedi.

Şehrin dışındaki çölün yakınlarında bir dağ vardı. O dağda da zahit bir kimse yaşıyordu. Bu zahit kimse bütün ömrünü ibadetle geçirmişti. Orada yaşayan halk arasında züht ve takvasıyla meşhur olmuştu. Bu zahit, cenazeyi görünce ibadetgahından dışarı çıkarak merasimine katılmak için cenazeye doğru gitti. Etraftaki halk bunu işitince hemen oraya koşuştular ve o zahitle birlikte ölünün cenaze merasimine katıldılar.

Halk, o abit kimseden onun günahkar kulun cenaze merasimine neden katıldığını sorunca şöyle dedi: "Rüya aleminde bana şöyle dediler: "Yarın ibadetgahından çölün falan yerine doğru dışarı çık. Orada yanında bir kadından başkasının bulunmadığı bir cenaze göreceksin. Onun cenaze namazını kıl ve onun hakkında bağışlanma dile." Halk bu olaya çok şaştı ve büyük bir şaşkınlık içinde kaldı. Abid kimse ölünün eşini çağırarak ona ölünün hallerini sordu. Ölünün eşi şöyle dedi: "Çoğu gün günahlardan birine duçardı."

Abid şöyle dedi: "Bu ölünün hayırlı bir amelini biliyor musun?"
O kadın şöyle dedi: "Evet, onun üç hayırlı işini de gördüm:
1- Her gün günah işledikten sonra elbiselerini değiştiriyor, abdest alıyor ve huşu içinde namaza duruyordu.
2- Hiçbir zaman evi yetimlerden boş kalmıyordu. Çocuklarına bağışta bulunduğundan daha çok yetimlere bağışta bulunuyordu.
3- Gecenin belli saatlerinde kalkıyor, ağlıyor ve şöyle diyordu: "Ey Rabbim! Cehennemin hangi köşesini bu günahkar kulunla dolduracaksın?"

Abdullah Mübarek'in Kölesi


Attar Nişaburi şöyle diyor: "Abdullah Mübarek'in bir kölesi vardı ve onunla şöyle bir anlaşma yapmıştı: "Eğer sen kendi değerini, bana çalışarak ödemek istiyorsan, ben de seni azat edeceğim."
Bir gün bir şahıs Abdullah'a şöyle dedi: "Senin kölen geceleri kabirleri açıyor, ölülerin kefenini bedenlerinden çıkarıyor ve satıyor. Kefen satmaktan elde ettiği dirhem ve dinarını ise sana veriyor."

Abdullah bu haberden dolayı çok üzüldü. Geceleyin kölesinin haberi olmaksızın peşice gitti ve mezarlığa ulaştı. Kölenin bir mezarı açtığını ve eski bir elbise giyerek boynuna bir zincir doladığını, yüzünü toprağa koyduğunu, tam bir raz-u niyaz içinde her şeyden müstağni olan Allah'ın dergahına dua ve münacatta bulunduğunu, ağlayıp yakarmakla meşgul olduğunu gördü.

Abdullah bu durumu görünce bir köşeye çekilerek yavaş yavaş ağlamaya başladı. Köle seher vaktine kadar böylece dua ve münacatla meşgul oldu. Daha sonra kabirden dışarı çıktı ve şehre doğru yola koyuldu. Şehre ulaşınca da ilk gördüğü camiye girdi. Sabah namazını kıldı, namazdan sonra şöyle dedi: "Ey gerçek mevlam! Gece sona erdi, şimdi benim mecazi olan mevlam benden dirhem ve dinar isteyecektir. Ey Allah'ım! Çaresizlerin çaresine bakan sensin, iflas edenlere ve dilencilere sermaye bağışlayan sensin. Bu hal üzere bir nur ortaya çıktı ve nur içinden kölenin eline altın bir dinar verildi.

Abdullah bu durumu görünce artık dayanamadı. Kölesine doğru gitti, kölenin başını göğsüne dayadı ve şöyle dedi: "Benim gibi binlerce can senin gibi bir köleye feda olsun, keşke sen efendi ben ise bir köle olsaydım."
Köle bu durumu görünce şöyle dedi: "Ey Allah'ım! Şimdiye kadar hiç kimse benim sırrımdan haberdar değildi, şimdi sırrım ifşa oldu. Ben artık bu hayatı istemiyorum, beni kendi katına götür."

Böylesine dua ve münacatta bulunduğu bir halde Abdullah'ın kucağında canları yaratan Allah'a can verdi.
Abdullah onu o eski elbisesiyle gömdü. O gece Allah Resulü'nü (s.a.a) rüyada gördü. Allah Resulü (s.a.a) Hz. İbrahim ile birlikte bir Burak'a binmiş ona doğru geliyorlardı. Onlar Abdullah'ın yanına varınca şöyle dediler: "Neden dostumuzu ve sevgilimizi o eski gömleği ile defnettin?"

Evet, Hak Teala'nın mukaddes vücudu bütün hallerde ve bütün işlerde değişik suretlerde kullarına şefkat ve merhamet göstermektedir. Onları, özellikle de dua, münacat, tövbe ve raz-u niyaz esnasında merhamet ve şefkatine maruz kılmaktadır.

Ey Padişah! Suçumu affet
Biz günahkarız sen bağışlayıcı
Sen iyilik sahibisin biz ise günahkar
Sonsuz ve hesapsız suç işlemişiz
Sürekli isyan ve fısk içindeyiz
Hem nefsin hem şeytanın arkadaşıyız
Bir an günahsız geçmedi ömrüm
Huzur dolu bir kalple ibadet etmedi
Gece gündüz günahlarda olduk
Alnımızdan tutulacağından gaflet ettik
Kaçan bir köle kapına gelmiştir
Yüzsuyunu isyanla dökmüştür
Senin lütfünden mağfiret ümit etmekte
Çünkü kendin ümitsizliğe kapılmayın buyurmuşsun
Nefis ve şeytan yolumu kapadı ey kerim
Rahmetin şefaatimi dilesin benim
Ümit ederim ki beni günahlardan temizleyesin
Lahdın içinde toprağa gömmeden önce
Bedenimden canımı aldığın an
Dünyadan iman nuru ile götüresin.

"Mabudum, Rabbim! Senden başka kimim var ki, ondan, kötü durumumu gidermesini ve işlerime nezaret etmesini isteyebileyim!?"
Ey Mabudum ve Rabbim! Benim için senden başka faydama feyiz kaynağı ve hayır çeşmesi olacak kim vardır ki? Ben zorluklarımı gidermeyi, kötü halimi iyileştirmeyi, darlığımı genişletmeyi, cisim ve ruh hastalıklarımı iyileştirmeyi, hayatıma nezaret etmeyi, dünya ve ahiret işlerimi yönetmeyi sadece senden dilerim.

Ey Mevlam! Ben zavallı ve çaresize çare olacak bir kimse, her açıdan güçlü ve kudretli olmalıdır. Beni lütuf ve sevgisinden uzak tutmamalıdır. Varlığı cimriliğe bulaşmamış olmalıdır. Hiçbir güç, onun bana hayır ve ihsanına engel olmamalıdır. Bütün kemal sıfatlarına sahip olan ve her türlü ayıp ve noksanlıktan münezzeh bulunan sadece sensin.

Ben zorluklarımda senden başka kime sığınırsam ve her kimden hacetimi dilersem, ya bana merhametli ve şefkatli değildir ya da sorunlarımı halletmekten ve ihtiyaçlarımı gidermekten acizdir, ya da cimrilik etmekte ve esirgemektedir, ya da senin meşiyyet ve iraden benim ile onun arasına engel olmaktadır. Bu sebepten benim için hiçbir iş yapamamaktadır.

Dolayısıyla da yaratıklardan kopmalı, azametli dergahına sığınmalı ve sadece sana itimat etmeli ve sana tevekkülde bulunmalıyım. İhtiyaç ellerimi sadece sana uzatmalıyım, bütün yaratıklardan, özellikle de dostlardan, tanıdıklardan ve etrafımdakilerden koparak senin dergahına ümit bağlamalıyım.

Her türlü zararı benden uzaklaştırman, her zorluğu benden gidermen, bütün kötü hallerimi ve çirkin sıfatlarımı benden gidermen için tam bir tevazu, boyun eğme ve teslimiyet içinde sana bağlanmalıyım. Böylece beni her türlü zahiri ve batıni darlıklardan kurtaracak, her türlü ruhsal ve bedensel hastalıklarımı iyileştirecek ve hayatımdan her türlü zararı ortadan kaldıracak sadece sensin.

Evet, insan, denizin ortasında boğulmak üzere olan hiç kimse ve hiçbir şey ile irtibatı olmayan ve kurtuluş sahiline ulaşmak için Allah'ın rahmetinden başka hiçbir şeyi ümit etmeyen bir kimse gibi Allah'ın dergahına yalvarıp yakarmalıdır ki duaları, yaratıklardan tümüyle kopma atmosferinde icabete erişsin. Nitekim Hak Teala, Hz. İsa'ya (a.s) şöyle buyurmuştur: "Ey İsa! Bana, hiçbir kurtarıcısı olmayan, boğulmak üzere olan bir kimse gibi dua et."

İmam Sadık (a.s) şöyle buyurmuştur: "Sizden birisi Rabbinden bir şey dilediği zaman, Allah o şeyi mutlaka kendisine bağışlar. O halde insanların tümünden ümidini kesmeli ve sadece Allah indinde olanları ümit etmelidir. Aziz ve celil olan Allah, kulun kalbinde bu haleti gördüğü takdirde kendisinden istediği her şeyi ona bağışlar."
"Ey Allah'ım!

Ey mabudum!" diyen bir kimsenin mutlaka batını, hakiki ilahtan başka tüm ilahlara bağlılıktan temizlenmeli; dünya, mal, evlat, servet, makam, her türlü şehvet ve bu zahiri dünyadaki her türlü maddeyi bir nimet ve aracı olarak görmelidir ve de Allah'ın, salim bir dünya ve bayındır bir ahiret temini için onları kendi iradesine bıraktığını müşahade etmelidir. Dolayısıyla da bu şeylerden her hangi birisini mabud, hakim ve işlerinde tasarrufta bulunan bir kimse olarak seçmekten şiddetle kaçınmalıdır. Zira her kim Allah'tan başka bir mabut edinecek olursa, müşriktir ve müşrik kimsenin duası ise şirk içinde kaldığı müddetçe asla kabul görmez."

"Ey Rabbim! Ey malikim! Ey mürebbim!" diyen bir kimse, zahiri ve batıni firavunlar gibi batıl olan rablerin bağlarından tümüyle kurtulmalı ve Allah'ın kültüründen başka bütün kültürlerin esaretinden özgür olmalıdır. Zira eğer batıl rablere bağlanacak ve Allah'ın kültüründen başka bir renge bürünecek olursa, her ne kadar şiddetle yalvarıp yakarsa da ve çaresiz kimseler gibi dua etse de asla duası makbul olmaz."

Evet, Allah'ın izninden ve iradesinden başka insana en küçük bir yardımda dahi bulunmaktan aciz olan bütün yaratıklardan ümidini kesmek ve sadece Allah'ın rahmetine ümit bağlamak gerekir. Her kim Allah karşısında bu halet içinde bulunursa, yaratıklardan kopma sıfatına sahiptir. Bu dünyada ve ahirette hiçbir eksikliğe sahip değildir. Her kim de Allah karşısında bu halet içinde olmazsa, dünya ve ahirette hiçbir şeye sahip değildir.

Allah ve yaratıkları hakkında gerektiği miktarda bir marifet ve bilinç sahibi olan, yaratıkların sorunları halletmede hiçbir rolünün olmadığını bilen ve varlık aleminde, kulun iradesiyle hiçbir şeyin idare edilmediğini anlayan Allah'ın aşık kulları, sürekli olarak gerçek mahbub, maşuk ve mabud karşısında vecd ve sevinç içinde olmuşlardır.

Hayatın bütün boyutlarında Hak Teala'dan tümüyle razı olmuşlar ve sorunlarını halledecek yegane gücün Allah olduğunu bilmişler ve görmüşlerdir. Bu yüzden de bütün varlıklarıyla Hak Teala'nın huzuruna şöyle arzetmişlerdir: "Mabudum, Rabbim! Senden başka kimim var ki, ondan, kötü durumumu gidermesini ve işlerime nezaret etmesini isteyebileyim!"
Aşk içinde tıpkı Musa (a.s) gibi Hak Teala'nın huzuruna şöyle arzetmişlerdir: "Benim yoksulluk torbamda öyle bir şey vardır ki, senin bütün hazinelerinde onun benzeri mevcut değildir."

Nitekim Hz. Musa'ya şöyle hitap edildi: "Senin yoksulluk torbanda olup da benim hazinelerimde olmayan şey nedir?" Musa şöyle arzetti: "Benim senin gibi bir mabudum vardır ki senin böyle bir mabudun yoktur."

Yaratıklardan kopma haleti ortaya çıktığında, kalp Hak Teala'dan başka hiçbir şeye teveccüh etmediğinde, iki göz, tıpkı iki su kaynağı gibi Hak Teala'nın dergahına göz yaşı döküp inlediğinde ve yüzünü teslimiyet toprağına dayadığında, Hak Teala'nın rahmet eteğine sarılır, Hak Teala'nın lütuf eli onun başını okşar, yüzüne inayet kapılarını açar, sorunlarını halleder, insanın bütün işlerine yücelik gözüyle bakar; böylece insan masiyet ve günah dolu bir dosyayla da Allah'ın huzuruna varacak olursa, Allah'ın lütuf ve rahmet kapıları yüzüne açılır ve insan hakkında nihai muhabbet gösterilir.


Anne ve Çocuğun Macerası


Hikmet sahibi arif bir kimse şöyle rivayet etmektedir: "Bir anne düzensizlik ve de nasihatlerine kulak asmamak sebebiyle kendisine muhalefet gösteren ve karşı çıkan genç çocuğunu evinden dışarı çıkararak ona şöyle dedi: "Git artık sen benim evladım değilsin!"

O çocuk akşam oluncaya kadar sokaktaki çocuklarla oynadı, akşam olduğunda çocukların her birisi evlerine geri döndü. Çocuk kendisini akşam yalnız görünce ve dostlarının vefasızlığını müşahade edince kendi evine geri döndü, kapı kapalıydı, yüzünü kapının eşiğine koyarak yalvarıp yakarmaya ve annesini çağırmaya başladı, annesinden kapıyı açmasını istedi, ama annesi kapıyı açmaktan sakınıyordu.

O anda takva sahibi bir alim de oradan geçiyordu. O genç çocuğun halini görünce yüreği yandı. Kapıyı çaldı, annesini çocuğunu bağışlaması için şefaatçi olmaya çalıştı. Annesi şöyle dedi: "Ey büyük adam! Senin şefaatini kabul ediyorum, ama bundan sonra çocuğum bana muhalefet ettiği takdirde evden çıkıp beni anne olarak kabul etmeyeceğine dair bir de yazılı kağıt vermen lazım."

O takvalı kimse kadının istediği şeyleri yazdı, anneye verdi ve böylece anne ile salih evladının arasını buldu. Bu olaydan birkaç gün geçtikten sonra o alim yeniden oradan geçti, çocuğun yeniden yalvarıp yakardığını ve annesine şöyle dediğini gördü: "Bana istediğini yap ama yüzüme kapıyı kapama ve beni kendinden uzaklaştırma."
Annesi kapıyı açmaktan sakınıyor ve şöyle diyordu: "Kapıyı yüzüne açmıyorum ve eve girmene müsaade etmiyorum, seninle asla barışmayacağım."

O aydın kimse şöyle diyor: "Ben orada bir kenara oturdum ve işin nereye varacağını merak ettim. O genç çok ağladı, yüzünü kapının eşiğine dayadı, kendinden geçti, sesi kısıldı. Aniden kapının aralığından çocuğunun halini müşahade eden annenin annelik sevgisi taştı, kapıyı açtı, çocuğunun başını yerden kaldırdı, merhamet ve şefkat eteğine koydu, onu okşayarak şöyle dedi: "Ey iki gözümün nuru!

Kalk evin içine gidelim. Ben eğer seni içeriye almıyorsam, bu konuda ciddi değildim, aksine bu işimle seni muhalefetten, günahtan sakındırmaya ve seni itaat ve dürüstlüğe davet içindi."
Günahkar bir kimse ağlayıp yakarırken duasının kabul edilmediğini görünce ümitsizliğe kapılmamalıdır. Aksine tıpkı o genç çocuk gibi defalarca, sevdiği kimsenin dergahına yönelmeli, onun rahmet ve bağışlama kaynaklarını harekete geçirmeli, böylece muhabbet ve okşamayla rahmet ve mağfiret dergahına yol bulmalıdır."

Ey Allah'ım! Bu vuslatı hicrana dönüştürme
Aşk sarhoşlarını inletme
Can bağını taze ve yeşil kıl
Bu mestleri ve bağları kastetme
Son bahar gibi gönül yaprağına ve dalına vurma
Yaratıkları miskin ve şaşkın kılma
Senin kuşunun yuvası olan ağacın üzerinde
Dal kırma, kuşu uçurma
Kendi topluluk ve mumunu bozup söndürme
Düşmanları kör et, sevindirme
Gerçi hırsızlar aydınlık güne düşmandır
Onların istediğini yapma
Yöneliş kabesi sadece bu halkadır
Ümit kabesini viran etme
Alemde hicrandan daha acısı yoktur
İstediğini yap, lakin onu yapma.
Eğer Hak Teala'nın mukaddes vücudu insanın işlerine bir nazar edecek olursa, o nazar, sonsuz rahmet, yücelik ve lütuf olduğu hasebiyle insanın durumu düzelir, dertleri derman bulur, zahiri ve batıni fakirliği ortadan kalkar.

Çare Olan Bakış


Kısa bir müddet saltanat tahtına oturan Mahmut Gaznevi'nin biyografisinde şöyle yazmışlardır: "Bir gün deniz kenarına yolu düştü, orada bir gencin hüzün içinde oturduğunu ve balık tutmak için oltasını denize savurduğunu gördü. Sultan Mahmut Gaznevi, o gence neden hüzünlendiğini sordu. Genç çocuk şöyle dedi: "Ey padişahım! Nasıl hüzün ve gam içinde olmayayım ki?" Ben ve kardeşlerim yedi fakir yetimiz.

Yaşlı bir annemiz vardır. Ben babamdan sonra bu ailenin bakımını üstlendim. Bu ailenin geçimini temin etmek için her gün denizin kenarına geliyorum; bazen bir, bazen iki balık avlıyorum. Büyük zahmet ve zorlukla bu yetim ailenin geçimini temin etmeye çalışıyorum.

Şah şöyle dedi: "Eğer istiyorsan, bugün birlikte balık tutalım." O genç, "Evet" dedi. Şah şöyle dedi: "Balık ağını ortağının adına sudan çıkar." Genç çocuk biraz sabretti ve daha sonra ağını denizden çıkarmaya çalıştı ama bunu yapamadı. Sultan ve dostları, balık ağını sudan çıkarmak için yardımcı oldular.

Sudan çıkardıkları zaman onda birçok balığın yakalandığını gördüler. Sultan, saraya döndükten sonra o genci yanına çağırttı. Genç çocuk Mahmut Gaznevi'nin yanına gelince sultan onu kendi yanına oturttu, onun hal ve hatırını sordu. Etrafındakiler şöyle diyordu: "Ey padişah! Bu dilencidir, şahın tahtına oturmaması gerekir." Sultan da şöyle cevap veriyordu: "O ne olursa olsun, benim ortağımdır. Dolayısıyla elimizde olan her şeye o da ortaktır."

Evet, mecazi bir sultanın teveccühü bile insanı bu makamlara ve yüceliğe ulaştırıyor ve insanın düzensizliklerine bir düzen veriyorsa, kemal sıfatları sonsuz ve lütuf hazineleri sonsuz olan gerçek padişahın nazarı ve teveccühü maddi ve manevi eksikliklerini gidermesi için huzuruna gelen fakir ve ihtiyaç sahibi bir insana neler yapar? Onu varın siz hesaplayın.

Hak Teala'nın nazar ve teveccühü öylesine büyüktür ki, onun sayesinde Nuh ve müminler büyük fırtınadan kurtulmuşlardır. Musa'nın elindeki kuru bir sopayı, Firavun'un azametini ortadan kaldırmak için bir ejderhaya dönüştürmüştür. İsrail oğullarını Nil'in azgın su dalgaları arasından kurtuluş sahibine ulaştırmıştır. Eyyub'u bela ve musibetler denizinden kurtarmıştır, Yusuf'u karanlık kuyunun derinliklerinden Mısır'ın hükümdarlığına ulaştırmıştır.

Hatam-i Esemm'in İlginç Hikayesi


Hatem-i Esemm kendi zamanındaki zahitlerden ve takvalı ariflerden bir kimseydi. Halk arasında sahip olduğu konumuna rağmen ailesinin geçimini çok zor temin ediyordu. Ama Allah'a karşı sonsuz bir itimat ve tevekkülü vardı.
Bir gece dostlarıyla birlikte hac ve Ka'be ziyaretinden söz ettiler, ziyaret şevki, Ka'be aşkı ve Allah Resulü'nün ibadet için secdeye kapandığı yerlere gitmek sevgisi, kalbini büyük bir istek ve şevke boğdu. Eve dönünce eşine ve çocuklarına şöyle hitap etti:

Eğer sizler de benimle aynı görüşte iseniz, ben gerçek sevgili olan Allah-u Teala'nın evini ziyaret etmek istiyorum. Orada sizlere de dua edeceğim. Eşi şöyle dedi: "Sen bu fakirlik, perişanlık, yoksulluk, dağınıklık, ağır aile yükü ve geçim darlığına rağmen nasıl olur da bizleri bırakıp Ka'be'nin ziyaretine gidebilirsin? Bu ziyaret zengin ve güçlü olan kimseler için farzdır. Çocukları da annelerinin sözlerini onayladılar.

Sadece küçük kızı kendine has tatlı bir dille şöyle dedi: "Babamıza bu yolculuğa gitmesi için izin verirsek bunun ne sakıncası var ki? Bırakın o istediği yere gitsin, bize rızk veren Allah'tır. Babam sadece bu rızkın vesilesi ve aracı konumundadır. Güçlü olan Allah bizim rızkımızı başka yoldan ve babamızın dışında başka bir vesileyle de bize ulaştırabilir. Onların tümü akıllı kızın sözleri sebebiyle hakikati anladılar ve babalarına Hak Teala'nın evini ziyaret edip kendilerine dua etmesi için izin verdiler.

Hatem çok sevindi, yolculuk için gerekli şeyleri hazırladı, hacılar kervanıyla birlikte ziyaret için yola koyuldu. Komşuları Hatem'in gidişi ve bu gidişine sebep olan küçük kızın sözlerini işitince kızı görmeye geldiler ve; "Neden bu fakirliğe rağmen ona yolculuk için izin verdin? Bu yolculuk kaç ay uzun sürecektir.

Bu müddet boyunca sizin geçiminizi kim temin edecektir?" diyerek kınamaya başladılar. Hatem'in ailesi de küçük kızı kınayarak şöyle dediler: "Eğer sen bir şey dememiş ve dilini tutmuş olsaydın biz ona yolculuk için izin vermezdik. Küçük kız çok üzüldü. Hüzün ve gamdan dolayı masum yüzüne ihlas dolu göz yaşları döküldü. O melekuti ve ilahi durumda ellerini duaya kaldırarak şöyle dedi: "Ey Rabbim! Bunlar senin ihsan ve keremine adet etmişlerdir. Sürekli olarak senin nimetinden istifade etmişlerdir. Onları zayi etme ve beni de onların yanında utanç duyacağım bir hale düşürme."

Hatem'in ailesi büyük bir şaşkınlık içinde kalmışlardı. Geçimlerini temin edecek, rızkı nereden elde edeceklerini düşünüyorlardı. Aniden şehrin hakimi avdan geri döndü, şiddetli bir susuzluğa duçar olmuştu. Bir grubu o muhtaç ve fakir kimselerin evine göndererek kendisine su getirmelerini emretti. Onlar evin kapısını çaldılar. Hatem'in eşi kapının arkasından; "Kimsiniz?

Ne istiyorsunuz?" diye sordu. Onlar şöyle dediler: "Hakim burada durmuş sizlerden su istiyor." Kadın şaşkın bir halde gökyüzüne baktı ve şöyle dedi: "Ey Rabbim! Biz dün akşam aç olarak uyuduk. Bugün de bölgenin hakimi bizlere muhtaç olmuş ve bizden su istemektedir."

Daha sonra bir tası suyla doldurarak Hakim'in yanına götürdü. Su götürdüğü kap, basit bir seramik kap olduğu için ondan özür diledi. Emir ve yanındakiler; "Bu kimin evidir?" diye sordular. Oradakiler şöyle dediler: "Zahitlerden ve takvalı ariflerden biri olan Hatem-i Esemm'in evidir. Duyduğumuza göre yolculuğa çıkmıştır ve ailesi de şiddetli bir yoksulluk içindedir."


Dipnotlar

-----------


- Uddet'ud- Dai, s. 314 ve Bihar'ul- Envar, c. 67, s. 64, 45. bab, 1. hadis
- Gurer'ul- Hikem, s. 237, İslah'un-Nefs, 4760. hadis
- Gurer'ul- Hikem, s. 241, Muhalefet'ul- Heva, 4881. hadis
- Gurer'ul- Hikem, s. 136, ed-Dünya afet'un-Nefs, 2386. hadis
- Gurer'ul- Hikem, s. 235, Murakebet'un-Nefs, 4718. hadis
- Gurer'ul- Hikem, s. 271, Salah'ud-Din bihima, 5912. hadis
- Nehc'ül-Belağa, s. 312, 198. hutbe, Min hutbet'in-lehu (a.s), Yunebbihu ala ihatet-i ilmillah
- Gurer'ul- Hikem, s. 236, ed-Dünya Afet'un-Nefs, 2385. hadis
- Gurer'ul- Hikem, s. 303, Zemm'ul- Lezzat, 6923. hadis
- Saffat, 120
- Saffat, 122
- Gurer'ul- Hikem, s. 340, Tehzib'un-Nefs, 4851. hadis
- Hikmet-i İlahi, s. 398- 399
- Nefis ve nefsin güzel ve çirkin haletleri hakkında değerli yazar detaylı bir kitap yazmıştır ki aziz okuyucular nefis hakkında gerekli bilgileri elde etmek için bu kitaba müracaat etmelidirler.
- Maide, 95
- Ağır sağırlık
- Nehc'ul- Belağa, 156. hutbe, Min kelamin lehu (a.s) Hatebe bihi ehlel Basre ve Bihar'ul- Envar, c. 100, s. 56, 4. baba, 32. hadis
- Bakara, 65
- Gurer'ul- Hikem, s. 479, Mutefrrikat-i İçtimai, 1109. hadis
- Nehc'ul- Belağa, 181. hadis
- Nehc'ul- Belağa, s. 221, 157. hutbe ve min hutbetun lehu (a.s) yehissunnase alet takva
- Tuhef'ul- Ukul, s. 356
- Emali-i Müfit, s. 51, el-Meclus'us Sadis, 18. hadis
- Bihar'ul- Envar c. 68, s. 72. 62. bab
- Bihar'ul- Envar, c. 68, s. 269, 77. bab, 4. hadis
- Bihar'ul- Envar, c. 68, s. 269, 77. bab, 5. hadis
- Gurer'ul- Hikem, s. 265, 5744. hadis ve Mizan'ul- Hikmet, c. 9, s. 4362, el gaflet, 15135. hadis
- Gurer'ul- Hikem, s. 146, 2656. hadis ve Mizan'ul- Hikmet, c. 9, s. 4362, el Gaflet 15143. hadis
- Gurer'ul- Hikem, s. 266, 5765. hadis, ve Mizan'ul- Hikmet, c. 9, s. 4372, el Gaflet, 15207. hadis
- Gurer'ul- Hikem, s. 266, 5762. hadis, ve Mizan'ul- Hikmet, c. 9, s. 4372, el-Gaflet, 15208. hadis
- Bihar'ul- Envar, c. 75, s. 114, 19. bab, 10. hadis, ve Mizan'ul- Hikmet, c. 9, s. 4372, el-Gaflet, 15203. hadis.
- Bihar'ul- Envar, c. 14, s. 295, 21. bab
- Kafi, c. 2, s. 148, Bab'ul- İstiğna-i an'in Nas, 2. hadis
- Nefehat'ul- Leyl, s. 109
- Mevlana, Divan-i Şems, no: 404