Kumeyl Duasının Şerhi
 


Konunun Devami


Onlar bütün hakikatleri hatırlatıcı, bütün gerçekleri aydınlatıcı, ilim ve irfan hazineleri ve Allah'ın isim ve sıfatlarının mazharlarıdırlar.
Masum İmamlar, "konuşan Kur'ân" oldukları için İmam Bakır (a.s) şöyle buyurmuştur: "Biz Allah'ın zikriyiz ve biz daha büyük zikiriz."

Bu İmamların velayetini kabul etmeden, onların marifetlerini kabullenmeden ve Peygamberin hak üzere halifesi olan İmamların emirlerine itaat etmeden ve de onların velayet dairesine girmeden, insanın imanı nakıs kalacak, ahlakı bozulacak, amelleri uygunsuz olacak, dünyaları düzensiz kalacak, ahireti Allah'ın azap ve gazabıyla iç içe olacaktır.

Allah Resulü (s.a.a) ömrünün sonlarında ümmetine şöyle ilan etmiştir: "Ben sizin aranızda iki değerli şey bırakıyorum. Bunlar Kur'ân ve itretim olan Ehl-i Beytimdir. Bunlar Kevser havuzunda yanıma gelinceye kadar birbirinden ayrılmazlar. Bu iki şeye sarıldığınız takdirde ebedi olarak sapmazsınız."

İmamet, yakin fenerinin mumudur.
İmamet, takvalıların kalp nurudur.
İmamet, cömertlik denizinin cevheridir.
İmamet, vücut aleminin cevheridir.
İmamet, hakka doğru yol göstermektir.
İmamet, kalplerden pası silmektir.
İmamet, , yaratığa önderlik etmektir.
Yaratıklara hakkın yolunu göstermektir.
İmamet, özü doğru dinin engin yeridir.
İmamet, doğru cevherli imanın ocağıdır.
İmameti, cin ve insanların maksadı bil.
İmametin on iki kişide son bulduğunu bil.
Gel de de ki cin ve beşerin şahı kimdir?
On iki imamdan birincisi kimdir?
Allah'ın aslanı velayet şahı Ali
Ali, hidayet kandilinin mumudur.
Ali, var ve yok sırrının bilginidir.
Ali, lütuf deryası ve vücut madenidir.
Ali, iman kulesinin sevgi güneşidir.
Ali, yakin derecesinin parlayan incisidir.
Ali, her asrın sorunlarını halledicidir.
Ali, ruhun huzuru, kalbin rahatlığıdır.
Mustafa'nın halifesi ve vasisidir.
Rabbinin sır mahremi ve velisidir.
Dünyada imametin son halkası,
Kıyamete kadar o ve itretidir.

Bu hakikat ışığında, kalbi her türlü rezaletten temizlemek, çirkinliklerden arındırmak, Hak Teala'nın yüce sıfatlarının ve güzel isimlerinin anlamlarını hazır bulundurmak, insan ve cin şeytanlarından, bu büyük hakikatleri ve yüce makamları korumak, sürekli Allah'ın mübarek huzurunda hazır bulunmak, bütün hayırlı işlere teşebbüste bulunmak, bütün güzel programlara doğru hareket etmek, Allah'tan gafil olmamak, hiçbir zaman Hak Teala'dan habersiz bulunmamak, insanın mükellef olduğu bütün ibadetleri yerine getirmek, bütün hayırlı işlere koyulmak ve de Allah'ın hoşnutluğunu elde etmek için insanlara her türlü olumlu hizmetlerde bulunmak "zikir"dir.

Kalp ehlinden bir grubu, su ve topraktan özgür olmuş bir topluluk, vuslata ermiş ariflerden bir fırka, insanları zikre davet eden ayetler ve insanları zikre teşvik eden rivayetler, ayet ve rivayetlerdeki zikir kelimesinin bu batıni ve ameli hakikatler anlamında olduğunu söylemektedirler. Hakeza onlar, Kur'ân ayetlerini tecelli ettirmenin, nübüvvet ve risalet etkilerini yansıtmanın ve hayat ufuklarından Ehl-i Beyt'in (a.s) rivayetlerini zahir kılmanın da zikrin kamil örneği olduğunu ifade etmişlerdir.

Evet, Hak Teala'ya yakınlık makamına erişmek, sadece gönül ehli kimseler vesilesiyle beyan edilen bu gerçeklerden ibaret olan Hakk'ı zikretmekle mümkündür. Hakk'a ulaşma yolu da sadece zikrin yardımıyla mümkündür.
Allah'ı zikretmeyi, kendi kalp ülkemize hakim kılalım, Kur'ân-ı Kerim'in ayetleriyle amel edelim, bütün vücudumuzla peygamberin nübüvvetine ve masum imamların imametine tabi olalım ki Allah'a yakınlık makamına erişelim; Allah'a yakınlık makamına ermiş zümre arasında yer alalım; Allah ile ünsiyet kurmanın, Allah'ın emirlerini icra etmenin ve Peygamber ve Ehl-i Beyt ile birlikte olmanın tadını tadalım; bu yolla da saadet ve mutluluğa erişelim.

Kalp evi, gerçek sevgili olan Allah'ın sıfat ve isimlerinin anlam ve kavram mazharı olunca, bu anlamların etkileri ruh, nefes ve zahiri organlara yansıyınca, isimler ve sıfatlar kavramıyla marifetin tatlı meyvesi olan ateşli bir aşk ve güzel kokan bir muhabbet gönül evini bütünüyle ele geçirir, "İman edenlerin Allah'ı sevmesi ise hepsinden kuvvetlidir" cilvesi, insanın bütün vücudunu sarar, insanı kamil ve kapsamlı bir makam olan "Bunları ne ticaret ve ne de alışveriş, Allah'ı anmaktan, namaz kılmaktan, zekât vermekten alıkoyar" derecesine ulaştırır, Allah'ın hilafet köşküne oturtur ve insana Allah'a yakınlık makamının tadını tattırır.

İşte insan, bu yüce makamda şeytanın aldatmasından korunmuş durumdadır. Artık hiçbir güç insanı Allah'tan alıkoyamaz. Bu nurani makamdaki insan, Allah'tan başkasını tanımaz, Allah'tan başkasını görmez, Allah'tan başkasını istemez, Allah'tan başkasını bilmez ve Allah'tan başkasını bulmaz.

Ariflerin baş halkası, takva sahiplerinin imamı, temizlerin önderi, vuslata ermişlerin kalp kandili, kamillerin önderi ve aşıkların örneği, bütün vücuduyla bu aşıkane şarkıyı söylüyordu: "Gördüğüm her şeyden önce onunla, birlikte ve ondan sonra mutlaka Allah'ı gördüm."

Marifet ve basiret eteğinde büyümüş olan Hz. Seyyid'üş- Şüheda İmam Hüseyin (a.s) da susuzluk ve açlığın zirvesinde, bütün musibetlerle kuşatılmış bir halde, çukurun içinde, parça parça olmuş yetmiş bir bedenin yanında Ehl-i Beyt'in (a.s) kız ve kadınlarının içler acısı feryatlarını işittiği anda kanlı yüzünü gerçek sevgilinin huzurunda toprağa kapamakta ve şöyle demektedir: "Allah'ım! Ben senin kaza ve kaderinden razıyım, senin belalarına sabrediyorum, senin emrine teslimim ve benim için senden başka ilah yoktur."

Ey sevgilim! Senden neyi arzuladığımı biliyorsun
Benim yarim olmaktan başka kimsenin yari olma
İşlerin düzene girer, o zaman ki şöyle deriz:
Senin yarinim, senin kararınım, ey kararsızım
Senden başka sevgili tanımıyorum sensin sen
Ey tesellim, ey sevgilim, ey dert ortağım
Senin benin, gerçi yüreğimi çok dağladı
Ama senin zikrin hüzünlü kalbime dost oldu
Dün gece o kalp bülbülünden gül işitiyordu.
Ki ey benim gül yüzlüm, çayırım çimenim,
Dedi ki evet, evet bu güzel çayır sendendir.
Ümitsiz olmaz her kim bana ümit bağlarsa,
Kaf'daki Anka kuşu aşk kudretim,
Ki her zaman Ref'ati kartal yeniden olur bana av.
"(Allah'ım!) Kendini, kendi nezdinde şefaatçi kılıyorum."

Duanın bu bölümü şu gerçekleri göstermektedir:


Birinci olarak; dua eden kimse, gerçek sevgili olan Allah'tan gayrisinden kopmanın zirvesine yükselmiş, bütün nedenlerden kalbini arıtmış, kalbini Hazret-i Dosta yönlendirmiş, O'ndan gayrisine ümit gözlerini kapamış ve sadece O'nun lütuf ve inayetlerine bel bağlamıştır. Şefaat eden kimsenin şefaati makbul olması gerektiği ve de Allah'ın şefaatinin kabul edilmeme korkusunun olmadığı sebebiyle Hazreti Hakk'ı, kendi zatı nezdinde, kendisi gibi bir dilencinin ve muhtacın şefaatçisi karar kılmıştır.

İkinci olarak da; kendisini öylesine bir günahlara batmış, günahların ağır yükü altında ezilmiş, isyan çokluğu ve itaatsizlik kesreti içinde, ibadet ve kulluktan mahrumiyet içinde farzetmiştir ki artık diğer şefaatçilerin şefaatinin onun haline bir faydası yoktur, diğerlerinin şefaat kabiliyetinden mahrum kalmıştır. Eğer Allah kendi mukaddes zatı nezdinde ona şefaatte bulunacak olursa, günahların esaretinden kurtulacak, günah kuyusundan dışarı çıkacak, günahın ağır yükünden kurtulacak, Allah'ın af ve bağışına mazhar olacaktır. Bu sebeple de uyanık bir kalp ve dökülen göz yaşları ve perişan bir hal içinde ellerini havaya kaldırmakta, tam bir tevazu ve alçak gönüllülük içinde şöyle demektedir: "Allah'ım! Kendini kendi nezdinde şefaatçi kılıyorum."


Şefaatin Anlamı


Marifet ehlinin de şu gerçeğe teveccüh ettiği gibi şefaat güçlü bir varlığın zayıf ve güçsüz bir varlığa yardımından ibarettir. Elbette bu zayıf varlık da bir yere kadar marifet, iman, salih amel ve güzel ahlaka sahip olmaktır. Sadece zayıflığı onun sürçmesine ve günah işlemesine sebep olmuştur. Elbette bu günahlar da muhabbet, marifet, iman ve amel meşalesini söndürecek türden günahlar olmamalıdır.

Aksine bu günahlar, insanın manevi kemallere ulaşması noktasında ayaklarını gevşeten ve insanı cennete ulaşmaktan mahrum bırakan günahlardır. Allah da lütuf ve merhameti üzere şefaat makamını karar kılmıştır ki güçlü olan, şefaati, yüzsuyu ve maneviyatı yoluyla mümin günahkara yardımcı olsun. Böylece günahkar mümin dünyada günahın esaretinden kurtulsun, kemal yoluna koyulsun ve ahirette de günahın cezasından korunmuş olsun. O halde kıyamet günü şefaat, kafirlere, müşriklere, inatçılara, münafıklara, imandan ve salih amelden kopmuş kimselere ait değildir. Nitekim Kur'ân-ı Kerim de bu hakikate işaret etmiştir:

"Herkes kazancına bağlı bir rehindir; ancak, defteri sağdan verilenler böyle değildir; onlar cennettedirler. Suçlulara: "Sizi bu yakıcı ateşe sürükleyen nedir?" diye sorarlar. Onlar derler ki: "Namaz kılanlardan değildik, düşkün kimseyi doyurmuyorduk, batıla dalanlarla biz de dalardık, ceza gününü yalanlardık, ölüm bize o haldeyken geldi. Artık onlara, şefaatçilerin şefaati fayda vermez."

Güçlünün güçsüzün elinden tutması anlamında bir şefaat -bir yere kadar manevi etkilere ve de güçlü bir ameli metotlara sahip olmalıdır- kıyametin son aşamasında gerçekleşmektedir ve de insanın ateşe girmesine engel olmaktadır. Ya da insanın ateşten çıkmasına sebep olmaktadır. Şefaatin etki sebebi ise, Hak Teala'nın geniş rahmeti veya şefaat eden kimsenin yüce makamı ve de şefaat edilen kimsenin liyakatidir."

Şefaatçilerin Şefaat Şartı


Kur'ân ayetleri ve Ehl-i Beyt (a.s) rivayetleri esasınca da şefaat ümit eden bir kimse, salih amel ve iman sermayesine gerekli ölçüde sahip olmalıdır ki, işinin ayıpları ve noksanlığı ile dünyadaki manevi eksikliklerini ilahi şefaat ve hidayet vesilesiyle telafi edebilsin, kıyamette cennete doğru hareket için de zayıflık, acizlik ve dertlerini şefaatçilerin şefaatiyle tedavi edebilsin veya eğer günahının ağırlığı sebebiyle cehenneme düşmüşse, şefaatçilerin şefaat gücünden istifade ederek kendisini o büyük tehlikeden kurtarabilsin.

Dünya ve Ahirette Şefaatçiler


Kur'ân-ı Kerim'in ayetlerinden ve rivayetlerinden de istifade edildiği üzere dünya ve ahiret şefaatçileri -ki şefaat isteyenlerin şefaat olma liyakatlerini kaybetmedikleri takdirde insanın hidayet, kurtuluş, gelişim, kemal, ilahi rahmet, mağfiret ve bağışa ermesine neden olmaktadır- şunlardan ibarettir: İman, salih amel, tövbe, Kur'ân, enbiya, imamlar, şehitler, gerçek müminler ve rabbani alimler.

Dünyada kafirler, müşrikler ve gafil kimseler bu kimselerin şefaatiyle küfür, şirk ve gafletlerinden kurtulduğu ve mümin, muvahhid, marifet ve bilinç sahibi kimseler haline dönüştüğü gibi kıyamet günü de günah sebebiyle duçar oldukları ve dünyada telafi edemedikleri eksikliklerinden onların şefaatiyle kurtuluşa ereceklerdir. O halde yaratılış, tabiat ve teşri alanında özel bir etkisi bulunan bu anlamda bir şefaat, İslam'ın temel ilkelerinden biridir. Bunu inkar eden kimse, İslam çerçevesinden çıkmıştır ve de kültür karanlığına yuvarlanmış sayılır.

İmanın Şefaati


"Ey iman edenler! Allah'tan sakının, Peygamberine iman edin ki, Allah size rahmetini iki kat versin; size ışığında yürüyeceğiniz bir ışık var etsin; sizi bağışlasın; Allah bağışlayandır, acıyandır."

Salih Amelin Şefaati


"Allah, iman edenleri ve yararlı işler işleyenlere, mağfiret ve büyük ecir olduğunu vaat etmiştir."


Tövbenin Şefaati


Muaviye b. Veheb şöyle diyor: "İmam Sadık'ın (a.s) şöyle buyurduğunu işittim: "Kul, halis bir şekilde tövbe edince Allah ona muhabbet duyar, dünya ve ahirette günahlarını örter." Ben şöyle dedim: "Nasıl günahlarını örter?" İmam şöyle buyurdu: "Kendisine tayin edilen iki meleğin yazdığı günahları onların hafızasından siler ve organlarına şöyle vahyeder: Senin vesilenle yaptığın günahları gizle" Böylece aleyhine günahları hakkında şahitlik edecek hiçbir şeyin olmadığı halde Allah'ı mülakat eder."

Kur'ân'ın Şefaati


Allah Resulü (s.a.a) şöyle buyurmuştur: "Fitneler gece karanlıkları gibi sizleri çepeçevre sardığında Kur'ân'a yöneliniz. Zira Kur'ân şefaati kabul edilmiş bir şefaatçi ve şikayeti onaylanmış bir şikayetçidir"
Peygamberlerin, İmamların, şehitlerin, gerçek müminlerin ve rabbani alimlerin şefaati hakkında Bihar'ul Envar, Mehaccet'ul Beyza ve diğer büyük hadis kitaplarında birçok rivayetler yer almıştır ki değerli okuyucular o nur ve hidayet kaynaklarına müracaat edebilirler.

"Cömertliğin hakkına beni kendine yaklaştırmanı, şükrünü bana nasip etmeni ve zikrini bana alıştırmanı istiyorum senden."
Müminlerin Emiri Ali (a.s) bu arşi ve melekuti cümleleri ve nurani sözlerinde Allah'a doğru süluk eden kimselerin değerli makamlarından üç makamı merhamet sahibi Allah'tan dilemelidir:

1- Yakınlık makamına yaklaşmak
2- Şükür makamına ulaşmak
3- Zikir makamına erişmek
Şüphesiz bu üç makamı elde etmek sadece Hz. Dost'un yüceliği ve cömertliği ve Hz. Maşuk'un bağışlaması, cömertliği ve yüceliği sayesinde elde edilebilir.

Allah, sulük eden insana şevk, rağbet, iştiyak, hal ve ameli sermayeler bağışlamadığı, bu melekuti makamlara erişme araçlarını vermediği, yüceliğiyle bu yolun yolcusunun elinden tutmadığı takdirde, muhtaç olan kula bu karanlık ve aydınlık örtülerden geçme hususunda yardımcı olmadığı takdirde ve konaktan konağa ve makamdan makama kendisini ilerletmediği müddetçe, insan asla bu manevi makamlara ve arşi mertebelere ulaşamaz.

Bu yüzden de dua eden kimse cömertlik ve yüceliği kendi asli sermayesi ve vesilesi olarak dilemektedir ki bu iki sıfatın etkilerinin tecellisi altında hayatın bütün boyutlarında her üç makama ulaşabilsin.

Hz. Hakk'ın yücelik ve cömertliğini biraz olsun seyredebilmek, bu iki sıfatın etkilerine teveccüh etmek ve insan hayatındaki tecellisini görmek için Hz. Seyyid'üş- Şüheda'nın eşsiz Arefe duasındaki şu cümleleri büyük bir dikkat ve düşünceyle okuması gerekir ki bu hakikate tümüyle ulaşabilsin; yücelik ve cömertliğine bağlanıp Allah'tan gayrisinden kopmakla bu üç manevi makama ulaşabildiği gerçeğini elde edebilsin:

"Bütün övgüler ve şükürler sana özgüdür ey sürçmelerimi görmezlikten gelen, hüzünlerimi gideren, dualarımı kabul eden, ayıplarımı örten, günahlarımı bağışlayan ve isteklerime ulaştıran ve beni düşmanlarıma galip kılan Allah'ım! Eğer senin değerli nimetlerini ihsan ve bağışlarını saymaya kalkışırsam asla onları sayamam, ey efendim! Ey seyyidim! Bağışlayan sensin, nimet veren sensin,

ihsan eden sensin, güzellik bağışlayan sensin, üstünlük veren sensin, kemale erdiren sensin, rızk veren sensin, başarı veren sensin, lütfeden sensin, müstağni kılan sensin, servet bağışlayan sensin, sığınak veren sensin, kifayet eden sensin, yol gösteren sensin, koruyan sensin, günahları örten sensin, affeden sensin, görmezlikten gelen sensin, kudret veren sensin, izzet bağışlayan sensin, yardım eden sensin,

kulun elinden tutan sensin, teyit eden ve onaylayan sensin, zafer bağışlayan sensin, tedavi eden sensin, bütün boyutlarıyla esenlik veren sensin ve yüce kılan sensin"
Şimdi de Hak Teala'nın yücelik ve cömertliğinin bir parçasından haberdar olmak için kalp gözüyle İmam Zeyn'ül- Abidin'in (a.s) mübarek Ramazan ayı gecelerinde yaptığı münacatları olan Ebu Hamza-i Sumali duasının arşi/ilahi sözlerine bakmamız gereklidir:

"Ey efendim! Terbiye ettiğin küçük ve çocuk benim, ilim sahibi kıldığın cahil benim, hidayet buyurduğun yolunu kaybetmiş kimse benim, kaldırıp yücelttiğin, yere düşmüş kimse benim. Esenlik bağışladığın korkak kimse benim, doyurduğun aç kimse benim, suvardığın susuz kimse benim, elbise giydirdiğin çıplak kimse benim, zengin kıldığın fakir benim, güçlü kıldığın aciz benim, aziz kıldığın zelil benim, şifa verdiğin hasta benim, bağışta bulunduğun dileyen benim, günahlarını örttüğün günahkar kimse benim,

hatalarını görmezlikten geldiğin hatakar kul benim, çoğalttığın az kimse benim, yardım buyurduğun mustazaf kimse benim, sığınak verdiğin kovulmuş kimse benim."
Evet, salik kimse bu iki vesileyi dileyerek, Hz. Mahbub'un (Allah'ın) sonsuz, yücelik ve cömertliğine bağlanarak, Allah'a yakınlık, şükür ve zikir makamına ulaşmak ve de böylece Allah'a yakınlaştırılmış, şükredenler ve zikredenler zümresine katılmak mümkündür.


Allah'a Yakınlık Makamına Erişmek


Şüphesiz bu makam, salik kimselerin en son makamı ve mertebesidir ve bu makam suluk eden kimsenin hayat alanındaki yüceliği, cömertliği, güzel ahlak ile ahlaklanması, haramlardan uzak durması, kötü nefislerden uzak durmak, imanın artışı, salih amele devam etmek ve özetle tüm boyutlarıyla Allah'a itaat etmek, İslam Peygamberine ve değerli Ehl-i Beytine (a.s) tam olarak uymak, ilahi veliler ile oturup kalkmak; murakabe, muhasebe ve müşarete aşamalarına riayet etmek ve de tahliye, tehliye ve tecliye vadisine ayak basmakla elde edilebilir.

Kesin olarak bilmek gerekir ki, itaat ve ibadet adımı atıldıktan sonra Allah'a yakınlık makamına ulaşmak, her aşık kimse için mümkündür ve salik bu makama ulaşınca bütün vücudunda hakikatin tevhidi tecelli eder, tevhidi iman ve inançlarında Allah'tan gayrisini fani kılar,

Allah'ın izniyle Allah'ın hilafet kürsüsüne oturur ve Allah'ın verdiği bir başarıyla vücudu kapasitesince ilahi işlere koyulur. Nitekim bir kutsi hadiste şöyle yer almıştır: "Ey kulum! Bana itaat et ki ben de seni (irade ve kudret açısından) kendim gibi kılayım. Şüphesiz ben bir şeye, "Ol" derim, o da olu verir; böylece sen de bir şeye "ol" dersin o da oluverir."

Başka bir hadiste ise şöyle yer almıştır: "Ben, ölmeyecek diri bir padişahım. Ey benim kulum! Bana itaat et ki seni de ebedi olarak ölmeyecek diri bir padişah kılayım."

Marifet ehlinin de inandığı üzere ister bedensel ve kalpsel nimetler olsun, isterse de zahiri ve batıni ibadetler olsun, bütün itaat ve ibadetlerin hedefi şüphesiz Allah'a yakınlık makamına erişmektir. Her kim, bu ibadet ve itaatleri Allah'a yakınlık maksadıyla yerine getirir ve bütün şartlarına riayet ederek amel ederse, o yüce makama ulaşır. Böylece iradesi Hak Teala'nın iradesinde fani olur, batınında Allah'ın iradesi dışında bir şey kalmaz. Böylece istediği zaman ilahi bir işi yapabilir.

Salik kimse itaat ve ibadet adımıyla Hz. Hakk'a doğru adım atacak olursa, attığı her adıma karşılık Allah'ın rahmeti, güzel isimleri ve yüce sıfatları salikin hareketiyle mukayese edilemeyecek bir hızla salike doğru yakınlaşır. Nitekim bir kutsi hadiste de şöyle yer almıştır: "Her kim bana bir karış yakınlaşırsa, ben de ona bir kol kadar yakınlaşırım. Her kim de bir kol kadar yakınlaşacak olursa, şüphesiz ben bir kulaç miktarınca ona yakınlaşırım. Her kim bana yürüyerek gelirse ben koşarak ona doğru giderim."

Evet, itaat ve ibadetin neticesi, kulun mevlaya ve mevlanın da kula yakınlaşmasına neden olur. Ayet ve rivayetlerde de bu hakikat "makam-ı kurb" (yakınlık makamı) diye ifade edilmiştir. Bu makama ulaşan kimselere de "mukarrebin" denmektedir. Kalp ehli Allah'a yakınlaştırılmış kimselerin sıfat ve fiilerini Allah'ın sıfat ve fiillerinde fani görmekte, Allah'a yakınlaştırılmış kimselerin iradesini,

Allah'ın iradesi saymakta ve de Allah'a yakınlaştırılmış kimselerin sözlerini, Allah'ın sözlerinin bir tecellisi olarak saymaktadırlar. Kalp ehlinin Allah'a yakınlaştırılmış kimseye karşı bakış açısı, kutsi ve çok önemli rivayetlerden alınmıştır. Resulullah (s.a.a) ve Ehl-i Beyti'nden (a.s) alınan bu hadisler çok değerli hadis kitaplarında yer almıştır:

"Şüphesiz Allah şöyle buyuruyor: Kul, nafilelerle bana yaklaşınca, ben de onu severim. Böylece ben onun duyduğu kulağı, gördüğü gözü, konuştuğu dili, düşündüğü kalbi olurum. Böylece bana dua ettiğinde icabet ederim ve benden bir şey istediği zaman ona bağışta bulunurum."

Peygamber (s.a.a) şöyle buyurmuştur: "Takva sahiplerinin sözü semavi vahiy düzeyindedir. Onlardan bazısının dilinde bir söz söylendiğinde kendisine: "Kim seninle böyle konuşmuştur (ki sen güya O'nun tarafından konuşuyorsun)? diye söylendiğinde o şöyle der: "Kalbim düşüncemden, düşüncem batınımdan, batınım da Rabbimden."
Bu makamın en yüce mertebesi, İslam Peygamberi (s.a.a) içindir. Nitekim Peygamber (s.a.a) şöyle buyurmuştur: "Beni gören kimse, şüphesiz Hakk'ı görmüştür."

Hakeza Peygamber (s.a.a) şöyle buyurmuştur: "Benim için Allah ile öyle bir zaman vardır ki, hiçbir Allah'a yakınlaştırılmış melek ve hiçbir gönderilmiş peygamber o zamanda beni kapsayamaz."
Peygamber'den sonra da bu makamın en üst düzeyi, ariflerin mevlası olan Müminlerin Emiri'ne (a.s) aittir. Nitekim Müminlerin Emiri Hz. Ali (a.s) da şöyle buyurmuştur: "Beni nuraniyetle (batın nuraniyetiyle) tanımak, Allah'ı tanımaktır."

Celaluddin-i Rumi de, Allah'ın yakın kullarından olan Nuh Peygamber'in Allah'da fenaya erme makamını, bizzat Nuh'un sözünden şöyle nakletmiştir: "Nuh, "Ey isyancılar! Ben ben değilim, ben candan öldüm, canan ile diriyim. İnsanlık duygularımdan öldüğümde Hak bana duyuş, anlayış, görüş oldu. Çünkü ben, ben değilim. Bu söz O'ndandır, bu sözün karşısında söz söyleyen, O'na karşı kafirdir."


Allah'a Yakın Kimselerin Kerametleri


1- Hacı Seyyid Ali Kazi'nin Bir Kerameti

Değerli üstadım Ayetullah Hacı Şeyh Ebu'l Fazl Necefi Honsari'nin bereketli huzurundan yıllarca fıkıh ve delile dayalı Usul ilmini ders aldım. Vefat etmeden birkaç ay önce kendisini ziyaret ettim. Bu ziyaretimde ondan değerli üstadı merhum Arif billah Hacı Seyyid Ali Kazi'nin bir kerametini benim için nakletmesini istedim. Bana şöyle buyurdu:
"Bir gece üstadın terbiye ettiği birkaç kişiyle birlikte ve birkaç öğrenci ve üstatla birlikte ibadet, münacat ve raz-u niyazda bulunmak için Kufe mescidine gittik.

Üstadın yanında ibadetle meşgul olmaya başladık. Her şeyden müstağni olan Hak Teala'ya raz-u niyazda bulunduk. İşimiz bittikten sonra dışarı çıkmaya hazırlandık. Aniden oldukça korkunç ve tehlikeli bir yılan yanımızda görüldü. Büyük bir huzur içinde bulunan üstat dışında orada bulunan herkes dehşete kapıldı ve büyük bir korkuya kapıldı. Üstat kendine özgü huzur ve itminan içinde yılana bakarak şöyle dedi: "Ey yılan, öl" Yılan kurumuş bir dal gibi cansız ve hareketsiz olarak olduğu yerde kaldı. Böylece biz de elde ettiğimiz sükunetle mescidin dışına doğru hareket ettik.

Birkaç adım yürüdükten sonra dostlardan biri, yılanın hakikatte üstadın hitabıyla mı öldüğünü yoksa kendiliğinden mi öldüğünü kesin bir şekilde bilmek için geri döndü. Ayağıyla yılana vurdu ve yılanın gerçekten öldüğünü gördü. Daha sonra bize katılarak Necef'e doğru yola düştük. Aniden üstat o şahsa yönelerek şöyle buyurdu: "Yılan benim hitabımla cansız hale geldi! Sizin geriye dönüp bu olayı araştırmanız ve benim hitabımın etkisi olup olmadığına bakmanız gerekmezdi."

2- Gönül Sahibinden Başka Bir Hikaye

Naklederler din büyüklerinden
Hakikati ayn'ul yakin olarak tanıyanlardan
Ki bir gönül sahibi bir kaplana binmişti
Güzel bir şekilde sürüyor ve elinde bir yılan
Birisi şöyle dedi: "Ey Allah yolunun adamı!
Gittiğin bu yolu bana da göster
Ne yaptın ki yırtıcılar sana itaat etti
Saadet talihi senin adına çıktı
Dedi ki kaplanım boyun eğmiştir ve yılan
Fil ve akbaba da boyun eğse şaşırma
Sen hakemin hükmünden sapma
O zaman senin hükmünden sapmaz asla
Hakim hakemin hükmüne boyun eğerse
Allah onu korur ve yardımcı olur
Seni severse artık imkansızdır
Seni düşmanın eline bırakmaz asla
Yol budur, yoldan yüz çevirme
Adım at ve mutluluğunu elde et
O kimseye nasihat faydalı olur ki
Sa'dinin sözünü beğenmiş olsun.

3- Mirza Tahir Tenkaboni'den Bir Hikaye


Son dönemin büyük filozoflarından ve hikmet sahibi kimselerden olan Mirza Tahir Tenkaboni şöyle diyor:
"Taran'da Baharistan meydanındaki Sepehsar medresesinden bir iş için dışarı çıktım. Caddenin karşı tarafında bir seyyid gördüm. Yüzüne baktığımda eski ders arkadaşlarımdan biri olduğunu anladım. Hemen yanına gittim, selam verip halini sordum. O, "Boşta geziyorum" dedi. Ben şöyle dedim: "Bu akşam gel medresede bana misafir ol." Davetimi kabul edip akşam geldi ve hava soğuk olduğu için ısınma kürsüsünün altına girdi.

Kendisine bir çay doldurdum, çayı içtikten sonra bana şöyle dedi: "Benimle Kum şehrine gelmek ister misin?" Ben de cevabında: "Hava çok soğuktur, ayrıca bu gece vakti Kum'a gidecek araba da bulamayız" dedim. Ama o Kum'a gitmek hususunda ısrar etti. Ben de, "O halde geliyorum" dedim.

Aniden şöyle dedi: "İşte sana Kum!" Kendimi aniden Hz. Masume'nin (a.s) mübarek türbesinin yanında gördüm. Bu gerçeğe yakin etmek için mühür yerinden bir mühür aldım. Hz. Masume'yi ziyaret ettikten sonra bana şöyle dedi: "İşte bu da Tahran!" Aniden medresedeki hücremde sobanın yanında olduğumu gördüm. O mühür de benim yanımda duruyordu."

4- Cabir-i Cu'fi'den İki Keramet


Bir grup kimse, İmam Cafer Sadık'ın (a.s), kendisini Allah'a yakınlardan ve de dünya ve ahirette değerli babası İmam Muhammed Bakır'ın (a.s) arkadaşlarından kabul ettiği Cabir-i Cufi'nin yanına geldiler ve de bir cami yapmak hususunda kendisinden yardım istediler. Cabir şöyle dedi: "Ben mümin bir kimsenin orada yere düştüğü ve öldüğü bir binaya yardımda bulunmam."

Yanından ayrılınca ona iftirada bulundular ve şöyle dediler: "Bu hem çok cimridir, hem de yalancıdır."
Ertesi gün bir miktar para toplayıp camiyi yapmaya koyuldular. İkindi vakti, dikkatsizlik yüzünden inşaat ustası iskeleden düştü ve öldü. Bunun üzerine de o ilahi şahsın cimri ve yalancı olmadığını anladılar."
Ala' b. Şerik şöyle diyor: "Hişam b. Abdulmelik, Cabir-i Cu'fi'yi yanına çağırdı. Ben de o yolculukta kendisiyle birlikte bulunuyordum. Yol esnasında bir çölün ortasında çobanın yanına oturduk.

Bir koyun seslendi, Cabir güldü. Ben ona şöyle dedim: "Neden gülüyorsun?" O cevaben şöyle dedi: "Bu koyun çocuğuna şöyle diyor: Bu bölgeyi terk et; zira bir kurt geçen yıl doğurduğum ilk yavrumu buradan kaptı." Ben şöyle dedim: "Çok ilginçtir!" Bunun doğru veya yalan olduğunu şimdi anlarız." Çobanın yanına gittim ve şöyle dedim: "Bu koyunu bana sat." O, "satmıyorum" dedi. Ben, "Neden satmıyorsun?" dedim. O şöyle dedi: "Bu koyun sürümün içinde daha çok doğurgan ve daha çok süt veren bir koyundur. İlk yavru doğurduğu zaman bir kurt yavrusunu kaptı. Sütü tam bir yıl boyunca kurudu. Ama bu yıl yeniden yavru doğurdu ve göğsü süt doludur."

Ben de: "Doğru söylüyorsun" dedim.


Birlikte yola koyulduk. Kufe köprüsünün yanına vardık. Bir adamın elinde yakut taşından bir yüzük vardı. Cabir ona şöyle dedi: "Bu berrak yakut taşına bir bakayım." O şahıs parmağından çıkarıp ona verdi. Cabir yüzüğü Fırat'ın dalgalı sularına attı. O şahıs çok rahatsız olarak, "Neden böyle yaptın?" dedi. Cabir şöyle dedi: "Kızma, yüzüğünü elde etmek istiyor musun?" O: "Evet" dedi. Cabir elini suya doğru götürdü, su yükselerek Cabir'in elinin yanına kadar geldi. Cabir Yakut'u alarak sahibine geri verdi."


Şükür Makamı


Bu makam da çok değerli makamlardan biridir. Hak yolunun salikleri bu makama erişmek için büyük gayret göstermişlerdir.
Bu makam ve mertebe o kadar yücedir ki, bu makama sahip olan kimseler insanlar arasında oldukça azdır.
"Ey Davud ailesi! Şükredin. Kullarımdan şükreden azdır."
Eşsiz hadis alimi Allame Merhum Molla Muhammed Bakır Meclisi şükrün anlamı hususunda şöyle buyurmuştur: "Şükür; zahiri ve batıni nimetleri itiraf etmek, nimet sahibini tanımak ve de nimeti emredildiği yerde harcamaktır."

İmam Bakır'dan (a.s) şöyle rivayet edilmiştir: "Nimetin şükrü, haramlardan sakınmaktır."
Seyyid'uş- Şüheda Hz. Hüseyin (a.s) Aşura gecesi yaptığı konuşmasının sonunda, Allah-u Teala'nın dergahından şunu istemiştir: "Beni şükredenlerden kıl."

Rağıb-i İsfahani şöyle diyor: "Şükrün üç mertebesi vardır: Kalp ile yapılan şükür, dil ile yapılan şükür ve amel ile yapılan şükür. Kalp ile yapılan şükür; nimet sahibini ve nimeti tanımaktır. Dil ile yapılan şükür; nimeti itiraf etmektir. Amel ile yapılan şükür ise; nimeti Allah'ın emredildiği yerde harcamaktır."

İmam Sadık'tan (a.s) nakledildiği üzere Musa'ya şöyle vahyedildi: "Ey Musa! Bana hakkıyla şükret." Musa şöyle arzetti: "Ey Rabbim! Sana nasıl hakkıyla şükredeyim? Oysa sana her şükrettiğimde mutlaka bu şükretme nimetini sen bana bağışladın." Allah şöyle buyurdu: "Ey Musa! Bu şükretmenin benden olduğunu bilmekle de şimdi bana şükrettin."

Hz. Hüseyin (a.s) Arefe duasında şöyle arzetmektedir: "Eğer ben ve nimetlerini sayan kimseler, nimetlerinden sadece birinin dahi şükrünü yerine getirmeye çalışsak, sen başarı vermediğin takdirde buna güç yetiremeyiz."
Hz. Davud (a.s) Allah'a şöyle arzetti: "Ey Rabbim! Sana nasıl şükredeyim! Oysa şükür, diğer bir şükrü getiren senden taraf başka bir nimettir." Allah şöyle buyurdu: "Ey Davud! Sende olan her nimetin benden olduğunu bilmen, bana şükretmendir."

Bu tür rivayetler dil ile yapılan şükrü beyan etmektedir. Şükrün en üstün mertebesi olan ameli şükür ise; yakini iman elde etmek, güzel işler yapmak, ahlaki güzellikleri hayata geçirmek ve bütün ilahi haramlardan sakınmaktır.

Şükreden Bir İnsandan İlginç Bir Hikaye


Sem' b. Abdulmelik şöyle diyor: "Mina topraklarında İmam Sadık'ın (a.s) huzurunda üzüm yemek ile meşgul idik. Aniden bir fakir geldi ve İmam Sadık'tan yardım diledi. İmam şöyle buyurdu: "Ona bir miktar üzüm verin." Kendisine bir miktar üzüm verildiğinde o fakir kimse üzümü almaktan sakındı ve onu geriye iade ederek şöyle dedi: "Eğer para verirseniz alırım." İmam Sadık (a.s) şöyle buyurdu: "Allah versin!" Fakir gitti, sonra geri dönüp şöyle dedi: "O halde üzümü veriniz." İmam (a.s) şöyle buyurdu: "Allah versin!"

O esnada başka bir fakir kimse geldi ve yardım istedi. İmam (a.s) üzüm salkımından üç tane alıp ona verdi. Fakir kimse üç üzüm tanesini alınca şöyle dedi: "Bana rızk veren alemlerin Rabbi Allah'a hamdolsun."

İmam (a.s) ona: "Biraz sabret" diye buyurdu. Sonra her iki elini üzümle doldurarak ona verdi. O tekrar: "Alemlerin rabbine hamdolsun" dedi. İmam (a.s) ona: "Biraz sabret" dedi. Daha sonra hizmetçisine dönerek şöyle buyurdu: "Yanında ne kadar dinar ve dirhem vardır?"

Hizmetçisi yirmi dirhem getirdi ve şöyle dedi: "Yanımızda bu kadar dirhem kalmıştır." İmam (a.s) yirmi dirhemi o fakire verdi. Fakir kimse, o yirmi dirhemi aldıktan sonra: "Bütün hamd ve övgüler Allah'a mahsustur. Allah'ım, bu bağış sadece sendendir ve senin benzerin yoktur" dedi.

İmam Sadık (a.s) o şahısa: "Sabret" diye buyurdu. Daha sonra mübarek gömleğini çıkararak ona bağışladı ve şöyle buyurdu: "Bu gömleği giy." O fakir gömleği giydikten sonra, "Beni giyindiren ve örten Allah'a şükürler olsun. Ey Eba Abdillah! (Veya şöyle dedi:) Allah sana hayırlı mükafatlar versin."

Fakir kimse, bu iki kısa kelimeyle İmam'a teşekkür ettikten sonra dışarı çıktı."
Büyük arif, yüce filozof ve takvalı alim, Molla Muhsin Feyz Kaşani çok önemli "Vafi" adlı kitabında, Takibat-i Nemaz babında, Masum'dan (a.s) şöyle rivayet etmektedir:

"Eğer namaz kılan kimse, farz namazını kıldıktan sonra şükür secdesine kapanır, Allah'ın kendisine bağışladığı nimetleri tek tek hatırlar ve şükrederse, Hak Teala meleklere şöyle hitap eder: "Ey melekler! Kulum farz namazını eda etti ve bana şükretmeye koyuldu, ona nasıl davranayım?" Melekler şöyle derler: "Onun ihtiyaçlarını gider." Meleklere şöyle hitap edilir: "İhtiyaçlarını giderdim artık ne yapayım?"

Melekler şöyle derler: "Ona ahirette kurtuluş nasip et." Meleklere şöyle hitap edilir: "Ona kurtuluş verdim, artık ne yapayım?" Melekler şöyle der: "Ona rızk genişliği nasip et." Meleklere şöyle hitap edilir: "Ona rızk genişliği verdim, artık ne yapayım?" Melekler şöyle der: "Ona salih bir evlat nasip et." Meleklere şöyle hitap edilir: "Ona salih evlat nasip ettim."

Namaz kılan kimse, secdede Allah'a şükrettikçe Allah hitap eder, melekler de kendisine dua ederler. Nihayet melekler şöyle derler: "Ya Rab! Biz onun için hayırlı olan her şeyi senden istedik, sen de bağışta bulundun, artık isteyecek bir şey bilmiyoruz." Meleklere şöyle hitap edilir: "Siz bilemezsiniz, ama ben biliyorum." O bana şükretti, ben de onun şükrünü takdir edeceğim. Benim şükrü takdir etmem ise nimet kapılarını yüzüne açmamdır."

Zikir Makamı


Hak Teala'nın kulun kalbinin temizlendikten sonra ona ilham ettiği zikir, dua kitaplarında yer alan zikirden farklıdır. İlham edilen zikir, dünya ve ahiret mutluluğu ve saadetine sebep olmaktadır ve de insanın , gafil kimselere ulaşamadığı hakikatlere ulaşmasını sağlamaktadır.

İlham edilen zikir, hal zikridir; söz zikri değil! Zira dilin zikri, kelimelerle ilgilidir, hal zikri ise hafifleyen kalbin Allah'ı görmeye erişmek için maneviyat alanında uçmasını sağlamaktadır.

Hal zikrinin ilhamıyla insanın basiret gözleri açılmakta, insan sonsuz bir güzeli görmeye nail olmakta ve böylece insan bütün varlığını bu sevgilinin huzuruna ihlasla sunmakta, tıpkı İmam Hüseyin gibi ruhunun derinliklerinden şu hakikati terennüm etmektedir: "Bütün yaratıkları,

senin isteğin uğrunda terk ettim." Yani bütün varlıkları senin isteğin yolunda terk ettim, kalbimi onlara bağlılıktan kurtardım, vücudumu senin için halis kıldım, başkasının muhabbet lekelerini kalbimden sildim, azamet dergahına kulluğa oturdum ve senden başka her türlü bağları çözdüm.

Benim bir yarim var ki kalbimin yari
Ondan gelmektedir kalbimin sevgisi
O yar ki ondan ulaşır Tuğra'ya
Kalbin ümit belgesi
Yüzünde olan zülfün
Kalbi kararsızlığında yer almaktadır
Uçma gamze okunun uçmasıdır.
Kalbin hüznünden sonra gelir
Senin lâl dudakların dışında kimden gelir
Kalp yarasının cerrahlığı
Asla mey seçmedi eğer olsaydı
Senin hicranın kalbin tercihi
Şimdi vaktidir ki aşk mülkünün sohbetini
Başlatalım kalp yarinin eliyle.

İlham edilen zikir, Seyyid'us- Sacidin, aşıkların kalbinin meşalesi, İmam Zeyn'ül- Abidin'in "Hamse Aşere" duasında gerçek sevgilisinin dergahına arzettiği şu ifadedir: "Bizi gizli zikir ile menus kıl, temiz amel ve beğenilmiş çabada bulunmamızı sağla."

Son Peygamber (s.a.a) de kendi ilahi sözüyle belki de bu gerçeğe işaret etmektedir:
"Her haliyle Allah'ı zikreden mümin, beş nur içindedir: Giriş yeri nur, çıkış yeri nur, sözü nur, yiyeceği nur ve kıyamet günü bakışı da nura doğrudur."

Marifet ehli, muhabbet yolunun yolcuları ve hidayet yolunun salikleri için bu varlık aleminde Allah'ı zikretmekten daha tatlı bir şey yoktur. Allah'ın zikri, dünyevi ilgilerden ve hayvani örtülerden temizlenmedikçe kimsenin kalbinin derinliklerinde zuhur etmez ve gönül evine ilham edilmez. Bu temizlik sadece zahiri ve batıni ibadetlerde bulunmak, günahlardan sakınmak ve ahlaki pisliklerden uzak durmakla vücuda gelir.

"Allah'ım! Huzu, huşu ve zelil bir durum içerisinde olan bir kimsenin istemesi gibi senden (hatalarıma) göz yummanı, bana merhametli davranmanı, beni verdiğine razı ve yetinen ve her durumda mütevazı kılmanı istiyorum."


Hak Teala'dan Dört Şey İstemek


Şüphesiz eğer dua, huşu içinde bir kalp, mütevazı bir zahir, yaşla dolu bir göz, halvet bir yer ve gece karanlığında yapılacak olursa, icabete daha yakın olur. Merhamet sahibi olan Allah Musa b. İmran'a şöyle hitap etmiştir: "Ey İbn-i İmran! Bana kalbinden huşu, bedeninden huzu, gözlerinden gece karanlığında yaş ver ve bana dua et ki şüphesiz beni yakın ve icabet eden bulacaksın."

Duanın bu bölümünde dua eden kimse, huzu, teslimiyet ve tevazu içinde Hak Teala'dan dört şey istemektedir. Dolayısıyla huzu, teslimiyet ve tevazu sayesinde duasının icabete erişeceğini ümit etmelidir. Bu söz konusu dört şey şunlardır:
1- Hak Teala'nın kendisine karşı yumuşak davranması
2- Rahmete mazhar olması
3- Allah'ın nasip ettiği rızka kanaat etmek ve hoşnutluk
4- Hayatın bütün boyutlarında tevazu ve alçak gönüllülük
Dua eden kimse önce şu gerçeğe teveccüh etmelidir: "Eğer iyilik edecek olursanız, şüphesiz kendinize iyilik etmiş olursunuz" kaidesi esasınca, insan gerçekte kendisine iyilik etmektedir. Eğer iyilik edecek olursanız, şüphesiz kendinize iyilik etmiş olursunuz.

Allah'ın müsamahasını, yumuşaklığını ve idare edişini kazanmak, sadece insanlarla iyi geçinmek, onlara karşı yumuşak davranmakla mümkündür. Allah'ın rahmet ve merhameti, bütün müminlere, Müslümanlara ve merhamete layık kimselere merhamet göstermekle elde edilebilir. İnsanları idare etmeyen, yumuşak huylu olmayan veya şefkatli olmayan kimseler, şüphesiz Allah'ın merhamet ve rahmetine mazhar olamazlar.

İdare Etmek ve Yumuşak Huyluluk


Mukaddes İslam dini, bütün müslümanları düşmanlıktan, birbirine karşı öfkelenmekten, haset içine düşmekten, ilişkilerini koparmaktan sakındırmış ve bütün İslam ehlini uzlaşmaya, idare etmeye, müsamahaya, görmezlikten gelmeye ve birbirine karşı sevgi göstermeye davet etmiştir.

Hak kültürü, müminleri manevi açıdan birbirinin kardeşi saymış, bu hususta birçok değerli hakları olarak ortaya koymuş, iman ehlini bu hakları eda etmeye teşvik etmiştir. Bu haklara riayet etmeyi, ahlaki açıdan lazım ve gerekli görmüştür. Bazen de şer'i bir farz olduğunu ilan etmiştir. Bu hukukları eda etmekten kaçınan kimseleri ise, Allah'ın velayetinden dışarı çıktığını bildirmiştir.

Kardeşlik ilişkileri kurmak, manevi ilişkiler içinde olmak ve bu ilişkileri devam ettirmek, batın ve derunun her türlü ahlaki çirkinliklerden temiz olmasının bir ürünüdür. Gurur, kibir, bencillik, hırs ve haset gibi ahlaki pislikler, kardeşlik haletinin, manevi atmosferin, sevginin, idare etmenin ve bir aile ve toplum bireylerinin birbirine karşı yumuşak davranmanın en büyük engeli konumundadır.

Allah Resulü (s.a.a) çok önemli bir rivayette halkı ahlaki pisliklerden ve ameli fesatlardan sakındırmakta ve insanları kardeşlik haklarına riayet etmeye davet etmektedir:
"Birbirinize karşı düşmanca davranmayın, birbirinize öfkelenmeyin, birbirinize haset içinde olmayın, dostluk ve kardeşlik ilişkilerini koparmayın.

Ey Allah'ın kulları! Birbirinize karşı kardeş olun. Şüphesiz müslüman, müslümanın kardeşidir ve kardeşine zulmetmez. Onu muhabbetlerden ve mal ödemekten mahrum kılmaz ve yardımsız bırakmaz." Hakeza Resulullah (s.a.a) şöyle buyurmuştur: "İnsanlarla güzel geçinmek, imanın yarısıdır. İnsanlara karşı yumuşak davranmak da hayatın yarısıdır."
Allah Resulü (s.a.a) şöyle buyurmuştur: "Kolayca alan, kolayca satan ve borçluya kolaylık tanıyan kimseye Allah rahmet etsin."

Hakeza Allah Resulü (s.a.a) şöyle buyurmuştur: "Kim zor durumda olan bir borçluya fırsat tanır veya onu serbest bırakırsa, Allah onu kolay hesaba çeker."

Hakeza Allah Resulünden (s.a.a) şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: "Kıyamet günü bir kimseyi günah ve kendisi hakkında düştüğü israf sebebiyle hesaba çekerler ve onun kurtuluşuna sebep olacak bir iyiliğini bulamazlar. Ona şöyle derler: "Sen asla iyilik yapmadın mı?" O şöyle der: "Hayır!

Ama servetimden insanlara borç verdim, etrafımda olan gençlere şöyle diyordum: "Kendilerinden alacaklı olduğun mal sahiplerine karşı iyilikle davranınız ve onları idare ediniz, eli darda olanlara da mühlet veriniz (veya onlardan almayınız)." Allah şöyle buyurur: "Ben kolaylaştırmak, yumuşaklık ve idare etme hususunda ondan daha layığım." Böylece Allah ondan vazgeçer ve onu bağışlar."

Hammad b. Osman şöyle diyor: "Bir şahıs İmam Sadık'ın (a.s) huzuruna vardı ve ashaptan bir şahıs hakkında şikayette bulundu. Çok geçmeden o şahıs İmamın yanına geldi. İmam (a.s) ona şöyle buyurdu: "Bu şahsın seni şikayet etmesinin sebebi nedir?" O şöyle arzetti: "Onun benden şikayet etmesinin sebebi şudur ki ona borç verdim ve paramı son dinarına kadar ondan istedim."

(Hammad şöyle diyor: İmam Sadık (a.s) kızarak oturdu ve daha sonra şöyle buyurdu: "Sen hakkını tümüyle aldığın takdirde çirkin bir iş yaptığını bilmiyor musun? Sen Allah'ın Kur'ân'da müminlerin halleri hususunda söylediklerini görmedin mi? Şüphesiz Allah şöyle buyuruyor: "Onlar sürekli hesabın kötülüğünden korkarlar." Sen müminlerin Allah'ın hesap sormada kendilerine zulmedilmekten korktuğunu mu sanıyorsun?

Hayır onlar sadece dakik ve kamil bir hesaba çekilmekten korkuyorlar. Bu tür hesaba çekmek, "kötü hesaba çekmek" olarak adlandırılmıştır. O halde hakkını alırken karşı tarafa bu şekilde davranan kimse hakikatte çirkin bir iş yapmıştır."

Resulullah (s.a.a) şöyle buyurmuştur: "Biliniz ki Allah'ın yeryüzünde kapları vardır ve bu kaplar kalplerdir. Allah'ın sevdiği en sevimli kap ise en temiz olanı, en sağlam olanı ve en ince olanıdır. Bunlar günahlardan temiz olan, din hususunda güçlü olan ve de kardeşlerine karşı şefkatli olan kalplerdir."

Resulullah (s.a.a) bir rivayette şöyle buyurmuştur: "Rabbim bana farzları eda etmeyi emrettiği gibi insanlarla iyi geçinmeyi de emretmiştir."




Dipnotlar

-----------------------------------
- Şii ve Sünni bütün hadis kitapları
- Bakara, 165
- Nur, 37
- Ref'ati-i Semnani
- Müddessir, 36- 48
- Tercüme-i el-Mizan, c. 1, s. 231, İfadelerde az bir değişiklikle
- Hadid, 28
- Maide, 9
- Kafi, c. 2, s. 436, Bab'ut- Tövbe, 12. hadis
- Vesail'uş- Şia, c. 6, s. 571, Bab-u İstihbab'it- Tefekkür, 7657. hadis
- Beled'ül- Emin, s. 255, Zu'l Huccet; Mefatih'ul- Cinan, Arefe duası
- İkbal, s. 71, Fesl'un fi ma Nezkuruhu min Ediyyetin… ve Mefatih'ul- Cinan, Ebu Hamza-i Sumali, Enes-Sağğir'ul- lezi rebbeytehu ve enel Cahil'ul- Lezi allemtehu
- Nefsine dikkat etmek, hesaba çekmek, günah ve de nefsi ile şartlaşmak
- Nefsi kötü sıfatlardan arıtmak, güzel sıfatlarla süslemek ve aydınlatmak.
- Enis'ul- Leyl, s. 152
- Ruh'ul- Beyan
- Parmak uçlarından dirseğe kadar yer alan kısım
- Müstedrek'ül- Vesail, c. 5, s. 298, Bab-u İstihbab-i Zikrillah, 5910. hadis ve Nefehat'ul- Leyl, s. 66
- Kenz'ul- Ummal, 1155
- Bahr'ul- Mearif, c. 1, s. 40
- Bihar'ul- Envar, c. 58, s. 234, 45. bab, Fi Ru'yet'un- Nebi, 1. hadis; Nefahat'ul- Leyl, s. 66
- Bihar'ul- Envar, c. 18, s. 260, 3. bab; Nefahat'ul- Leyl, s. 67
- Bihar'ul- Envar, c. 26, s. 1, 14. bab, 1. hadis; Nefahat'ul- Leyl, s. 67
- Mevlevi, Mesnevi-yi Manevi, Nuh'un Tehdit Etmesi…
- Sa'di-i Şirazi, Bostan, Hikaye
- Şii Müslümanların namazda üzerine secde ettikleri toprak parçası
- Rical-i Keşşi, s. 171
- Rical-i Keşşi, s. 172
- Sebe, 13
- Bihar'ul- Envar, c. 64, s. 268, 14. Bab, 1. hadis
- Kafi, c. 2, s. 95, Bab'uş- Şukr, 10. hadis
- el-İrşad, c. 2, s. 91
- Kafi, c. 2, s. 98, Bab'uş- Şukr, 27. hadis, az bir farklılıkla; Nefehat'ul- Leyl, s. 68
- Mefatih'ul- Cinan, Arefe duası
- Kafi, c. 4, s. 49, Bab'un- Nevadir, 12. hadis, Bihar'ul- Envar, c. 47, s. 42, 4. bab, 56. hadis; Enis'ul- Leyl, s. 155
- (Mefatih'ul- Cinan, Raz-u Niyaz-i Zakiran, 13. münacat)
- Nefehat'ul- Leyl, s. 70. hadis kaynaklarında örneğin: el-Hisal, c. 1, s. 277, el-Mümin yetekelleb… 20. hadis; Revzet'ul- Vaizin, c. 2, s. 291, Meclis'un Fi Zikr-i Menakıb-i Eshab'il- Eimme; Bihar'ul- Envar, c. 65, s. 17, 15. bab, 24. hadis, bu rivayet Müminlerin Emiri Ali'den (a.s) şöyle nakledilmiştir: "Mümin beş nur içinde dönüp dolaşır: Girişi nur, çıkışı nur, ilmi nur, sözü nur ve kıyamet günü de bakışı nura doğrudur."
- Bihar'ul- Envar, c. 67, s. 14, 43. bab, 2. hadis
- İsra, 7
- Mehaccet'ul- Beyza, c. 3, s. 329, Kitab-u Adab'us- Suhbe ve'l- Muaşere
- Mehaccet'ul- Beyza, c. 3, s. 401, Kitab-u Adab'is- Suhbe ve'l- Muaşere
- Mehaccet'ul- Beyza, c. 3, s. 386, Kitab-u Adab'il- Kesb-i ve'l- Meaş
- a.g.e
- Mehaccet'ul- Beyza, c. 3, s. 186, Kitab-u Adab'ul- Kesb-i ve'l- Meaş
- Ra'd, 21
- Mehaccet'ul- Beyza, c. 3, s. 322, Kitab-u Adab'us- Suhbe ve'l- Muaşere, 2. bab
- Tefsir-i Muin, s. 365