Kumeyl Duasının Şerhi
 


Bitkiler ve Şaşırtıcı Faydaları


Bitkilerin sayısını, sahip oldukları etki, tepki ve vitaminleri, insanların hayat ve yaşantısında üstlendikleri rolleri, onları yaratan Allah'tan başka kimse bilmemektedir.

Bitkiler de "her şey"in bir parçası ve ilahi rahmetin zahir ve batınlarını kuşatmış olması hasebiyle, vücutlarının bir köşesine ve diğer varlıkların hayatının bekası için üstlendikleri role işaret etmeye çalışalım.

Havada sınırlı miktarda oksijen gazı bulunmaktadır. Oksijen öyle bir hayatî maddedir ki, insanların, hayvanların ve bütün canlıların normal vücut ısıları ona bağlıdır ve insan ve hayvanların onsuz yaşantısı mümkün değildir.
Nefes alma esnasında bir miktar oksijen akciğerlere girmekte ve kana karışmaktadır, kan dolaşımı sistemiyle de bu oksijen bedenin diğer kısımlarına ulaştırılmaktadır.

Oksijen yiyecekleri, bedenin çeşitli hücrelerinde çok düşük bir ısıyla, yavaş ve sakin bir şekilde yakmakta ve bedenin normal ısısını meydana getirmektedir.
Yiyeceklerin yanma olayı esnasında "karbondioksit" adında zehirli bir gaz meydana gelmektedir. Bu gaz kanın yeniden akciğerlere döndüğü esnada kan ile birlikte tekrar akciğerlere girmekte ve teneffüs yoluyla dışarı çıkıp havaya karışmaktadır.

Bütün canlılar havadaki oksijeni almakta ve bu oksijeni karbondioksit olarak geri vermektedir.
Burada şöyle bir soru akla gelmektedir: Neden havadaki oksijen bitmemektedir? Oysa miktarı sınırlı ve belirgin olduğundan ve de milyarlarca insan ve canlıların binlerce yıl bu oksijenden istifade etmesinden dolayı şimdiye kadar çoktan tükenmesi gerekirdi.

Her bir insan 24 saat içerisinde normal bir teneffüs şekli ile yaklaşık 250 gram saf karbonu ciğerlerinden dışarı atmaktadır. Eğer bütün insan topluluğunu 3 milyar olarak farz edecek olursak, bir yıl içerisinde 273, 750, 000 ton zehirli bir gaz olan karbondioksit üretmekte ve yaklaşık olarak aynı oranda diğer canlılar da teneffüs sistemleriyle bu üretimi yapmaktadırlar.

Her an düzenli bir şekilde artmakta olan bu zehirli gaz nereye gitmektedir? Eğer havada olsaydı, oksijenle olan dengesinin şimdiye kadar çoktan bozulması gerekirdi. Çünkü oksijen azalmakta ve karbon çoğalmaktadır. Öyleyse niye insanlar ve canlılar sürekli canlı kaldılar ve ölümle yüz yüze gelmediler?!
Bu sorunun cevabı şöyledir: İlahi rahmet bu sorunu çok kolay bir şekilde halletmiş ve en kolay yolla insanları ve canlıları bu gazın ölüm tehlikesinden kurtarmıştır.

O bu dünyadaki canlıların sayısını, teneffüsleri canlıların teneffüsünün tam tersi biçimde olan ve sayılarını hiç kimsenin bilmediği bir dizi canlılar da yaratarak artırmıştır. Bu canlı varlıklar ve sürekli insana hizmet eden varlıklar, bildiğimiz bitkiler topluluğudur.

Bunlar yaprakları vasıtasıyla nefes aldıkları zaman havadan karbon almakta, karbonu bünyesinde tutmakta ve dışarı oksijen vermektedirler. Bu yüzden bitkilerin varlıklarının önemli bir bölümünü karbonlar oluşturmaktadır.
Kur'ân ayetleri ile aşıkların İmamı ve Müminlerin Emiri Hz. Ali'nin (a.s) melekuti sözlerinde de açıkça yer aldığı üzere, ilahi rahmet bütün yaprakları ihata etmiş bulunmaktadır ve bu esas üzere yapraklar,

hayat mekanizmasını yok olma tehlikesinden korumaktadır ve yüce Hak Teala'nın kuşatıcı rahmetinin eserleri; bitkilerin gövdesinde, dalında, yaprağında, filizlerinde ve çiçeklerinde açık bir şekilde görülmektedir. Görmeyen kimse hastadır ve bu konuda düşünmeyen kimse ise cehalet ve gaflet kanserine yakalanmıştır.

İnsan, çeşitli sebzelerden, tahıl ürünlerinden ve meyvelerden bedeninin sağlığı, açlığın giderilmesi, tat almak ve yaşamını sürdürmek için Allah-u Teala'nın vermiş olduğu akıl ve şuur ile istifade etmektedir ve bütün bunlar ilahi rahmet sayesinde insanın büyük atölyesinde, bedenin ihtiyaçlarına göre renk, kemik, deri, sinir, ayak, damar, kan, saç, tırnak, enerji, ısı vb. şeylere dönüşmektedir.

Kalp gözünü aç ki canı göresin
Görülmeyen şeyi göresin
Eğer aşk iklimine yönelirsen
Bütün afâkı gülistan görürsün
O toprakların tüm ehlini
Göklerin etrafında döner görürsün
Gördüğünü gönlün ister senin
İstediğini kalbin görür senin
Başsız ve ayaksız oranın dilencisini
Dünya mülkü kafasıyla ağır görürsün
Hem orada çıplak ayaklı bir grubu
Ayakları başların üzerine basmış görürsün
Hem orada başı açık bir grubu
Başının üzerine arşın gölge ettiğini görürsün
Bazen vecd ve semanın her birini
İki alemi sardığını görürsün
Yardığın her tanenin içinde
Ortada güneşini görürsün
Var olan her şeyi aşka verirsen
Bir arpa tanesi zarar görürsen kafirim
Aşk ateşiyle yanıyorsan eğer
Aşkı can kimyası görürsün
Boyutlar darlığından geçersin
Mekansızlık mülkünün genişliğini görürsün
Kulağın duymadığını işitirsin
Gözün görmediğini görürsün
Sonunda öyle yere varırsın ki
Cihan ve içindekilerden birini görürsün
Birine aşk duy canı gönülden
Ta ki ayn'ul yakin ile açık göresin
Ki biri var ve ondan başka hiçbir şey yok
O tektir, O'ndan başka ilah yok.

Haşerelerin (Böceklerin) ve Hayvanların Yaşam ve Varlık Alemindeki Rolleri
Böceklerin, hayvanların, deniz ve karadaki canlıların, kuşların ve sürüngenlerin sayısını ve vücutlarının varlık alemindeki büyük faydalarını, onları yaratandan ve rahmeti her şeyin zahir ve batınını çepeçevre kuşatmış olan Allah'tan başka hiç kimse bilemez.

Allah'ın bütün varlıklar üzerindeki kuşatıcı rahmeti, varlıklarından çok büyük etkiler vücuda getirmiştir ve bu arada insanın bütün bunlardan istifade etmesinin çok önemli bir yeri bulunmaktadır.

1- Aşılayıcı böcekler: Meyve ağaçlarının hem dişisi vardır, hem de erkeği. Hem erkeğin nutfesine benzer tozu (poleni) vardır, hem de dişiliğe delalet eden yumurtası. Eğer erkek ağacın tozu, kendi cinsinden olan dişi ağacın yumurtasına -ya da tam tersi olarak dişi ağacın tozu erkek ağacın tozuna-ulaşamazsa asla meyve meydana gelmez.

Bazı bitkilerin çiftleşmesi (döllenmesi) için yüce Rahman çok küçük böcekler yaratmıştır. Onlar bu görevi en güzel şekliyle yerine getirmektedirler. Bunun tozunu (polenini) onun yumurtasına ve onun tozunu bunun yumurtasına ulaştırmaktadırlar.

İşin ilginç tarafı ise bu becerikli işçilerin asla hata yapmamalarıdır. Onlar elmanın tozunu (polenini) şeftaliye veya eriğin tozunu kavunun yumurtasına ulaştırmazlar. Sadece elmayı elma ve şeftaliyi de şeftali ile döllendirmektedirler.
Şaşırtıcı başka bir yön de şudur ki, ağaçlar da bu böceklere çalışmalarının karşılığı olarak ücret ödemektedirler ve bu ücret de ağaçların içerisine bu işçiler için konulmuş olan reçinedir.

Onlar bu tatlı maddeyi yemekte ve adeta damadı geline ulaştırıp çocuklarını (meyvelerini) insana, evet insana takdim etmektedirler. Ama insan ne yazık ki bütün bunlara rağmen kendisine gösterilen bunca muhabbet, lütuf ve rahmetin değerini bilmemektedir.
2- İnek ve Koyun: Doğa bilimcilerinin, tabiattaki her şeyin varlıkların ihtiyaçlarına göre düzenlendiğini söylemeleri doğru bir sözdür.

Evet, memeli hayvanlarda annenin göğsündeki süt, bebeğin ihtiyacı oranında bulunmaktadır. Fakat rahmeti bütün her şeyi kuşatan yüce Allah, inek ve koyunu bütün memeliler için geçerli olan bu genel kanundan istisna tutmuştur. Çünkü bu hayvanların sütü sadece kendi yavruları için değil, aynı zamanda beşer için de besleyici bir gıdadır.
İnek ve koyunun sütü bebekler, çocuklar hatta gelişmekte olan insanlar veya erişkinler için çok önemli bir besin maddesidir ve süt mamulleri beşerin besin ihtiyacının çoğunu karşılamaktadır.

Acaba yüce Allah'ın insana olan rahmet ve lütfü açık bir şekilde görülmüyor mu? Allah-u Teala sonsuz rahmeti sayesinde faydaları çok fazla ve zarar verme ihtimali ise çok az olan bu hayvanları insanın hizmetine vermiştir.
İnsan koyunun bütün organ ve uzuvlarından istifade etmektedir. Bu hayvanın baştan ayağa bütün vücudu insana hizmet etmektedir.

Şaşırtıcı ve dikkat edilmesi gereken bir nokta da şudur ki koyun; "et, süt ve yün için beslenen koyunlar" diye farklı kategorilere ayrılmasına rağmen, her üç grup koyunun da besin kaynağı aynıdır. Bu alemlerin yaratıcısının kudretini göstermektedir.

Allah-u Teala bir tek hayvanın vücudunda, bir çeşit yemeği, insan için çok değerli üç farklı ürüne dönüştürmekte ve her ne kadar aralarında nankörler olsa da, insanın yiyecek ve giyecek ihtiyacını karşılamaktadır.
Koyun ilahi rahmetin kuşatmış olduğu "her şeyin" küçük bir parçasıdır. Hak Teala'nın bu varlık üzerindeki rahmetin eserlerini göstermek için birçok kitap yazmak gerekir.

3- Bal arısı: Botanikçiler şöyle diyorlar: Çiçeklerin çoğunun, gün boyunca nektarı (balözü) yoktur. Günün belli bir saatinde nektarı bulunmaktadır ve de bu nektar bulundurma saati üç saati geçmemektedir. Bütün çiçekler aynı anda nektar bulundurmamaktadır.

Bazıları sabahleyin, bazıları öğlen ve bazıları öğleden sonra da nektar bulundurmaktadır. Bal arısı, bitkileri ve zamanı çok iyi tanımaktadır. Çiçekleri ve bu çiçeklerin ne zaman nektar bulunduracaklarını çok iyi bilmekte ve belirledikleri bir saatte de çiçeğe yönelip nektarını almaktadırlar.

Daha sonra çiçeğin nektarını kendi bedeninde tatlı, saflaşmış lezzet, enerji verici ve güzel renkli bir maddeye dönüştürmektedir ki dünyada var olan yiyecekler içerisinde eşi ve benzeri yoktur ve de bozulup kokuşma durumundan muhafaza edilmiştir.
Bütün bunların yanısıra bal, Kur'ân'ın da buyurduğu üzere insanın bazı hastalıklarına da ilaç olmaktadır: "Onda insanlar için şifa vardır."

Arı ve onun esrarengiz yaşantısı hakkında yüzlerce kitap yazılmıştır ki her sayfası, zahiren küçük, fakat eserleri çok büyük olan bu mevcudun bütün işlerini kapsamış olan yüce Allah'ın kuşatıcı rahmetinin bir göstergesidir.


Eşsiz"Hidayet"Nimeti


Allah'ın genel rahmeti ve lütfü, insana yeryüzünün bir köşesinde belli bir süre için yer vermeyi, daha sonra bulut, rüzgar, sis, güneş, gezegenler… vb. birçok şeylerin etki ve tepkisinden oluşan her türlü nimet ve ihsanlardan faydalandırmayı, bitkilerden temin edilen sebzeler,

tahıl ürünleri ve meyvelerini hizmetine sunmayı, deniz, hava ve karadan elde edilen helal etlerle rızıklandırmayı ve yaşamını sürdürebilmesi için kendisine gerekli olan araç ve gereçleri temin etmeyi takdir etmiştir ki, akıl ve fikre dayanarak, irade ve tercihini, özgürlük ve hürriyetini kullanarak teşrii hidayeti, başka bir deyişle; semavi kitapların, enbiyanın,

İmamların ve özelikle de Kur'ân-ı Kerim'in açıkça ortaya koyduğu ve de eşsiz nimetlerden biri olan sırat-i müstakimi seçebilsin ve bu yolla yaratıcısına karşı olan görevlerini, vazifelerini ve sorumluluklarını bilsin ve aşk ve doğruluk içinde büyük bir himmetle bu görevini yerine getirmeye koyulsun.

Bu yolla istenilen rüşt ve kemaline erişsin, dünyada olduğu bu sayılı birkaç günde ebedi olan ahiretini ve kalıcı yurdunu bayındır kılmaya koyulsun ve kendini Allah'ın rızasını ve cennetini elde etmek için hazırlasın.

İnsan eğer Hak Teala'nın bütün maddi ve manevi nimetlerini düşünecek ve dikkatli bir şekilde inceleyecek olursa, Allah'ın rahimiyet rahmetinin ve şefkat sahibi Allah'ın özel ve genel feyzinin, zahir ve batın, gayb ve şuhud, mülk ve melekut bütün alemleri kuşattığını görecektir. Allah'ın geniş rahmetinin kendisini kapsadığını ve varlıklardan hiçbirine, hatta kendisine yakınlaşmış meleklere dahi göstermediği bir şekilde onu inayet, lütuf, şefkat, kerem ve rahmetine mazhar kıldığını görecektir.

Bu durumda insan marifet kandiliyle aşk ile görev yolunda yürümeye koyulur ve imanın yardımıyla yüce dostla buluşmak için harekete geçer. Bir an olsun Hakk'a kulluk ve halka hizmetten geri kalmaz. Vücudunun bütün hücreleriyle; damar, ayak, organ ve uzuvlarıyla, aşık gönlüyle, hayran ruhuyla, konuşan diliyle, hal sahibi batınıyla, yanık göğsüyle, et, deri, kemik ve bütün varlığıyla, mütevazı ve alçak gönüllü bir şekilde, gece gündüz ezeli ve ebedi sevgilinin huzurunda, sonsuz rahmete tevessül ve temessük ederek şöyle der:

Ey melik! Seni zikrederim ki sen temiz ve ilahsın.
Senin kılavuzum olduğun yoldan başkasına gitmem
Her zaman seni birlerim ki sen tevhide layıksın
Sen hekimsin, sen azimsin, sen kerimsin, sen rahimsin
Sen fazilet kaynağısın, sen övgüye layıksın
Meşakkat, acı, dert ve ihtiyaçtan münezzehsin
Korku, ümit, hesap ve sorgudan berisin
Seni vasfetmek olmaz ki sen akıllara gelmezsin
Senin benzerin bulunmaz ki sen vehimlere sığmazsın
Sen bütünüyle izzet, celal, ilim ve yakinsin
Sen bütünüyle nur, sevinç, cömertlik ve mükafatsın.
Bütün gaybı sen bilirsin ve bütün ayıpları sen örtersin
Bütün çoklukları azaltır, bütün azlıkları çoğaltırsın
O'nun benzeri yoktur, O Samed'dir ve zıddı yoktur
Saltanat kimin içindir? Sen buyuruyorsun ki o sana layıktır
Senai'nin dudak ve dişleri hep seni birler
Ola ki cehennem ateşinden bir kurtuluş elde etsin.

İnsan sırat-ı müstakim ve ilahi doğru hidayeti seçmek, görev ve vazifeleriyle amel etmek, helal ve harama riayet etmek ve Allah'ın kullarına hizmet etmekle, Allah'ın kendisine verdiği birer rahmeti olarak Kur'ân-ı Kerim'in buyruğu esasınca minnetsiz yüce ve büyük ecre, Hakk'ın rızasına, devamlı cennette kalmaya hak kazanmaktadır.


Allah'ın Rahmeti


İnsan eğer yaşamı boyunca cehaletten veya gafletten veya unutmaktan ya da başka bir sebepten dolayı isyan eder veya hataya düşerse, söylendiği şekliyle tekrar Hak Teala'ya döner, tövbeye sarılır; hatasını telafi ederse, kesinlikle Allah'ın af ve bağışlanma, mağfiret ve rahmetine nail olur. Özellikle de eğer insan, rahmet gecesi olan ve de Kumeyl duasının okunmasıyla merhamet sahibi Allah'ın rahmet, bağış ve mağfiret yağmurunun kesin olarak yağdığı Cuma gecesinde tövbe ederse kesinlikle tövbesi kabul olur.

"De ki: "Ey nefislerine karşı aşırı giden kullarım, Allah'ın rahmetinden ümit kesmeyin. Allah bütün günahları bağışlar. Çünkü O, çok bağışlayan, çok esirgeyendir."
Melekuti cümleler ve arşî ibaretlerle biten ayetler Kur'ân'da çoktur. Örneğin: "Muhakkak ki Allah çok bağışlayandır,

çok esirgeyendir." ; "Allah kullarına karşı şefkatli olandır." ; "Allah ise kendi izniyle cennete ve mağfirete çağırır." ; "Ve bilin ki şüphesiz Allah bağışlayandır, halimdir." "Allah rahmetini dilediğine tahsis eder" ; "Allah büyük fazl sahibidir." ; "Şüphesiz Allah, çok affeden,

çok bağışlayandır." ; "Çünkü Allah, tövbeleri çok kabul edendir, çok esirgeyendir." ; "O Allah merhametlilerin en merhametlisidir." ; "Şüphesiz Rabb'inin affı geniştir."
Bu ayetlerin ifadesi hasebiyle de Allah'a doğru yönelmek, günahlardan tövbe etmek, isyan ve hatalarını telafi etmek farzdır ve Allah'ın rahmetinden ümidi kesmek ise haram ve büyük günahtır.

Rahmet Kapısının Rivayetleri


Ebu Said el-Hudri, Peygamber Efendimizden (s.a.a) şöyle buyurduğunu rivayet etmektedir: "Günahkar müminler cehenneme götürüldüğü zaman ateş onlara serin olur. Dışarı çıkarıldıklarında yüce Allah tarafından meleklere şöyle seslenilir: Bunları benim fazl ve rahmetimden dolayı cennete götürün ki benim merhamet denizim, memnuniyetim ve lütfüm sınırsız, fazl ve ihsanım sonsuzdur."

Ehl-i Beyt'den (a.s) şöyle rivayet edilmiştir: "Kıyamet günü olduğunda, Allah-u Teala iman ehlini bir yerde toplar ve şöyle buyurur: "Ben sizin üzerinizde olan hakkımdan vazgeçtim. O halde siz de birbirinizin üzerinde ne hakkınız varsa helal edin ki cennete giresiniz."

Rivayette şöyle yer almıştır: "Kıyamet günü olduğunda iman ehlinden bir kulu Allah'ın huzuruna çıkardırdıkları zaman kendisine şöyle hitap edilir: "Ey kulum! Nimetimi günah yolunda kullandın ve senin için nimetimi ne kadar artırdıysam sen de isyanını artırdın." Bu yüzden kul günahından dolayı utanarak başını yere eğer, rahmet dergahından kendisine şöyle hitap edilir: "Ey benim kulum! Başını kaldır ki günah işlediğin o saatte seni bağışladım ve günahının üzerine af çizgisini çektim."

Başka bir rivayette ise şöyle yer almıştır: "Bir kulu yakına getirirler, o zavallı, günahının çokluğundan dolayı başını yere eğer ve utancından ağlamaya başlar. Rahmet ve izzet dergahından kendisine şöyle seslenilir: "Gülerek günah işlediğin gün seni utandırmadım; bugün ise utancından ve mahcubiyetinden dolayı başını öne eğiyor, günah işlemiyor ve hüngür hüngür ağlıyorsun, o halde nasıl seni azap edebilirim ki? Günahlarını affettim ve sana cennete girme iznini verdim."

Peygamber Efendimiz'den (s.a.a) şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: "Allah'ın yüz tane rahmeti vardır, bunlardan sadece bir tanesini dünyada göstermiş ve kulları arasında paylaştırmıştır. Geriye kalan doksan dokuz tanesini ise kendi ihsan hazinesinde saklamaktadır ve ahirette o bir taneyi de bunların üzerine ekleyerek kullarına armağan edecektir."

Muhaddislerin reisi ve eşi az bulunan hadisçi Şeyh Saduk, Masum İmamlar'ın birinden şöyle buyurduğunu rivayet ediyor: "Kıyamet günü olduğunda, ilahi rahmet öyle cilve edecek ve günahları grup grup bağışlayacaktır ki kovulmuş şeytan dahi Allah'ın affından dolayı ümide kapılacaktır!"

Çok önemli bir rivayette ise şöyle yer almıştır:
"Mümin bir kulu kabre koyduklarında, üzerini örttüklerinde, sonra da dostları ve arkadaşları geri dönüp onu mezarın çukurunda yalnız başına bıraktıklarında, izzet sahibi Hak Teala lütuf ve rahmetiyle ona şöyle hitap eder: "Ey benim kulum! Bu karanlık yerde yalnız kaldın. Oysa sen onları (dostları) sevindirmek için günah işledin ve onların rızasını benim rızama tercih ettin. İşte onlar senden ayrıldılar, seni yalnız bırakıp gittiler.

Bugün seni bütün varlıkların şaşıracağı bir şekilde geniş rahmetimle okşayacağım." Sonra meleklere şöyle hitap edilir: "Ey benim meleklerim! Kulum garip, kimsesiz, yardımcısız ve vatanından uzaktır, şimdi bu kabirde benim misafirimdir, gidip ona yardım edin, cennet kapılarından birini yüzüne açın, ona çeşitli yiyecekler ve hoş kokulu bitkileri hazırlayın ve sonra kulumu bana bırakın ki kıyamet gününe kadar onun munisi ben olacağım."


Rahmet Destanları


Başka bir rivayette ise şöyle yer almıştır:
"Kıyamet günü olduğunda kulu hesap yerine getirirler, günahlarla dolu olan amel defterini sol eline verirler, kul defteri alacağı zaman dünyada adet edindiği üzere "bismillah" lafzını dile getirir ve Allah'ın rahmetini dile getirerek amel defterini alır,

amel defterini açtığında sayfalarının beyaz olduğunu ve o defterde hiçbir yazının yazılmadığını görür. O zaman şöyle sorar: "Burada yazılı bir şey yok ki okuyayım." Melekler şöyle der: Bu defterde günahların ve hataların yazılmıştı. Ama bu ayetin (besmele) bereketiyle silindi ve aziz olan Allah seni bağışladı."

İsa ve Günahkar


Rivayetlerde şöyle yer almıştır: "Bir gün Hz. İsa ve Havarilerinden bir topluluk yoldan geçiyorlardı. Günahkarlığı ile tanınan biri onları gördü, gönlünde hasret ateşi alevlendi, gözünden pişmanlık gözyaşları boşaldı, kötü yaşantısını ve karanlık halini gözden geçirdi, kan dolu yüreğinden içten bir ah çekti ve hal diliyle şöyle dedi:

Ya Rab! Eli boş, gözü yaş dolu olan benim
Ruhu yorgun, yüreği yanık, sinesi kebap olan benim
Amel defteri siyah, ömür zayi ve iş bozuktur
Kerem ile kendi fazlınla elimden tut benim

Daha sonra kendi kendine şöyle düşündü: Gerçi ben bütün ömrüm boyunca hayır yolunda bir adım dahi atmadım ve bu pislik ve kirlilik içinde pak insanlarla birlikte olmaya layık biri değilim, ama bu topluluk Allah'ın dostlarıdır. Eğer onlar ile dostluk ve uyum içerisinde iki üç adım yürüyecek olursam bunun ecri asla zayi olmaz"

Daha sonra kendisini Ashabı Kehf'in köpeğinin yerine koydu ve feryat ederek Allah dostu grubun peşi sıra yola koyuldu.
Havarilerden biri geriye döndü ve zamanındaki kötülerden biri olarak meşhur olan o gencin kendilerinin ardı sıra gelmekte olduğunu görünce şöyle dedi: "Ey Ruhullah!

Ey temiz ruh! Bu ölü kalpli küstah adam bizimle birlikte olma liyakatini nerden edindi ve bu aşağılık pis insanın bizim ardımızdan gelmesi hangi dine göre revadır? Onu kov ki ardımızdan gelmesin ve bizimle birlikte olmasın. Aksi takdirde günahlarının uğursuzluğu, bizim hayatımıza da girecektir."

Hz. İsa (a.s) o şahsa ne diyeceğini ve o adamı kendilerinden nasıl ayıracağını düşünmeye koyuldu. Aniden kendisine ilahi bir vahiy ulaştı: "Ey Ruhullah! O kendini beğenmiş ve kuruntularına kapılmış dostuna de ki: "Bugüne kadar yapmış olduğu bütün hayırlarını, o iflas etmiş kuluma aşağılık gözüyle baktığı için amel defterinden sildik.

Dolayısıyla sıfırdan amel etmeye başlasın ve o pişmanlık ve hasret içinde dergahımıza yönelen fasık günahkarı da müjdele ki yüzüne başarı kapısını açtık ve hidayet yolunda onu desteklemek için kendisine inayet kılavuzunu gönderdik."



Günahkar Genç


Molla Fethullah Kaşani, "Menhec'us-Sadıkin" adlı kitabında ve Ayetullah Kelbasi ise "Enis'ul Leyl" adlı kitabında şöyle nakletmişlerdir: "Malik-i Dinar zamanında, günah ve isyan ehli zümresinden bir genç dünyadan göçtü. İnsanlar, günahları sebebiyle onun cenazesini defnetmediler. Aksine onu oldukça pis ve çöplük dolu bir yere atıp gittiler. Geceleyin rüya aleminde Hak Teala tarafından Malik-i Dinar'a şöyle söylendi: "Kulumuzun cenazesini oradan al, yıka, kefenle ve salihler ile temizlerin mezarına göm."

Malik-i Dinar şöyle arzetti: "O, fasıklar ve kötüler grubundandır. O nasıl ve hangi vesileyle Allah'ın dergahına yakın olabildi?" Malik-i Dinar'a şöyle cevap verildi: "Ölmek üzereyken, ağlayan gözlerle şöyle dedi: "Ey dünya ve ahiretin sahibi! Dünya ve ahireti olmayan bu kuluna acı."

Daha sonra Malik-i Dinar'a şöyle denildi: "Ey Malik! Hangi dertli insan dergahımıza geldi de derdine deva vermedik? Hangi ihtiyaç sahibi dergahımıza yöneldi de ihtiyacını gidermedik?"

Müstecap Dua


Hal ehli ve arifler zümresinden olan Mansur b. Ammar zamanında zengin bir kimse, günah dolu bir şölen düzenledi. Kölesine dört dirhem vererek, misafirleri ağırlamak için gereken şeyleri almasını emretti ve onu pazara gönderdi.
Köle pazara giden yolda,

Mansur b. Ammar'ın meclisinin önünden geçti ve kendi kendine şöyle dedi: "Biraz durayım da Mansur b. Ammar'ın ne dediğini dinleyeyim."Mansur'un, meclistekilerden bir fakir için bir şeyler talep ettiğini ve şöyle dediğini işitti: "Herkim dört dirhem infakta bulunacak olursa, ben de onun hakkında dört duada bulunurum." Köle kendi kendisine şöyle dedi: "En iyisi günah ehli için yiyecek ve şarap alacağıma, bu dört dirhemi Mansur b. Ammar'a vereyim de benim hakkımda dört duada bulunsun."

O köle dört dirhemi Mansur'a verdi ve şöyle dedi: "Benim hakkımda dört dua et."
Mansur şöyle dedi: "Hangi işler hususunda sana dua edeyim? Duanı açıkla!"
Köle şöyle dedi: "Evvela; dua et ki Allah beni efendimin kulluk ve kölelik esaretinden kurtarsın. İkinci olarak; efendime dua et ki tövbe başarısını elde etsin. Üçüncü olarak; dua et ki Allah infakta bulunduğum bu dört dirhemin karşılığını versin. Dördüncü olarak; dua et ki Allah beni, efendimi ve efendimin meclisine katılanları bağışlasın."
Mansur dört duada bulundu ve köle eli boş olarak efendisine geri döndü.

Efendisi: "Neredeydin?" diye sordu. Köle şöyle dedi: "Ey efendim! Dört dirhemi verdim ve yerine dört dua aldım." Efendisi: "Dört dua nedir?" diye sordu. Köle şöyle dedi: "Birinci dua, kölelik esaretinden kurtulmam içindi." Efendisi şöyle dedi: "O halde seni Allah yolunda azat ettim." Köle şöyle devam etti: "İkinci dua da efendimin günahlardan tövbe etme başarısı elde etmesi hakkındaydı." Efendisi şöyle dedi: "O halde ben de tövbe ettim." Köle şöyle devam etti:

"Üçüncü dua da, Allah'ın, infakta bulunduğum bu dört dirhemin bedelini bana bağışta bulunması hakkındaydı." Bunun üzerine efendisi ona dört dirhem verdi. Köle şöyle devam etti: "Dördüncü dua da merhametli olan Allah'ın beni, seni ve meclis ehlini bağışlaması hakkındaydı." Efendisi şöyle dedi: "Ben, elimden gelen şeyleri yerine getirdim.

Benim, senin ve meclis ehlinin bağışlanması ise benim elimde olan bir şey değildir." Efendisi geceleyin rüya aleminde Hak Teala tarafından bir münadinin kendisine şöyle nida ettiğini işitti: "Ey kul! Sen bu fakirlik ve yoksulluğuna rağmen görevini yerine getirdin. Biz bu sonsuz kerem ve bağışımıza rağmen nasıl olur da görevimizi yerine getirmeyiz? Biz seni, köleni ve bütün meclis ehlini bağışladık."

Kerim Olan Allah'ın Huzuruna Varmak


Hikmet sahibi bir kimse bir yoldan geçerken bir grubun, yaptığı günah ve fesat sebebiyle bir genci, şehirden dışarı çıkarmak istediklerini ve bir kadının da arkasından şiddetli bir şekilde ağladığını gördü ve o kadının kim olduğunu sordu. Ona, kadının söz konusu gencin annesi olduğunu söylediler.

Hikmet sahibi kimse şöyle diyor: "Ben bu duruma çok acıdım ve o topluluk nezdinde şefaatte bulunarak kendilerine şöyle dedim: "Bu defa bu genci bağışlayın. Eğer yeniden günah ve fesada geri dönecek olursa o zaman onu şehirden dışarı çıkarın."

Hikmet sahibi adam daha sonra şöyle diyor: "Bir müddet sonra o bölgeye geri döndüm. Orada kapının arkasından bir inleme sesi işittim. Önce o genci günaha geri döndüğü sebebiyle şehirden dışarı çıkardıklarını zannettim ve bu gencin şehirden ayrıldığı için ağladığını sandım. Kapıyı çaldım. Gencin annesi kapıyı açtı.

O gencin halini sordum. Bana şöyle dedi: "O genç dünyadan göçtü, hem de ne şekilde göçtü! Eceli yaklaştığı zaman bana şöyle dedi: "Anneciğim! Komşularımı benim öldüğümden haberdar kılma. Ben onlara eziyet ettim. Onlar beni günahım sebebiyle kınadılar. Dolayısıyla da onların benim cenazemin yanında durmalarını istemiyorum.

Sen bizzat beni kefenle. Bu yüzüğü bir müddet önce aldım. Üzerinde "bismillahirrahmanirrahim" cümlesi yazılıdır. Bu yüzüğü de benimle birlikte defnet. Kabrimin kenarında Allah'tan beni bağışlamasını ve günahlarımı affetmesini iste." Ben de vasiyetinle amel ettim. Onu gömdükten sonra geri dönerken, adeta şöyle bir ses işittim: "Anne! Git ve rahat ol! Ben yüce ve kerim olan Allah'ın huzuruna vardım."


Tövbe Üstüne Tövbe


Attar, "Mentık'ut-Tayr" adlı kitabında şöyle rivayet etmektedir: "Bir şahıs, günah üstüne günah işledikten ve birçok suçlara bulaştıktan sonra tövbe etme başarısını elde etti. Tövbe ettikten sonra da nefsinin isteklerinin galebe çalması sebebiyle yeniden günaha düştü. Ama bir müddet sonra yeniden tövbe etti. Bu defa yeniden tövbesini bozdu ve günaha bulaştı. Sonunda da bazı günahlarının cezasını gördü.

Sonunda ömrünü boş yere geçirdiğini ve ölümünün yaklaştığını hissedince de tövbe etme düşüncesine kapıldı. Ama utanç duyduğu için tövbe etme yüzünü de bulamadı. Tıpkı ateş üzerindeki bir buğday tanesi gibi yanıp duruyordu. Sonunda bir seher vakti gaybi bir münadiden şöyle işitti:

"Ey merhametli olan Allah'ın günahkar kulu! Sen ilk defa tövbe edince seni bağışladım. Sen tövbeni bozduğun zaman senden intikam alabildiğim halde sana mühlet verdim. Sonunda yeniden tövbe ettin ve ben de tövbeni kabul ettim. Ama üçüncü defa yine tövbeni bozdun ve yine kendini günahlara bulaştırdın. Şimdi eğer tövbe etmek istiyorsan tövbe et ki ben de senin tövbeni kabul ederim."

Yolunu Kaybeden Kimsenin Duasına Cevap Verilir


Attar, "Mentık'ut-Tayr" adlı kitabında şöyle rivayet etmektedir: "Bir gece Ruh'ul Emin Sidret'ul Münteha'da iken, merhamet sahibi olan Allah nezdinden "lebbeyk" nidasını işitti. Ama bu "lebbeyk" sözünün kime cevap olarak söylendiğini anlamadı. Dolayısıyla da "lebbeyk" sözünü işitmeye layık olan kimseyi tanımak istedi. Bütün gök ve yerde kimseyi bulamadı. Hak Teala'nın nezdinden sürekli "lebbeyk" sesini işitiyordu.

Yeniden baktığı halde, bu cevap makamına layık olan bir kul bulamadı ve bunun üzerine şöyle arzetti: "Allah'ım! İnlemesine cevap verdiğin bu kulu bana da göster." Kendisine şöyle hitap edildi: "Rum topraklarına bir bak." Ruh'ul Emin, Rum topraklarına bakınca, bir putperestin Rum puthanesinde hüngür hüngür ağlayarak putuna seslendiğini gördü.

Cebrail bu olayı görünce, büyük bir şaşkınlık içinde şöyle arzetti: "Bir putperestin putunu övdüğü ve ona yalvarıp yakardığı halde sen lütuf ve rahmetin üzerine ona cevap veriyorsun! Bu nasıl olur? Bana açıkla." Kendisine şöyle hitap edildi: "Kulumun kalbi kararmış ve bu yüzden de yolunu kaybetmiştir. Ama onun yalvarıp yakarma niteliğinden hoşlandığım için ona cevap vermekteyim ve ona lebbeyk demekteyim. Bu vesileyle onun yolunu bulmasına yardımcı olmaktayım." Bunun üzerine o şahsın dili merhametli olan Allah'ı anmaya başladı."

Bir İsmin Mutsuz Kimselerin Defterinden Silinip Mutluların Defterine Yazılması


İrfani ve ilmi olan çok önemli kitaplardan birinin sahibi yani Feyz-i Kaşani asrının sonraki dönem alimlerinden birinin yazmış olduğu Tefsir-u Fatihat'ul Kitab sahibi şöyle rivayet etmektedir:

"İsrail oğullarında bir abit kul vardı. Bu abit kul, insanlarla sohbet etmekten yüz çevirmiş ve bir köşede uzlete çekilmişti. Vakit sayfalarına öylesine bir kulluk ve itaat yazmıştı ki gökteki melekler onu dost edinmişlerdi. Vahiy perdesinin sırlarının mahremi olan Cebrail bile bu şahsı ziyaret etme arzusu içinde Hak Teala'dan göklerden yeryüzüne inmeyi diledi. Kendisine şöyle arzedildi: "Levh-i Mahfuza bir bak da adımın nerde olduğunu gör."

Cebrail Levh-i Mahfuza bakınca o abit kulun adının mutsuzların defterine yazılmış olduğunu gördü. Kaza ve kaderin bu yaptığına şaşırdı. Onu görme düşüncesinden vazgeçti ve şöyle arzetti: "Ey Allah'ım! Hiç kimse senin hükmün karşısında duramaz. Bu ilginçliği görmeye insan güç yetiremez."

Kendisine şöyle hitap edildi: "Uzun bir süredir onu görmek istiyordun ve kalbin onu görme aşkıyla yanıp tutuşuyordu. Şimdi onu görmeye git ve gördüğün şeyleri ona bildir."

Cebrail, o abidin tapınağına indi. Onu oldukça zayıf ve cılız biri gördü. Kalbi şevk ateşiyle yanmış, gözü muhabbet ateşiyle tutuşmuştu.

Bazen tıpkı bir kandil gibi itaat mihrabının önünde yürek yakıcı bir şekilde, bazen de tıpkı bir seccade gibi tevazu üzere yere kapanarak yalvarıp yakarıyordu. Cebrail ona selam verdi ve şöyle dedi: "Ey abit! Kendini zahmete düşürme. Zira senin adın Levh-i Mahfuz'da mutsuz kimselerin defterine yazılmıştır."

Abid bu haberi duyunca seher vakti esen rüzgarın açtığı bir tomurcuk gibi gülümsedi ve güzel bir gülü görünce ötmeye başlayan güzel sesli bir bülbül gibi dile gelerek; "elhamdulillah" dedi.
Cebrail şöyle dedi: "Ey fakir yaşlı! Böylesine içler acısı ve hüzünlendirici bir haber karşısında "inna lillah" demek gerekir, sen "elhamdülillah" mı diyorsun? Sen yaslara bürünmen gerekir, sevinç izharında mı bulunuyorsun?"

Yaşlı abit şöyle arzetti: "Bu sözleri bırak! Ben kulum, o ise Mevla! Kulun mevlanın istekleri karşısında bir isteği bulunmaz ve O'nun iradesi karşısında bir irade olmaz. Mevla istediğini yapar. İrade dizginleri, Allah'ın kudret elindedir. Allah istediği yere götürür.

İktidar dizginleri Allah'ın iradesi altındadır. O istediğini yapar. Elhamdülillah eğer cennete girmek için O'na layık değilsem, bari cehennem odunu olayım." Cebrail bu abidin halinden şaşkınlığa düştü ve ağlamaya başladı. Bu halet üzere kendi makamına geri döndü.

Hak Teala ona şöyle emretti: "Şimdi levh-i mahfuza bak ki ressam; "Allah dilediğini siler, dilediğini bırakır" diye ne de güzel bir resim çizmiş ve şekillendiren yaratıcı "Allah dilediğini yapar" diye ne de güzel boyamıştır."
Cebrail baktığı zaman, kulun adının mutluların defterine yazılı olduğunu gördü. Yeniden hayrete düştü ve şöyle arzetti: "Allah'ım! Bu olayda çok gizli bir sır vardır. Suçlu birinin mahrem birine dönüşmesindeki hikmet nedir?"

Kendisine şöyle bir cevap geldi: "Ey vahiy sırlarının emini ve emir ve yasaklar nurlarının indiği yer!" Abit kulu, adayı olduğu halden haberdar kıldığın halde inleyip durmadı ve sızlayarak alnını toprağa dayamadı, aksine sabır yoluna koyuldu. Benim kaza hükmüme rızayet gösterdi ve "elhamdülillah" kelimesini dile getirdi. Beni bütün övgülerle övdü. Dolayısıyla da "elhamdülillah" sözünün bereketiyle ve de kerem ve rahmetim hasebiyle adını mutsuzların defterinden sildim ve mutluların defterine kaydettim."

Ey Allah'ım! Rahmetin herkesin deryasıdır
Oradan bir damla bize yeterdir
Eğer günahkar kulların çirkeflerini
O denizde yıkarsan bir defa
Bir an olsun o deniz bulanmaz
Ama dünyanın işi aydınlanır
Ey Allah'ım! Biz hepimiz şaşkınız
Günah deryasına bulaşmış haldeyiz
Baştan sona bir hiçlik içindeyiz.

"Kendisiyle her şeye üstün geldiğin gücün hakkına"
Allah-u Teala'nın zatının aynısı olan kudreti ve gücü sonsuz ve sınırsızdır. Bütün kudretler ve güçler O'nun kudreti nezdinde bir hiçtir.

O'nun kudretiyle bağımsız olarak hiçbir kudretten ve güçlüden söz etmemek gerekir. Bütün kudretler, O'nun kudretinin bir parçasıdır. "La havle ve la kuvvete illa billah" (Allah'tan başka bir güç ve kuvvet yoktur.)
Önceki satırlarda, "Kullü şey" (her şey) cümlesini kısaca incelemiş olduk ve özetle şu sonucu elde ettik ki "her şey" ve bütün yaratıklar, Hak Teala'nın iradesiyle vücuda gelmişlerdir. Bu varlıkların sayısını, niteliğini ve niceliğini hiç kimse bilmemektedir ve kıyamete kadar da hiç kimse bilemeyecektir.

Sayıları trilyonlara varan gökteki semavi cisimleri, galaksileri, bulutları, bitkileri, hayvanları, kuşları, otlayan hayvanları, sürüngenleri, denizdeki hayvanları, sayılması mümkün olmayan amipleri, virüsleri, mikropları, gaybi varlıkları, yer ve gökleri dolduran melekleri hiç kimse bilemez. Onların sayısını hiçbir muhasebeci hesaplayamaz.
Varlık alemini vücuda getiren merhametli Allah bu sonsuz kudretiyle her şeye galebe çalmıştır.

Yaratılış aleminde hiçbir şey O'nun kudreti dışında değildir ve de olamaz. Allah-u Teala gökteki cisimleri, galaksileri, yıldızları, güneş sistemlerini, bazen trilyonlarca ton hatta daha fazla ağırlıkta olan arasındaki cisimleri, belli bir yörüngede asılı olarak harekete geçirmiş ve milyarlarca yıldır sonsuz uzayda hareket eden bütün bu varlıkları kendi güçlü kudretiyle düşmekten ve dağılmaktan, korumuştur.

"Karşısında her şeyin boyun eğdiği ve her şeyin ram olduğu gücün hakkına"
Gaybi varlıklardan şuhudi varlıklara kadar, maddi ve manevi en büyük varlıklardan, maddi ve manevi en küçük varlıklara kadar, sabit ve gezegen galaksilerden, en güçlü ilmi aletlerle bile asla görülemeyen en küçük atoma kadar her şey, Allah'ın kudreti ve gücü karşısında hor ve zelil bir haldedir. Hepsi Allah'ın kudretine teslim olmuşlardır ve Allah'ın hikmete dayalı emirleri karşısında tevazu içinde zillet toprağına kapanmışlardır.

Ey Allah'ım! Her yer senin egemenliğin altındadır. Varlıklardan hiçbirisi sana karşı çıkacak ve isyanda bulunacak bir hal ve ruh haletine sahip değildir. Onlardan hiç kimse senin emirlerine karşı koyamaz. İstisnasız olarak senin sonsuz kudretine teslim olmuş bütün varlıklar, bütün varlıklarıyla huzu ve zillet içindedirler.

Bilinçli bir masumun ve basiretli bir muvahhidin melekuti kalbinden diline dökülen aşk ve irfan dolu duasının bir bölümünde şöyle okuyoruz:

"Şüphesiz sen, evet sen, gücü ve kudretiyle her şeyi hor ve hakir kılan, her şeyin, kudretin karşısında boyun eğdiği ve teslim olduğu ilahsın. Sen her şey hakkında istediğini yapansın. Sen varlık aleminde irade ettiğin gibi tasarrufta bulunansın. Sen her şeyi yaratan mukaddes zatsın. Her şeyin işi senin kudret elindedir. Sen her şeyin mevlasısın. Her şey senin kahhariyet ve galibiyetin karşısında mağluptur. Her şey senin egemenliğin altındadır. Senden başka ilah yoktur. Sen azizsin ve kerimsin."

Yerdeki, gökteki zerrelerin hepsi
Allah ordusudur, bazen sınama
Yeli gördün ya, Ad kavmine ne yaptı
Suyu gördün ya, tufanda neler yaptı
O kin denizi Firavun'a ne işler açtı
Bu yeryüzü Karun'a ne işler gösterdi
Ebabil kuşları, file neler etti
Sivrisinek, Nemrud'un başını nasıl yedi
Davud, eliyle koca sahraya taş atınca
Taş üç yüz parçaya bölündü, ordu da bozguna uğradı
Lut'un düşmanlarına taş yağıyordu
Nihayet kara su içinde suya daldılar!
Alemdeki cansız şeylerden diyecek olursam
Akıllıca Peygamberlere ettikleri yardımlardan
Mesnevi o kadar büyür ki kırk deve
Onu çekmek isterse aciz olur onları çekmekten

Evet, Allah'ın rahmeti her şeyi kuşatmıştır. Sonsuz kudret ve gücü her şeye galip ve üstün gelmiştir. Mukaddes ve mübarek varlığın kudreti karşısında her şey hor ve hakir bir haldedir.

Dolayısıyla da yalvarıp yakararak, boyun eğerek, ihlas ve tevazu içinde göz yaşı dökerek, üstelik Cuma gecesi gibi mübarek bir gecede, bir kulun ettiği duasını müstecap kılmak, gök ve yerdeki askerlerini, dua eden kulunu, dünyevi ve uhrevi hedeflerine ulaştırmak için göndermesi, kudret ve güç sahibi için oldukça kolay bir iştir.

Teslimiyet ve tevazu içinde Allah'ın kudret ve rahmetine seslenen, Allah'ın rahmet ve kudretinden başka hiçbir rahmet ve kudret tanımayan kulun yaptığı duasının icabete ulaşmaması mümkün müdür? Asla!

İhtiyaç sahibinin ihtiyacını gideremeyen, dua eden kulun duasına icabet edemeyen ve isteyen kimsenin isteklerine cevap veremeyen bir varlık, zayıf ve aciz bir varlıktır. Her şeyi kudret elinde tutan ihtiyaçsız zata, geniş bir rahmete ve sonsuz bir kudrete sahip olan Allah-u Teala, kulun maslahatı ve kendi hikmeti üzere yaptıkları duasını kabul buyurur ve kendisinden isteyenlerin istediği şeyi onlara bağışlar.

Sahife-i Seccadiye'nin 13. duasında şöyle yer almıştır:
"Bir zamanlık salt yokluk olan ve de zikre değer bir varlıklar olmayan mümkün varlıklar, Hak Teala'nın rahmet ve kudretiyle vücuda gelmişlerdir ve varlıklarının devamı da Hak Teala'nın inayeti, nazarı, rahmeti ve kudreti sebebiyledir. Hiçbir konuda kendiliğinden bir bağımsızlığı yoktur. Zati fakirlik, huzu ve zillet mührü hayatlarının alnına vurulmuştur. Sürekli olarak Allah-u Teala'nın ezeli ve ebedi kudretinin karşısında zillet, huzu, horluk ve teslimiyet içindedirler.

Dolayısıyla da Allah'ın sonsuz kudreti karşısında insanın kendiliğinden bir kudret gösterisinde bulunması, benlik davulunu çaldırması, tekebbüre kapılması doğru değildir.

İnsan sahip olduğu zati huzu, zillet, bir avuç topraktan başka bir şeyi ifade etmeyen küçük cüssesi, bir nefha ve üfürüşten ibaret olan sınırlı ruhu ve hiçbir değer ifade etmeyen bir zerrenin hakikatini dahi derk etmekten aciz olan sınırlı aklıyla, gerçek Mevla, yaratıcı, müdebbir,

terbiye edici ve rahmetiyle her şeyi kuşatıcı olan Allah karşısında gövde gösterisinde bulunması, asla kendisine yakışmamaktadır. Zira bu gövde gösterisinde bulunuşu, çöküşüne, iflas edişine, rezalete düşmesine, yüzsuyunun dökülmesine, rahmetten mahrum kalmasına, kötü akıbete duçar olmasına ve de ebedi azaba uğramasına neden olmaktadır.
"Kendisiyle her şeye galip geldiğin ceberut (azametin) hakkına (senden niyaz ederim).

"Ceberut" kelimesi lügat açısından mübalağa kipidir. Yani Allah-u Teala bütün varlıkların ve varlık alemindeki mümkünatın bütün eksikliklerini ve noksanlıklarını kendilerine ulaştırdığı hayırlar, nimetler, araç ve gereçlerle telafi etmektedir; hem de çok yüce ve çok miktarda telafi etmektedir.

Bütün mümkün varlıklar, yaratılışın başlangıcında zikredilmeye dahi değmeyen şeyler konumundadırlar. Onların ilk sureti, ya bir atomdur, ya bir habbe ve tanedir veya değersiz bir nutfedir. Her varlığın sahip olduğu az veya çok her şeyi, nakıstır.

Allah-u Teala'nın ceberutu, sınırsız sıfatı, bu mümkün varlıkların eksiklik ve noksanlıklarını telafi etmektedir. Mümkün varlıklar da, Hak Teala'nın bu telafisi vasıtasıyla, kamil bir suret, tam bir şekil, değerli bir hüviyet ve yüce bir haysiyetle varlık aleminde tecelli etmekte ve kendi asıl yerlerinde yer almaktadırlar.



Dipnotlar

------------------------
- Hatif-i İsfahani, Divan-i Eş'ar
- Nişaneha-i ez U, 2 ila 92
- Nahl, 69
- Senai-yi, Gaznevi, Divan-i Eş'ar, Der Heca-yi Mucize (Bazı beyitler)
- Zümer, 53
- Bakara, 173- 182, 192- 199 ve Maide, 39
- Bakara, 207; Al-i İmran, 30
- Bakara, 221
- Bakara, 25
- Bakara, 105
- Bakara, 105
- Nisa, 43
- Nisa, 16
- Yusuf, 64
- Necm, 32
- Mehaccet'ul- Beyza, c. 8, s. 384, fi Siat-i Rahmetillah Babı
- Allah-u Teala'nın rahmeti ile ilgili rivayetler geniş ve tafsilatlı bir şekilde Bihar'ul- Envar, c. 7, s. 286, 14. Bab, Ma Yezheru min Rahmetihi Teala fi'l- Kıyame; Mehaccet'ul- Beyza, c. 8, s. 383, fi Siat-i Rahmetillah ve Kitab-u Tefsir-i Fatihet'il- Kitap ve diğer Kur'ân tefsirlerinde yer almıştır.
- Tefsir-u Fatihat'il- Kitab, s. 74
- Tefsir-u Fatihat'il- Kitap, s. 63
- Enis'ul- Leyl, s. 45
- Tefsir-i Ruh'ul- Beyan, c. 1, s. 337
- Enis'ul- Leyl, s. 45
- Enis'ul- Leyl, s. 46
- Ra'd, 39
- İbrahim, 27
- Tefsir-i Fatihat'ul- Kitap, s. 107
- Mevlevi, Mesnevi-yi Manevi, Süleyman'ın gönderdiği tehdit