SORU CEVAP BANKASI
 


Bize göre bu olayda da yine Aşura cinayetini ört bas etmek isteyen Emevilerin parmağı vardır. Bunu, yukarıda Meysem-i Tammar'dan naklettiğimiz hadis açıkça teyid etmektedir.

Yine Aşura kavramının İslami bir terim olduğunu ve İslam öncesi bu kelimenin tanınmadığını meşhur lügat alimlerinden size nakletmiştik. Ayrıca bu rivayetlerin çoğunun uydurma olduğunu bizzat Ehl-i Sünnet'in bir kısım rical alimleri de kabul etmektedir.

Bu konuda örneğin şu kaynaklara müracaat edebilirsiniz: El-Lial-il Masnua Fil-Ehadis-il Mevdua, C.1, S.108 ila 116, Tezkiret-ül Mevduat, S.118, Es-Siret-ül Halebiyye, C.2, S.134.

Son olarak Ümeyyeoğulları'nın Aşura günüyle ilgili tutumları ve uygulamalarıyla ilgili iki tarihi belgeyi de aktararak noktalamak istiyoruz.

Meşhur filozof ve tarihçi Ebu Reyhan Biruni "El-Asar-ül Bakiye" isimli kitabında şöyle yazıyor: "Ümeyyeoğulları (Hz. Hüseyn'i öldürdükten sonra) Aşura günlerinde yeni elbiseler giyiyor, süsleniyor, sürmeleniyor ve bayram yapıyorlardı.

Bu günde ziyafetler verip güzel yemekler ve tatlılar yapıp dağıtıyorlardı. Bu onların saltanatları boyunca devam edip bir gelenek haline dönüştü ve böylece onlardan sonra da Ehl-i Sünnet içerisinde devam etti… Ama Şiiler bu günde Hz. Hüseyn'in şehadeti münasebetiyle ağıtlar yakıp ağlıyorlar…"[14]

Meşhur Sünni tarihçi Makrizi "El-Hutat" isimli eserinde şöyle yazıyor: "Mısırdaki Ali taraftarları (Fatımiler), Aşura günlerini yas ve hüzün günü olarak bilip o günde pazarları tatil ediyorlardı.

Onların devleti yıkılıp yerine Eyyübi sultanları iş başına geldiklerinde, onların tam aksine Aşura günlerini sevinç ve neşe gününe dönüştürerek, bu günde aile ve dostlarına ziyafetler vermeye,

hamama gitmeye ve süslenmeye başladılar. Bu vesileyle esasında Şamlıların Haccac-ı Zalim zamanından itibaren başlayan adetlerini, Şia'ya inat devam ettirmeyi amaçladılar…

Sonra şöyle devam ediyor Makrizi: "Biz kendimiz bizzat Eyyubilerin, Aşura günlerinde yaptıkları sevinç gösterilerinin kalıntılarını gözlerimizle gördük."[15]

Aslında bugün, Aşura günlerinde "Aşure" diye bilinen tatlının pişirilip dağıtılmasının da biz Emevilerden kalan bir adet olduğunu tahmin ediyoruz. Vesselam…

--------------------------------------------------------------------------------

[1]- Vesail-üş Şia c.10, s. 394.

[2]-İlelu'ş-Şerayi, S.227.

[3]- Sahih-i Buhari, C.1, S.244, Sahih-i Müslim, C.3, S.150, Es-Siret-ül Halebiyye, C2, S.132-133, Tarih-ül Hamis, C.1, S.360…

[4]- Aynı kaynaklar…

[5]- Sahih-i Müslim, C.3, S.151

[6]- Sahih-i Müslim, C.3, S.151

[7]- Buhari, 60. kitap, 50.bab, 77. kitap, 67. bab, Sahih-i Müslim, 3. kitap, 16. hadis, Tirmizi, 44. kitap, 24. hadis, Nesai, 3. kitap, 48.bab, 83. hadis.

[8]- Es-Siret-ül Halebiyye, C.2, S.115.

[9]- El-Medhal (İbn-ül Hac), C.2, S.48.

[10]- Nihayet-u İbn-il Esir, C.3, S.240.

[11]- Nihayet-u İbn-il Esir, C.3, S.240.

[12]- El-Cemheret-u Fi Lugat-il Arap, C.4, S.212.

[13]- Tarih-ül Hamis, C.1, S.360-361, Es-Siret-ül Halebiyye, C.2, S.133-134

[14] El-Kuna Vel-Elkab, C.1, S.431 (Asar-ül Bakiye'den naklen).

[15]- El-Hutat (Makrizi), C.1, S.490.

---------------------------------------------------
Soru-9 : Vaka-i Hırre ile ilgili detaylı bilgi -özellikle isimlerin geçtiği şekliyle-yazarsanız sevinirim. Zira Peygamber şehrini yağmalayıp, binlerce kadını kirleten ve bizlerin belki de

(R.Anhüm) ile yadettiği sahte sahabiler kimler; kayıtta olanlardan birkaç ünlüsünü (en azından bizlerin yakından tanıdığı) belirtirseniz memnun olurum.


Bismillahirrahmanirrahim


Cevap-9 : Muhterem kardeşim, bu olay tarihlerde kısaca şöyle nakledilmiştir:

"Medine halkının ileri gelenlerinden bir gurup, Yezid'in daveti üzerine, onunla yakından tanışmak için Şam'a gitmiş ve orada onun pisliklerini yakından ve açık bir şekilde görmüş,

Yezid'in kendilerine gösterdiği saygı ve hürmete ve yaptığı büyük bağışlara rağmen, geri döndüklerinde, onun adilik ve pisliklerini insanlara anlatmaktan çekinmemiş ve halkı onun aleyhine ayaklanmaya davet etmişlerdi

ve bunların başında Abdullah İbn-i Hanzala vardı. Böylece Medineliler Abdullah'ın etrafına toplanarak, o'na biat ettiler sonra da Yezid ve Ümeyye oğullarına karşı kıyam ettiler.

Önce Medine'de bulunan Ümeyye oğullarına mensup kişileri (ki bunların başında Mervân bin Hakem vardı) göz altına aldılar. Daha sonra Yezid'in ordusuna yardım etmeme şartıyla onlarla anlaşıp öldürmelerinde vazgeçerek Medine'den dışarıya çıkardılar.

Fakat onlar her zamanki gibi yine kalleşlik yapıp yolda Yezid tarafından isyanı bastırmak için Medine'ye doğru yola çıkarılan müfrezeye katıldılar. Bu müfrezenin başında ise gaddarlığı ve alimliğiyle ünlü Müslim bin Akabe bardı.

Yezid ona şu direktifi vermişti: "Medine'ye vardığında onlara üç gün isyanlarından dönmek için muhlet ver. Eğer vazgeçmezlerse onlarla savaşıp üç gün askerlerine Medine'lilerin malları,

canları ve ırzlarını mübah kıl . İstediklerini yapsınlar." Onlar da aynı şeyi en vahşi, en gaddarca şekliyle uyguladılar. Savaş ağırlıklı olarak Medine'nin

"Hırre" bölgesinde vuku bulduğu için, "Vakı'a-yı Hırre" diye meşhur olmuştur. Bu olayda binlerce insan vahşice katledilmiş, binlerce Medineli kadın kirletilmiştir.

Öyle ki o yıl binden fazla kadının babası belli olmayan çocuk doğurduğunu tarihler yazmaktadır. Yezid'in safında yer alıp bu olaya katılan ve sahabi olarak tanınan birisi Mervan b. Hakem'dir.[1]

Aziz kardeşim, bu olayda asıl üzerinde düşünülmesi gereken husus şudur ki , acaba neden böyle bir olay vuku buldu? Bunu sağlıklı bir şekilde tahlil edebilmek için, biraz gerilere gitmek gerekir bizce.

Biz sözü uzatmadan Hz. Fâtıma'nın bir konuşmasını nakletmek istiyoruz ki bizce feraset sahibi birisinin olayı doğru tahlil edebilmesi için önemli bir ipucudur. Biz bu konuşmayı başka bir bölümde de nakletmiştik, ama önemine binaen ve bu soruyla da alakalı olduğu için burada tekrarlamak istiyoruz:

Hz. Fâtıma-ı Zehra (a.s) ölüm döşeğindeyken Ensar ve Muhacir hanımlarından kendisini ziyarete gelen bir guruba şöyle buyurdu: "...Müslümanlar Ali'de ne hata buldular ki, halifeliği onun elinden alıp başkasına verdiler?! Evet, Allah'a yemin ederim ki Ali'nin keskin kılıcı, azimli ve yolundan dönmez adımları ve uygulamada hiçbir müsamaha ve ayrıcalık tanımaması,

ilâhi ahkâm konusundaki bilgisi, Müslümanlara hoş gelmedi. Ama Allah'a ant olsun Hz. Resulullah (s.a.a)'in Müslümanların idaresini kendisinden sonra ona bıraktığı gibi onlar da ona bıraksaydı, Ali İslam ümmetini ifrat ve tefrite düşmeksizin idare ederdi. Çünkü Ali risaletin dayanağı, nübuvvetin sağlam beli (desteği)

ve din ve dünya işlerinin bilgesidir. Şunu bilin ki İslam ümmeti bu işte apaçık kendi zararına olacak şekilde davrandı. Allah'a yemin ederim ki Müslümanlar Ali'nin yöneteceği bir hilafette eziyete uğramaz, sıkıntıya düşmezlerdi, Ali onları adalet ve bilgi pınarına doğru götürür ve doyasıya susuzluklarını giderirdi (herkes Hz. Ali'nin ilminden faydalanmış olurdu). Yerin ve göğün bereketleri Müslümanlara açılıverirdi o zaman!

Sözlerime iyi kulak verin ve bu duyduklarınızı sakın unutmayın: Daha nice şaşırtıcı şeyler göreceksiniz, bekleyin hele.. Bu işte hangi delil ve karineyle davrandı onlar? Neye dayanarak yaptılar bunu? Cesur ve işbilir bir uzmanı bırakıp korkak ve işbilmez birine sarıldılar.

Yolu bilip de diğerlerine de doğru yolu gösterenin mi, yoksa yolu bilmeyen ve kılavuzluğa ihtiyacı olanın mı, halkı yönetmeye daha lâyık olduğunu[2] bilmeyen şu güruha yazıklar olsun!

Ne oldu sizlere böyle?! Nasıl vardınız bu hükme?! Evet! Müslümanların yaptığı bu iş, tıpkı gebe devenin durumu gibidir[3]... Bekleyin hele, yakında doğuracak; o zaman süt yerine kâse kâse kan ve öldürücü zehir sağacaksınız!

İşte o zaman kötüler zararlı çıkar, gelecek nesiller geçmiş nesillerin düzüp koştuğu uğursuz temellerin sebep olduğu sonuçları görürler... O halde kesinlikle sizi saracak olan fitne ve fesadı bekleyedurun.

Keskin bir kılıç, her yeri sarıp kuşatacak; daimi bir kargaşa ve zalimlerin diktatörlük ve zorbalığıdır bundan böyle sizi bekleyen... Varınızı yoğunuzu yağmalayacak,

olgunlaşmış buğday başakları gibi tırpanlayıp biçecekler sizi! Bu uğursuz işin nelere yol açacağı şu anda belli değildir sizlerce... Ne de zavallıdır bunlar! Sizin kendiniz biat etmeye gelmedikçe biz Ehl-i Beyt, sizi zorlayamayız!"[4]

İşte gördüğünüz gibi Hz. Fâtıma (a.s) bu tür olayların vuku bulacağına ve ümmeti, özellikle İslam devletinin merkezi konumunda olan Medine halkını nelerin beklediğini ta o günden görmüş

ve açık bir şekilde onlara haber vermiş ve korkutmuştu. Eğer Peygamber yadigarının sözlerine o gün kulak verilseydi ve yapılan yanlışlardan geri dönülseydi,

bu acı ama ibret verici sahneler yaşanır mıydı İslam tarihinde?! Sadece bu olaylar değil, bugün Müslümanlar olarak içinde bulunduğumuz bu içler acısı durumlarla karşılaşır mıydık?

Rabbim hepimize geçmişten gereken dersleri çıkarmamızı ve doğruları olduğu gibi bulup ona uyma cesaret ve samimiyetini nasip ve müyesser kılsın.

--------------------------------------------

[1]- , Bu konuda şu kaynaklara bakabilirsiniz: Tarih-i taberi, C.7, S. 6'dan sonra, Tarih-i İbn-i Esir, C.4, 45'den sonra, Tarih-i İbn-i Kesir, C.2. S.302, Tyarih-i Yakubi, C.6, S.251, Tarih-ül Hulefâ (Suyuti), S.209, Tabakat-ı ibn-i Sa'd, C.5, S.215, Yenabi-ül-Mevedde, Bombay bas. S.255 ve...

[2]- Bu cümlede Hz. Fâtıma bir Kur'an ayetine işaret etmektedir: Yunus Suresi, Ayet 35.

[3]- İbn-i Ebi'l Hadid. c.4, s.87, Tabersi'nin İhticac'ı ve Meani'ul Ahbar ve Keşfu'l Gumme ve et- Taaccub: Keracki ve Emâli Şehy Tusi.

[4]- El- İmame c.1, s.171-981, Tarih-i Hulefa s.139, Kâmil c.4, s.45-48, Taberi ve Yâkubi.

-----------------------------------
Soru-10 : Hristiyan ve Yahudiler Ehl-i Kitap olmalarına rağmen Kur'an-ı Kerim'de, onların cennete girecekleri ve içlerinde hak olanlar olabileceği var mıdır?

Buradaki arkadaşlarımın bazıları onlardan bazılarının cennete girebileceğini söylemektedirler. Bu konuyu araştırmam istendi, ben buna ehil olmadığım için size sormayı uygun buldum. selam ve saygılarımla.

Bismillahirrahmanirrahim


Cevap-10 : Muhterem kardeşim, sorunuzun cevabına geçmeden önce bir hususu hatırlatmak isteriz. O da şudur ki herhangi bir konuda Kur'an-ı Kerim'in son görüşünü öğrenebilmemiz için,

o konu hakkındaki bütün ayetleri dikkate almamız gerekir. Maalesef bu noktaya dikkat etmeyenler bir çok konuda yanılmakta ve şahsi görüşlerini Kur'an'a isnat etmektedirler.

Aziz kardeşim, Kur'an asla çelişkili bir kitap değildir. Bahsettiğiniz görüşü Kur'an'a atfetmek, haşa o İlahi kitaba aynı konuda birbiriyle çelişen iki farklı görüşü isnad etme anlamına gelir.

Zira Kur'an diğer ayetlerde, Allah katında İslam'dan başka hiçbir dinin kabul olmayacağını açık bir şekilde belirtmektedir. Örneğin şöyle buyurmaktadır:

"Hiç şüphesiz din, Allah katında İslam'dır. Kendilerine kitap verilenler, ancak kendilerine ilim geldikten sonra, aralarında 'kıskançlık ve hakka başkaldırma' yüzünden ayrılığa düştüler. Kim Allah'ın ayetlerine küfrederse, gerçekten Allah hesabı pek çabuk görendir." (Al-i İmran, 19)

"Kim İslam'dan başka bir din ararsa-benimserse, asla ondan kabul edilmez. O ahirette de kayba uğrayanlardandır." (Al-i İmran, 85)

Bu açık beyanla birlikte, İslam dini ve önceki Peygamberden başka (hem de son) bir peygamber geldikten sonra hala eski dininde direnen bir kimsenin cennete girebileceği nasıl söylenebilir?!

Kaldı ki Kur'an'ın bir çok ayetinde, Resulullah'ın (s.a.a) zamanında yaşayan Yahudiler ve Hıristiyanlar, yeni gelen Peygambere (Hz. Muhammed'e) ve onun getirdiği İslam dinine imam etmeğe davet edilmişlerdir.

Eğer Yahudi veya Hıristiyan olan bir kimse, kendi dininde kaldığı zaman da kurtuluş ehli sayılsaydı, bu davetler abes ve anlamsız olurdu.

Şimdi gelelim sizin sorunuza, zannımızca bu soru Kur'an'daki bir ayetin kasıtlı veya kasıtsız yanlış tefsir edilmesinden kaynaklanmaktadır. O ayet şudur:

"Hiç şüphesiz iman edenler, Yahudiler, Hıristiyanlar ve Sabiiler (Nuh, İbrahim veya Yahya'ya iman edenlerden) kim Allah'a iman eder ve salih amellerde bulunursa, artık onların Allah katında ecirleri vardır.

Ve onlar için korku yoktur. Onlar mahzun da olmayacaklardır." (Bakara, 62) Bu ayetin benzeri az bir farkla Maide Suresi ayet 69'da da tekrarlanmıştır.

İşte bu ayetin zahirine dayanarak bazıları Yahudiler, Hıristiyanlar ve Sabiilerin de Allah'a ve ahiret gününe imam edip salih amel işledikleri takdirde, kurtuluş ehli olacaklarını iddia etmektedirler. Bu iddiaya iki şekilde cevap vermek mümkündür.

1- Eğer Ehl-i Kitap kendi dinlerine kapsamlı ve gerçek bir iman edip bu kitapların muhtevasına amel etmiş olsalar, Resulullah'a iman edip Müslüman olmaları gerekirdi. Zira son peygamber olarak İslam Peygamberi'nin geleceği ve onun özellikleri, onların kitaplarında müjdelenmiştir. Aşağıdaki ayet de bu tefsiri desteklemektedir:

"Ey kitap ehli, Tevrat'ı ve İncil'i ve size Rabb'inizden indirileni ayakta tutmadıkça (onlara amel etmedikçe, ki bunlardan birisi de İslam Peygamber'ine iman etmeleridir), hiçbir değeriniz olmaz..." (Maide, 68)

2- Bu ayet İslam'ın ilk yıllarında bazı Müslümanların aklına takılan bir sorunun cevabıdır. O da şudur ki, onlar "İslam'dan başka bir din Allah katında kabul edilmeyecek" buyruğunu öğrenince, rahatsız olup üzüldüler. Zira onlar İslam öncesi Hıristiyan veya Yahudi olan dede ve babalarının bütün amellerinin boşuna gideceği zannına kapıldılar.

İşte Allah-u Teala bu ayeti indirerek, onların bu yanılgılarını düzeltti ve "Eğer o Yahudi veya Hıristiyan yada Sabii olan atalarınız, Allah'a ve ahirete inanıyor ve salih amel işliyorlardıysa, kurtuluş ehlidirler.

Boşuna üzülmeyin. Binaenaleyh Hz. İsa zuhur etmeden önce, yaşayıp da Hz. Musa'ya iman edep salih amel işleyen Yahudiler kurtuluş ehlidirler. Aynı şekilde İslam Peygamber'i bu makama seçilmeden önce yaşayıp da Hz. İsa'ya iman eden ve salih amel işleyen Hıristiyanlar cennet ehlidirler.

Bu ayetin tefsirinde nakledilen nüzul sebebi de bizim ayete getirdiğiz bu tefsiri teyid etmektedir:

Taberi kendi tefsirinde özetle şöyle yazıyor: "Selman-ı Farisi İran'da'yken, bir Hıristiyan rahiple tanışıp onun talimat ve tebliğiyle Hıristiyanlığı kabul etti. Daha sonra onunla birlikte Musul'daki bir ibadetheneye çekilip ibadete koyuldu.

Bir gün Rahib Selman'ı hüzünlü buldu. Sebebini sorunca şöyle dedi: Hayırların hepsi geçmiş insanlara nasip olmuş; zira onlar Peygamberleri görüp istifade ediyorlardı, ama biz bundan mahrumuz.

Rahip Selman'ın cevabında şöyle dedi: Yakında Arap kavminin arasında, Peygamberlerin en üstünü zuhur edecektir. Ben ihtiyarım ve belki de onu göremem artık; ama sen onu görebilirsin. Şunu da bil ki o peygamberin bazı alametleri vardır; mesela omuzunda (nübüvvet mührü denen) özel bir nişane (ben) vardır.

O, sadaka yemez, ama hediyeyi kabul eder. Selman ve Rahip bir gün Musul'a dönerken, yolda meydana gelen tatsız bir olayın ardından Rahip'le birbirlerini kaybettiler.

Bu arada Beni Kelb kabilesinden iki kişi, Selman ile karşılaşarak onu esir edip kendileriyle birlikte Medine'ye götürdüler ve "Cüheyne" kabilesinden bir kadına sattılar. Selman kadının diğer bir kölesiyle birlikte sırasıyla onun koyunlarını otlatıyorlardı. Bir gün arkadaşı Selman'a şöyle dedi:

Biliyor musun, bugün birisi Medine'ye gelmiş ve Allah'ın peygamberi olduğunu söylüyor?

Selman arkadaşına "Ben dönünceye kadar burada beni bekle" deyip Medine'ye gitti ve Resulullah'ın (s.a.a) toplantısına katıldı. O sık sık Allah Resulü'nün etrafında dolaşarak, Hazret'in gömleğinin açılması ve

o arada Resulullah'ın omzundaki nübüvvet alametini görmek için fırsat kolluyordu. Bunu sezen efendimiz (s.a.a) elbisesini araladı ve böylece Selman istediği alameti ve ilk özelliği görmüş oldu.

Daha sonra önceden biriktirdiği parayla pazara gitti ve bir koyun ve bir miktar ekmek alıp tekrar oraya geri döndü. "Resulullah, bunlar nedir?" diye sorunca, Selman"bunlar sadakadır" dedi. Allah Resulü buyurdu: "Benim bunlara ihtiyacım yoktur; bunları fakir Müslümanlara ver, yararlansınlar."

Selman tekrar pazara gidip bir miktar et ve ekmek alarak geri döndü. Allah Resulü yine "Bu nedir?" diye sorunca, bu sefer Selman "Bu hediyedir" cevabını verdi. İşte o zaman Allah Resulü "otur" buyurdu ve hem kendisi, hem de orada bulunan sahabenin hepsi ondan yediler. Artık Selman beklediğini bulmuştu, zira Rahib'in verdiği her üç alameti de Peygamber'de görmüştü.

Sohbet esnasında Selman, arkadaşları ve bahsi geçen Rahip'ten söz açtı ve onların namazı, orucu ve Allah Resulü'nün zuhurunu nasıl beklediklerinden Resulullah'a bahsetti.

Orada bulunanlardan birisi "Onlar, cehennem ehlidir" deyince, Selam çok rahatsız oldu. Zira o biliyordu ki eğer onlar Allah Resulü'nü görmüş olsalardı, mutlaka ona iman ederlerdi.

İşte bu olayın ardından, söz konusu ayet Resulullah'a indirilerek, önceden gelen İlahi dinlere gerçek anlamda iman edip yaşayan, ama İslam Peygamberi'ni görmeden ölen kimselere Allah-u Teala mu'minlere vereceği sevap ve mükafatı verecektir.

Evet gördüğünüz gibi hem Kur'an'daki diğer bir çok ayeti, hem de bu sebeb-i nuzulü dikkate aldığımızda, hem yukarıda bahsettiğimiz ayetin tefsiri açıklık kazanmış oluyor, hem de sorudaki iddiayı ortaya atanların iddiasıyla herhangi bir bağlantısının olmadığı anlaşılmış oluyor.

-----------------------------
Soru-11 : Bilindiği gibi, son zamanlarda bazı yayın organlarında Kur'an'da geçen "Dabbet-ül Arz" konusu tartışılmakta ve maalesef, her kes kendi kafasından bu konuda bazı görüşler beyan etmektedir. Sizden istirhamımız, bu mesele hakkında Ehl-i Beyt mektebine mensup tefsircilerin görüşünü açıklamanızdır.

Bismillahirrahmanirrahim



DABBET-ÜL ARZ


Cevap-11 : Aziz kardeşim, sorunuzu kısaca şöyle yanıtlayabiliriz:

"O söz, başlarına geldiği zaman, onlara yerden bir dabbe (canlı) çıkarırız; o onlara insanların, ayetlerimize içtenlikle inanmadıklarını söyler. (Neml Suresi, Ayet 82)

Bütün müfessirlere göre bu ayet kıyametten önce vuku bulacak önemli bir olaya işaret etmektedir. İbn-i Murdeveyh'in Ebu Hureyre'den naklettiği rivayet de buna işaret eder.

Bu rivayette Resulullah'ın (s.a.a) şöyle buyurduğu kaydedilmiştir: "Kıyametin alametleri Deccal, Dabbet-ul Arz, Ye'cuc ve Me'cuc, duman ve güneşin batıdan doğmasıdır."[1]

Beğavî, Müslim kanalıyla Abdullah b. Amr'dan şöyle rivayet eder: Resulullah'ın (s.a.a) şöyle buyurduğunu duydum: "Kıyametin alametlerinden birincisi güneşin batından doğuşu ve kuşluk vaktinde Dabbet-ul Arz'ın çıkışıdır."[2]

Dabbet-ul Arz Nedir?

Dabbe, lügatte insan ve hayvan gibi yeryüzünde hareket eden her canlıya denir. Allah Teala buyuruyor ki: "Yeryüzünde hiçbir dabbe (canlı) yoktur ki, rızkı Allah'a ait olmasın."[3] Ve yine buyuruyor ki: "Eğer Allah, insanları, yaptıkları (her) haksızlıkla cezalandırsaydı, yeryüzünde tek dabbe (canlı) bırakmazdı."[4]

Fakat Kur'an-ı Kerim'in bazı ayetlerinde "Dabbe" tabiri sadece insan için kullanılmıştır. Örneğin: "Allah katında dabbelerin (insanların) en kötüsü, düşünmeyen sağırlar ve dilsizlerdir."[5] Bazı ayetlerde ise bu tabir diğer (insan olmayan) canlılar için kullanılmıştır.

Örneğin: "Dabbeler (canlılar) ve insanlardan bir çoğu...."[6] ve "İnsanlardan ve dabbeler (canlılar)dan...."[7] cümleleri gibi. Bu da "Dabbe" kelimesinin canlı olan her şeye dendiğini gösteriyor.

"Dabbe" tabiri, "yerden bir dabbe..." ayetinde belirsiz olarak kullanılmıştır. Kur'an-ı Kerim "Dabbe"nin insanlarla konuştuğunu belirtmiştir. Fakat onun diğer sıfat ve özellikleri, keyfiyeti ve çıkış yeri ile ilgili hususları meçhul bırakmıştır ve bunlar ancak gelecekte bilinecektir.

Bu ayetin tefsiriyle ilgili bir çok rivayet vardır. Kur'an-ı Kerim bunlardan hiç birine delâlet etmez. Resulullah'tan (s.a.a) ve Ehlibeyt İmamlarından nakledilen sahih bir rivayet varsa kabul edilir;

aksi durumda onlara itina edilmez. Bu konuda nakledilen rivayetlerin bir kısmı Sünni kaynaklarda nakledilmiştir; bu rivayetlerde "Dabbe" kısaca şöyle tarif edilmiştir:

"Dabbe yaşıyor, hiç kimse tarafından tanınmıyor, insan türünden değildir ve korkunç bir şekli vardır. Saçı ve kılı var. Bütün renklerden oluşmuş olup dört ayağı var. Bulutlara ulaşan uzunca bir boynu var.

Doğuda olan batıda olan gibi onu görür, ahir zamanda hacılar Mina'ya çıktığı akşam Sefa dağından ve bir rivayete göre de, Teşrik günleri[8] Ciyad denilen dağdan çıkacaktır.

Ona ulaşmak isteyen ulaşamaz, kaçan ondan kurtulamaz, insanlara iman ve küfürden bahseder. Müminin iki kaşının ortasına alamet bırakır ve "mümindir" yazar. Kafirin iki kaşının ortasına alamet bırakır ve "kâfirdir" yazar.

Bu rivayetlerin bir kısmında ise şöyle geçer: Dabbet-ul Arz'ın yüzü insan yüzü gibi, gövdesi ise kuş gövdesi gibidir. O, fasih Arapça'yla bağırabildiğince "İnsanlar,

ayetlerimize içtenlikle inanmıyorlardı..." (Neml, 82) diye haykırır. Onun yanında Musa'nın asası ve Süleyman'ın yüzüğü vardır. Bu ikisiyle müminlerle kafirleri birbirinden ayırır.

Müminin yüzüne yüzükle bir nokta vurur; böylece müminin yüzünde beyaz bir nokta oluşur ve bu beyaz nokta onun yüzünü tamamen aydınlatacak kadar yayılır. Asayla kafirin burnunu mühürler; böylece kafirin yüzünde siyah bir nokta oluşur ve o nokta kafirin yüzünü tamamen siyahlaştıracak kadar yayılır.[9]

Ancak Ehl-i Beyt'ten nakledilen hadislerde bu ayetteki "Dabbet-ul Arz"dan maksadın Hz. Ali'nin (a.s) olduğu vurgulanmaktadır. Süfyan b. Uyeyne kendi senediyle Cabir b. Yezid-i Cu'fi'den "Dabbet-ul arz"ın İmam Ali'nin (a.s) olduğunu rivayet eder.[10]

Şeyh Kuleyni de kendi senediyle İmam Muhammed Bâkır'dan (a.s) şöyle nakleder: Emirelmüminin (Ali) buyurmuştur ki: "(Düşmana) ard-arda saldıran, devletlerin devletinin sahibi benim. Asa ve kızgın demir sahibi ve insanlarla konuşan Dabbe benim."[11]

Şeyh Ali b. İbrahim kendi senediyle İmam Cafer Sadık'tan (a.s) şöyle nakletmiştir: "Biri Ammar b. Yasir'e, ey Ammar! Allah'ın Kitabındaki bir ayet huzurumu kaçırdı ve beni şüpheye düşürdü, dedi.

Ammar, hangi ayet? diye sordu. Adam, "O söz, başlarına geldiği zaman, onlara yerden bir Dabbe (canlı) çıkarırız; o onlara insanların, ayetlerimize içtenlikle inanmadıklarını söyler" ayetidir; ayetteki Dabbet-ul arz nedir? dedi.

Ammar, "Allah'a andolsun onu sana gösterinceye kadar oturmayacağım, yemeyeceğim ve içmeyeceğim, dedi ve o adamla birlikte Hz. Ali'nin (a.s) evine gitti. O sırada Hz. Ali hurma ve tereyağı yiyordu.

Ammar'ı görünce, buyur, dedi. Ammar da oturarak o hazretle birlikte yemeye başladı. Adam bunu görünce şaşırdı. Ammar kalkınca adam, Süphanellah! Ey Ammar!

Sen, onu (dabbeyi) bana gösterinceye kadar yemeyeceğine, içmeyeceğine ve oturmayacağına dair yemin etmiştin, dedi. Bunun üzerine Ammar, eğer aklını çalıştırırsan onu sana gösterdim,." cevabını verdi.[12]

Yine İmam Cafer Sadık'tan (a.s) şöyle rivayet edilmiştir: "Resulullah (s.a.a), Ali'nin (a.s) mescitte bir miktar kum toplayarak başını onun üzerine bırakıp uyuduğunu görünce eliyle Ali'yi (a.s) hareket ettirerek, "Kalk ey Dabbet-ul Arz" dedi.

Ashaptan bir kişi, 'Ya Resulullah! Birbirimizi bu isimle çağırabilir miyiz?' diye sordu. O hazret, 'Hayır! Bu isim Ali'ye hastır. Ali, Allah'ın Kur'an'da, "O söz, başlarına geldiği zaman, onlara yerden bir Dabbe (canlı) çıkarırız..." şeklinde andığı Dabbe'dir' buyurdu.[13]

Esbağ b. Nebate'den şöyle nakledilir: Emirelmüminin Ali'nin huzuruna çıktım. O sırada ekmek, sirke ve zeytin yağı yiyordu. Ben, ey Emirelmüminin! Allah Teala "O söz,

başlarına geldiği zaman, onlara yerden bir Dabbe (canlı) çıkarırız..." buyuruyor; bu ayetteki "Dabbe" nedir? diye sordum. Hz. Ali, "O, ekmek, sirke ve zeytin yağı yiyen bir canlıdır" cevabını verdi![14]

Geçen rivayetlerdeki, "Dabbe"nin, kuvvet ve mucizenin göstergesi olan Musa'nın asasına ve ilahi hükümetin göstergesi olan Süleyman'ın yüzüğüne sahip olduğunun vurgulanması, onun,

insanlara ayet ve nişane olacak yüce ilahi güce sahip bir insan olduğunu göstermektedir; ayrıca ayetteki "onlarla konuşur" tabiri de onun bir insan olduğunu onaylamaktadır.

Evet bu ayetten ve onun tefsirinde nakledilen, hadislerden anlaşılan, bu canlının Hz. Ali (a.s) olduğu açık bir şekilde anlaşılmaktadır. Bunun kıyametin kopmasına yakın bir zamanda vuku bulacağı da kesindir. Ancak bunun yeri, zamanı tam olarak belli değildir.

--------------------

[1] - Durr-ul Mensur -Siyuti-, c.6, s.380.

[2] - Müsned-u Ahmed, c.2, s.201, Dar-ul Fikr basımı; Nazm-ud Durer -Bukai-, c.5, s.451, Dar-ul Kutub-il İlmiyye basımı.

[3] - Hud, 6.

[4] - Nahl, 61,

[5] - Enfal, 22.

[6] - Hacc, 18.

[7] - Fatır, 28.

[8]- Kamerî aylarının her 13, 14 ve 15. geceleri.

[9] - Mecma-ul Beyan tefsiri -Tabersi-, c.7, s.366. Kurtubi tefsiri, c.13, s.237; ed-Durr-ul Mensur, c.6, s.378; Ruh-ul Meani tefsiri -Alusi- c.20, s.21; Râzi tefsiri, c.24, s.217; İbn-i Kesir tefsiri, c.3, s.387 ve Neml suresi 82. ayet.

[10] - Mizan-ul İ'tidal -Zehebi-, c.1, s.384, Dar-ul Marifet basımı.

[11] - Kâfi, c.1, s.198/3, "Enne-l Eimmete hum Erkan-ul Arz" babı.

[12] - Kummi tefsiri, c.2, s.131 ve Mecma-ul Beyan tefsiri, c.7, s.366.

[13] - Kummi tefsiri, c.2, s.130; el-Burhan tefsiri -Behrani-, c.4, s.228/8043, Bi'sat müessesesi incelemesi.

[14] - Te'vil-ul Ayat -Seyyid Şerefuddin-, c.1, s.303/109; er-Ric'at -Esterabadi-, s.166/95, Dar-ul İ'tisam basımı.