SORU CEVAP BANKASI
 


HZ.HATİCE,RESULULLAH(S.A.A)İLE NE ZAMAN EVLENDİ?


Üzerinde durulması gereken bir diğer husus ise şudur ki, Rukayye ve Ümm-ü Külsüm'ün Ebu Leheb'in iki oğlu ile evlenmeleri iddiası ancak Resulullah ile Hz. Hatice'nin, bi'setten bir hayli önce evlenmiş olmaları halinde mantıklı olabilir. Şimdi bu evliliğin geçekleşme tarihine bir bakalım:

Rivayetlere baktığımızda gerçi bu evliliğin bi'setten 15, 16, hatta 20 yıl önce gerçekleştiğini iddia eden nadir görüşler de vardır;[59] ancak bunlara karşılık bu evliliğin bi'setten on yıl önce,[60] beş yıl önce[61] ve üç yıl önce[62] gerçekleştiğini ileri süren rivâyetler de vardır.

Özellikle son görüşü te'yid eden nakiller ve karineler de vardır; mesela Beyhâki Hz. Hatice'nin 50 yaşında vefat ettiğini ileri sürüyor.[63]

Hz. Hatice'nin Resulullah'la evlendiği zamandaki yaşını, vefat ettiği sıradaki yaşı ile kıyaslarsak o zaman son görüşün daha mantıklı olduğunu görürüz.

Yine önceden de naklettiğimiz gibi, rivâyetler Hz. Hatice'nin cahiliyet zamanında Abd-ü Menaf'tan başka bir çocuk doğurmadığını ileri sürüyorlardı. Bu da Hz. Hatice'nin Resulullah'la bi'setten bir hayli zaman önce evlendiği görüşü ile örtüşmemektedir.

Zira çok önceden evlendikleri ve zâhiren bir mazeret de gözükmediği halde onca yıl çocuklarının olmaması çok uzak bir ihtimaldir; bu da bi'sete yakın bir zamanda evlendikleri görüşünü güçlendirmektedir.

Böylece bu delil de, Rukayye ve Ümm-ü Külsüm'ün cahiliyet zamanında doğup büyüdüklerini, önce Ebu Leheb'in çocuklarıyla evlenip, boşandıktan sonra da Rukayye'nin Osman b. Affân'la evlenmeleri görüşünün tutarsızlığını,

verdiğimiz ve vereceğimiz diğer delillerle de yan yana konulduğunda bu görüşün asılsız olduğu kesin bir şekilde ortaya çıkmaktadır.

Öte yandan Ehl-i Sünnet Alimlerinden Dûlâbî ve Diyarbekri'nin görüşlerine bakılırsa, Osman b. Affân Rukayye ile cahiliyet zamanında evlenmiştir.[64]

Bu ise iddia edilen Peygamber kızlarının Ebu Leheb'in oğlanlarıyla evlendiğinin doğru olmadığı demektir; zira söz konu rivayetler, Ebu Leheb'in kızları boşattırmasının sebebi olarak onların Müslüman olduğunu ileri sürüyorlardı;

oysa bu rivâyet Ebu Leheb'in oğlundan sonra Rukayye ile evlendiği söyleyen Osman'ın dahî onunla cahiliyet zamanında evlendiğini ileri sürmektedir!


ÜMMÜ KÜLSÜM HİCRET SIRASINDA NEREDEYDİ?


İşlediğimiz konuda bize yardımcı olacak bir diğer husus Müslümanların Medine'ye hicreti sırasında Ümm-ü Külsüm'ün muammalı durumudur. Cahiliyet zamanında Ebu Leheb'in oğluyla Mekke'de evlenip de sonra ayrılan ve yıllar sonra Medine'de Osman'la evlenen Ümm-ü Külsüm'ün,

Medine'ye hicret sırasında ortada adı bile yok. Tarihçiler müslümanların ardından Hz. Ali'nin Resulullah'ın kızı Hz. Fâtıma da dâhil, Fatıma isimli birkaç kadını,

Ümm-ü Eymen'i ve güçsüz mu'minleri alıp kendisiyle birlikte Medineye getirdi. Ancak hiçbir kaynakta Ümm-ü Külsüm'ün adından bahsedilmemektedir. Acaba önceden mi hicret etmişti? Sonraya mı kaldı?

Kiminle birlikte ve neden?! Güçsüz mu'minlerin içerisinde miydi? O zaman, neden bacısı Fâtıma ve Ümm-ü Eymen'den ayrılıp onların içerisine yerleştirildi?!

Bütün bunlar cevap bekleyen muammalı sorulardır. Görüldüğü gibi bazen çok meşhur şeyler dahi araştırldığında, en azından öyle zannedildiği kadar da olmadığı ortaya çıkmış oluyor.

ZEYNEP HAKKINDA BİR KAÇ NÜKTE


a)-Yazımızın başlarında da değindiğimiz gibi Ebulkâsım Kufi, Zeyneb'in, Resulullah'ın değil Hz. Hatice'nin bacısının kocasının kızı olduğunu nakletmektedir.

b)-Bazı rivâyetlerde şöyle nakledilmiştir: "Hatice Nabbâş b. Zurâre (Ebu Hâle) için üç evlat doğurdu; bunlar Hind, Hâris ve Zeynep'ti."[65]

Bu rivâyet iki şeyi teyid etmektedir; biri Zeyneb'in Resulullah'ın üvey kızı olduğunu, Hz. Hatice'yle ilgili tarafına gelince, biz Hz. Hatice'nin Resulullah'tan önce evlenmediğine inanıyoruz.

Bunun delillerini de önceden aktardık; ancak bu rivâyette muhtemelen, Hz. Hatice'nin isminin verilmesi Zeyneb'in Hz. Hatice'nin kefaleti altında olmasından veya Hz. Hatice'nin bacısıyla karıştırıldığından kaynaklanabilir.

Kısacası işin bu yanı bizi fazla ilgilendirmiyor; bizi ilgilendiren yanı şudur ki bu rivâyet Zeyneb'in Ebu Hale'nin kızı olduğunun öteden beri bilindiğini ortaya koyuyor. Aşağıda vereceğimiz şu iki rivâyet de aynı te'yidi içermektedir:

"El-Envar" ve "El-Bideu" isimli kitaplardan şöyle naklediliyor: "Rukayye ve Zeynep Hatice'nin bacısı Hâle'nin kızlarıdır."[66]

Yine El-Envar, El-Keşf, El-Lum'e kitaplarından ve Belâzurî'den şöyle nakledilmektedir: "Zeynep ve Rukayye Resulullah'ın üvey evlatlarıdır..."[67]

Bu rivâyetlerde cüz'î bazı yanlışlar ve karıştırmalar olsa da, onlardan şu gerçeği anlıyoruz ki söz konusu kızlar, Resulullah'ın gerçek kızları değil, onun üvey evlatlarıdırlar.

Ancak onların kimin evlatları oldukları şimdilik bizi ilgilendirmiyor. Evet onların, Resulullah'ın kızları olduklarını ileriye süren önceden değindiğimiz rivâyetler arasındaki akıl almaz çelişkileri de dikkate aldığımızda bu iddiamızın haklılık payı daha da artacaktır.


HZ.ALİ'YE AİT BAZI HASLETLER


Zeynep, Rukayye ve Ümm-ü Külsüm diye adı geçen ve Ebu Leheb'in iki oğlu, Osman ve Ebul'âs b. Rabi ile evlendikleri söylenen kızların Resulullah'ın gerçek kızları olmadığını gösteren bir delil de,

Hz. Ali'ye özgü bazı haslet ve özellikler hakkında nakledilen rivâyetlerdir. Örneğin Ebul-Hamrâ, Resulullah'tan (s.a.a) şöyle rivayet etmiştir:

"Ey Ali, sana üç haslet verilmiştir ki, senden başka kimseye, hatta bana dahi verilmemiştir.: Sana benim gibi bir kayınpeder verilmiştir; ama bana benim gibi biri verilmemiştir. Sana kızım gibi bir Sıddîka verilmiştir;

ama bana onun gibi bir (eş) verilmemiştir. Sana sulbünden Hasan ve Hüseyin gibi evlatlar verilmiştir; ama bana benim sulbümden onlar gibisi bana verilmemiştir; ancak siz bendensiniz, ben de sizdenim."[68]

Şimdi eğer Osman ve Ebul'âs ile evlenen kızlar , Resulullah'ın gerçek kızları olsaydı, Allah Resulu'nün bu sözü doğru olmazdı; zira o durumda onlar da Resulullah gibi bir kayınpedere sahip olmuş olacaklarından,

bunun Hz. Ali'ye has bir özellik olarak gösterilmesi yanlış olurdu. Hatta Osman'ın böyle bir vasfa sahip olması daha uygun olurdu. Zira o, (iddiaya göre) Resulullah'ın iki kızıyla evlenmemiş miydi?!

Ebuzer-i Gıfâri'den nakledilen hadis de bunu te'yid etmektedir. Ebuzer söz konusu hadiste Resulullah'tan şöyle nakletmektedir:

"Hiç şüphesiz Allah-u Teâlâ, Arşından -keyfiyet ve zevâl söz konusu olmadan- yer yüzüne baktı ve beni seçti. Ali'yi de (bana) damat olarak seçip ona (eş olarak) tertemiz Fatıma-i Betul'ü verdi ki böyle birisi hiçbir Peygambere verilmemiştir.

Yine Ona Hasan ve Hüseyin verilmiştir ki onların misli başka hiçbir kimseye verilmemiştir. Ona benim gibi bir kayın peder ve (Kevser) havzu (başında dostlarını suya doyurma hakkı) verilmiştir. Yine Cennet ve Cehennem'i bölme yetkisi meleklere değil, ona verilmiştir..."[69]

Bu konuda, Buhâri'de Abdullah İbn-i Ömer'den nakledilen uzun bir rivâyet'in bir bölümü de bizi destekler niteliktedir. Söz konusu rivâyette kısaca şöyle denmektedir:

"Haricîlerden bir kişi Abdullah İbn-i Ömer'e gelerek bazı konularda sorular yöneltip tartışıyor ve son olarak, üçüncü halife Osman ve Hz. Ali hakkındaki görüşünü soruyor.

Bilindiği gibi Haricîler, üçüncü halifeyi ve Hz. Ali'yi hilâfetleri zamanında meydana gelen fitnelerden dolayı sorumlu tutuyor ve onlar hakkında ağır ithamlarda bulunuyorlardı.

İşte bu görüşlerinden hareketle söz konusu Hâricî Abdullah İbn-i Ömer'in onlar hakkındaki görüşünü sormaktadır. Abdullah adama şu cevabı veriyor: "Osman'ı dersen,

Allah onu affetmişti;[70] ama siz onu affetmeği hoş görmediniz. Ali'ye gelince, o Resulullah'ın amcasının oğlu ve dâmâdıdır." Sonra eliyle işaret ederek: "İşte bu da onun evidir ve gördüğünüz gibi (Peygamber'in evinin içerisinde) yer almıştır."[71]

Görüldüğü gibi bu rivâyette Abdullah İbn-i Ömer, üçüncü halife Osman'ı savunmak için sadece Uhut Savaşı'na ve kaçanların affıyla ilgili âyete değinmektedir.

Fakat Hz. Ali'yi savunurken üç delil zikretmektedir: 1-Resulullah'ın amcasının oğlu olduğunu 2-Resulullah'ın damadı olduğunu 3-Evinin Resulullah'ın eviyle yanyana olduğunu.

Bu rivâyette bizim şâhidimiz ikinci delilden ibarettir. Demek istiyoruz ki eğer gerçekten Osman Resulullah'ın kendi kızıyla evlenmiş olsaydı, Abdullah onu da savunurken Hz. Ali gibi onun da Resulullah'ın damadı olduğunu vurgulardı;

oysa buna şiddetle ihtiyacı olduğu halde Osman hakkında böyle bir isnatta bulunmamaktadır. Bu da onun böyle bir fazilete (Resulullah'ın damatlığı şerefine) sahip olmadığını göstermektedir.

Evet daha güçlü ve daha ma'kul bir delil bulunduğu halde, zayıf bir şahidi (işlenen bir suçun affını; Osman'ı da kapsadığını kabul etsek dahi) zikretmek mantıklı bir girişim olmasa gerek. O halde böyle bir şeyin (damatlığın) esasen olmadığını söylemek daha mantıklı olmaz mı?!


MUHTEMEL BİR ÇÖZÜM YOLU


Buraya kadar ortaya koyduğumuz deliller, Osman ile evlenen kızların, yine Ebul'âs ile evlenen Zeyneb'in Resulullah'ın gerçek kızları olmadığını gösteriyor.

Şimdi burada şu sorunun cevabını vermemiz gerekir ki, geldiğimiz bu noktada, acaba Resulullah'ın evlatlarından bahseden rivâyetlerde ismi geçen Zeynep,

Rukayye ve Ümm-ü Külsüm isimli kızların esasen varlığı da mı şüphelidir; yoksa söz konusu rivâyetlere muhtemel de olsa makul bir açıklama getirmek mümkün müdür?

Bize göre bu rivâyetlerde ismi geçen söz konusu kızların varlığını inkar etmek istemiyorsak, bu konuda ortaya koyulabilecek en makul ihtimal şudur ki evet Peygamber'in Hz. Hatice'den olan Zeynep,

Rukayye ve Ümm-ü Külsüm isminde kızları vardı; fakat bunlar (bazı rivâyetlerin de değindiği gibi) küçük yaşta vefat etmişlerdir. Yani Peygamber'in hem üvey evlatlarının ismi Zeynep,

Rukayye ve Ümm-ü Külsüm'dü, hem de kendi kızlarının; fakat kendi kızları fazla yaşamadan, küçük yaşta vefat etmişlerdir. Ebul'âs ve Osman ile evlenen kızlar ise Peygamber'in üvey evlatlarıdır

ve o zamanlar halk arasında üvey evlatlar da gerçek evlat gibi telakkî edildikleri için, söz konusu kızlar da sürekli Resulullah'ın kızları diye anılarak öyle meşhur olmuş ve sonrakiler onları Resulullah'ın kızları zannederek kaynaklara da daha çok o şekilde kaydetmişlerdir.

Bu rivâyetleri bu şekilde tevil etmekten başka bir çaremiz yoktur; aksi taktirde zikrettiğimiz çelişkilerle karşılaşmamız kaçınılmazdır.

OSMAN'IN RUKAYYE İLE EVLENMESİNE DÂİR


Resulullah'ın, üvey kızı Rukayye'yi Osman ile neden evlendirdiği hakkında bazı Ehl-i Sünnet kaynaklarında şu ipuçlarına rastlamaktayız.

"Rukayye fevkalde bir güzelliğe sahipti."[72]

"Bir kâhin Osman'a Resulullah'ın peygamberliğini haber vermesinin ardından, o Ebubebekir'e "Eğer (Peygamber) beni Rukayye ile evlendirirse Müslüman olurum" diye söz verdi."[73]

Demek oluyor ki Resulullah'ın Osman'ı Rukayye ile evlendirmesi, onu İslam'a ısındırma amacını taşıyordu.

Öte yandan bazı rivâyetler de şöyle diyor: "Sâ'd b. Muâz, Hz. Ali'ye (Resulullah'tan) Hz. Fâtıma'yı istemesini önerince Hz. Ali şu cevabı verdi: "Ben ne dünya metaından bir şeye sahibim..; ne altınım var ne de gümüşüm; ne de İslam'a ısındırılacak bir kâfirim ben; zira ilk Müslüman olan benim."[74]

Yine Esmâ bint-i Umeys aynı öneriyi Hz.Ali'ye götürdüğünde ona da benzer bir cevapla şöyle dedi: "Benim ne altınım var, ne de gümüşüm; dini sahih olmayan, İslam'ı şüpheli birisi de değilim (ki evlilik vasıtasıyla İslam'a ısındırılmam söz konusu olsun!!)[75]

Hz.Ali'nin bu sözünde, evlilikleri benzer gerekçelere dayanan kimselere deyinmesi söz konusudur.

Yine Hz.Ali'nin Hz. Fâtıma'yla evlenmesini anlatan bazı rivâyetlerde Resulullah'ın Hz.Ali'ye şöyle buyurduğu kaydedilmiştir: "O (Fâtıma) senindir ey Ali; sen Deccâl değilsin."[76]

Bu hadiste de Hz. Fâtıma'yı önce isteyip de Resulullah'tan red cevabı alanlara açık bir gönderme olduğu için bazıları (İbn-i Sa'd ve Bezzâr gibi), hadiste bulunan "Leste" (değilsin) kelimesindeki zamirin şeklini "Lestu" (değilim) şeklinde değiştirerek,

"Sen deccâl değilsin" yerine, "Ben deccâl değilim" manası çıkarmış ve Allah Resulü'nün bu cümleyle önceden Hz. Ali'ye verdiği vaade sâdık kalıp kızını ona vereceğini vurgulamak istediğini iddia etmiş ve böylece birilerine yönelik olan göndermeyi ortadan kaldırmaya çalışmışlardır. Oysa bu çabaları da nafiledir; zira:

a)-Aynı rivâyeti Akilî söz konusu iddiaya yer bırakmayacak şekilde, şöyle nakletmiştir: Resulullah (s.a.a) Fâtıma'yı Hz. Ali'yle evlendirdiğinde Hz. Fâtıma'ya hitaben şöyle buyurdu: "Ben seni Deccâl olmayan birisiyle evlendirdim."[77]

Bu hadisin kelimelerindeki harekeleri değiştirmek mümkün olmadığı için, yukarıda verdiğimiz manadan başka bir mana çıkarmak mümkün değildir.

b)-Resulullah'ın önceden Hz. Ali'ye bu konuda vaadde bulunduğu iddiası da doğru değildir; zira eğer bu doğru olsaydı, Ömer ve Ebu Bekir Hz. Fâtıma'ya tâlip olduklarında, Allah Resulü onlara "Fatıma henüz küçüktür" cevabını vermez ve Hz. Ali'yle sözlü olduklarını söylerdi.

c)-Konuyla ilgili kaynakların bir çoğu, kendisine Hz. Fâtıma'yı istemesi bir çokları tarafından önerilmeden önce, Hz. Ali'nin (kendi tabiriyle) aklının ucundan bile böyle bir şeyin geçmediğini nakletmektedir. Durum böyle iken Resulullah'ın önceden Hz. Ali'ye söz verdiği iddiası doğru olabilir mi?!

Hadisin manasını bu tür soğuk te'villerle değiştiremeyeceğini anlayan İbn-i Hacer Askalânî, aynı sened ve aynı râviyle naklettiği hadisin son bölümünü ("Sen Deccâl değilsin" cümlesini) maalesef makaslayarak nakletmiştir.[78] Bu da onun ne kadar emânet ve insaf sahibi olduğunu yeterince gösteriyor!!

Bunu sadece o değil, daha niceleri ve nice yerlerde gerçekleştirmişlerdir ki yeri olmadığı için geçiyoruz.


BİR KAÇ ÖNEMLİ NOKTA


Son olarak birkaç nükteye değinip bu bahsi kapatmak istiyoruz:

1-Zikrettiğimiz bunca delile ve rivayetler arasındaki bunca çelişkiye rağmen bazılarının Zeynep Rukayye ve Ümm-ü Külsüm'ü Resulullah'ın gerçek kızları olarak göstermekte ısrarlı davrananların niyetinde belki de Hz. Ali'nin faziletlerine karşılık başkalarına fazilet üretmek yatmaktadır.

İşte bu yüzden görüyoruz ki 3. Halife Osman'a " Zun-nureyn" (iki nur sahibi) lakabını vermişlerdir. Oysa dünya kadınlarının efendisi ve Resulullah'ın gerçek kızı ve mübarek neslinin kaynağı olduğunda zerre kadar şüphe bulunmayan Hz. Fâtıma'nın kocası Hz. Ali'den benzer bir lakabı esirgemişlerdir nedense!!

2-Osman'ın Rukayye ve Ümm-ü Külsüm ile hiç de mutlu bir hayat yaşamadıklarını ve Osman'ın onlara karşı çeşitli eziyetlerde bulunduğunu kaynaklarda okuyoruz.[79]

3- Bütün bunlara rağmen, ikinci kız (Ümm-ü Külsüm) de vefat ettiğinde güyâ Allah Resulü'nün "Eğer on kızım olsaydı yine hepsini Osmân ile evlendirirdim"[80] buyurduğunu nakleden kaynaklar, söz konusu Hz. Ali (a.s) olunca şu utanç verici uydurma hadisi nakletmekte bir beis görmüyorlar:

Güyâ Hz. Ali (a.s), (Hz. Fatıma'yla evli olduğu halde) Ebu Cehl'in kızıyla evlenmeğe tâlip olmuş; bunu duyan Resulullah öfkeli bir şekilde minbere çıkarak bütün ashabın arasında

Hz. Ali'nin bu fiilini teşhir ederek onu kınamış ve "Ebu Tâlib oğlu eğer bunu yapmak istiyorsa benim kızımı boşamalıdır; zira Allah'ın düşmanının kızıyla, Allah'ın Resulü'nün kızı bir araya toplanmaz" buyurmuş; ardından da o sıralarda henüz müşrik olan Ebu-l As b. Rabi'nin (Zeyneb'in kocası) damatlığını övmüştü?![81]

Bu kıssayı uyduranlar bir çok yerin aksine burada Osman'ı neden unutmuş ve Peygamber'in methine onun yerine Ebu-l As'ı mezhar kılmışlardır acaba?! Belki de Hz. Ali'ye karşı müşrik birisinin övülmesi ona olan hicvi daha da belirginleştirir de ondan!!

4-Önceden de değindiğimiz gibi bu kızlardan bahseden Ehl-i Sünnet rivâyetleri, Rukayye ve Ümm-ü Külsüm'ün Ebu Leheb'in oğullarıyla evlenmelerinin üzerinde ısrarla dururken, yine ısrarla bu oğlanların,

kızlarla cinsel ilişkiye girmeden bakire olarak onları boşadıklarını ileri sürmektedirler. Halbuki kaynaklar buna engel olabilecek herhangi bir engelden bahsetmemiştir.

Fakat sıra Osman'a gelince durum değişiyor. O evlenir evlenmez cinsel ilişki gerçekleşiyor; hatta hanımı Habeşe'ye giderken gemide çocuk dahi düşürüyor!­?

Allah hepimizi nefsimizin ve şeytanın şerrinden korusun.

----------------------------------------

1-Bu rivâyetler ve aralarındaki ihtilaflar için şu kaynaklara bakılabilir: El-Evâil, C.1, S.159, El-İsâbe, C3, S.611-612, Üsd-ül Gâbe, C1, S.12-13-17, Es-Siret-ül Halebiyye, C.1, S.140, Niseb-u Kureyş (Mus'ab Zübeyri), S.22, Kâmus-ür Ricâl, C.10, S.431.

2-Menâkıb-u Âl-i Ebî Tâlib, C.1, S.159, Bihâr-ül Envâr, Ricâl-ül Mâmeqânî ve Kâmûs-ur Ricâl kitaplarında da aynı şey nakledilmiştir.

3-El-İstiğâse, C.1, S.70.

4-El-Evâil, C.1, S.311, El-İsâbe, C.1, S.293.

5-Sıffîn (Minqarî), S.325.

6-El-İsâbe, C.4, S.335, Tabaqât (İbn-i Sa'd), C.8, S.193.

7-El-İstîâb, (El-İsâbe'nin hamişinde), C.4, S.331, El-Evâil, C.1, S.312.

8-El-İstiğâse, C.1, S.68-69.

9-El-İsâbe, C.4, S.304-490, El-Bed'u Vet-Târih, C.5, S.17, Tehzib-u Târih-i Dimaşk, C.1, S.298, Nihâyet-ül İrb, C.18, S.212-214.

10- El-Bed'u Vet-Târih, C.5, S.16, C.4, S.139.

11-El-Mevâhib-ül Ledünniyye, C.1, S.196, Târih-ül Hamis, C.1, S.272.

12-Neseb-u Kurayş, S.21, Mecme-üz Zevâid, C.9, S.217, El-Bidâyet-u Ven-Nihâye, C.2, S.294, Zehâir-ul Ukbâ, S.152.

13-Es-Siret-ül Halebiyye, C.3, S.308, Er-Ravz-ül Enf, C.1, S.214.

14- El-İsâbe, C.4, S.304, (Cürcâni'den naklen), Neseb-u Kurayş, S.21.

15- Kaynaklarından bazısını önceden verdik.

16- Ed-Dürr-ül Mensur (Suyutî), C.6, S.408

17- El-İtqân (Suyutî), C.1, S.37.

18- Tarih-u Ehl-il Beyt, S.92.

19-Ed-Dürr-ül Mensûr. C.6, S.404.

20-El-Vefâ, S.655, Ed-Dürr-ül Mensur, C.6, s.404, Tabakât (İbn-i Sa'd), C.1, S.133, Feth-ul Kadir, C.5, S.504, Nihâyet-ül İrb, C.18, S.208, Muhtasar-u Tarih-i Dimaşk, C.2, S.262.

21-Delâil-ün Nübüvve (Beyhakî), C.2, S.69-70.

22-Ed-Dürr-ül Mensûr, C.6, S.403-404, Lübâb-üt Te'vil, C.4, S.417, El-Câmiu Li-Ahkâm-il Kur'ân, C.20, S.222, Et-Tefsir-ül Kebir, C.32, S.132. Son iki kaynakta bu çocuğun Abdullah olduğu da kaydedilmiştir.

23-Ed-Dürr-ül Mensur, C.6, S.404, Feth-ül Kadir, C.5, S.503, Behr-ül Muhit, C.8, S.520, Tefsir-ül Kebir, C.32, S.133, El-Câmi-u Li-Ahkâm-il Kur'ân, C.20, S.223.

24-Siret-ül Halebiyye, C.3, S.308, Tefsir-ül Kebir, C.32, S.133, Tefsir-ül Kur'ân-il Azim, C.4, S.559.

25-Es-Siqât, C.2, S.142, Et-Tibyân, C.10, S.418, Feth-ul Kadir, C.5, S.504, Lübâb-üt Te'vil, C.4, S.417, Tefsir-ül Kebir, C.32, S.132, Tefsir-ül Kur'ân-il Azim, C.4, S.559, EL-Câmi-u Li-Ahkâm-il Kur'ân, C.20, S.222.

26-Bahr-ül Muhit , C.8, S.520, Feth-ul Kadir, C.5, S.503-504, Ed-Dürr-ül Mensûr, C.6, S.404. Fakat bu görüşün doğru olmadığı açıktır; zira hicretin ikinci yılında Bedir savaşında ölen Ebu Cehil, henüz İbrâhim dünyaya gelmeden kaç yıl önce vefat etmiştir. Bu da söz konusu şahsın Âs b. Vâil olduğunu ileri süren rivâyeti güçlendirmektedir.

27-Ed-Dürr-ül Mensûr, C.6, S.404, Delâil-ün Nübüvve, C.2, S.70, Tabakat, C.1, S.133, Es-Siqât, C.2, S.142, Tâaih-ül Hamis, C.1, S.273, Nihâyet-ül İrb, C.18, S.208, El-Vefa, S.655,

Murûc-üz Zeheb, C.2, S.291, El-Mevâhib-ül Ledünniyye, c.1, S.196, Üsd-ül Gâbe, C.5, S.467, Nur-ul Ebsâr, S.43, Zehâir-ül Ukbâ, S.152 , Siret-ül Halebiyye, C.3, S.308, Mecme-üz Zevâid, C.9, S.112-217, Muhtasar-u Târih-i Dimaşk, C.2, S.262.

28-Tabakât (İbn-i Sa'd), C.1, S.133, Siret-u Mağlatay, S.15, Târih-ul Hamis, C.1 S.273, El-Vefâ , S.655, El-Mevâhib-ül Ledünniyye, C.1, S.196, Siret-ul Halebiyye, C.3, S.308, Nur-ul Ebsâr, S.43, Zehâir-ul Ukbâ, S.153.

29-E-Bed-u Vet-Târih, C.5, S.16, El-Mevâhib-ül Ledünniyye, C.1, C.196, Târih-ul Hamis, C.1, S.273, Siret-ul Halebiyye, C.3, S.308, Et-Tebyin Fi Ensâb-il Kureşiyyin, S.87, Zehâir-ül Ukbâ, S.152.

30-Ensâb-ül Eşrâf (Es-Siret-uh Nebeviyye), S.396.

31-Tarih-ül İslâm (ES-Siret-uh Nebeviyye), S.66, Târih-ul Hamis, C.1, S.282, Zehâir-ül Ukbâ, S.152, Behcet-ül Mahâfil, C.2, S.137, Es-Siret-ul Halebiyye, C.3, S.308.

32-Cemhere-tu Ensâb-il Arab, S.16

33-Siret-u Mağlatay, s.15, Menakıb-ı Âl-i Ebî Tâlib, c.1, s.133, Târih-ul Hamis, c.1, s.273, El-Mevâhib-ül Ledünniyye, C.1, S.196, Es-Siret-ul Halebiyye, C.3, S.308, El-Bed-u Vet-Târih , c.5, S.16, Zehâir-ül Ukbâ, S.152.

34-Siret-u Mağlatay, S.15, El-Mevâhib-ül Ledünniyye, c.1 , s.196, Es-Siret-ul Halebiyye, C.3, S.308.

35-Er-Ravz-ul Enf, C.1, S.214.

36-Menâkıb-ı Âl-i Ebitâlib, C.1, S.162.

37-El-Mevâhib-ül Ledünniye, C.1, S.196, Behcet-ül Mehâfil, C.2, S.137, Târih-ül Hamis, C.1, S.273, Delâil Nübüvve, C.2, S.69, Ed-Dürr-ül Mensûr, C.6, S.404, Siret-ül Halabiyye, C.3, S.308, Zehâir-ül Ukbâ, S.152, Zâd-ül Meâd (İbn-i Kayyim el-Cevzi), C.1, S.25, Siret-u Mağlatay, s.16.

38-Tarih-i Yakubi, C.2, S.32.

39- Tarih-i Yakubi, C.2, S.32.

40-Er-Ravz-ül Enf, C.1, S.214.

41-Er-Ravz-ül Enf, C.1, S.214

42-El-Evâil, C.1, S.166.

43-El-İsâbe, C.4, S.304, El-İstiab, C.4, S.299, Delâil-ün Nübüvve, C.2, S.70, Tarih-ül Hamis, C.1, S.273, El-Vefa, S.656, Muhtasar-uTarih-i Dimaşk, S.2, S.262

44-Zâd-ül Meâd,(İbn-i Kayyim), C.1, S.25, Tabakât-ül Kübrâ, C.1, S.133, El-Vefa, S.655, Siret-ül Halebiyye, C.3, S.308, Cemheret-u Ensâb-il Arab, S.16, Nur-ül Ebsâr, S.43, İs'âf-ür Râğibin (Nur-ül Ebsâr'ın hamişinde), S.82 Muhâzarat-ül Evâil, S.88.

45-Nihâyet-ül İrb, C.18, S.213, El-İstiâb (El-İsâbe'nin hamişinde), C.4, S.373-374.

46-Siret-ül Halebiyye, C.3, S.308, El-İstiâb, C.4, S.373.

47- Tarih-ül Hamis, C.1, S.272, Behcet-ül Mehâfil, C.2, S.137, El-Vefâ, S.656, El-Evâil, C.1, S.166, Er-Ravz-ül Enf, C.1, S.215, Siret-ül Halebiyye, C.3, S.308, Zehâir-ül Ukba, S.1.

49-Târih-ül Hulefâ, S.75, Tehzib-üt Tehzib, Bihâr-ül Envâr, C.43, S.8, Hedâik-ür Rıyâz ve İkbâl-ül A'mâl'den naklen.

50-Müstedrek-ül Hâkim, C.3, S.163, Nihâyet-ül İrb. C.18, S.213, Siret-u Mağlatây, S.17, Delâil-ün Nübüvve, C.2, S.71, Bihâr-ül Envar, C.43, S.8, El-Besâir-u vez-Zehâir, C.1, S.193, Tarih-i Yakubî, C.2, S.20, El-Mevâhib, C.1, S.198, Et-Tebyin-u Fi Ensab-il Kureşiyyin, S.91.

51-Bihâr-ül Envâr, C.43, S.S9, Nihâyet-ül İrb, C.18, S213.

52-Bihâr-ül Envâr, C.43, S.1-10, El Kâfi, Misbâh-ül Kebir, Delâil-ül İmâme, Misbah-ül Kef'emî, Er-Ravza, Menakıb-ı Şehraşub'dan naklen. Murûc-üz Zeheb, C.2, S.289, Keşf-ül Gumme, C.2, S.74, Zehâir-ül Ukbâ, S.52, Târih-ül Hamis, C.1, S.278.

53-Mus'ab-üz Zübeyri, Süheyli, Makdisî, Kastalanî gibi.

54-Miraç konusu ve hangi tarihte gerçekleştiğine dair bilgiler için bak, Es-Sahih-u Min Siret-in Nebiyy-il A'zam.

55-Bu hadisler için Şia kaynaklarından şu kitaplara bakılabilir.; İlel-üş Şerâyi, S.72, Bihâr-ül Envâr, C.18, S.315-350-364, C.43, S.4-5-6, El-Envâr-ün Numâniyye, C.1, S.80 ve...

Müstedrek-üs Sahihayn,C.3, S.165, Nüzül-ül Ebrâr, S.88, Ed-Dürr-ül Mensûr, C.4, S.153, Târih-i Bağdâd, C.5, S.87, Menâkıb-u İmâm Ali (Meğâzili), S.357,

Târih-ül Hamis, C.1, S.277, Nazm-u Dürer-üs Simtayn, S.176, Zehâir-ül Ukbâ, S.36, Muhâzırât-ül Evâil, El-Mevâhib, C.2, S.29, Maktel-ül Hûseyn (Hârezmi), S.63-64, Mizân-ül İ'tidal, C.2,

S.297, Mecme-üz Zevâid, C.9, S.202, Yenâbi-ül Meveddet, S.97, Nüzhet-ül Mecâlis, C.2, S.179, Erceh-ül Metâlib, S.239, Vesilet-ül Meâl, S.78-79, Ahbar-üd Düvel, S.87 ve....

56-Bihâr-ül Envâr, C.43, S.2.

57-Hasâis-u Emir-il Mu'minin Ali (Neseî), S.114, Menâkıb-u Âl-i Ebi Tûlib, C.3, S.345, Tezkiret-ül Havâs, S.306-307, Müstedrek-us Sahihayn, C.2, S.167-168, Sünen-ün Nesei, C.6, S.62.

58-Bihar-ül Envâr, C.43, S.92 ve...

59-Tarih-ül Hamis, C.1, S.264, Mecme-üz Zevâid, C.9, S.219, Muhtasar-u Târih-i Dimaşk, C.2, S.275, Siret-u Mağlatay, S.12, El-Mevâhib-ül Ledünniyye, C.1, S.38-202, Er-Ravz-ül Enf, C.1, S.216.

60-Er-Ravz-ül Enf, C.1, S.216, El-Mevâhib-ül Lüdünniyye, C.1, S.38-202, Siret-u Mağlatay, S.12, Muhtasar-u Târih-i Dimaşk, C.2, S.275.

61-El-Evâil, C.1, S.16.

62-Siret-u Mağlatay, S.12, Mecme-üz Zevâid, C.9, S.219, El-Evâil, C.1, S.161.

63-Delâil-ül Nübüvve, C.1, S.71.

64-Târih-ül Hamis, C.1, S.275-406, El-Mevâhib, C.1, S.197, Zehâir-ül Ukbâ, S.162, İs'âf-ür Rağibin (Nur-ul Ebsar'ın Hamişnde), S.83.

65-Siret-u Mağlatay, S.12, Nihâyet-ül İrb, C.18, S.171.

66-Menâkıb-u Âl-i Ebî Tâlib, C.1, S.159.

67-Menâkıb-u Âl-i Ebî Tâlib, C.1, S.162.

68-Nazm-u Dürer-üs Sımtayn (Zerendi Hanefî), S.113-114, Maktel-ül Hârezmi, C.1, S.109, Menâkıb-ül Kâşî ( el yazma nüshası), S.72, Menâkıb (Abdullah Şâfiî ) (el yazma nüshası), S.50.

69-Yenâbi-ül Meveddet (Kunduzi-i Hanefî), S.255.

70-Bu cümlede Uhut savaşına işaret edilmektedir. Bilindiği gibi Uhut savaşında malum olayların ardından, ashabtan birkaç kişi hariç hemen hepsi, Resulullah'ı meydanda yalnız bırakarak kaçmış,

sonradan Resulullah'ın hayatta olduğunu öğrenince bir çoğu geri dönmüştü. Fakat Allah-u Teâlâ yinede onları affetmişti. Osman ise savaştan üç gün sonra Medine'ye geri dönmüş ve Resulullah ona "Amma da uzun gittin!" diyerek târizde bulunmuştu.

71-Sahih-i Buhari (Arapça metin), C.3, S.68.

72-Zehâir-ül Ukbâ, S.162, El-Mevâhib-ül Ledünniyye, C.1, S.197, Et-Tebyin-u Fî Ensâb-il Kureşiyyin, S.89, Nur-ul Ebsâr, S.44.

73-Menâkıb-u Âl-i Ebî Tâlib, C.1, S.22.

74-Mecme-üz Zevâid, C.9, S.207, El-Musannaf (Abdurrazzâk), C.5, S.486, Menâkıb-ül Hârezmî, S.243.

75-Es-Siret-ul Halebiyye, C.1, S.207, El-Musannaf (San'ânî), C.5, S.486, En-Nihâye, C.1, S.14.

76-Tabakât (İbn-i Sa'd), C.8, S.12, Mecme-üz Zevâid, C.9, S.204, El-Lialî-l Masnua, C.1, S.365.

77-El-Liâli-l Masnua, C.1, S.365.

78-El-İsâbe, C.1, S.374.

79-Bu konuda geniş ve kaynaklara dayanan bilgiler edinmek isteyenler, Allame Seyyid Cafer Murtaza Amili'nin "Es-Sahih-u Min Siret-in Nebiyy-il A'zam" kitabına (C.4, S.12 ila 18) müracaat edebilirler.

80-Tabakât (İbn-i Sa'd), C.8, S.38, Siyer-u A'lâm-in Nübelâ, C.2, S.253.

81-Bu konuda iki büyük âlim (Allame Seyyid Cafer Murtaza Amili ve Allame Seyyid Ali Hüseynî-i Milânî) çok geniş bir araştırma yaparak, söz konusu rivayeti, hem senet, hem de muhteva açısından güçlü ve sağlam delillerle (özellikle Sünnî kaynaklara dayanarak) çürütmüşlerdir. Bu konuda Şu kaynaklara bakılabilir:

Es-Sahih-u Min Siret-in Nebiyy-il A'zam, C.4, S.53 ila 61 ve Er-Resâil-ül Aşr (On Risâle), 6. Risâle.
Soru-7 :Takiyyeyle ilgili bir sorunun cevabında beş türlü takiyyeden bahsedildi;

peki neden İmam Hüseyin, yirmi-otuz bin kişilik orduya karşı KERBELA'da takiyye yapmadı da İmam Hasan Muaviye'ye karşı (kuvvetler denk olmasına rağmen) kılıcını kınına koydu ve savaşmadı. Vereceğiniz cevap için önceden teşekkür ediyorum...

Bismillahirrahmanirrahim.


Muhterem kardeşim, selamun aleykum!

Cevap-7 : : Takıyye, insanın canını ve malını zalimlere karşı koruması için din çerçevesinde konulmuş bir hükümdür. Bu hüküm bir çok diğer ibadi vb. hükümlere göre öncelik taşımasına rağmen bu hükümden daha önemli hükümler de dinde vardır. Buna göre, canı ve malı korumaktan daha önemli bir mükellefiyet söz konusu olduğunda artık takiyyeye yer kalmaz.

Örneğin dinin temeli tehlikeye düşer ve dinin korunması için kişinin, hakkı açıkça söylemesi veya kıyam etmesi gerekirse, o zaman takıyye meşru olmaz ve dini korumak kendi canını tehlikeye atmayı gerektirse bile kişinin bu yolda hareket etmesi farz olur. Önceki yazılarımızda da işaret edildiği gibi böyle bir durumda takıyye haram olur.

Ehl-i Beyt Mektebinin ünlü fakihlerinden olan Muhammed Hasan Necefi, Hz. Hüseyin'in kıyamını fıkhi açıdan tahlil ederken söyle diyor: "....Üstelik, Ceddi Hz. Muhammed (Sallallahu aleyhi ve alihi)'in din ve şeraitinin korunması ve Yezit ve çevresinin kafir olduklarını tüm ümmete bildirebilmesi bu kıyamına bağlıydı." (Bkz. Cevahir'ul-Kelam, C.21, S.296)

Ancak burada başka bir soruyla karşılaşmaktayız, o da, dinin tehlike de olup olmadığını anlamak için başvurulacak ölçü nedir? Acaba bu konuda herkesin kendi teşhisi yeterli midir?

Bu sorunun cevabında şunu söyleyebiliriz ki, bu konuda şahısların kendi teşhisleri geçerli olmasa da, kesin olan şu ki, en azından Müslümanların önderi ve imamı konumunda olan, Allah tarafından gönderilmiş ve belirlenmiş olan peygamberler ve masum imamların teşhisleri, kendileri ve o dönemde olanlar için bağlayıcıdır.

Bu yüzden Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin gibi masum bir imam, bir dönemin kıyam veya takıyye dönemi olduğunu belirledikten sonra, onun teşhisi sayesinde artık Müslümanların vazifelerini belirlemiş olur.

Bu sorunun cevabının diğer boyutlarının da açıklık kazanması için şu noktalara dikkat etmek gerekir:

a)- Ehl-i Beyt Mektebindeki İmamet Anlayışı: Ehl-i Beyt mektebinde Ehl-i Beyt İmamları Allah tarafından belirlenmiş masum ve vehbi ilimlere sahip kişilerdir Onlar, hiçbir hareketlerinde Allah'ın emirlerinden bir kıl payı bile çıkmazlar.

Bize onlara uymak ve onların emirlerine teslim olmak emredilmiştir; hatta imanlı olup olmadığımızın en önemli ölçülerinden biri, onlara kayıtsız şartsız tabi olup olmamamızla belli olur. Esasen Peygamber'e ve masum imamlara bu kayıtsız şartsız itaat,

tevhid inancından sonra dinin bize öğrettiği en önemli emirdir. Diğer emirler Allah-u Teala'nın iradesi gereği ancak bunun çerçevesinde anlam kazanır ve kabul olur.

Bizler zayıf aklımızla onların davranışlarının hikmetini anlasak da anlamasak da bu böyledir. Bu konunun daha iyi anlaşılması için aşağıdaki ayet ve hadislere dikkat edin:

Kur'an-ı Kerim şöyle buyuruyor: "Rabbine and olsun ki, kendi aralarında çıkan ihtilaflı konularda seni hakem kılıp sonra da senin verdiğin hükme hiçbir sıkıntı duymaksızın tam manasıyla kabullenmedikçe, iman etmiş olamazlar." (Nisa: 65)

Ehl-i Beyt İmamlarından gelen sahih hadislerde şöyle nakledilmiştir: "Bilin ki, eğer bir adam geceleri ibadetle, gündüzleri oruçla geçirir, tüm malını Allah yolunda sadaka verir ve ömür boyunca her yıl hacca gider de Allah'ın velisinin velayetini tanımaz;

onun velayetini kabul etmez ve tüm amelleri onun kılavuzluğu ile olmazsa yaptığı amellerin mükafatı konusunda Allah'a bir hakkı olmaz ve iman ehlinden de sayılmaz". (El-Kafi, C.2, S.18, Vesail-uş Şia, C.18, S.44)

Diğer bir hadiste şöyle yer almıştır: "İblis Adem (a.s)'a secde etmeğe emredildiğinde Allah'tan istedi ki "Beni bu emrini yerini getirerek Adem'e secde etmekten mazur gör; bundan sonra sana öyle bir ibadet edeyim ki hiçbir mukarreb melek sana öyle bir ibadet etmemiş olsun. Bunun üzerine Allah-u Teala tarafından hitap geldi ki, senin ibadetine ihtiyacım yoktur.

" Demek ki Allah-u Teala kendisine kulluk etmeği ve ona tapmayı, ancak kendi Peygamberine ve yeryüzündeki halifesine boyun eğmek, ona itaat etmeğe bağlı kılmıştır. Bu yüzden Allah, başka türlü bir ibadeti, insan kendisini onun için çok fazla yorsa da kabul etmez.

Kısacası Ehl-i Beyt mektebine göre Peygamber (s.a.a)'in ve onun Ehl-i Beyt'inin yaptıkları işlere tam bir teslimiyet göstermeyen ve o işlere itirazda bulunan ve kendinden aksi görüşler ortaya koyan kimseler,

gerçek manada Peygamber ve Ehl-i Beyt'ini tanımayan zayıf imanlı ve bazen imandan yoksun kimselerdir. Örneğin Peygamber'in Hudeybiye sulhunu yapması veya muta haccını kanunlaştırması veya kendinden sonra ümmetinin hali için bir vasiyet yazdırmak istemesi vb. olaylarda Peygamber'in görüsüne karşı görüşler ortaya koyanlar ve

Peygamber'e itiraz edenler bu grup insanlardan sayılırlar. Çünkü Peygamber'in Peygamberliği kesin delil ile, örneğin mucize ile bize ispatlandıktan sonra böyle bir itiraz gerçekte Allah'a karşı itiraz sayılır ve cehaletin alametidir.

Ehl-i Beyt İmamlarının hayatında olan ve bizlerin basit bir düşünceyle onları yorumlamakta zorluk çektiğimiz gerçeklerin şu veya bu şekilde Peygamberlerin hayatında da olduğu kesindir; bizlere düşen bunların hikmetini anlamaya çalışmanın yanı sıra, her halükarda onlara uymak ve itaat etmekten başka bir şey değildir. Buna bazı örnekler verelim:

1. Allah Teala, Hz. Ibrahim'in ailesinden ve soyundan çok sayıda Peygamber göndermiştir. Hz. İbrahim ve iki oğlu İshak ve İsmail İshak'ın oğlu Yakup, Yakub'un oğlu Yusuf hepsi peygamberdirler. Hatta Kur'an'da ismi geçen diğer bir çok peygamber de aynı soydan ve ailedendir.

Kur'an-ı Kerim "Birbirinden gelen bir soydur" diye nitelendirmiştir. Aynı durum Peygamber'in Ehl-i Beyti için de söz konusudur.

2. Hz. İsa (a.s) çok fakirce bir hayat yasadığı, hatta barınacak bir evinin olmadığı ve kuru toprağın üzerinde yattığı ve insanları dünyaya karşı zahit olmaya davet ettiği bellidir; ama diğer yandan büyük bir Peygamber olan Hz Süleyman bir sultan olarak yaşamış ve bir sultana layık olan tüm ihtişamı taşımıştır.

3. Hz Yusuf, bir peygamber olarak kafir olan Mısır'ın Padişah'ına vezir olmayı kabul etmiştir. Hatta böyle bir görev için kendini aday göstermiştir. Kısacası biz bu gibi konularda, Peygamberler ve onların masum olan varislerinin tutumlarının hikmet ve felsefesini anlasak da anlamasak da onları kabul etmek ve uymakla yükümlüyüz.

Peygamber (s.a.a): "Hasan ve Hüseyin iki imamdır; ister kıyam etsinler ve isterse kıyam etmeyip otursunlar" diye buyurmuştur. Keza "Hasan ve Hüseyin cennet gençlerinin efendileridirler." Bu vb. hadisler bize sahih olarak ulaştıktan ve özellikle onları masum imamlar olarak kabullendikten sonra onların davranışlarındaki hikmeti barış ve savaşlarının felsefesini, anlasak da anlamasak da her halükarda onlara uymaya ve imam kabul etmeye mükellefiz.

İşte bu cevaba işaretle büyük fakih Muhammed Hasan Necefi, Cevahir'ul-Kelam adlı eserinde söyle diyor: "Hz. Hüseyn'in kıyamına gelince bu kıyam ilahi sırlardan bir sır ve gizli ilimlerden bir ilimdir.

" Sonra birkaç fıkhi açıklamaya yer veriyor ve söyle devam ediyor: "Üstelik İmam'ın özel bir mükellefiyeti söz konusudur. O özel mükellefiyetini yerine getirmek için hareket etmiş ve o emri kabul etmiştir. İmam hatadan uzak olduğu için onun söz ve işlerinde itirazın anlamı yoktur.

b)- Neden Hz. Hasan Barıştı ve Hz. Hüseyin Kıyam Etti? Neden Hz. Hasan'ın barışıp ve Hz. Hüseyin'in barışmadığını anlamak için, ilk önce bu iki hidayet imamının barış ve kıyamlarının iki dönemde gerçekleştiğine ve bu iki dönemin birbirinden tamamen farklı olduğuna dikkat etmek gerekir.

Muaviye'nin kendi döneminde İslam adına işlediği cinayetler ve İslam'ı yıkmak için yaptığı faaliyetler, burada sıralanıp yazılmayacak derecede çoktur. Biz bunlardan bir kaçına kısaca değinmekle yetinmek istiyoruz:

1. Müslümanların hak halifesi olan Hz. Ali'ye karsı başkaldırmak ve binlerce Müslüman'ın ölümüne sebep olmak.

2. Hz. Ali'ye karşı alenen minberlerde lanet okutmak,

3. Hucr b. Adiy gibi büyük şahsiyetleri sırf Hz. Ali'ye olan sevgileri için katletmek.

4. Dinde bir çok bidat ve hurafe çıkarmak.

5. Oğlu Yezid'i kendisinden sonra halife ilan ederek ona insanlardan biat almak, Ve bunun bir ilahi takdir olduğunu ilan etmek.

6. Hz. Muhammed (s.a.a)'in isminin tamamen yok edilmesini kendisine bir hedef olarak seçmek.

Ama tüm bunlara rağmen Muaviye gerçek yüzünü gizleyerek kendisini din taraftarı gösteriyor ve asla dine karşı olduğunu ortaya koymuyordu. Müslümanların çoğu ve özellikle Şam halkı da onun gerçekte Peygamber'in sahabesi ve bir yakını olarak destekliyordu.

İşte böyle bir dönemde birinin çıkıp da ben İslam'ı tatbik etmek istiyorum, onun için kıyam ederek Muaviye'ye karşı gelecek olduğunu ilan edecek olsaydı ve sonra da onun bu kıyamı sonuçsuz kalsaydı, bu kıyamın Müslümanların bilinçlenmesinde bir etkisi olmaz ve halk o kıyam edeni suçlar ve onun kendine makam elde etmek için başkaldırdığını ileri sürerlerdi

ve onun kıyamı kendi canının ve dostlarının canını tehlikeye düşürmekten başka bir işe yaramazdı. Oysa böyle bir ortamda sağlığını koruyarak çeşitli vesilelerle Müslümanların bilinçlenmesi için çaba göstermesi mümkündür. Ancak Yezid'in dönemi tamamen farklıydı.

Çünkü Yezid alenen İslam hükümlerini çiğniyor, açıkça şarap içiyor, maymun oynatıyor ve asla babası gibi kendisini imanlı biri olarak göstermeğe çalışmıyordu.

Böyle birisinin Peygamber'in halifesi olamaya layık olmadığı en basit düşünceye sahip Müslümanlarca bile kolayca biliniyordu. Yani Yezid'in döneminde Müslümanların bilinç yetersizliği yoktu; sadece dinlerini müdafaa için cesaret yetersizliği vardı; herkes can ve malları tehlikeye düşmesin diye susmuş ve bir şey söylemiyor,

ama Yezid'in mahiyetini iyice biliyordu. Böyle bir durumda her şey bir ilahi kıyam için hazırdı. Daha doğrusu müslümanların hak yoldan sapmamasının tek çaresi böyle bir kıyamdı. Bu kıyam sayesinde ümmette kaybolan yiğitlik ve şehadet ruhu yeniden dirilecek ve herkes, içinde bulunduğu bana necilikten kurtulacaktı. İşte böyle bir durumda Hz. Hüseyin (a.s) diyor ki:

"Ey insanlar, Resulullah buyurmuştur ki, "Her kim Allah'ın haramını helal bilen, ahdini bozan, Resulü'nün sünnetine muhalif olan, kulları arasında günah ve haksızlık yapan zalim bir yönetici görür, ameli ve sözüyle ona karşı muhalefet etmezse, Allah-u Teâla böyle bir adamı, o zalimi sokacağı yere (cehennem'e) sokar.

Ey insanlar, bilin ki bunlar (Yezid ve yardımcıları) Allah'ın itaatini terk edip Seytan'ın itaatine sarıldılar. Fesadı yayıp ilahi sınırları tatil ettiler. Fey'î (ganimeti) kendilerine ayırdılar. Allah'ın haramını helal, helalini da haram ettiler; (emr ve nehiylerini değiştirdiler.)"

Yine şöyle buyuruyor: "Allah'ım, sen de biliyorsun ki bizim kıyamımız, saltanat hevesiyle veya dünya malına düşkünlüğümüz dolayısıyla değildir. Amacımız, senin dininin alametlerini canlandırıp,

egemen kılmak, sana ait olan şu yeryüzünü ıslah edip her yerde huzur ve güvenliği sağlamak, zulme uğrayan kullarını zalimlerin şerrinden kurtarmak ve senin farzlarını, sünnetlerini ve emirlerini uygulamaktır." (Tuhef'ul-Ukul, s. 243)

Yine buyuruyor ki, "Eğer ceddim Muhammed'in dini sadece benim şehadetimle ayakta kalacaksa ben ölüme hazırım."

Kısacası, Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin, değişik şartlarda, ilahi görevleri gereği iki değişik yönteme başvurmuşlardır. Bu yöntemleri, en ufak teferruatına kadar Peygamberler'in hareketinde olduğu gibi kendi şahsi görüşleri gereği değil doğrudan Allah'tan aldıkları ilimleriyle ve Peygamber'den kendilerine ulaşan özel vasiyet çerçevesinde takip etmişlerdir.

Hatta Hz. Hasan'ın barışı, Hz. Huseyin'in kıyamına zemin hazırlamıştır. Evet tek cümlede özetlemek istersek, Hz. Hasan Hz. Hüseyin'in döneminde olsaydı, aynen Hz. Hüseyin gibi kiyam ederdi; Hz. Hüseyin de Hz Hasan'ın döneminde olsaydı Hz. Hasan'ın tavrını izlerdi. Vesselam...

--------------------------
Soru-8 : Aşura günü hakkında bize biraz bilgi verir misiniz? Caferiler, Müslümanlar arasında bu günde Hz. İman Hüseyin (a.s) ve yarenlerinin şehadet günü olduğu hasebiyle yas merasimleri düzenleniyor.

Ehl-i Sünnet içerisinde ise bugün mübarek bir gün olarak biliniyor. Bu günde özel bir takım ameller yapılıyor. Oruç tutuluyor vs. Bu günün ve onda yapılan amellerin faziletinde bir sürü hadisler naklediliyor.

Bu gün onlar arasında adeta dini bir bayram ve şenlik havasında geçiyor. Bu ikisinden hangisi doğrudur acaba? Bunu delilleriyle birlikte bize açıklar mısınız?


AŞURA GÜNÜ HAKKINDA


Cevap-8 : Muhterem kardeşim, sorunuzun cevabında biz bu konuyu iki açıdan incelemeye çalışacağız; evvela Allah Resulü'nün pak ve tertemiz Ehlibeyti'nin bu konudaki görüşlerine yer vereceğiz; daha sonra da Ehl-i Sünnet kaynaklarında bu konuda ortaya konulan görüş ve rivayetleri mercek altına alacağız.

Evet aşağıda Resulullah'ın (s.a.a) bizlere emanet olarak bıraktığı, temizlik ve taharetlerine Kur'an'ın şehadet ettiği Ehlibeyt İmamlarından gelen sahih hadisler ve Ehlibeyt mektebinin temel kaynakları ışığında, Aşura günü mu'min bir kimsenin ne yapması gerektiği hususunda nakledilen bazı rivayetleri açıklamaya çalışacağız.

Bizce bu, Ehlibeyt'in İslam'daki yeri ve konumu hakkında sağlam ve Kur'an ve Sünnet'e dayanan bir inanca sahip samimi bir kimse için delil ve hüccet olarak yeterlidir.

Ehlibeyt Mektebinin büyük alimlerinden olan Merhum Şeyh Müfid şöyle diyor: "Muharrem ayının onuncu gününde Hz. Hüseyin (a.s) şehit edilmiştir. İmam Cafer-i Sadık'tan gelen rivayetler gereğince bu günde neşeden uzak durmak,

yas merasimleri düzenlemek ve öğle oluncaya kadar bir şey yiyip içmemek ve öğleden sonra, sadece yaslı insanların yediği içtiği miktarda bir şeyler yemek gerekir."[1]

Ehlibeyt Mektebinin en büyük hadisçilerinden olan Şeyh Saduk İmam Rıza (a.s)'ın şöyle buyurduğunu nakleder:

"Aşura gününü kendisine hüzün ve musibet ve ağlama günü yapan kimseye, Allah kıyamet gününü sevinç ve neşe günü kılar."[2]

Şeyh Saduk kendi senediyle İlelu'ş-Şerayi ve Emali kitaplarında Cibille-i Mekkiye'den şöyle nakleder:

"Hz. Ali (a.s)'ın sır dostlarından olan Meysem Temmar'dan şöyle nakleder: Allah'a yemin olsun ki bu ümmet kendi peygamberlerinin torununu Muharrem ayının onuncu günü öldürecekler ve Allah'ın düşmanları o günü bereket günü yapacaklar. Bu iş Allah'ın ilminde geçmiş kesin kazalardandır. Hz. Ali'nin bana öğrettiği ilim üzere ben bundan haberdar oldum.

Hz. Ali bana bildirdi ki tüm yaratıklar hatta çölün yırtıcı hayvanları, denizdeki balıklar ve gökte uçan kuşlar bile Peygamber'in torununa ağlayacaktır.

Güneş, ay, yıldızlar, gök, yer, insan ve cinlerin mü'min olanları göklerdeki tüm melekler, Rıdvan (cennetin koruyucusu melek) ve Malik (cehennem meleği), tüm koruyucu melekler, gök ve arşı koruyan meleklerin hepsi Hüseyin'e ağlayacaklar.

Sonra Meysem şöyle dedi: Allah'a ortak koşanlara, Yahudi, Hıristiyan ve Mecusilere Allah'ın laneti gerekli olduğu gibi Hz. Hüseyin'i öldürenlere de bu lanet gerekli olmuştur.

Cibille diyor ki Meysem'e "Nasıl halk Hz. Hüseyin'in şahadet gününü bereket günü bileceklerdir?" diye sordum.

Meysem bu soruya karşılık ağlayarak şöyle dedi:

Kendileri uydurdukları bir hadis gereğince Aşura gününün Hz. Adem'in tövbesinin kabul olduğu gün olduğunu söyleyecekler; oysa Hz. Adem'in tövbesi Zilhicce ayında kabul olunmuştur.

Yine onlar Aşura gününde Yüce Allah'ın Hz. Davud'un tövbesini kabul ettiğini söyleyecekler; oysa Davud'un tövbesi de Zilhicce ayında kabul olmuştur.

Onlar bu günde Allah'ın Hz. Yunus'u balığın karnından kurtardığını söyleyecekler; oysa Allah-u Teala Hz. Yunus'u Zilkaade ayında balığın karnından çıkarmıştır.

Onlar Aşura gününde Hz. Nuh'un gemisinin sahile yanaştığını söyleyecekler; oysa bu Zilhicce ayının 18. günü vuku bulmuştur. Onlar bu günde Beni İsrail'in kurtulması için ırmağın Allah tarafından Hz. Musa (a.s) için yarıldığını söyleyecekler; oysa bu Rebiulevvel ayında gerçekleşmiştir...."

Ehlibeyt mektebinin kaynaklarında çeşitli senetlerle İmam Muhammed Bakır (a.s)'dan nakledilen ve Ehlibeyt dostlarınca sürekli okunan Aşura Ziyareti duasında şu cümleler yer almaktadır:

"Allah'ım bu Aşura günü Ümeyye oğulları ve ciğer yiyen kadının oğlu tarafından kutlu ve mübarek bir gün olarak bilinir.... Bugün Ziyad oğullarının ve Mervan oğullarının Hz. Hüseyin'i (Allah'ın selamı ona olsun) öldürdükleri için sevindiği bir gündür. Allah'ım onlara olan lanet ve azabını iki kat eyle...."

OLAYIN SÜNNİ KAYNAKLAR AÇISINDAN İNCELENİŞİ


Muhterem kardeşim, buraya kadar konuyu kısaca Ehlibeyt kaynakları açısından incelemeye çalıştık. Bu bölümde bu meseleyi Sünni kaynaklar açısından da kısaca incelemeye çalışacağız. Önce bu günde tutulan oruç meselesine bir göz atalım.

Ehl-i Sünnet kaynaklarında bu konuda değişik nakiller ve rivayetler nakledilmiştir. Mesela bazısında diyor ki: "Allah Resulü (s.a.a) Medine'ye geldiğinde ve henüz Ramazan orucu farz kılınmadığı bir sırada, Yahudilerin Muharrem'in onu olan Aşura gününü oruç tuttuklarını gördü.

Bunun sebebini sorunca, şöyle dediler: "Bu yüce bir gündür; bu günde Allah Musa ve kavmini kurtarmış ve Fıravun ve kavmini suda boğarak (helak etmiştir).

" Bunun üzerine Resulullah (s.a.a) "Ben Musa'ya siz (Yahudilerden) daha evla ve onun orucunu tutmaya sizden daha layığım." diyerek hem kendisi o günün orucunu tutmaya başladı, hem de (Müslümanlara) o gün de oruç tutmalarını emretti."[3]

Yine Aişe'ye dayandırılarak şöyle nakledilmiştir: "Cahiliyet zamanında Kureyşliler Aşura gününü oruç tutuyorlardı. Resulullah da onlar gibi o günü oruç tutuyordu.

Medine'ye hicret ettikten sonra da hem kendisi tutmaya devam etti hem de başkalarına bunu emretti. Fakat Ramazan orucu farz kılındığında buyurdu ki "Artık isteyen bu günün orucunu tutar, istemeyen terk eder."[4]

Sahih-i Müslim ve diğer bazı kaynaklarda Resulullah'ın Aşura gününde vefatından bir sene öncesine kadar oruç tuttuğu da nakledilmiştir. [5]

Bize göre bu rivayetler muteber ve güvenilir rivayetler değildir. Buna bir çok delil zikredebiliriz. Ancak söz uzamasın diye bazılarına, hem de kısaca değinmekle yetiniyoruz (Akıllıya işaret yeterlidir):

1- Her şeyden önce bu rivayetlerin senetlerinde problem var; çünkü rical kitaplarına müracaat edip bu senetlerdeki ravileri araştıran herkes onların çoğunun şaibeli ve türlü türlü ithamlara maruz kalan kimseler olduklarını açıkça görür.

Kaldı ki ravilerden bazısı hicretten yıllar sonra Medine'ye gelmiştir. Ebu Musa Eş'ari gibi, bazısı hicret zamanında daha küçücük bir tıfıldı, İbn-i Zübeyr gibi;

bazısı da hicretten yıllar sonra Müslüman olmuştur, Muaviye gibi. Böyle bir durumda bu ravilerin Resulullah'la ilgili hicret öncesi, hatta İslam öncesi olayları bizzat görüp nakletmeleri nasıl düşünülebilir?!

2- Bu rivayetler arasında bir sürü çelişki söz konusudur. Örneğin birisinde Allah Resulü'nün Medine'de Yahudilere uyarak Aşura gününü oruç tutmaya başladığı söyleniyor; bir diğerinde, Resulullah'ın da müşrikler gibi cahiliyet zamanından beri Aşura gününü oruç tuttuğunu iddia ediyor.

Yine birisinde Aşura orucunu Ramazan orucu farz kılındıktan sonra terk ettiğini söylüyor; diğer birisinde ise şöyle deniyor: "Resulullah (s.a.a) Aşura gününü oruç tuttuğunda,

O'na dendi ki "Bu Yahudilerin değer verdiği bir gündür." Bunu duyan Allah Resulü de artık gelecek yıldan itibaren (Muharrem'in) dokuzuncu gününü oruç tutma sözü verdi;

ama gelecek yıl gelip çatmadan Resulullah vefat etti."[6] Gördüğünüz gibi bir rivayete göre Yahudilere uyarak oruç tutmaya başlıyor; diğerine göre ise tam tersine onlara muhalefet olsun diye, artık onuncu günü değil dokuzuncu günü oruç tutmaya karar veriyor, ama ecel mühlet vermiyor!

Bu rivayetleri araştırıp karşılaştıran herkes, bunlar gibi daha nice tenakuz ve çelişkileri tespit edebilir ki biz bu kadarıyla yetiniyoruz.

3- Yukarıda naklettiğimiz birinci rivayete bakarsak, bu rivayete göre Resulullah kardeşi Hz. Musa'nın sünnetini bilmiyordu ve bunu Yahudilerden öğrenmiş ve onlara uymuştutur!!

Oysa Allah Resulü geçmiş peygamberlerin öğreti ve Sünnetlerini herkesten daha iyi biliyordu. Öyle olmasaydı son Peygamber olmasının, en üstün peygamber olmasının ne anlamı olurdu?!

Bunu maalesef sadece burada söylemiyor ve "Resulullah kendisine emredilmeyen konularda Kitap Ehli'ne uymayı seviyordu." diyerek işi daha ileri boyutlara taşıyorlar.

Halbuki aynı kaynaklar, Allah Resulü'nün özellikle Yahudiler ve onlara taklit etme hususunda son derece hassas olduğunu da nakletmektedirler.

Örneğin ezandan önce (güya) Yahudilerin borusu gibi boru çalınmasını veya Hıristiyanların çanından çalınmasını önerenlere muhalefet ederek kabul etmediğini, Yahudi ve Hıristiyanlara muhalefet etmek için Müslümanlara saç sakallarını boyamalarını emrettiğini,


kadınla muamele konusunda Yahudilerin tam tersini uyguladığını ve kısacası İslam'da onları taklit etmekten Müslümanları sakındırdığını nakleden yine onlardır![7]

Doğru olan da zaten budur. Zira kaynakların nakline göre Allah Resulü Yahudilere karşı bu sert tavrını öyle bir boyuta vardırmıştı ki Onlar: "Bu adam bize ait muhalefet etmediği hiçbir şey bırakmadı !" diyorlardı.[8]

İbn-ül Hac kitabında şöyle yazıyor: "Allah Resulü (s.a.a) hiçbir konuda Kitap Ehli'yle mutabık kalmayı sevmezdi; öyle ki Yahudiler dediler ki "Muhammed, bizimle muhalefet etmediği hiçbir şeyimizi bırakmadı."[9]

Ehl sünnet kaynaklarında şu hadis de nakledilmiştir: "Kim bir kavime kendini benzetirse, onlardan sayılır."[10]

4- Aşura kelimesinin Muharrem'in onuncu gününe denilmesi, Hz. Hüseyin, Ehlibeyt'i ve ashabı Kerbela'da şehit düşüp, Ehlibeyt İmamları ve taraftarları tarafından yas ve anma merasimleri düzenlenmeğe başlandıktan sonra meşhur olmuş

ve ondan önce tanınan ve yaygın olan bir isim değildi. Lügat alimleri de bunu açıkça zikretmişlerdir. Örneğin meşhur lügatçi İbn-i Esir şöyle yazıyor: "Aşura İslami bir isimdir."(Yani İslam'dan sonra kullanılmıştır.)[11]

Bir başka lügatçi olan İbn-i Düreyd ise şöyle kaydetmektedir: "Aşura İslami bir isimdir ve cahiliyet zamanında tanınmıyordu."[12]

5- Aslında Yahudi kaynaklardan haberdar olan her münsif insan Yahudi şeraitinde Aşura orucu diye bir şeyin esastan olmadığını ve Yahudilerin ne eskiden ve ne de şimdi bu günü oruç tutmadığını görür. Yani bu konuda hiçbir belge elde bulunmamaktadır.

Bu konuda üzerinde durulması gereken bir diğer husus, Aşura gününde vuku bulduğu söylenen önemli tarihi olaylardır. Bazı Sünni kaynaklar bu konuda o kadar ileri gitmişlerdir ki tarihte vuku bulan en önemli ve meşhur olayların hemen hepsinin Aşura gününde vuku bulduğunu söylemektedirler.

Hatta Resulullah'ın hicret ve doğum günlerinin dahi bu günde vuku bulduğunu kaydeden kaynaklar var!![13] Oysa bunların Rebiülevvel ayında vuku bulduğunu, tarihten az buçuk haberi olan her münsif insan kabul etmektedir.